Content feed Comments Feed

Patras Yunan Açık Üniversitesi öğretim görevlisi ve Historical Materialism dergisi editöryal kurulu üyesi Panagiotis Sotiris, Tribune gazetesi için kaleme aldığı yazıda, solun Avrupa Birliği şüpheciliğinin hem başka bir dünya tahayyülü için hem de aşırı sağın siyaset alanının daraltılması açısından önemini vurguladı.



Odada bir fil var. Büyük ve şişman, fakat kimse ondan bahsetmiyor. Bu fil, “Avrupa yolu”nun krizi. Avroda kalma adına uygulanan barbarca kemer sıkmadan ve toplumsal felaketten, Avrupa’daki göçmenleri katletme kalesine, genelgeler komisyonu tarafından halk egemenliğinin yok edilmesinden, Ukrayna hükümetindeki faşistlere yönelik suçlu hoşgörüye kadar, “Avrupa rüyası” gündelik bir kâbusa dönüşüyor.

Ve görkemli Avrupa yapısının böylesine büyük bir meşruiyet krizinden geçtiği, çelişkilerinin öne çıktığı ve milyonlarca Avrupa vatandaşının, Avrupa Birliği’nin kendilerine düşman bir yapı olduğunu hissettiği –haklı olarak- bir zamanda Avrupa Solu güçlerinin büyük kısmı hâlâ, neredeyse zorunlu olarak, Avrupa Birliği’nin “reforme edilebileceğine” inanmakta ısrar ediyor. Avrupa Sol Partisi’nin açıklamaları, kaynakların yeniden dağıtıldığı “iyi” bir avro, bir “kalkınma” Avrupa Merkez Bankası (ECB), “demokratik” bir Avrupa Parlamentosu, bir “dayanışma” Avrupa Komisyonu olasılıklarına yönelik çağrılarla doludur. Fakat biz biliyoruz ki, fantezi çoğu zaman gerçeklikten uzaktır.

SYRIZA’nın da içinde olduğu Avrupa solunun omurgası, sanki Avrupa sermayesinin en stratejik tercihiyle çatışmak istemiyor ve “mevcut neoliberalizm”in kurumsal konsolidasyonunun en uç biçimlerinden birini, bir ilerici siyasetin kaçınılmaz sınırı olarak kabul ediyor. SYRIZA’nın korkakça “avro için hiçbir fedakârlık yok” noktasını bile terk etmesinden beri sürekli olarak daha “gerçekçi” pozisyonlara çekilmesi bir tesadüf mü?

Daha da kötüsü, bu, aşırı sağda eleştirel bir siyasi alana yol veriyor. Aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin avro sorununu öne çıkaran tek milliyetçi parti olduğu Fransa seçimlerinin sonuçları ya da Avrupa (Birliği) şüphecisi UKIP’nin daha güçlü göründüğü Britanya örneği alarmları çalıyor. Avrupa aşırı sağı, kendi muhafazakâr, istihdam yanlısı, ırkçı ve yabancı düşmanı ajandasını gerçekleştirmeye çalışmak için Avrupa vatandaşlarının avro ve AB’ye yönelik öfke ve infialinden faydalanıyor, kendini, ulus devlette ısrar eden yegâne güç olarak yansıtıyor.

Avrupa solunun birçok eğiliminin mücadeleyi, özellikle Avrupa düzeyinde mücadeleyi desteklediği doğrudur. Ama bu neden hafife alınıyor? Halk egemenliğinin resmi kurumlarının bile olmadığı, muazzam tarihsel, siyasi, sinematik ve kültürel eşitsizliklerin olduğu Avrupa düzeyinde mücadele, Yunanistan gibi çelişkilerin patladığı ve giderek daha da güçlendiği ülkelerde ne zamandan beri ulusal düzeydeki mücadeleye tercih edilir oldu? “Avrupa entegrasyonu”nun “çelik kafesi”nden kopmak mümkün mü? Sol, enternasyonalizmini neden AB gibi özünde sermaye milliyetçiliği”nin ifadesi olan neoliberal bir yapı üzerinden tanımlasın? Yunanistan’ı, tüm Avrupa geneline gelgitli umut dalgaları gönderecek bir mücadele ve yıkımın örneği yaparak bir kopuşun olabileceğini, “avro ve AB dışında bir yaşamın olduğunu” göstermek için neden daha çok enternasyonalist olmayasınız?

Sol, her geçen gün daha fazla otoriterleşen, neoliberalizmin dozunu artıran ve şiddete başvuran Avrupa mitini reddetme cesaretinde olmalı. Çünkü “Avrupa entegrasyonu”na dair pan-Avrupa memnuniyetsizliği sol için bir fırsattır. Avro ve AB anlaşmaları gibi “hâlihazırdaki küreselleşme” mekanizmalarından çıkışın “ulusal izolasyonculuk” değil, küreselleşmiş piyasaların sistemik şiddetine karşı toplumsal korumanın gerekli koşulu olduğunu göstermek için fırsattır. Kolektif katılım, özyönetim, kamu malları üzerinde toplumsal denetim, “kanun ve nizam” doktrinini değil, dayanışmanın sunduğu güvenliği temel alan üretken bir model arayışı için fırsattır. Demokrasiyi ve halk egemenliğini; aşağıdan günlük iktidar pratiği olarak, yaşamak için emek gücünü satmaya bağımlı olan tüm halkın kolektif siyasi organı vasıtasıyla yeniden kurmak için fırsattır. Ulus şeklindeki “hayali cemaat”e ve müstehzi –ve bazen denizaşırı- “yatırımcılar ulusu”na karşı, gerçek cemaati, tek bir yerde yaşayan, çalışan, savaşan herkesin ortak kimliğini, açık yüreklilikle “işçilerin anavatanı”nı talep etmek için fırsattır.

Bugün solun; işçi hareketinin demokratik, enternasyonalist ve yıkıcı geleneklerine aşılanmış bir Avrupa (Birliği) şüpheciliği, Avrupa kurmaylarını korkutacak ve gerçek umut bulvarları açacaktır.

https://www.tribune.gr/politics/news/article/25869/gia-enan-aristero-evroskeptikismo.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

  

Fransız Komünist Partisi’nin yayın organı olan l'Humanité gazetesinden Pierre Chaillan, Fransız düşünür Alain Badiou ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Rusya’nın Ukrayna saldırısının başlamasından önce, Şubat ayında gerçekleştirilen söyleşide Badiou, dünyada bir “yönelim bozukluğu”na ve bununla bağlantılı olarak büyük savaşlar çıkması ihtimaline işaret ederek, gidişatın değiştirilebilmesi için komünist siyasetin gerekliliğine vurgu yapıyor. 



- Kitabınızda “dünyanın, yöneliminin bozulmasını” tahlil ediyorsunuz. Bu durum nasıl karakterize edilir?

Siyasi düzlemde, yönelim bozukluğu, “demokrasi” adı verilen, benim ise “kapitalo-parlamentarizm” dediğim hâkim siyasi rejimin rezilce yöneliminin bozulması olarak görünüyor. Bu, büyük kapitalist ülkelerde, Fransa’da solun fiilen ortadan kaybolmasıyla kendini gösteren devlet-politik modelinde işlev bozukluğunun ortaya çıkması gerçekliğinden kaynaklanmaktadır –Fransa’da solun muazzam seçim zayıflığını kastediyorum. Sonuç olarak, çoğunluk ile muhalefet arasında demokratik temsiliyet dengesiz hale gelmiştir. Bu daha doğru, çünkü kendisini muhalefet olarak sunan şeyin bir kısmını soldan bile daha fazla mensubu olan aşırı sağ oluşturuyor. Bu, sistemsel politik yönelim bozulmasının bir belirtisidir. Biz bunu, ABD’de Trump, Fransa’da Marine Le Pen ya da Éric Zemmour gibi tekil şahsiyetlerin ortaya çıkışında gördük.

Daha stratejik bir düzlemde, yönelim bozulması, küreselleşme olgusunun yeterince dikkate alınmaması nedeniyle erişilen ve tartışılan hiçbir şeyin güncel durumla baş edememesi gerçeğinden kaynaklandı. Küresel düzlemde, hâkim yapıları tanımlamak ve bir alternatife imkân tanıyan yolları tespit etmek mümkün olmalı. Şu ana kadar bu yapılmadı. Birçok insan yapılanlardan, beyan edilenlerden memnuniyet duymuyor, ancak diğer yandan kendilerini yaratıcı ve olumlu bir şekilde yönlendirmek amacıyla oluşturulmuş referans noktalarından yoksunlar. Bütün bu fenomenler, hep birlikte politik yönelim bozulmasını oluşturur. Dolaylı olarak da milliyetçi ve kimlikçi grupların patolojik ortaya çıkışlarını.

- Size göre, bu yönelim bozulmasının “aktif etkenleri”, “en kötüyü” bile kabul edilebilir hale getirebilir. İnsanlığımız bunlar hakkında yaygın şekilde uyarılmışken, neden bugün “sabıkalı” önermeler geçerliliğini koruyor?

Böylesine açık “tarihten dersler” olduğu konusunda emin değilim. Tarihin dersleri, politik yönelimin belirginleştiğini varsayar. Paris Komünü’ne bakalım: 19. yüzyılın sonuna dek, Komün tamamen göz ardı edilen bir hadiseydi. Ancak Lenin, kendisini teslim olup Birinci Dünya Savaşı’na giren sosyal demokrasiden ayrıştırmak için onu kavradığında insanların zihninde yeniden göz önüne alınabilir, yeniden adlandırılabilir ve yeniden yönlendirilebilirdi. Dolayısı ile, tarihin dersleri bazen artık işlemez çünkü bunlar artık güncel bağlamda yorumlanamaz durumdadır. Bugün, ülke nüfusunun bir kısmını yok etmeye hazırlanmış yabancı düşmanı ve ırkçı aşırı sağın yeniden ortaya çıkışına tanık oluyoruz. Tabii ki bu insanların krematoryuma gönderilmeleri gerektiğini söylemiyorlar, ancak gözümüzün önünden kaybolmaları gerektiğini ilan ediyorlar. Bu hafife alınmamalıdır. 

- Yönelim bozulması tahliliniz, Zygmunt Bauman’ın “sıvılaşma” tahliliyle örtüşüyor gibi görünüyor. Sorun, kendimizi yönlendirmek ya da biraz katılık, bazı referans noktaları bulmak olacak. Bu, sizin “komünist siyaset” dediğiniz şey mi? 

Evet. İkisi diyalektik olarak bağlantılı. Duruşunuzu belirlemekte zorluk çekiyorsanız, yeni bir yeniden yönlendirmeye başlamak için bazı dayanak noktalarına ihtiyacınız olur. Aslında bu, komünist siyaset dediğim şeydir. Emmanuel Macron’u, ülkeyi günümüz kapitalizminin küresel gereksinimlerine uyduran bir figür olarak tanımlarsak, ona karşı durabileceğimiz tek şey bu noktada farklı bir yönelim durumu olabilir. Ben hâlâ komünist yönelimin, kapitalizmin, toplumların yönetimini eline aldığı çağda insanlığın tamamına önerilen yegâne yönelim olduğuna ikna olmayı sürdürüyorum. Bu ele almanın küreselleşme halini aldığı noktadayız ve sadece ekonomik karmaşa değil, aynı zamanda küresel ölçekte savaş şeklinde ciddi risklerle de yüz yüzeyiz. Mevcut durum, yirminci yüzyılın başlarındaki durum ile karşılaştırılabilir halde.  

Farklı olan bağlama karşın, 1914 savaşının arifesi ile benzerlikler dikkat çekicidir. Muazzam kapitalist kutuplaşmalar mevcut, özellikle de Çin ile ABD arasında. Avrupa’ya gelirsek, henüz bozulma öncesinde kendini yapma sürecinde ve gerçek bir güç teşkil etmenin araçlarını bulamamış durumda. Deneyim gösteriyor ki, eğer buna karşı koymak istiyorsak ülkelerin liderlerinin sermaye temsilcileri olmamaları gerektiğini kabul etmeliyiz. Muhalefetin varlığını kabullenen “demokratik” rejimlere de itibar edemeyiz. Bu muhalefet aslında tamamen şekilseldir. Gerçek bir muhalefet radikal ve ilkeli olmalı, söz konusu olanın başka bir dünya, başka bir ekonomi, başka bir siyaset vizyonu olduğu gerçeğine dayanmalıdır. Saldırgan komünizmin kökleri ve yöntemlerini geri kazanmalıyız. Aksi halde, tahayyül ettiğimizden de kötü olacak bir şeylere doğru gidiyoruz. Bu, hem aşırı sağın yükselişi hem de bununla bağlantılı olarak savaş risklerinin artması olacak. 

- Hem mevcut dünyaya hem de güçlü anti-kapitalist protestolara yönelik eleştirilerinizde, “hiçbir zaman olumlu bir şey önermeksizin gösteri yapan solculuk” konusunda yumuşak olmaktan uzaksınız. Sizden daha uzlaşmacı bir tutum bekleyebilirdik…

Bu kapitalizme karşı protesto büyük oranda simgesel. “Kapitalizm” kelimesi telaffuz edilir, fakat talep ve protestoların içsel kültüründe, mevcut düzenin, hükümetin en ufak bir gerçek öneri olmaksızın, eleştirilen düzenin yerini alması gereken en ufak bir genel vizyon olmaksızın oldukça soyut bir genel olumsuzlaması vardır. Siyasette, salt olumsuzlama hiçbir zaman anlamlı değildir. Bunu daha çok söylüyorum çünkü kendim de uyguladım. Düşmanı yararlı şekilde eleştirebilecek bir konumda olmak için protestonun kendisi bir alternatif taşımalıdır. Aksi halde, cevap her zaman başka bir yol olmadığı ve kendimizi silahsız bulacağımızdır. Marksizm’i eleştirel bir girişime indirgemek çok zararlıdır. Birçok kez denenmiş olan bu operasyon, her seferinde çok sulandırılmış bir versiyon ile sonuçlanmıştır. Marksist gerçekliği içinde komünist hareketin özü, görünüşte olumsuzlamalar olan fakat gerçekte güç ilişkilerini ve olumlu önerileri gerektiren etkili önerilere dayanır. Katı bir olumsuzluk içinde olmak ne Marksist ne de hakikaten devrimcidir. Gerçekte, kelimenin kötü anlamıyla aşırı solculuktur.

- Geçmiş ya da bugünkü deneylerin başarısızlıklarının, burada yine bir “komünist olumlama”dan değil, “kapitalizmin olumsuzlama politikası”ndan kaynaklandığını düşünüyorsunuz. Bu nasıl tercüme edilir?

Bir yeniden yönlendirmede değerlendirme gereklidir. Komünizm nerede duruyor? Geniş bir küresel tartışma başlatmak bana göre elzem görünüyor. Tartışma, Lenin ile Kautsky’ninki gibi stratejik düzlemde yürütülmeli. Bu, proleterlerin olduğu her yerde eş zamanlı olarak militan titizlik, anketler, orada bulunma ile yapılmalıdır. Üç döneme ayırabileceğimiz bir taslak öneriyorum. 19. yüzyılın ikinci yarısını kapsayan ilk işçi sınıfı deneyleriyle kuruluş. Bu dönem, kapitalist rekabetin en kötüsünü, sömürgecilik ve savaşı destekleyen sosyal demokrat partilerin oluşumu ile sonuçlandı. Bu yozlaşmaya karşı, Marx ve Engels, Alman sosyal demokrasisi ile çatışmaya girdi. Ardından, savaşla birlikte, Lenin’in Bolşevik Parti’si ve onun, teorik komünizmi müdafaa eden merkezi partisi öncülüğünde devrimci düzeni oluşturması ile birlikte sosyal demokrasinin bu yozlaşmasının radikal eleştirisi açıldı. Bu ikinci evre, 20. yüzyılın komünist partilerinin evresi ilginç unsurlar içeriyordu, ancak devletin sönümlenip gitmesinin yerine devlet komünizminin kalıcı paradoksunu getirdi. Bu nedenle, üçüncü bir dönemin en başındayız. 

- Gezegenin varlığını sürdürebilmesi açısından iklim mücadelesine ilişkin bir farkındalık var. Bununla birlikte, çevre bahsine gelince, mevcut ekolojik söylemde dini bir boyut görüyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Çevrecilerin sunduğu gibi, saik apolitiktir ve kamufle edilmiş bir dini boyut içerir. Ekolojistlerin dindar olduğunu söylemiyorum, fakat eskatolojik (Ahiret, dünyanın sonu ile ilgilenen anlamında teoloji terimi; ç.n.) vaazın, insanları yeni bir siyasi alanın açılmasını yasaklayan temel bir korkuda birleştirmeye dayandığını ve bunun iki sebeple olduğunu belirtiyorum. Birincisi, siyasetin büyük toplumsal çelişkilerden oluştuğunu unutmak için. Herkesi, sevgili gezegenimiz adına bir araya getirerek siyaset yapılamaz. İkinci sebep, kapitalizmin kendi doğasını değil, etkilerinden birini ele almamızdır. Gezegeni yağmalamak ile suçlanıyor ancak bu onun sorunu değil. Kapitalizm, isterse, gezegenin korunması için bir bakanlık oluşturabilir, fakat onun gerçek doğası, ona ait olan sömürü çehresi önemli zararlara yol açar. Şeylere sonuçları ile yaklaşmak, merkezi mekanizmaya dokunmamak anlamına gelir. Büyük sermayenin kasalarını beslemeye gelince, herkesin gezegenin kaderi ile ilgilendiği doğru değildir.

- Öyleyse, bir “yenilenmiş komünist siyaset” nasıl bir yol izleyecektir? Toplanılacak bir ilk destek noktası var mı?

Marx ve Engels’in büyük oranda İngiltere’deki işçi sınıfına dair bir araştırmadan faydalandıkları gibi, Fransız tekilliğini incelemek için açıklamaya özelleştirmelere karşı koşulsuz bir mücadeleden başlanarak girişilebilir, fakat savunmacı bir şekilde değil. Bu, programın bel kemiğini oluşturacaktır. Ciddi şekilde Marx'ın sözüne dönmeli ve mevcut koşullarda “özel mülkiyetin kaldırılmasını” yeniden etkinleştirmeliyiz. Neden bütün hükümetler özelleştirme konusunda bu kadar hevesli? Bu, mevcut rejimin sınıfsal doğasını açığa çıkarmaktadır. Bu konu üzerine inatçı bir şekilde gösteriler yapılması çağrısında bulunmalıyız: özelleştirme yapılmaması, gerçekleştirilen özelleştirmelerden geriye dönülmesi ve geniş bir kamu sektörünün yeniden inşası. Bu gereklilik, sermayenin vekilinin ta kendisi olan Macron ile tamamen zıt olduğumuz için anlaşılabilir.

- Bu, komünist “yeniden yönelim”in pusulası olabilir mi?

Pandemi, halk sağlığına yönelik sinsi bir saldırının ortasında geldi. Enerji ve EDF'yi (Électricité de France-Fransa merkezli elektrik iletim şirketi; ç.n.), demiryolu ulaşımını ve SNCF'yi (Société Nationale des Chemins de Fer Français-Fransa’da devlete ait demiryolu taşımacılığı kurumu; ç.n.), kentsel ulaşımı ve sağlığı etkiledikten sonra, özelleştirmeler şüphesiz yüksek öğrenime ve eğitime saldıracaktır. Kapitalizmin, Direniş’in –De Gaullecüler ile komünistlerin birleşik ittifakı- kamulaştırma programına karşı bu kapsamlı saldırısıyla karşı karşıya kalındığında belirli konular üzerinde genel bir mücadele vermek mümkündür. Doktordan metro vatmanına, çöp toplayıcısından öğretmenine kadar ilgili tüm personeli etkilediği için bir direniş savaşı başlatmanın zamanı geldi. Çünkü sadece iki yol var: son dönemlerde büyük başarılar elde eden egemen kapitalist yol ve çok zayıflamış olan komünist yol. Ve ikincisini diriltmeden, ilkine karşı nasıl siyaset yapılabileceğini gerçekten anlamıyorum. 


https://www.humanite.fr/en-debat/alain-badiou/alain-badiou-il-est-temps-de-satteler-une-riposte-generale-742499 adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir. 

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 



Uruguaylı gazeteci-yazar Raúl Zibechi, Latin Amerika ve Karayipler merkezli yayın yapan nodal.am internet portalı için kaleme aldığı yazısında Rusya’nın Ukrayna işgalinden yola çıkarak, jeopolitik kavramının ve bu kavrama dayanan siyaset yapma anlayışının sistemle olan yakın bağına vurgu yapıyor.


Jeopolitik, en güçlü devletlerin hizmetindedir, emperyal düşünce ve dünyayı görme biçimleri ile ilgilidir. Bu şekilde ortaya çıkmıştır ve bazı entelektüeller bir çeşit solcu, hatta devrimci jeopolitikten bahsetse de hâlâ öyledir.

Jeopolitik, 20. yüzyılın başlarında coğrafi gerçeklikleri uluslararası ilişkiler ile bağlantılandıran Kuzeyli coğrafyacılar ve askeri stratejistler arasında ortaya çıkmıştır. Kavram ilk kez, İsveçli coğrafyacı Rudolf Kjellén’in “Bir Yaşam Biçimi Olarak Devlet” (1916 basımı; ç.n.) isimli kitabında ortaya çıkmıştır. ABD’li amiral Alfred Mahan deniz hâkimiyeti stratejisini geliştirirken Nicholas Spykman, Latin Amerika’yı, ABD’nin küresel egemenliğini güvence altına almak için mutlak kontrolünü sürdürmesi gereken bölge olarak tanımlıyordu.

Jeopolitik, 20. yüzyılın başında Almanya’da büyük gelişme kaydetmiş, Nazizm döneminde muazzam nüfuza ulaşmıştı. Latin Amerika’da, diktatörlük döneminde (1964-1985) Golbery do Couto e Silva liderliğinde ordu; Brezilya’nın yayılmasını, Amazon işgalinin tamamlanmasını savunmak ve bölgesel hegemon güç haline gelmek için kendini jeopolitik üzerinde temellendirdi.

Bu disiplini didiklemeyle değil, bunun halklara getirdiği sonuçlarla ilgileniyorum. Jeopolitik, devletlerarası ilişkilerle, özellikle de dünyaya hâkim olmayı amaçlayan devletlerin rolüyle ilgiliyse, bu düşünüşteki büyük eksiklik analizlerde isimleri bile anılmayan halklardır, ezilen halk yığınlarıdır.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini haklı gösterenlerin birçoğu, ABD mezalimlerini kınamak için sayfaları dolduruyor. Birileri bize şunu hatırlatıyor: ABD, 1990’larda 48 askeri müdahale gerçekleştirdi ve 21. yüzyılın ilk 20 senesi boyunca sonu gelmeyen çeşitli savaşlarla meşgul oldu. Bu dönemde ABD’nin, dünya genelinde 24 askeri müdahale ve 100 bin hava bombardımanı gerçekleştirdiğini, Barack Obama başkanlığında sadece 2016 yılında 7 ülkeye 16 bin 171 bomba attığını ekliyor.

Bu analizin mantığı şuna benzer bir şey söylüyor: A imparatorluğu korkunç düzeyde zalim ve cani; ancak B imparatorluğu çok daha az zararlı, çünkü kuşkusuz işlediği daha az suç var. ABD, her yıl yüz binlerce ya da on binlerce insanı öldüren bir emperyal mekanizma iken, neden Rusya gibi sadece birkaç bin insanı öldürenlere karşı sesinizi yükseltiyorsunuz?

Bu, insanların acılarını hesaba katmayan, insanları sadece ölüm istatistiklerindeki sayılar, salt ölmeye giden askerler, sadece şirket ve devletlerin kârlarını hesaplayan bir ölçekte sayılar olarak gören ürpertici ve bencil bir siyaset yapma biçimi.

Aksine, aşağıdan gelen bizler ezilen halkları, sınıfları, ten renklerini ve cinsiyetleri ön planda tutuyoruz. Çıkış noktamız ne devletler ne silahlı kuvvetler, ne de sermayedir. Küresel bir senaryonun, yayılmacı ve emperyalist devletlerin varlığından bihaber değiliz. Ancak bu senaryoyu, aşağıdan hareketler ve örgütler olarak nasıl davranacağımıza karar vermek doğrultusunda analiz ediyoruz.

1916 yılında, Birinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” kitabında Lenin, tekelci kapitalizmi savaşın nedeni olarak tahlil etmişti. Ancak taraf tutmamış ve kıyımı devrime dönüştürmeye çalışmıştı.

Immanuel Wallerstein da böyle çalıştı. Onun dünya sistemi teorisi, toplumsal dönüşümü destekleme amacıyla, küreselleşmiş bir gezegende politik ve ekonomik ilişkilerin nasıl çalıştığını anlamayı ve açıklamayı hedefler.

Bunlar, faal insanlar için yararlı araçlardır. Çünkü sistemin nasıl işlediğini anlamak, rakip güçlerden birini haklı göstermeye neden olmak şöyle dursun, aşağıdakiler üzerinde ne sonuçları olacağını öngörmemize sebep olur. Zapatismo, deneyimlediğimiz sistemik kaosu bir fırtına olarak adlandırır ve ayrıca, kapitalizmin işleyişindeki değişimleri anlamanın gerekli olduğunu düşünür. İlki, yani fırtına hususunda sonuç, daha önce deneyimlemediğimiz aşırı durumlarla karşılaşmaya hazır olmamız gerektiğidir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde atom silahlarının kullanılabileceğini düşündük mü?

İkinci, yani anlama hususunda, Zapatistalar hatırladığım kadarıyla açık şekilde bahsetmiyorlarsa da, en zengin yüzde 1’in ulus-devletleri gasp ettiği, medyanın bulunmadığı, sadece zehirlenmenin olduğu ve seçim demokrasilerinin soykırım işlemenin mazereti değilse de birer peri masalı olduğu açık. Sonuç olarak, kendilerini devlet mantığına sıkıştırmaya geçit vermezler.

İnsanlığın varlığını sürdürmesi için çarpıcı zamanlardan geçiyoruz. Gözlerimizi açmalı ve jeopolitik bataklığına sürüklenmemize izin vermemeliyiz. Sis, ışık ile gölgeyi ayırt etmemizi engelleyecek kadar yoğun iken, bizi ileriye taşıyacak olan etik ilkelere sarılalım.

 

https://www.nodal.am/2022/03/no-nos-dejemos-aplastar-por-la-geopolitica-por-raul-zibechi/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

 

 

 

Tarihçi-akademisyen Enzo Traverso, ABD’nin Cornell Universitesi’nin yayını Cornell Chronicle ile yeni kitabı “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” üzerine söyleşi gerçekleştirdi.



Bir devrim, sadece kurulu düzenle sert bir kopuş değil, aynı zamanda halkın doğurduğu bir sosyal ve politik değişimdir. Ve devrim, sadece geçmişe ait değildir diyor romantizm çalışmaları akademisyeni Enzo Traverso. Traverso, Ekim 2021’de yayımlanan “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” kitabında, 19. ve 20. yüzyıl devrimlerinin tarihini, bir imgeler takımı üzerinden yeniden yorumluyor: Marx’ın “tarihin lokomotifi”nden Lenin’in mumyalanmış bedenine, Paris Komünü’nün Vendome Sütunu’nu yıkışına; sorunlu şimdimize, devrimci geçmişin yeni bir entelektüel tarihini sunuyor.

-        - Bu araştırma dizisi için size ilham veren nedir?

Bu kitap, bir önceki kitabım Solun Melankolisi’nin tarihsel yankısını genişletiyor ve derinleştiriyor. Birkaç on yıl boyunca modern şiddetin –topyekûn savaşlar, faşizm, totalitarizm, soykırım ve entelektüellerin sürülmesi- tarihini incelememin ardından bunun tamamlanmamış, sakat bırakılmış bir alan olduğunu fark ettim; çünkü on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın bereketli bir yorumlayıcısı, onların özgürleştirici mücadele ve devrimlerini de içermelidir.

Devrimler neredeyse her yerde başarısız oldu ve çok sık biçimde, bunların enkazları resmin karanlık tarafında dâhil oldu: despotizmin, tiranlığın ve otoriter iktidarın parçası haline geldiler. Bununla birlikte, gizil güçleri hiçbir şekilde göz ardı edilebilir değildir ve mirasları dikkate değer şekilde varlığını korur.

SSCB tarihi; özgürlükten yoksunluk, diktatörlük ve şiddet ile kurulmuştur ve tüm yörüngesini totalitarizm ve gulag ile özdeşleştirmeye alışığız. Ancak tarihin diyalektiği karmaşıktır: modernitenin birkaç temel özelliğinde bahsedersek; demokrasinin ortaya çıkışı, genel oy hakkı, kadın hakları ve dekolonizasyon, Fransız ve Haiti devrimlerinden Rus ve Çin devrimlerine kadar devrim tarihinden ayrılamaz.

-        - Bize, devrimin kısa ve öz bir tanımını verebilir misiniz?

Hukuki ve politik tabirlerle, devrim, kurulu düzenle, bazen ülkenin ekonomik ve sosyal yapılarında dönüşümü de içeren sert bir kopuş anlamına gelir. Ancak devrimler, aşağıdan doğan sosyal ve politik depremlerdir; toplumun yönetilen ve madun tabakalarını –genellikle “halk” şeklinde tanımlananları- tarihsel öznelere dönüştürürler.

Bir devrim boyunca yaşam; yeni, beklenmeyen ve olağandışı bir yoğunluk kazanır. Aniden, halk kendi gücünün farkına varır ve kendini, dünyayı değiştirebilir hisseder. Birçok şahidi, devrimleri, Chagall’ın resimlerinde yerçekimi kanununun üstesinden gelerek köylerin ve tepelerin üzerinde uçmanın tadını çıkaran karakterler gibi, bir hafifleme hissi olarak tasvir etmiştir.

-          - Bu kitap sadece politik devrimleri mi betimliyor, yoksa kapsamı daha mı geniş?

Kitabımın ikinci başlığı, “bir entelektüel tarih”ten bahsediyor. Devrimler, politik değişimlerden çok daha fazlasıdır; bazen antropolojik değişimleri de içerirler. Yaşama ve düşünme biçimlerini, toplumu algılama ve yansıtma biçimlerini derinlemesine dönüştürürler. Politik değişimlerin çok ötesine geçerler, çünkü toplumsal ilişkileri ve kültürleri derinden etkiler, estetik ve edebiyat âlemlerini sarsarlar.

Kitabımda, hem düşüncelerle hem de imgelerle ilgileniyor, bağlantılarını inceliyorum. Böylece devrimlere; teorileri, ideolojileri, ütopik tasarımları ve kolektif hisleri yoğunlaştırak “diyalektik imgeler” olarak bakıyorum. Bayraklar ve barikatlar gibi devrimci sembollerle ilgilenen çok geniş bir ikonografi biliyoruz, ancak alegorileri ihmal etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Sadece iki örnek vermek gerekirse; “tarihin lokomotifi” ya da “cennet fırtınası” olarak devrimlerin betimlemeleri, bir tarih felsefesini ve insanların genel bakışını ortaya koyan alegori ve metaforlardır.

Devrimler, ütopya fabrikalarıdır. Fransız Devrimi, insanlığa “yeniden hayat vermeyi” amaçladı ve bütün bir 19. yüzyıl, ideal toplumsal düzeni kurma doğrultusundaki ütopik tasarımlarla dolup taştı: bu, bütünlüklü özgürlük ve insan ile doğa arasındaki kusursuz harmoniyi (Fourier) içeren en bonkör fantezilerden, rasyonelleştirilmiş disiplin sistemi (Cabet) şeklindeki en korkunç fikirlere uzanan bir kapsamdadır. Fransız Devrimi, 19. yüzyılın başından sonuna dek ilerleme fikrini ateşledi ve Haiti Devrimi, kölelerin ve sömürgeleştirilmiş halkların yeni bir kendini özgürleştirme çağını ilan etti. Rus Devrimi ile ütopyalar “hem gerekli hem mümkün” hale geldi; dünyayı değiştirmenin, günün görevi haline geldiği hissini yaydı. 1920’ler boyunca Rusya’da, bütünlüklü özgürlük, evrensel kardeşlik ve eşitlik hayalleri, “ölümsüzlük” gibi çılgın fikirlerle, “yeni insan” yaratma, bilim ve teknoloji vasıtasıyla gezegeni yeniden şekillendirme gibi tehlikeli projelerle birleştirildi. Bu garip ve büyüleyici karmaşıklık,  ne idealize edilmeyi ne damgalanmayı hak eder; eleştirel olarak anlaşılmasını gerektirir.

-          Bu kitapta ortaya koyduğunuz ve analiz ettiğiniz devrimler arasında nedensellik bağları var mıdır? Devrimlerin azmettiricileri geçmişten nasıl faydalanır?

Kitabımın amaçlarından biri, devrimlerin determinist nedensellikler aracılığıyla açıklanamayacağını göstermek. Tabii ki bütün tarihsel olaylar gibi birçok temek dayanakları, devrim süreci tükendiğinde ve başarıyla sonuçlandığında netlik kazanan çok sayıda “nedenleri” vardır. Bu tarihçilerin görevidir, fakat nedenleri saptamanın, onu açıklamak değil, karmaşık ve türlü türlü görünüşü aydınlatmak anlamına geldiğinin farkında olmalılar. Devrimler, öncüllerini aşar ve geleceği keşfeder; öngörülemezlerdir, genellikle beklenmezler ve sonuçlarını önceden bilemezler. Dinamiklerinin ve sonuçlarının, “sebeplerinin” içinde barınacağını düşünmek saf ve basite indirgenmiş bir tarihsel erekselciliktir (bkz. Teleoloji; ç.n.).

-         - “Devrim: Bir Entelektüel Tarih”, yayıncının “sorunlu şimdimiz” şeklinde tanımladığı şeye nasıl bir umut sunuyor?

Benim alanım entelektüel tarih ve kitabım, gelecek için bir reçete sunma iddiasında değil. Bu benim görevim değil. Bununla birlikte, bir yurttaş ve kendini adamış bir tarihçi olarak, “sorunlu şimdimiz”e kayıtsız kalamam ve kitabım –bu tüm tarih kitapları için geçerlidir- sadece geçmişi anlama değil, yaşadığımız dünyayı da anlama çabasına ortak oluyor.

Devrimi, günümüze belirli bir yaklaşıma işaret eden, tarihsel yorumlamanın anahtar kategorisi olarak yeniden sunmak istiyorum. Devrim sadece geçmişe ait değildir; Arap ülkelerindekiler ve neredeyse bütün kıtalarda ortaya çıkan küresel değişim talepli hareketler başta olmak üzere 21. yüzyıl şimdiden devrimler tecrübe etti. Devrimler başarısız oldular ya da yenildiler ve tarihçiler, trajik sonuçlarının nedenlerini soruşturmalılar, ancak tarihçiler aynı zamanda gizil güçlerini, dönüm noktalarını, belirgin çekişmelerini ve aktörlerini parçalayan açmazlarını da soruşturmalılar. Devrimler, ana akım betimlemelerde görünen ön yüzünden ötede, kolektif hafızanın gizli yanlarının içinden geçerler: bilim insanlarının, kendi zamanlarının tarihsel bilinçdışını sorgulamaları gerekmez mi?

 

https://as.cornell.edu/news/new-history-revolution-offers-hope-our-troubled-present adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

 




Şili’de, faşist lider Augusto Pinochet döneminden beri sürdürülen ve ülkenin, neoliberalizmin laboratuvarı olarak tanımlanmasına neden olan ekonomik kalkınma modeli, 2019 yılına gelindiğinde geniş kitleler tarafından fiili ve kitlesel eylem ile reddedilmeye başlandı. 2019 yılının Ekim ayında, lise öğrencilerinin ulaşım zammına tepki eylemleriyle başlayan sokak hareketi, aylar süren, onlarca kişinin ölümü ve plastik mermilerle gözünü kaybetmesine neden olacak düzeyde şiddetle yanıtlanmasına karşın bastırılamayan bir hâl aldı. Geniş kitlelerin neoliberal politikalara son verilmesi talebi, bu politikaların el kitabı olan Pinochet anayasasının yürürlükten kalkarak yeni bir anayasa oluşturulması doğrultusunda bir referandum ile karşılığını buldu. Referandum sonucunda solun-sosyalistlerin ve yerli halkların ağırlıkta olduğu bir anayasa meclisi ortaya çıkarken, bu sürecin bir yansıması da, ülkede uzun yıllar sonra solun-sosyalistlerin bir iktidar alternatifi olarak yükselmesi oldu. 21 Kasım 2021 tarihinde gerçekleşen devlet başkanlığı ilk tur seçiminde, çeşitli sol-sosyalist partilerin anayasa referandumu sürecinde bir araya gelerek oluşturduğu Apruebo Dignidad (Haysiyeti Onaylıyorum) ittifakının adayı Gabriel Boric Font’un aşırı sağ aday José Antonio Kast ile birlikte 19 Aralık’ta gerçekleşecek ikinci tur seçimlere kalması da bu yükselişin göstergelerindendi.

Katalan bir anne, Hırvat bir babanın çocuğu olan Gabriel Boric; 2018 yılında Movimiento Autonomista (Otonomist Hareket), Izquierda Libertaria (Liberter Sol),​ Nueva Democracia (Yeni Demokrasi) ve Socialismo y Libertad (Sosyalizm ve Özgürlük) isimli politik yapıların bir araya gelmesi ile oluşturulan Convergencia Social (Toplumsal Yaklaşım) partisinin önde gelen isimlerinden. İki dönemdir milletvekili olan ve politik faaliyetleri nedeniyle hukuk öğrenimini yarıda bırakan 35 yaşındaki Boric, Apruebo Dignidad (Haysiyeti Onaylıyorum) ittifakı içinde yer alan ve liderliğini 23 yaşında bir kadının, Alondra Arellano’nun yaptığı partisinin adayı olarak 18 Temmuz’da ön seçimlere girdi. Otonomcu, liberter sosyalist olarak tanımlanan ve 2019 yılında Komünler isimli politik harekete dönüşen Izquierda Autónoma (Otonom Sol) isimli gençlik örgütünün içinden gelen Boric, bu ön seçimde sürpriz yaparak, Apruebo Dignidad ittifakının başkan adayı olmasına neredeyse kesin gözüyle bakılan Komünist Parti üyesi Daniel Jadue’yi geride bıraktı ve sosyalistlerin adayı oldu. Seçimin ardından Salvador Allende’nin son sözlerine atıfta bulunan Boric, “Daha iyi bir toplum inşa etmek için özgür insanların geçeceği büyük caddeler yeniden açılacak. “Şili, nasıl ki neoliberalizmin beşiği idiyse, mezarı da olacaktır” demişti. Boric’in, 2019 yılı Aralık ayında, yani ülkeyi yeni bir anayasa yazılmasına kadar götüren büyük protestoların başlamasının ardından çıkarılan ve “anti-barikat yasası” adı verilen yasaya ‘evet’ oyu vermiş olması sık sık tartışmalara neden oluyor. Boric o dönem kendini, “Biz, barikatları toplumsal mücadele bağlamında direnişin meşru bir ifadesi olarak görüyoruz. İlk gününden beri protestoların içindeyiz. Fakat sosyal protestoları, yağma ve kundaklama fırsatı olarak görüp bunları kriminalize edenlere karşıyız” şeklinde savunmuştu.

Boric, seçim sürecinde başkan olması halinde isyan tutsakları için bir af düzenlemesi yapıp yapmayacağına ilişkin sorulara ise böyle bir çalışmanın istisnalar ile yapılacağını, genel bir af olmayacağını belirterek, “Bir kiliseyi yakan birini ya da marketi yağmalayan birini affedemezsiniz” demişti. Bu açıklamaları tepki gören Boric, Temmuz ayında isyan tutsaklarıyla görüşmek üzere bir cezaevine yaptığı ziyaret sırasında bir tutsağın yumruklu saldırısına da uğramıştı.

Küba’daki rejim karşıtı protestolara dair, “Küba’ya yönelik ambargoyu kınıyoruz. Fakat bugün, daha fazla özgürlük için ayağa kalkan Küba halkının yanında durmalıyız” şeklindeki açıklamasının ardından Daniel Jadue tarafından, “Zamanında anti-barikat yasasına verdiği destekten dolayı bugün birçok politik tutsak var. Kendisinden daha fazla tevazu rica ediyorum, çünkü böylesi bir ciddiyetle kınadığı ülkede (Küba’da) hâlâ çıkarılmış gözler, başının üstünden kamyon geçen insanlar yok ve ben, Şili’de olanlar için endişelenmemizi istiyorum” şeklinde eleştirilmişti.

Ön seçim öncesinde bu süreçteki rekabetin de etkisinin olduğu düşünülen tüm bu eleştirilerine karşın Jadue, aynı ittifak içinde yer aldığı Boric’in başkan adaylığına desteğini sık sık ifade etti ve seçim çalışmalarına aktif olarak dâhil oldu.



Boric, seçimin ilk turu sonrasında 230 sayfalık iktidar programını 18 sayfaya düşürürken, merkezin oyunu alabilmek için de programda bazı “esnemeler” gerçekleştirildi. Boric’in, “Büyük şirketlerin değil, halkın hizmetinde” şeklinde tanımladığı programda, Pinochet döneminden bu yana uygulanan ve geniş kesimlerin tepkisini çeken özel emeklilik sistemine son verilmesi, KOBİ’lere uygun kredi sağlanması, büyük şirketler ve varlıklı bireylerden, yani nüfusun yüzde 0,1’ini oluşturmasına karşın gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 1,5’una sahip olan 11 bin kişiden daha yüksek vergi alınması, sosyal hizmet harcamalarının arttırılması, öğrencilerin borçlarının silinmesi, asgari ücretin 500 dolara çıkarılması ve çalışma saatlerinin kısaltılması gibi başlıklar yer alıyor. Boric’in programındaki bir diğer başlık da polis teşkilatına dair. Ülkede bir yıldan fazla bir zaman devam eden halk isyanı sürecinde 34 kişinin ölümünün ve 464 kişinin kalıcı ya da geçici göz hasarı almasının sorumlusu olan Carabineros adı verilen Şili polisi konusundaki, ‘teşkilatın feshedilmesi’ çağrılarının aksine Boric, programında “insan haklarına tamamen saygılı, yeni ve daha iyi eğitilmiş polisler” vaadinde bulunuyor.

İki başkan adayı, Gabriel Boric ve José Antonio Kast, bazı başlıklarda birbirine tamamen zıt fikirlere sahip. Seçim sürecinde “Şili’nin Bolsonaro’su” olarak tanımlanan aşırı sağ/faşist aday Kast, göçmenlere karşı sınırda üç metre derinliğinde hendek kazmayı vaat edip, bunun “düşük maliyetli bir çözüm” olduğunu belirtirken, Boric ise “Göçmenlere insan hakları perspektifinden yaklaşılmalı” diyor. Mapuche halkına bakış konusunda da iki aday arasında büyük fark var. Kast, Mapuche halkının yurdu olan Wallmapu’daki askeri yığınağın sürmesi ve savunma amaçlı “meşru şiddetin” kullanılması taraftarı iken “uluslararası radikal sol karşıtı koordinasyon” önerisinde bulunuyor. Boric ise bölgenin militarizasyonuna karşı çıkarken, Kast’ın tahayyülünü “polis devleti” olarak tanımlıyor.

Daha önce kamuoyuyla paylaştığı iktidar programında, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nı feshetmeye yer veren faşist aday Kast, gördüğü tepkilerin ardından geçtiğimiz haftalarda bütün kadınlardan özür dileyerek yaptıklarının bir hata olduğunu ve bundan vazgeçtiklerini belirtti.

Gabriel Boric, faşist bir aday karşısında Şili solunun geniş bir kesimi tarafından desteklense de, özellikle ilk turun ardından merkezden oy alma doğrultusunda yumuşatılan ve belki de İskandinav sosyal demokrasisinin bir benzerini hedeflediği söylenebilecek programının da etkisiyle, çeşitli çevreler tarafından eleştirilere de maruz kalıyor. Örneğin bu çevrelerden Devrimci İşçi Partisi (PTR) tarafından geçtiğimiz günlerde yapılan açıklamada, Kast’ın, “Ekim ayaklanmasında (2019 Ekim kastediliyor; ç.n.) savaşılan her şeyi temsil ettiği” ve “topyekûn işçi sınıfına saldırı projesi olduğu” belirtilerek özetle, “Bizler, Kast’tan nefret eden ve ona karşı durmak isteyen işçilerle, kadınlarla, gençlerle ve farklı cinsiyet kimlikleriyle omuz omuza duruyoruz. Çağrımız, Boric’e ve projesine güvenmeksizin Kast’ı ve sağı, işçi sınıfının ve halk kesimlerinin gücü ve seferberliğiyle yenmektir. Boric, Ekim’in taleplerini temsil etmemektedir. Son birkaç haftada, kendisinde hızlı bir merkeze ve ılımlılığa yönelmeye şahit olduk. Bu, sadece bir seçim taktiği olmaktan ötedir, söz konusu olan olası bir hükümetinin karakterinin ne olacağıdır” ifadeleri kullanılmıştı.  

Sonuç olarak, seçime kısa süre kalmışken yapılan kamuoyu araştırmalarında, müesses nizamın temsilcisi Kast ile başa baş görünen ve bazı kesimlerce politik nedenlerle ve içten, bazı kesimlerce ise taktik nedenlerle desteklenen Boric’in devlet başkanı olması halinde yapacakları ve yapmayacaklarıyla bir restorasyonun mu, yoksa uzun yıllardır uygulanan neoliberal politikaların topluma verdiği hasarı onarma ve ötesine geçme doğrultusunda geniş kapsamlı bir dönüşümün mü yüzü olacağı belirsiz. Net olan, Boric’in kaybetmesi halinde ömrü 40 yılı aşan ve Pinochet’nin kendisi ölse de mirası olarak yaşayan rejimin, 2019 Ekim isyanı sürecinden anayasasını kaybetse de ideolojik olarak güçlenerek çıkacağı ve bu yenilginin ülkedeki tüm ezilenlerin yenilgisi olacağı. 


Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

Le Monde Diplomatique-Cono Sur baskısından Micaela Cuesta, yazar Enzo Traverso ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide; neoliberalizmin kökenleri, bugünkü durumu ve yeni sağ-neoliberalizm ilişkisi, sosyal medyanın ve dijital araçların mücadele araç ve yöntemlerine etkisi gibi konular üzerinde duruluyor.

 


-      - Söyleşiye neyle başlayacağını seçmek kolay değil, o nedenle kökenlere dair bir soruyla başlamak aklıma geliyor: içinde yaşadığımız bu zamanın kökenlerini nasıl açıklarsınız? Hangi zamansallıkları davet ediyor? Hangi genel özellikleri ve benzersizlikleri taşıyor?

Neoliberalizmin kökenleri çok eskiye dayanıyor. Entelektüel anlamda, 1930’lara oturtmamız gerekir. Kapitalizmin baskın biçimi olarak, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan tarafından 1980’lerin başında uygulandığından (laboratuvarı olan Latin Amerika’da Pinochet ile bunun çok öncesinden deneyimlendi) en az 40 yaşında. Bu da, neredeyse iki neslin neoliberal tarihsellik rejimi ile yaşadığı anlamına geliyor. Gençler için neoliberalizm bir norm, gezegeni şekillendiren bir “yaşam biçimi”. Deneyimlenmiş başka ekonomik ve toplumsal modellerle karşılaştırabilmek için, bunun en az 70 yaşında olması gerekir. Özetle, neoliberalizmin birtakım ekonomi politikalarından çok daha fazlası olduğuna inanıyorum; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine, ekonominin finansallaştırılmasına, piyasaların kuralsızlaştırılmasına vb. hiçbir şekilde indirgenemeyeceğini düşünüyorum. Şüphesiz, savaş sonrası sürecin baskın kapitalizm biçimi olan “Refah Devleti”nin muzaffer alternatifi olarak görebiliriz, fakat bu basitleştirme olur. Pierre Dardot ve Christian Laval’in vurguladığı üzere, neoliberalizm, Weberyen anlamda bir “kendini hayatta idame etme” yolu, değerleri, davranışları ve genel ahlâkı reçete eden bir antropolojik modeldir. Bireysellik, rekabet ve özel çıkar arayışına dayalı varoluşun örgütlenmesini temel alan bir antropolojik modeldir. Herkes kendi yaşamını kendisinin “girişimcisi” olarak tasavvur etmelidir. Bazıları neoliberalizmi, zamanın yeni bir algılanışı ve temsili olarak tanımlamıştır; neoliberalizm “şimdici”dir çünkü ben sadece şimdiki zamanı bilirim; geçmişi ve geleceği şimdiye sıkıştırır. Değişmez bir toplumsal ve ekonomik çerçevede yenilenme ve kalıcı değişim değilse artık gelecek fikri yoktur; gelecek sadece bireysel “başarı” olarak düşünülebilir ve bu sebeple aynı zamanda özelleştirilmiştir. Bu antropolojik mutasyonu mümkün kılan, 20. yüzyıl devrimlerinin başarısızlığıdır. SSCB artık kimseye cazip gelmemektedir ve karşılaştırırsak, neoliberalizm daha fazla bireysel alanı sunuyor görünüyor (çoğunluk, Foucault bile buna inanmıştır), fakat SSCB’nin varlığı kapitalizme bir alternatifin mevcut olduğunu göstermişti. Bugün kapitalizm “doğallaştırılmıştır” ve bu, onun en büyük başarısıdır. Margaret Thatcher’ın tercih ettiği söylemsel kaide “Hiçbir alternatif yok” idi.

-    - Farklı yazarlara göre, neoliberalizm ile sembolik figürü büyük oranda Donald Trump olan ve sizin “Sağın Yeni Çehreleri”nde “post-faşizmler” olarak adlandırdığınız şey arasında bir bağlantı olabilir. Bu kitapta, Trump’ın başka şeylerin yanı sıra neoliberalizme bir tepkiden ortaya çıktığı anlayışındasınız. Sorum, Trump ve günümüz aşırı sağının diğer figürlerinin neoliberalizme bir tepki olarak değil de onun bir devamlılığı veya yan ürünü olarak düşünülüp düşünülemeyeceği. 

Trump hiç şüphesiz neoliberalizmin bir ürünü; İtalya’da Berlusconi’den başlayarak Brezilya’da Bolsonaro ve kendinden önceki birçok başkası gibi. Neoliberalizmin bir siyasi rengi yoktur, doğası gereği özel mülkiyete ve piyasaya saygılı bütün siyasi rejimlerle uyumludur (ve bunların içinde eriyebilir). Amerikan finansal elitleri dört yıl boyunca Trump’la çok iyi anlaştılar ve bugün Brezilya’da Bolsonaro ile aynısı oluyor. Ancak 2017 ya da 2020’de adayları Trump değildi. Ocak 2021’de Trump, faşist dürtülerini açık edip seçim sonuçlarını yeniden tartışmaya açmaya yönelerek açık biçimde yıkıcı olan bir hareketi destekleyince elitler onu terk etti. Bunu, demokrasi aşığı ya da ırkçılık karşıtı olduklarından yapmadılar, istikrara ihtiyaçları var ve ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesinde çıkarları yok. Wall Street, Pentagon, orta batı eyaletlerindeki büyük şirketler ve Kaliforniya’daki çokuluslu yeni teknoloji şirketleri, Joe Biden’ın başkan olmasını engellemek için beyaz üstünlükçü bir hareketi asla desteklemeyecekti. Bugün Cumhuriyetçi Parti açık biçimde büyük zorluklarla karşı karşıya çünkü Trump’a olan sadakati, Amerikan müesses nizamının taşıyıcı kolonlarından olma şeklindeki geleneksel rolü ile neredeyse hiç uyumlu değil.

Avrupa’da neoliberal elitler Almanya İçin Alternatif Partisi’ni (AfD), Marine Le Pen’i, Matteo Salvini’yi ya da Vox’u desteklemiyorlar; onların temsilcileri Macron, Angela Merkel ve Mario Draghi. Avrupa Komisyonu’nu ve Avrupa Merkez Bankası’nı destekliyorlar; ulusal egemenliğe ve ulusal para birimine dönüşü talep eden aşırı sağı değil. Radikal sağa doğru devinimin güçlü olduğu doğru. Eğer bu hareketler iktidara gelirlerse neoliberalizme taahhütte bulunmaları ve programlarını gözden geçirmeleri gerekir: Polonya’da ve Macaristan’da olan bu, İtalya’da Lega per Salvini Premier partisinin Draghi hükümetine girmesiyle de bu gerçekleşiyor ve Marine Le Pen’in avrodan çıkmayı düşünmediğini açıklamasının ardından Fransa’da da olabilir. Fakat bu ufak bükülmeler, sağın neoliberalizme tâbi olmasının belirtisi, aksi bir durumun değil. Bir otoriter neoliberalizm biçimi, aşırı sağa ihtiyaç duymaz, Macron Fransa’sında polis şiddetindeki artışı gözlemlemek yeterli. Neoliberal temellerde “faşistleştirilmiş” bir gezegen göz ardı edemeyeceğimiz bir varsayım; teorik bakış açısından hiçbir şey buna karşıt değil. Fakat bugün, bu bana baskın varsayım gibi görünmüyor.

-          - Amerika kıtasının bu tarafında, Güney’de, Trump’ımız yok ama Bolsonaro’muz var. İşaret ettiğiniz gibi, post-faşizmlerin başvurduğu mitler, klasik faşizminkiler ile mukayese edilemez; ikisinde de bir mitsel-ideolojik boyut olduğunu kabul etme konusunda benimle aynı fikirde olacağınızı düşünüyorum. Soru şu olacaktır: hangi “mitolojiler” ya da doğrusunu söylemek gerekirse hangi toplumsal söylem kırıntıları bu siyasi figürlerin yerleştiği ideolojik kalelerin inşasına hizmet ediyor?

Radikal sağın mitolojisi 19. yüzyıldan miras kalmıştır; muhafazakârdır ve klasik faşizmi karakterize eden “ütopik” sorumluluğa ya da geleceğe yönelik bir projeksiyona sahip değildir. Şu anda gezegenin geleceğini planlayanlar neoliberal elitler, aşırı sağ değil. Radikal sağ mitleri, geçmişe dönmektir. Neoliberal sapmadan önceki, 19. yüzyıldan kalma bir kapitalizm biçimiyle örtüşen milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanı bir kültürü bünyesinde barındırır. Bunu söylemek, hiçbir suretle neoliberalizmi savunmak değildir. Microsoft, Amazon, Apple vb. çokuluslu şirketler küresel bir boyuta sahip. Stratejileri, dünyanın büyük kısmında, özellikle de Asya’da vahşi emek sömürüsü koşullarına ve yarı köleliğe yol açan emeğin uluslararası bölünmesini gerektiriyor. “Ütopik” neoliberal vizyoner Elon Musk bile kölelerin yerleştirildiği uydu gezegenlerde yerelleştirilmiş üretimle, bahçeye dönüştürülmüş bir dünya hayal ediyor. Aynı çokuluslu şirketler, Silikon Vadisi’ndeki şirketlerinde Hindistan, Pakistan, Afrika ya da Latin Amerika’dan gelen bilgisayar mühendisleri, mimarlar, tasarımcılar ve uzmanlaşmış teknisyenleri çok iyi koşullarda çalıştırıyor ve bunlara iyi maaşlar ödüyor. Ve hiçbir şekilde çalışanlarının cinsel yönelimleriyle ilgilenmiyorlar. Neoliberal kapitalizm çok ırklı, çok kültürlü ve inanç bakımından çoğulcu Amerika’dan korkmuyor, çünkü bu, Birleşik Devletler’in DNA’sıdır. Beyaz üstünlüğü, beyaz bir toplumun çok ırklı bir ülkede azınlığa dönüşmesi korkusu, küreselleşmiş kapitalizmden önce gelen çok eski bir ırkçı hayalettir.

-          2008 yılında Massimo Modonesi’ye verdiğiniz bir mülakatta şöyle demiştiniz: “Komünizme dair çalışmalarda, komünizm hatırasının kamusal alanda gölgede kalmasıyla paralel bir genişleme var.” Bununla ilgili olarak, bugün, belki de bu cehaleti temel alarak popülizmin rolünü oynamada (korku üretmek) başarısız olduğu her seferinde komünizmin bir heyula olarak rolünü yerine getirmeye çağrıldığını düşünüp düşünmediğinizi sormak istedim. Ve diğer yandan, bu durum nasıl parçalanabilir?

Massimo Modonesi, ortaya koyduklarıyla kafa patlatılmayı hak eden gerçek bir çelişkiyi yakalamıştı. Komünizmin kamusal alandan göreceli gözden kayboluşu ve tarihine ilişkin çalışmalardaki buna paralel artış, “hafıza mekânı”na dönüşümü gösteriyor. Kavramı ilk kullanan Pierre Nora’ya göre, “hafıza mekânları”, belleğin toplumsal bedende atmayı sona erdirdiği ve artık kolektif bilgi, pratik ve deneyimler dizisi olarak nesilden nesle aktarılmadığı zaman doğar. Komünizmin tarihselleştirilmesi, gerçek yaşamda ortadan kaybolması ile aynı zamana denk gelir. Bu, anti-komünist söylemin ortadan kaybolması anlamına gelmez: varlığını sürdürür ve çeşitli vesilelerle demagojik yöntemler ile harekete geçebilir; 2019-2020’de Bernie Sanders’a karşı kampanyayı düşünelim, İspanya sağının Podemos’a karşı kampanyasını vb., ancak genel olarak anti-komünizm, artık sağın hayali ve kültürünün asli bir unsuru değildir. Kültürel ve ideolojik “arşiv”inin bir parçası olarak herhangi bir anda tekrar aktifleştirilmeye hazır biçimde arka planda durur. Bu bakış açısından, bir mukayesenin taslağını çizmek ilgi çekicidir. Sahneden atılsa bile, komünizm yeni alternatif hareketlerin kültür ve tahayyülünde neredeyse tamamen yok iken anti-komünizm sağın ideolojik arşivinde varlığını sürdürür. Arap Baharı’nda, Wall Street’i İşgal Et hareketinde, İspanya’daki 15M hareketinde, Fransa’daki Nuit Debout (Çalışma kanunu reformlarına karşı Fransa’da 2016 yılında başlayan yaygın protestolar; ç.n.) protestolarında vb. bu işleviyle ilgili bir rol oynamadı. Aşırı sağ, repertuarına –milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, homofobi, kadın düşmanlığı vb.- bağlı kalarak bazı varyantları (İslamofobi, antisemitizmin yerini alma eğilimindedir) piyasaya sürüyor. Alternatif hareketler kendilerini yeniden keşfetmelidir, ancak komünist gelenekte kesinlikle var olan fakat baskın olmayan sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı bir kültür haricinde geçmişle herhangi bir süreklilik iddiasında bulunmazlar.

Bu bakış açısından, tarihsel devamlılıktaki kopuş, solda, sağdakinden daha derindir. Yeni alternatif hareketler, liberter bir geleneği yeniden keşfediyorlar; öğretisel anlamda anarşizm anlamında değil, bundan ziyade anti-otoriter hassasiyet, yerleşik geleneklere kayıtsızlık, yatay demokrasi, kolektif katılım, tüm hiyerarşilerin reddi olarak. Pratiklerinde, ekolojide, yeni haklar talebinde, toplumsal eşitsizlik eleştirisinde, sınıf, ırk, din ve cinsiyet ayrımcılığı eleştirisinde bir tür “biçimsel kesişimcilik” içinde aynı meşruiyete sahiptir. Bazen bu hareketler, gizlenmiş gelenekleri toprağa gömülü olduğu yerden çıkarır, örneğin Paris Komünü, 20. yüzyıl boyunca komünizmin ona verdiği imajın dışında, bir doğrudan demokrasi deneyimi olarak yeniden keşfedildi: Ekim Devrimi’nin henüz olgunlaşmamış bir habercisi şeklindeki imaj.

-          - Özgürleştirici bir eylemin yararına bir kullanım/yeniden işlevlendirme hakkı ile özdeşleşmiş kavramları, yazarları ya da kategorileri ele alma çağrısı, solun belirli akımlarının karakteristik bir hareketidir. Bugün benzer bir harekete şahit oluyoruz gibi görünüyor ama tam tersi yönde işaret var: taraftar toplamak için solun kavram ve kategorilerini alan sağ. Onun tarafında yeni kalmış görünüyor; “devrim”, isyan, özgürlük ve hatta bazı durumlarda cumhuriyet. Soru şu: Eleştiri, en önemli unsuru olan kelama, yani sava bu kadar az değer biçiliyor görünürken nereye atfedilebilir?

Sağ ve sol arasında böylesine büyük bir “fikir alışverişi”nden bahsedilebileceği konusunda emin değilim. Sol, sağdan bazı analitik kategorileri ödünç almıştır. Walter Benjamin’den Mario Tronti’ye, çok iyi tanıdığınız yazarların “istisna hâli” ya da “siyasetçinin özerkliği” gibi kavramları kullanmalarını bir düşünün. Hatta bütün bir damar olarak Marksizm ve eleştirel teorinin Heideggerci ilişkisini, en başta da Herbert Marcuse’u göz önünde bulundurun. Onların tarafında, bazı aşırı sağ düşünürler (örneğin Alain de Benoit) Gramsci’yi kapsamlı biçimde kullanmıştır. Jacob Taubes’in Schmitt ile mektuplaşmasında savunduğu gibi, bu, azaltılamaz bir mesafeyi ima eden imkânsız bir “diyalog”dur. Bir diyalogdan öte, bu bir simetridir: hem faşizm hem de komünizm, liberal geleneğe bir kez daha farklı perspektiflerden ve zıt hedeflerle meydan okudu. O halde, kalıtımsal bir yaklaşımı benimsersek geçişler sabittir: Frankfurt Okulu tarafından detaylandırılmış araçsal rasyonalite kavramında Weber ve de Nietzsche’den izler ya da genç Lukács’ın Marksizm’inde romantizmin izlerini vb. bulmak zor olmayacaktır. Ancak, analitik kategoriler, değer veya ilkeler değildir. Ne sosyalizm ya da komünizm fikrini sağın değerleriyle inşa edebilirsiniz ne de bir faşist düzen fikrini solun değerleriyle. Sadece klasik liberalizmden ilham alan bir dünya görüşü sağın değerleriyle solun değerlerini karıştırabilir. Bu hatanın en açık örneği, siyasi düşünce tarihinin en muğlak ve aldatıcı kavramlarından olan totalitarizm kavramıdır. “Devrimci” retoriğin milliyetçilik tarafından benimsenmesi yeni değildir –geçmişi, faşizme ve “muhafazakâr devrim” dedikleri şeye kadar dayanır- fakat bu, değerlerle değil her halükârda politik eylemin biçim ve araçlarıyla ilişkilidir.

Benim bugünkü izlenimim, yeni sağın, eski “faşist devrimci” retoriğini terk ettiği ve solun fikirlerini sahiplenmediğidir. Liberal geleneğin dil ve söylemini –“değerler”i ne ölçüde yaptıklarını bilmiyorum- dönüştürüyor; demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, kurtuluş, haklar vb. sloganları lügatına entegre ediyor. Bununla birlikte, söz konusu kavramlar 1848’de ya da 20. yüzyılın birinci yarısında hâlâ sahip oldukları yıkıcı anlamı yitirmişlerdir. Bunlar artık evrensel kavramlardır, herkesin sahip çıkabileceği kapsamda suiistimal edilmiş ve bitap düşmüşlerdir, çünkü artık bir anlamları yoktur. Yeni sağın bu kavramlara verdiği içerik muhafazakâr ya da gericidir: “demokrasi”, plebisiter mutabakat anlamına gelir; “kurtuluş”, dışarıdan gelen kültürlerin (İslam) etkilerine karşı savunma anlamındadır; hakların savunulması, Batı medeniyetinin fetihlerini tehdit edebilecek azınlıkların dışlanması demektir; “feminizm”, İslami gericiliğe karşı mücadeledir vb. Aşırı sağ, halk sınıflarında fikir ittifakı buluyorsa (her yerde oluyor; ABD’den Brezilya’ya, Almanya’dan İtalya’ya) bu, yeni bir dilin benimsenmesinden değil, solun bunları terk etmesinden, sol parti ve sendikaların zayıflaması ve bugün olmamasından, kolektif eylem, örgütlenme ve dayanışma hafızası ve kültürünün artık var olmamasındandır. Sol, kolektif kurtuluş kavramını somutlaştırmıştır; aşırı sağ ise bir günah keçisi aramayı öneriyor. Trump, Bolsonaro ve Le Pen’in seçim mutabakatı, solcu bir dili benimseme olgusunda değil, -bazı durumlarda- protesto oyunu sermayeye çevirme becerisinde yatar.

-          Son soru ile bağlantılı olarak; başka şeylerle birlikte kitaplarınız sayesinde de biliyoruz ki okuryazar kültürün gerilemesinin hararetinde entelektüelin rolü ve onun kamusal alandaki etkisi de gerilemiştir. Bu kültürün ürettiği dünya imgeleri, “videosfer”inkilerden farklılık gösterir. Bu bakımdan, hangi “dünya görselleştirmeleri” (geçmiş ya da bugünkü), hangi bilinçsiz düşünme biçimleri veya çağdaş “dijitosfer”imizde –yakın zamanlardaki bir röportajınızda yarı şaka yarı ciddi böyle adlandırdınız- hangi anlatılar hâkimdir?

Saf olabilirim ama ben “dijitosfer”in potansiyelleri konusunda epey iyimserim. Tabii ki benim bu değişimi kavrayışım çok tahmini, çünkü başka iletişim araçlarını tercih eden bir nesle aitim ve bu nesil, söz konusu yeni araçlara çok aşina değil, ancak bazı iri ölçekli gerçekler ayan beyan ortada. Sosyal ağlar, kamusal alanın bütün yapısını tamamen dönüştürdü, çünkü bir yandan şeyleştirmeyi tamamladılar –bütün ağlar çokuluslu şirketlere ait-, fakat diğer yandan da yıkıcı aygıtlar haline geldiler. Bu olgunun bir örneği, 2018 ve 2019 yıllarında Fransa’daki “sarı yelekliler”. Geleneksel kamusal alanın bütün araçları –basın, televizyon kanalları ve radyo- bu hareketi suçlu çıkarmak konusunda hemfikirdi: popülist, ilkel, şiddet içeren, kültürel anlamda gerici, temsili demokrasinin kurumlarına saygısız olacak düzeyde gerici vb. Sosyal ağlar sayesinde, bu kendiliğinden hareket kendi yapılarını, kolektif tartışmanın ileri düzeyde demokratik biçimlerini, bütün toplumsal sorunlara dair yatay tartışmayı yaratmayı başardı ve kendi gösterilerini örgütledi. Kamuoyu araştırmaları gösterdi ki, her şekilde suçlu çıkarılan bu hareket, nüfusun yüzde 70’inden fazlasının kendisi ile fikir birliğini elde etmişti. Bu örnek genişletilebilir: 2011’deki Tunus isyanından 2019’da Cezayir’deki “Hirak” protestolarına Arap Baharı, sosyal medyaya çok borçlu. ABD’deki Black Lives Matter hareketinin, Hong Kong’da ve son olarak Minsk ve Burma’daki hareketlerin taşıyıcısıydı sosyal medya araçları. Sosyal ağlar, Habermas’ın kavramı kullandığı anlamda, muhtemelen 21. yüzyılın kamusal alanının ayrıcalıklı ifade alanını oluşturmaktadır: aklın eleştirel kullanımının icra edilebileceği bir sivil toplum alanı. Neoliberalizm, “dijitosfer”i bir şeyleştirme ve yabancılaştırma alanı olarak destekler: vatandaş olma statüleri yerini tüketiciler olmaya bırakmış izole bireyleri birbirine bağlayan, piyasanın aracılık ettiği iletişim. Sosyal ağların yıkıcı kullanımı, bu şeyleştirme taşıyıcılarını, toplumsal ve politik alanın yeniden sahiplenilmesini hedefleyen seferberlik ve kolektif eylem taşıyıcılarına dönüştürdü.

-         Şu anda, şimdiciliğin damga vurduğu bir zamanda yaşadığımız tezini kabullenirsek pandeminin; ifade etme ve başkalarıyla birlikte olma - her ikisi de bu durumu aşan bir şeyi organize etmek için gerekli örnekler olan- zamanını ve imkânını elinden alan acil ve zorunlu bir durdurmayı gerektirdiği için, bu deneyimi tamamlamaya geldiğini teyit etmenin uygun olduğunu düşünüyor musunuz? 

Şimdicilik –şimdiye sıkıştırılmış dünya- zamanımızın ufku olmayı sürdürüyor, fakat pandemi aynı zamanda onun çelişkilerine de ayna oldu. Bir yandan neoliberalizmin zaferini kutladı. İlk defa insanlığın kaderi –küresel bir pandeminin çözümü, tüm dünyanın saat yönünü yavaşlattı-  kapitalizmin ellerine teslim edildi. Tüm devletler, aşı geliştirme ve üretme işini büyük çokuluslu şirketlere emanet etti; özel şirketlerin hizmetine sunuldular ve şu anda piyasadan satın aldıkları dozlar ile nüfuslarını aşılamaktan sorumlular.

Bu, ilkesel bir tercih, çünkü araştırmalar kamu finansmanı sayesinde olağanüstü bir ivme gördü, fakat bu finansman, bunları nasıl yöneteceğine karar veren özel şirketlere bağlandı. Marx’ın dediği şekliyle, kapitalizm tüm yasal-politik üstyapılar üzerindeki ontolojik üstünlüğünü göstermiştir, çünkü egemenlik ilkesinden vazgeçilmiş ve sermayenin denetimine boyun eğilmiştir. “Siyasetin özerkliği” aniden silinmiştir. Ancak bu, durumun sadece bir yüzü. Diğer yüz gösteriyor ki, pandemi küresel ölçekte yaygın bir anti-kapitalist bilinci ateşledi. İnsanlar, pandemiden ulusal çözümlerle çıkmanın imkân dâhilinde olmadığını, küresel krizin küresel bir yanıt gerektirdiğini, bu yanıtın da kamusal güçlerin yeninden etkinleştirilmesini beraberinde getirdiğini anladılar. Binlerce insanın sağlığı, yalnızca kendi kârlarıyla ilgilenen bir avuç çokuluslu şirkete emanet edilemez. Bütün ülkelerde tartışmalar, on yıllardır süren özelleştirmeler ve kamu harcamalarındaki kesintilerle zayıflatılan ulusal sağlık sistemlerinin yetersizliklerine –pandeminin ilk aylarında maske ve oksijen tüpü sıkıntısı vardı- odaklandı. Sonunda, uluslararası kamuoyu yeni bir küresel mutabakat talebini ifade ediyor. Biden’ın politikaları ve Avrupa Birliği’nin yeniden başlama planları, bu toplumsal talebe ilk ve çekingen bir yanıt olan yamuk gösteren ayna gibi.

-          Son olarak, Solun Melankolisi kitabınızda tipik bir karmaşık entelektüel siyasi operasyon olarak adlandırdığınız şeyin, şimdiki zamanda ne şekilde onu aşabilecek bir çatlak açabileceğini ve bugün engellenmiş gibi görünen diğer yönleri hayal etmemize yol açabileceğini düşünüyorsunuz?

Solun Melankolisi kitabımda, “iyileştirmeye” çalıştım, yani, solun duygusal yapısına her zaman ait olan ancak yine her zaman yerinden edilen, gizlenen ya da sansürlenen bir hissin meşruiyetini tanımaya. Tarihini yeniden inşa etmeye çalıştım ama ona, 20. yüzyılın yenilgilerinin ardından gerekli olan bir “yas özeni” dışında iyileştirici nitelikler atfetmeye asla çalışmadım. Bana öyle geliyor ki, solun melankolisi bugünün mücadelelerine eşlik edebilir ve yeni projelerin doğuşunu yüreklendirebilir, ancak kesinlikle onların yerine geçmez. İlki, solun kendini tanımasına ve yeni bir özdüşünümsel olgunluğa ulaşmasına yardım ediyorsa verimlidir, fakat yaratıcı erdemlere sahip değildir. Sol, kapitalizm olmaksızın ve kapitalizme karşı yeni bir gelecek fikri icat etmelidir. Önümüzdeki yol uzun, ancak çizgisel ve birikimsel bir süreç değil; beklenmeyen tersine dönüşlere, değişimlere ve hızlanmalara hazırlanmalıyız.

 

https://www.eldiplo.org/notas-web/la-ruptura-de-continuidad-historica-ha-sido-mucho-mas-profunda-en-la-izquierda-que-en-la-derecha/  adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 

 

 

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi