Content feed Comments Feed

Kültür eleştirmeni ve sosyal teorisyen Alberto Toscano, kaleme aldığı metinde Trump yönetiminin Venezuela’ya yönelik hamlelerini, münferit bir dış politika krizi olarak değil, açık bir emperyalist gasp stratejisinin güncel tezahürü olarak ele alıyor. Toscano’ya göre, Maduro’nun kaçırılmasıyla görünür hâle gelen bu süreçte ABD, petrol ve doğal kaynaklar üzerindeki denetimi “tazminat”, “ulusal çıkar” ve “güvenlik” söylemleriyle meşrulaştırırken, Monroe Doktrini’ni en saldırgan ve çıplak biçimiyle yeniden sahneye sürüyor. Toscano; enerji politikası, askeri güç, hukuk dışılık ve küresel sermaye ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, Venezuela örneği üzerinden çağdaş Amerikan emperyalizminin yağmaya dayalı karakterini ve bunun hem bölgesel hem de küresel sonuçlarını tartışıyor.


3 Ocak'ta Başkan Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in yüksek teknoloji kullanılarak kaçırılması, Trump yönetiminin Venezuela'nın petrol kaynaklarını ele geçirmek ve bir sonraki duyuruya kadar ülkeyi kontrol altında tutmak için pervasız bir girişimde bulunduğunun hızla açığa vurmasıyla sonuçlandı. Trump ve yandaşları, 1970'lerin ortalarında ve daha sonra yeni yüzyılın ilk on yılında Başkan Hugo Chávez döneminde Venezuela petrol endüstrisinin kamulaştırılmasının, Amerikan mülkünün çalınması anlamına geldiği yalanını uzun zamandır yayıyorlar. Görünüşe göre, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela'nın yer altı kaynaklarını ve doğal kaynaklarını "kendi malı" olarak kabul etme hakkına sahip çünkü petrol altyapısını ilk inşa eden ve yönetenler, üstelik bu kaynaklardan muazzam kârlar elde edenler Amerikan şirketleriydi. Başkan Yardımcısı JD Vance'in dediği gibi: “Komünistlerin bizim yarımkürede bize ait olanı çalmasına izin verip, seyirci mi kalmalıyız?”

Geçen ay, Başkan Trump Venezela’nın petrolü ve diğer doğal kaynakları hakkında “Onları geri istiyoruz” dedi. Amerikan savaş makinesinin gücü ve henüz belirlenmemiş federal fonlarla desteklenen bu açıklama, kaynakların emperyalist yağmalanmasını fiilen meşrulaştırıyor. Kaynakların emperyalist yağmalanması böylece tazminat olarak kılık değiştiriyor; ya da Trump'ın kendi sözleriyle, “o ülkenin bize verdiği zararın telafisi” olarak. Trump ve kabinesi, bu yeni sömürgeci macerayı en ufak bir çekince olmadan kutlamakla kalmıyor, bunu hukuk veya demokrasi diline büründürme zahmetine bile girmiyor. Irak Savaşı ile herhangi bir karşılaştırmadan kaçınmak yerine, Trump iki maceranın arasındaki önemli farkı gururla belirtti: “Bu sefer petrolü elimizde tutacağız.”

Vance ise FOX News yorumcusu Jesse Watters'a operasyonun mantığını açıkça açıkladı: “Venezuela'yı kontrol etmenin yolu, finansını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek ve rejime şunu söylemektir: ABD'nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiğiniz sürece petrolü satabilirsiniz.” Ya da Trump'ın daha açık bir şekilde ifade ettiği gibi: “Tam erişim hakkına ihtiyacımız var, (Venezuela)'nın petrolüne ve diğer kaynaklarına erişim hakkına ihtiyacımız var. Her şeyi kontrol edeceğiz.”

Gambot diplomasisinin –sürekli abluka ve saldırı tehdidiyle bir ülkeyi uzaktan yönetme– bu kadar kapsamlı bir şekilde yeniden canlandırılmasının tam olarak hangi mekanizmalarla mümkün olacağı belirsizliğini koruyor. “Topraktan para çıkarmak” Trump'ın birincil hedefi olduğu için, anlaşılır bir şekilde, Maduro'ya karşı olan dalkavuk muhalefet lideri ve Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado'yu ortadan kaldırmayı tercih etti ve bunun yerine, Venezuela'nın geçici cumhurbaşkanı Delcy Rodríguez'e bir tür rehine muamelesinde bulunurken, başı kesilmiş Venezuela devlet aygıtını ayakta tutmayı tercih etti. Maduro'nun düşüşünde iç komplolar olduğuna dair pek çok spekülasyon var, ancak bu kadar paradoksal bir düzenlemenin dayanıklılığı –imparatorluğun kaynak yağmalama deneyine maruz kalan bir ülkede istikrarı sağlamak için açıkça anti-emperyalist bir hükümete güvenmek– kesinlikle sorgulanabilir. Venezuela ile ilgili bir basın toplantısının ardından konuşan Senatör Chris Murphy (Demokrat-Connecticut), bu düzenlemeyi “delice bir plan” olarak nitelendirerek, bunun “silah zoruyla Venezuela petrolünü süresiz olarak çalmak ve bunu ülkeyi mikro düzeyde yönetmek için kullanmak” anlamına geldiğini söyledi. Eşi görülmemiş bir hamle ile, Venezuela petrol satışlarından elde edilen gelirler, Hazine veya Kongre yerine, başkanın kontrolündeki offshore hesaplarda tutulacak. Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimi profesörü Robert Pape'in açıkladığı gibi, bu “Emperyalizm 101”dir, “ABD'nin bir yırtıcı hayvan” olduğu vizyonudur ve gerilla örgütleri veya uyuşturucu kartelleri gibi silahlı grupların kolaylıkla faaliyet göstereceği bir ortamda petrol sahalarının güvence altına alınması olasılığı konusunda şüphelerini dile getirdi.

9 Ocak'ta Trump, Beyaz Saray'da petrol şirketi yöneticileriyle bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirdi. Yöneticiler, Trump'ın “bir ülkenin egemenliğine yönelik en kesin saldırılardan biri” olarak nitelendirdiği bu adımın kendi ticari çıkarlarına yarar sağlamasından memnun olsalar da, bazı petrol yöneticileri Venezuela petrol endüstrisinin düşmanca bir şekilde ele geçirilmesinin finansal olarak uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getirdiler. Exxon CEO'su Darren Woods'a göre, Venezuela, “yapıları ve yasal ve ticari çerçeveleri”nde radikal bir değişiklik olmadan, yani Chavista mirasının neoliberal bir revizyonu olmadan “yatırım için uygun olmayan” bir ülke olmaya devam ediyor. Fosil yakıt sermayesini endişelendiren sadece Venezuela'nın yönetimi değil, aynı zamanda ABD yürütme organı da. Bir CEO'nun Financial Times'a söylediği gibi, “Kim bilir nereden gelen lanet bir tweet ülkenin tüm dış politikasını değiştirebilecekken, kim Venezuela işine girmek isteyecek?”

Trump'ın yağma hayallerini sınırlayan belki de daha büyük bir faktör, petrolün ekonomi politiğinin kırılgan durumu. Küresel arz fazlası ve düşük ham petrol fiyatları göz önüne alındığında, Venezuela'nın altyapısını iyileştirmek için gereken devasa sermaye harcamaları, özellikle bölgesel istikrarsızlık ve riskler ışığında, akıllıca veya acil bir yatırım olarak görünmeyebilir. Akademisyen Adam Hanieh'in bana söylediği gibi, büyük petrol şirketlerinin, özellikle ExxonMobil ve ConocoPhillips'in muhtemelen en acil hedefi, ABD'nin Venezuela hükümetini uluslararası tahkim mahkemeleri tarafından kendilerine verilen milyarlarca dolarlık tazminatı doğrudan ödeme veya varlık transferi yoluyla ödemeye zorlaması olacaktır. Ancak Hanieh'in açıkladığı gibi, nihayetinde ABD hükümeti için en önemli şey Venezüella petrolünü çıkarmak değil, “önemli bir tedarik düğümünü ABD'nin etki alanına sokmak ve diğer güçleri, özellikle Çin'i engellemek”tir.

Bu, geçen ay yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde açıklanan Monroe Doktrini'nin (veya “Donroe Doktrini”) “Trump ek maddesi”nin özüdür ve Maduro'nun kaçırılması ve Venezuela petrolünün ele geçirilmesi bunun prototipi olarak hizmet etmektedir. Belge, “yarımküre dışı rakiplerin” “stratejik açıdan hayati öneme sahip varlıklar” üzerinde herhangi bir kontrol sahibi olamayacağı ve ABD'nin göç ve uyuşturucudan doğal kaynaklara kadar çeşitli konularda ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarını desteklemek için “bölgesel bayrak taşıyıcıları” “görevlendireceği” ilkesini ortaya koymaktadır. Trump, Latin Amerika'da kendisine itaatkâr hükümetlerden yoksun değil ve Honduras ve Arjantin'de yapılan son seçimlerde görüldüğü gibi, tercih ettiği aşırı sağcı adaylar seçilmezse mali zorluklarla tehdit ederek dengeleri kendi lehine çevirmekten çekinmemiştir. Ulusal Güvenlik Stratejisi'ne göre, ABD sadece ortaklarını görevlendirmekle kalmamalı, aynı zamanda ortak ağını da “genişletmeli”dir. Ortaklar, diğer devletlerle iş birliği yapmaktan vazgeçirilmeli ve ABD'yi “tercih ettikleri ortak” haline getirmeleri için zorlanmalıdır. Bu, “en çeşitli yollara başvurarak” başarılabilir. Bu mafya benzeri öfemizmin arkasında neyin yattığını ve bu strateji tarafından ilan edilen “müdahale etmeme eğilimi”nin gerçekte ne kadar boş olduğunu zaten biliyoruz.

Sonuçta, Trump yönetimi, Monroe Doktrini'ni en tek taraflı ve saldırgan haliyle, Trump, Miller ve Hegseth'in sürekli nostalji duyduğu 19. yüzyılın küstah beyaz üstünlükçü emperyalizmine bir tılsım gibi atıfta bulunarak kullanmıştır. Bu “doktrin”, müttefiklerin veya eşitlerin olmadığı, sadece vasalların ve düşmanların olduğu bir dünyada, uluslararası hukukun tamamen ve mutlak olarak reddedilmesinin aşırı milliyetçi gerekçesinden ibaret. Tarihçi Greg Grandin'in açıkladığı gibi, mevcut ABD yöneticilerinin “bu onların yarımküresi” şeklindeki sahiplenici beyanı, “ABD'nin ikna etmek, entegre etmek veya evrenselleştirmek zorunda olmadığı, sadece kararnameyle emirler vermesi gereken bir küresel bölge”nin yaratılmasını gerektirir. Bu, karşılıklılık veya sorumluluk olmaksızın bir egemenlik iddiasıdır. Meksika, Kolombiya ve Küba dâhil olmak üzere bölgedeki birçok ülke, Trump tarafından şiddetli misillemelerle tehdit edildi.

Venezuela'ya yapılan saldırı ve Maduro'nun kaçırılmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Trump, enerji kaynaklarının güvenliğini ulusal güvenlik çıkarlarıyla ilişkilendiren küresel gücün “demir kanunları”ndan bahsetti. Bu arada, Stephen Miller'ın her zamanki sert tavrını sergilediği Jake Tapper ile yaptığı röportajda Tapper, CNN sunucusuna şu ifadeleri tekrarladı: “Jake, biz gerçek dünyada yaşıyoruz, bu dünya güçle, şiddetle ve iktidarla yönetiliyor. Bunlar, tarihin başlangıcından beri dünyayı yöneten demir kanunlardır.” Miller, yönetimin uzun süredir duyurulan “Trump ek maddesi”nin önlemlerinden birini, yani Grönland'ın ele geçirilmesi ve ilhak edilmesini uygulamaya koyma niyetini yineleme fırsatını kaçırmadı.

Venezuela'da Trump'ın uluslararası hukuku açıkça ihlal etmesine karşı retorik bir direniş bile göstermeye isteksiz olan NATO'nun Avrupalı üyeleri -İspanya hariç-, tıpkı uzun süredir İsrail'in Gazze'deki soykırımına iş birliği yaptıkları gibi, Danimarka'nın kontrolündeki topraklara olası bir işgale tepki vermek için acele ediyorlar. Uluslararası hukuku savunmak için hiçbir şey yapmayan bu hükümetler, Trump yönetiminin ABD'nin tüm dış politikasının yerini aldığı acımasız güç kültü karşısında kendilerini biçare buluyorlar. Kaçırmalar, cinayetler, yağmalamalar, işgaller: bunlar “Donroe Doktrini”nin temel taşları. Devlet şiddetinden doğrudan kâr elde etme arzusuyla, bu doktrin aynı zamanda, kalkınma, iş birliği veya barışa -hatta sıradan anlamıyla sömürüye bile- dayanmayan, aksine en küstah biçimiyle gasp ve yağmaya dayanan bir yarımküre imparatorluğunun nihai zayıflığını da kanıtlıyor.

 

https://communispress.com/imperio-de-la-extorsion/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


 Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü; 

Twitter üzerinden takip etmek için buraya, 

Instagram üzerinden takip etmek için buraya,

Facebook üzerinden takip etmek için buraya, 

      Bluesky üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız.  

 

 

 

İran’da geçtiğimiz günlerde başlayan protestolar, 47 yıldan bu yana devam eden baskı rejimine yönelik biriken öfkeye döviz piyasasındaki sert dalgalanmalar, temel tüketim maddelerine gelen zamlar ve uzun süredir derinleşen yoksulluğun yarattığı toplumsal gerilimin eklenmesiyle büyüyor. Kısa sürede birçok kente ve üniversitelere yayılan eylemler, yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı kalmazken, İslam Cumhuriyeti’nin bütün yönetim yapısı protestolarda hedef alınıyor. Rejimin protestolara yönelik şiddet, gözaltı ve tutuklamalarla karşılık vermesi ve onlarca kişiyi katletmesi krizi daha da derinleştirirken bu süreçte sol, sosyalist ve komünist partiler peş peşe açıklamalar yaptı. İran solu, genel olarak yaşananları bir rejim krizi olarak değerlendirirken çözümün kitlesel mücadele, grevler ve İslam Cumhuriyeti’nin devrimci biçimde yıkılmasında olduğunu ifade ediyor.

 



İslam Cumhuriyeti gitmeli!

47 yıllık acı, baskı, yoksulluk ve zorbalığın öfke dolu haykırışı bugün İran’ın dört bir yanında yankılanıyor. Sayısız insan, eşitsiz ve öfkeli bir mücadelede zalimlerin karşısına dikildi; ölümden korkmadan, yaşam ve özgürlük için haykırıyor. Bu ülkenin çocukları, onurlu ve insanca bir yaşam için öne atıldı; bu özgürlük uğruna canlarını koydular ve kanları toprağa akıyor. Bu fedakârlıklar unutulmayacak, bu suçlar cezasız kalmayacak.

İslam Cumhuriyeti’nin devrimci biçimde yıkılması toplumun büyük çoğunluğu için acil bir ihtiyaçtır. Bu, İslam Cumhuriyeti’nin tüm sistemini kökünden söküp atan; ezilen ve sömürülen halkın acil ve uzun vadeli çıkarlarını karşılayan, köklü biçimde farklı bir siyasal, ekonomik ve toplumsal düzen kuran bir devrimdir. Bu devrim; suçluları ve onların tüm ekonomik, bürokratik ve askeri aygıtını ezer; halkın zekâsına, tutkusuna, gücüne ve katılımına dayanarak yoksulluğu ve baskıyı süpürüp atar. Milyonların emeğinin ve bu toprakların kaynaklarının, İslamcı ya da İslamcı olmayan büyük sermaye grupları ve onların emperyalist efendileri tarafından tekelleştirilmesine izin vermez. Hayır! Buna izin vermeyeceğiz.

İslam Cumhuriyeti’nin devrimci yıkılışı acil bir gündemdir. Bu devrim, hapishane kapılarını kırar, tutsak mücadele insanlarını özgürleştirir; onların gücünü, cesaretini ve bilincini devrimi büyütmek ve yeni, kökten farklı bir sosyalist sistemi kurmak için kullanır. Hapishaneler bu değerli insanların yeri değildir. Hapishaneler, gelecekte kurulacak sosyalist sistemin en ileri yargı ilkeleriyle yargılanmak üzere Hamaney’in ve İslam Cumhuriyeti’nin siyasi, güvenlikçi, askeri ve ekonomik yağmacılarının yeri olmalıdır.

İslam Cumhuriyeti’nin devrimci yıkılışı acil bir gündemdir. Ancak faşist Trump’ın ve soykırımcı Netanyahu’nun desteğiyle “Pehlevi Projesi”nin kötücül aktörlerinin İran’a gelmesine; faşist İslamcıların yerini alarak özü itibarıyla İslam Cumhuriyeti’nden farklı olmayan ve halkın gerçek ihtiyaçlarıyla hiçbir ilgisi bulunmayan bir programı topluma dayatmasına izin vermeyeceğiz. Bu kez SAVAK’ın, Besic ve Sepah ile birlikte ve Mossad’ın liderliğinde, ülkenin çocuklarını zincire vurmasına ve esaret tarihinin yeniden yaşanmasına izin vermeyeceğiz.

İslam Cumhuriyeti’nin devrimci yıkılışı acil bir gündemdir. Ancak ABD’nin faşist başkanı Trump’ın kaderimizi belirlemesine; İslam Cumhuriyeti’ne karşı mücadelemizi dizginsiz emperyalizminin bir aracı haline getirmesine ve toplumumuzu bugünkü sefaletin kökeninde yatan emperyalist ilişkilerin esaretine terk etmesine izin vermeyeceğiz.

İslam Cumhuriyeti’nin devrimci yıkılışı acil bir gündemdir. Ancak halkın haklı öfkesinden korkarak yıllardır “barış” ve “uzlaşma” reçetelerini tekrarlayan; insanlık dışı İslam Cumhuriyeti düzeniyle uzlaşmayı teşvik eden, devlet içinden ya da dışından her tür “reformist” ve sözde “devrimci”nin bu kritik süreçte belirleyici olmasına izin vermeyeceğiz.

İslam Cumhuriyeti; kapitalist-emperyalist sisteme bağımlı, kapitalist temelli, faşist ve miadını doldurmuş bir teokratik rejimdir. Varlığını halkın yaşamının yağmalanması, şeriatın gerici yasaları, siyasal-ekonomik-kültürel hak yoksunluğu, baskı, hapis ve idamlar, düşünce ve bilime düşmanlık, ulusal baskı, kadın düşmanlığı ve çevre talanı üzerine kurmuştur. Bugün İran halkının ezici çoğunluğu tarafından nefret edilen, yani sıfır meşruiyete sahip bir rejimdir. Az sayıda insan, canını ortaya koyarak bu rejimi sona erdirmeye çalışıyor. Bu hat büyümeli ve rejim halk tarafından kuşatılmalıdır. Ancak bu isyan bıçak sırtında ilerliyor. Çünkü neyi istemediğini biliyor, fakat “neyi istediği ve buna nasıl ulaşacağı” halkın zihninde tehlikeli biçimde belirsiz. Yerine yeni bir zorba rejim mi gelecek, yoksa gerçek bir devrim bilinciyle, bu rejimin yerine yeni bir sosyalist cumhuriyet mi kurulacak? İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması acil gündemdir; fakat bu soruya verilecek yanıt daha da hayati önemdedir.

İran Komünist Partisi (Marksist-Leninist-Maoist)

………………………………………………………………………………………………………………………………...

Çalışmayı bırakın ve sokaklara çıkın!

İslam Cumhuriyeti çöküşün eşiğindedir. Bu toplumda İslam Cumhuriyeti’nin hayatlarımıza dayattığı tüm bu baskı, yoksulluk, adaletsizlik ve küstah yöneticilerin zulmü, biz halk için artık katlanılamaz hale gelmiştir. Kapitalist mafyanın İslamcı hükümetiyle birlikte bu cehennem düzeninin tamamını yıkmakta kararlıyız.

İnsanca bir yaşam hepimizin hakkıdır ve İslam Cumhuriyeti olmaksızın insani, özgür ve refah dolu bir gelecek mümkündür.

Nefret edilen İslam Cumhuriyeti’ni yıkacağız! Yeni bir toplumu ve yeni ilişkileri kuracağız.

Tüm halkı, bu hareketi güçlendirmek için çalışmayı durdurmaya ve aileleriyle birlikte sokak protestolarına katılmaya çağırıyoruz. Çalışma ve üretim çarkını felç ederek bu çürümüş rejimin temellerini sarsın.

Her şehirde ve her bölgede işi durdurun, ailelerinizle birlikte protestolara katılın. Genel birliğimiz İslam Cumhuriyeti’nin sonu olacaktır.

Yaşasın genel grev!
Yaşasın İslam Cumhuriyeti’ni yıkmak için halkın birliği!

İran Komünist İşçi Partisi

………………………………………………………………………………………………………………………………...

İslam Cumhuriyeti'nin cinayet ve baskı makinesini geri püskürtelim

Döviz piyasasında yaşanan benzeri görülmemiş dalgalanmalar ile bunun temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarındaki artışa etkilerinin ardından başlayan protestolar bugün onuncu gününe girmiştir. İzleyen günlerde bu protestolar üniversitelere ve İran’ın onlarca kentine yayılmış; sokaklarda “Diktatöre ölüm” gibi sloganlar atan göstericiler, İslam Cumhuriyeti rejiminin tüm yönetim yapısını hedef almıştır.

Bu ülke çapında büyüyen yeni protesto dalgası karşısında, İslam Cumhuriyeti’nin suç rejimi Tahran’ın çeşitli bölgelerinde ve protestoların odağı haline gelen kent ve bölgelerde güvenlik güçlerini, polisi ve özel birlikleri konuşlandırmıştır. Göstericilere saldırarak ve ateş açarak şimdiye kadar 36 mücadeleciyi katletmiş, onlarcasını yaralamış, iki binden fazla kişiyi tutuklayıp hapse atmıştır. Son günlerde İslamcı rejimin baskı güçleri, İlam Eyaleti’ne bağlı Melkeşahi ilçesinde mücadeleci ve özgürlükçü halkın saflarına saldırarak, protestoları kana bulayarak ve İlam Kent Hastanesi’ni basıp yaralıları ve hayatını kaybedenlerin cenazelerini rehin alarak zulüm ve vahşetin zirvesine ulaşmıştır. Bu saldırılar, faşist İsrail hükümetinin Gazze’de hastanelere yönelik saldırılarını hatırlatmıştır.

Bu güçlü protesto dalgası; son yılların kitlesel ve ülke çapındaki ayaklanmalarının ve 1401 (Hicri) devrimci hareketinin devamı olarak, yoksulluğa ve ekonomik sefalete son vermek, cinsiyete dayalı ve ulusal eşitsizlik ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak, siyasal ve toplumsal yoksunlukları sona erdirmek ve özetle İslam Cumhuriyeti’ni devirmek amacıyla harekete geçmiştir. Nasıl ki Kürdistan’ın özgürlükçü halkı, Jîna devrimci hareketi sırasında ülke çapındaki devrimci mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak öncü rol üstlendiyse ve birlik ve dayanışma içinde ülke çapındaki protestolarla İslam Cumhuriyeti’ni geriletmeyi hedeflediğini pratikte gösterdiyse, bugün de İlam ve Kirmanşah eyaletlerindeki mücadeleci halkla dayanışma içinde ülke çapındaki protesto saflarına katılmak zorunludur. Kürdistan halkı, İslam Cumhuriyeti’nin suçlarına ve baskılarına karşı kararlı ve onurlu bir yanıt vermek üzere tüm kentlerde yeniden birlik ve dayanışma içinde sokağa çıkmalıdır.

İşçiler, emekçiler, kadınlar, Kürdistan’ın mücadeleci halkı!

İslam Cumhuriyeti’nin İran halkının büyük çoğunluğuna dayattığı felaket koşullarına karşı yükselen halk protestoları sel gibi akmaya devam ederken, biz bu çağrının imzacıları olarak tüm özgürlükseverleri İslam Cumhuriyeti’ne, onun suçlarına ve baskılarına karşı açık ve ülke çapında protestoya çağırıyoruz.

İslam Cumhuriyeti’nin suçlarını ve baskılarını, halkın protesto saflarına yönelik saldırılarını güçlü biçimde kınamanızı; sokakta protesto etme özgürlüğünün temel ve tartışılmaz bir hak olduğunu vurgulayarak tüm siyasi tutuklu ve mahkûmların serbest bırakılmasını talep etmenizi istiyoruz. Birleşik protestolarınızla, İslam Cumhuriyeti’ni toplumsal hareket aktivistlerine yönelik çağrı, soruşturma, tutuklama ve dava açma uygulamalarına son vermeye zorlayın.

Bilgi yayma alanındaki girişim ve deneyimlerini –sosyal ağlar vb. üzerinden– kullanarak kitleleri hazırlayıp harekete geçiren, büyük katılımlı protestoları örgütleyen ve baskı güçlerinin protestoları sokak çatışmasına ve dağılmaya sürüklemesini engelleyen Kürdistan kentlerindeki toplumsal hareket eylemcileri, yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin paralı baskı aygıtlarının gücünü etkili biçimde boşa çıkarmakla kalmayacak, aynı zamanda onların bütünlüğünü de parçalayacaktır. Kuşkusuz Kürdistan halkının birleşik, örgütlü ve ülke çapındaki protestoları; İslam Cumhuriyeti rejimi liderlerinin suç ve tehditlerine karşı belirleyici bir yanıt olacak ve bu suç rejimine karşı mücadelede Kürdistan halkının İran genelindeki ilerici toplumsal ve protesto hareketleriyle birlik ve dayanışmasını güçlendirecektir.

Kahrolsun İslam Cumhuriyeti rejimi!

Yaşasın Kürdistan’da halk meclisleri yönetimi!

Kürdistan Sol ve Komünist Güçler İşbirliği Konseyi
Sosyalist İşçiler Birliği Kürdistan Örgütü
Komünist İşçi Partisi–Hekmatist Kürdistan Komitesi
Komala–İran Komünist Partisi Kürdistan Örgütü

………………………………………………………………………………………………………………………………...

Kahrolsun İslam Cumhuriyeti’nin kapitalist rejimi!

Protestolar ve grevler iş yerlerinde ve yaşamın içinde ne kadar toplumsal ve kamusal hale gelirse, baskıcı ve sömürücü egemen sınıfı o kadar parçalayabilir!

Bu, İran halkının çoğunluğunun acil talebidir!

Son yıllarda aktif ve yaygın olan; onlarca yılın baskı, sömürü, zorbalık ve aşağılanmasının biriktirdiği öfkeden doğan protestolar ve grevler, son günlerde kentlerde ve sokaklarda kesintisiz biçimde yeniden yüz yüze bir savaşa dönüşmüştür. Bu sürecin doğrudan devamı olarak, protestolar, mitingler, grevler ve devrimci hareketler yeni, radikal ve belirleyici bir aşamaya girmektedir.

Bu protestolar geçici bir tepki ya da yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı bir itiraz değildir; tersine, dinsel zorbalık ve kapitalizmin bütününe, yapısal yoksulluğa, örgütlü yağmaya, sistematik baskıya, yaygın infazlara, cinsiyetçi ve ulusal ayrımcılığa, insan onurunun örgütlü biçimde yok edilmesine karşı toplumun tarihsel yanıtıdır. Daha önceki ayaklanmalar; yoksulluğun ve hak yoksunluğunun, baskı ve ayrımcılığın, sömürünün ve zorbalığın kurucularıyla toplumun ve halkın büyük çoğunluğunun karşı karşıya gelişiydi. Bunlar ortadan kaldırılmadıkça, özgürlüğe ve insanca bir yaşama ulaşmak için mücadeleyi sürdürmekten başka yol yoktur. Toplum, zafer için her fırsatı kullanmaktadır.

Son günlerde Tahran’dan İsfahan’a, Tebriz’den Hemedan’a, Loristan’dan Kirmanşah ve İlam’a, Kum’a ve onlarca başka kente kadar sokak protestolarının, emek ve sendikal grevlerin, sivil itaatsizliğin ve gündelik direnişin sürmesi; toplumun baskı aygıtından korkmadığını, aksine taleplerini daha açık, daha radikal ve daha genel bir biçimde dile getirdiğini göstermektedir. Doğrudan ateş açılması, sokak infazları, yaygın tutuklamalar, askeri atmosfer ve adalet arayanların ailelerine yönelik artan baskılar; protesto ateşini söndürmek bir yana, hedefi daha da netleştirmiştir: İran’daki tüm egemen aygıtın ve sistemin dağıtılması.

Toplumsal ve siyasal meşruiyeti hiçbir zaman olmayan egemen rejim; ekmek, iş, özgürlük ve insan onuru taleplerine verdiği tek yanıtın yine kurşun, hapishane, işkence ve idam olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Devrim Muhafızları, Besic ve güvenlik-yargı aygıtına bağlı baskı güçleri el ele vererek protestocu halkı hedef almıştır. Gençler ve çocuklar da dâhil olmak üzere yurttaşların öldürülmesi ve yaralanması, kitlesel tutuklamalar ve ağır cezaların sürmesi, bu iktidarın çıplak ve faşist karakterini daha da teşhir etmektedir.

Başlayan ve hızla ülke geneline yayılan protestolar; yalnızca pahalılık ve işsizliğe karşı bir tepki değil, aynı zamanda işçilerin, emeklilerin, hemşirelerin ve diğer emekçi kesimlerin grev ve eylemleriyle birleşerek İran’daki egemen yapıyı parçalayabilecek kitlesel bir harekettir. Petrol ve gazdan elde edilen muazzam serveti ve kamusal kaynakları tekelleştiren bu yapı, toplumun çoğunluğunu yoksulluğa, dışlanmaya, güvencesizliğe ve kalıcı bir belirsizliğe sürüklemiştir. Azgın enflasyon, ağır vergiler, halk düşmanı politikalar, sosyal hizmetlerin tasfiyesi, yıkıcı özelleştirmeler ve yoksulluk sınırının altındaki ücretler; işçilere, emekçilere ve yoksullara karşı yukarıdan yürütülen sınıf savaşının araçlarıdır.

Büyüyen protestolar ve mitingler; hem açların, yoksulların ve dışlananların hareketi, hem de adalet talebinin ifadesidir. Yoksulluk, işsizlik, gıda güvencesizliği, çevre yıkımı ve hak yoksunluğu altında ezilen milyonların çığlığıdır; aynı zamanda öldürülenlerin, idam edilenlerin ve siyasi tutsakların ailelerinin adalet, hakikat ve hesap sorma haykırışıdır. İdam, korku yaratmak, toplumsal direnci kırmak ve kitlesel örgütlenmeyi engellemek için resmî bir yönetim aracına dönüştürülmüştür. Hapishaneler; işçiler, öğretmenler, kadınlar, öğrenciler, ezilen uluslardan eylemciler ve siyasal muhaliflerle doludur.

İslamcı rejim, derin iç tıkanıklıklar ve artan bölgesel ve uluslararası krizler koşullarında İran halkını başlıca düşmanı olarak görmektedir. İç baskının artırılması, askeri ve güvenlik kurumlarının yetkilerinin genişletilmesi, baskı aygıtlarına astronomik bütçeler ayrılması ve aynı anda yağmanın, yapısal yolsuzluğun ve çevre tahribatının derinleştirilmesi; iktidarın gücü korumak uğruna toplumu bile yok etmeye razı olduğunu göstermektedir.

Sınıf dayanışması, bağımsız kitlesel örgütlenme ve sokak protestolarının işçilerin ve emekçilerin genel grevleriyle birleştirilmesi bugün her zamankinden daha hayati bir zorunluluktur. İş yeri ve yaşam alanlarında örgütlenme, protestoların sürmesi ve güç dengelerinin toplumun çoğunluğu lehine değişmesi için temel önemdedir. Bu protestoların sürekliliği ve başarısı; aşağıdan, kolektif ve meclis tipi örgütlenmeye, çeşitli ve bağımsız örgütlerin yaratılmasına ve kadınların, işçilerin, gençlerin, ezilen ulusların ve ilerici güçlerin hareketleri arasındaki dayanışmaya bağlıdır. Protestolar; sömürüye, yoksulluğa, işsizliğe, cinsiyetçi baskıya, etnik ve ulusal ayrımcılığa, sınıfsal sömürüye ve siyasal baskıya karşı bağımsızlığını ve kolektif karar alma mekanizmalarını koruyarak örgütlenmelidir.

Bu mücadele reformlar çerçevesinde değil, tüm egemen sisteme karşıdır. İran halkının kaderine yabancı güçlerin her türlü müdahalesi mahkûmdur. Monarşi dâhil olmak üzere gerici alternatifler ve emperyalizmin, bölgesel güçlerin ve onlara bağlı medyanın desteğiyle Pehlevi diktatörlüğünün yeniden üretilmesi, İran halkı açısından hiçbir değer taşımamaktadır. Halkın canına, ekmeğine ve geleceğine mal olan gerici vekil güçlere ve savaş kışkırtıcılığına karşı kararlılıkla mücadele edilmelidir.

Tüm siyasal tutsakların ve düşünce suçu tutsaklarının derhal ve koşulsuz serbest bırakılmasını, idam cezasının bütünüyle ve derhal kaldırılmasını talep ediyoruz.

Baskı kurumlarının dağıtılmasını; suç faillerinin ve emir verenlerin halka açık biçimde yargılanmasını; zorunlu hicabın kaldırılmasını ve cinsiyetçi baskının tüm mekanizma ve yasalarının yok edilmesini; işçilerin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve emekçilerin bağımsız örgütlenme, grev ve toplanma hakkını; ekmek, iş, konut hakkını; ücretsiz, kamusal ve insanca eğitim ve sağlık hizmetlerini; kadınlar ve erkekler arasında tüm toplumsal, siyasal ve ekonomik alanlarda tam ve koşulsuz eşitliği; tüm ulusların eşit haklarının tanınmasını ve kendi kaderini tayin hakkını; savaş ve müdahaleci politikalara son verilmesini ve ülke kaynaklarının halkın refahına, sosyal güvenliğine ve onurlu bir yaşama ayrılmasını istiyoruz.

Devrim Muhafızları, yargı ve diğer kurumlar özgürlük, adalet ve eşitliğin karşısındadır; bu sistemin her insani talebe yanıtı hâlâ kurşun, hapishane ve darağacıdır. Bu iktidar ve cellatları dağıtılmalıdır.

Yaşasın işçilerin ve ezilen sınıfların dayanışması!

Yaşasın işyerlerinde ve yaşamın içinde daha güçlü örgütlenme!

Kahrolsun İslam Cumhuriyeti’nin kapitalist rejimi!

Sol ve Demokratik Kurumlar Koordinasyon Kurulu


 Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü; 

Twitter üzerinden takip etmek için buraya, 

Instagram üzerinden takip etmek için buraya,

Facebook üzerinden takip etmek için buraya, 

Bluesky üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız. 

 

Venezuela Komünist Partisi (PCV), yaptığı açıklama ile ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısını ve egemenlik ihlalini en sert biçimde kınarken aynı zamanda Maduro iktidarının otoriter ve emek karşıtı yönetim anlayışına da açık mesafe koydu. PCV; emperyalist müdahaleyi reddederken mevcut iktidarın politikalarını aklamayan; krizin kökenlerini küresel kapitalist rekabet, iç iktidar hesapları ve işçi sınıfının gasp edilen hakları üzerinden ele alan bir siyasal değerlendirmede bulunurken, ne dış müdahalenin ne de baskıcı rejimin çözüm olduğunu vurguladı ve halkçı, demokratik ve egemen bir çıkış yolunun aciliyetine dikkat çekti. PCV ayrıca, halk şiddetli bir siyasi, ekonomik ve sosyal krize sürüklenirken, PSUV iktidarının arkadan Washington ile müzakereler yürüttüğünü de belirtti.

 

Venezuela Komünist Partisi (PCV) Merkez Komitesi Politbürosu; ABD askeri güçleri tarafından 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas şehrine ve ülkenin diğer bölgelerine düzenlenen ve suç teşkil eden bombalı saldırıları en güçlü ve kesin şekilde kınamaktadır. Bu eylem, ulusal egemenliğe karşı ciddi bir saldırı ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir.

PCV, yabancı askeri müdahale bağlamında gerçekleştirilen, yurttaşlar Nicolás Maduro Moros ve Cilia Flores'in şiddet içeren ve yasadışı gözaltılarını reddeder. ABD, bir kez daha dünyanın polisi gibi davranarak, yasalarını ülke dışında uygulamakta ve egemenlik, halkların kendi kaderini tayin etme ve müdahil olmama ilkelerini açıkça hiçe saymaktadır. ABD yasalarının Venezuela'da yargı yetkisi yoktur ve hiçbir yabancı güç silah zoruyla iradesini dayatma hakkına sahip değildir.

Bu pozisyon, hiçbir koşulda, fiilen Cumhurbaşkanı olarak iktidarı elinde bulunduran Nicolás Maduro'nun otoriter, anti-demokratik, işçi karşıtı ve halk karşıtı yönetiminin siyasi olarak savunulması anlamına gelmez. Maduro ve Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) liderliği, Anayasa'nın, yasaların ve emekçilerin siyasi haklarının, çalışma ve sosyal haklarının ciddi ihlallerinden sorumlu olup, ülkeye karşı emperyalist kuşatma ve saldırı planlarına elverişli koşullar yaratmıştır.

Donald Trump hükümetinin askeri saldırısının üzerinden üç gün geçti ve Venezuela yetkilileri henüz sivil ve askeri kayıplar, bombalamaların yol açtığı maddi hasar hakkında resmi bir rapor sunmadı; güvenlik güçlerinin yabancı bir askeri saldırıyı tespit edip karşılık verememesinin nedenini ise açıklamadı. Bu sessizlik sadece kabul edilemez değil, aynı zamanda şüphelidir. Ülkenin bu savaş eyleminin sonuçları hakkında gerçeği bilme hakkı vardır.

Donald Trump, sözde "uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele"nin, gerçek hedeflerini, yani Venezuela'nın petrol ve stratejik kaynaklarını kontrol etme amacını örtbas etmek için uydurulmuş kaba bir bahaneden başka bir şey olmadığını açıkça doğruladı. Venezuela'yı yöneteceğini ve petrol kaynaklarının yönetimini üstleneceğini teyit eden açıklamaları, bu müdahalenin açıkça yeni sömürgeci ve yırtıcı doğasını doğrulamaktadır.

Trump yönetiminin, ABD şirketlerinin ülkenin petrol kaynaklarına ayrıcalıklı erişimi, ham petrol satışının yasaklanması ve yönetimin ABD çıkarlarının düşmanı olarak gördüğü ülkelerle ilişkilerini kesmesi de dâhil olmak üzere, yeni Venezuelalı yetkililerden isteklerini kamuoyuna açıklaması; Venezuelalıları şu anda etkileyen çatışmanın, küresel ölçekte kötüleşen kapitalizmin yapısal krizi bağlamında, emperyalist güçler ile yükselen kapitalist uluslar arasında pazarların, ham maddelerin, ticaret yollarının ve etki alanlarının kontrolü için verilen şiddetli mücadelenin bir parçası olduğunu doğrulamaktadır.

Gerçekler ayrıca, PCV'nin defalarca kınadığı şeyi de doğrulamaktadır: PSUV liderliği, Venezuela halkı şiddetli bir siyasi, ekonomik ve sosyal krize sürüklenirken, ülkenin arkasından Washington ile müzakereler yürütmüştür. Bunun kanıtı, emperyalist gücün tehditleri ve dayatmaları karşısında Delcy Rodríguez'in yaptığı "iş birliği" ve "ortak kalkınma" çağrılarıdır.

Ayrıca, bu askeri operasyonun, María Corina Machado liderliğindeki muhalefetin en gerici kesimi tarafından sorumsuz bir şekilde desteklendiğini de belirtmek gerekir. Machado, kendi müttefikleri tarafından görevden uzaklaştırılmış olup, bu müttefikler, eylemlerine ne demokrasi ne de insan haklarının rehberlik ettiğini, aksine asıl amaçlarının Venezuela'nın enerji endüstrisini kontrol etmek ve ele geçirmek olduğunu, bunun için mevcut rejimi bir uygulama aracı olarak sürdürmek zorunda kalacak olsalar bile, açıkça belirtmişlerdir.

ABD'nin askeri müdahalesi, iç unsurlar tarafından teşvik edilse de, ulusal krizi aşmaya katkıda bulunmamakta; aksine, krizi daha da ağırlaştırmaktadır. Venezuela halkının yaşam koşulları kötüleşmeye devam ederken, iktidardaki elit, işçi sınıfının haklarını ve onurunu geri kazanmak için hiçbir önlem almamaktadır.

Ayrıca, halk desteğini kaybettikten sonra terör yoluyla hegemonyalarını sürdüren aktörlerin elinde bir baskı aracı haline gelebilecek olan son olağanüstü hâl kararının tehlikeli sonuçları konusunda da uyarıda bulunuyoruz.

PCV; krize halkçı, anayasal, demokratik ve egemen bir siyasi çözüm inşa etmenin acil gerekliliğinde ısrar etmektedir. Ne işgal ne emperyalist vesayet ne de otoriter rejimin devamı, emekçi halk için uygun çözümler oluşturur.

Nicolás Maduro'nun geçersiz cumhurbaşkanlığı ilanının ardından keyfi olarak gözaltına alınan tüm kişilerin, bir yıl önce cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının açıklanmasını talep ettiği için kaçırılan Enrique Márquez de dâhil olmak üzere, derhal serbest bırakılması; ayrıca Venezuela halkının anayasal hakları için mücadele eden ve onları savunan tüm aktivistlerin serbest bırakılması gerekmektedir.

Ücretler ve emekli maaşları, PSUV'nin neoliberal programının içine düşürdüğü uçurumdan kurtarılmalıdır. Venezuelalı emekçi ailelerinin onuru buna bağlıdır.

Mevcut tehlikeli krizden ve emperyalist askeri tırmanışın ciddi tehdidinden çıkış yolu, otoriter rejime son vermek, demokratik özgürlükleri yeniden tesis ederek ve vatandaşlar ile siyasi örgütler için tam güvencelerle derhal başkanlık seçimleri düzenleyerek anayasal düzeni yeniden kurmaktır. Bu amaçla, mevcut CNE yetkilileri istifa etmeli ve PCV de dâhil olmak üzere siyasi partiler yasal statülerini yeniden kazanmalıdır.

Anayasanın ve hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi mücadelesi, ülkedeki tüm devrimci, halkçı ve gerçek anlamda demokratik güçleri çağırıyor.


https://prensapcv.wordpress.com/2026/01/06/no-imperialist-tutelage-or-authoritarian-continuity-for-a-popular-democratic-and-sovereign-solution-to-the-crisis/ adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.


 Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü; 

Twitter üzerinden takip etmek için buraya, 

Instagram üzerinden takip etmek için buraya,

Facebook üzerinden takip etmek için buraya, 

Bluesky üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız. 

Hong Kong’da emek mücadelesi ve sol hareketler içinde yer alan sosyalist Au Loong-Yu, kaleme aldığı makalede Çin’de solun tasfiyesine ve bugün ortaya çıkan rejimin niteliğine dair soldan bir değerlendirmede bulunuyor. Loong-Yu, Tiananmen sonrası dönemde liberal, sol ve sivil toplum alanlarının nasıl daraltıldığını; Xi Jinping döneminde ise işçi hareketlerinden öğrenci kolektiflerine kadar tüm muhalefetin sistemli biçimde bastırıldığını belirtirken, Çin’i “anti-emperyalist” bir alternatif olarak gören yaklaşımlara karşı, rejimin sınıfsal karakterini, milliyetçi-otoriter yapısını ve küresel yayılmacı yönelimlerini tartışıyor.

 


Yaklaşık 25 yıl önce, yüzyılın başında, 1989'da Tiananmen Meydanı'nda yaşanan 4 Haziran Katliamı'nın şoku yavaş yavaş azalmaya başladı ve siyasi hayat, özellikle akademi çevrelerinde yeniden biraz hareketlendi. Tartışmalar yeniden alevlendi ve pozisyonlar “liberaller” ile “yeni sol” arasında bölündü. Ancak en sesli olanlar ne liberaller ne de solculardı. Liberaller daha çok neoliberal gibiydi, liberal demokrasi talep etmekten ziyade daha fazla “piyasacılık” için bastırmak ile ilgiliydiler. Bu kısmen (ve anlaşılır bir şekilde) güvenlik endişelerinden, kısmen de (kapitalist) piyasaya olan gerçek inançlarından kaynaklanıyordu. İkincisi ise çoğunlukla parti devletini savunan (katliamdan sonra!) ve onu “ulusal çıkarların” veya “halkın” ekonomik çıkarlarının koruyucusu olarak gören milliyetçilerdi -ama asla siyasi haklarının koruyucusu olarak görmediler.

Bunun üzerine, internet çağı, “Maoist”ten “Troçkist”e veya “Sosyal Demokrat”a kadar minjian (Ülkede akademi dışındaki ‘halk entelektüelleri’ne verilen isim; ç.n.) veya “sıradan halk”ın sesini de ortaya çıkardı. Bu, farklı konularda çalışan ve kampanya yürüten STK'ların da ortaya çıktığı dönemdi. Hong Kong'un akademi ve sivil toplum örgütleri bu süreçte önemli bir rol oynadı. Bu STK'lar siyasi kampanyalar yürütmese de, radikalleşebileceklerinden korkan devlet tarafından (özellikle işçi sorunları üzerinde çalışanlar) yakından izleniyorlardı.

Siyasi tartışmaların ve STK'ların gelişmesi, birçok kişinin (politik) liberalleşme çağının geldiğine inanmasına neden oldu. Ancak tam tersi oldu. 2015 yılında Xi Jinping, Çin anakarasındaki işçi STK'larının çoğunu topladı ve yasakladı, insan hakları avukatlarını tutukladı. 2018 yılında bazı Maoist öğrenciler, işyerinde sendika kurmak isteyen Jasic fabrikasındaki işçilerle dayanışma kampanyası başlattı. Kısa süre sonra tutuklandılar (ya da düpedüz kaçırıldılar) ve bunu çeşitli üniversitelerde öğrenciler tarafından yönetilen “Marksizm Toplulukları”nın yasaklanması izledi. Aslında, Maoistlere yönelik saldırılar 20 yıldan fazla bir süre önce, bazılarının kapitalistlere parti üyeliği verdiği için merhum başkan Jiang Zemin'e saldırmasıyla başlamıştı. Bu da bazı Maoistleri radikalleştirdi ve “Maoist Komünist Parti”yi kurdular. Ancak çok geçmeden, 2009 yılında liderleri Ma Houzhi on yıl hapis cezasına çarptırıldı.

2020 yılında Hong Kong'da tam ölçekli bir baskı uygulayan Pekin, bir yıl önce Pekin'in iade yasasına karşı çıkma cesaretini gösteren halkından intikam aldı. Sendikalar ve küçük sol çevreler de dâhil olmak üzere, bölgedeki tüm siyasi muhalefet ve sosyal hareketleri ortadan kaldırdı. Son kalan aktörlerden, bölgedeki küçük Troçkist grup sembolik bir öneme sahipti -bu grup, neredeyse yüz yıl öncesine dayanan, ÇKP'nin en uzun süreli ve en tutarlı sol muhalefeti olmuştu. Bu baskı öncesinde, eski koloni Çin'in çok çeşitli siyasi muhaliflerine ikinci bir hayatta kalma şansı vermişti.

Anakarada 1949'dan beri organize bir muhalefet yoktu. 1979'dan itibaren güçlü bir liberal akım vardı, ancak bu akımın örgütlenmesi yasaklandı. 2017'de, önde gelen liberal hak savunucusu Liu Xiaobo hapishanede öldüğünde, liberallerin etkisi Xi'nin baskısı altında azaldı, ancak ara sıra seslerini duyurmayı başardılar. Sadece milliyetçiler, rejimin desteğini aldıkları için giderek güçlenmişlerdir. Günümüzde, görünür bir sol akım kalmamıştır. Daha da ürpertici olanı ise, yıllardır zulüm görmesine rağmen, Falun Gong yurtdışında en sesli ve örgütlü akım olmaya devam etmektedir (muhtemelen Çin'de de gizli bir varlığı vardır). En üst düzey liderine kişisel sadakat talep eden bir dini tarikat olarak, siyasi yönelimlerinin emekçi kesime faydası yoktur.

Bu rejim nedir?

Peki, liberallerden sol akımların tüm tonlarına ve bağımsız sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm muhalifleri bastıran bir rejimi nasıl tanımlayabiliriz? Ona bir isim vermeden önce, temel özelliklerini kısaca tartışalım:

1. Devletin gücü sınırsızdır. Tüm kamu işleri nihai olarak devlet tarafından kontrol edilebildiği gibi, kadınların doğurganlığından pasaport sahibi olmaya, Cadılar Bayramı'nı kutlayan gençleri tutuklamaya kadar özel hayatlar da devletin kontrolü altındadır.

2. Devlet, hiçbir zaman özgür ve açık seçimler yapma zahmetine girmeyen partinin mutlak kontrolü altındadır. Parti ise, kendini ömür boyu otokrat yapmak için ülkenin anayasasını istediği gibi değiştirebilen bir lider tarafından yönetilmektedir.

3. Partinin ideolojisiyle düşünce kontrolü ve beyin yıkama vardır ve bu ideolojinin özü basittir: tingdanghua, gendangzou, yani “partiyi dinle ve partiyi takip et”.

4. Çin milliyetçiliği etnosentriktir. Milleti homojen bir bütün, partiyi ise onun doğal temsilcisi olarak görür. Büyük Han şovenizmi, kültürel soykırım ve Tibetliler ile Uygurların toplu olarak hapsedilmesi dâhil olmak üzere ırkçılığa yol açmıştır.

5. Parti, Çin toplumunu da homojen bir bütün olarak görmektedir, bu nedenle muhalifler ulusa yönelik bir tehdit olarak görülmekte ve bastırılmaları gerekmektedir. Sadece örgütlü muhalefetin yasak olmasıyla kalmayıp, bireysel muhalefet de etkili hâle geldiğinde susturulmaktadır.

6. Siyasi muhalefeti tamamen ortadan kaldırmak amacıyla, parti-devlet tam kapsamlı gözetim ve kötü şöhretli sosyal kredi sistemine başvurmaktadır. Devlet tarafından tasarlanan dijital para, Orwellvari toplumu daha da güçlendirmektedir.

7. 1950'lerin ortalarından bu yana, ekonomik stratejisi, Büyük Atılım/Büyük Kıtlık'ın da gösterdiği gibi, halkın temel tüketim ve refahından çok altyapı ve ağır/ileri sanayiye yatırım yapmaya öncelik vermek olmuştur. 1979'dan bu yana, parti Çin'e kapitalizmi yeniden getirmiş ve bununla birlikte büyük miktarda yabancı sermaye akışı sağlamıştır. Bu, partinin hem hızlı sanayileşme hem de halkı besleme hedeflerine ulaşmasını sağlamıştır. Ancak, parti bürokrasisi mutlak gücünü kullanarak hayati kaynakları ele geçirip ticarileştirerek kendilerini zenginleştirdiği için, göreli yoksulluk (emeğin ulusal gelirdeki payı) aslında artmıştır. Bu, burjuvalaşmış bir bürokrasidir.

8. Yurtdışı yatırımları yıllardır dünyanın ilk beşi içinde yer almaktadır ve ticari başarı ve jeopolitik güç peşinde koşmaktadır -bu, diğer kapitalist ülkelerden daha kötü değildir, ama daha iyi de değildir. Bu durum, Pekin'i kaçınılmaz olarak küresel ekonomik yayılmacılık yoluna sürüklemiştir. Bunu, kendisini emperyal/Kuomintang (KMT) Çin'inin meşru halefi olarak gören ve ona ait olduğunu düşündüğü "toprak"ın da sahibi olduğunu düşünen siyasi yayılmacılık izlemiştir. Bu nedenle, Güney Çin Denizi'nin büyük bir bölümü üzerindeki KMT'nin "dokuz çizgi" sahte iddiasını kopyalamıştır.

Aşırı sağ, emperyalist bir rejim

Bu özelliklerin tamamına yalnızca aşırı sağcı bir rejim sahiptir. Trump hâlâ otokratik mühendisliğin ilk aşamasındayken, Xi Jinping'in Orwellvari otokrasisi, partisinin zaten tam kontrolü ele geçirmesi nedeniyle, dijitalleşmiş versiyonuna çoktan ulaşmıştır. Pekin'i Trump yönetiminden temelde daha ilerici bir şey olarak görmek, en büyük yanılgılardan biridir.

ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşının ortasında, uluslararası sol kesimden birçok kişi Pekin'in "Trump'ın zorbalığına karşı durmasından" memnuniyet duyuyor. Trump'ın başarısızlığıyla geçici olarak eğlenirken, Xi'nin karşı saldırısındaki her zaferin bedelini halkın ödemesi gerektiğini unutmamalıyız. Ve hem ticaret savaşı (dış baskı) hem de Çin'in iç aşırı kapasite/işsizlik sorunlarıyla karşı karşıya kalan Xi, Çin'in ihracatını hızlandırmaya başvurdu. Bu sadece sorunu başka yere kaydırır; çözmez. Aslında, küresel krizi daha da büyütecektir.

Temelde, Xi emperyalizmle savaşmıyor. Aksine, burjuvalaşmış bürokrasinin kolektif çıkarlarına hizmet ederken, büyüklük ve şan arzusunu ifade eden kişisel haodaxigong gündemiyle yetiniyor. Pekin'in, ABD'nin gücüyle eşitliğe ulaşıp ulaşmadığı önemli ama ikincil bir konudur. Asıl mesele, Pekin'in küresel yayılmacılığının emperyalizm yoluna girmiş olmasıdır. Dürüst sosyalistler, dünyayı bu tehlikeye karşı uyarmak için Pekin hedefine tam olarak ulaşana kadar beklemezler.

Uzun süredir var olan aşırı sağcı bir rejim olarak, içeriden veya dışarıdan herhangi bir muhalefet veya sosyal hareketin denetimine tâbi olmayan Pekin, Çin halkı ve dünya için ciddi tehlikeler oluşturmaktadır. Evet, ABD emperyalizmi askeri ve ekonomik olarak çok daha güçlüdür ve şu anda dünya için daha zararlıdır. Ancak Çin de potansiyel olarak büyük zarar verebilir. Xi'nin haksız bir savaş başlatmasını (tıpkı Deng Xiaoping'in 1979'da Vietnam'ı işgal ettiği gibi) veya Mao'nun yaptığı gibi halkı üzerindeki hegemonyasını öncelikli hale getirmesini kimse engelleyemez. Bu devasa soruna bir cevabım yok, ama en azından bir Leviathan canavarına doğru adıyla hitap edebiliriz.

 

https://links.org.au/what-left-chinese-left adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


 Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü; 

Twitter üzerinden takip etmek için buraya, 

Bluesky üzerinden takip etmek için buraya, 

Facebook üzerinden takip etmek için buraya, 

Blogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

 

 

Barcelona Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Prof. Dr. Antonio Gómez Villar, Katalonya merkezli yayın yapan Catarsi Magazin için Annie Ernaux eserlerinin cinsellik, toplumsal sınıf ve utanç ilişkisini, özellikle kadın bedeninin sınıf geçişi, denetim ve özgürleşme deneyimleri bağlamında ele alan bir yazı kaleme aldı. Villar, cinselliğin hem sınıfsal köklerden kaçış hem de toplumsal yükselme aracı olarak deneyimlenmesini, hamilelik ve kürtajın ise beden üzerinden sınıfsal aidiyeti yeniden dayatan kırılma anları olduğunu tartışırken, sınıfın bedende silinmez izler bırakan bir deneyim olduğunu vurguluyor.

 


Annie Ernaux'nun yaşam yolculuğu, cinsellik ve toplumsal sınıfın kimlik oluşumunda nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir. Çocukluktan yetişkinliğe kadar olan deneyimleri, sosyal normların, kökenlerin ve utancın, arzuyu ve kişinin kendi bedeninin sınırlarını nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaktadır.

Annie Ernaux, 1940 yılında Fransa'nın Yvetot (Normandiya) kentinde doğdu ve çocukluğunu ve gençliğini burada geçirdi. Ailesi kırsal kesimden gelerek, bir bakkal ve bar işleten küçük tüccarlar oldu. Ailesinin kararlılığı, burslar ve akademik başarısı sayesinde, özel bir Katolik okulunda mükemmel bir ilk ve orta öğretim aldı. Daha sonra Rouen Üniversitesi'nde modern edebiyat okudu. Tüm hayatını, Collège d'Evire'de, ardından Pontoise'da ve son olarak Centre National d'Enseignement à Distance'da Fransız edebiyatı profesörü olarak öğretime adadı.

Ernaux, romanlarında çocukluk ve gençlik dönemindeki cinsel ve duygusal deneyimlerini yeniden kurgular. Cinselliğinin kültürel dengesizlik ve sınıf hiyerarşileriyle nasıl kesiştiğini vurgular. Toplumun kuralları ve gelenekleri cinsel uygulamaları çevreliyordu. Müşterilerin dükkân ve barda paylaştıkları hikâyeler, söyleme, yapma ve arzulamanın meşru yollarını belirler. Ebeveynlerinin dükkânı, dedikoduların paylaşıldığı, mahallenin cinsel skandallarının anlatıldığı ve başkalarının, özellikle kadınların davranışlarının yargılandığı ayrıcalıklı bir yerdir. Davranışlar, uzun süredir bastırılmış bedenler için bir dizi yasak oluşturan kolektif ahlakın koruyucuları olan başkalarının bakışlarına ve kontrolüne maruz kalır. Ortam, disiplin ve cinselliğin sürekli denetimi ile merak uyandırıcıydı. Onun için bu, yasakların ve korkuların içselleştirildiği bir “cinsel eğitim” alanı oluşturuyordu.

Bu bağlamda, kadın cinselliğinin tehlikelerle dolu olduğu düşünülüyordu. Zevk her zaman yargılanır ve arzular bastırılmalıdır. Bedenin özgürlüğü yoktur, beden regülasyon ve baskı alanı haline gelir. Beden, şehvet ve cinsel oburluktan kaçınarak evcilleştirilmelidir. Cinselliğin sözlüğü bağlam tarafından koşullandırılır: “gizli”, “görülmemeli”. Çocukluk ve ergenlik döneminde, kadın cinselliğinin sosyal yapısı tüm bu ahlaki ve sosyal geleneklerle şekillenmiştir. 1958'deki ilk cinsel deneyimi, aile ortamında öğrendiği kısıtlı duygusal kaynaklar nedeniyle arzularının kırılganlığını gösterir. Küçük yaşlardan itibaren; bir bakıma saf olmayan, kirli, püriten uygulamalara ve kan kokusuyla dolu olarak görülen bir şey olan cinselliğinin toplumsal sınıf tarafından etkilendiğini fark eder.

Boş Dolaplar kitabında, mastürbasyon yaptığına dair rahibe yaptığı itirafı anlatır. Bunun ardından rahip, bu cinsel pratiğini ayıplar. Ancak Ernaux'nun alter egosu Denise, aldığı olumsuz değerlendirmeyi cinselliğiyle değil, ailesiyle ve sosyal çevresiyle ilişkilendirir. “Günah” ile “kokuşmuş tüccarlar”dan oluşan çevresi arasında bir bağlantı kurar. “Beni çevreleyen, farklılıklarımla, çevremle bağlantılı yapışkan ve saf olmayan bir şey var” diye yazar. Onun “iğrenç” bulduğu şey cinselliği değil, çevresidir. Günah, cinselliğin kirliliği ve sınıfı arasında bir bağlantı kurar. Cinsel korkuları ve çatışmaları, toplumsal kökenleriyle bağlantılı olan toplumsal aşağıda olma duygusu üzerinden ifade bulmaktadır.

Denise sosyal bir zorunluluğa tâbidir: cinsel itibarını korumalı ve kendisinden beklenen rollere uymalıdır. Keşfettiği cinsel zevkler, yeni “yaramaz oyunlar”, onun sefil dünyasının tipik özellikleridir. Yazar Claudia Durastanti benzer bir şeyi şöyle açıklıyor: “Gençken küçük bir kasabada yaşıyordum ve erkeklerle ilişki kuramayacağıma inanıyordum çünkü benim kolay bir kız olduğumu söyleyeceklerdi. Ama zengin arkadaşlarım kuruyordu ve bu durum yadsınmıyordu. Yani damgalanma benim kadınlığımdan değil, sınıfımdan kaynaklanıyordu. Fakir bir kız olarak benim yerim flört etmek ya da cinsel deneyimler yaşamak değildi. Sınıf, cinsiyet sınırlarının aşılmasını ya da ortadan kalkmasını sağlıyordu.”

"Sosyal utanç", Ernaux'nun "Boş Dolaplar"dan itibaren tüm eserlerinde ortak bir tema olsa da, "cinsel utanç" 1958 yazında yaşadığı ilk cinsel deneyimini anlattığı "Kızın Hikâyesi" ile birlikte ön plana çıkacaktır. Ancak onun cinsel utanç duygusu, hem ataerkil şiddet hem de sınıf egemenliği gibi sosyal bağlam içinde anlaşılmalıdır. Utanç, onu kendisi hakkında aşağılayıcı bir yargıya varmaya itiyor. Üst sosyal sınıfın gözünde utanıyor; ama aynı zamanda kendi dünyasının gözünde de: bedeninin düzensizliği, mahremiyeti, arzusu nedeniyle. Utandığı şey cinsel pratikleri değil, bunların yoksullukla, ailesinin ve çevresinin yaşam biçimleriyle olan ilişkisi: değer sistemleri, damgalamanın gücü, sınıflandırmaların ve yerleşik hiyerarşilerin gücü. Hem ekonomik hem de kültürel olarak yoksul bir çevreye ait olmaktan utanıyorum. Ama bu dile getirilemeyen bir utanç, karmaşık bir ifade, gizli bir acı.

Ancak Denise, çocukluğunu ve ergenliğini belirleyen kadınsı uysallık ve teslimiyetten kurtulmak istiyor. Bireysel dürtüleri kontrol etmek için oluşturulan toplumsal kodlara ve normlara direniyor. Kadın bedeninin kontrolü konusunda disiplinsizdir. Sınıf deneyimi, cinselliğini yaşama biçimini belirlemiş, sınıfının norm ve değerlerini içselleştirmiştir. Ergenlik döneminde cinselliğinden nefret ediyordu çünkü bu, aile ortamında sabitlenmiş ve kökeninden itibaren kazınmıştır. Ancak çevresinde kınanacak davranışlar olarak görülen bu tutumlara karşı, cinselliğini kendisi için keşfetmek istemektedir. Cinselliğini özgürce ifade edebilmek için çevresinden kurtulmak istemektedir. Denise, ebeveynlerine, sosyal çevresine ve miras aldığı değerlere karşı gelmenin bir yolu olarak cinsel zevke büyük önem vermektedir. Cinsel deneyimleri, onu ailesinden ayırmaya hizmet etmektedir. Cinsel keşif yoluyla, habitus'u, ebeveynlerinin varoluş biçimlerini, edinilmiş eğilim sistemlerini ve kimliğini şekillendiren mirasları kendinden ayırmaktadır.

Kendi belirlediği cinsel zevk yoluyla Denise, kökenlerinin getirdiği yasaklara meydan okur ve onlardan kaçmasını sağlayan yeni bir kimlik oluşturur. Cinselliği, sınırları aşan bir deneyim ve aynı zamanda sosyal yükselme stratejisi olarak görür. Cinselliği, yeni bir öznellik inşa etmek için kurtarıcı ve koruyucu bir unsur oluşturur. Bu, bir özlem fırsatıdır, ama her şeyden önce bir özgürleşme fırsatıdır. Vücudunu keşfetmesi, sınıf geçişine paraleldir: çevresindeki cinselliğin kültürel temsillerinden kaçarak sosyal sınıfından kaçar. Bu sınıftan kaçış, aynı zamanda, toplumsal sınıfının değerleri ile cinsel hareketsizlik arasında var olan ilişkiye meydan okuduğu ölçüde, cinsel bir özgürleşmedir.

Denise, ergenlik döneminde toplumsal yükseliş için kesin bir strateji benimser: burjuva dünyasına ait olma duygusunu pekiştirmek için orta sınıf erkeklerle cinsel ilişkiye girer. Marc ile uzun süreli ilişkisi hakkında şöyle yazar: “Her şeyi yuttum –onu, orta sınıf çocuğu, iyi yetiştirilmeyi, farklı ortamı.” ‘Zeki, Güzel, Temiz’de (Anna Pacheco romanı; ç.n.) N. karakteri, mahallesinde gözlemlediği cinsellik modelinden, özellikle de arkadaşı Yaiza'da gördüklerinden bahseder ve bunu monoton ve sıkıcı bulur: "Bunca yıldır sadece bir erkekle öpüştüğünü düşünerek nasıl huzur içinde yaşayabildiğini anlayamıyorum […] Bu nedenle Yaiza'dan daha bağımsız hissediyorum." N., üniversite eğitimi almış bir ailenin oğluyla ilk kez yatağa girdiğinde yaşadığı çelişkileri anlatır. Algısı, kendi geçmişindeki cinsel eğitim ve yaşadığı sosyal statü değişikliğiyle ilgilidir. Arkadaşı Yaiza'nın geleneksel davranışlarını reddeder ve arzusunu sosyal bir özlem ufkunda, “kahramanın keşfettiği sınıf erotizminde” tanımlar. Lise arkadaşı Hugo ve Gràcia mahallesinde yaşayan orta sınıf çocuk Pau, iki farklı toplumsal modeli temsil ediyor. İkisi arasındaki zıtlık; cinsiyet, sınıf ve cinsel arzu perspektifinden ele alınır. Arzuya dair bu toplumsal yapılanma çerçevesinde, N.'nin aşağılanmasının ortadan kalkması şu şekilde ifade edilebilir: yeni bir sosyal sınıf, onun cinsel arzusunu şekillendirir.

Denise ise cinselliğini diğer dünyanın davranış kalıplarına göre şekillendirmiş, pratiklerini orada geçerli olan temsil fikirlerine ve normlarına uyarlamıştır. Aynı zamanda, cinselliği potansiyel bir tehdit olarak algılanmıştır: cinsel açıdan sapkın davranışlar onu mütevazı kökenlerine geri döndürebilirdi. Ve bu tehdit gerçekleşti: üniversite ikinci sınıf öğrencisiyken hamile kaldı. Bu hamileliği, çocukluk ve ergenlik döneminde öğrendiği cinselliğin bir sonucu olarak yaşadı. Sınıf kökeni ve cinsel gelişimi derin bir şekilde iç içe geçmişti ve hamilelik, onun sosyal açıdan aşağı konumunu ortaya çıkardı. Hamilelik döneminde, bedenini sınıf kimliğinin merceğinden deneyimledi.

Denise, hamilelik ile bunun tetikleyebileceği sosyal düşüş arasındaki ilişkiyi anlamak istiyordu: "Fabrikadan ve dükkândan kaçmayı başarmıştım. Ancak ne yeniden değerlendirme sınavı ne de edebiyat diploması, alkolik babası ve bekâr annesinin sembolize ettiği miras alınan yoksulluğun kaçınılmazlığını önleyememişti. Bundan kurtulamamıştı ve içinde büyüyen şey, bir anlamda sosyal bir başarısızlıktı." Hamilelik onu işçi sınıfı ortamına geri döndürür ve bununla birlikte, gömülü sosyal korkular yüzeye çıkar. Bu, kazandığı yeni toplumsal kimliğin ortadan kalkması, bir imajın kaybı anlamına gelir. Erkek arkadaşı Marc, hamileliği görmezden gelir ve Denise bunu, burjuva dünyasına entegrasyonunun kapısının yüzüne çarpılması olarak algılar.

“Olay” adlı romanında, her şeyden önce bedensel bir hafızayı ifade eder. Roman, bedene kazınmış tüm toplumsal şiddeti içerir. Hamileliği, sınıfının bedeninde somutlaşmasını, toplumsal olarak belirlenmiş bedenselliğin maddiliğinin kaderinden kaçmanın imkânsızlığını ortaya çıkarır. Kültürel sermaye biriktirerek, orijinal habitusunu değiştirerek sınıfını değiştiren karakterin bedeni, yavaş yavaş burjuva bir form almıştır. Ancak bedenin en derin kısmı olan rahim, toplumsal kökeniyle tanımlanmaya devam etmiştir. Üreme organları, habitusu anlamaz. Toplumsal kökeni rahminde yaşamıştır.

Denise kürtaj yaptırmaya karar verir ve bunu yasadışı olarak yapar. Yasadışı kürtaj, cinsiyet ve sınıf olmak üzere çifte bir şiddetle kesişir: Kürtajın izin verildiği ülkelerde yurtdışında kürtaj yaptırabilecek olanlarla, maddi kaynakların yetersizliği nedeniyle yasadışı kürtaja zorlananlar arasındaki fark. Ancak Denise için kürtajın son derece sembolik bir anlamı da vardır. Doğduğu sınıf açısından bakıldığında kürtaj, bir yenilgi, çocukluğunda yetiştirildiği tüm gelenek ve önyargıları somutlaştıran bir uygulama olarak görülür. Bu nedenle, embriyoyu vücudunda tutmak, toplumsal kökenini kabullenmek, kaçmak istediği talepleri kabul etmek ve bunlara boyun eğmek anlamına geliyordu.

Denise'in rahminde taşıdığı fetüs bir damgadır. Cinsel özgürlüğü ona sosyal başarısızlıktan kaçma imkânı vermiş olsa da, hamilelik ve kürtaj, tam da sınıfından ayrılma sürecinin pekiştiği anda onu kökenlerine geri döndürüyor. Bu yükselişte Denise entelektüel olarak tatmin bulacaktı, ancak bedensellik ortaya çıkar ve bununla birlikte bir gerileme yaşanır. Kürtaj sırasında Denise, sınıf kökenini ve iki sosyal dünya arasındaki çatışmaları hatırlamaya başlar. Sonuçta, kürtaj yaptırmak, onu eski sınıfına zincirleyen köklerini bir kez daha koparmasını sağlayan şeydi. Bu süreci bir kurtuluş olarak yaşar: bu, ona kökeni olan sınıfa bağlı utancından uzaklaşmasını ve sosyal yükseliş sürecini sürdürmesini sağlar.

Ernaux için sınıf, derisinde yaşamayı öğrenemediği bir yaradır. Hamilelik ve kürtaj, onun bastırabileceğine inandığı toplumsal sınıfı günümüze getirir. Bu, bastırılmış olanın geri dönüşüdür: kökenin, geçmişin ve utancın. Ve bir sınırı aşmak için onu geçmek yeterli değildir, çünkü öbür tarafta hiçbir şey değişmez ve onunla tekrar karşılaşma olasılığı her zaman vardır. Toplumsal sınıf, hiçbir kültürel sermaye birikiminin silemeyeceği silinmez izler bırakır. Sınıf, ataletle geriye doğru iten, dikişsiz bir yara izi, hayalet ayak izleri, başarılı anlatının kıvrımlarındaki alt metindir. Kökenin izi, sınıfını kaybetmiş bireyde her zaman mevcuttur. İleriye doğru kaçışta, geçmiş şimdiki zamanda devam eder ve kalıcıdır; inkâr edilemez çünkü kişinin kimliğinin bir parçasıdır. Freud, bastırılmış, inkâr edilmiş geçmişin bizi rahatsız etmek için geri döneceğini çok iyi biliyordu. Rahatsız edici katmanları ve tabakaları, bizi kuşatmak için geri döner. Hatırlanmayan şey, istikrarsız ve hatta kontrol edilemez bir şekilde hareket eder.

 

https://catarsimagazin.cat/annie-ernaux/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

 Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü; 

Twitter üzerinden takip etmek için buraya, 

Bluesky üzerinden takip etmek için buraya, 

Facebook üzerinden takip etmek için buraya, 

Blogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

 

Verso Books, David Harvey’in doğumunun 90. yılı vesilesiyle, Harvey’in kentsel coğrafya, antropoloji ve ekonomi alanındaki eşsiz katkılarını konu alan bir dizi kısa deneme yayımladı. Bu denemelerin ilki, UCLA’de Ekonomik Coğrafya alanında çalışmalar yapan Prof. Eric Sheppard tarafından yazıldı.


David'in ilk kitabı, Coğrafyada Açıklama, devrim niteliğinde bir eserdir. 1969'da Bristol'da Coğrafya bölümüne kaydolduktan sonra bu kitapla karşılaştım. Coğrafya büyük ölçüde naif empirizm uygularken, Bristol yeni bir (bilimsel) coğrafya yayıyordu ve eski coğrafyayı bir engel olarak görüyordu, bu da onu Coğrafya A seviyesinde neredeyse başarısız olan birini kabul eden tek bölüm yapıyordu! Hiçbirimizin daha önce karşılaşmadığı istatistik eğitimi almak için bir hafta erken gelmek zorundaydık. David, Bristol'dan Baltimore'a gitmek üzere ayrılırken, veda hediyesi olarak Coğrafyada Açıklama’yı geride bırakmıştı. Bu kitap zorunlu okumaydı.

O dönem, İngilizce konuşulan sosyal bilimler daha bilimsel hale gelmek için ellerinden geleni yapıyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında askeri lojistiğin yönetiminde operasyon araştırmalarının başarısından güç alan İngilizce konuşulan ülkelerde, sosyal bilimlerin doğa bilimlerini taklit ederek mantıksal ampirizmi kullanarak toplumu sadece açıklamakla kalmayıp, planlama yoluyla iyileştirebileceğini düşünmek norm haline gelmişti. Bilim şapkasını takmak isteyen coğrafyacılar için Bristol, Birleşik Krallık'ın rahiplik eğitim merkezi haline geldi (ABD'deki Iowa ve Washington üniversiteleri ile İsveç'teki Lund üniversitesi ile birlikte). David ve Peter Haggett'in izinden giderek, kendimizi uzay kadetleri, niceliksel devrimin öncüleri olarak görüyorduk.

Altı bölüme ayrılmış ve David'in bilimsel bir yaklaşımı anlamaya yönelik kendi çabası olarak alçakgönüllülükle sunulan kitap, genç bir devrimcinin bu disiplini ele geçirmek için ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlıyor gibiydi (tıpkı Paul Samuelson'ın o zamana kadar yedinci baskısı çıkan İktisat’ının neoklasik iktisat için yaptığı gibi). Kitap; okuyucuya felsefe, metodoloji ve açıklama; sosyal bilimler ve coğrafyada açıklama; teoriler, yasalar ve modeller; matematik, geometri ve olasılık teorisi; gözlem, sınıflandırma ve veri toplama; nedensellik, zamansallık, işlevselcilik ve sistem analizi konularını tanıtıyor. Beş yüz sayfalık kitap, okuması zor bir eserdir. Kendimizi şu konulara alıştırmak zorunda kaldık: bilim ve nedensellik üzerine deneyci felsefe (David, bir sonraki kitabında, kişisel değerlerin ve disiplin normlarının bilimsel uygulamaları kaçınılmaz olarak şekillendirdiğini belirterek, pozitivist nesnellik iddialarından kaçınmaya özen gösterdi); teori oluşturmanın ne anlama geldiğini, bu teorilerin basitleştirilmiş modellerini oluşturmayı ve ampirik hipotezler formüle edip test ederek bunları değerlendirmeyi; teori dili olarak matematiği, geometriyi ve uzay felsefesini ve istatistiksel çıkarımları; dünyayı gözlemlerimizi nasıl ölçüp sınıflandıracağımızı ve veri tabanlarını nasıl oluşturacağımızı ve tüm bunları, dünya hakkında gözlemlediklerimize nedensel açıklamalar oluşturmak için nasıl kullanacağımızı öğrenmek zorundaydık. Coğrafyada Açıklama, Bristol'da lisans öğrencisiyken hayatımızın bir parçası olsa da, 1971'de niceliksel (ve daha sonra radikal) coğrafyacı Keith Bassett bir Antipode dergisi yığınıyla bir derse geldiğinde perde arkasına kısa bir bakış attık.

Kitap ilk bakışta “genç Harvey”in bir kalıntısı gibi görünüyor. Ancak, Marx'ta olduğu gibi, eski ile yeniyi ayıran bir çizgi çekmek yanlış olur. Coğrafyada Açıklama, David'in entelektüel dönüşümünün ötesine geçen özellikler taşıyordu ve onu sonraki mekânsal Marksizmine taşıdı. Kitabın yazımı, bu konuda bilgisi olmayanların bile karmaşık argümanları kavramasını mümkün kılan bir netlikte. Yazının üslubunda, iddialarını ileri sürüşünde inkâr edilemez bir güven hissediliyor ve bu da kitabın ikna ediciliğini artırıyor. Bu güven, derin bir felsefi ilgiden kaynaklanıyor -bu durumda mantıksal empirizm ve rasyonalizmden (Russell, Popper, Nagel, Hempel vb.). Bu programa katılmayanlara, özellikle de Richard Hartshorne ve Carl Sauer gibi öncü niceliksel coğrafyacılara karşı bir sabırsızlık vardır; bu kişilerin düşünceleri, davayı ilerletmek için yıkılması gerekmektedir. (İkinci kitabı Social Justice and the City/Sosyal Adalet ve Kent'te, günah keçisi ABD niceliksel coğrafyasının önde gelen ismi haline gelen Brian Berry olur.)

Son olarak, David'in coğrafi (Coğrafyada Açıklama’da mekânsal) düşünmenin anlayışımızı ve açıklayıcı çerçevelerimizi nasıl dönüştürdüğünü gösterme konusundaki kararlılığı da önemlidir. David, bu konuyu daha sonra çığır açan üçüncü kitabı Sermayenin Sınırları’nda Marx'ın Kapital'ine getirir. David, Coğrafyada Açıklama’da zaten hiç terk etmediği mekânsal kavramlar geliştirir. Cassirer gibi mekânsal filozofları kullanarak mutlak, göreceli ve ilişkisel mekân arasında ayrım yapar. Sonuncusu, yani ilişkiler sistemi olarak mekân, Marksist teorinin mekânsallaştırılma çerçevesinin merkezine yerleşir. Neredeyse otuz yıl sonra, Adalet, Doğa ve Farklılığın Coğrafyası (1996; onun “en coğrafi kitabı”) adlı kitabında David, ilişkisel mekânı diyalektik olarak düşünmenin merkezine yerleştirir ve Coğrafyada Açıklama'da okuduğu ve alıntı yaptığı iki filozofa, Gottfried Wilhelm Leibniz ve Alfred North Whitehead'e geri döner.

David'in mantıksal empirizmle olan ilgisi hızla azaldı. Üç yıl sonra bu yaklaşımı tamamen terk ederek, Marx'ın diyalektik/ilişkisel açıklayıcı çerçevesine doğru ilerlemeye başladı. Bu, görünüşe bakılırsa dikkat çekici entelektüel değişimi anlamak için, Harvey'in içinde bulunduğu uzay-zamanı ele alalım. 1960'larda Cambridge ve Bristol Üniversiteleri, ilerici İşçi Partisi hükümetinin etkisi altında sosyal demokrasi ve devlet planlamasına bağlı bir Britanya'da sığınak niteliğindeydi. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası büyüme ve yeniden dağıtımın yaşandığı bir dönemdi ve Cambridge ve Bristol, İngiltere'nin özellikle ayrıcalıklı güney bölgesinde yer alıyordu. Bu kurumlar, David'in Kent'te büyüdüğü işçi topluluklarından uzak, elit (büyük ölçüde beyaz, erkek) ve korunan alanlardı. Yaşadıkları toplumları iyileştirmek isteyen sol liberal akademisyenler için, (doğal) bilimsel ilkelere ve nicel yöntemlere dayalı planlama mantıklıydı; coğrafya ise bu akıma geç katılmıştı. Ancak Baltimore'a taşınması, onu bu tür kabul görmüş inançları sorgulamaya itti; 1970'lerin Baltimore'unun konjonktürel uzay-zamanı, tamamen farklı bir durum ortaya çıkardı.

Johns Hopkins; Bristol ve Cambridge ile aynı türden korunan elit entelektüel bir alan sunuyordu, ancak 1970'lerin Amerika'sında, Vietnam Savaşı karşıtı hareketler, Black Power/Siyah Gücü hareketleri ve kentsel etnik temelli ayaklanmalarıyla parçalanmış bir ülkede, David'in gelmesinden bir yıl önce ABD Ulusal Muhafızları, XVIII. Hava İndirme Kolordusu ve 197. Piyade Tugayı'nın Martin Luther King suikastının ardından geniş çaplı ayaklanmaları bastırmak için çağrıldığı bir şehirde bulunuyordu. David, Bristol'da bisiklet sürmek yerine, Fred Hampton'ın yargısız infazından sonra Baltimore'daki Kara Panterler ofisini korumak için sokaklarda uyumak zorunda kaldı. İngiltere'de işçi sınıfından aileler için inşa edilen sosyal konutlar yerine, David'in Baltimore'un konut piyasası üzerine yaptığı ilk araştırmalar, yoksul koşullarda yaşayan siyah nüfusun, slumlordlar (Gecekondu standartlarında ya da oldukça bakımsız evleri, işçi sınıfından ailelere kiraya veren çoklu mülk sahipleri/bir nevi gecekondu ağası; ç.n.) ve ilgisiz belediye yönetimi tarafından daha da kötüleştirildiğini ortaya çıkardı. O ve öğrencileri, Marx'ı okumaya başladılar ve bu onlar için anlam ifade etti; Baltimore'un konut piyasasının nasıl işlediğine dair ona yeni içgörüler sağladı. Aslında, bu sadece David için anlam ifade etmiyordu. Hatırladığına göre, Baltimore'daki konut araştırmasının bulgularını bildirdiği bir toplantıda, Chase Manhattan Bank'ın başkan yardımcısı, “New York'ta karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri, mahalleyi iyileştirdiğimizde, destek olmaya çalıştığımız insanların oradan ayrılması” diyerek benim açıklamamın çok iyi bir fikir olduğunu söyledi. 'Bunu nereden buldun?’ diye sordu. 'Engels'ten buldum’ dedim. ‘O Harvard'da mı?’ dedi. ‘Hayır, Friedrich Engels.’ Biraz şok oldu."

David ile 1970'lerin ortalarına kadar tanışmadım. O zamana kadar o, radikal Marksist coğrafyanın önde gelen teorisyeni olmuştu ve ben de kendi coğrafi ve entelektüel dönüşümümü tamamlamıştım. David gibi -ve Marx için mantıksal empirizmi terk eden diğer birkaç birinci nesil radikal coğrafyacı gibi- ben de Kuzey Amerika'ya taşınmıştım. Orada tam anlamıyla Amerikan kapitalizmini ve onun bitmek bilmeyen savaşlarını deneyimledim ve Avrupa sosyal demokrasisinin çöküşünü izledim. Toronto'da nicel bir doktora tezi tamamladıktan sonra, Minnesota'da öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım ve Sosyalist Coğrafyacılar Birliği'nde aktif olarak yer aldım. 1968 yılı sona ermiş gibi görünse de, son derece sorunlu bir dünyanın mevcut durumunu açıklamak oyunbozanlık gibi geliyordu. Mevcut durumu olduğu gibi kabul etmek yerine sorgulayan ve daha özgürleştirici alternatifler hayal eden yeni teorik ve metodolojik çerçeveler arıyordum; Marx, lisansüstü eğitimimden beri beni cezbetmişti. David o günden beri bu yolda benim yol arkadaşım oldu. Sermayenin Sınırları, Trevor Barnes ile birlikte mekânsal Marksizm (The Capitalist Space Economy/Kapitalist Mekân İktisadı) alanına giriş yapmamıza ilham verdi ve bunu sonraki on yıllarda birçok başka ilham izledi. David aynı zamanda dostum oldu; her zaman aynı fikirde olmasak da, entelektüel yolculuğum onunkiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı.

Coğrafyada Açıklama, onun sonraki 20'den fazla kitabının yanında bir anomali gibi görünebilir, ancak aynı zamanda kuralı doğrulayan bir istisna olarak da görülebilir. Kitabın açıklayıcı teorileştirmeye olan sarsılmaz bağlılığı (“teorilerimiz ile bizi tanıyacaksınız”, s. 486), yalnızca nicel coğrafyayı ilerletmekle kalmayıp aynı zamanda eleştirel bir coğrafi teori için olasılık koşullarının yaratılmasına da yardımcı olan yollarla, kendi ana disiplininin saf ampirizmini baltaladı -bu teori, artık Marx ve coğrafi ekonomi politiğin çok ötesine geçmiştir. Dahası, David'in kendisi Marksizme geçmesine rağmen, Coğrafyada Açıklama’nın etkisi devam etmektedir: Google Scholar'a göre, alıntı sayısı 2013 yılında zirveye ulaşmış ve günümüzde coğrafi açıklama ve nedensellik üzerine devam eden felsefi tartışmalarda, hatta eleştirel coğrafyacılar tarafından bile düzenli olarak alıntılanmaya devam etmektedir!

Doğum günün kutlu olsun David, nice yıllara!

 

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/explaining-with-david adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

 

 Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü; 

Twitter üzerinden takip etmek için buraya, 

Bluesky üzerinden takip etmek için buraya, 

Facebook üzerinden takip etmek için buraya, 

Blogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

 

 

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi