Content feed Comments Feed

Meslek yaşamı boyunca Orta Doğu üzerine yoğunlaşan gazeteci Patrick Cockburn, London Review of Books için kaleme aldığı yazısında, Süleymani suikastını değerlendirirken, İran'ın bu olaydan fayda sağlayan taraf olduğunu ve özellikle ülkedeki gösterilerin güç kaybetmesi doğrultusunda suikasttan avantaj elde ettiğini belirtiyor.


General Kasım Süleymani suikasta uğradığı sırada, Irak’taki ve geniş Şii nüfusa sahip başka Orta Doğu ülkelerindeki stratejisi kendi amacına zarar verir hale gelmişti. Süleymani, yaşamının son yıllarında yaptığı hatalara karşın şu anda büyük İranlı savaşçı ve Şii şehit konumunu garantilemiş durumda. Irak’ta geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen küçük çaplı gösterilerin Süleymani organizasyonunda şiddetle bastırılması Şii toplumunda kitlesel ayaklanmaya yakın bir şeyi kışkırttı. İran ve onun vekilleri, 500’den fazla protestocunun öldürülmesinden ve 15 bin civarında kişinin yaralanmasından sorumlu tutuldular; göstericiler Kerbela ve Necef gibi Şiilerin kutsal kentlerinde İran karşıtı sloganlar atarak ülkenin konsolosluklarını yaktılar. Sonra aynı ay içinde Lübnan’da, İran’ın bölgesel müttefiki olan Hizbullah’ın oluşturmak için on yıllardır mücadele verdiği siyasi statükosunun son bulması talebiyle büyük kitleler Beyrut sokaklarını doldurdular. İran’ın kendisinde de Kasım ayında akaryakıt fiyatlarındaki yükselişe yönelik protestolar zalimce bastırıldı: Uluslararası Af Örgütü’ne göre 304 kişi öldürüldü. İçeride ve dışarıda, İran tarafından 1979 Devrimi’nden bugüne muazzam çabayla oluşturulan Şii koalisyonu dağıldı; İran devleti ve onun en güçlü iki bölgesel müttefiki olan Lübnan’daki Hizbullah ve Irak’taki Haşd el-Şabi, halklarının koruyucusu ve ülkelerine yönelik dış müdahalenin karşıtı olarak elde ettikleri meşruiyeti yitiriyorlardı.

3 Ocak günü Süleymani’nin öldürülmesi, İran önderliğini bu yükselen siyasi krizden kurtardı. Trump; Süleymani ve İran, Irak ve Lübnan’da onun gibi düşünenlerin siyasi huzursuzluğu aşırı güçle yanıtlayarak vahim bir hatalı karar verdikleri bir zamanda askeri aklı –‘Düşmanın hata yapmaya devam ederken asla araya girme’- göz ardı etti. Tahran ve diğer şehirlerde, Ayetullah Humeyni’nin 1989 yılındaki cenazesinden bu yana en büyük kalabalıklar Süleymani’nin yasını tutmak için sokağa çıkarken, İran hükümetinin üst düzey yetkilileri onarılan milli dayanışma algısıyla şaşırıp kalmışlardı. Protestocuların, Süleymani tarafından planlanan dış maceralara hükümetçe para akıtılmasının durdurulması talebi, ABD’den intikam çağrısına dönüşmüştü. 2018 yılında İran ile nükleer anlaşmadan çekilmesinden bu yana Trump’ın İran politikasının ve özellikle yaptırımların uygulanmasının amacı, İran önderliği üzerindeki halk baskısını arttırmak, iktidarlarını sürdürmek için ABD’nin taleplerine razı olmaya zorlamaktı. Süleymani’nin öldürülmesi hükümete desteği diriltene dek, bu yaklaşımın işlediğinin bolca kanıtı vardı.

Irak’ta suikastın etkisi daha az belirgin: son gösteri dizisine katılan protestocuların, son üç ayını kendilerini öldürmeye çalışmakla geçiren bir adamın ardından gözyaşı dökmeleri pek muhtemel değil. Yine de ölümü protestolarını baltaladı. Kitle baskısı altında eğileceklermiş gibi bakmaya başlamış olan siyasi seçkinler, şu anda Irak’ın bağımsızlığını savunduklarını ve bağımsızlığa yönelik en büyük tehdidin İran’dan değil ABD’den geldiğini iddia edebiliyorlar. Protestoculara anlayışla yaklaşan Iraklı liderler daha ihtiyatlı olacaklar: Örneğin yakın zamanda iki adayın geçici Başbakanlık makamına (itibarsız Adil Abdülmehdi’nin yerine) atanmalarını İran destekçisi cenaha çok yakın oldukları gerekçesiyle reddeden Cumhurbaşkanı Berham Salih. Bağdat’ta Şii egemenliğindeki her hükümette desteği şart olan Büyük Ayetullah Ali Sistani yeni bir seçimi taraftarıydı. Bu hareketler daha küçük temelde devam edebilir. Süleymani’nin ölümünün ardından bir yorumcu, “Hiçbir Irak lideri, kendisinin fazlasıyla ABD destekçisi olduğu iddialarına maruz kalmayı istemeyecek” demişti. İran destekçisi paramiliter gruplar en başından beri protestoların, bir “kadife devrim” sahnelemek ve hükümeti devirmek için ABD ile İsrail ya da Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan tarafından hazırlanan komplonun bir parçası olduğunu iddia ediyorlardı. Bu komplo teorileri ilgi görecek ve baskı yoğunlaşacak: 5 Ocak günü, güneydeki Nasıriye kentinde protestoculara, Süleymani ile birlikte öldürülen Hizbullah liderlerinden Ebu Mehdi el-Mühendis’in cenaze törenine katılmayı reddettikleri için ateş açıldı.

Süleymani’nin ölümünden beri Trump ve kabinesi, onu yüzlerce ABD askerinin ölümünden sorumlu bir terörist fikir babası olarak şeytanlaştırdı. İran’daki ve bölgenin tamamındaki Şii halk için ise o bir kahraman, ülkesi ve inancı için şehit olmuş biri olarak sunuldu. İki yaklaşım, Süleymani’nin bir miktar abartılı ve Kudüs Gücü komutanı olarak örtülü operasyonlar düzenleyen, bir yandan da önemli Şii nüfus barındıran Orta Doğu’nun çeşitli kesimlerinden açık diplomasi peşinde olan iki yönlü rolünün biçimsiz bir resmini üretmek için birleştiriliyor. Şüphesiz Abkayk ve Hureys’teki Suudi petrol tesislerine yönelik geçtiğimiz Eylül ayında gerçekleşen drone ve füze saldırılarının emrini vermişti, ancak çeşitli ulusal, etnik ve dini liderler arasında arabulucu olarak hareket ederek ziyadesiyle görünür olan bir bölgesel politikacıydı da. Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi, Süleymani’nin İran ve Suudi Arabistan arasındaki düşmanlığı azaltmak üzere alınacak tedbirleri tartışmak için Bağdat’a uçtuğunu söylüyor: “Suudilerden İran’a götürdüğü mesaja yanıt olarak İran’ın mesajını getirmek üzere buraya gelmişti.” Trump bunu yalanladı ancak Mehdi’nin söylediğinin doğru olma ihtimali kuvvetle muhtemel.

ABD, İran’ın hasmı olmasının yanında Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i işgal etmesinden bu yana İran’ın Irak’taki fiili ortağı olma derecesini gizlemek istiyor. Kendi adlarına Iraklılar, Washington ile işbirliklerine dair ketumlar. 2003’teki ABD işgalinden sonra Amerikalılar sık sıkı bilerek ama mesafeli biçimde Süleymani ile muhatap oldular. Hem Washington hem de Tahran, bütün Irak cumhurbaşkanları ve başbakanlarının atanabilmeleri öncesinde anlaşmak zorunda kaldılar. 2006 yılında ABD büyükelçisi, Nuri el-Maliki’yi başbakan olarak önerdi: başta Amerikalılara yakın olduğunu düşünüyordu ancak sonradan yönünü İranlılara çevirdi. Bu sistem 2018 yılına kadar işlerliğini sürdürdü. İki tarafın da, kendi etkileri altına almaya çabalasalar da Bağdat’ta Şii egemenliğinde istikrarlı bir hükümetin devam etmesinde çıkarı vardı. Tahran ve Washington, İslam Devleti’nin Musul’u ele geçirmesinden sonra hiç olmadıkları kadar yakınlaştılar; ikisi de IŞİD savaşçılarının Bağdat’a ilerlemesini durdurmakta kararlıydı. Iraklıların ifade ettiği şekliyle: “Masanın üstünde birbirlerine yumruklarını sallıyorlar ancak alttan el sıkışıyorlar.”

Süleymani, Irak ve bölge siyaseti için önemliydi ama göstermeye çalıştığı kadar önemli değildi. Bağdat’taki Iraklı politikacılar onun sahnede olmasından rahatsızlardı; özellikle de İran destekli paramiliterlerle fotoğraf çektirme alışkanlığından ve Bağdat'taki liderlerin IŞİD'e karşı kendilerinin olarak gördükleri zaferlerinden hak talebinde bulunmasından. Iraklı liderler eleştirilerinde yalnız değillerdi. Geçen yıl internet dergisi Intercept, 2013-2015 yılları arasında Irak’ta görevlendirilen İran İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı yetkililerinin gizli dokümanlarını yayımladı. Bu dokümanlardan biri Süleymani’yle ilgiliydi ve savaş alanında gündemde olmayı sürdürmenin, gelecekte İran cumhurbaşkanı olma arzusuna hazırlanmanın bir yolu olduğu yorumunda bulunuyordu. Elbette Kudüs ve MOIS (İran İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı) gibi rakip istihbarat servisleri arasındaki kavga her ülkede kötü namlıdır ancak MOIS’in ajanları tarafından çizilen Süleymani portresi tatmin edicidir. Ajanlar özellikle Süleymani’nin Irak’ın Sünni bölgesinde savaşan Şii milisleri istismar etme düzeyinin mezhepçiliği kamçılamasından ve bunun, Sünnilerin gaddarlıklardan İran’ı sorumlu tutmasına sebep olmasından rahatsız oldular. Sızan bir belgede, IŞİD’in elinde tuttuğu ve stratejik olarak çok önemli olan Bağdat’ın güneyindeki anayol yakınlarındaki Jurf Sakar’a yönelik başarılı operasyonu anlatıyordu. Operasyonda görev alanların arasında İran’a yakın bir paramiliter grup olan Asaib Ehl el Hak savaşçıları da bulunuyordu. Kentteki zaferi, şehrin Sünni sakinlerine yönelik katliam izlemişti. ‘Bazı sınırlar koymak zorunlu ve gereklidir… masum Iraklı sivillerin maruz kaldıkları şiddete ve Süleymani’nin yaptıklarına.’ Sünnilerin başına gelen her ne olursa, doğrudan ya da dolaylı olarak bundan İran’ın sorumlu tutulacağını ekliyordu.

Süleymani hiç şüphesiz askeri oyunlar ve İran’ın her zaman uzmanlaşma alanı olan düşük düzey gerilla savaşı konusunda iyi bir taktisyendi. Iraklı bir siyasetçi bana “Onlar bu tür savaşta doktora sahibi” demişti. Ancak Süleymani, askeri açıdan kendisinden üstün olan bir düşmanla en zayıf olduğu noktada çarpışmaya çalışan Orta Doğu’daki ilk ve tek komutan değildi. İran, ABD ile karşı karşıya gelişinde, bütünlüklü bir askeri çatışmanın dışında dururken (İsrail ile olan da dâhil), bir kriz algısını sürdürmeye hevesli olagelmiştir. Irak’taki ABD üslerine yönelik 8 Ocak’taki sınırlı balistik füze saldırısı, bu stratejinin hâlâ yürürlükte olduğunu gösteriyor. İran; Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne yönelik ufak saldırılarını durdurabilir ve bunun yerine siyasi baskı uygulayarak ABD ordusunu Irak’tan çıkmaya zorlayabilir. Ancak uzun vadede İran’ın, riski her ne olursa olsun, yaptırımlara karşı geçerli yegâne yanıtı olan düşük düzeyli savaşı kaldığı yerden devam ettirmekten başka seçeneği yok.

Bunun nasıl ortaya çıkabileceği belirsizliğini koruyor fakat Süleymani’nin ölümünün İran için Irak’taki etkisini planlamasını daha kolay hale getirdiğine şüphe yok. Onun vali havaları ve yüksek görünürlüğü, İran destekçisi Haşd’ın kibri ve protestoculara yönelik pervasız şiddeti İran’ın itibarını, özellikle de o zamana kadar kendilerine IŞİD’e karşı kurtarıcıları gözüyle bakan Iraklı Şiiler nezdinde ciddi biçimde tahrip etti. Kamuoyu araştırmaları, İran’a olumlu bakan Iraklıların 2015 yılında yüzde 90 olan oranının 2018 yılında yüzde 50’nin altına düştüğünü gösteriyor. İran’ı, Irak’ın bağımsızlığına yönelik bir tehdit olarak görenlerin orasın ise aynı zaman diliminde yüzde 25’ten yüzde 58’e çıkmış durumda. Geçen yılın sonu itibariyle Bağdat’taki bir Iraklı analist, İran lideri Ayetullah Hamaney’in, Süleymani’yi İran’ın Irak’taki itibarı konusunda yaptıklarından dolayı cezaevine atması gerektiğini belirtmişti.

Süleymani, sokakları terk etmeyi ya da silaha aynı şekilde silahla karşılık vermeyi reddeden Iraklı protestoculara yönelik baskısının etkisini yanlış hesap etmişti. Her Iraklı aile silah sahibi olduğundan bu büyük bir dizginlemeyi gösteriyor. Benzer bir şekilde Trump’ın eninde sonunda sert cevap vereceği ve İran’ın, Aralık ayında olduğu gibi İran destekçisi protestocuların Bağdat’taki ABD elçiliğinin dış kapılarına girmelerine izin vermeyi de içeren iğneleyici saldırılarını sürdürmesi halinde belki de savaşa girmeye hazırlanabileceği olasılığını da hafife almıştı. Trump’ın, savaşa neden olabilecek bir şeyden sakınacağı inanışı, İranlı liderler ve onların Iraklı müttefikleri arasında yaygın inanış haline gelmişti. Eylül ayında Asaib Ehl el Hak lideri Kays el Hazali ile röportaj yaptığımda emin bir şekilde “Trump savaşa girmeyecek” demiş ve İran’ın, bir karşı karşıya gelişi geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmesini nasıl engelleyeceğini bildiğini eklemişti. Ancak Trump fevri, eksik bilgi sahibi ve zayıf görünmemeye meraklı. Neo-muhafazakâr müdahalecilerle çevrelenmiş durumda, aynı derecede cahil fakat düşüncesizce saldırgan. Bunun sonucu, Orta Doğu’daki ABD politikasının –geçen yıl ABD’nin Suriye’den ‘var-yok’ şeklindeki çekilmesi bunun tipik örneği- Washington’ın farklı hizipleri arasında kaotik bir uzlaşı olması.

Geçen yaz Iraklılar, ülke 2003 yılından bu yana ilk kez bu kadar huzurlu olsa da yeni bir krizin kapıda olduğunu öngörüyorlardı. Mayıs 2018’de Trump’ın İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin ardından, Irak’ın bir İran-ABD çatışmasının arenası haline gelmeye mahkûm olmasından korkuyorlardı. Bağdat’taki bazı arkadaşlarım şimdiden Türkiye’de ev satın alma planları yapıyorlardı. Iraklılar, 40 yıllık savaş ve krizin ardından geleceğe kötümser bakmaya meyilliler fakat öngörülerinin doğru olduğu hızla ortaya çıktı. Irak'taki çatışmaların nihai bir zafer üretme ihtimalinin olmadığının farkına vardılar, çünkü ülkede iktidar; hükümet, dini hiyerarşi, paramiliter güçler ve aşiretler arasında bölünmüş durumda. Ancak Irak; Şii, Sünni ve Kürtler arasında bölündüğünden bu bile fazla basitleştirmedir. Sünni ve Kürt toplulukları, kendi güçlerini arttırmak için ABD ve Şiiler arasındaki ilişkide meydana gelebilecek herhangi bir bozulmadan istifade etmeye çalışacaktır. Ancak Bağdat'a karşı baskı uygulamak için piyon olarak kullanılıp terk edilmeyi istemeyecekler, çünkü böyle olacağından şüphelenmek için geçerli sebepleri var.

Irak'ı istikrarsızlaştırmak için çok şeye gerek yok ve işaretler, Trump'ın bunu yaparsa durumu umursamayacağını gösteriyor. ABD'nin bugünkü yaklaşımı, daha çok 2003 yılındaki işgalin ardından Bağdat'taki Amerikalılarca sergilenen ve ne yaptıklarına ya da kime karşı koyduklarına dair hiçbir fikirlerinin olmadığı şuursuz böbürlenmeyi andırıyor. Trump'ın, İran'ın kültürel eserlerini hedef alma tehdidi karşısında bazı Iraklılar bunu en son yapanın Musul'da Asuri heykellerini kıran ve Palmira'da tapınağı havaya uçuran IŞİD olduğunu hatırladılar. Orta Doğu'nun bu parçasındaki birçok kültürel alan dini anıtlardır ve bunlara yönelik herhangi bir tehdidin muhtemelen vahim sonuçları olur. 2006 yılında Samarra'daki Altın Cami'nin (Askeriye Türbesi; ç.n.) bombalanması on binlerce insanın öldüğü mezhepsel şiddeti tetiklemişti.

Trump'a göre Süleymani suikastının bir avantajı İranlıların ABD'ye ve onun müttefiklerine yönelik sınırlı saldırılar düzenleyeceği zaman daha ihtiyatlı olacak olmasıysa da, bu, tamamen kesecekleri anlamına gelmiyor. Krizin yoğunluğu ve uzunluğu, Ukrayna yolcu uçağının göründüğü kadarıyla kasıt olmadan düşürülmesinde de görüldüğü üzere kazaların olabileceği anlamına geliyor. Bunun yanında, Trump ve yönetimi, çatışmanın kızışmasının olası sonuçlarını tahmin etme ya da İranlıların muhtemelen nasıl yanıt vereceklerini öngörme konusunda bilhassa eksik donanımlılar. Bu da, savaşta acemilik yapmayı genellikle olandan daha fazla muhtemel kılıyor. İran, Süleymani'nin ölümü rejimin milliyetçi ve dini kimliklerini canlandırmanın bir yolu olmaya doğru gittiğinden, şu ana kadar krizden daha fazla fayda sağladı: Trump'ın "azami baskı" ve ekonomik yaptırımlar politikası, artık Tahran'ı gerçekte bir şartlı teslim anlamına gelecek olan müzakereye muhtemelen daha az zorlayacak. Irak'ta, kitlesel sokak protestolarında dillendirilen devrimsel reform talebinin krizle marjinalize edilip edilmeyeceğini ya da tersine döndürülüp döndürülmeyeceğini söylemek için çok erken, ancak kesinlikle zayıflayacak; belki de kalıcı olarak.


https://www.lrb.co.uk/the-paper/v42/n02/patrick-cockburn/blundering-into-war adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız


İran’ın birçok bölgesinde hafta sonu gerçekleşen ve şiddetle bastırılmaya çalışılan gösterilerin ardından, İran Komünist İşçi Partisi (WPI) tarafından Besiclere, polis ve askerlere yönelik “Kulaklarınızı açın; halk, İslamcı hükümetin işinin bittiğini yüksek sesle haykırıyor” başlıklı bir açıklama yayımlanarak, alt kademelerdeki tüm silahlı güçlere halkın yanında durma çağrısı yapıldı.


Alt kademelerdeki sizlerin, kaderlerini ve geleceklerini alçak ve cani hükümetin kaderinden ayırmanız için henüz geç değil. Haklı insanları, sırf ruhban sınıfının, komutanların ve açgözlü kapitalistlerin astronomik servetlerini korumak için kurban etmeyin! Halk, her birinizi tanıyor ve izliyor. Ortada, halka baskı yapan ve onlara karşı suçlar işleyen gerici bir hırsızlar, yağmacılar, katiller ve işgalciler çetesi var. Hükümetin silahlı kuvvetlerini terk edin. Silahlarınızı, bu güçlerin iğrenç ve insanlıktan çıkmış komutanlarına doğrultun. İslam Cumhuriyeti devrilmelidir ve tüm toplum kesimlerinden bu hükümetin devrilmesi çağrısı bir kez daha gelmektedir. Tahran’dan ve daha başka birçok şehir ve bölgeden yükselen halkın sloganlarının yankısı sizlere ulaşmıyor mu? Gelin! Halkla yürüyün! Bu hükümetin liderleri ve onların silahlı güçlerinin komutanları, halkın gazabından kaçmak için milyarlarca dolar harcayarak dünyanın dört bir yanında gizlenecekleri yerleri hazırladılar. Hükümetin işlediği suçlara ortak olmayın! Komutanlarınıza itaat etmeyin! İçeriden bilgileri aktarın.

Sizleri, bu hırsız ve cani hükümete hizmet etmenize dair hiçbir mazeretin kabul edilebilir olmadığı konusunda defalarca uyardık. Bunu size bir kez daha uyarı olarak ifade edeceğiz. Ve halkın devriminin gümbürtüsünü duyduğunuzu umuyoruz.

İslam Devleti’ni yok edin!

Cani ve yağmacı egemenlere karşı yaşasın halkın devrimi!

İran Komünist İşçi Partisi


http://wpiranfa.com/?p=14986 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız


İran Tudeh Partisi (İran Kitlelerinin Partisi) Merkez Komitesi, İran-ABD gerilimine ve İran’ın ABD üslerine yönelik füze saldırılarına dair 8 Ocak 2020 tarihinde yazılı bir açıklama yaparak, iki ülke egemenlerinin arttırdığı gerilim karşısında savaşı önleme çabasının büyük önem taşıdığını belirtti.


Değerli yurttaşlar,

Teokratik Velayet-i Fakih rejimi, Kasım Süleymani ve beraberindekilere yönelik suikastı takiben yaratılan krizi büyütmek yolunda, ABD’nin Irak’taki iki üssüne yönelik füze saldırılarıyla İran’ı yıkıcı bir savaşa sürükleme potansiyeli taşıyan tehlikeli bir adım attı. ABD’nin sağcı ve ırkçı başkanı Donald Trump, İran rejiminin, Süleymani suikastı ile bağlantılı olarak gerçekleştireceği bir misilleme eylemine karşı orantısız bir askeri yanıt konusunda kaba biçimde uyarmış ve ABD’nin, aralarında kültürel alanların da bulunduğu İran’daki 52 stratejik hedefe ciddi biçimde saldırmaya hazır olduğu tehdidinde bulunmuştu. İslam Devleti’nin balistik füzelerle yanıtı ve bu saldırıların İran sınırları içinden yapıldığını açıklaması, rejimin bu son talihsizliğine tehlikeli boyutlar kattı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in aldığı pozisyon ve Ali Hamaney’in bugünkü (8 Ocak 2020; ç.n.) konuşmasının derinlemesine incelendiğinde bunlar, rejimin, ABD’nin bu füze saldırılarına yanıt vermeyeceği, böylece bunu takiben ABD ile müzakere yolunu açacağı konusunda –bütün ABD’den “sert intikam” alınacağı ve “sert tokatlanacağı” tehditlerinin ardından- kumar oynadığı izlenimini yaratıyor. Hamaney konuşmasında, “Önemli bir olay gerçekleşti. Misilleme konusu başka bir şey. Şimdi tokatlandılar. Bu başka bir konu. Bunun gibi askeri eylemler bu meselede yeterli değildir. ABD’nin bölgedeki zararlı varlığı sona erdirilmeli” dedi.

Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’nin resmi Facebook sayfasında bugün yayımlanan bir mesajda, Tahran’ın Bağdat’ı füze saldırısına dair önden bilgilendirdiği belirtildi. Sözcüsünün imzasını taşıyan mesajda, Irak hükümetinin, İran İslam Cumhuriyeti’nden “Kasım Süleymani suikastına yanıtın” başladığı ya da başlayacağına dair resmi bir sözlü mesaj aldığı ifade edildi. Bu mesaj aynı zamanda, ABD güçlerinin pozisyonlarına yönelik saldırının “sınırlı olacağını” da belirtiyordu.

İran’ın füze saldırısına dair askeri uzmanların değerlendirmelerine –ABD kanalı CNN’de yayınlanan- dayanılarak, “İran’ın füze saldırısının amacı ABD güçlerine saldırmak idiyse, bu saldırı akılcı görünmüyor, ancak amaç Hamaney’in, Kasım Süleymani’yi öldürmesinden dolayı ABD’nin cezalandırılması şeklindeki emrini yerine getirmek idiyse bu çok mantıklı görünüyor” vurgusu yapıldı. CNN web sayfasından alıntı yapan ILNA’ya (İran yarı resmi haber ajansı; ç.n.) göre ABD’li bir askeri yetkili, İslam Cumhuriyeti’nin füze saldırısından önce güçlerinin uyarı aldığını söylemişti. ABD’li yetkili, saldırı tehdidi alarmını başlatmak için uyarı aldığını ve böylece sığınaklara gidebildiklerini belirtiyordu.

Sevgili İranlılar,

Kasım Süleymani suikastının ardından partimizin yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin terörist eylemini kınamakla birlikte, bölgede bir krizin yükselmesini ve gerginliğin tehlikeli askeri çatışmalara doğru ilerlemesini önlemek yolunda her türlü çabanın gösterilmesi gerektiğini belirtmiştik. Aynı zamanda Orta Doğu’da savaş ve askeri çatışmaların sadece bölgedeki ve dünyadaki en gerici ve halk düşmanı güçlerin çıkarına, ülkemizin ve emekçilerin çıkarlarına karşı olacağını vurgulamıştık.

Tarihsel deneyim, dünyadaki birçok yıkıcı çatışmanın bu türden düşüncesiz ve provokatif politikalar nedeniyle başladığını ortaya koyuyor. Yurdumuz ve bölgemiz için en büyük tehdit, ne İslam Cumhuriyeti liderliğinin ne de ABD başkanının, nihai analizlerini yaparken kendi halklarının yanı sıra bölge halklarının çıkarlarını düşünmeleridir.

İran Tudeh Partisi, İran’ın, bölgenin ve dünyanın tüm ilerici, özgürlük ve barış sevdalısı güçlerine bir kez daha, bölgede gerilimin yükselmesini ve tehlikeli askeri çatışmaları önlemek için her türlü çabayı göstermeye çağırıyor.

“Sınırlı askeri çatışmalar” sadece gerilimin azaltılması konusunda başarısızlıkla kalmayacak, aynı zamanda şüphesiz yurdumuz ve bölge için kesinlikle felaket olacak yıkıcı askeri çatışmalara da zemin hazırlayacak. ABD’nin Irak’a yönelik iki askeri saldırısı ve ülke halkının son 20 yıldır yaşadığı trajedi, yurdumuzu bugün neyin bekliyor olabileceğinin açık göstergesidir. Bir kez daha, İran’ın ve ABD’nin gerici ve halk düşmanı rejimlerinin Orta Doğu’yu bir başka savaşın kriziyle ateş ve kana sürüklemelerine izin vermememiz gerektiğini vurguluyoruz. Barışı koruma ve yıkıcı savaşın başlamasını engelleme çabası, İran emekçilerinin ve ulusunun çıkarlarını savunmak adına mevcut durumda acil ve azami önemdedir.

İran Tudeh Partisi Merkez Komitesi

8 Ocak 2020



https://www.tudehpartyiran.org/en/news/4670-statement-of-the-central-committee-of-the-tudeh-party-of-iran-let-s-put-all-our-efforts-together-to-defend-peace-and-to-prevent-another-devastating-war adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

Uruguaylı gazeteci-yazar Raúl Zibechi, Meksika'nın La Jornada gazetesi için kaleme aldığı yazısında, iklim değişikliğine karşı yapılanları ve yapılması gerekenleri değerlendirirken, iklim krizine karşı mevcut protesto hareketlerinin yetersizliğine ve işlevsizliğine işaret ederek, orta sınıfın gelip geçici coşkusunun alanı olarak tanımladığı sokak protestoları yerine, iklim kaosundan doğrudan etkilenen birincil kesim olan ezilenlerin ve yoksulların örgütlülüğünün gerekliliğine dikkat çekti.


"Fracaso" (İspanyolca; başarısızlık; ç.n.), 2-13 Aralık günleri arasında Madrid'de düzenlenen Birleşmiş Milletler 25. İklim Değişikliği Konferansı (COP-25) değerlendirilirken en çok kullanılan tabir durumunda. Çeyrek yüzyıl ve başka birçok konferansın ardından, iklim değişikliği ilerlemeyi sürdürüyor ve engellenebilir felaketlerden en çok etkilenenler olan küresel Güney'in halk kesimleri için iklim kaosuna dönüşüyor.

Bu konferansta Çin, Hindistan ve Brezilya gibi yükselmekte olan ülkeler, zararı tersine çevirmek amaçlı zorunlu kısıtlamaların artırılmasına karşı çıktılar. Konferansın başarısızlığında ABD ve Avustralya da rol oynadı. Her halükârda, hükümetlerle ittifak yapan petrol ve jeomühendislik çokuluslu şirketlerinin baskılarının, güçlü bir tedbiri savuşturmak için hayli sebebi var.

Bu süreç boyunca ve Madrid'teki konferans süresince, yetkililerin üzerinde konuya müdahil olmaları için baskı oluşturmak amacıyla yaygın gösteriler çoğaldı.

Hem sivil toplum örgütlerinde faal insanların hem de çevre aktivistlerinin önceliklerinde de, kullanmakta oldukları eylem yöntemlerinde de hatalı olduklarını düşünüyorum. Bunu açıklamaya çalışacağım.

Her şeyden önce, hükümetlerin iklim değişikliğine dair bir şeyler yapabilecekleri ve BM'nin pozitif politikaları iletmek için bir zemin olduğu fikrini yaymak bana hatalı görünüyor, çünkü sistemin sözümona çıkarlarına ilişkin bir kafa karışıklığını yayıyoruz. Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması gibi bütün sözleşmelerin çerçeveleri hiçbir şey başaramamıştır.

Bu noktada Birleşmiş Milletler'e güven duymamız, sorunlarımızın çözümü için devletlere inanmamız ile aynı şeydir. STK'lerin her çağrıya riayet etmelerini anlıyorum, çünkü uluslararası ve devletlerarası sistem ile müşterek çıkarlara sahipler. Ancak aşağıdaki militanların da aynısını yapması talihsiz görünüyor, çünkü bu durum kafa karışıklığına ve dikkatin, kapitalizmden başka bir şey olmayan asli problemden sapmasına neden oluyor.

İklim değişikliğinde kilit nokta, gücün yüzde 1'lik en zengin kesimin elinde gaddarca toplanmasında aranmalıydı. Bunlar yerlerinden edilmedikçe ya da yenilgiye uğratılmadıkça, bu dünyada hiçbir şeyi değiştirme şansı, özellikle de halk kesimleri lehine değiştirme şansı olmayacak. Bunun kanıtı; ulaşım, otel, altyapı gibi kalemlere yapılan devasa harcamalarla 25 konferans sonrasında yüzde 1'in gücünün artması ve iklim değişikliğinin talancı yoluna devam etmesidir.

İkincisi, gösterilerin çok bir faydası yoktur. Belki küresel orta sınıfın kaygı ve suçluluğunu dindirmeye hizmet ediyordur. İki asırdan beri gösteriler oluyor ve milyonlar sokağa çıkıyor. Sonuçlar her zaman aynı: coşkunun ardından insanlar rutinlerine dönüyor ve hiçbir şey değişmiyor.

İhtiyacımız olan şey her bölgede, her mahallede, her sömürgede kendi kendimizi yönetmek ve hükümetlere değil, topluluklarımızın kararlarına bağlı olmak için örgütlenmek. Bir kent ne kadar çok örgütlenirse, o kadar az gösteri yapar. Mapuchelerin, Mayaların ve özyönetimlerini inşa eden başka halkların bize öğrettiği budur.

Gösteriler, başka bir yöntem bulamayan kentli bireylerin medya performanslarıdır. Daha iyi bir şeylerin yokluğunda kendimin de katıldığı gösterileri ayıplamıyorum. Ancak aylardan beri sürenler gibi ayaklanmalara yol açtıklarında faydalı olduklarını kabul etmeliyiz.

Üçüncü ve belki de en önemli mesele şu ki, iklim değişikliğinin sorumluluğunun sadece bir kısmını görüyoruz. Şu bir gerçek ki, çokuluslu şirketler ve onların hükümetleri ziyadesiyle sorumlular; hem Kuzey ülkeleri hem de yükselmekte olan ülkeler. Ancak uyguladığımız tüketim kültürünün, iklim kaosunun ve gitmekte olduğumuz çöküşün birinci zanlısı olduğunu görmek istemiyoruz.

Hegemonik kültürü dönüştürmezsek -sadece egemen sınıfların değil, halk kesimlerinin de- iklim kaosuna karşı mücadelede bir adım bile ileri gitmeyeceğiz. Bu kültür, tüketimciliğin yörüngesinde dönüyor. Örneğin kim Hindulara, ABD'lilerden kişi başına 40 kat daha az araç sahibi iken daha fazla araba almayın diyebilir? Tüketimi azaltmak için sert bir diktatörlük gerekecektir.

Uysal bir dolgu malzemesi olarak bu tür konferanslara katılmak yerine, köylerimizde şimdiden beliren fırtınaya karşı koymak için müşterek hazinenin inşasına vakfetmemiz gerektiğine inanıyorum. Arjantin-Córdoba'da bulunan Universidad Trashumente'de ("Yaylacı/Gezici Üniversite", özellikle yoksullara yönelik eğitimi ve halk hafızasını geri kazanmayı amaçlayan eğitim projesidir. 1998 yılında oluşturulan proje kapsamında, Arjantin'in yoksul ve ezilenlerinin yoğunlaştığı bölgelerde gezici eğitimler verilmekte; ç.n.) bir toplantıya katıldım. Halk mahallelerindeki ailelerin hepsi cinayet ya da tecavüz mağduruydu. Sistemik fırtına şimdiden aramızda, ancak (şimdilik) orta sınıfı değil yerlileri, siyahları ve yoksulları etkiliyor.

Yukarıda adı geçen toplantılara odaklanmaya devam mı edeceğiz?



https://www.jornada.com.mx/2019/12/20/opinion/016a2pol adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

İran Tudeh Partisi, benzin zammı sonrasında geniş kitlelerin İran'ın birçok şehrinde sokağa dökülmesine ilişkin yazılı bir açıklama yaparak, İslami rejimin ekonomi politikalarının halkı yoksulluğa mahkûm ettiğini belirtti ve rejime karşı örgütlü mücadele çağrısında bulundu.


Açıklamasında, akaryakıt fiyatının yüzde 50 oranında arttığını ve Devlet Başkanı Hasan Ruhani'nin buna gerekçe olarak "düşük gelirli 18-19 milyon aileye yani 60 milyonluk nüfusa yardım etmek" olduğunu ifade ettiğini belirten Tudeh, bu yapılanın nüfusun yüzde 75'ini oluşturan yoksullara yardım etme amacı taşıyamayacağını vurgulayarak, "Bu, özellikle de yoksulluk sınırının beş kat altında kazanan işçi ve köylülere yardımcı olamaz. Dahası, yapılan zam gıda ürünlerinin fiyatlarını, toplu taşıma tarifelerini ve ailelerin günlük ihtiyaçlarının bedellerini arttıracak" dedi. İran'ın teokratik rejiminin, zamdna sadece saatler sonra, doğabilecek tepkileri bastırmak için sokaklara polis yığdığını belirten Tudeh, sokaklara dökülen halkın "Benzin artık daha pahalı, fakir daha fakir", "Utan Ruhani, ülkeyi yalnız terk et", "Bundan yorulduk" sloganları attığına işaret ederek özetle şunları ifade etti:

"İran'ın İslami rejiminin hâkimiyetinde, son 12 yılda bir litre benzinin fiyatı 30 kat arttı. 2007 yılında benzinin fiyatı 100 Toman iken, bugün bu fiyat 3 bin Toman'a çıktı. Hasan Ruhani hükümeti benzin zammı için birkaç ay önce zemin hazırlamaya başladı fakat tepki ve protestolardan çekinerek zammın uygulanmasını erteledi. Son birkaç on yılın deneyiminin altını çizdiği gerçek, dini lider tarafından diğer devlet organlarına dikte edilen İslami rejimin makro-ekonomik politikalarının, üretim altyapısının ve birçok üretim tesisinin tahribinden, milyonların yoksulluk sınırının altına ve mahrumiyete sürüklenmesinden başka sonucu olmadığıdır. Mevcut rejimin zorbalığı ve baskıcılığının yanı sıra halkın taleplerine dair umursamazlığı, İran halkının geçim ve hayatta kalma mücadelesini gün be gün zorlaştırmaktadır.

Yurdumuzun dertli halkının haklı ve medeni protestolarını savunurken, İran Tudeh Partisi, rejimin silahlı paralı askerlerinin protestoda bulunan halka yönelik vahşi saldırısını en güçlü şekilde kınıyor ve İran ve tüm dünyadaki ilerici güçleri rejimin politikalarına karşı seslerini yükselterek ülkedeki baskı dalgasının durdurulmasını talep etmeye davet ediyor. Rejimin şeytani politikaları, ulusal kaynakların yağmalanmasının yanı sıra, ABD'nin insanlık düşmanı yaptırımlarıyla birlikte rejimin bölgedeki maceracı ve mantıksız politikaları, yurdumuzdaki mevcut ekonomik krizin başlıca nedenleri arasındadır. Rejimin bu yıkıcı politikalarına karşı ancak koordineli bir meydan okuma ve mücadele, yönetici despotları geri çekilmeye zorlayabilir."

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

Emperyalizme karşı enternasyonalizm

9 Ekim 2019 Çarşamba

Marksist düşünce dergisi Viewpoint Magazine, Şubat 2018’de yayımlanan Emperyalizm dosya konulu sayısında “Emperyalizme karşı enternasyonalizm” başlıklı editoryal bir metne yer verdi. Metin, özellikle Türkiye içinde anti-emperyalizm tartışmaları yoğunlaşırken “nasıl bir anti-emperyalizm” sorusuna yanıt arıyor ve "devrimci yenilgicilik"in gerekliliğine vurgu yapıyor.


1917 Rusya’sında emperyalizm, gündelik yaşamın içinde somut bir güçtü. Orduya çağrılmak ve başka bir yere gönderilmek, cephe için birilerinin tahılını istemek, savaş sanayisinin gereksinimleri ve disiplini için birinin işinin yoğunlaştığını fark etmek –bunlar, halk sınıflarındakilerin Büyük Savaş’a ilişkin deneyimleriydi ve bu deneyimleri emperyalizm sorunu ile ifadelendirmek, Bolşeviklerin siyasal yetenekleriydi. Aslında, 1917 boyunca Lenin ve partinin geri kalanı tarafından benimsenen kilit politik pozisyonlar, çeşitli ölçülerde, savaşın emperyalist karakterine dair görüşlerine ve onların tutarlı sarsılmaz savaş karşıtlıklarına dayanıyordu. Bu sebepledir ki, ikili iktidarın olduğu durumda meşruiyetini sürdürebilen Geçici Hükümet ve onun katılımcıları değil Sovyetler oldu. Bu durum, Temmuz Günleri’nde Bolşeviklerin, belirleyiciliği “Kornilov Olayı”nda ve nihayetinde Ekim’de tekrar tekrar kanıtlanmış olan askerleri örgütlemeye yaptıkları vurgunun nedenini açıklamıştır. Ve Lenin’in 1914’te bile krizin kokusunu alması, şüphesiz ki 1905 Rus Devrimi ve onun öncesindeki Rus-Japon Savaşı arasındaki bağlantıyı anlaması kesinlikle rastlantı değildi.

Tabii ki Avrupa’nın başka yerlerinde, Birinci Dünya Savaşı uluslar-arasıcılığın (enter-nasyonalizmin) belirli bir türünün sınırlarını ortaya koymuştu. Komünist devrim, Marx ve Engels için bir dünya olgusu ve proletarya evrensel bir sınıf olarak anlaşılıyorken, proletaryanın kendisi ulusu ile bölünmüştü; Batı Avrupa’da ulusal kapitalist sınıfları yaratan tarihi yansıtıyor ve politik stratejilerini ulus-devlet düzeyinde konumlandırıyorlardı. Birinci ve İkinci Enternasyonal’ler çeşitli ulusal proletarya kesimlerini koordine etme yolları idiler, fakat bir dünya siyasi projesi ile onun öznesi varsayılan şeyin bilinçli biçimdeki ulusal karakteri arasındaki gerilim varlığını sürdürecektir. Bu durum, José Aricó’nun yazdığı gibi şuna neden olmuştur:

“sosyalist harekette, biçimsel enternasyonalizmle de facto/fiili gündelik milliyetçilik arasında giderek derinleşen yarık. Böylelikle, proletaryanın “evrenselliği” her zaman –bilinçli ya da bilinçsiz olarak- belirli “ulusal” merkezleri –emekçi kitlelerin devrimci enerjilerinin en çok yoğunlaştığı yer neresi idiyse-, sınıfın evrensel niteliklerinin evi olarak görmeye dönüştürüldü: önce İngiltere, sonra Fransa, bunun sonrasında Almanya ve son olarak Rusya.” (1)

Marx’ın kendisi, özellikle İrlanda’nın İngiltere ile sömürge ilişkisine ve bu ilişkinin her iki ülkedeki sınıf mücadelesindeki sonuçlarının analizlerine dair yazarak ulusal ve evrensel arasındaki ilişkiye dair Hegelci bir tarih felsefesinin kalıntılarını taşıyan bu düşünüş biçimini giderek artan biçimde sorgulayacaktır. (2) Bununla birlikte, 1914’te İkinci Enternasyonal’de eleştirel olmayan nesnel milliyetçiliğin hâkimiyeti, emperyalist şiddete yönelik sosyal demokrat desteğin yaygın biçimde rasyonalize edilmesine sebep oldu; buna göre tekil kapitalist devletler, bunların sözde tarihsel önemlerinden dolayı, tarihsel olarak ilerici olan sınıf mücadelesi adına savunulmalıydı: Almanya’da savaşa verilecek destek, Çarlık’ın gerici gücüne karşı mücadele olarak, Fransa’nın Almanya’ya karşı “Cumhuriyet savunusu” mücadelesi, Alman feodalizminin geri adımına yönelik olarak düşünülebilirdi.

Rusya, nihayetinde proleter devrimin evrensel olabilirliğini gösteren özgün bir vak’a olarak düşünülecektiyse, bu kesinlikle 1917’den çok önce ya da 1917 süresince değildi. İronik biçimde gerçek şu ki, Rus devrimcilerinin bile ülkelerini “geri” olarak kavramaları, onların potansiyel devrimci zaferlerini, kendi kendine tüm insanlığı özgürleştirecek çığır açan bir dünya tarihsel gerekliliği olarak görmeleri şeklindeki öngörüsüzce hatadan alıkoyacaktı. Aksine, milliyetçiliğe yatırım yapmamak, Lenin’in emperyalizme dair, proletaryanın rekabet halindeki güçler arasında saf tutması için bir neden olmadığı şeklindeki stratejik düşüncesini geliştirebilmesine temel oluşturmuştu. Lenin, emperyalizmi, devletlerin yeni pazarlar, kaynaklar ve sermaye ihracı için yeni alanlar mücadelesinin parçası olarak doğrudan savaş açacak kadar ulusal tekelci sermayedarlarına minnettar olacakları biçimde, sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesinden kaynaklanan bir çatışma olarak teorize eder. Nitekim Büyük Savaş bir fırsat sunmuştur: kapitalistler arası çatışma, proletarya kesimlerinin, “emperyalist savaşı iç savaşa” dönüştürmesine imkân verecek türden krizler yaratacaktır. Bir başka deyişle emperyalizmin, çeşitli ulusal sınıf mücadeleleri ve bu mücadeleleri bütün uluslarda güçlendirmesi üzerindeki etkileri ile kavranması gerekiyordu; ülkelerin işçi sınıflarının, işçileri ve köylüleri kanlı değirmene tahıl yapan ve sadece sermaye için olabilecek bir savaşı desteklemek yerine kendi egemen sınıflarının yenilgisini desteklemeleri daha iyi olacaktır. Gerçekten de, Şubat Devrimi’nin başarısından ve Bolşeviklerin zaruri politik kazanımından sonra bile, Lenin bu hattı savunarak şunları ileri sürecekti: “Devrimci savunmacılığa en ufak bir taviz vermek sosyalizme ihanettir, enternasyonalizmden tamamen feragat etmektir; hangi güzel cümleler ve ‘kullanışlı’ değerlendirmeler ile meşrulaştırıldığının bir önemi yok.” (3)

Zira iki ayrı enternasyonalizm eğiliminin, kapitalizmin emperyalist karakterine karşı net cevaplar olarak kendilerini işçi hareketi içinde açıklığa kavuşturmaları Büyük Savaş sırasında gerçekleşti: birincisi, milliyetçi destek ayakları, çelişkili bir biçimde emperyalist savaşla suç ortaklığı yaratmış olan enter-nasyonalizm; ikincisi, Michael Hardt ve Toni Negri’nin aşağıdaki alıntıda “anti-milliyetçi” bir enternasyonalizm olarak isimlendirdikleri şey:

“enternasyonalizm; ulus-devletlerin, kapitalist sömürünün baş failleri olduğunun ve çokluğun, sürekli olarak anlamsız savaşlara asker olarak sürüldüğünün farkına varan aktif kitlesel öznenin arzusuydu –kısacası; ulus-devlet, çelişkileri arıtılamayacak, ancak ve ancak yok edilebilecek bir siyasi formdu. Enternasyonal dayanışma, gerçekten de ulus-devletin yıkılması ve yeni bir küresel topluluğun inşası için bir projeydi.” (4)

Bu ikinci görüşte, emperyalizme karşı olan bir enternasyonalizm, onun uluslar zinciri şeklindeki halini yansıtmanın ötesine geçmelidir; bu tam da, sınıf mücadelesi, politik kriz ve uluslararası ihtilaf şeklindeki çelişik fenomenlerin, 20. yüzyılın ilk proleter devriminin çatlaklarından sızacağına dair ikinci görüşün zayıf halkasından bahseden Lenin’in görüşüydü. Bolşevikler; emperyalizmi, kapitalizmden farklı fakat ondan ayrılamaz bir olgu olarak kabul ederek, onun konjonktürdeki sınıf güçlerinin ilişkisindeki gerçek etkilerini hesaba katabilir ve başka bazılarının almayı arzuladığı savaş karşıtı politik pozisyonu geliştirebilirler.

Bu iki enternasyonalizm kavrayışı ve emperyalizm sorunu arasındaki her yöne çekilebilir ilişki, yüzyılın geri kalanı boyunca tekrar tekrar meydana çıkacaktı. Ancak ilginç biçimde, bizi bugüne getiren bu aradan geçen zamanın etkisi, emperyalizm ve enternasyonalizm kavramlarını anlaşılmaz hale getirmesi oldu. Bu, emperyalizmin kendisinin dünya işçileri için mevcut olmadığını söylemek değildir; günlük olarak drone saldırıları ya da askeri işgalle yüz yüze kalanlar, ülkelerinin kamu borçlarının ya da dış yaptırımların ağırlığıyla ezilenler, sürekli olarak ülkelerinin savaşlarına sürülen askerler, sınırları geçmek için yaşamını riske atanlar ya da sınırlarda alıkonulanlar; diğer birçokları arasında kesinlikle emperyalizmin varlığını yaşarlar. Ama bilfiil bu varlığın özgüllüğünü yeniden kavramsallaştırmak ve dahası, stratejik ve enternasyonalist bir yanıt yaratmak tüm bu deneyimlerde neyin iş başında olduğu hakkında birlikte düşünmek anlamına gelecektir. Eğer emperyalizm bugün tek bir olguya indirgenemez durumda ise (Dünya Savaşı ölçeğinde devasa bir olguya bile), bunun nedeni aynı anda hem her yerde var olup hem de dağılmış görünmesidir. Öyleyse, bir yandan emperyalizmin tanımlanmasını daha zor hale getirirken diğer yandan onu güçlendiren tarihe rağmen bugünün açıklamasını nasıl yaparız?

Soğuk Savaş sonrası dönem kesinlikle, eski egemenlik ve toplumsal iktidar biçimlerinin parçalanması arasında bile yeni politik ve ekonomik bağımlılık biçimlerini analitik olarak algılamak ve merkeze koymak için birtakım girişimler yarattı. Bazıları diğerlerinden daha hevesli olan bir tarihsel çalışmalar grubu, bu çalışmalar emperyalizmin kesin karakterini, amaçlarını ve etkilerini açıklamaya çalışmak konusunda farklılık gösterse de emperyalizmin varlığını sürdürüyor ve iyi durumda olduğunu göstermiştir. (5) Mevcut amaçlarımız için, emperyalizmin hem şimdiki tarifindeki yerini hem de komünist pratikteki her türlü anti-emperyalist perspektif için olasılıkları anlamak doğrultusunda birkaç engeli çözümleyebiliriz.

Yukarıda işaret edildiği şekilde, birincisi, muhtelif yöntemlerle yeniden düzenlenmiş olsa da ulus-devletin, “postkolonyal kapitalizm” ya da “kapitalist küreselleşme” adı altında geçerliliğini sürdürmesi. (6) Modern kapitalist birikim ve parasallaşmasına işaret eden eşitsiz coğrafyalar, katmanlı zamansallıklar ve çeşitli emek rejimleri, bugün kesinlikle uluslararası düzeni dönüştürmüştür; fakat birçok devletin rolü ve faaliyet alanı, kapitalist üretim ve yeniden üretimin usul ve gereksinimlerine uyacak şekilde yeniden çizildi ve senkronize edildi. Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın çoğunda, karşı-devrimin ortasında anti-sömürgeci ya da yerli hareketlerinden devlet inşası süreçlerine geçiş ve dünya pazarına entegrasyon, daha önceki anti-emperyalizmin gruplaşmalarının ve bunların ulus-formuna bel bağlamalarının zorluklarını göstermiştir. (7) Elbette bu hareketlerin birçoğu anti-emperyalist siyasete önemli kavrayışlar sağlamıştır ve bunların çoğu, ulusal kurtuluşu, uluslararası komünist devrim için konjonktürel bir basamak olarak amaçlayan unsurlar içermektedir. Ama birçok postkolonyal ya da gelişmekte olan ülke, kapitalist blokun ekonomik anlaşmalarına ya da siyasi oluşumlarına dâhil edildiğinden –önemli çatışmalar, krizler ve şiddet olmaksızın değil- Güney-Güney işbirliğine dair radikal tahayyüller soldu. (8) Tabii ki, böylesi bir birleşme Friedmancı “düz dünya” (ABD’li neo-con/yeni muhafazakâr köşe yazarı Thoms Friedman’ın yazdığı “Dünya Düzdür” isimli kitaba gönderme yapılıyor; ç.n.) yanılgısından daha rengârenktir. ABD’nin hedef tespit teknolojilerinin ihtişamı –İran ve Zimbabve’ye yönelik yaptırımlar, Küba’ya ambargo, Filipinler, Türkiye, Lübnan ve Filistin’deki gruplardan oluşan terör listesinin yanı sıra sınırsız saldırganlık- bizi, kapitalist egemenlik biçimlerinin özgünlüklerinin, modern emperyalizm ve sömürgeciliğin çatlamış tarihiyle nasıl izlenebileceğini incelemeye çağırıyor.

Etkin bir proletarya enternasyonalizmini yeniden harekete geçirme mücadelesi, bir dizi örgütsel ve ideolojik kılıflar edinmiş olan sağ milliyetçiliğin saldırgan yükselişi tarafından daha aciliyet taşır hale getiriliyor. Bu sağa yönelimin belirginleşmiş ideolojik biçimi, Kuzey’de bölgesel egemenlik mantığında algılanan aşınmaya ve etno-ulusal halkın melezleşmesine yanıt olarak kısıtlayıcı göç ve ticaret politikaları çevresinde dönen teşvik edilmiş bir “sahiplenici milliyetçilik”tir. (9) Bu yerlici dürtülere karşı uzun süreli bir savaşın, “özellikle Avrupa ve ABD’deki sosyal demokrat ya da sol-liberal partilere sızdıklarında- ilki, birçok bakımdan ikincisinin geri çekilmesini sağlayan göçmenlik ve emperyalizm arasındaki bağı güçlendirmesi gerekecektir. Bu noktada, komünist siyaset için göçmenlik mücadelelerinin zengin mirasını, güncelliğini ve devingenlik, denetleme ve mülksüzleştirme sorunlarının bugün nasıl emperyalist dinamiklerin göbeğinde olduğunu merkezleştirebiliriz. Göçmenliğin politik ve toplumsal, gayriresmî ve resmî alanları, araştırmaya açık bir alan olarak duruyor. Etienne Balibar’ın 40 yıldan fazla bir zaman önce işaret ettiği üzere, “göçmenliğin sebep ve etkilerine dair somut bilinç, emperyalizmin anlaşılması doğrultusunda çift yönlü bir kılavuz ipidir”, “işçilerin kurtuluşu için mücadelenin mutlak koşulunu her zamankinden daha çok enternasyonalizme dönüştüren” bir metodolojik bağlantıdır. (10) Bu, anti-emperyalizmin taktik dağarcığını ve stratejik ufkunu tekrar gözden geçirmeye dair pratik gerekliliği ortaya koyar. Yaklaşık 20 yıl süren “teröre karşı savaş” –Orta Doğu’daki insanların refahına ve içerideki Müslümanlara yönelik savaşa dair bir örtmece lafı- özellikle içerideki hegemonyasının gitgide sığlaşmasının ortasında ABD’nin şiddeti ABD kara güçlerininkinden başka biçimler alırken, “canavarın karnındaki” savaş karşıtı ve anti-militarist aktivizm için zorlu bir yumru olduğunu kanıtladı. Irak işgaline karşı gerçekleştirilen ve kayda değer bir halk seferberliği özelliği taşıyan devasa gösterileri takiben 2005 sonrasında savaş karşıtı hareketin zayıflaması –ya da yok olması- üstüne düşünülmesi gereken kritik bir olaydır. İnsanlı ya da insansız hava bombardımanının aynı anda birçok yerde bulunması, ayaklanma karşıtı operasyonların yaygın ve çoğu kez örtülü doğası, ABD’nin vekil ülkelerinin çoğalması ve sıkı finansal bağlar, ABD imparatorluğunun askeri çatışmalarını, belki de emperyalizmin en görünür tezahürü olarak asimetrik fakat sürekli bir mevcudiyet haline getirdi. Buna karşı sürdürülebilir bir mücadele, birçok cephede koordineli olarak verilmelidir. Yakın zamandaki kitlesel protesto deneyimleri, güçlü bir savaş karşıtı hareketin –yeniden ortaya çıkarsa- bunu değişmiş bir şekilde ve toplumdaki baş kaldıran diğer güçlerle yakın ilişki içinde, söylemsel ve stratejik erişimlerinin genişlemesi ile yapacak. Militarize edilmiş sınır güvenliğine ve baskıcı göçmenlik politikalarına karşı üst düzey örgütlü direniş, Standing Rock ve başka yerlerdeki çevreci/maden karşıtı kampanyalar ve Uluslararası Kadın Grevi girişimleriyle (Latin Amerika’dan gelen yeni bir feminist enternasyonal çağrısının yankısı olan) güçlendirilen yeni doğmuş koalisyonlar ve aktivist çevreler, aklı başında toplumsal mücadelelerden neo-kolonyal ve emperyal sınırlar boyunca mücadele alanlarını birbirine bağlayan bir “halk tabanlı anti-emperyalizm” inşası potansiyeline işaret ediyor. Bunun, önde gelen ekonomik ve finansal kuruluşlara doğrudan karşı koyan “zirve hoplayıcısı” (summit-hopping karşılığı; küresel güçlerin bir araya geldiği zirvelerde gerçekleştirilen ‘renkli’, ‘neşeli’ gösterileri tanımlarken kullanılmakta; ç.n.) gösterilerin militanlığında örneğini gösterdiği şekliyle ya da Dünya Sosyal Forumlarına katılan sivil toplum örgütlerinin paralel kurumlar inşası ve ulus ötesi ağlar oluşturması ile alternatif küreselleşme hareketlerinin amaç ve hedeflerini nasıl değiştirdiğini görebiliriz. (11) Sınırlar arasındaki koordinasyon ve dayanışma sorunlarına daha uygun bir yaklaşım, politik örgütlenmenin, yer değiştirmenin maddi uygulamalarına nasıl bağlı olduğunu irdelemek zorunda kalacak ve yerel kaygıların bile çoğu zaman küresel iş gücünün ortaklaşma ve ayrışmalarına yol açtığını fark edecektir. (12) Ücretli proletaryanın, Göran Therborn’un “avam tabakası” ya da “halk sınıfları” olarak adlandırdığı daha çeşitli toplumsal ittifaklar ve birliklere yol açtığı sınıf mücadelesindeki dönüşümler, anti-emperyalist seferberliğin nasıl görünebileceğine dair işaretler vermiştir: bunlar istikrarsız bir bölgeye kadarı uzanırken karmaşa, birleşme ve uzlaşmazlık yükselişlerini birbirlerine zincirleme şeklindeki yeni stratejiler. (13)

Bugün, emperyalizm kavramını ve sorununu yeniden konumlandırmak gerekmektedir. İşçi sınıfının herhangi bir yerel eklemlenmesinde emperyalizmin etkilerinin esasını kavramadan bir devrimin –ulusal bile olsa- mümkün olmadığını kabul etme hususunda Lenin ile hemfikiriz. Ve dahası, komünizmin amacı için bir ulusal devrimin yeterli olmayacağı konusunda da tabii ki hemfikiriz. Kısacası, emperyalizmi enternasyonalizme hem bir engel hem de düşman olarak görüyoruz ve dolayısıyla enternasyonalizme, işçi sınıfı mücadelesinin kendisinin bünyesinde oluşturulacak bir konumlanış olarak bakıyoruz. Buradan hareketle, yaklaşımımızı basitleştirme riski altında, bugün emperyalizmi sorgulamanın, onu sınıf kompozisyonu sahasına getirmek olduğunu ileri sürüyoruz. Bu, ne Marksizmin karmaşık tarihinin ve emperyalizme ilişkin yaygın mücadelenin reddedilmesine ne de onun uğraklarından birinin tekrarına yol açamaz. Viewpoint’in altıncı sayısında, bunun yerine, geçmişin ve bugünün tarihsel değerlerini, mücadele eserlerini ve teorik girişimlerini bir araya getirme olanağı arayışındayız. Dolayısıyla ne burada sunulan konumlanışların hepsini “onaylıyoruz” ne de Amerikan imparatorluğunun içinden emperyalizme karşı çıkma sorunu şeklinde yerleşik bir görev olan bu sayımızda yer almamış olabilecek konumlanışları reddediyoruz; 21. yüzyılda emperyalizme karşı uzun vadeli düşünme ve mücadele çalışması için materyal olarak bu katkıları sunmaktan gurur duyuyoruz.

Bu yaklaşımın sistematikliğini abartmayacağız; bu yolda ilerlemek bir zar atmayı zorunlu kılar. Bu, tarihi yerden almayı ve sonra tekrar geri bırakmayı içerebilir; görünüşte ilgisiz bir çalışmaya yöneldiğimizde ya da sonrasında siyasi bir toplantıda sıkıcı bir konuyu tartıştığımızda önemini kavramamız için aniden bize çarpabilir. Burada sunduğumuz kategoriler farklı bir şekilde sunulabilir ve mevcut sayıya dâhil olan çeşitli konu ve başlıklar, günümüzde talep edilen emperyalizm kavramının kemik boşluğunu doldurmak için kesinlikle yeterli değildir. Eksik resmedilen edilen ya da resmedilmeyen göçmenlik ve göçmenliği kuşatan mücadeleler; ekolojik emperyalizm ve iklim suçu; Çin’in ve ekonomik ağırlığı ile politik önemi büyüyen diğer ülkelerin rolü; “aşırı sömürü” yapılanmaları, eşitsiz mübadele, neoliberal emek arbitrajı; savaşın değişen doğası –konvansiyonel, nükleer ya da başka-; savaşın ve devlet idaresinin bir aracı olarak ABD ve AB yaptırımları; maden çıkarma ve diğer çevresel tehditlerin rolü; yerleşimci sömürgeciliğin devam eden varlığı ile etkileri ve elbette daha fazlası. Her zamanki gibi, Viewpoint’in bu sayısının sadece başlangıç olmasını umuyoruz. Bu çalışmalar, daha teorik ve politik çalışmalar için bir temel olabilirse bundan memnun olacağız. Ve eğer başkaları, bizim ve yazarlarımızın bir kenara koymak zorunda kaldıklarımızı tamamlamaya mecbur olursa, bu eksikliklerin bile bir hikâyesi olacaktır.


(1) José Aricó, Marx and Latin America, trans. David Broder (Chicago: Haymarket, 2014).

(2) Kolja Lindner, “Marx’s Eurocentrism: Postcolonial studies and Marx scholarship,” Radical Philosophy 161 (May–June 2010).

(3) V.I. Lenin, The Tasks of the Proletariat in Our Revolution, 1917. (Türkçesi için bkz. V.I. Lenin, Nisan Tezleri, Agora Kitaplığı)

(4) Michael Hardt and Antonio Negri, Empire (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2000), 49. (Türkçesi için bkz. Michael Hardt ve Antonio Negri, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları)

(5) David Harvey, Ellen Meiksins Wood, Robert Brenner ve son zamanlarda John Milios Dimitris P. Sotiropoulos burada akla gelir; ayrıca John Smith’in son çalışmasına, Utsa and Prabhat Pantnaik’in süregelen katkılarına, Samir Amin’in girişimlerine ve Monthly Review çevresinde kümelenen diğer çabalara bakınız. Salar Mohandesi ve Jerome Roos’un bu sayımızda yer alan makalelerine de başvurulabilir.

(6) bkz. Leo Panitch and Sam Gindin, The Making of Global Capitalism: The Political Economy of U.S. Empire (London: Verso, 2013). Postkolonyalizmin belirsizliği ve postkolonyal çalışmaların kavramsal muğlaklığının yanı sıra “ulusal sorun”un Marksist teoriye bugün devam eden uygunluğuna dair Gavin Walker’ın daha önceki “Primitive Accumulation and the Formation of Difference: On Marx and Schmitt,” (Rethinking Marxism 23, no. 3 (2011): 384-404) makalesinin yanı sıra bu sayıdaki makalesine bakınız.

(7) bkz. Etienne Balibar, “The Nation Form: History and Ideology,” (Ulus Biçimi: Tarih ve İdeoloji), Immanuel Wallerstein ve Etienne Balibar’ın, Irk, Ulus, Sınıf (Metis Yayınları, 2000). kitabından.

(8) bkz. Vijay Prashad, The Poorer Nations: A Possible History of the Global South (New York: Verso, 2012).

(9) Brenna Bhandar’ın bu sayıdaki makalesine bakınız.

(10) bkz. Etienne Balibar, “Lénine, les communistes, l’immigration,” in Cinq études sur matérialisme historique (Paris: Maspéro, 1974), 195–201.

(11) Donatella Della Porta, Globalization from Below: Transnational Activists and Protest Networks (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2006); Research Unit for Political Economy, Mumbai, “The Economics and Politics of the World Social Forum,” Aspects of India’s Economy 35 (Eylül 2003).

(12) bkz. Sandro Mezzadra ve Brett Neilson, Border as Method (Durham: Duke University Press, 2013); Kelly Mulvaney, “Translating Constituent Process, or the Political Work of Translation,” Eipcp transversal, Eylül 2016.

(13) Göran Therborn, “Class in the 21st Century,” New Left Review II, no. 78 (Kasım–Aralık 2012): 5–29. Ayrıca bkz. Michael Denning, “Representing Global Labor,” Social Text 25, no. 3 (Sonbahar 2007): 125–45; Sandro Mezzadra and Verónica Gago, “In the Wake of the Plebeian Revolt: Social Movements, ‘Progressive’ Governments, and the Politics of Autonomy in Latin America,” Anthropological Theory 17, no. 4 (2017): 474–496.


https://www.viewpointmag.com/2018/02/01/internationalism-against-imperialism/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi