Content feed Comments Feed

Sanat tarihçisi T. J. Clark, Verso Books’tan Daniel Ward’ın, Pier Paolo Pasolini’nin yeni gerçekçiliği, Komünist Parti’nin savaş sonrası İtalyan kültürü üzerindeki etkisi ve Pasolini’nin resim üzerine yazılarından oluşan ve yeni yayımlanan ‘Heretik Estetik’ kitabı üzerine sorularını yanıtladı.


 

-        - Sizinle sinema ve özellikle de Pasolini hakkında konuşmaya ancak Bir Fikre Veda kitabınızdan bazı kapanış satırlarını sorarak başlayabileceğimi hissediyorum. Sonuç bölümünde, Pasolini'nin 'Gramsci'nin Külleri' şiirinden alıntı yapmadan hemen önce, savaş sonrası İtalyan modernizminin sizin için öneminden ve Rossellini'nin bir filminin afişinin uzun süre yatak odanızın duvarında asılı kaldığından bahsediyorsunuz. Bu önemi, bu eserlerin ve o dönemin anlamını açıklayabilir misiniz?

1960'larda birçoğumuz için sinema sanatın ta kendisiydi. Cahiers du Cinéma ve Movie'ye (İngilizce eşdeğeri) ve daha sonra Screen'e (Cahiers du Cinéma, Movie ve Screen,  Fransızca ve İngilizce sinema dergileridir; ç.n.) takılmıştık. Ve eğer soldaysanız, sanırım 'popüler' ama aynı zamanda sınıflı bir toplumu tüm gerilimleri ve çelişkileriyle sunmaya kararlı - ya da bunu deneyen - bir sinema arıyordunuz. Karşılaştığım ilk ya da ilk iki yeni gerçekçi filmi izleyişimi hatırlayabiliyorum -bunlardan birinin Rossellini'nin Paisá'sı olduğunu biliyorum - ve "Vay canına, işte bu!" diye düşündüğümü. Paisá bir mihenk taşıydı ve ardından (biraz daha geç izlenen) La Terra Trema, Roma Açık Şehir ve Bisiklet Hırsızları geldi. Ama sanırım ilk izlediğim İtalyan filmleri, 50'lerin sonu ve 60'ların başında, yönetmenlerin yeni gerçekçiliğin ötesinde bir yol aradıkları filmlerdi. Fellini'nin Notte di Cabiria'sı. Antonioni'nin Il Grido'su. Antonioni bizim için çok önemliydi. 1960-62 arasında yaptığı üçleme ve ardından Kızıl Çöl (1964). O zamanlar bizim için bunlar ileriye giden yol gibi görünüyordu - film yapmanın garip yeni bir yoluna doğru...

Sanırım yeni gerçekçiliğe olan ilgi bir ölçüde geçmişe dönüktü. Antonioni'nin kim olduğunu ve ilk filmlerinin neye benzeyebileceğini merak ediyorduk -nereden çıkmıştı? Bu durum Visconti ve Fellini için de geçerliydi. Rossellini de 1960'larda kendi tuhaf tarzıyla hâlâ çok aktifti, La Prise de pouvoir par Louis XIV (1966) ve televizyon için yaptığı filmler.

Ne kadar çabuk olduğunu hatırlamıyorum ama kısa süre sonra 40'ların sonu ve 50'lerin başındaki yeni gerçekçi döneme geri döndük. Ve bu şaşırtıcıydı. Gördüğüm diğer sinemalara hiç benzemiyordu. Söylediğim gibi, filmler işçi sınıfının yaşamıyla ilgiliydi. Ama yine de bu onların doğrudan 'popüler' oldukları anlamına gelmiyordu. Eğer ölçü gişe ise; Fellini, Rossellini ve arkadaşları savaştan sonra İtalya'ya akın eden Amerikan sinemasının çok gerisindeydi. Ancak yeni gerçekçilik bir anlamda Hollywood ile rekabet halindeydi: sinemanın, işçi sınıfı izleyicisine neler sunabileceğine dair başka bir model sunuyordu. Elbette söylenmesi gereken bir diğer şey de Marksizm ve Partito Communista Italiano/İtalyan komünist Partisi (PCI) tarafından doğrudan etkilendiğidir. Film yapımcılarının çoğu gerçek parti üyesi değildi. Ancak Giuseppe De Santis gibi komünist yönetmenler vardı - oldukça Marksist, kesinlikle bir Parti entelektüeli - yeni gerçekçiliğin 'partizan' temelinin çok iyi olduğunu, ancak şimdi zor olanın bunu Amerikan filmlerinin cazibesi ve erotizmiyle rekabet edebilecek bir şeyle harmanlamak olduğunu savunuyordu. Bu nedenle Acı Pirinç/Riso Amaro (1949), Marksist entelektüeller kuşağına muazzam bir şekilde hitap etti. Italo Calvino'nun bu konuda yazdığı harika bir uğrak vardır. Po'da Acı Pirinç'in setine gider ve tabii ki Silvana Mangano gözlerini  kamaştırır ama aynı zamanda bunun, merkezinde sınıf mücadelesi olan gerçek bir 'kitle sineması' yapmak için ciddi bir girişim olduğunu düşünür. Yani yeni gerçekçilik bunların hepsiydi; artı tabii ki bir dönüm noktasındaki İtalya efsanesi, faşizm sonrası İtalya, savaşın sonundaki İtalya -sinema ve partizanlar, sinema ve direniş. Paisá (1946) bunun simgesidir.

- Bence bu filmlerin simgeleri ve imgeleri kayda değer ve dikkatle gönderme yapıyor. O dönemdeki pek çok eser, sanayi öncesi İtalya'ya (kırsal yaşam, köylüler, kilise, aile) ve bu İtalya'nın kapitalizm altında geçirdiği dönüşüme dair fikirlere odaklanıyor. Bu imge referansları nereden geliyor, o dönemde resim ve film arasında doğrudan bir diyalog var mıydı?

İlginç bir ileri-geri gidiş vardı, şimdi İtalya'daki resim ve film yapımı hakkında daha fazla şey anlıyorum. Yeni gerçekçiliğin resimsel eşdeğerleri vardı. Filmler kadar başarılı olamadılar. Ama Calvino'nun bir keresinde söylediği gibi, 'yeni gerçekçi', İtalyan kültüründeki o savaş sonrası dönemin karakteri için çok yetersiz bir kelime. Sonuçta kim Visconti ya da Fellini'den, hatta Pasolini'den daha az 'gerçekçi' (her türlü) olarak nitelendirilebilir ki? Hepsi de başına buyrukların en tuhaflarıydı. Belki de 'yeni gerçekçilik’in, bir tür belgesel gereksiniminin esas göründüğü kısa ömürlü savaş sonrası dönemin adı olduğunu söyleyebiliriz. 1945 sonrası İtalya'sında aslında İtalya'nın tüm siyasi ve sınıfsal yönü için gerçek bir mücadele vardı. Dolayısıyla, acil politik sebeplerden ötürü bir belgesel, 'ajit-prop' zorunluluğu vardı, ancak bunun içine her türden çok tuhaf kişilikler ve üslup tutumları çekildi.

Sanırım hepsi de erken dönem sinemanın (proleter bir sanat olduğu ölçüde) kesinlikle sadece, hatta esas olarak 'gerçekçi' olmadığının farkındaydı. Bir yanda Méliès'in, diğer yanda Lumière'in sineması gibi fantastik bir sinemaydı. Sinema her zaman iki kutup arasında gidip gelmiştir.

 - Bir keresinde Pasolini'yi, James Ensor ve Andrei Platonov ile birlikte, sosyalist ya da anarşist bir ortamdan çıkan en tuhaf sanatçılardan biri olarak tanımlamıştınız. Bu tuhaflığı nasıl betimlersiniz?

Şey, o tamamen fantastik bir karakter! Açıkçası, cinselliği tuhaf ve tehlikeliydi. Kutsal olana ve dine karşı tutumu da garip. Önsözde Accattone (1961) hakkında yazdığı bir gazete makalesinden alıntı yapıyorum: "...dindarlık, kişisel kurtuluş ihtiyacında değil... tüm hikâyeyi belirleyen kadercilikte değil... [filmin] dünyayı görme biçiminde, görmenin teknik kutsallığında yatıyor." Demek istediğim, Komünist Parti'nin sadık bir destekçisi olan (ya da çoğunlukla olmak isteyen...) birinden gelen bu ifadeler şaşırtıcı!

Ama belki de bir kez daha düşününce, ‘garip’ doğru kelime değildir. Çünkü elbette PCI (ya da İtalya'daki herhangi bir sol siyaset biçimi) sürekli olarak İtalyan Katolikliği ile uzlaşmaya -müzakere etmeye, üstün gelmeye, nasıl adlandırırsanız adlandırın- çalışıyordu. Hâlâ baskın, hegemonik bir ideoloji ile mücadele içinde olduklarının farkındaydılar. Yine de Pasolini'nin Katoliklikle ilişkisindeki stratejilerinin benzersiz olduğunu söyleyelim! Ama yine de bu bile yeterli değil... Her zamanki gibi güneşin altında yeni bir şey yok. İsa Mesih'i proleter devrimci olarak yeniden yaratmaya çalışan olağanüstü bir girişim olan The Gospel According to St Matthew’un (1964) büyük bir hayranıyım. Ama elbette Rossellini de aynı şeyi yapmıştı ya da The Flowers of St. Francis (1950) ile yapmaya çalışmıştı. Bu filmde Fransisken metni ile sinemasal görüntü arasındaki ilişki büyüleyicidir. Rossellini film boyunca (yağmur altında yürüyen kardeşlerin en baştaki unutulmaz görüntülerinden itibaren) “Aziz Francis'in ne olduğunu ya da ne olduğunu düşünüyoruz? Onu gerçek bir tarihi karakter olarak yeniden hayal edebilir miyiz?”, "Fransisken bir sinema nasıl olurdu?" diyor. Pasolini'nin The Flowers'a sıkı baktığını düşünüyorum.

Pasolini'nin garipliğiyle kastettiğim de buydu. Elbette zamanının Marksizm’ine karşı bir öfkeydi. 'Kötü bir Marksist' olarak çok saldırıya uğradı ve parti tarafından reddedildi -sadece cinselliği yüzünden değil.

- Onun 'kötü' Marksizmi, bu yeni derlemeye (Heretik Estetik) yazdığınız önsözde bahsettiğiniz bir şey. Yani Pasolini'nin, Marksizm’in parti dışında yeniden inşa edilebilmesi için kötü olma zorunluluğu. Bu onun hayatında ve eserlerinde pek çok biçim alıyor, en çok da cinselliği, ama aynı zamanda suçlulara ve o korkunç 'lümpen' ya da alt-proletarya kategorisine odaklanmasıyla. Bu, dönemin geçerli politikalarına ve PCI'ya ters mi düşüyordu? Bu 'kötülük' neyi mümkün kılıyor?

Parti, bundan ne anlam çıkaracağını bilmiyordu. (Pasolini) 'ileri' bir işçi sınıfı ve farklı ve ıskartaya çıkarılabilir bir lümpen olduğu fikrini reddediyordu. Bu mesele aslında o andan itibaren pek çok İtalyan sinemasının arasından geçip yolunu buluyordu -filmler bu ukala, ortodoks ayrımla mücadele etmeye devam ediyor. Visconti'nin ‘Rocco ve Kardeşleri'nin (1960) sonunda hayran olduğum şeylerden biri de budur. Filmin sonunda, kardeşlerin Milano'daki ıstırabından sonra, parti üyesi, iyi kardeş, sanayi toplumuna uyum sağlayan namuslu aile babası ortaya çıkar - ve son dakikalarda onu banliyödeki evine giderken görürsünüz. Visconti bir anlamda bunun bir son olduğunu söylüyor. Diğer kardeşler, uyumsuz kardeşler, hepsi de çılgın, katil olarak resmedilmiyor mu? Peki film sizi nerede bırakıyor -dramatik olarak, estetik olarak? İyi kardeşin tarafında mı?

Nihayetinde bütün bu dönemde hayranlık duyduğum şey, film yapımcılarının katıksız enerjisi ve konularına olan yakınlıklarıdır. O dönemde Pasolini’ye herkes hayranlık duyuyordu ama belli ki birçoğu ondan ne anlam çıkaracağını bilmiyordu. Ancak Fellini'nin Cabiria'nın Geceleri (1957) için onu çağırması ilginçtir -Roma'nın kenar mahallelerindeki lümpen-proletarya hakkında, dili ve şehrin sırtlarının manzarasının unutulmaz bir şekilde yakalanmasıyla harika bir filmdir. Pasolini, Cabiria için senaryo yazarı ve 'diyalog danışmanı' olarak getirildi, çünkü Fellini onun üslubu anlayan ve tüm yaşam tarzının tadına varan biri olduğunu biliyordu.

- Sanat ve resim üzerine yazdıklarına dönecek olursak, bu konuya nasıl geliyor? Ve bu, onun çalışmalarını -ve 'görme' felsefesini- bize nasıl farklı bir şekilde (eğer varsa) açıyor?

Resme ve ressamlara büyük önem veriyor. Özellikle 1950'lerde en yakın işbirlikçileri ve arkadaşlarından bazıları, 'yerelliğini' savunduğu Friuli ve Po Vadisi’nden ressamlardı. Toti Scialoja, Renzo Vespignani, Federico De Rocco ve Giuseppe Zigaina. Ünlü değillerdi... Pasolini daha sonra ünlü ressamlarla arkadaş oldu -örneğin Renato Guttuso ve Carlo Levi. (Yine de Levi, duvar resimlerinden ziyade İsa Eboli'de Durdu adlı anı kitabıyla yaşayacak kuşkusuz... Ama Matera'daki duvar resimlerini gördüyseniz -köylü ve proleter yaşamının devasa bir duvar resmi dizisi- ne kadar güçlü bir ressam olduğunu bilirsiniz).

Bazıları doğrudan (acemice) 'yeni gerçekçi' olan bu ressamlar Pasolini için çok önemliydi. Resim, onun sinemaya giden yoluydu. Çok genç bir adamken, her zaman başlıca görsel öğretmeni olarak gördüğü büyük sanat tarihçisi Roberto Longhi'den ders aldı. Her zaman Longhi'nin derslerini çağrıştırma yetisine sahiptir. La Ricotta (1962) davası sırasında, dine hakaretten neredeyse hapse girecekken, filmi savunan bir makale yazar. Filmde "Masaccio'nun atölyesindeki bir çırağın gözünde daha da değerli" olacak bir etki yaratmak istediğinden bahseder. Bu kısmen provokasyon, kısmen de kesin bir ciddiyettir. Çünkü bu, Pasolini'nin dünyasıdır. “Aziz Matyas'a Göre İncil”de, karakterlerin aniden Piero della Francesca şapkaları taktığı meşhur anlar vardır elbette. Bu sevimlidir -ama aslında İtalyan sanatının geçmişine olan borç çok daha derin, çok daha nüfuz etmiştir- alıntının çok ötesine geçer.

Pasolini, İtalyan sinemasının ve 20. yüzyıl İtalyan görsel sanatının güçlü yanlarından birinin, uzun görsel geçmişiyle süreklilik içinde olması (diğer tüm ulusal sinemalardan daha çok) olduğuna derinden inanıyordu.

- Sanat tarihine dair kaygıları nelerdir (eğer böyle adlandırabilirsek), yazılarında ve filmlerinde bir süreklilik var mı?

Hem de çok fazla. Her zaman ortak yaşama, çoğunluğun yaşamına nasıl biçim vereceğimizden bahsediyor. Görsel sanatın tüm kaynaklarını öyle ya da böyle seferber etmedikçe, yani mirasımızı gerçekten kullanmadıkça bunu yapamayacağımızı hemen fark ediyor. Bu değişmez bir tema.

Kitapta Alessandro Giammei ve Ara H. Merjian tarafından çok iyi çevrilmiş bir kısım var... PCI tarafından Roma’da düzenlenen büyük bir Picasso sergisi sırasında Picasso hakkında yazılmış uzun bir şiir. Bu şiiri daha önce hiç İngilizce olarak okumamıştık. Sergi, komünizmin en ünlü sanatçısının bir kutlamasıydı - sanırım 1953 ya da 54'te düzenlenmişti. Şiir, Pasolini'nin büyük kasidesi 'Gramsci'nin Külleri'nin ilginç bir tamamlayıcı parçası... bir bakıma ‘Picasso'nun Külleri’ de denebilir. Özellikle Picasso'nun 1950'lerin başında yaptığı tuhaf karikatürize (ve ona katılıyorum, oldukça kötü) büyük resimlere bakıyor, tuhaf bir sözde çocuksu tarzda yapılmış Savaş ve Barış adlı duvar resimleri -Guernica'yı yeniden yapma girişimleri -. Ve Pasolini, onlardan nefret eder. "[Tüm] bunların içinde insanlar yok" diyor, "uğultulu sesleri bu tuvallerde, bu galerilerde sessizliğe gömülen insanlar..." Bunu 53'teki bir komünistin ağzından, partinin yoldaşı için düzenlediği büyük kutlamanın başrol oyuncuları hakkında bir yargı olarak düşünün. Bence bu Pasolini'nin 'gerçekçiliğine' hitap ediyor.

- Pasolini'nin film ve sinema üzerine yazılarında, bu araç hakkında nasıl yeterli bir şekilde yazılacağına dair bir kaygı var (bu kaygının, sizin görsel sanatlar hakkındaki kaygınızla benzer olduğunu belirtmek isterim). Pasolini, görsel sanatlar ve resim üzerine nasıl yazıyor?

Resim hakkında çok düpedüz ve bir dereceye kadar sağduyuyla yazıyor. Oysa film hakkında ve örneğin Accattone'nin 'sakral' ya da kutsal boyutu hakkında konuşmaya başladığında, hemen kamera açısı ve odak derinliği hakkında konuşmaya başlıyor -teknik konuşuyor, üsluptan bahsediyor. Yine, bunun kısmen provokasyon olduğunu düşünüyorum, "Peki, sakral derken neyi kastediyorum? Sanırım f/32 ile şu kadar enstantane hızını kastediyorum. Ve şu kadar hızlı, şu kadar uzağa hareket eden bir takip çekimi..." Okuyucularını teknik bir dünyaya sürüklüyor. Ama resim hakkında konuşurken hiç de teknik değil. Sanat hakkında meraklı, resme büyük ilgi duyan bir sinemacı bakış açısıyla yazıyor, ama asla bir sanat tarihçisi ya da kuramcısı olarak değil.

Ekphrasis (Görsel sanat eserinin dramatik, sözel veya grafik tasviri; ç.n.) yazmıyor, resimleri anlatan şiirler yazmıyor. Resimleri gerçekten hiç betimlemiyor. Ama betimleme -bildiğiniz gibi bu söylediğim eski, tanıdık bir şarkı!- çok zor bir iştir. Son derece zordur ve bu nedenle sanat tarihi disiplini bundan kaçınma eğilimindedir -işi sizin için yapacak (ya da yapıyor gibi görünecek) bir metin ya da bağlam bulmak çok daha kolaydır. Pasolini resimlerle, niyetleriyle ve ortaya çıktıkları şeyle, yani yerel koşullarla olan ilişkileriyle ilgilenir.

-        - Anglofon dünyada bazen Pasolini'nin garip bir imgesine sahip olup olmadığımızı merak ediyorum - şiirlerinden, eleştirilerinden ve romanlarından (çoğu hâlâ çevrilmemiş) büyük ölçüde arındırılmış bir imge. Acaba onda, kaçırdığımız sağduyulu bir yön mü var?

Bence baştan sona var. Onun sineması ve hikâye anlatma biçimi sürekli olarak dünya işlerine geri dönüyor. Bu temel 'gerçekçilik', -her zaman kasıtlı sapkınlık, yıkılan tabular, aşırılık, provokasyon, 'mahzendeki vahşi köpekler' ile ölüm kalım mücadelesi içinde. Sonuçta, Aziz Matyas'a Göre İncil'in, Saló ya da Sodom'un 120 Günü (1975) ile bir arada var olduğu bir sinema nasıl bir sinemadır!

- Son olarak Pasolini'nin mevzusuna geri dönebilir miyim? Onun 'tipler' galerisine. İşçi sınıfına Marksist bir bakış açısıyla yeniden bakması, ancak pek çok 'Marksist' varsayımı ve ayrımı bir kenara bırakma kararlılığı... 'Köylülüğü', nostalji ya da küçümseme olmadan tasvir etmek mümkün mü? Proleter yaşamın şiddeti ve yoksunluğu, yaklaşan (siyasi) bir 'kurtuluş' çerçevesi olmadan ekrana nasıl yansıtılabilir?

Evet, bence Pasolini'nin kaygıları bunlar. ‘Kaygılar’, farkındayım, çok zayıf bir kelime! Sık sık işkence görüyor, acı çekiyor... Yeni bir tür proleter kahraman yaratmak istiyor -korkacağımız, tüm kategorilerimizi karıştıracak bir kahraman. Ve bize tepeden tırnağa 'köylü' olan bir İsa sunmak istiyor. İsa'nın bir köylü devrimci olduğunu düşünüyor. Ancak bu kategorileri -'köylü', proleter- klişeye geri dönmeden nasıl yeniden keşfedebilir ve yeniden değerlendirebiliriz? Aziz Matyas'a Göre İncil'e tekrar bakın. Açıkça –bariz bir şekilde- stilize edilmiş, taviz vermeksizin kahramanlaştırılmıştır -o pürüzlü suratlar galerisi, havariler ve kıssaları dinleyen halk kitlesi, Matera'nın mağara kayalıklarının ihtişamı, İsa'nın güneşe karşı sarp yüzü, vesaire.

 

https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/inside-the-inferno-t-j-clark-on-pasolini  adresinde yayımlanan söyleşinde çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.


İtalya merkezli Il Manifesto gazetesinden Roberto Ciccarelli, 90. yaşına giren İtalyalı düşünür Toni Negri ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Negri söyleşide, kapitalist stratejinin "galip" görünmesi, komünizmin güncel anlamı, işçicilik gibi konular üzerinde duruyor.



- Toni Negri, 90 yaşına bastınız. Bugün zamanınızı nasıl yaşıyorsunuz?

Gilles Deleuze'ün de benimkine benzer bir rahatsızlıktan mustarip olduğunu hatırlıyorum. O zamanlar bugün sahip olduğumuz destek ve teknoloji yoktu. Onu son gördüğümde, oksijen tüpleriyle dolu bir el arabasıyla dolaşıyordu. Gerçekten çok zordu. Bugün benim için de öyle. Bu yaşta geçen her günün bir gün daha eksik olduğunu düşünüyorum. O günü büyülü bir gün haline getirecek gücünüz yok. Güzel bir meyve yediğinizde, ağzınızda müthiş bir tat bırakması gibi. Bu meyve muhtemelen hayattır. Bu, onun en büyük meziyetlerinden biri.

 

-          - Doksan yıl, kısa bir yüzyıldır.

Birkaç kısa yüzyıl olabilir. Hobsbawm tarafından tanımlanan ve 1917'den 1989'a kadar süren bir klasik dönem vardır. Amerikan yüzyılı vardı ama o çok daha kısaydı. Bretton Woods'ta mali anlaşmalar ve dünya otoritesinin tanımlanmasından Eylül 2001'de İkiz Kulelere yapılan saldırılara kadar sürdü. Bana gelince; benim uzun yüzyılım ben doğmadan kısa bir süre önce Bolşevik zaferiyle başladı ve işçi mücadeleleri ile katıldığım tüm politik ve sosyal çatışmalarla devam etti.

 

-          - Bu kısa yüzyıl dev bir yenilgiyle sona erdi.

Bu doğru. Ama onlar tarihin sona erdiğini ve barışçıl küreselleşme döneminin başladığını düşünüyorlardı. Otuz yılı aşan bir zamandır her gün gördüğümüz üzere, bundan daha yanlış bir şey olamaz. Bir geçiş çağındayız ama aslında hep öyleydik. Gizliden gizliye de olsa kendimizi, sert bir karşılık verilen mücadelelerin küresel çapta yeniden canlanmasının damga vurduğu yeni bir dönemde buluyoruz. İşçi mücadeleleri; feminist, ırkçılık karşıtı, göçmenleri ve hareket özgürlüğünü savunan ya da ekolojik mücadelelerle giderek daha fazla kesişmeye başladı.

 

-          - Padova'daki kürsüye çok genç yaşta geldiniz. İtalyan işçiciliğinin (İtalyanca ‘Operaismo’ kavramının karşılığı olarak bu metinde ‘işçicilik’ kullanılacaktır; ç.n.) dergisi Quaderni Rossi'de görev aldınız. Marghera'daki petrokimya tesisinden başlayarak fabrikalarda bir araştırma yaptınız, temel çalışmalarda bulundunuz. Önce Potere Operaio'nun, ardından Autonomia Operaia'nın bir parçası oldunuz. Uzun İtalyan Altmış Sekizi ile başlayıp Torino'da Corso Traiano'daki zorlu işçi Altmış Dokuz'unu deneyimlediniz. Bu hikâyenin doruk noktasına ulaştığı politik moment neydi?


1970'ler, kapitalizmin kendi geleceği için bir strateji öngördüğü yıllardı. Küreselleşme yoluyla, endüstriyel emeği tüm değer birikimi süreciyle birlikte güvencesiz hale getirdi. Bu geçişte yeni üretici kutuplar tetiklendi: entelektüel emek, duygusal emek, dayanışma inşa eden sosyal emek. Yeni değer birikiminin temelinde elbette hava, su, canlılar ve sermayenin 60'lardan beri bildiği kâr oranının düşmesine karşı koymak için sömürmeye devam ettiği tüm ortak mallar da vardır.

 

-          - 1970'lerin ortalarından beri neden kapitalist strateji galip geldi?

Çünkü soldan bir yanıt gelmedi. Gerçekten de, uzun bir süre boyunca bu süreçler konusunda tam bir cehalet söz konusuydu. Yetmişli yılların sonundan itibaren, bu dönüşümün önemini göstermeye çalışan ve işçi hareketinin yeni toplumsallaşma ve siyasi ve kültürel örgütlenme biçimleri etrafında yeniden örgütlenmesini amaçlayan her türlü entelektüel veya politik güç, hareket bastırıldı. Bu bir trajediydi. İşte, kısa yüzyılın sürekliliği şu anda yaşadığımız zamanda ortaya çıkıyor. Solun, politik çerçeveyi sahip oldukları ile kenetleme iradesi vardı.

-          - Peki solun sahip oldukları nelerdi?

Güçlü bir imge ama o zamanlar zaten yetersizdi. Başka bir şey istediğinin farkına varmadan sanayi işçisi figürünü mitleştirdi. Agnelli'nin fabrikasında yer almak değil, onun şirketini yok etmek istiyordu; kimseyi köleleştirmeden başkalarına sunmak için araba üretmek istiyordu. Marghera'da kanserden ölmek ya da gezegeni yok etmek istemiyordu. Temel olarak Marx'ın Gotha Programının Eleştirisi'nde yazdığı şey budur: sosyal demokrasinin, metalaşmış emek yoluyla özgürleşmesine karşı ve emek gücünün metalaşmış emekten özgürleşmesi için. Komünist Enternasyonal'in -açık ve trajik bir biçimde Stalinizmle birlikte ve ardından giderek daha çelişkili ve şiddetli bir şekilde- aldığı yönün, devasa kitleleri harekete geçiren arzuyu yok ettiğine inanıyorum.

 

-          - Bu muharebe meydanında savaşan neydi?

Bir yanda kurtuluş fikri vardı. İtalya'da bu fikir Nazi faşizmine karşı direnişle aydınlanmıştı. Kurtuluş fikri, biz çocukların o zaman yorumladığı şekliyle Anayasa'nın kendisine yansıtılmıştı. Ve bu konuda, Katolik Kilisesi'nin İkinci Vatikan Konsili ile doruğa ulaşan toplumsal evrimini de hafife almayacağım. Öte yandan, İtalyan Komünist Partisi'nin sosyal demokrasiden miras aldığı, çeşitli kökenlerden Amendolalar ve Togliatticilerin gerçekçiliği vardı. Bunların hepsi 1970'lerde dağılmaya başlarken, bunun yerine yeni bir yaşam biçimi, komünist olmanın yeni bir yolunu icat etme imkânı vardı.

 

-          - Kendinizi komünist olarak adlandırmaya devam ediyorsunuz. Bugün bu ne anlama geliyor?

Genç bir adam olarak benim için anlamı şuydu: özgür olmak, daha az çalışmak ve birbirimizi sevmek için iktidarı fethedeceğimiz bir geleceği bilmek. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi burjuva kavramlarının işbirliği, dayanışma, radikal demokrasi ve aşk sloganlarıyla gerçekleştirilebileceğine ikna idik. Biz böyle düşündük ve böyle davrandık, sola oy veren çoğunluk da böyle düşündü ve bunu var etti. Ancak dünya tahammül edilemezdi ve şu anda da tahammül edilemez; birlikte yaşamanın temel erdemleriyle çelişkili bir ilişkisi vardır. Yine de bu erdemler kaybolmaz, kolektif pratikle kazanılır ve üretkenlik fikrinin dönüşümüne eşlik eder ki bu da daha az zamanda daha çok mal üretmek ya da daha yıkıcı savaşlar çıkarmak anlamına gelmez. Aksine, herkesi doyurmaya, çağdaşlaştırmaya, insanları mutlu etmeye hizmet eder. Komünizm; mülkiyet, sınırlar ve sermaye üçlüsüne karşı savaşan neşeli, etik ve politik bir kolektif tutkudur.

-          - İşçilerin otonomi hareketine yönelik baskının ilk anı olan 7 Nisan 1979'da gerçekleşen tutuklama bir dönüm noktasıydı. Farklı nedenlerle, bana göre, yıllarca süren coşkun bir güvence kampanyası, hareketlerin militanlarıyla, bir grup cesur entelektüelle, radikal partiyle yürütülen eşsiz bir gazetecilik vakası, "manifesto" tarihi için de bir dönüm noktasıydı. Sekiz yıl sonra, 9 Haziran 1987'de, sürekli değişen ve asılsız suçlamalardan oluşan kale yıkıldığında, Rossana Rossanda bunun "telafisi mümkün olmayan bir şey için geç kalınmış, kısmi bir telafi" olduğunu yazdı. Tüm bunlar bugün sizin için ne ifade ediyor?


Her şeyden önce, hiçbir zaman inkâr edilmemiş bir dostluğun işaretiydi. Rossana bizim için inanılmaz cömertlikte bir insandı. Belli bir noktada o da dursa bile: PCI'nın (İtalya Komünist Partisi; ç.n.) geldiği hali, PCI'ya yakıştıramıyordu.

                                         

-          - Ne hale gelmişti?

Bir zalim. Kendisini içine soktuğu pisliği kınayanları katletti. O yıllarda ona bunu söyleyen çok kişi vardı. İşçi sınıfını, öğrenci hareketini, kadınları, sosyal, politik ve demokratik tutkuların kendilerini örgütlediği tüm yeni biçimleri dinlemekten geçen başka bir yol vardı. Dürüst, temiz ve kitlesel şekilde bir alternatif önerdik. Büyük fabrikaları, okulları, nesilleri kapsayan devasa bir hareketin parçasıydık. PCI'nın bitişi, terörist aşırılıkların doğmasına neden oldu: bu şüphe götürmez. Her şeyin bedelini ağır bir şekilde ödedik. Ben tek başıma toplam on dört yıl sürgün ve on bir buçuk yıl hapis yattım. Manifesto her zaman masumiyetimizi savundu. Benim ya da Autonomia'dan diğerlerinin Aldo Moro'yu kaçıranlar ya da yoldaşların katilleri olarak görülmesi tamamen aptalcaydı. Bununla birlikte, cesur ve önemli olan bu masum mücadelede önemli bir husus geride bırakıldı.


-          - Hangi husus?

PCI ve DC (Hıristiyan Demokrat Parti; ç.n.) arasındaki tarihi uzlaşmaya karşı çok daha geniş bir hareketten siyasi olarak sorumluyduk. Bize karşı sağcı polis tepkisi vardı ve bu anlaşılabilir bir durum. Ancak PCI'nın buna verdiği cevabın kapsamını anlamak istemiyorduk. Temel olarak, sınıfın siyasi ufkunun değişeceğinden korkuyorlardı. Eğer bu tarihsel meseleyi anlamıyorsanız, bugün İtalya'da bir solun var olmamasından nasıl şikâyet edebilirsiniz?

 

-          - 7 Nisan ve “Calogero teoremi” denilen şey, solun azımsanmayacak bir kısmının adaletçiliğe ve yargı gücüne siyasi temsilciye dönüşmesi yönünde bir adım olarak değerlendirildi. Böyle bir tuzağa düşmek nasıl mümkün oldu?

PCI, ahlaki mücadelenin merkeziliğini ekonomik ve siyasi mücadele ile değiştirdiğinde ve bunu kendi alanına çekilen yargıçlar aracılığıyla yaptığında, yolculuğunu sonlandırdı. Gerçekten de sosyalizmi inşa etmek için adaletçiliği kullandıklarını mı düşünüyorlardı? Adaletçilik, burjuvazinin en sevdiği şeylerden biridir. Hukukun, hapishanenin ya da polisin alttakilere karşı sınıfsal kullanımını görmemizi engelleyen yıkıcı ve trajik bir yanılsamadır. O yıllarda genç yargıçlar da değişti. Önceden çok farklıydılar. Onlara "saldırı praetorları" (İtalyancada ‘yüksek idari yetkili’ anlamında kullanılan, aynı zamanda Sezar’ın muhafızlarına verilen isim; ç.n.) deniyordu. Benim de çalıştığım Demokrasi ve Hukuk dergisinin ilk sayılarını hatırlıyorum. İçimi sevinçle dolduruyorlardı çünkü kitle adaletinden bahsediyorduk. Sonra adalet fikri çok farklı bir şekilde geriletildi, yasallık ve meşruiyet kavramlarına geri getirildi. Ve yargıda artık siyasi bir bildirim değil, sadece akımlar arasında hizalanmalar oldu. Ardından bugün, artık ülkenin gerçekliğine bile uymayan bir kurallar paketine indirgenmiş bir anayasamız var.

 

-          - Hapishanede siyasi mücadeleye devam ettiniz. 1983 yılında cezaevinde Il Manifesto tarafından yayımlanan "Devrimi Hatırlıyor musunuz" başlıklı bir metin yazdınız. İtalyan 1968'inin özgünlüğünden, 1970'lerdeki hareketlerin "öncü yılları"na indirgenemeyeceğinden söz ediliyordu. O yılları nasıl yaşadınız?

Bu belge biraz utangaçlıkla önemli şeyler söylüyordu. Sanırım az önce bahsettiğim şeyleri aşağı yukarı söylüyor. Zor bir dönemdi. İçerideydik, bir şekilde dışarı çıkmamız gerekiyordu. İtiraf edeyim ki, o büyük acılar içinde Spinoza üzerine çalışmak, içine kapatıldığımız saçma kasveti düşünmekten daha iyiydi benim için. Spinoza hakkında büyük bir kitap yazdım ve bu bir tür kahramanlık eylemiydi. Hücremde beşten fazla kitap bulunduramazdım. Ve sürekli özel hapishaneler değiştirdim: Rebibbia, Palmi, Trani, Fossombrone, Rovigo. Her seferinde yeni bir hücrede, yeni insanlarla. Günlerce bekledim ve baştan başladım. Yanımda taşıdığım tek kitap Spinoza'nın Etika'sıydı. Şans, 1981'de Trani'deki isyanda özel kuvvetlerin her şeyi yok etmesinden önce, metnimi bitirdim.

 

-          - 1983 yılında parlamentoya seçildiniz ve birkaç aylığına hapisten çıktınız. Sizi cezaevine geri gönderme kararı aldıkları ve Fransa'da sürgüne gitmeye karar verdiğiniz ana dair ne düşünüyorsunuz?

Bunun acısını hâlâ çok çekiyorum. Tarihsel ve tarafsız bir yargıda bulunmam gerekirse, ayrılmakta haklı olduğumu düşünüyorum. Fransa'da kuşaklar arası ilişkiler kurma konusunda faydalı oldum ve eğitim aldım. Félix Guattari ile çalışma fırsatım oldu ve dönemin tartışmalarına girmeyi başardım. Sans Papiers'in (Sans Papiers yani ‘kâğıtsızlar’, oturma ve çalışma izni olmadan yaşayan göçmenlere verilen isimdir; ç.n.) hayatlarını anlamamda bana çok yardımcı oldu. Ben de öyleydim; kimlik kartım olmamasına rağmen öğretmenlik yaptım. Paris 8 Üniversitesi'nden yoldaşlarım bana yardımcı oldu. Ama başka açılardan, kendime, yanıldığımı söylüyorum. Hayatımın en güzel yıllarını, isyanları ve dört yıllık önleyici gözaltı sürecini beraber yaşadığım yoldaşlarımı cezaevinde bıraktığım gerçeği beni derinden sarstı. Onlardan ayrılmak beni hâlâ incitiyor. O cezaevi, sevgili yoldaşlarımın ve çoğu zaman ailelerinin hayatlarını mahvetti. Doksan yaşındayım ve kendimi kurtardım. Bu beni o dram karşısında daha dingin yapmıyor.


-          - Rossanda da sizi eleştirdi…

Evet, benden Sokrates gibi davranmamı istedi. Ben de sonumun filozof gibi olma riskini göze aldığımı söyledim. Hapishanedeki raporlar yüzünden ölebilirdim. Pannella beni maddi olarak hapisten çıkardı ve sonra beni dünyadaki bütün suçlardan sorumlu tuttu çünkü geri dönmek istemedim. Beni aldatan pek çok kişi vardı. Rossana o zaman beni uyarmıştı ve belki de haklıydı.

 

-          - Bunu yaptığı başka bir zaman var mıydı?

Evet, 14 yıllık sürgünden sonra 1997'de Paris'ten İtalya'ya dönmememi söylediğinde. Ayrılmadan önce onu son kez ulusal Orta Çağ müzesi olan Cluny Müzesi'nin yakınındaki bir kafede gördüm. Uçağa binmemi önlemek için beni zincirlemek istediğini söylemişti.

 

-          - O zaman neden İtalya'ya dönmeye karar verdiniz?

1970'lerdeki tüm yoldaşlar için bir af için mücadele ettiğime ikna olmuştum. Sonra çift meclis vardı, bu mümkün görünüyordu. 2003'e kadar altı yıl hapis yattım. Belki de Rossana haklıydı.

 

-          - Bugün onunla ilgili ne hatırlıyorsunuz?

Onu en son Paris'te gördüğüm zamanı hatırlıyorum. Çin'e yaptığım seyahatler için endişelenen, zarar göreceğimden korkan çok tatlı bir arkadaşımdı. O zaman ve her zaman harika bir insandı.

 

-          - Kızınız Anna Negri, bu hikâyeyi sevdiklerinizin ve başka bir neslin gözünden anlatan "Tarihe Dolanmış Bir Ayakla" (DeriveApprodi) kitabını yazdı.

Anna, Francesco ve Nina adında üç muhteşem çocuğum var ve onlar yaşananlardan tarifsiz acılar çektiler. Bellocchio’nun  Moro ile ilgili dizisini (Yönetmen Marco Bellocchio’nun 2003 yılı yapımı olan ve Aldo Moro’nun Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılışını, kaçırma eylemini gerçekleştirenlerden birinin gözünden anlatan ‘Günaydın Gece’ isimli filminden bahsediyor ancak muhtemelen Giovanni Bianconi’nin yönetmenliğindeki aynı isimli ve aynı konudaki 2002 yapımı dizi ile karıştırmakta; ç.n.) seyrettim ve bu inanılmaz trajediden benim sorumlu tutulmama hayret etmeye devam ediyorum. Okula giden ilk iki çocuğumu düşünüyorum. Birileri onları bir canavarın çocukları olarak gördü. Bu çocuklar öyle ya da böyle muazzam olaylara maruz kaldılar. İtalya'dan ayrıldılar ve geri döndüler, o uzun kışı birinci şahıs olarak yaşadılar. En azından onları bu duruma sokan ebeveynlerine karşı biraz öfke duyabilirler. Benim de bu hikâyede belli bir sorumluluğum var. Tekrar arkadaş olduk. Bu benim için muazzam güzellikte bir hediye.

 

-        - Doksanlı yılların sonunda, yeni küresel hareketlere ve ardından savaşa karşı, Michael Hardt ile birlikte "İmparatorluk" ile başlayarak güçlü bir tanınırlık elde ettiniz. Uzmanlaşmaya, gerici ve elitist fikirlere geri dönüşün yaşandığı günümüzde felsefe ve militanlık arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Bu soruya cevap vermek benim için zor. Bana bir opera yaptığımı söylediklerinde cevap veriyorum: Opera mı? Farkında mısınız? Yüksek sesle gülüyorum. Çünkü ben filozoftan çok bir militanım. Bu birilerini güldürecek ama ben kendimi Papageno gibi görüyorum.

 

-          - Ama hiç şüphe yok ki birçok kitap yazdınız.

Kendimi felsefe ve militanlık arasında bulduğum için şanslıydım. Hayatımın en iyi dönemlerinde sürekli olarak birinden diğerine geçiş yaptım. Bu benim, kapitalist iktidar teorisiyle eleştirel bir ilişki geliştirmemi sağladı. Marx'a odaklanarak Hobbes'tan Habermas'a geçtim, Kant, Rousseau ve Hegel'den geçtim. Uğraşılacak kadar ciddi insanlar. Öte yandan Machiavelli-Spinoza-Marx çizgisi gerçek bir alternatifti. Tekrar ediyorum: benim için felsefe tarihi, Platon'dan Heidegger'e kadar tüm Batı kavrayışını burjuva uygarlığıyla harmanlayan ve böylece işlevsel kavramları iktidara aktaran bir tür kutsal metin değildir. Felsefe kültürümüzün bir parçasıdır, hizmet ettiği şey için, yani dünyayı dönüştürmek ve daha adil hale getirmek için kullanılmalıdır. Deleuze, Spinoza'dan bahsetmiş ve onu Masaniello (Napoli Krallığı’nda, Habsburg İspanyası’na karşı gerçekleşen 1647 İsyanı’na liderlik etmiş olan balıkçı; ç.n.) rolünde sunan ikonografiye devam etmişti. Keşke bu benim için de doğru olsaydı. Doksan yaşıma gelmiş olsam bile felsefeyle bu ilişkiyi sürdürüyorum. Militanlığı yaşamak daha zor, yine de bir sürgün durumunda yazmayı ve dinlemeyi başarıyorum.

 

-          - Bugün hâlâ sürgünde misiniz?

Kısmen evet. Ama bu farklı bir sürgün. Bu, içinde yaşadığım iki dünyanın, İtalya ve Fransa'nın çok farklı hareket dinamiklerine sahip olmasına bağlı. Fransa'da, bugün yeniden keşfediliyor olsa bile, işçiciliğin geniş bir takipçisi yoktu. Fransa'daki sol hareket her zaman Troçkizm ya da anarşizm tarafından yönlendirildi. Doksanlı yıllarda, Futur Antérieur dergisiyle, arkadaşımız ve yoldaşımız Jean-Marie Vincent ile birlikte, solculuk ve işçicilik arasında bir dolayımlama bulduk: yaklaşık on yıl boyunca işe yaradı. Ama bunu çok dikkatli şekilde yaptık. Fransız politikası hakkındaki kararı Fransız yoldaşlara bıraktık. Dergide İtalyanlar tarafından yazılan tek önemli başyazı, İtalyan mücadelelerine çok benzeyen '95 yılındaki büyük demiryolu işçileri greviyle ilgili olandı.

-          

            - Bugün işçicilik neden küresel bir yankı uyandırıyor?

Çünkü diyalog kurduğu diğer eleştirel kültürlerde olduğu gibi direniş ve mücadelelerin yeniden başlaması ihtiyacına yanıt veriyor: feminizm, politik ekoloji, postkolonyal eleştiri gibi. Ve hiçbir şeyin ya da hiç kimsenin kirişi olmadığı için. Bazılarının kendilerini kandırdığı gibi, hiçbir zaman PCI’nın tarihinde bir bölüm olmadı. Bilakis, iktidarı işveren, mal sahibi ve kapitalist kutup etrafında bir araya getiren kusursuz bir sınıf mücadelesi fikri ve bir egemenlik eleştirisidir. Ancak iktidar her zaman bölünmüştür ve alternatifi yokmuş gibi göründüğünde bile her zaman açıktır. Frankfurt Okulu ve onun son açılımları tarafından tahakküm ve otoritenin bir uzantısı olarak ortaya konan iktidar teorisinin tamamı, ne yazık ki baskın olmaya devam etse de yanlıştır. İşçilik, bu acımasız okumayı tahrip eder. Bir çalışma ve düşünme tarzıdır. Hareket halindeki geniş kitleler tarafından yapılan tarihi aşağıdan ele alır, açık ve üretken bir diyalektik içinde tekilliği arar.

 

-          - Francesco d’Assisi’ye (Hıristiyanlığın saygı duyulan figürlerinden İtalyan aziz; ç.n.) sürekli yaptığınız atıflar beni her zaman etkilemiştir. Azize olan bu ilginiz nereden geliyor ve komünist olmaktan duyduğunuz mutluluğun bir örneği olarak neden onu seçtiniz?

Küçüklüğümden beri sevgi kelimesini kullandığım için bana gülündü. Beni bir şair ya da kandırılmış bir insan zannettiler. Öte yandan, sevginin her zaman insanlığı bir arada tutan temel bir tutku olduğunu düşündüm. Yaşamak için bir silaha dönüşebilir. Savaş sırasında perişan olmuş bir aileden geliyorum ve bana bugün hâlâ yaşayan sevgiyi öğrettiler. Francesco temelde, burjuvazinin kendisini dönüştürme ve insanların birbirini ve yaşamayı sevdiği bir dünya yaratma olasılığını kavradığı bir dönemde yaşayan bir burjuvadır. Ona yapılan gönderme, benim için Machiavelli'nin Ciompi'sine yapılan gönderme gibidir. Francesco, mülkiyete karşı sevgidir: tam da 1970'lerde yapabileceğimiz şey, bu gelişmeyi tersine çevirmek ve yeni bir üretim biçimi yaratmaktı. Francesco hiçbir zaman yeterince filme alınmadı ve Fransiskanlığın İtalyan tarihinde sahip olduğu önem de yeterince dikkate alınmadı. Bundan bahsediyorum çünkü sevgi ve neşe gibi kelimelerin siyaset diline girmesini istiyorum.

 

https://ilmanifesto.it/il-secolo-breve-di-toni-negri adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.

Philosophie Magazine’den Samuel Lacroix, Sosyolog Ugo Palheta ile Trump ve Bolsonaro destekçilerinin iki yıl arayla ortaya koydukları ayaklanma girişimlerinden yola çıkarak yükselen faşizm, neo-faşizm ve “faşist enternasyonal”in doğuşu üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.



Brezilya hükümet binaları ile iki yıl önce Capitol Hill’deki olaylar arasındaki benzerlik dikkat çekici. Yakın zamanda La Nouvelle Internationale Fasciste kitabını yayımlayan ve Minuit dans le siècle isimli bir aylık podcast hazırlayan sosyolog Ugo Palheta’ya göre aşırı sağın hem teoride hem de pratikte kendisini küresel olarak örgütlediğine dair açık işaretler mevcut.

-          Trump destekçilerinin Capitol Hill’e yaptıkları saldırı gününden neredeyse iki yıl sonra dikkat çekici benzerliklerle gelen Bolsonaristlerin Brezilya hükümet binalarına yönelik saldırılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu saldırı kesinlikle öngörülebilir idi ve Brezilya solu Jaïr Bolsonaro ve destekçilerinin, Lula’nın kazanması durumunda boş boş durmayacakları konusunda aylardır uyarıda bulunuyordu. Bu sadece Bolsonarist eylemcilerin seçim sonuçlarına itiraz eden çeşitli eylemlerini (stratejik akslarda yol kesmeler, orduyu harekete geçmeye davet etmek amacıyla kışlalar önünde kurulan kamplar vs.) takiben aşırı sağ taraftar seferberliği nedeniyle değildi. Aynı zamanda Bolsonaro’nun en az bir buçuk yıldır -ABD bağlamındaki Trump ile benzer şekilde- destekçilerini kurumlara karşı (özellikle Yüksek Mahkemeye karşı) harekete geçirme çabasına ara vermemesi, seçimlere hile karıştırılacağı, zaferinin çalınacağı vb. doğrultusunda çeşitli kereler açık biçimde beyanda bulunması nedeniyle idi. Hatta 2018 yılındaki seçime de hile karıştırılmış olabileceğini ve muhtemelen aslında ilk turda kazandığını bile ifade etti. Yani, Bolsonaro açıktan ayaklanma çağrısı yapmamaya dikkat etse de devletin en üst kademesinde bu türden bir eylemin zemini çok önceden hazırlanmıştı.

-          Bu iki olay arasında farklar da yok muydu? Mesela Bolsonaro, destekçilerini cesaretlendiren ve hatta darbe girişimini kışkırtan Trump’a oranlar daha temkinliydi ve eylemcilerle arasına mesafe koymuştu.

Buna karşın, Bolsonaro orduda Trump’a göre çok daha fazla desteğe sahipti. Bununla birlikte, hükümetinde birtakım üst rütbeli askeri yetkililer mevcuttu ve bu yetkililerden birçoğunu bakanlıklara getirmişti. Ancak hem ordu yetkilileri hem de Bolsonaro, ABD’nin –yanı sıra Çin ve diğer başlıca güçlerin- bir darbeye şiddetle karşı olduklarını biliyorlardı. Böyle bir şeye girişmek, geleceği olmayan bir macera olurdu ve Bolsonaro da isyana teşvikle yargılanma riski taşırdı. Asgari stratejik zekâ, dört unsuru aklında tutarak zamanının beklemeyi gerektirir: Ekim ayında gerçekleştirilen parlamento seçimlerinde partisi müthiş sonuçlar elde etti; kendisinin ikinci tura elde ettiği sonuç (yüzde 49,1), kamuoyu araştırmalarının aylardan beri işaret ettiği orandan çok daha yüksekti; konumunu, son dört yıl boyunca sokakta harekete geçebilme, soldaki muhaliflerine tehdit oluşturabilme ve ülkenin başlıca politik kurumlarını cüretle basabilme yetisine sahip militan bir taban oluşturma konusunda başarıyla kullandı; ve son olarak, Lula, kendisini iktidara getiren koalisyonun son derece heterojen karakteri sebebiyle, politik girişimlerinde engellenme riski ile yüz yüze. Tüm bunlar, Bolsonarizm ile ve hatta Bolsonarizmin ne olduğu ile, yani neofaşizmin Brezilya’daki ana çeşidiyle katiyen işimizin bitmediği anlamına geliyor.

-          Bu iki darbe arasındaki benzeşimlerde, sizin “yeni faşist enternasyonal” dediğiniz şeyin tohumlarını görüyor musunuz?

Bu iki darbe girişimi arasında tabii ki benzerlikler var. Bu noktada her ikisinin de sefalet içinde başarısız olduğunu ve aynı zamanda komik biçimsel yönlere sahip olmalarının, (mesela, Capitol Hill koridorlarında rakun derisi ve bufalo boynuzları ile dolaşan komplocu şaman gibi) onların önemini küçümsememize sebep olmaması gerektiğini vurgulamalıyım. Bunlar, uluslararası düzeyde şekil alan bir neo-faşist hareketin belirtileri; tabii ki ulusal bağlamlarına bağlı olarak farklı şekiller alabiliyor ama şu anda gelişiminin erken bir aşamasında. Bu nedenle, sıfıra yakın değilse de zayıf bir stratejik zekâya sahip, çünkü hem bir projeniz hem de ana devlet aygıtından desteğiniz yok iken birkaç bin kişiyle darbe yapamazsınız. Bu hareketlerde gördüğümüz bir diğer benzerlik, -buna, 2020 yılında Almanya’da Federal Meclis’i işgal girişimini ve 2021’de, göstericilerin hükümet binasını ele geçirmeyi başaramamalarının ardından başlıca İtalyan sendikası CGIL’in binalarının yağmalanmasını da eklemeliyiz- radikal gerici akımlar, neo-faşist örgütler ve militan olmayan, genellikle orta sınıfa mensup sıradan insanlar arasındaki kesişim noktasıdır.

-          Böyle bir Enternasyonalin ana hatlarını sıralayabilir misiniz? Kendisini ortak pratiklerle ifade ediyor mu? Ortak bir ideoloji mi? Belirli bir yerde mi yoksa her yerde mi? Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerden bahsediyorsunuz. Bir ‘BRICS etkisi’ var mı?

Bu enternasyonalin ne olmadığı ile başlayabiliriz. Bu, merkezi bir önderlikle yapılanmış, ideolojik açıdan homojen ve emir ile harekete geçme yetisine sahip bir örgüt değil. Fakat bir Enternasyonal fikri; şu anda büyümekte olan politik dalganın küresel karakterinin, kelimelerin dolaşımının, ithalinin ve çevirilerinin, sözde teorilerin ya da neo-faşist duygulanımların (örneğin ‘büyük yer değiştirme’ gibi) ve ideologların, düşünce kuruluşlarının, vakıflar ya da entelektüel ağların (en ünlüsü kuşkusuz Steve Bannon’dur ancak Fransız yeni sağının  -Nouvelle Droite- birçok ülkedeki gerici ideologlarla uzun zamandan beri bağları vardır) ve hatta bazı patronlar gibi belirli aktörlerin ulusötesi aktivizminin altını çizme olanağı tanır. Müşterek bir doktrin bir yana, ortak bir programı bile yok –fakat muhteşem faşizm tarihçisi Robert Paxton’ın açıkça belirttiği gibi, klasik faşizmde de öyle-. Bununla birlikte, her türü –aynı ülke içinde bile- aslen eşitlik nefreti (ve dolayısı ile eşitlik talebinde olan tüm hareketlere nefret: solun türevleri, sendikalar, feministler, ırkçılık karşıtları, LGBTQI+ hareketler) çevresinde dönen ana unsurların özel bir sentezini sunsa da, geniş çapta ortak bir ideoloji mevcut. Uygulamalar açısından; kurumsal yönelimli bir kol, seçim vitrinini oluşturan partiler ya da yasal yöntemlerle iktidarı ele geçirmeye çalışan liderler (Trump ve Bolsonaro) ile şiddet içeren, “vatan hainlerini”, “gayrı milli unsurları” şiddet yöntemleriyle cezalandırmak için can atan sokak temelli kol arasındaki etkileşimi –bu ille de örgütlü bir koordinasyon anlamına gelmez- her yerde görüyoruz.

-          Doğru tabir “faşist” mi? Neden daha yaygın kullanılan tabirlerle “popülist” ya da “aşırı sağ” olmasın?

“Popülist”, bu hareketlerce önerilen politikalara dair hiçbir şey söylemiyor ve neredeyse her zaman, hemen her konuda karşıt olan hareketlerin birbirine karışmasına neden oluyor: Le Pen ve Mélenchon, Trump ve Sanders, Vox ve Podemos vb. Faşist ya da neo-faşist hareketler apaçık “popülist”tir, fakat “popülizm” tekeline sahip değillerdir. Tarihsel olarak, neoliberal popülizm var olmuştur (Örneğin Thatcher ya da Reagan, belirli bir ölçüde Macron da) ve siyaseten heterojen pek çok Latin Amerika hareketinin (Peronizmden Chavizme dek) yanında komünist söylem de sıklıkla popülist niteliklere sahiptir; tarihsel popülizmlerden (Rus ya da Amerikan) bahsetmiyorum bile. Bence “aşırı sağ” daha uygun bir kategori, fakat tamamen “coğrafi” (geleneksel sağın sağında) olma ve dolayısıyla siyasi muhteva hakkında hiçbir şey söylememe gibi bir kusura sahip. Olsa olsa, “milliyetçi” ya da “gerici” tabirleri gerçeğe daha yakındır, ancak ilki, yani milliyetçi, bana günümüzün aşırı sağ hareketlerinin şiddetini ıska geçiyor gibi gelirken, ikincisi, yani gerici ise genel olarak hem modernleştirici hem de gerici olan (tarihsel faşizmde olduğu gibi)bu hareketlerin daha karmaşık karakterlerini yakalayamıyor. Yeni bir faşizmin, şu aşamada henüz tamamlanmamış olan (özellikle kitleleri harekete geçirme yetisi bakımından), fakat yeni ekonomik ve politik koşullara olduğu kadar sosyal ve kültürel ya da duygusal koşullara göre de biçimlendirilmiş bir faşizmin doğuşuna şahit oluyoruz; uygunsa: yeni politikleştirme biçimlerinden faydalanan ve parlak bir gelecekten ziyade açık biçimde mitolojik hale getirilmiş bir altın çağa dönüş hayalini kuran, rekabetçi güçler pahasına dünyayı fethetmekten ziyade “iç düşman” (yabancılar, göçmenler, azınlıklar) olarak algılanan gruplar pahasına kapalı bir dünyayı kabul ettirme arzusuna sahip post-Fordist bir faşizm.

 

 https://www.versobooks.com/blogs/5562-the-attempted-coups-in-the-united-states-and-brazil-are-the-early-stage-of-an-international-neo-fascism  adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.

 


İran’da 227 milletvekilinin, gösterilerde bugüne kadar gözaltına alınan/tutuklanan 14 bin 823 kişinin hızla idamını talep etmesine dair İran Komünist İşçi Partisi-Hikmetist tarafından bir açıklama yapıldı.


İdam talep eden katil milletvekillerine, yakışır bir cevap verelim!

Meclis’te, İslam Cumhuriyeti’ni temsil eden 227 çete üyesi, bir açıklama ile tutuklanan devrimci kadın ve erkeklerin idam cezası ile cezalandırılmalarını talep etti. Kasap iktidarının infaz makinesi ceza hâkimi Salvati, davaları başlattı ve Mohammad Qabadlo, Saman Saidi, Mohsen Rezazadeh Qaraqlou, Saeed Shirazi, Mohammad Broghni, Abolfazl Mehri, Hossein Hajilu, Manouchehr Mehman Nawazdel, Sohail Kho adlı 9 protestocu için idam cezası talep edildi. Rap şarkıcısı Saman Yasin de idama mahkûm edildi. Protestolarda bugüne kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 50’si çocuk 319’a, tutuklananların sayısı ise 14 bin 823’e ulaştı. Siyasi tutsaklarımızın hayatları tehlikededir ve derhal gerekli adımlar atılmalıdır.

Kokuşmuş caniler, devrimcileri “yeryüzünde yozlaşmaya sebep olmak” ile suçluyor. Amaçları, sistemi savunmak, halkı ve devrimcileri korkutmaktır. Kendilerini tatmin için birbirlerinin üstüne basan ve “idam edilmeliler” diye slogan atan meclisin haydutları, kendilerini devrimcilerin doğrudan hedefi haline getirdiklerinin farkındalar mı? “Vururuz ve yanımıza kalır” dönemi geçti, sadece vurmuyorsunuz, yiyorsunuz da ancak aynı zamanda gölgenizden de korkmalısınız. Evlatlarımızı idam etmeye çalışanlar bunun bedelini ödemelidir. Günyüzü görmeye cesaret edemez hale getirelim ve Merivan’ın devrimci halkının yaptığı gibi, bu paralı askerlerin ofislerini tahrip edelim.

Devrimciler; kadınlar ve erkekler!

Cezaevi, mahkeme, polis ve zor gücü, devletin ve otoriter yönetimlerin belkemiğini oluşturur. Mevcut ayrımcı, sömürücü ve çürümüş düzeni, baskı ve boğma ile ayakta tutan çerçeve budur. Bugün bu temele saldırmalıyız. Dikkatleri cezaevlerine, açık ve gizli gözaltı merkezlerine çekelim. Her yerde cezaevlerine saldırmayı, buraları ele geçirmeyi ve tutsakları serbest bırakmayı planlayalım. Ancak devrimci gücümüzün kudretiyle cezaevlerinin kapılarını kırabilir ve tutsakları özgürleştirebiliriz.

Siyasi tutsaklar koşulsuz şartsız serbest bırakılmalıdır.

İslam Cumhuriyeti’ne ölüm!

Özgürlük, eşitlik, emekçi hükümeti!

İran Komünist İşçi Partisi-Hikmetist

 


https://hekmatist.org/archives/10027  adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.

İran Komünist Partisi (Marksist-Leninist-Maoist), Mahsa Amini’nin ahlak polisi tarafından gözaltında katledilmesine ilişkin yazılı bir açıklama yaparak, herkesi başörtüsü dayatmasına karşı gelmeye ve kadın karşıtı yasaları ayaklar altına almak üzere sokağa çıkmaya davet etti.



Mahsa’nın öldürülmesi, İslam Cumhuriyeti için varoluşsal bir gerekliliktir. Bu rejimin başına bir taş vurmak ve onu devirmek, toplumdaki tüm ezilenlerin, sömürülenlerin kurtuluşu ve kadınlar için varoluşsal bir zorunluluktur. İslam Cumhuriyeti’nin dinsel-faşist doğası, onun dayattığı kölelik ilişkilerine boyun eğmeyen kadınları sindirerek yeniden üretiliyor. Bu gerçek, karanlık fikirli ve gerici Humeyni’nin zorunlu başörtüsü emrini çıkardığı ilk günden beri bizimleydi ve aynı zamanda on binlerce asi kadın, bu kibre ve kadınların insanlıkları ile özgürlüklerinin ihlaline karşı, yeni dini rejimin devrilmesi gerekliliğiyle ayağa kalktı. Güçlerini tüm topluma gösterdiler. Humeyni, 44 sene önce bu kanlı nefret için dua etmişti ancak ömrünün, dine dayanan ve sınıflı toplumun karanlık gecesi kadar sürdüğü kısa sürede anlaşıldı.

Sakkız şehrinden 22 yaşındaki Mahsa Amini, İslami köktendinci devriye güçleri tarafından Tahran'da tutuklandı ve iki saat sonra yarı canlı bedeni kulaklarından akan kanla hastanenin yoğun bakım ünitesine alındı. Nakledildi ve doktorlara göre aldığı darbe nedeniyle komada öldü.

Halkın yüreğinde büyük bir öfke ve nefret patladı ama rejimi devirmek için bunu şiddetli bir mücadeleye dönüştürmek gerekiyor. İslam Cumhuriyeti, kadınların mevcudiyetiyle, erkek ve kadınların elleriyle yere dökülen her damla kanın hesabını soracak bir düşmanla karşı karşıya olduğunu bilmektedir. Zorunlu başörtüsüne ve şeriat yönetimine karşı kavga uzlaşmazdır. Sadece rejimin destekçileri ve yandaşlarına değil, sessiz kalan her birey ve gruba, pozisyonlarını belirlemeleri konusunda meydan okunmalıdır –faşistlerle birlikte olmanın sonu hiç kimse için mutlu bir son getirmez. Kadın karşıtı yasaların ve İslami şeriatın kadınlara yönelik özel şiddeti, insanların kitlesel protestosu, bilinçli ve örgütlü tepkisiyle karşılanmalıdır. Toplum için daha iyi bir gelecek, kadınlar ve İslam Cumhuriyeti arasındaki bu uzlaşmaz mücadelenin, bu konuda İslam Cumhuriyeti'ne karşı milyonlarca insanın açık bir buluşması haline gelmesine ve İslam Cumhuriyeti'nin anti-feminist küstahlığının toplumdan güçlü bir yanıt almasına bağlıdır. İslami başörtüsü ve kadınlara karşı yasalar toplu olarak ayaklar altına alınmalı ve İran genelinde büyük bir trend haline gelmelidir; bunu yapabilirsek, şüphesiz ülkede taze ve özgürleştirici bir nefes ve esaslı farklı bir gelecek için umut tohumları olacaktır. Ve binlerce kez daha iyisi için savaşma kararlılığı, milyonlarca ezilenin ve İslam Cumhuriyeti kurbanının kalbine ekilecektir. İslam Cumhuriyeti'nin gerici kırmızı çizgisi geniş çapta ve milyonlarca kişi tarafından ihlal edilmelidir ki rejimin ve baskıcı temsilcilerinin bunu sürdürmesi imkânsız hale gelsin. Kadınların ezilmesi, cehalet ve dini geri kalmışlık, kadın erkek her insanın hayatına baskıcı mührünü basmıştır. Birçok kez söylediğimiz gibi, işçi, öğretmen, öğrenci, emekli vb. protesto hareketlerinin önemsenmemesi, rejimin tüm protesto hareketlerini bastırmadaki elini güçlendirmekten başka bir şey değildir. Bu gerekliliği yanıtsız bırakmak, daha kötü bir durumun önünü açar. Bu gerçekten hiç şüphe edilmemelidir.

İslam Cumhuriyeti’ne ölüm, çok yaşa yeni sosyalist İran Cumhuriyeti!

İran Komünist Partisi (M.L.M.)


İran Komünist Partisi (M.L.M.) web sayfasında yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

 

Il Manifesto gazetesi, İtalyan tarihçi Enzo Traverso ile “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.


 

-          Bugün siyasi ve toplumsal devrimin düşmanları, son model cep telefonlarını, en son marka diş macunlarını satarken ya da seçim yarışındayken “devrim”den bahsediyorlar. Oysaki devrimin taraftarı olanlar sessizler. Bensaïd’in dediği gibi, devrim bugün hâlâ hangi anlamda bir “stratejik hipotez”dir?

 “Devrim” kelimesine yönelik, onu bağlamından yoksunlaştırarak boş gösteren durumuna getiren bir anlaşılmaz hale getirme olagelmiştir. Solun reform ile devrim arasında tercih yapmak zorunda olduğu bir dönem vardı. Bugün, “devrim” kelimesi iPhone’un son modeline, “reform” kelimesi ise neoliberal yönetimin takdimiyle bağlantılı bazı toplumsal açıdan geriletici tedbirlere (çalışma reformları, sağlık sistemi reformları, üniversite reformları vs.) işaret ediyor. Bu başkalaşım, İspanya İç Savaşı ve Paris Komünü gibi olayların devrimci boyutu görmezden gelinme eğilimindeyken “faşist devrim”  -kendisi, faşist retoriğe ait olan- fikrinin yaygın olduğu tarih yazımı alanında da dikkate değer. Politik kullanımları değiştiği gibi, “devrim” kavramı da değişiyor. Eric Hobsbawm gibi bir tarihçinin bu kavramı, moderniteyi yorumlamada kilit yaptığı çağı çok geride bıraktık. Ben, bu sönüşün kökenlerinin, -siyaset ve kültür endüstrisinin iletişim stratejilerine ilişkin meselelerden ziyade- yirminci yüzyıl devrimlerinin yenilgisinde yattığına ikna oldum. Yirminci yüzyıl aslında sadece savaşlar ve totalitarizm değil, aynı zamanda devrimler çağıydı. “Umut ilkesi” yüzyılında, Ernst Bloch’un anlayışıyla komünizm somut ve olası bir ütopya haline gelmişti. Bu “beklentiler/olasılıklar ufku” ortadan kayboldu.  

-          Son 15 yıl, hatta daha uzun bir süre boyunca hareketlerin bir tarihsel bellek ortaya çıkarmadıklarını, ancak geçmişin tutsakları olmadıklarını ve kendilerini yeniden keşfetmeleri gerektiğini yazıyorsunuz. Bu koşullar altında, bir devrimci politik gelenek yaratmak nasıl mümkün olabilir?

Açıkçası mesele, gençleri tarihsel bellek yoksunluğu nedeniyle suçlamak değil. Bundan ziyade, bugün hâkim olan tarih “anlayışı” ile uzlaşma meseledir. Yeni toplumsal ve politik hareketler hatırı sayılır potansiyele sahipler, fakat geçmişin tam olarak devrim fikriyle özdeşleşmiş ütopist ufkunu tahliye eden tarihsel dönüm noktasının evlatlarılar. Tarihini ve anlamsal değişimlerini yeniden inşa etmek muhtemelen bize, zamanımız için bir pusula olarak kaldığını anlamamızda yardımcı olacaktır.  

-          Bir devrim belleğine sahip olmamak ne anlama gelir?

Bu, yirminci yüzyılın devrimler döneminin son bulduğu ve bizim, bunun sonuçlarını yaşadığımız anlamına gelir. Bir yüzyıl boyunca tarih, önermesi, iktidarın askeri güç ile zaptı olan sosyalizme doğru koşuyor gibiydi. Bu vizyon, günümüz entelektüel evreninin fersah fersah uzağında. Yeni hareketlerin, tarihsel bir sürekliliğe uymasını engelleyen işte bu olayların beklenmedik şekilde gelişmesidir. Bu, artık devrim olmayacağı anlamına gelmez. Aksine, son yıllarda hâlihazırda gerçekleşen bazıları var –sadece “Arap Baharı”nı hatırlayın-. Bu devrimler, artık kendilerini bugün hükümsüz, tükenmiş ya da yenilmiş olan geçmiş modeller –sosyalizm, ulusal kurtuluş, Pan-Arabizm gibi- ile tanımlamıyorlardı ve nereye gittiklerini gerçekten bilmiyorlardı. Bin Ali ve Mübarek’in baskıcı rejimleri devrildiğinde onları nasıl değiştireceklerini bilmiyorlardı.

-          Güçlü modeller varken bile birçok devrim yenilgiye uğradı. Duruş biçimlerinin yitirilmesi kötüleştirici bir etken mi?

Bu aynı zamanda daha çok özgürlüğe imkân veren bir durumdur. Radikal dönüşüm fikri, kendisini yirminci yüzyıldan miras alınan modellerin, özellikle komünizm ve sömürgecilik karşıtlığının mirasçısı olarak görmese de varlığını sürdürüyor. Ancak henüz görünürde yeni bir model yok. Bu boşluk, kendilerini yeniden keşfetmeye zorlanan hareketlerde mevcut olan olağanüstü bir yaratıcılığın -hatta olağanüstü bir teorik kapsamlılık bile diyebilirim- kökenindedir. Bu yaratıcılığın temelinde bir devrimci soru var: dünyayı nasıl değiştirebilir, kapitalizme nasıl son verebilir, gezegeni nasıl kurtarabilir, toplumlarımıza musallat olan korkunç eşitsizliğin üstesinden nasıl gelebiliriz? Bugün bu ihtiyacın gençler arasında yaygın şekilde hissedildiğini düşünüyorum.

-          Birçok kitabınızda, örneğin Solun Melankolisi (Türkçede yayımlanmış ismi ile “Solun Melankolisi-Marksizm, Tarih ve Bellek; ç.n.) kitabınızda 1960’lara ve 1970’lere atıfta bulunuluyor. O yıllarla günümüz arasındaki farklar nelerdir?

1970’lerde siyaseti keşfedenler, çizgiler belirgin çok çeşitli hareketler ve örgütler arasından seçim yapmak zorunda kaldılar. Şükür ki, ideolojik kafeslere kapatılmış hissi olmaksızın düşünen ve hareket eden insanlar olan günümüzün gençleri için bu sorun değil. Fakat bu değişim sadece avantajlar sunmuyor, büyük bir kırılganlığı da beraberinde getiriyor, çünkü kesinlikle bu hareketler tarihsel bir devamlılık içinde bulunmuyor. Gelip geçiciler, kısa ömürlü kıvılcımlar. Uzun ömürlü ve oturmuş bir politik varlık kurmayı başardıklarında, Podemos ile, Syriza ile ya da hatta İşçi Partisi’ni aşağıdan yenileme girişiminin duvara tosladığı Büyük Britanya’da gördüğümüz şekliyle geleneksel siyaset tarafından yeniden soğurulma riski ile karşı karşıyadırlar. İtalya’da, son yirmi yılda ortaya çıkan bütün hareketler, her türlü hevesi boğacak mikro-aygıt koalisyonları haricinde kendilerine siyasi bir ifade kazandırmayı başaramadılar. Bir beklenti ufkunu yeniden inşa etmek, gelecek fikrini yeniden keşfetmek için, bu kısa kabarmaların ötesine geçmeliyiz.

-          Singular Pasts: The “I” in Historiography kitabınızda incelediğiniz neoliberal toplumlarda, başarısızlık ve yenilgi korkusu var. Bu bizi, yeniden denemeyi düşünmekten bile alıkoyuyor mu?

Belki de, ancak sosyalizm yenilgiyi “çalışarak”, yani Restorasyon ile sonuçlanan Fransız Devrimi’nin sonucunda doğdu. Yirmi birinci yüzyıl, bir başka tarihsel yenilgiden, küresel uzanımların yenilgisinden doğdu. Daha genç nesiller muhtemelen bunun farkına varmıyor, ancak bu mirasın sorumluluğunun ağır biçimde yüklendiği bir durumda hareket ediyorlar. Bir tarih anlayışının yeniden edinilmesi, dünyayı değiştirmenin, geçmişi çok eskiye dayanan bir tasarı olduğunu bilmek –yirminci yüzyılda sadece olası gibi görünen değil, aynı zamanda fiiliyata da geçirilen bir tasarı- ne kadar istikrarsız olursa olsun bir kimlik sunabilir ve bizi daha az savunmasız hissettirebilir.

-          Son yıllarda hareketlerden ortaya çıkan en dikkat çekici fikirlerden biri kesişimsellik, mücadelelerin çakışması ve çoklu baskıların nesnesi ve olası direnişlerin öznesi olarak yeni bir sınıf fikri. Bu perspektif çoğunlukla, yaşadığınız ve düşündüğünüz ülke olan Fransa’da akla geldi ve La France Insoumise/Boyun Eğmeyen Fransa (2016 yılında kurulan sol/sosyalist siyasi parti; ç.n.) deneyimini de içeriyor. Bu, devrimci perspektif algısını inşa etmek için yararlı bir pratik olabilir mi?

La France Insoumise, pozitif bir şekilde gelişti. Birçok çirkin milliyetçi ya da “egemenlikçi” partiden ayrıldı ya da kendilerinden ayrılmaları istendi. Harekette itici güç olmasa da Sarı Yelekliler hareketine katıldı. Çevresel boyutu entegre edebildi ve toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıfa dayalı istek ve talepler arasında kesişimsellik pratiği –mümkün olduğunca- yaptı. Çünkü işçi sınıfı banliyölerindeki ırkçılık karşıtı hareketlere uyum sağladı, Fransız sosyalizminin eski çerçevesi olan “ulusal-cumhuriyetçilik”in dar sınırlarını aştı. Sol koalisyon önemli bir seçim başarısı elde etti fakat bu şüphesiz devrim değil. Birçok engeli aşması gerekiyor.

-          Nasıl yani?

Tamamen şekilsel bir bakış açısından, sol NUPES koalisyonunun programı, 1981’de François Mitterrand’ın Union de la gauche/Sol Birlik’inin programından daha orta yolcu. Ekonominin belirli kilit sektörlerinin kamulaştırılmasını içermiyor. Mélenchon bunu dürüstçe kabul etmiştir: cumhurbaşkanı olmuş olsaydı bile, şu anda mevcut bulunmayan güçlü toplumsal hareketlerin desteği olmaksızın programını uygulayacak güce sahip olmayacaktı. Sorun, çekimserliğin çok yüksek düzeyde olması. Mevcut durumda, sosyal demokrasinin eski programı –refahın yeniden dağıtımı, sosyal reformlar, ücret ve emekli maaşlarının savunulması, eğitim, ulaşım ve sağlığa erişim- neoliberal düzenden bir kopuşa işaret eder. La France Insoumise, bu kopuşu somutlaştırıyor. Savaş sonrası dönemde, sosyal demokrasi, küresel çapta bir “umut ilkesi” olarak gözler önüne serilen sosyalizmin devasa meydan okuması karşısında, kapitalizmin “insanileştirilmesi”nin aracıydı. Bugün sosyal demokrasi sosyal demokrasinin önemli sütunlarından biri haline geldi. Evrensel şeyleştirme çağında, hakiki bir sosyal demokrat program, kapitalizmin hâkim modeliyle bir kopuş olmaksızın gerçekleştirilemez.

-          Sadece devrimler tarihi değil, karşı devrimler tarihi de mevcut. Bu modern devrimlerin, Fransız ve Sovyet devrimlerinin başlangıcından bu yana yıkıcı etkileri olan bir mesele. Karşı devrimler sadece tepkiler midir, yoksa kendilerine ait yeni bir gerçeklik üretirler ve özerk midirler?

Bu bir çeşit tarihsel kuraldı: karşı devrim olmaksızın devrim olmaz, simbiyotik bir ilişkiyle bağlıdırlar. Sovyet iktidarı krizdeyken ve artık bunları bastırmak için tanklarını gönderemiyorken ortaya çıkan “kadife devrimler” istisnaydılar. Karşı devrimler, dönüşümlerden geçen kendi kültür ve ideolojilerine sahiptirler. Yirminci yüzyılda bunlar faşizmi ürettiler. Faşizmin retoriğinin “devrimci” olması hedeflendi, ancak ana unsuru Bolşevizm’e tepkiydi. Yirminci yüzyıl; karşı devrimi, eski rejimi geri getirmek değil, yeni bir iktidar biçimi icat etmek iddiasındaydı. Bazıları onu sadece bir “anti-kültür” olarak değerlendirse bile, kültürü önemsiz değildi; her ne olursa olsun, faşizm, yeni bir medeniyet fikri icat etti. Almanya’da faşizm, Jünger, Schmitt ve Heidegger gibi büyük şahıslar üretti. Fransa’da, yirminci yüzyılın ilk yarısının edebiyatı, Proust’tan sonra, Céline ve Drieu la Rochelle gibi bir dizi faşist ile göze çarpar.

-          Mevcut neoliberal dönem, 1960 ve 1970’lerdeki küresel devrimci döneme bir tepki olarak karşı devrim olarak yorumlanabilir mi?

Evet. Bir tarihçi olarak Fernand Braudel’in “longue durée”sini hatırlatarak yanıtlamak isterim. Bugün içinde yaşadığımız neoliberal çağ, uzun yirminci yüzyıl devrimleri dönemine bir karşı tepki olarak –bu anlamda, bir karşı devrim- görülebilir. Toplumsal düzlemde bu bariz. Geçen yüzyılın bütün toplumsal kazanımları sorgulanmıştır. Küresel ölçekte sınıflar arasındaki güç ilişkileri derinden değişmiştir. Brooklyn’de, Amazon deposu işçileri sendikalarının tanınması kazanımını elde ettiler –ve bu, son yılların en büyük kazanımlarındandı. 1960 ve 1970’lerdeki emek hareketinin ne olduğunu düşününce, bu başarının korkunç bir gerileme durumunda geldiği şüphe götürmez.

-          Yaşamakta olduğumuz karşı devrimin tarihi nedir?

On yıllar boyunca, neoliberalizm üst sınıfların kültürü içerisinde sapkın bir akımdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında; Sovyetler Birliği, ABD ve Büyük Britanya’nın Nazizm ve faşizm ile savaştığı bir zamanda Roosevelt’i totalitarizm için bir beşinci kolcu (Ülke içinde düşman adına çalışma yürüten grup/kişi; ç.n.) olarak sunan Kölelik Yolu gibi bir kitabı kim ciddiye alırdı? O dönemlerde, Hayek’in fikirleri kabul edilemezdi. Bir dönüşün ilk işareti 1973’te Şili darbesiyle geldi. Chicago Boys (Şili’deki darbenin ve neoliberal dönüşümün arkasındaki ekip; ç.n.) geldi ve Gabriel Boric’in çevresindeki solun bugün hâlâ mızrakla dövüşmek zorunda kaldığı yapısal reformları ortaya koydu. Pinochet, silahlı karşı devrimi cisimleştirdi. Akabinde, neoliberalizm, liberal demokrasi ve piyasa toplumunun kombinasyonunu temel alan bir “anti-totaliter” retorik ile kendini dayattı.

-          Dolayısı ile neoliberalizm sadece bir tepki değil, aynı zamanda kurumsallaşmış bir siyasi form ve sürekli kendini yenileme peşinde olan özel bir yaşam biçimidir. Bunu “devrimci” olarak nitelemek doğru mudur?

Neoliberal “devrim” –ekonomik biçim olarak neoliberalizmin çok ötesine uzanan- imajların, tarzların ve illüzyonların sürekli bombardımanıdır. Tek kelimeyle bir “özelleştirilmiş ütopya”dır. Masum bir operasyon değildir. Felaketler ve uçsuz bucaksız acılar üreten sosyo-ekonomik düzen, medeniyet olarak kapitalizm sabit kalsa bile, etrafımızdaki her şeyin dönüştüğü hissini aşılamaya çalışır. Neoliberalizmin, kendisini sadece ordular vasıtasıyla değil, her şeyden önce, bütün bir yirminci yüzyıl tarihinin içine sokuşturulduğu totalitarizme “demokratik” bir alternatif olarak dayattığını vurgulamak isterim.

-          Devrim, karşı devrimciler tarafından çalındıysa, bu bakış açısı nasıl tersine çevrilebilir?

Kimsede bunun formülünün olduğunu düşünmüyorum. Devrim, ezilenlerin kendi güçlerinin, kolektif eylem ile dünyayı değiştirme yeterliliklerinin farkına vardıkları bir tarihsel momenttir. Walter Benjamin, anımsatıcı bir formül kullanmıştı: olağanüstü ve patlayıcı güçleri serbest bırakan atomun bölünmesi. Devrim, tarihin çizgiselliğinin aniden kırıldığı ve her şeyin mümkün hale geldiği, yeni ufukların açıldığı andır: devrimler, ütopya fabrikalarıdır. Bu, kaçınılmaz şekilde riskler içerir, çünkü tehlikeli yollar da alınabilir.

Ancak devrimler, kararnameler ile gerçekleşmezler; aşağıdan doğar ve Jules Michelet’in dediği gibi, yılan saçlı tanrıçalar gibi saçılırlar. Ancak şunu bilmek gerekir ki, devrimler sürekli olarak defedilseler de hâlâ tarihe hayat veriyorlar.


 https://www.versobooks.com/blogs/5394-revolutions-are-still-breathing-life-into-history adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 



Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi