Content feed Comments Feed

Siyaset teorisi alanında çalışmalar yürüten Bologna Üniversitesi (İtalya) Öğretim Görevlisi Sandro Mezzadra, geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren düşünür ve politik teorisyen Toni Negri’nin ardından, Il Manifesto gazetesi için bir yazı kaleme aldı.



Öldüğü gün Toni hakkında yazmak çok zor. En azından benim için zor. Zihnimde çok fazla görüntü birikiyor: birlikte geçirdiğimiz tatiller, Latin Amerika gezileri, sonsuz toplantılar ve tartışmalar, ama aynı zamanda kitaplarının ilk okumaları, doğal olarak “Il Dominio e il Sabotaggio” ve ardından 7 Nisan 1979 duruşmalarından hemen sonra “Dall'operaio massa all'operaio sociale”. Okuldan eve dönerken televizyondan Kızıl Tugaylar'ın liderinin tutuklandığını öğrendiğim o günü çok iyi hatırlıyorum.

Duruşmalardan sonra "Calogero teoremi" olarak sunulan şeyden geriye hiçbir şey kalmadığı iyi bilinmektedir. Ancak geriye, Toni'nin yüzlerce yoldaşıyla paylaştığı kırık hayatlar ve bitmek bilmeyen önleyici gözaltı yılları kaldı.

Burada Toni'nin çok kişisel ve kuşkusuz tamamen taraflı bir ilk portresini çizmek istiyorum. Bunu, en azından benim gözümde onun benzersizliğini tanımlayan ve onu yıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde tanıştığım birçok radikal entelektüelden ayıran şeylerin altını çizerek yapacağım. Şimdilik onun kişiliğinin ve yaşamının her zaman dikkatimi çeken iki yönüne değinmek yeterli olacaktır.

Birincisi, tükenmez entelektüel ve siyasi merakıdır ki bu, yıllar geçtikçe daha da artmış olsa gerek. Elbette bunun tersinin olması, özellikle de arkasında önemli bir deneyim ve saygın bir entelektüel üretim olan kişilerin zaman içinde biriktirdiklerini yönetme konusunda kayıtsız kalmaları normaldir.

Toni'de bu hiç olmadı, tam tersi oldu. Merak, bilme arzusu, yeni şeyler öğrenme isteği hayatının son günlerine kadar ona eşlik etti. Ve eğer vurguladığı bir şey varsa, o da kendi çalışmalarının sınırlarıydı; arkadaşlarını ve meslektaşlarını durmamaya, yerleşik varsayımların ve paradigmaların ötesine geçmeye çağırıyordu. Dijital platformlar, kitlesel göçler, dünyadaki düzensizlikler hakkında konuşurken, Toni kendisine söylenenlerle (ya da okuduklarıyla) asla tatmin olmadı, her zaman daha fazlasını ve daha iyisini anlamak istedi.

İkinci yönü, yine doymak bilmeyen siyasi tutkusudur. Özellikle İmparatorluk'tan sonra, dünyanın dört bir yanındaki prestijli üniversitelere ve enstitülere ne davet ne de onurlandırma sıkıntısı vardı. Toni buna bazen kızgınlıkla, bazen de ironiyle bakıyordu, ancak akademik çevrelerdeki çatışmaları kesinlikle küçümsemiyordu.

Ama asıl dikkatini çeken, gerçek bir hareketle karşılaşma olasılığıydı: o zaman yüzündeki ifade ve sesinin tonu değişirdi, bu da ciddi olduğunun bir işaretiydi. Seksenli yaşlarını aşmış Toni'nin sosyal merkezlerin soğuk odalarında oturup saatlerce sınıf mücadelesinin aldığı yeni biçimler hakkında tartıştığını görmek, elbette yalnız yaşamadığım bir deneyim. Onun için bu normaldi: Onun çapındaki pek çok entelektüel için böyle olduğunu sanmıyorum.

Sonuçta bahsettiğim iki şey, Toni'nin komünist olarak adlandırdığı aynı arzunun iki yönünden başka bir şey değil. Benim merak dediğim şey, dünyayı dönüştürmek için onu anlamaya yönelik bir gerilimden başka bir şey değildi; bu gerilim, dünyanın içinden geçen eğilimlerin, ona damgasını vuran antagonizmaların ve sömürücü rejimlerin içinde ve onlara karşı oluşan öznelliklerin tanımlanmasına dayanıyordu. Ve gerçek hareketlerle karşılaştığı her fırsat onun için aynı zamanda bir bilgi fırsatıydı.

1960’lı yılların işçi mücadelelerine katılımıyla şekillenen Toni'nin bu politik doğası, Machiavelli, Spinoza ve Marx'ın eserleri tarafından tanımlanan eksen boyunca rafine edildi ve daha sonra son elli yılın hareketleriyle yüzleşirken sürekli olarak yenilendi ve zenginleştirildi.

Bana öyle geliyor ki, klasikliği içinde, yaşadığı hayatın tamamen politik ontolojisi olarak adlandıracağı şey, Toni'nin en değerli miraslarından biridir.

Otobiyografisinin üçüncü cildinin (Storia di un comunista/Bir Komünistin Hikâyesi) sonunda Toni ölümünden sakince bahsetmiştir.

Ancak, faşizmin yeniden dirildiğini gördüğü bir dünyayla karşı karşıya kaldığında daha az sakindi. Şu yorumu yaptı: "İsyan etmeliyiz. Direnmeliyiz. Hayatım gidiyor, 80 yaşından sonra mücadele etmek zorlaşıyor. Ama ruhumdan geriye kalanlar beni bu karara götürüyor."

"Yıkma ve özgürleştirme sanatında" kendisinden önce gelen birçok erdemli erkek ve kadın nesliyle ideal bir şekilde yeniden bağlantı kurarken, onu her zaman farklı kılan aklın iyimserliğiyle "ardından gelecek olanlardan" bahsetmeyi de unutmadı. Burada, bu sanatta, Toni'nin politik ontolojisi ortaya çıkıyor: ona değer vereceğiz ve onu uygulamaya devam edeceğiz.

 

https://ilmanifesto.it/una-vitale-passione-politica adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

Jamie Stern-Weiner, İsrail-Filistin çatışmasında uzman isimlerden olan Mouin Rabbani ve Norman Finkelstein ile İsrail’in Gazze kuşatmasının birinci ayında, savaşın altında yatan siyasi dinamikleri konuştu. Rabbani ve Finkelstein, Biden yönetiminin, İsrail’in Gazze’yi yok etmesine verdiği desteğin yalnızca İsrail’e verdiği stratejik destekten değil, Hamas’ın 7 Ekim saldırılarının aynı zamanda ABD'nin bölgedeki hegemonyasına yönelik bir saldırı olduğu algısından kaynaklandığını savunuyor.

 


- 7 Ekim’den bu yana her ikiniz de İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısının kapsamını belirleyen üç kritik faktör tespit ettiniz. Birincisi, İsrail’in askeri kayıplar nedeniyle geniş çaplı bir kara harekâtına girişme konusundaki geleneksel isteksizliği. İkincisi, Hizbullah’ın müdahale tehdidi. Üçüncüsü, ateşkes için uluslararası ve özellikle de ABD baskısının düzeyi. Şimdi bu faktörlerin her biriyle ilgili olarak durumun ne olduğunu inceleyelim.

İsrail kara birlikleri Gazze’ye sınırlı saldırılarda bulundu ve kuzey bölgesini güneyden ikiye böldüğü bildirildi. Ancak toprak işgalini amaçlayan geniş çaplı bir işgal henüz başlatılmadı. Böyle bir şey görme ihtimalimiz var mı?

Muin Rabbani (MR): Bu kesinlikle mümkün ancak benim görüşüm en başından beri İsrail’in kapsamlı bir kara işgalinden kaçınacağı yönünde. Daha önceki çatışmalarda İsrail ordusu, çok etkili bir ölüm makinesi olmasına rağmen, özellikle kara savaşı söz konusu olduğunda, bir savaş gücü olarak çok daha az etkili olduğunu gösterdi. Bunun kanıtlarını sadece Gazze Şeridi’nde değil, Lübnan’da ve hatta bir dereceye kadar Batı Şeria’da da gördük; İsrail'in çok mütevazı silahlara sahip Filistinli mülteci kamplarına, kasabalara ve şehirlere defalarca düzenlediği saldırılar buralarda faaliyet gösteren milisleri ortadan kaldırmakta başarısız oldu.

Şu anda Gazze'de, bazı askeri analistlerin Orta Doğu tarihindeki en yoğun bombardıman kampanyası olarak tanımladıkları tam bir aya tanık olduk. İsrail ne yapıyor? Tüm mahalleleri yerle bir ediyor, sivil altyapıyı sistematik olarak tahrip ediyor, bir ortaçağ kuşatması uyguluyor, kısacası öncelikle sivil nüfusu hedef alarak tüm bir topluma saldırıyor. Gerçekten de İsrail basınında çıkan haberlere bakılırsa İsrail şu ana kadar Gazze'de Filistinli saha komutanlarından daha fazla Birleşmiş Milletler personeli öldürdü.

Bu bana, askeri hedefler doğrultusunda yürütülen bir askeri harekât gibi görünmüyor. Bu, İsrail’in 7 Ekim saldırıları için Filistinlilerden dayanılmaz bir bedel alma hedefini tatmin etmek için bütün bir topluma ağır bir kitlesel ceza verme seferi gibi görünüyor. Dolayısıyla bu yıkımı kapsamlı bir kara harekâtının başlangıcı olarak değil, bir alternatifi olarak görüyorum.

Norman G. Finkelstein (NGF): İsrail’in Gazze’deki soykırım kampanyasının üç bileşeni var. Bence hafife alınmaması gereken birincisi, saf intikamcı kana susamışlıktır. Geçenlerde 1831'de 60 beyazın oldukça vahşi bir şekilde öldürüldüğü Nat Turner köle isyanını okuyordum. İsyanın ardından Güney Amerika’daki beyaz nüfus galeyana geldi. Yaklaşık 120 Afro-Amerikalı rastgele öldürüldü ve 80’i de teknik olarak “yargılama” adı altında idama mahkûm edildi. Bu olayda da kana susamışlık, Gazze halkının İsrail ordusunu ve istihbaratını böylesine küçük düşürebilmiş olmasından kaynaklanan şaşkınlık ve şoktan kaynaklanıyor.

İsrail'in Gazze'deki ikinci hedefi “caydırıcılık kapasitesini”, yani Arap dünyasının kendisinden duyduğu korkuyu yeniden tesis etmektir. İsrail 7 Ekim’de büyük ve aşağılayıcı bir darbe aldı. Bu, Arap dünyasına İsrail’in bir zamanlar düşünüldüğü kadar ürkütücü bir düşman olmadığı mesajını verebilirdi. Elbette Hizbullah bu mesajı 2000 ve 2006 yıllarında zaten vermişti. Ancak Hamas gibi küçük, önemsiz görünen bir ordunun bile böyle bir darbe vurabildiğini kanıtlaması, İsrail’in caydırıcılık kapasitesini yenileme ihtiyacını önemli ölçüde arttırdı. Ve İsrail, kara savaşı yürütemediği için caydırıcılık kapasitesini yeniden tesis etmenin yolu havadan olabildiğince çok ölüm ve yıkım yaratmaktır.

Üçüncü bileşen ise İsrail’in Gazze sorununa nihai bir çözüm getirme fırsatını yakalama çabasıdır. Bu durum en az 1992'de dönemin Başbakanı İzak Rabin’in, Gazze’nin “denize gömülmesi” arzusunu dile getirmesinden beri İsrail’in başına bela olmuştur. İsrailli planlamacıların başlangıçta Gazze’deki nüfusu Sina’ya sürmeyi umdukları şimdi oldukça açık görünüyor. Ancak bu olasılık Mısır Cumhurbaşkanı tarafından engellendi. Şu anda, İsrailli yönetici elitler arasında Gazze ile uzun vadede tam olarak ne yapmak istedikleri konusunda hala çok fazla belirsizlik olduğunu düşünüyorum.

Bu arada İsrail'in Hamas'ı yenmek için kapsamlı bir kara harekâtına girişmesine gerek kalmayabilir. Kuzey ve güney bölgelerini birbirine bağlayan tünelleri çökertmek ve yeraltındaki Hamas savaşçılarının havasız ve yiyeceksiz kalmasını beklemekten bahsediliyor.

- İkinci kritik değişkene dönecek olursak, Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah’ın geçen hafta yaptığı konuşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

NGF: Pek çok kişi bunu bir hayal kırıklığı olarak değerlendirdi ve bu bir hayal kırıklığıydı ancak Nasrallah söyleyebileceği en fazla şeyi söyledi. Yaptığı tek açıklama Hamas’ın yenilmesine izin vermeyecekleri yönündeydi. Nasrallah sözünün eri bir insan olma eğilimindedir, dolayısıyla bu ifadeye değer verilmesi gerektiğini varsaymak zorundayım. Hizbullah şu anda çarpıcı bir şey yapmayacaktır, ancak Hamas’ın mutlak yenilgisi yaklaşırsa bir şeyler yapabilirler.

MR: Bence Nasrallah’ın büyük bir konuşmayı sadece Hamas ve Gazze’nin kendi başlarına kaldıklarını ve kendisinin daha fazla müdahale etmeyeceğini ilan etmek için yapmadığı açık. Benzer şekilde Nasrallah’ın bu konuşmayı İsrail’e karşı tek taraflı bir savaş ilanı için kullanmasını beklemek de gerçekçi olmazdı. Başta Lübnan’daki durum olmak üzere her türlü faktörü tartmak zorunda.

Nasrallah'ın konuşmasında bilfiil ifade ettiği şey, tüm seçeneklerin açık olduğu ve Norman’ın belirttiği hususlara ek olarak, Hizbullah’ın gelecekteki hamlelerinin İsrail’in nasıl davranacağına göre belirleneceğidir. Bazı gözlemci ve analistler bu temelde, süregelen aşamalı tırmanışın tam ölçekli bir çatışmaya dönüşmesinin sadece bir zaman meselesi olduğu sonucuna varmıştır. Bu bana tamamen makul bir analiz gibi geliyor, ancak bu onu kaçınılmaz kılmıyor.

- Şimdi uluslararası resmi küçültelim. ABD’nin duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MR: ABD, sadece İsrail’e değil kendisine ve uluslararası rolüne de yönelik olduğunu düşündüğü 7 Ekim saldırısı karşısında şok oldu. İsrail’e koşulsuz askeri, siyasi ve diplomatik destek sağlayarak karşılık verdi. ABD, Washington’un kısıtlamaları olmaksızın “kendini nasıl savunacağına” İsrail'in karar vermesi gerektiği konusunda çok netti.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, başlangıçta İsrail’in Gazze Şeridi’ni etnik olarak temizleme arzusunu tamamen benimsedi ve pazarlamaya çalıştı. Belki de Washington’daki yankı odasında Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin Menendez skandalı nedeniyle baskı altında olduğu, IMF kredisine ihtiyacı olduğu ve yaklaşan başkanlık seçimleri nedeniyle Arapların Filistinlileri umursamadığı ve bu nedenle Blinken’in Gazze nüfusunun Sina’ya aktarılmasını önermesinin yeterli olacağı ve Batı yanlısı Arap hükümetlerinin “harika fikir, bunu gerçekleştirmenize nasıl yardımcı olabiliriz?” şeklinde yanıt vereceği görüşü vardı.

Sonra Blinken gerçeklerle yüzleşti. 1970’lerden bu yana Gazze Şeridi’nin sorumluluğunu hiçbir koşulda üstlenmemek Mısır’ın temel ulusal güvenlik ilkelerinden biri olmuştur. Bu da Sisi’nin Sina önerisini değerlendirmeye hazır olsa bile bunu Mısır’ın diğer kurumlarına ve güç merkezlerine dayatamayacağı anlamına geliyor.

Yakın zamanda Blinken’in bölgeye döndüğünü ve sanki seyahatinin asıl amacı Gazze’ye yardım girmesini sağlamakmış gibi “insani duraklamadan” bahsettiğini gördük. Ben gerçekten de tüm bunların dikkat dağıtmaya yönelik bir maskaralık olduğunu düşünüyorum. Bence Blinken’in şu anki görevinin asıl amacı İsrail’e zaman kazandırmak ve böylece bu çatışmada İsrail-Amerikan başarısı olarak gösterilebilecek en azından bir hedefe ulaşmasını sağlamak.

Ayrıca ABD’nin, İsrail’in karar alma mekanizmasındaki rolünün de arttığını görüyoruz. Biden yönetimi ile Netanyahu hükümeti arasında zaten uzun süredir devam eden sorunlar vardı. 7 Ekim’den bu yana Beyaz Saray, Ulusal Güvenlik Konseyi, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’un İsrail’e baktıklarında kaos ve kargaşa içinde bir yönetim gördüklerini düşünüyorum. Gazze’de ulaşılabilir hedefleri olan net bir strateji formüle etmekten aciz bir yönetim. Bu nedenle Amerikalılar, İsrail’in yaklaşımına biraz akıl ve düzen getirmeye çalışmak için bir dereceye kadar İsrail’in karar alma mekanizmasını kontrol altına aldılar.

CIA direktörü William Burns bu hafta bölgeye geldi. Bence Blinken’in çabalarını tamamlamak için değil, onların yerini almak için orada olduğunu tahmin etmek akla yatkın. Yani ABD yönetiminde Biden, Blinken ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın bu krize verdiği tepkinin ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarlarına ve nüfuzuna büyük zarar verdiğini düşünen başka unsurlar da var.

Burns’ün İsrail’e mesajı ne olabilir? ABD’yi doğrudan bu çatışmanın içine çekme potansiyeline sahip önemli bir bölgesel tırmanışın eşiğinde olduğumuz. Bunu istemeyiz, özellikle de seçim yılında. Size verdiğimiz kayıtsız şartsız destekle seçmen tabanımız nezdinde önemli bir siyasi sermaye harcadık. Artık net ve ulaşılabilir hedefler tanımlamanın, bunlara ulaşmak için net bir zaman çizelgesi belirlemenin ve bunu başaramamanız halinde bir çıkış stratejisi oluşturmaya başlamanın zamanı geldi.

NGF: Bir tamamlayıcı yorum yapayım. ABD’nin “insani bir duraklama” istediği ama İsrail’in buna hayır dediği öne sürülüyor. Ben bunu tamamen mantıksız ve gülünç buluyorum. ABD, Akdeniz’e iki uçak gemisi gönderdi, İsrail’e 14 milyar dolar daha verdi, İsrail’i engelleyebilecek her türlü uluslararası eylemi engelliyor. Başkan Biden için İsrail’e talimat vermek çok kolay: Ben sana bir şey yap dersem yaparsın. Ancak her iki taraf da kamuoyunda ABD’nin “insani bir duraklama” istediği iddiasından belirli bir avantaj elde ediyor. İsrail’in yaptıklarına karşı uluslararası öfke arttıkça, ABD yardım etmek istiyormuş gibi davranıyor. Bu arada Netanyahu da İsrail’in ulusal çıkarlarını korumak için ABD’ye meydan okuyan güçlü adamı oynuyor.

MR: Gerçekten de öyle. Kriz, aynı zamanda İsrail’in askeri, siyasi ve diplomatik olarak ABD’ye ne kadar bağımlı olduğunu da en başından ortaya koydu. Reagan yönetimi İsrail’den Orta Doğu’da batmayan bir ABD uçak gemisi olarak bahsetmeyi severdi. Bence İsrail’in artık su alan bir römorkör olduğu ve su üstünde kalabilmek için gerçek ABD uçak gemilerine ihtiyaç duyduğu ortaya çıktı. Bunun, İsrail’in son yıllarda Washington’da başarıyla inşa ettiği her şeyi bilme ve her şeye kadir olma imajı açısından uzun vadede önemli sonuçları olacaktır.

 

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/gaza-one-month-later-an-interview-with-norman-finkelstein-and-mouin-rabbani adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.   

Verso Libros editörü Simón Vázquez, Enzo Traverso ile “The Jewish Question: History of a Marxist Debate (Yahudi Sorunu: Bir Marksist Tartışmanın Tarihi)” kitabından yola çıkarak Yahudi sorunu, antisemitizm ve Siyonizm üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.



- Yahudi sorunu, 19. ve 20. yüzyılları kapsayan bir tartışma. Bu tartışma, şu anda solda devam ediyor mu yoksa sadece fikir tarihinde kalmış bir konu mu?

Bu tartışma, diğer pek çok tartışmayla birlikte, Marksizm tarihine ve dolayısıyla solun entelektüel tarihine aittir. Ulusal sorun ve diğer unutulmuş konular üzerine yapılan tartışmalar gibi, solun hafıza ve teorisinin arka planının bir parçasını oluşturdukları için yeniden keşfedilmeli ve yeniden yorumlanmalıdırlar.

Örneğin bugünün Katalonya’sında siyasi bir çözüm aramak için kitabımı okumanın çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Ama aynı zamanda Katalanların bu tür sorunların başka bağlamlarda ve zamanlarda da var olduğunu ve solun bunları çözmeye çalıştığını bilmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Yani tartışma şuydu: bir ulus nasıl tanımlanır? Ulus nedir? Ulusların geleceği nedir? Kitabımda incelediğim dönemin solu, farklı yaklaşımlar sergiliyordu. Sosyalizmin, ulusal kimliklerin ve kültürlerin en yüksek ifadesini temsil ettiğini söyleyen Marksistler vardı, diğerleri ise sosyalizmin insanlığın artık uluslar arasında ayrım yapmayacağı post-ulusal bir dünyaya yol açacağını savunuyordu. Aynı parti içinde bile bu iki yaklaşım sıklıkla bir arada var oldu.

O zaman bazılarının sorduğu soru şuydu: Eğer ulus-sonrası, kozmopolit bir dünyada, birleşik bir insanlıkla yaşarsak, hangi dil konuşulacak? Elbette o dönemde Doğu Avrupa’da Ukraynaca, Litvanyaca veya Ermenice gibi diğer dilleri bir kenara bırakarak Rusça baskındı. Evrenselci bir bakış açısıyla ifade edilen milliyetçilik biçimleri ortaya çıktı. İnsanları ayırarak bir ulus inşa etmeyi öneren gerici milliyetçi talepler de vardı. Bu, bugün hâlâ yankılanan çok eski bir tartışmadır.

 - Ben de tam bunu soracaktım. Birçok büyük “soru” olmuştur: yurttaş, Yahudi, güneyli, siyah. Uluslararası sol; kimlikleri, milliyetçiliği ve “öteki”nin rolünü geniş çapta tartıştı. Ötekilikten bahsettiniz. Son zamanlarda yapılan bazı röportajlarda ortak kimlik duygusu, dışlayıcı olmayan kimlikler de fark ettim. Ötekilik, “öteki” ve azınlık kavramlarını geliştirebilir misiniz?

Azınlıkların, milliyetçiliğe meydan okuyan unsurlar olduğunu söyleyebilirim. Bir demokrasinin seviyesini ölçmek için bir tür gösterge işlevi gördükleri için önemlidirler. Azınlıklarına saygı duyan bir demokrasinin, ötekiliği reddeden ve kendisini demokratik değerlerle bağdaşmayan homojen ve monolitik bir yapı olarak gören bir demokrasinin aksine, gerçek bir demokrasi olduğuna inanıyorum. Azınlıklar genellikle bir iktidar sisteminin tüm çelişkilerini, belirsizliklerini ve olumsuz eğilimlerini ortaya çıkarır. Örneğin, merkezi devlet tarafından engellenen bir referandum ve ardından gelen baskı ile 2017’de yaşanan Katalan krizi (1 Ekim 2017 tarihinde gerçekleşen Katalonya bağımsızlık referandumuna işaret ediyor; ç.n.) ve olası bir affa karşı yakın zamanda gerçekleşen eylemler, İspanya’daki geçiş sürecinden doğan demokrasinin çelişkilerini ortaya koymuştur.

Ancak azınlıklar hakkında konuşmak her zaman diyalektik bir yorum gerektirir çünkü çok uluslu bir devlet çerçevesinde, bir bağlamdaki azınlıklar olanlar başka bir bağlamda çoğunluk olabilir. Dahası, baskı karşısında hakları için mücadele eden ve bu mücadeleyi kazanan azınlıklar, kendi azınlıklarına karşı hoşgörüsüz hale gelebilirler. Dolayısıyla, Yahudi sorunuyla ilgili olarak, azınlıkların kültürel kimliğini damgalayabilecek asimilasyonun ilerleme olarak mı kabul edileceği, yoksa bağımsızlık, ulusal ve kültürel özerklik ya da federal bir devlet için mi mücadele edileceği sorusu ortaya çıkmıştır. Örneğin, çarların imparatorluğunda ya da Avusturya-Macaristan imparatorluğunda bu seçeneklerin hepsi geçerli olabilirdi.

- Şu anda Batı Avrupa’da Yahudi sorunu, örneğin Müslüman ya da Çingene sorunu gibi yeni sorunlara doğru mutasyona uğruyor olabilir mi?

Çingenelere karşı önyargılar ne yazık ki çok fazla tartışılmıyor. Belki İspanya’da diğer yerlere göre daha fazla. Milliyetçiliğin, özellikle de faşizmle simbiyotik bir ilişkisi olan sağ milliyetçiliğin 21. yüzyılda antisemitizmden İslamofobiye doğru bir metamorfoz geçirdiğini söylerken, İslam sorununun Avrupa’nın demokratik kimliğini tanımlayacağı bir prizma haline geleceğine işaret ediyorum.

Eğer radikal sağın yükselişiyle birlikte Avrupa’nın İslam’la bağdaşmayan Yahudi-Hıristiyan köklere sahip olduğu fikri onaylanırsa, bu, Avrupa’nın bir demokrasi olamayacağı anlamına gelecektir. Dolayısıyla Avrupa’nın çoğulcu demokratik bir çerçevede İslam’ı bileşenlerinden biri olarak entegre edebilmesi, sağlıklı bir demokrasi yaşayacağının göstergesidir.

Bugünlerde kitabı tekrar okurken, İberyalı bir okuyucunun 1492’den sonra modern dünyada bir Yahudi sorunu olmadığı için Yahudi’nin özgürleşmesi kavramını anlamayabileceğini fark ettim. Bu süreci daha iyi anlamak için Yahudi’nin özgürleşmesi meselesini biraz açıklayabilir misiniz diye merak ettim.

Yahudilerin özgürleşmesi, 18. yüzyılda Yahudilerin hukuki-siyasi özgürleşmesini, yani onlara haklar verilmesini talep eden Aydınlanma’nın bazı figürlerinin ortaya çıkmasıyla başlayan bir süreçtir. Eş zamanlı olarak, Yahudi dünyası içinde de kendi kurtuluşlarını talep eden figürler ortaya çıktı. Bu, Yahudileri hoş görülen, dışlanan ve ayrımcılığa uğrayan bir azınlıktan -imparatorluk vatandaşları için ortak olan bir dizi hakka erişim hakkına sahip olmadıkları için- tam vatandaşlara dönüştürmekle ilgiliydi.

Bu konu, vatandaşlığın yeniden tanımlanmasını içerdiği için büyük bir tartışma yarattı. Yani, bir Yahudi Fransız, Alman, İtalyan vs. vatandaşı mıdır, ki bu da dini vatandaşın hayatının özel bir yönüne indirgemek anlamına gelir, yoksa Yahudi, Musevi dinine mensup bir Fransız ya da Alman olarak değil de bir Yahudi vatandaşı olarak mı tanınır? Yahudi bir vatandaş olarak mı? Bu, o dönemde önemli bir tartışma konusuydu ve halen de öyle. Ancak Yahudi özgürleşmesinin anahtarı, bunun bir Yahudi kurtuluş mücadelesinden kaynaklanan bir fetih değil, daha ziyade yukarıdan gelen bir güç tarafından verilen bir fetih olmasıdır.

Yahudileri özgürleştiren, Yahudilerin çok marjinal bir rol oynadığı Fransız Devrimi olmuştur. Yahudilere vatandaşlık hakkı tanıyan Napolyon Savaşları’nın getirdiği değişiklikler ve daha sonra Almanya’nın birleşmesi de buna katkıda bulunmuştur. Bu durum, örneğin Haiti Devrimi ve kölelerin, köleliğin kaldırılması için verdikleri mücadele ile bağlantılı olan siyahların özgürleşmesi ile tezat oluşturmaktadır. Bunun pek çok anlamı vardır. Yahudiler, modern dünyanın tarihi boyunca, kendilerini özgürleştiren güce borçlu olduklarını düşünmüşlerdir.

Daha 20. yüzyılda, devrimci hareketlere katılan Yahudi devrimci figürünün ortaya çıkışı -sadece Yahudi değil, aynı zamanda evrensel- kendi özgürlüklerini fethetmemiş olmanın ayrıcalığına sahip olduğunun bilinciyle devam eder.

- Bunun bir sonucu olarak, evrenselcilik ve tikelcilik arasındaki güncel tartışmalarda çeşitli akımlar veya fikirler ortaya çıkmıştır. Örneğin, Etienne Balibar’ın “eşitlik” teorisi, “çok evrensellik”ten bahseden sömürgecilik karşıtı teoriler ya da “isyancı evrenselcilik” kavramını savunan Asad Haider’in Misunderstood Identities adlı kitabı. Sizce evrenselcilik ve tikelcilik arasındaki çelişkiyi ya da diyalektiği çözecek sol politik öneri ne olmalıdır?

Bu diyalektik, evrenselcilik ve tikelcilik arasındaki çelişkinin üstesinden gelmeyi içerir. Tikelleri reddeden bir evrenselcilik zararlıdır ve evrensel bir perspektifin parçası olmayan bir tikelcilik de zararlıdır. Evrenselcilik, tikelliklerden ve çeşitlilikten oluşan bir bütünlüktür. Siyasetin özü de budur.

Bu açıdan Hannah Arendt’i pek çok açıdan eleştirel değerlendiriyorum ama siyasetin tanımı konusunda onun mirasını çok önemli buluyorum. Siyaset, farklı öznelerin bir arada varoluşunu ima eder; farklı özneler arasındaki etkileşimdir ve ötekilik ve çeşitlilik ilkesi siyasetin kurucusudur. Eğer siyaset homojen bir topluluğun yaratılması haline gelirse, bu siyasetin olumsuzlanmasıdır, yani faşizmin siyasetidir.

Mantıksal kategorilerden bahsetmişken, elitlerin kozmopolit vizyonu olan bir evrenselcilik ve aşağıdan bir evrenselcilik vardır, bu da başka bir evrenselcilik türüdür ve verimli bir evrenselciliktir. Bir devrimin başarısı olan çoğul bir toplum, barbar bir halkı eğitmek isteyen aydınlanmış bir elitin bulunduğu çoğul bir toplumdan çok daha iyi çalışır.

- Avrupa’da soldan gelen ancak aşırı sağın siyasi ve medya gündeminin büyük bir bölümünü paylaşan akımlar ortaya çıkıyor: dışlayıcı milliyetçilik, sınırlar, göçler, feminizm karşıtlığı ve çevrecilik karşıtlığı değişen derecelerde ve ölçülerde. Bunlar, önceki zamanların yankıları olabilir mi? Tarihin başka dönemlerinde de böyle bir sol var mıydı?

Bu gerici eğilimlerin tanınması gerektiğini düşünüyorum. Bunlar solun tarihine ait. Periyodik olarak yeniden ortaya çıkan bir miras. Örneğin, Alman solu söz konusu olduğunda, bunlar Alman tarihinin gidişatıyla bağlantılıdır. Ancak benzer milliyetçi eğilimler Fransa’da da mevcuttur. Örneğin ulusal-cumhuriyetçilik bunlardan biridir. Ya da Fransız solunun bazı kesimleri peçeye karşı çıkıyor, yani Müslümanların hariç olduğunu açıklıyorlar, çünkü bu, Müslüman ötekiliğiyle bağdaşmayan bir Fransız kimliğini olumlamanın bir yolu. Ancak bu, Fransız solunun tamamının pozisyonu değildir. Bununla birlikte, bu eğilimler mevcuttur ve bunların tüm ülkelerde bulunduğuna inanıyorum.

- Peki bu akımlara karşı mücadele edilebileceğini düşünüyorsunuz?

Bunlarla ideolojik, entelektüel ve siyasi bir mücadele yoluyla yüzleşmek çok önemli. Irkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı bir mücadele örgütlendiğinde işler daha basit hale gelir. Oyunun kurallarını belirlemeden bunu yapamazsınız çünkü sorunlar çok özel çözümler gerektirir.

Nihayetinde bu, net pozisyonlar belirlemekle ilgilidir. Örneğin, yabancı kökenli Fransızların solun seçim listelerindeki konumu nedir? Ya da Müslüman olan Türk kökenli Almanların azınlıkta olduğu Almanya’da. Bazı partilerin bu konuları diğerlerinden daha iyi ele alması dikkat çekiyor. Örneğin, bazı ülkelerde Türk soyadlı ulusal liderler ve parlamenterler var. Yabancı düşmanlığına karşı mücadele elbette sağa karşı bir mücadeledir, ancak aynı zamanda sol içinde de bir mücadeledir.

- 1945’in Avrupa’da antisemitizm için bir dönüm noktası olduğu söylenebilir mi?

Antisemitizm hem Avrupa’da hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde halen varlığını sürdürmekte ve sinagog katliamları ve terör eylemleri gibi şiddet eylemleriyle kanıtlanmaktadır. İslami terörizm güçlü bir şekilde antisemitiktir. Antisemitizmin milliyetçi muhafazakârlığın bir ekseninden başka bir şey olmadığına dair bir farkındalık oluşmuş olsa da, antisemitizmle mücadele solun siyasi gündeminin bir parçası olmaya devam etmektedir.

- Solda, genellikle Filistin’in ya da Filistinlilerin haklarının savunulmasıyla bağlantılı antisemitizm suçlamalarını gördük. Bunun Jeremy Corbyn gibi liderlere karşı nasıl kullanıldığını da gördük. Solun iç mücadelelerinde antisemitizmin bu şekilde kullanılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Solun iç sorunlarını çözmek için antisemitizmin araçsallaştırıldığı aşikâr. Bir iç tartışmada rakibini antisemitizmle suçlamak, Avrupa’da oldukça alet edilen bir taktik. Antisemitizmin, özellikle de Siyonizm karşıtlığını küçümsemek ya da damgalamak için demagojik bir şekilde kullanılması ciddi bir sorundur.

Siyonizmi eleştirmeyen bir sol, özellikle de Siyonizmin Benjamin Netanyahu gibi figürlere ve yarı-faşist bir hükümete yansıdığı bir dönemde, sol olarak tanımlanmayı hak etmiyor demektir. Solun bu konuda net bir duruş sergilemesi ve bizi haksız yere suçlayan sağcı medya kampanyalarına boyun eğmemesi gerektiğine inanıyorum. Solun fazla “Yahudi hayranı” olmakla suçlandığı 20. yüzyılın 20’li ve 30’lu yıllarındakiler ile benzerlik gösteren bu yanlış fikirleri açıklığa kavuşturmak hayati önem taşımaktadır.

 

https://jacobinlat.com/2023/10/30/enzo-traverso-una-izquierda-que-no-critique-el-sionismo-no-es-izquierda/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.  

Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Merkez Komitesi, sözcü Abhay imzası ile yazılı bir açıklama yaparak Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonunu selamlarken Filistinliler için gerçek adaletin ve barışın ‘demokratik-laik Filistin ile mümkün olacağını’ belirtti.




İsrail işgalinin kaçınılmaz sonucu olan HAMAS'ın eşi benzeri görülmemiş saldırısını ve Filistin kurtuluş hareketinin özlemlerini selamlayın!

ABD emperyalizminin kukla yerleşimci devleti İsrail'in Gazze'ye yönelik devam eden acımasız hava saldırılarını durdurun!

Modi'nin brahmanik hindutva faşist Hindistan Hükümetinin İsrail yanlısı tutumunu şiddetle kınayın!

 

HKP (Maoist) Merkez Komitesi, İsrail'in Filistin’i işgalinin ve Filistin halkının kurtuluş özlemlerinin kaçınılmaz sonucu olan HAMAS’ın 7 Ekim’de İsrail’e yönelik eşi benzeri görülmemiş roket saldırılarını selamlamaktadır.

HAMAS’ın saldırısını bahane eden azılı İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Gazze’yi dört bir yandan esir alarak gıda, elektrik, yakıt ve hatta ilaç tedarikini kesmiş ve ciddi bir insani krize yol açmıştır.

Gazze’ye 7 Ekim’den bu yana binlerce insanın öldüğü ve binlercesinin de sakat kaldığı sürekli hava saldırıları düzenlenmektedir. Hâlihazırda bir milyon insan evlerinden sürülmüş durumda. Gelen haberlere göre İsrail, Filistin halkına karşı daha büyük bir saldırı planlamaktadır. Partimiz, kukla yerleşimci devlet ve ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail’in son üç gündür Gazze’ye yönelik acımasız hava saldırılarını şiddetle kınamakta ve durdurulmasını talep etmektedir.

ABD emperyalizmi, 7 Ekim’de HAMAS’ın saldırısını terörist bir saldırı olarak kınamakla kalmadı, aynı zamanda derhal askeri destek ilan etti ve kısa süre içinde vahşi saldırı köpeği İsrail’e silah ve diğer askeri teçhizat göndermeye başladı. ABD, İngiltere, Almanya ve İtalya, İsrail’i destekleyen ortak bir açıklama yaptılar. Emperyalistlerin bu iğrenç eylemi, dünyanın mümkün olan her köşesinden kınanmalıdır.

Hindistan Başbakanı Modi, başta ABD olmak üzere emperyalist efendilerinin peşinden giderek utanmadan İsrail’e yönelik dayanışmasını ifade etmiştir. Modi’nin brahmanik hindutva faşisti Hindistan hükümetinin İsrail yanlısı tutumuna şiddetle karşı çıkıyoruz.

Partimiz, İsrail’in haksız savaşından ve HAMAS’ın haklı direnişinden, ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail devletinin sorumlu olduğunu, bunun sonucunda her iki taraftan da insanların hayatını kaybettiğini ancak Filistin halkının ağır kayıplar verdiğini ve yıkıma uğradığını düşünmektedir. İsrail, Gazze’ye yönelik saldırılarını derhal durdurmalı ve HAMAS’ın elindeki rehineleri güvenli bir şekilde serbest bırakılmalıdır.

İsrail devletinin 1948 yılında emperyalistler tarafından, özellikle de ABD ve İngiltere tarafından Filistin’de Yahudiler için bir vatan kurma bahanesiyle kendi çıkarlarına hizmet etmek üzere kurulduğu tüm dünya tarafından bilinmektedir. Bu, aynı zamanda ABD ve müttefiklerinin kontrolü altındaki Birleşmiş Milletler tarafından da tanınmaktadır. O zamandan beri Filistinliler için gerçek bir barış olmadı. İsrail, bugüne kadar Araplarla savaştı ve Filistin topraklarını sürekli işgal etti. Filistinliler o zamandan beri solun temsilcilerinden İslami güçlere, feodal güçlerden ulusal burjuvaziye kadar farklı bayraklar ve önderlik güçleri altında özgürlükleri için İsraillilerle mücadele ediyorlar. Gerilemeler, önderlik ihanetleri yaşadılar ama kendilerini toparlayıp tekrar savaşmaya başladılar.

Filistinliler için gerçek adalet ve barışın ancak İsrail devleti yıkıldığında ve tek ülke Filistin, demokratik laik Filistin olduğunda mümkün olacağı çok açıktır. Yahudiler de dâhil olmak üzere tüm Filistin halkının eşit haklarla bir arada yaşayabileceği ve gerçek özgürlüğün tadını çıkarabileceği bir yer kurulmalıdır. İsrail, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki en önemli ileri karakolu olduğu ve “Yahudilerin yurdunu” temsil etmediği için, emperyalizm yıkılmadan bu mümkün olmayacaktır.

Bunun için Filistin’in devrimci kitleleri, Marksizm-Leninizm-Maoizm biliminin rehberliğinde, işçi sınıfının öncüsünün önderliğinde uzun süreli bir halk savaşı yürütmek zorundadır. Bugün gerçekçi görünmese de, emperyalizm ve proleter devrim çağında, bir gün gelecek Filistin halkının kurtuluş mücadelesi bu hedefe mutlaka ulaşacaktır.

 Partimiz, Filistin halklarının haklı davası olan kurtuluş hareketine olan sarsılmaz desteğini bir kez daha teyit eder.

Merkez Komitemiz, tüm Marksist-Leninist-Maoist partileri, sol güçleri, demokratik ve ilerici örgütleri ve insanları, dünyanın her yerindeki ezilen milliyetleri Filistin halklarının kurtuluş hareketini desteklemeye çağırır.

Merkez Komitemiz ayrıca, tüm baskı ve sömürünün kökünün kazınabilmesi ve sosyalizm-komünizmin kurulması hedefine ulaşılabilmesi için yukarıda sayılan herkesi birleşmeye ve emperyalizmi ve onun tüm uşaklarını yenmeye davet eder.

 

Abhay

Sözcü

Merkez Komite

 

https://maoistroad.blogspot.com/2023/10/on-palestine-statement-communist-party.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

İsrail'in apartheid politikalarını ve aşırı sağcı hükümetini eleştiren Batılılar sıklıkla antisemitizmle suçlansa da, solcu ve sol-liberal İsrailliler yıllardır ülkenin faşizme sürüklenmesini yeriyor. Sosyal teorisyen ve çevirmen Alberto Toscano, Verso Books için kaleme aldığı yazısında faşizmin İsrail’in sömürgeci projesinin mantığına gömülü olduğunu savunuyor.


 

Batılı hükümetler tarafından yeşil ışık yakılan ve sayısız insan hakları hukuku uzmanı tarafından açık bir ‘soykırım niyeti’ taşıdığı ifade edilen İsrail Devleti’nin Hamas’ın 7 Ekim’deki El Aksa Tufanı saldırısına misillemesi de birçok çevrede faşizmden söz edilmesine neden oldu. Birzeit Üniversitesi Öğretim Üyeleri ve Çalışanlar Sendikası, yayımladığı ortak bildiride ‘sömürgeci faşizmden’ ve ‘yerleşimci Siyonist politikacıların siyasi çizgilerin ötesinde Araplara yönelik pornografik ölüm çağrılarından’ söz etti; İsrail Komünist Partisi (Maki) ve sol koalisyon Hadash, kendi deklarasyonlarında ‘keskin ve tehlikeli tırmanışın tüm sorumluluğunu faşist sağ hükümete yükledi’; bu esnada Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Gazze’ye yönelik saldırıyı iklim felaketi ve kapitalist kökleşmenin damgasını vurduğu ‘küresel 1933’te ‘hepimizi tek kullanımlık sayan ilk deney’ olarak tanımladı. Bu satırları alıntılamak bile, özellikle Boykot, El Koyma ve Yaptırımlar hareketi kisvesi altında İsrail apartheidına karşı barışçıl uluslararası dayanışma aktivizmini kısıtlama çabalarında önemli bir araç olarak hizmet eden IHRA’nın (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) antisemitizm tanımına muhtemelen ters düşmektedir.

Yine de son Netanyahu hükümetinde ve hatta genel olarak İsrail toplumunda yeni başlayan bir faşizmin tanınması, ana akım olmasa da, İsrail’deki kamusal söylemde kesinlikle öne çıkıyor gibi görünüyor, özellikle de İsrail Yüksek Mahkemesi’nin övünülen özerkliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan son yargı reformlarına karşı protestoların ardından. Hamas saldırısından dört gün önce Ha’aretz gazetesi ‘İsrail Neo-Faşizmi, İsraillileri ve Filistinlileri Tehdit Ediyor’ başlığı altında bir başyazı yayımladı. Bir ay önce 200 İsrailli lise öğrencisi, askere alınmayı reddettiklerini şu şekilde ilan etti: "Şu anda hükümetçe kontrol edilen bir grup faşist yerleşimciye hizmet edemeyeceğimize samimiyetle karar verdik.’ Mayıs ayında Ha’aretz’in bir başyazısında ‘altıncı Netanyahu hükümeti totaliter bir karikatür gibi görünmeye başladı. Totalitarizmle ilişkilendirilen neredeyse hiçbir hareket yok ki, aşırı uçtaki üyelerinden biri tarafından önerilmemiş ve kimin daha tam faşist olabileceğini görme yarışında, içerdiği diğer beceriksizler tarafından benimsenmemiş olsun’ derken, başyazarlarından biri de ‘İsrail faşist devrimi’ni, öldürücü ırkçılıktan zayıflığı hor görmeye, şiddet arzusundan anti-entelektüalizme kadar kontrol listesindeki tüm maddeleri işaretleyerek tanımladı.

Bu son polemikler ve öngörüler, çağdaş İsrail’de 'büyüyen faşizm ve erken Nazizm’e benzer bir ırkçılık’ olduğunu yazan ünlü aşırı sağ tarihçisi Ze’ev Sternhell ya da on yaşında Nazi Almanya’sından kaçan ve 2018’deki ölümünden kısa bir süre önce şunları söyleyen gazeteci ve barış aktivisti Uri Avnery gibi önde gelen entelektüeller tarafından öngörülmüştü:

“Filistinlilere karşı hayatın hemen her alanında uygulanan ayrımcılık, Nazi Almanya’sının ilk döneminde Yahudilere yapılan muameleyle karşılaştırılabilir. (İşgal altındaki topraklarda Filistinlilere uygulanan baskı, Münih ihanetinden sonra “himaye” altındaki Çeklere yapılan muameleye daha çok benzemektedir). Knesset’teki ırkçı yasa yağmuru, hâlihazırda kabul edilenler ve üzerinde çalışılanlar, Nazi rejiminin ilk günlerinde Reichstag tarafından kabul edilen yasalara büyük ölçüde benzemektedir. Bazı hahamlar, Arap dükkânlarının boykot edilmesi çağrısında bulunuyor. Tıpkı o zamanki gibi. ‘Araplara ölüm’ ('Judah verrecke'?) çağrısı futbol maçlarında düzenli olarak duyuluyor.”

Elbette bu yeni bir benzetme değil. Hannah Arendt ve Albert Einstein gibi isimler 1948’deki Deir Yassin katliamının ardından New York Times’a bir mektup yazarak Herut’u (Netanyahu’nun Likud partisinin selefi) ‘örgütlenmesi, yöntemleri, siyasi felsefesi ve toplumsal çekiciliğiyle Nazi ve Faşist partilere benzeyen’ bir parti olarak kınamıştı.

Avnery ayrıca şu anki Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’i de 'iyi niyetli bir Yahudi faşist’ olarak nitelendirdi. Kendisini memnuniyetle ‘faşist homofobik’ olarak tanımlayan Smotrich, Filistinlilerin ulus olma umutlarını ‘ortadan kaldırmaya’ ve Nakba’yı tekrarlamaya yönelik kendi soykırım niyetinin teolojik temellerini ortaya koymuştur. Bir röportajında şöyle demiştir:

“Joshua ben Nun (İncil’deki peygamber) topraklara girdiğinde, orada yaşayanlara üç mesaj gönderdi: (yönetimimizi) kabul etmek isteyenler kabul edecek; ayrılmak isteyenler ayrılacak; savaşmak isteyenler savaşacak. Stratejisinin temeli şuydu: Biz buradayız, biz geldik, burası bizim. Şimdi de üç kapı açık olacak, dördüncü kapı yok. Gitmek isteyenlere -ve gidenler olacak- yardım edeceğim. Umutları ve vizyonları kalmadığında gidecekler. Tıpkı 1948’de yaptıkları gibi. (...) Gitmeyenler ya Yahudi devletinin yönetimini kabul edecekler-ki bu durumda kalabilirler-, gitmeyenlere gelince, onlarla savaşacağız ve onları yeneceğiz. [...] Ya onu vuracağım ya hapse atacağım ya da sınır dışı edeceğim.”

 İsrail Devleti'nin ilk yıllarında laik David Ben-Gurion için de ideolojik bir referans işlevi gördüğü için Yeşu Kitabı’ndan bahsedilmesi dikkate değerdir. Eski Ahit’teki yıkıma övgü, bugün de rahatsız edici bir şekilde yankılanmaktadır: “Yeşu tepelerdeki, güneydeki, vadilerdeki, pınarlardaki bütün ülkeyi ve krallarını vurdu; hiçbirini bırakmadı, İsrail'in Tanrısı Rab’bin buyurduğu gibi, soluk alan her şeyi yok etti. Yeşu onları Kadeş-Barnea’dan Gazze’ye kadar ezdi” (Yeşu 11:40-41).

Ancak Netanyahu'nun ‘vaftiz babası’ olduğu faşizm sadece köktendinci yerleşimcilere ve onların mülksüzleştirme stratejilerine (Smotrich’in yerleşimci STK’sı Regavim’in devletteki derin kolları ve Filistinlilerin toprak ve mülkiyet haklarına karşı yürüttüğü hukuk mücadelesi dâhil) indirgenemez; Aynı zamanda, Hindistan ve ABD’de olduğu gibi İsrail’de de, çökmekte olan metropol ‘elitlerine’ karşı ulusal-muhafazakâr seferberlikleri, kâr ve ayrıcalığın acımasızca savunulmasıyla birleştirmekten mutluluk duyan milyarderlerin ticari çıkarlarına ve yasama manevralarına sıkı sıkıya bağlıdır. İsrailli Holokost tarihçisi Daniel Blatman, yakın zamanda verdiği bir röportajda şu gözlemde bulunmuştur:

“İsrail Devleti'nin varlığını sürdürmesine yönelik en büyük tehdidin ne olduğunu biliyor musunuz? Likud değil. Bölgede başıboş dolaşan haydutlar bile değil. Kohelet Politika Forumu (ABD’li zengin bağışçılar tarafından desteklenen muhafazakâr, sağcı bir düşünce kuruluşuna atıf). İsrail tarafından benimsenmesi halinde onu bambaşka bir ülkeye dönüştürecek geniş bir sosyal ve siyasi manifesto oluşturuyorlar. İnsanlara ‘faşizm’ dediğinizde akıllarına sokaklarda dolaşan askerler geliyor. Hayır. Öyle görünmeyecek. Kapitalizm hâlâ varlığını sürdürecek. İnsanlar -eğer diğer ülkelere girmelerine izin verilirse- yurtdışına çıkabilecekler. İyi restoranlar olacak. Ancak bir insanın kendisini rejimin iyi niyeti dışında koruyan bir şey olduğunu hissetme yetisi -çünkü rejim uygun gördüğü şekilde onu koruyacak ya da korumayacak- artık olmayacak. İsrail toplumu mevcut hükümeti kabul etmeye hazırdı. Likud’un zaferi nedeniyle değil, en aşırı kanat herkesi peşinden sürüklediği için. Bir zamanlar aşırı sağ olan bugün merkezde. Bir zamanlar uçlarda olan fikirler meşru hale geldi. Alanı Holokost ve Nazizm olan bir tarihçi olarak bunu söylemek benim için zor ama bugün hükümette neo-Nazi bakanlar var. Bunu, ideolojik olarak saf ırkçı olan bakanları başka hiçbir yerde -ne Macaristan’da ne de Polonya’da- göremezsiniz.”

İçgörülerine rağmen bu pasaj, faşizmin yükselişine karşı liberal İsrail polemiklerinin neyi paranteze aldığını da acı bir şekilde gösteriyor. Yani Filistinliler. İsrail ve işgal altındaki Filistin’de askerler sokaklarda dolaşıyor. İsrail egemenliğindeki milyonlarca insan yurt dışına çıkamıyor. Ya da evlerine dönemiyor. Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibilerin hiç tereddüt etmeden dile getirdikleri ‘saf’ ırkçılık, sersem faşistler kadar kötü niyetli liberaller için de sömürgeci tahakkümü yapılandıran ve yeniden üreten ırkçılığın bir ürünüdür.

Bill Mullen ve Christopher Vials’ın gözlemlediği üzere, Siyah radikallerin ve Üçüncü Dünya anti-faşizminin yanı sıra yerli direnişinin uzun vadeli gelenekleri bize şunu öğretmiştir: “Irksal olarak liberal demokrasinin haklar sisteminin dışında kalanlar için ‘faşizm’ kelimesi her zaman uzak ve yabancı bir toplumsal düzeni çağrıştırmaz. George Padmore’un 1930’larda ‘dünyanın klasik faşist devleti’ olarak nitelendirdiği Güney Afrika gibi yerleşimci-sömürgeci ve ırksal faşist rejimlerde, Alman-Yahudi avukat Ernst Fraenkel’in anatomisini çıkardığı ‘ikili devlet’in bir versiyonuyla karşılaşıyoruz: egemen nüfus için ‘normatif devlet’ ve egemenlik altına alınanlar için ‘herhangi bir yasal güvence tarafından denetlenmeyen sınırsız keyfilik ve şiddet’ uygulayan bir ‘ayrıcalıklı devlet’. Angela Y. Davis'in 1970’lerin başında ABD nüfusunun geri kalanı için devlet ırkçı terörünün nelere gebe olduğuna atıfta bulunarak gösterdiği gibi, normatif ve ayrıcalıklı devlet arasındaki sınır geçirgendir.

Bu durum bugün İsrail’de, hükümet bakanlarının savaş bahanesini ‘ulusal morale zarar verebilecek ya da düşman propagandasına temel teşkil edebilecek bilgileri yaydıklarına inandıkları takdirde polise sivilleri tutuklama, evlerinden çıkarma ya da mallarına el koyma yetkisi veren düzenlemeleri teşvik etmek’ için kullanmalarıyla açıkça görülmektedir. Faslı Yahudi Marksist Abraham Serfaty’nin on yıllar önce Filistin’in kurtuluşu üzerine hapishane yazılarında analiz ettiği gibi, Siyonist yerleşimci-sömürgeci mülksüzleştirme, tahakküm ve yerinden etme projesinin merkezinde ‘faşist bir mantık’ vardır. Bu mantık liberaller tarafından reddedilse de, temel mekanizmaları tamamen ortadan kaldırılmadığı sürece, her krizde yeniden ve şiddetle ortaya çıkmaktan başka bir işe yaramayacaktır. İki devletli bir çözüm istediklerini iddia eden ancak bunu asla gerçekleştirmeye niyetli olmayanların ikiyüzlülüğüne karşı söylediklerinin de gösterdiği gibi, iktidardaki İsrail aşırı sağı sessiz olanı birçok şekilde çok yüksek sesle söylüyor. İşgalin ve Filistinlilere yönelik vahşetin normalleştirildiği ve tüm niyet ve amaçlar için bitmez tükenmez olarak görüldüğü bir zamanda, faşist yerleşimci ve dinci sağ, İsrail’i bir yerleşimci-sömürge projesi olarak imleyen yapısal şiddeti ve insanlıktan çıkarmayı onaylama ve kutlama noktasına geldi -liberallerin hafifletmeyi veya asgariye indirmeyi düşündüğü, ancak asla gerçek anlamda mücadele etmediği bir proje. Bugün pek çok başka bağlamda olduğu gibi İsrail’de de faşizmin yükselişi başlangıçta bir kırılma ya da istisna gibi görünebilir, ancak bu yükselişin kökleri, gerçek kurtuluşu asla desteklemeyecek olan sömürgeci liberalizm tarafından sağlanmaktadır.

 

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/the-war-on-gaza-and-israel-s-fascism-debate adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

Hamas’ın 7 Ekim’de başlattığı Aksa Tufanı operasyonu ve ardından başlayan İsrail’in Gazze saldırısına dair bir açıklama yapan İsrail Demokrat Kadınlar Hareketi, İsrail hükümetini ‘faşizm yanlısı bir rejim’ olarak tanımlayarak çatışmaların ancak iki devletli çözümle sona erebileceğini vurguladı. 


İsrail Demokrat Kadınlar Hareketi, İsrail ve Gazze Şeridi'ni hedef alan askeri operasyonların artmasından ve hem Filistinli hem de İsrailli masum insanların trajik bir şekilde hayatını kaybetmesinden duyduğu derin endişeyi ifade eder.

Hareket, ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail’e önemli miktarda silah fonu tahsis etmesini ve Akdeniz bölgesinde donanma gemilerinin konuşlandırılmasını şiddetle eleştirmektedir.

Diplomatik bir çözüme ihtiyaç vardır ve bu, kan dökülmesinden tek çıkış yoludur.

7 Ekim'de başlatılan kanlı saldırı, İsrail hükümetinin Gazze Şeridi'ne yönelik ısrarlı ablukasına ve Filistin topraklarındaki yasadışı işgaline bir tepkiydi.

Hamas, koordineli bir saldırı başlatarak İsrail'e binlerce roket atarken, militanları da İsrail kasabalarına ve kırsal köylerine sızdı.

Saldırı sonrasında 70'ten fazlası asker olmak üzere 700'ün üzerinde İsrailli hayatını kaybetti ve 2.400'den fazla kişi de yaralandı.

Gazze'de ise İsrail bombardımanları nedeniyle en az 560 Filistinli yaşamını yitirdi, 2.900'den fazla kişi de yaralandı.

Farklı medya platformlarında görüntülerini gördüğümüz, aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu İsrailli sivillere yönelik korkunç saldırılar son derece üzücüdür. Bütün aileler evlerinde öldürüldü ya da esir alındı.

Hareketimiz, esir tutulan kadın ve çocukların durumundan özellikle endişe duymaktadır.

Uluslararası toplumu, başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere, hukuksuz bir şekilde esir tutulan İsrailli ve Filistinli tüm sivillerin derhal serbest bırakılması için ilgili tüm taraflara baskı yapmaya çağırıyoruz.

Masum sivillere yönelik her türlü saldırıyı şiddetle kınıyor ve karşısında duruyoruz. Ancak bunun Filistinli sivilleri de kapsadığını açıkça ifade ediyoruz ki bu, İsrail hükümeti tarafından paylaşılmayan bir tutumdur.

Bu trajik olayları, devam eden işgal, Gazze ablukası ve yerleşimcilerin Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki günlük ihlalleri bağlamında analiz etmek çok önemlidir.

Bu tırmanışın her iki tarafta da başta masum siviller, özellikle de kadınlar ve çocuklar olmak üzere tüm taraflara zarar vereceği konusunda uyarıda bulunuyoruz.

Faşizm yanlısı bir rejim olarak nitelendirdiğimiz İsrail hükümeti, Filistinlilere yönelik etnik temizliğe varan şiddetli saldırıları sadece onaylamakla kalmıyor, aynı zamanda bunlara öncülük ediyor.

Filistinlilerin ve şimdi de trajik bir şekilde İsraillilerin kanlarının dökülmesiyle sonuçlanan durumun işaretleri açıktı. Devam eden gelişmeler, bölgede yıkıcı sonuçları olacak büyük bir çatışma riski yaratmaktadır.

Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs'te 1967 öncesi ateşkes hatları dâhilinde bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını da içeren iki devletli çözümün, süregelen katliama karşı adil ve kalıcı bir çözüm olduğuna inanıyoruz.

 

https://morningstaronline.co.uk/article/f/movement-democratic-women-israel-feat adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

Pakistanlı yazar Tarık Ali, Filistin direniş güçlerinin El Aksa Tufanı operasyonunun ardından New Left Review için bir yazı kaleme alarak direnişin ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkının meşruiyetini vurguladı.



Aralık 1987'de Filistin'de yeni bir intifada patlak verdi ve İsrail'in yanı sıra Arap dünyasının elitlerini de sarstı. Birkaç hafta sonra, yaşlı Suriyeli şair Nizar Qabbani, bugün yozlaşmış, işbirlikçi Filistin (Hayır) yönetimi tarafından temsil edilen eski nesil Filistinli liderleri kınadığı 'Taşların Çocukları Üçlemesi'ni yazdı. Bu üçleme, birçok Filistin kafesinde okundu ve söylendi:


Taşların çocukları


kağıtlarımız dağıldı


elbiselerimize mürekkep döküldü


eski metinlerin sıradanlığıyla alay etti.


Ey Gazze'nin Çocukları


Yayınlarımıza aldırmayın


Bizi dinlemeyin


Biz duygusuz hesaplama insanlarıyız


Toplama, çıkarma


Savaşlarınızı sürdürün ve bizi yalnız bırakın


Biz öldük ve mezarsızız


Gözleri olmayan yetimler.


Gazze'nin çocukları


Yazılarımıza atıfta bulunmayın


Bizim gibi olmayın.


Biz senin idolünüzüz.


Bize tapmayın.


Ey Gazze'nin çılgın insanları,


Deliye binlerce selam


Siyasi akıl çağı çoktan geride kaldı


Öyleyse bize deliliği öğret.


O zamandan bu yana Filistin halkı anlamlı bir kendi kaderini tayin hakkı elde etmek için her türlü yöntemi denedi. Onlara 'şiddetten vazgeçin' dendi. Bir İsrail vahşeti sonrasında yaşanan tek tük misillemeler dışında bunu yaptılar. Yurt içindeki ve diasporadaki Filistinliler arasında Boykot, Tecrit ve Yaptırımlara (BDS) büyük destek vardı: sanatçılar, akademisyenler, sendikalar ve zaman zaman hükümetler arasında dünya çapında ilgi görmeye başlayan mükemmel bir barışçıl hareket. ABD ve NATO ailesi, Siyonist lobi gruplarının yardımıyla İsrail'i boykot etmenin 'antisemitik' olduğunu iddia ederek BDS'yi Avrupa ve Kuzey Amerika'da kriminalize etmeye çalışarak karşılık verdi. Bunun büyük ölçüde etkili olduğu kanıtlandı. İngiltere'de Keir Starmer'in İşçi Partisi, yaklaşan ulusal konferansında 'İsrail apartheid'ından söz edilmesini yasakladı. İhraç edilmekten korkan İşçi Partisi solu bu konuda sessizliğe büründü. Üzücü bir durum. Bu arada Arap ülkelerinin çoğu Washington'a teslim olma konusunda Türkiye ve Mısır'a katıldı. Suudi Arabistan şu anda İsrail'i resmen tanımak için Beyaz Saray'ın arabuluculuğunda müzakereler yürütüyor. Filistin halkının uluslararası izolasyonu daha da artacak gibi görünüyor. Barışçıl direniş hiçbir yere varamadı.  


Bu süre zarfında IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri) boş vakitlerinde Filistinlilere saldırıp onları öldürürken, birbirini izleyen İsrail hükümetleri de devlet kurma umutlarını sabote etmek için çalıştı. Yakın zamanda, bir avuç eski IDF generali ve Mossad ajanı Filistin'de yapılanların 'savaş suçu' anlamına geldiğini itiraf etti. Ancak bunu söyleyecek cesareti ancak emekli olduktan sonra toplayabildiler. Hâlâ görevdeyken, işgal altındaki topraklarda faşist yerleşimcilere tam destek verdiler; evleri yakmalarına, zeytin tarlalarını yok etmelerine, kuyulara çimento dökmelerine, Filistinlilere saldırmalarına ve 'Araplara ölüm' sloganları atarak evlerinden sürmelerine seyirci kaldılar. Batılı liderler de tüm bu olanlara ses çıkarmadan seyirci kaldılar. Qabbani'nin de dediği gibi, siyasi akıl çağı çoktan geride kalmıştı.

Sonra bir gün, Gazze'deki seçilmiş liderlik karşılık vermeye başlar. Açık hava hapishanelerinden kaçıp İsrail'in güney sınırını geçerek askeri hedeflere ve yerleşimci nüfusuna saldırırlar. Filistinliler bir anda uluslararası manşetlere taşınır. Batılı gazeteciler onların gerçekten direniyor olmasından dolayı şok olur ve dehşete düşerler. Ama neden direnmesinler ki? İsrail'deki aşırı sağcı hükümetin, ABD ve gevşek ağızlı AB'nin desteğiyle acımasızca misilleme yapacağını herkesten daha iyi biliyorlar. Ancak yine de Netanyahu ve kabinesindeki suçluların, halklarının çoğunluğunu kademeli olarak sınır dışı etmesine ya da öldürmesine seyirci kalmak istemiyorlar. İsrail devletinin faşist unsurlarının, Arapların toplu katliamını onaylamaktan çekinmeyeceklerini biliyorlar. Ve buna karşı ne pahasına olursa olsun direnilmesi gerektiğini biliyorlar. Bu yılın başlarında Filistinliler, Tel Aviv'deki gösterileri izlediler ve 'sivil hakları savunmak' için yürüyenlerin işgal altındaki komşularının haklarını umursamadıklarını anladılar. Meseleyi kendi ellerine almaya karar verdiler.  

Filistinlilerin maruz kaldıkları kesintisiz saldırıya direnmeye hakları var mı? Kesinlikle var. İki taraf söz konusu olduğunda ahlâki, siyasi ya da askeri bir eşdeğerlik söz konusu değildir. İsrail, tepeden tırnağa ABD tarafından silahlandırılmış nükleer bir devlettir. Varlığı tehdit altında değildir. Tehdit altında olan Filistinliler, onların toprakları ve yaşamları. Batı medeniyeti onlar yok edilirken seyirci kalmaya istekli görünüyor. Öte yandan onlar sömürgecilere karşı ayaklanıyorlar.



https://newleftreview.org/sidecar/posts/uprising-in-palestine adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 



Martinikli bir siyah olan Fanon'u Cezayir'le bu kadar yakından ilişkilendirmeye iten şey neydi? Cezayirlilerin Fransa'daki kötü durumu, Fanon'un gözlerini diğer ırksallaştırılmış grupların gündelik ırkçılığı nasıl deneyimlediğine açtı. Fanon, 'Kuzey Afrika Sendromu' (1952) üzerine yaptığı psikiyatrik çalışmada, Fransa'daki Kuzey Afrikalılara ıstırap çektiren gizemli hastalığı analiz eder. Freud'un filogeni ve ontogeni kavramlarını temel alan Fanon, ırksallaştırılmış veya sömürgeleştirilmiş özneleri etkileyen nevroz ve patolojilere toplum kökenli (sosyojenik) bir yaklaşım geliştirir.

'Ontogenik yaklaşımlar bireysel organizmayı' ve 'filogenik yaklaşımlar türü ele alırken', sosyojenik 'sosyal dünyadan, kültürün, tarihin, dilin ve ekonominin özneler arası dünyasından ortaya çıkan şeylerle ilgilidir'. Fanon, bu nevroz ve patolojilerin ontolojik olarak verili değil, toplumsal olarak üretilmiş olduğunu göstererek, bu açıklanamayan acıları hayali hastalıklar olarak ciddiye almayan psikiyatristlerin ırkçı önyargılarına meydan okuyordu.

Kuzey Afrikalının sömürgeci inşasını çıkış noktası olarak alan psikiyatristler, hastalarını etkileyen 'yabancılaşmış şekillenme' sorunlarını görmezden gelmişlerdi. Aslında Cezayirlileri hasta eden ırkçı toplumdu ve psikiyatri hastaneleri, işleri daha da kötüleştiriyordu. Fanon çok geçmeden toplumsal yabancılaşma sorunlarının psikiyatrik tedavisinin olamayacağını fark etti; ırksallaştırılmış ve sömürgeleştirilmiş özneleri hastalıklarından ancak toplumsal ilişkilerin topyekûn dönüşümü iyileştirebilirdi.

Fanon'un Cezayir'e dönüşünü William Gardner Smith'in ilk kez 1963'te, Cezayir'in bağımsızlığından bir yıl ve Fanon'un ölümünden iki yıl sonra yayımlanan romanı Taş Yüz üzerinden de okuyabiliriz. Smith'in kahramanı Simeon Brown, romanın başlarında acımasız bir ırkçı saldırıda bir gözünü kaybeden siyah Amerikalı bir adamdır ve beyaz birini öldürerek intikam alma dürtüsünden kaçmak için Paris'in yolunu tutmuştur. Siyah edebiyatçılardan aşina olduğumuz bir Paris'e, Siyah Amerikalıların, Birleşik Devletler'in her şeyi kapsayan ırkçılığından görünüşte kaçabildikleri bir Paris'e varır - Baldwin'in deyişiyle, 'Fransızlardan nefret edemezdim, çünkü beni yalnız bıraktılar'.

Ancak yüzyılın başlarında Claude McKay, "(Paris'teki) Zenci (Yazar burada özellikle Negro kelimesini kullanmış; ç.n.) entelijansiyasının tamamen Fransa'dan yana olduğundan" şikayet etmişti ve bu Smith'in romanında da geçerliliğini koruyor: Küçük göçmen grubu, Sol Kıyı'daki (Paris’te Latin Amerikalıların yaşadığı bölge; ç.n.) kafeleri sık sık ziyaret etmekle yetiniyor ve Fransa'nın başkentindeki diğer ırktan insanların -özellikle de "les Arabes "ın- durumuna pek aldırış etmiyor. Simeon ve arkadaşları için Paris, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı bir panzehir sunuyor. Burada nihayet (beyaz) burjuva toplumunun ritüellerine katılabilirler. Her halükarda Cezayir mücadelesini destekleme konusunda isteksizdirler ve beladan uzak durmayı tercih ederler.

Fransız toplumu hâlâ açık biçimde ırkçıdır, sadece Simeon ve onun göçmen arkadaş grubuna karşı değil. Simeon bir cinsel saldırıya müdahale ettikten sonra bir kavgaya karıştığında, artık Fransızlar için 'öteki' olmadığını fark eder. Memurlar Simeon'u serbest bırakırken, kavga ettiği Cezayirli adam tutuklanır. Cezayirli Hossein ertesi gün Simeon'u gördüğünde, Simeon'a Fransa'da ayrıcalıklı bir konumda olduğunu hatırlatır. ('Hey! Beyaz bir adam olmak nasıl bir duygu? ... Biz burada zenciyiz!') Hossein ilk başta mesafeli dursa da, Cezayirli genç bir tıp öğrencisi olan arkadaşı Ahmed, Simeon'dan hoşlanır. Simeon, Paris'teki Cezayirlilere daha bağlı hissetmeye başladıkça, siyah arkadaşlarına onların durumundan bahsetmeye çalışır. Ancak onlar, 'Cezayirlilerin zencilerle birlikte olduklarında beyaz insanlar olduklarını' iddia ederek ayrıcalıklarına dair her türlü tartışmayı bir kenara iterler.

Elbette Cezayirlilerin de kendi önyargıları vardır; Simeon'un bir Polonya toplama kampından kurtulan kız arkadaşıyla yaptığı tartışmada, Ahmed'in arkadaşlarından biri, Simeon'u dehşete düşürecek şekilde antisemitizmini açığa vurur. Ancak iki Cezayirli kadın ona, Cezayir'de Fransız askerlerinin yaptığı tecavüz ve işkenceleri anlatınca mücadeleye katılmaya karar verir.

Taş Yüz, Simeon'un Paris'te FLN tarafından düzenlenen bir gösteriye katılmasıyla doruk noktasına ulaşır. Bunu, polisin yüzlerce Cezayirliyi öldürüp cesetlerini Sen Nehri'ne attığı 1961 Paris katliamının canlı bir tasviri izler. (Taş Yüz, katliamın ilk edebi anlatılarından biridir.) Adam Shatz'ın belirttiği gibi, 'Orijinal taslak ... Simeon'un Cezayirli arkadaşlarının onu teşvik ettiği gibi Afrika'ya gitmesiyle sona erdi'. Ancak son versiyonda, bunun yerine insan hakları hareketine katılmak için ABD'ye döner ('herhangi bir yanmış dağdaki gerillalarınkinden daha zorlu bir savaş'). Akademisyen Paul Gilroy bu sonu, anti-emperyalist dayanışmadan geri çekilme ve 'Smith'in evrenselleştirici argümanının aşmış göründüğü dar bir kültürel akrabalık versiyonunun taleplerine teslim olma' olarak yorumlamıştır. Ancak Shatz, romanın sonunu yorumlamanın başka bir yolu olabileceğini düşünüyor: "Cezayir mücadelesi ona sadece kaçtığı taş yüzle yüzleşme cesareti vermekle kalmamış, Amerikan ırkçılığını daha geniş bir Batı tahakkümü tarihi içine yerleştirerek anlayışını da değiştirmiştir".

Ancak Smith'in, kahramanının aksine, hiç hoşlanmadığı bir ülke olan ABD'ye dönmekle pek ilgilenmediği düşünüldüğünde bu pek de inandırıcı görünmüyor. Bunun yerine Kwame Nkrumah'ın Gana'sına yerleşmeyi seçmiştir. Smith gibi Fanon da Afrika'ya taşındı. Tıp eğitimini Cezayirlilerin sömürgecilerle savaşmasına yardımcı olmak için kullanabileceğine ikna olarak 1953'te Afrika'ya gitti. Başlangıçta Cezayir'deki Blida-Joinville Hastanesi'nde Cezayirlilere işkence eden Fransız askerlerini ve onların kurbanlarını tedavi etmekle görevlendirildi. Ancak kurtuluş savaşı patlak verdiğinde Fanon, hastane arazisini, FLN savaşçılarını sağlıkçı ve hemşire olarak eğitmek için kullandı. Siyasi faaliyetleri nedeniyle 1957'de Cezayir'den sınır dışı edildi, ancak başka bir isimle Kuzey Afrika'ya dönerek Tunus'ta FLN'ye katıldı.

Daha sonra, sürgündeki geçici Cezayir hükümetinin bir üyesi ve temsilcisi olarak, Sahra boyunca ikmal hatları kurarak tıbbi malzeme ve silah temininde onlara destek bile oldu. Fanon, sonraki yıllarının çoğunu Cezayir davasına adadı. Ona göre bu, sömürgeleştirilmiş halkları özgürleştirecek ve sonunda özgür olabilmeleri için bir 'yabancılaşmama' sürecinden geçmelerini sağlayacak evrensel bir projenin başlangıcıydı.

Bağımsızlığın, yeni, sömürgesizleştirilmiş bir öznenin ortaya çıkması için gerekli manevi ve maddi koşulları yaratacağını umuyordu. Ancak Fanon, kurtuluş savaşının sonucuna (tam olarak umduğu gibi olmasa da) asla tanık olamadı. Cezayir'in nihayet bağımsızlığını kazanmasından sadece birkaç ay önce, 1961'de Amerika Birleşik Devletleri'nde bir hastanede öldü.

*Bu metin, Kevin Ochieng Okoth’un “Red Africa: Reclaiming Revolutionary Black Politics /Kızıl Afrika: Devrimci Siyah Siyaseti Yeniden Kazanmak” kitabından versobooks.com tarafından alıntılanan bölümden oluşmaktadır.

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/frantz-fanon-and-the-psychiatry-of-the-colonised-subject adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

“Devrim: Bir Entelektüel Tarih” kitabında Fransız ve Amerikan devrimlerinden Rus ve Çin devrimlerine kadar devrimlerin diyalektiğini, çelişkilerini ve sınırlarını analiz eden tarihçi-akademisyen Enzo Traverso, efsyn.gr’den Tasos Tsakiroglou ve Tasos Pappas ile bir söyleşi gerçekleştirdi.



-        - Kitabınızda, “devrimler, tarihin nefesidir” diye yazıyorsunuz. Ancak, on yıllardır gerçek devrimler görmüyoruz. Bu, tarihin nefesinin tükendiği anlamına mı geliyor?

Bence devrimlere siyasi durumsallık açısından değil, tarihsel bir perspektiften bakmalıyız. Devrimlerin tarihin nefesi olduğunu yazdığımda, genel olarak moderniteden bahsediyorum. Bunun hem 19. hem de 20. yüzyıllar için doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak 21. yüzyılda, 10 yıl önce Arap dünyasında gerçek devrimler yaşadık, sadece bir ülkede değil, tüm bölgeyi etkileyen bir devrim dalgasıydı ve bir yıl önce İran'da solmuş ya da bastırılmış ya da batmış bir devrimden bahsedebileceğimizi düşünüyorum. Ayrıca, bu cümleyi yazarken genel bir kavram olarak devrime atıfta bulunduğumu düşünüyorum.

Bu anlamda, devrimin bir 20. yüzyıl deneyimi olduğunu ve artık "kapanmış" bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Ama ne oldu? Üç yıl önce, 2019'da Şili'yi düşünün. Genç bir solcu başkanın seçilmesiyle sonuçlanan güçlü bir toplumsal ve siyasi hareket ya da sekiz yıl önceki Yunanistan'ı düşünün. Bu vakalar, 1958'de Küba'da ya da 1917'de Rusya'da olduğu gibi bir devrim değildi. Ancak çok güçlü birer toplumsal ve siyasi hareketti ve bana göre bu hareketler, Avrupa'da yerleşik ekonomik sınıfa karşı bir isyanın ön koşuluydu. Bu bahar Fransa'yı düşünün. Dolayısıyla Fransa'da meydana gelen toplumsal ve siyasi çatışmalar, liberal demokrasinin alışılagelmiş diyalektiği değildi.

-          - Kitabınızda, komünizm ve nasyonal sosyalizmde -tarihsel ve ideolojik çıkış noktalarındaki tüm büyük farklılıklara rağmen- ortak bir eğilimi, Rus Devrimi liderlerinin siyasi tercihlerini de etkileyen bir teknoloji kültünü ve dönemin pozitivizmini vurguluyorsunuz. Bu, pratiğe nasıl yansıdı?

Öncelikle, bu teknoloji tapınmasının, teknolojinin bu şekilde fetişleştirilmesinin kesinlikle faşizme ve sosyalizme özgü bir durum olmadığını, teknolojinin bu şekilde idealize edilmesinin liberal demokrasi de dâhil olmak üzere modern kültürün karakteristik bir özelliği olduğunu söyleyebilirim. Herbert Marcuse gibi bir filozof bunu, yani geç kapitalizmdeki bu teknoloji mitini çok iyi analiz etmiştir ve bence Sovyet Rusya’da, faşist İtalya’da ya da Nazi Almanya’sında yaşananlar teknolojiyi idealize etme yönündeki daha büyük bir eğilimin parçasıdır: yani teknolojinin her türlü sorunun çözümü olduğuna inanmak. Bu yanılsamaların 21. yüzyılın başlarındaki toplumlarımızda derin kökleri olduğunu düşünün. İnsanların kaç kez "evet, ekoloji ve politik ekoloji gerçek sorunlar teşkil ediyor, ancak teknoloji bunlara bir çözüm bulacaktır" dediğini duyuyoruz?

-         - Tarihsel revizyonistlerin temel argümanlarından biri, nerede ve ne zaman bir devrim olmuşsa, bunun terörizme ve totalitarizme yol açtığıdır. Bu ne kadar doğrudur ve karşı argüman nedir?

Totalitarizmin, sadece devrimlerin bir sonucu olarak açıklanabileceğini düşünmüyorum. Elbette Stalinizm Rus Devrimi'nin, Maoizm Çin Devrimi'nin ve Kamboçya trajedisi de devrime dönüşen bir iç savaşın ürünüydü. Ancak aynı şekilde totalitarizmin karşı devrimin bir ürünü olduğunu ve İtalya'da yaşananların, yani Mussolini'nin iktidara gelişinin, 1919-1920 ayaklanmalarından sonra saf bir karşı devrim olduğunu söyleyebiliriz. Almanya'da yaşananlar, Bolşevik devrimi tehdidine karşı tüm Alman elitleri tarafından desteklenen bir tür önleyici karşı-devrimdir. Fransa'da, İspanya'da iç savaş sırasında yaşananlar, karşı devrim tarafından kurulan bir tür totaliter rejimdi. Örneğin Latin Amerika'yı ya da Şili'yi de göz önünde bulundurun.

-         - Devrimin mirasını savunuyorsunuz ama yeri geldiğinde hem Marksizm’in klasiklerini hem de Rus Devrimi’nin liderlerini eleştirmekten de çekinmiyorsunuz. Bu, solda pek sık rastlanan bir durum değil. Solun kendini yeniden keşfetmeye ihtiyacı var mı?

Evet, solun kendini yeniden keşfetmesi gerektiği benim için çok açık, bu yüzden benim kaygım ve kitabımın amacı kesinlikle solun mirasını savunmak değil. Bence 20. Yüzyıl, devrimin tarihi bir yenilgisiyle sona erdi ve bu yenilgi aynı zamanda sola dair pek çok yanlış anlamanın ve sınırlamanın da ürünüdür. Solun kesinlikle kendini yeniden keşfetmesi gerekiyor, sadece eski reçeteleri başarısız olduğu için değil, aynı zamanda 21. yüzyılda eski solun kültürüyle, komünizmle, sosyalizmle, anarşizmle ya da komünizmin çeşitli sapmış akımlarıyla kesinlikle ele alınamayacak bir dizi sorunla karşı karşıya olduğumuz için. Buna, 20. yüzyıl solunun tamamı da dâhildir. Eski solu geri getirmemeliyiz.

-         - Bolşevik devriminin gidişatını ve sonucunu kimsenin tahmin edemeyeceğini savunuyorsunuz. Ancak çeşitli siyasi akımlardan pek çok kişinin Lenin ve Troçki'yi tehlikeler konusunda uyardığını biliyoruz. Bunların arasında Kautsky, Rosa, Plehanov, Emma Goldman da var. Bolşevik liderlerin göremediği ya da görmek istemediği neyi gördüler?

Kitabımda Bolşevizm ve Bolşevik politikaya yönelik bu sol kanat eleştirisine dikkat çekiyorum. Kautsky, Emma Goldman ve Plehanov'un Bolşeviklere farklı eleştiriler getirmesi gibi çok farklı eleştirilerden bahsettiniz. Bu tarihsel bir tartışma. Kimin doğru kimin yanlış pozisyonu savunduğunu söylemenin çok verimli olacağını sanmıyorum, böylece bir yüzyıl sonra geriye dönüp bu eleştirilerin doğru olup olmadığına karar verebiliriz.

Elbette birçoğunun haklı olduğu ortaya çıktı. Geriye dönüp bakıldığında Bolşeviklerin 1917'den sonra bir diktatörlük kurduklarını anlamak çok zor değil. Ve bu diktatörlük çok hızlı bir şekilde otoriter bir rejime dönüştü. Ancak Bolşevik yönetimini eleştirenlerin hepsi Rusya'da değildi, en azından çoğu. Dolayısıyla Bolşevikleri dışarıdan eleştirdiler, oysa Bolşevikler önceden belirlenmiş reçeteleri ya da programları mekanik olarak uygulamadılar. Bir iç savaşın ortasında yeni bir devrimci güç icat ettiler ve bence bu, 1920'lerin başında Rusya'da olanları anlamanın anahtarıdır. Ve bu yaklaşım elbette Stalinizmin suçlarını ortadan kaldırmayı ya da göreceleştirmeyi amaçlamıyor, sadece tarihselleştirmek ve politikalarını bir bağlama oturtmak istiyor.

-         - “Eğerler”, tarihi sonradan yeniden yazmak için değil, düşünme fırsatı sundukları için büyüleyicidir. İşte büyüleyici ve popüler bir “eğer”: Stalin'in yerinde Troçki olsaydı, devrimci Rusya'da ve genel olarak dünyada durum nasıl olurdu diye tahmin yürütebilir miyiz?

Bu büyüleyici bir soru, ancak gerçek tarihin olasılıkları, olumsallığı ve sınırları ile ilgili. Elbette Stalin kaçınılmaz değildi ama Hitler de kaçınılmaz değildi ve belki de Troçki, Stalin'e karşı iktidarı ele geçirebilirdi. Her zaman açık seçenekler vardır. Machiavelli bunu daha 16. yüzyılda çok iyi anlamıştı ve çoğu tarihçi Hitler'in Alman elitlerinin yaptığı bazı yanlış hesaplamalar sonucunda iktidara geldiği konusunda hemfikirdir.

Elbette Troçki'nin, Stalin'e karşı iktidarı ele geçirebileceğini ve belki de Almanya'da ona karşı otoriter bir hükümet kurulabileceğini söyleyebiliriz, ancak bunun ne olabileceğini veya gerçekte ne yaratacağını söyleyemeyiz. Tabii ki alternatifler vardı ama bunların sonuçlarının ne olacağını söyleyemeyiz. Başka bir deyişle, Troçki iktidarı alabilirdi ve şimdi Rusya harika bir sosyalist ülke olurdu deseydim, bu çok naif bir peri masalı olurdu.

-         - Sonsözde "21. yüzyılın solu artık eski referans noktalarından uzaklaşarak kendini baştan icat etmek zorunda" diye yazıyorsunuz. Peki bu çok parçalılık (ortaya çıkışından beri süregelen bir hastalık) nasıl tedavi edilebilir? Tedavi edilebilir bir hastalık olmadığı ve kurucu eyleminin temel bir unsurunu teşkil etmediği sürece.

Açık konuşmak gerekirse, ben bu konuya hastalık açısından yaklaşmıyorum. Sol hastalığı hakkında konuşabileceğimizi sanmıyorum çünkü bu durumda sorunları çözmek için iyi bir doktor bulunması gerekir. Bence bu, çok daha zor ve karmaşık bir konu. Şaşırtıcı ve paradoksal olan şey, bir yandan oldukça gelişmiş ve güçlü bir eleştirel teoriye sahip olmamız. Küresel ölçekte, birçok kıtadan bahsediyorum, eleştirel düşünce artık Batı'ya özgü bir şey değil, içinde yaşadığımız dünyaya ait bir şey. Öte yandan, farklı zamanlarda farklı yerlerde ortaya çıkmış, belki de güncelliğini yitirmiş daha güçlü hareketlerimiz var ama eleştirel teori ile toplumsal hareket arasındaki bu bağlantı şimdiye kadar kurulamadı. Sorun da bu zaten.

 

https://www.efsyn.gr/nisides/402682_mas-leipei-i-syndesi-metaxy-kritikis-theorias-kai-koinonikoy-kinimatos adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi