Content feed Comments Feed

Thomas Piketty: Marx'la ilgilenmiyorum

7 Mayıs 2014 Çarşamba





Röportaj: ISAAC CHOTINER @ichotiner

Genelde ekonomi üzerine 700 sayfalık bir kitabın (bir üniversite tarafından basılacak) yazarı ile röportaj yapmak pek heyecanlı bir iş değildir. Yayıncılar ve yazarlar kamuoyunca tanınmak isterler; kitapların kopyaları bir gecede bitirilir; yayıncılardan "sizin için ne yapabilirim?" e-postaları birikmeye başlar.

Ancak söz konusu olan Capital in the Twenty-First Century (Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye) kitabı ülkedeki çok satanlardan biri olan Thomas Piketty ise, işler biraz daha zor olabiliyor. Piketty ile sadece bir telefon görüşmesi bile ayarlamak Papa ile toplantı ayarlamaktan zor göründü. Piketty, kitabını tanıtmak için bir kıtadan diğerine seyahat ediyordu ve geçen hafta görüşme yapabilmemiz için tanıtımlarına ara vermek zorunda kaldı. Bu arada kitabı tükendi ve dolayısıyla bu görüşmeci bir e-versiyon okumak zorunda kaldı. (Harvard University Press daha fazla basılması için uğraşıyor.)

Sonunda Paris'teki ofisinde Piketty'ye ulaştığımda, bir saate yakın konuştuk. Ağır bir Fransız aksanı ile konuşuyordu ve sıcak ve ilgiliydi, hatta bana çalışması hakkındaki görüşlerimi bile sordu. Onu hayal kırıklığına uğratan ekonomistleri, kitabına yapılan en iyi eleştirileri ve Karl Marx için niçin hiç vakti olmadığını konuştuk.



Isaac Chotiner: Kitabınızın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Thomas Piketty: Kitabın başarısı bir ölçüde artan eşitsizlik konusuna duyulan ilgiden kaynaklı.

IC: Bir ekonomist kitabınızın başarısını insanların ekonomik sorunların periyodik olduğuna artık inanmamasına bağladı. Sorunlar yapısalmış.

TP: Anladım. ABD'de eşitsizliğin ve servetin genişlediğine dair bir algı var. İnsanlar bunun sonsuza dek devam edip etmeyeceğini merak ediyor. Görece düşük bir büyümeye sahipseniz, yüzde 1, 2 gibi, insanlar gelecekten kaygı duyar. İnsanlar eşitsizlik konusunda düşünüyor.

IC: Kendi geçmişinizle ilgili sormak istiyorum. Sizin ekonomi alanında kahramanlarınız kimler?

TP: Bu araştırmayı Kuznets'in çalışmasını izlemek ve onu daha fazla ülkeye ve daha uzun zaman periyotlarına genişletmek için yapıyorum. Ekonomi geleneğine baktığım zaman, bunun daha önce yapılmamış olmasına şaşırdım.

IC: Marx'ın düşünceleriniz üzerindeki etkisi ve onu okumaya nasıl başladığınız konusunda neler söyleyebilirsiniz?

TP: Marx mı?

IC: Evet.

TP: Onu okumayı asla başaramadım. Siz de okumaya çalıştınız mı, bilmiyorum. Denediniz mi?

IC: Makalelerinden bazılarını evet ama ekonomi üzerine çalışmalarını okumadım.

TP: 1848'in Komünist Manifesto'su kısa ve güçlü bir eser. Das Kapital, bence okuması çok zor ve bana göre pek de etkili değil.

IC: Çünkü kitabınız, açıkçası başlığıyla, bir şekilde ona şapka çıkardığınız izlenimini yaratıyor.

TP: Kesinlikle alakası yok! Benim kitabımın sermayenin tarihi ile ilgili olması gibi büyük bir fark var. Marx'ın kitaplarında hiç veri yok.

IC: Kitabınıza yönelik eleştiriler arasında özellikle akıllıca bulduklarınız var mı?

TP: Sizin görüşünüz ne? En iyisi sizce hangisi?

IC: Bir tanesi, kesin veriler ışığında en alttakilerin kitabınızda öne sürdüğünüzden daha iyi koşullarda olduğunu savundu. Ve bu gerçek yüzünden eşitsizliğin ne olduğu konusunda biraz daha başka düşünmemiz gerektiğini söyledi.

TP: ABD'de miydi?

IC: Evet.

TP: Aktarımlardaki yükselişi hesaba katarsanız alttaki yarı daha iyi durumda ama sadece birincil geliri hesaba kattığınızda. Fakat bunun bir şeylerin ters gittiğini doğruladığını düşünüyorum: Alttaki yarının da, gelir artışından aktarımlar olmadan, becerilere ve iyi ücretli işlere daha iyi erişim üzerinden pay aldığı bir ekonomik sisteme sahip olmak istersiniz.

IC: Bir başka eleştiri ise finansın rolüne yeterince değinmediğiniz.

TP: Ah. Evet, sanırım finansa daha fazla değinmem gerekirdi, yine de finansal deregülasyon konusunda epeyce laf ettim. Belki de daha fazlasını yapmalıydım. Paul Krugman bu konuda haklı. Meselelerden biri finans sektöründe en üst ücreti yükseltmeyle ilgili. Bir diğeri ise finansal deregülasyonun iyi geri dönüş oranlarına erişimde eşitsizliği arttırmış görünmesi ile ilgili. Bu kitapta epey büyük rol oynuyor.

IC: İnsanların eleştirdiği şeylerden biri de küresel servet vergisi fikri. Böyle bir şeyin gerçekten olabileceğine sebep saydığınız bir şey, Kuveyt'te Saddam'la savaşması için 1990'da bir milyon asker göndermiş olmamız ve bunu sadece birkaç ay içinde yapmamız. Bunu yaptıysak, diyorsunuz, kesinlikle vergi cennetleriyle ilgili de bir şey yapabiliriz. Ne demek istediğinizi anlıyorum fakat Irak'la savaşa girme isteğini toplayabilmemizin sebebinin savaşın ekonomik çıkarlarımızı etkilemesi olduğunu savunamıyor musunuz? Ve vergi cennetleri konusunda hiçbir şey yapamamamızın sebebinin de aynı olduğunu?

TP: Ama o zaman İsveç bankaları konusunda neden bir şey yaptık ki?

IC: Değişimin tümden imkansız olduğunu söylemiyorum ama zor.

TP: Ama İsveç bankalarına yönelik yaptırımlara bakın. Beş yıl önce insanlar bunun asla olamayacağını söylüyordu ama oldu. Bu yüzden zor olsa da ilerleme olabilir. Bu bir ya hep ya hiç yaklaşımı değil. Ulusal düzeyde epey ilerleme kaydedilebilir, özellikle de dünya GSMH'sının çeyreğine sahip olan ABD gibi büyük ülkeler için. Dolayısıyla artan oranlı bir servet vergisine yönelmek için diğer ülkelerden izin istemek zorunda değiliz. ABD, kendi servet vergisi sistemini net gelir üzerinden artan oranlı bir vergi sistemine dünyanın geri kalanının iznini istemeden dönüştürebilir.

IC: Fransa’daki ekonomi uzmanları ile ABD’dekileri karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz? Gördüğünüz farklılıklar nelerdir?

TP: O kadar da farklı olmadıklarını biliyorsunuz. Temel farklılık şu olabilir ki, Fransa’daki ekonomistler ABD’dekilere göre diğer disiplinleri belki kısmen daha az küçümsüyor. Fransa’da daha çok bir tarihsel ya da sosyolojik araştırma geleneği mevcut.

IC: Size bunu sormamın nedenlerinden biri MIT’de (Massachusetts Institute of Technology) görev yaparken ABD’deki ekonomi uzmanlarının sizi hayal kırıklığına uğrattığını okumam. Bu doğru mu?

TP: Ona dair birçok güzel şey var. Amerikan üniversitelerini sevdim. Birçok bakımdan daha tertipliler –tabii Fransız üniversitelerine göre. Bütünüyle razı gelmediğim şeylerden biri, ekonomistlerin başka alanlara tepeden bakma halleriydi.

Ekonomistler, tarihçilerden, herkesten çok daha zeki olduklarını düşünme eğilimindeler. Ve bu birazcık haddini aşıyor çünkü sonuçta ekonomiye dair çok fazla şey bilmiyoruz.

Sosyal bilimler alanında hepimizin alçakgönüllü ve pratik olması gerektiğini düşünüyorum ve şunu hissediyorum ki, eğer MIT ekonomi bölümünde kalsaydım yapmakta olduğum tarihsel araştırmayı muhtemelen yapmayacaktım çünkü bir çeşit katıksız ekonomi teorisi çalışmaya dair bazı güdülerim olacaktı. Ama biliyorsunuz, sonuçta orada birçok dostum var.

IC: ABD ve Avrupa’dan bahsedersek, her iki bölgede finansal krize yönelik müdahaleler farklı görünüyor ve sizin kesinlikle, ABD’nin müdahalesinin daha iyi olduğuna ilişkin güçlü delil sunabildiğinizi düşünüyorum.

TP: ‘Daha iyi’ derken hangi müdahaleyi düşünüyorsunuz?

IC: Sadece kemer sıkmaya yönelik daha büyük direniş.

TP: Bu doğru. Bunun, Avrupalı federal kurumların ABD’dekilere göre çok farklı olduğu gerçeğinden kaynaklandığını düşünüyorum. ABD kurumlarının kusursuz işlediklerini söylemiyorum. Bazı problemleri var. Ancak Avrupa kurumları çok daha işlevsiz. Eğer ortak bir para birimine sahipseniz, daha fazla entegrasyona, daha fazla siyasi ve mali birliğe ihtiyacınız vardır. Ortak para birimiyle, devalüe etme yetinizi yitirirsiniz. Eurozone ülkeleri 18 farklı kamu borcuna, 18 farklı kurumlar vergisi sistemine ve benzerlerine sahip oldukları sürece bir güvensizlik her zaman olacaktır. Güveni yeniden tesis etmenin tek yolu, daha yakın siyasi ve bütçesel birliğe doğru yol almaktır.

IC: Avrupa kurumları başarısız oluyorsa, sınırları aşan varlık vergisi benzeri şeyleri nasıl yaratırsınız?

TP: Bu, ABD ve Çin gibi büyük ülkeler için daha kolay. Avrupa’da, daha az sayıda ülkeyle daha yakın entegrasyona ihtiyacınız var.

IC: Finansal kriz ve Avrupa Birliği’ne dair sorunlar varken, bunun üstüne küresel ısınma gibi sorunlara baktığınızda, bu neredeyse demokratik kurumlarımızın bu sorunları çözebilme kapasitesine sahip olmadığını düşündürüyor.

TP: Biliyorsunuz, birçok insanın kitabımı okuyarak kanî olmuş göründüğünden daha iyimserim. Bu sorunların çözümü imkansız mı? Hayır. Bakın, beş yıl önce insanlar banka gizliliği ile mücadelenin imkansız olduğunu düşünüyordu. Ama sonrasında ABD, İsviçre bankalarına yaptırımlar uyguladı. Avrupa Birliği ve ABD bir araya gelebilmeli ve işi yapmalı.

IC: Kurumlarımızın işlemediğini iddia eden hareketlerden bahsedersek, son birkaç on yılda Amerika’da bunu yapan soldan iki kesim var. Bunlardan biri küreselleşme karşıtı hareket, diğeri ise Occupy Wall Street idi ve sadece bu iki hareket hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

TP: Biliyorsunuz, bütün bu hareketlerin yararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak zorlamak için belirli politika ölçüleri olursa daha da iyi olacaktır.

IC: Krizlerin daha yaygın biçimde ilerleyeceğini düşünüyor musunuz? Bazıları, finansmanın ekonomide oynadığı rol ile birlikte ekonomik krizlerin giderek daha fazla olası olduğunu öne sürdüler. Analizlerinizde, bunun krizde oynadığı rolü hafife aldığınızı düşünüyor musunuz?

TP: Güzel bir soru. Bilmiyorum. Daha çok kriz olabilir ancak değişiklikler yapmak için bunu bekleyemeyiz. 2008 krizi meselesinde, dünyanın verdiği karşılık çoğunlukla yaratıcı para politikasına bel bağladı. Bu yeterli değil.

IC: Bankaların kamulaştırılmasına dair Amerika’da kriz sonrasında bir tartışma var. Bu tartışmadan ne anlam çıkarıyorsunuz?

TP: Krize yönelik verebileceğimiz en iyi yapısal karşılık, daha iyi mali düzenlemeler, daha çok sosyal güvenlik ve daha çok artan oranlı vergilendirme olurdu. Benim peşinden gideceğim karşı tedbir bu olurdu.

IC: Politik kahramanlarınız var mı?

TP: Politik kahramanlar mı? Pek sayılmaz. Hayır.

IC: Kitabınızda edebiyattan bir hayli söz ediyorsunuz. Bugün, yaşadığımız andan bir şeyler yakalayan bir edebiyat olduğunu düşünüyor musunuz?

TP: Evet, evet. Amerikalı okurların tanımayacağını düşündüğüm Fransız yazarlar. Orada bir Balzac olup olmadığını bilmiyorum.

IC: Burada bir Fransız akademisyenin kitabının patlama yapmış olması ilginç.

TP: Bu uluslararası bir proje. Yirmi ülkeden veriler mevcut. Küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz ve bu kitap küresel bir araştırma projesinden ortaya çıkıyor.

IC: Bazı araştırmalarınızdan neden daha önce faydalanılmadığını düşünüyorsunuz?

TP: Bunun kısmen, disiplinler arası sınırların bazen çok keskin olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çalışmalarım ekonomistler için çok tarihsel, tarihçiler için ise çok ekonomik. Öyle olunca kimse faydalanmadı. Ancak sağlam veriler bugün çok daha yararlanılabilir durumda ve kitabım bundan faydalanıyor. Ve bunu, gördüğüm şeyin açıklamasını yapmak için kullandım.

http://www.newrepublic.com/article/117655/thomas-piketty-interview-economist-discusses-his-distaste-marx adresinde yayımlanan röportajdan çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü - Dünyadan Çeviri

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

İngiltere’de aylık olarak yayımlanan Prospect dergisi, adına Jonathan Derbyshire, antropolog ve siyasal iktisatçı David Harvey ile yeni kitabı “Kapitalizmin 17 Çelişkisi ve Sonu” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Harvey söyleşide, kapitalizmin günümüzde aldığı şekle, krizlere ve kapitalizme karşı mücadele veren hareketlerin nasıl bir yol izlemesi gerektiğine dair görüşlerini ifade etti.



- Kitabın başında, başkalarının da yaptığı gibi, kapitalizmin en son krizinde, 2008 küresel finans krizinde alışılmadık olan bir şeyler olduğunu söylüyorsunuz. Kitabınızda, “Şu ana kadar neyin yanlış olduğuna dair birbiriyle yarışan teşhisler ve işleri yoluna koymak için teklif tomurcukları olmalıydı. Hayret verici olan şey, yeni düşünce ve politikaların kıtlığı” diye yazıyorsunuz. Neden böyle olduğunu düşünüyorsunuz?


Varsayımlardan biri şu ki, sınıf gücünün devasa yoğunluğu, sermaye sınıfının neden yeni düşünceler görmek isteyeceği sorusuna yol açacak gibi. Durum ekonomi için aksatıcıyken daha fazla zenginlik ve güç toplama kapasiteleri için tam olarak aksatıcı değil. Öyleyse, her şeyi mevcut haliyle tutmakta bir çıkar var. Tabii ki ilginç olan şu ki, durumu 1930’lardaki haliyle tutmakta da kesinlikle çıkar vardı ama bu durum Roosevelt, Keynesyen düşünce ve benzeri şeyler tarafından yenilgiye uğratılmıştı. 1930’larda düşüncenin merkezinde yer alan toplam talep sorunu, Marksizmin isimlendirdiği haliyle bir nakde çevirme sorunuydu. İnsanlar bu soruyu sordu ve sonrasında monetarizm ve arz ekonomisi ile yanıtlanan üretim sorunuyla karşılaşıldı. Ve şu anda dünya, kemer sıkmada daha ileri gidilmesini isteyen arz ekonomisi yanlıları ile Keynesyen çizgiyi tercih eden diğerleri –Çin, Türkiye ve gelişmekte olan ülkelerin çoğu- şeklinde bölünmüş durumda. Ama sadece iki yanıt varmış gibi görünüyor –‘üçüncü yol’ yokmuş gibi-. Demek ki, kapitalizm sınırları içinde olasılıklar da kısıtlı. Başka bir yanıt bulabileceğiniz tek yol kapitalizmin dışına çıkmak ve tabii ki kimse bunu duymak istemiyor.

- Bununla birlikte, kitabınızda, sermaye sınıfı içinde, entelektüel sınıf içinde sizin kapitalizmin ‘çelişkileri’ dediğiniz şeylerin yarattığı tehdidin bilincinde olan unsurlar olduğunu kabulleniyorsunuz. Göze çarpan bir örnek, eşitsizlik sorunu tartışması.

Occupy/İşgal hareketine, bu yeni konuşmaya kıvılcım olduğu için itibar ediyorum. Gerçek şu ki, şu anda New York’ta kendinden öncekilerden tamamen farklı olan ve eşitsizliğe ilişkin elinden gelen her şeyi yapacağını söyleyen bir belediye başkanımız var ve bu konuşma değişikliği Occupy/İşgal hareketinin bir çıktısı. İlginçtir ki, ‘yüzde bir’den bahsettiğinizde herkes ne hakkında konuştuğunuzu biliyor. Yüzde bir sorunu bugün gündemde ve Thomas Piketty’nin ’21. Yüzyılda Sermaye’ kitabında yaptığı gibi çalışmalarla derinlik kazandırılıyor. Joseph Stiglitz’in de eşitsizlik üzerine bir kitabı var ve başka birkaç ekonomist de buna dair konuşuyor. IMF bile şu anda eşitsizliğin belirli bir seviyeye erişmesiyle birlikte tehlike arz ettiğini söylüyor.

- Obama bile bunu söylüyor!

Ama Obama, ilk olarak Occupy hareketi böyle yapmasaydı söylemeyecekti. Ama kim eşitsizlikle ilgili bir şey yapıyor ve durum gerçekte ne şekilde değişmekte? Mevcut politikalara baktığınızda, eşitsizlikleri derinleştirdiklerini görürsünüz. Sorunun retorik düzeyde kabulü olsa da politik düzeyde, etkin politikalar ve fiili yeniden dağıtım anlamında yok.

- Occupy/İşgal hareketinden bahsediyorsunuz. Kitabınızda, ‘radikal soldan geriye kalanlar’ olarak tanımladığınız, ağırlıklı olarak liberter ve devletçilik karşıtı olarak gördüğünüz şeye bir hayli eleştirelsiniz.


Benim, hakim üretim biçimi ve bunun politik söyleminin, kendi muhalefet biçimini oluşturduğuna ilişkin pratik bir temel kuralım var. Büyük fabrikalar ve büyük şirketlerin –General Motors, Ford ve benzerleri- emek hareketi ve sosyal demokrat partilerde, bunları dağıtmak için zemin bulan bir muhalefet yaratmaları ile aynı şekilde ve şu anda, iddialarını dillendirirken sadece belirli bir dil kullanabilen bu türden dağınık bir muhalefet yaratmış durumdayız. Sol, söylediği şeylerin çoğunun derinlemesine muhalif olmak yerine neoliberal etik ile uyumlu olduğunu anlamış değil. Solda bulabileceğiniz devletçilik karşıtı kesim, şirket sermayesinin devletçilik karşıtlığına kilitlenmiş durumda. Solda, “Geriye doğru bir adım atalım ve resmin bütününe bakalım” diyen çok fazla düşünce olmadığı konusunda çok endişeliyim. Kitabımın, bunun konuşulmasına katkı koyacağını umuyorum.

- Kitap ilginç bir yerde bitiyor –‘Politik çalışma için 17 fikir’ şeklindeki program gibi bir şeyle-. Ancak yanıtsız kalan şey -tam da söylediğiniz şeyde muhtemelen ima edilmiş olmasına karşın- böylesi bir programın gerçekleştirilmesi için uygun olan vasıtanın ne olabileceği sorusu. Onu bulacağımız yerde apaçık durmuyor.

Kabul etmemiz gereken şeylerden biri, yeni bir siyaset yapma yönteminin gün yüzüne çıkıyor olduğu. Şimdilik büyük ölçüde kendiliğinden, gelip geçici, gönüllü, kendini kurumsallaştırma konusunda mutlak biçimde isteksiz. Nasıl kurumsallaştırılacağının, çözümlenmemiş bir sorun olduğunu düşünüyorum. Ve buna bir yanıtım yok. Buna rağmen, açık biçimde öyle olmalı, kurumsallaşmalı. Ancak ortaya çıkan yeni siyasi partiler var –örneğin Yunanistan’da Syriza. Beni endişelendiren şey, kitabımda ifade ettiğim şekliyle kitlesel yabancılaşma halinden büyük oranda sağın yararlanıyor olması. Bu nedenle solun, hem sağa dönüşe direnmek, hem de orada olan birçok hoşnutsuzu yakalamak ve neo-faşist yönelim yerine ilerici bir yönelime taşımak için ‘kendimizi bir politik güç olarak nasıl kurumsallaştırırız’ sorusunu ele alması gibi bir aciliyeti var.


- Kitabınızı, kapitalizmin değil, sermayenin çelişkilerini ortaya çıkarma denemesi olarak tanımlıyorsunuz. Bu ayrımı açıklayabilir misiniz?


Bu benim Marx okumamdan kaynaklanıyor. Her nedense Marx’ın, kapitalizmin bu toptancı kavrayışını yarattığı düşünülür, ama bunu hiçbir suretle yapmamıştır. Ekonomi politiğe çok fazla saplanmış ve argümanlarını, bir kapitalist ekonominin işlediği ekonomi mekanizmasının yöntemine hapsetmiştir. Ekonomi mekanizmasını soyutlarsanız, bu ekonomide nasıl sorunlar olabileceğini görebilirsiniz. Bu, kapitalist toplumda her türden başka problemler olmaz demek değildir –kesinlikle ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, jeopolitik sorunlar da var. Ancak ben daha dar bir sorunla ilgilenmekteydim: bu sermaye birikimi mekanizması nasıl çalışır? Bu mekanizmada bazı sorunlar olduğu, 2007-2008 patlamasından beri oldukça açık. Bu yüzden, bu mekanizmanın sorununun ne olduğunun iyice incelenmesi, daha geniş politikalara doğru bir ileri adımdır. Bu ekonomi mekanizmasının bir hayli karmaşık olduğu ortaya çıkmaktadır. Ve Marx, çelişki ve kriz oluşturma gibi fikirleri vasıtasıyla bu ekonomi mekanizmasının anlaşılması için bir yöntem sunmuştur.

- Bir başka tanımlama sorusu: Sermaye nedir?


Bu, paranın daha fazla para elde etmek için kullanıma koyulduğu bir süreç. Ancak sadece paradan bahsetmeye karşı dikkatli olun, çünkü kitabımda da işaret ettiğim gibi Marx’ta değer ile para arasında karmaşık bir ilişki vardır. Daha fazla değer yaratmak ve el koymak üzere değer elde etmeyi amaçlar –süreç budur. Bununla birlikte bu süreç, farklı biçimler alır –para biçimi, mal ve emtialar, üretim süreçleri, toprak. Bu nedenle fiziksel, ‘şey’e benzeyen tezahürleri vardır ancak esasen ‘şey’ değildir, bir süreçtir.

- Kitabınızın merkezindeki merkezi çözümsel kategori olan ‘çelişki’ kavramına dönelim. Kapitalist ekonominin maruz kalabileceği dış şoklar (örneğin savaşlar) ile kendi algınızdaki çelişkileri arasında ayrım yapıyorsunuz. Öyleyse, benim belirlememe göre, çelişkiler kapitalist sistemin kendi içinde midir?

Evet. Üretim biçimini yeniden tasarlamak isterseniz iç çelişkiler tarafından ortaya konulan soruları da yanıtlamalısınız.

- “Asli”, “devinimli” ve “tehlikeli” şeklinde üç grup çelişki tanımlıyorsunuz. Birinci kategoriyle başlayalım: asli çelişkileri asli yapan nedir?

Kapitalizmle ve kapitalist üretim biçimi ile nerde karşılaştığınızın önemi olmaksızın bu çelişkilerin geçerli olduğunu görürsünüz. Bu nedenle bir ekonomi –günümüz Çin’ine, Şili’ye ya da ABD’ye bakıyor olalım- örneğin kullanım değeri ile değişim değeri sorunu oralarda her zaman var olacaktır. Ekonomi mekanizmasının nasıl kuruluş biçiminden doğan öznitelikler olan sabit mutlak çelişkiler vardır. Ve zaman içinde durmaksızın değişen bazıları da vardır. Böylelikle, nispeten sabit olanlarla çok daha fazla dinamik olanlar ayrımını yapmak istedim.

- Bazı asli çelişkiler diğerlerine göre daha mı asli? Kitaba dair dikkat çekici şeylerden biri analitik çerçevenizdeki her şeyin eninde sonunda değişim değeri ile kullanım değeri arasındaki ayrımdan türüyor olması.

Bu, çözümlemelerin başlangıç noktası. Marx’ın, analizlerine nereden başlayacağını hesaplamak için epey zaman harcaması ve en kapsamlı başlangıç noktası olmasından dolayı oradan başlamaya karar vermesi beni vurdu. Fakat beni etkileyen şey –ve uzun süreden beri Marx üzerine çalışıyorum- ortaya koyduğu çelişkilerin nasıl da birbiriyle yakından bağlı olduğu.

- Diğer asli çelişkiniz özel mülkiyet ile kapitalist devlet arasında. Yani bu gerilim ya da çelişki bireysel mülkiyet hakları ile devletin zor gücü arasında. Şimdi Robert Nozick gibi birini düşünebilirsiniz, bir liberal olarak, Lockean geleneğiyle büyümüş; bunun bir çelişki olmadığını söylüyor. Tam tersine, minimal devletin görevi sadece özel mülkiyeti muhafaza etmeyi garanti altına almak üzerine.

Çelişkiler açısından söylediğim şeylerden biri; bu çelişkilerin daima örtük halde oldukları. Çelişkinin varlığı krizin gerçekleşmesini sebep olmaz bu yüzden. Kriz sadece belirli koşullar altında meydana gelir. Bu yüzden, Gece Bekçisi Devleti’nin yaptığının sadece özel mülkiyeti korumak olduğu fikrini teorik olarak inşa etmek mümkündür. Fakat bizler biliyoruz ki, gece bekçisi devlet aslında bundan daha fazlasını yapmakla yükümlüdür. Piyasalarda kontrol edilmesi gereken dışsallıklar, sağlanması ve sunulması gereken kamu malı ihtiyacı vardır. Bu yüzden devlet basit olarak tarif edilen sözleşmelerin çerçevelerinin çizilmesi, özel mülkiyet haklarının ayarlanmasından başka birçok şeye bulaşmak zorunda kalır.

- Demokrasi ile kapitalizm arasındaki ilişki için bir gerekliliğin olmadığı noktasında itirazlarınız var. Nedenini açıklayabilir misiniz?

Demokrasi sorunsalının çok sayıda tanımlayıcısı var. Sözümona Amerika’da demokrasi var, fakat bu bir parça saçmalık açıkçası. Demokrasi paranın gücüdür, insanların gücü değil. Bana göre 1970’lerden beri, Yüksek Mahkeme, politik süreçteki yolsuzlukları paranın gücüyle meşrulaştırmıştır.

- Son kriz ve sonrasında devlet gücünü ön plana yerleştiren bir hal var. Özellikle Eurozone borç krizi sırasında ve mesele merkez bankalarının gücü. Size göre, mali yardım ve batıkların kurtarılması sürecinde, merkez bankalarının fonksiyonları açısından önemli bir değişiklik oldu mu?

Bunun olduğu çok açık. Merkez bankacılığı tarihi son derece ilginçtir. FED’in kriz sırasında yaptıklarının yasal zemine dayandığı noktasında pek emin değilim. Öte yandan, Avrupa Merkez Bankası (ECB); Marx’ın, kendi düşüncesine göre Britanya’daki 1847-48 krizini genişleten ve derinleştiren Banka Yasası/Bank Act 1844’ten (Bank Act 1844, Birleşik Krallık Parlamentosu’nun 1844 yılında Britanya bankalarının güçlerini sınırlayan ve İngiltere Merkez Bankası’na özel banknot basma yetkisi veren yasal düzenlemesidir. Karl Marx’ın “1844 İngiliz Banka Yasası” başlıklı makalesi, 23 Ağustos 1858 tarihinde New York Daily Tribune gazetesinde yayımlanmıştır; ç.n.) bahsettiği zaman işaret ettiği şeye klasik bir örnektir. Fakat FED ve ECB’nin dâhil olduğu her iki olayda da başlıca kurumların bir çeşit cesaretlendirici ayarlamalarını ve ancak olaylar gerçekleştikten sonra gerekçelendirilebilecek politikaların ortaya çıkışını görüyoruz. Bu yüzden merkez bankası cephesinde bir hareketliliğin söz konusu olduğu kesin.

- Kitabınızda devamlı geri dönüş yaptığınız bir kavram var ve bu kavram metalaştırma.


Sermaye, malların üretimi ile ilgilidir. Eğer metalaşmamış yerler, bölgeler (mekânlar) var ise sermaye o zaman dolaşıma giremez. Sermayenin dolaşıma girmesinde en kolay yollardan biri özelleştirme sisteminin devlete yerleştirilmesidir. Hatta özelleştirilecek şeylerin hayali, kurgusal genişliği söz konusudur; bir nevi sınır yoktur. Karbon ticareti örneğin; kirletme haklarının ticareti, atmosferdeki karbondioksit ve benzeri şeylerin miktarı açısından gayet gerçek etkileri olan hayali, kurgusal malların/metaların kurgulanmasına, yerleştirilmesine mükemmel bir örnektir. Daha önce hiçbir yerde yaratılmamış bir piyasa vasıtasıyla tarihsel olarak sermaye genişlemiş ve yayılmıştır.

- Karl Polanyi’nin bu alandaki çalışmasından oldukça etkilendiniz, öyle değil mi? Özellikle onun başyapıtı Büyük Dönüşüm…

Karl Polanyi Marksist değildi, fakat Marx’ın yaptığı gibi, toprak, sermaye ve emeğin klasik anlamda meta olmadığını ama meta biçimi aldıklarını düşünüyordu.

- Kitabınızın en etkileyici, hatta dokunaklı kısmı metalaşmanın insansal maliyetini hesaplamanız. Özellikle daha öncesinde parasal olmayan insani deneyim alanlarının metalaşması. “Evrensel yabancılaşma” dediğiniz şeyle bağlantılandırılmış. Bundan kastınız nedir?

Sermayenin, emeği ve onun gücünü azaltmak için sürekli olarak çabaladığı, bunu da verimliliği artırarak, zihinsel bağlamda işten kopararak yaptığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu türden bir toplumda yaşadığınızda, iş yerlerinde ne yaptıkları dikkate alındığında herkesin yaşamlarında nasıl da çeşitli anlamlar bulabildiğine dair soru ortaya çıkar. Örneğin Amerikan toplumunun yüzde 70’i işe gitmekten nefret ediyor ya da yaptığı işe tamamen umursamaz durumda. Böyle bir dünyada, insanların kendilerine iş yaşantılarını temel almayan kimlikler bulmaları gerekiyor. Durum bu olunca, hangi kimliği üstleneceklerine dair soru ortaya çıkıyor. Cevaplardan biri ise tüketim. İşte o zaman, az sayıda anlamlı işin olduğu bir dünyada, anlamsızlığı telafi etmeye soyunan anlamsız tüketime yöneliyoruz. Politikacılardan ‘daha fazla iş yaratmak zorundayız’ sözlerini duyduğum zaman tüylerim diken diken oluyor. Ama ne çeşit işler?

Yabancılaşmanın, olanaklarımızın tanımlandığından çok daha farklı kapasite ve güç sahip olduğumuz sanısından kaynaklandığını düşünüyorum. O zaman bir sorun ortaya çıkıyor: Siyasi iktidar, başka olanakların yaratılması konusunda ne denli duyarlı? İnsanlar siyasi partilere bakıyorlar ve orada hiçbir şey yok diyorlar. Bu yüzden seçime katılımdaki düşüşle ifadesini bulan bir gerçeklik olarak politik süreçlere yabancılaşıyorlar; böylece farklı özgürlük çeşidine özlem yaratan bir şekilde meta kültürüne yabancılaşıyorlar. Dünya çapındaki periyodik patlamalar -Gezi Park, İstanbul; Brezilya’daki protestolar; 2011 Londra kalkışması- yabancılaşmanın bir pozitif politik güç haline gelip gelemeyeceği sorununu ortaya çıkarıyor. Ve bu konuda cevabımız evet, bu imkân var fakat bunlar politik partilerle ya da hareketlerle olmayacak. Occupy/İşgal hareketlerinde ya da İspanya'daki Indignados'da (Indignados: 2011 yılında İspanya’da ekonomik kriz karşısında sokağa çıkan eylemcilere verilen isim, öfkeliler; ç.n.) gördüğümüz unsurlar mobilize olmayı denedikleri şekilde bunun unsurlarını görmüştünüz ancak kısa ömürlüler, herhangi bir şey konusunda kayda değer bir bütünleşme sağlayamıyorlar. Bununla birlikte, muhalif kültürel alanlarda birçok mayalanma var ve oralarda umut kaynağı olan hareketlilik mevcut.

- “Tehlikeli “ çelişkileri ele alırken, bana, Marx'ın tarihsel materyalizminin bir versiyonunu sunuyormuşsunuz gibi geliyor. Yani düşünceniz, Marx'ın yaptığı gibi, ‘bugün, geleceğe gebedir’ şeklinde, bununla birlikte bunu kaçınılmaz bir yol olarak yorumlamıyorsunuz. Ve aslında Marx'ın kendisinin de böyle yorumlamadığını düşünüyoruz, öyle değil mi?

Hayır. Marx'ın, sermayenin kendi iç çelişkilerinin ağırlığı altında çökeceğini söylediğini ve Marx’ın, kapitalizmin krizinin mekanik teorisine sahip olduğunu düşünenler var. Fakat ben hiçbir yerde Marx'ın bunu söylediğini bulamadım! Onun söylediği şey, ‘çelişkiler krizlerin kalbindedir ve krizler fırsat anlarıdır’ şeklindedir. Ayrıca ‘insanoğlu kendi tarihini yaratabilir fakat bunu, kendi tercihleri olan koşullar altında yapmazlar’ demiştir. Öyleyse, benim düşünceme göre, eğer liberter değilse, insanlar karar verme yetisine sahiptir ve kolektif olarak şeylerin yönünü birinden diğerine taşıyabilirler diyen bir Marx vardır. Marx, ütopik sosyalizme eleştireldir çünkü senin nerede olduğunla ilgilenmediğini düşünür. Marx, ‘nerede olduğunu analiz etmeli, senin için neyin kullanılabilir olduğunu gördükten sonra bir şeyleri radikal şekilde düzenlemeye çalışmalısın’ demiştir.

http://www.prospectmagazine.co.uk/derbyshire/the-contradictions-of-capitalism-an-interview-with-david-harvey/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Servet Yıldırım, Erkan Çınar / Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Ukrayna’da siyasi kriz hafiflemiş görünse de devam ederken ve Ukrayna ile Rusya arasında gerilim artarken, Ukrayna’da faaliyet gösteren sosyalist örgütlerden Borotba (Mücadele) tarafından geçtiğimiz günlerde yazılı bir açıklama yapıldı. Daha önce, Ukrayna’daki krizde taraf olmama ve “oligarkların savaşına katılmama” çağrısı yapan Borotba’nın açıklamasında, özellikle Kırım’da provokasyonlara gelinmemesi gerektiği uyarısında bulunuldu.


Ülkemiz, yakında, neredeyse tam bir ekonomik çöküş, hiperenflasyon ve kitlelerin fakirleşmesi anlamına gelecek sert bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalacak. Böylesi koşullar altında egemen sınıf, bir nevi zorunlu günah keçileri olarak ‘moskali’ (Ruslara verilen aşağılayıcı isim) ve ‘titushki’leri (hükümet destekçilerine verilen aşağılayıcı isim) belirlerken, paramiliter Nazi birliklerine doğru da adım atacak. Böylece ‘vatanseverler’ bahsi geçenlerin hepsine karşı savaş başlatacak. Antifaşist mücadelenin, bugünün birincil görevi olması gerekliliğinin nedeni işte bu.

Yakın zamanda Ukrayna’da yeni hükümet kuruldu. Hükümetin başı, başbakan A. Yatzenuk hükümet, bir ‘kamikaze hükümet’ olarak nitelendirdi. Hükümetin görevi, 25 Mayıs’ta yapılacak seçimlere kadar devam edecek. Yağmacı koşullara sahip IMF kredisini kabul edecek ve müteakip ekonomik çöküşün kurbanı olarak hemen yıkılacak. Bu, muhalefetin liberal-milliyetçi isimlerinin neden hükümete girmediklerine ilişkin iyi bir gerekçe. Buna karşın, daha önce tahmin ettiğimiz üzere, bu ‘kamikaze’ hükümet yine de ultra-liberal ve Neo-Naziler koalisyonunun tam kontrolü altında. Başbakan yardımcılığı ve bir bakanlık koltuğu, Svoboda partisi üyelerine –Sych ve Mochnyk- verildi. Dahası açık bir Nazi ve ‘Trizub of Stepan Bandera’ isimli Nazi örgütünün eski bir yöneticisi olan S. Kvit, Kamusal Eğitim Bakanlığı koltuğunda. Kvit, Kiev Mohyla Akademisi’nin başındayken haklı olarak tüm ilerici öğrencilerin nefreti ile karşılaşmıştı. Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi’nin müdür yardımcılıklarından biri ise aşırı milliyetçi ‘Right Sector’un lideri A. Yarosh’a teklif edildi.

Darbeciler rejimi, otoriter ve yarı faşist karakterini açığa vurmuştur. Komünistlerin partilerinin aktivitelerinin yasaklanmasına ilişkin tasarı yakın zamanda parlamentoya önerilmiştir.

Ve büyük ihtimalle, böylesi bir ‘yasaklama’, komünistleri katletmeyi ve kıyım başlatmayı amaçlayan Neo-Nazi çetelerin illegal faaliyetlerine yasal kılıf olacaktır. Ukrayna’nın ‘temsili’ Devlet Başkanı A. Turchynov, gazetecileri topladı ve son ‘olaylar’ı nasıl yorumlayacaklarının talimatını verdi.

Right Sector’ün ve diğer Nazi çetelerinin silahlı militanları Ukrayna’nın güneydoğu bölgelerine akın etti. Halkın çoğunluğunun istemlerinin aksine, buralarda iktidara şiddetle el koyacaklar.

Aynı zamanda Kırım’da da bazı provokasyonlar meydana geliyor. Tatar milliyetçilerinin ve İslamcı radikallerin seferberliğine şahit oluyoruz. Aynı zamanda bazı Rus milliyetçi örgütleri de Kırım’ın Rusya ile birleştiğini açıklamaya hazırlanıyor. Kimliği belirsiz şahıslar Kırım Parlamentosu’nu ele geçirmiş durumda. Biz, Kırımlıların büyük kısmının yeterince mantıklı olduğuna, gelmekte olan faşistlere karşı etkili biçimde örgütlenebileceğine, aynı zamanda provokasyonlara rağbet etmeyeceklerine ve Kırım yarımadasının bir etnik şiddet bölgesine dönüşmesine izin vermeyeceklerine kâniyiz.

Bu nedenle, kitlesel seferberlik bağlamında Borotba birliği ve Antifaşist Direniş Merkezi aktivistleri aşağıdaki sloganları ortaya koymaktadır:

Boyun eğmiş iktidarı savunmak yerine halkın öz örgütlülüğünü inşa et.

Etnik ve dile dayalı anlaşmazlıkları körüklemek yerine enternasyonalizm ve halkların dostluğu değerlerini savun.

Oligarklar, yetkililer ve siyasetçiler tarafından yaratılmış krizin yegâne çözümü sosyalist bir toplumun yaratılmasıdır.

Antifaşist seferberliğin ilanının ardından, aktif katılım ve destek öneren yüzlerce mektup aldık. Merkezimiz, herkese bir seferde yanıt vermek için yeterli değil ancak herkesle bağlantıya geçecek ve herkesi ortak davamıza dahil etmeye çalışacağız.

Bugün, Ukrayna’nın her yanındaki yoldaşlarımız ajitasyonu sürdürmenin ‘yeraltı’ taktiklerini kullanıyor: graffitiler çizmek, bildiri dağıtmak vb. Ajitasyon çalışmasında bulunmak isteyen herkese kesinlikle her şeyi göndereceğiz.

Mücadeleye katıl!


http://borotba.org/communique_4_of_the_borotba_union_and_centre_of_anti-fascist_resistance.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Nelson Mandela’nın hayatını kaybetmesinin ardından, Afrika Ulusal Kongresi tarafından yazılı bir açıklama yapıldı.


Yoldaşlar ve dostlar,
Mandela ailesi,
Sevgili Güney Afrikalılar,

Her ulusun yaşamında, halkının tarihine silinmez ve ebedi bir damga vuran, tarihin hem ürünü, hem yapıcısı olan şahıslar vardır. Ve göçtüklerinde, yeni ve daha iyi bir yaşam vizyonu ve bunu kazanacak ve inşa edecek araçlar bırakırlar.

Derin bir keder ve içten bir kaybetme hissiyle, “Isithwalandwe”miz* ve eski başkanımız olan yoldaş Nelson Rolihlahla Mandela’nın hayatını kaybettiğine dair üzücü haberi aldık.

Ulusumuz bir devi, burada ve başka ülkelerdeki milyonların bir tevazu, eşitlik, adalet, barış, ve umut timsalini kaybetti.

Madiba (Mandela’nın kendi kabilesi tarafından takılan ve herkesçe kullanılan lakabı; ç.n.) Güney Afrika’ya sevdalıydı. 27 yıl sonra cezaevinin dışına adımını attığında havada salladığı yumruğunun gücünü ve sevgili yurdumuzun özgürlüğü için görüşmeler sırasındaki uzlaşmazlığını anımsıyoruz. Hep var olan gülümsemesini, neşeli Madiba jive dansını, çocuklarına sevgisini ve ülkesinin kadınlarına yönelik büyük saygısını anıyoruz.

Afrika’yı, Güney Afrika’yı sevdiği kadar seven büyük Afrika Baobabı devrildi. Gövdesi ve tohumları, önümüzdeki on yıllarca dünyayı besleyecek.

Isithwalandwe – Seaparankwe, Nelson Mandela, sömürgeci ve ırkçı baskının ve sömürünün ağırlığıyla bilinen eski Transkei ‘bantustan’ının** Qunu köyünde doğdu. 1942 yılında Afrika Ulusal Kongresi’ne katıldı. ANC içinde yer alan bilge öğretmeni Walter Sisulu’ya olan inancıyla ikna oldu. Mandela şöyle der:

“Bazen insan, bir örgütü ona bağlı olan insanlarla değerlendirir ve şunu biliyordum ki, Walter’ın üyesi olduğu bir örgüte bağlı olmakla gurur duyacaktım.”

ANC’ye sevdalıydı. Bu nedenle, öldükten sonra “cennetteki en yakın ANC örgütlülüğüne katılacağı”nı sıklıkla söylerdi.

Afrika Ulusal Kongresi’ndeki mücadele yaşamı boyunca, çeşitli önderlik pozisyonlarını üstlendi ve bunlara atandı. Şerefle hizmet etti. ANC kolektif önderliğinin bir parçasıydı ve önce yoldaşlarıyla düşünüp taşınmadan karar almadı. Oysa, yapılacak doğru şeyin ilkesiyle mücadele edecekti.

Madiba aynı zamanda, merkez komitesinde hizmet verdiği Güney Afrika Komünist Partisi’nin üyesiydi.

Tercihi, kendinin ve halkının tarihinin sadece ürünü değil, yapıcısı da olmaktı.

Cezaevinden çıktıktan kısa süre sonra ANC Başkanlığı –nihayetinde ülkenin başkanlığı- gömleğini giydi ve demokratik bir Güney Afrika’nın ilk devlet başkanı oldu. ANC ve özgür Güney Afrika için yorulmaksızın çalıştı. Irkçılık ve bağnazlıktan nefret etti; ırkçılığın, cinsiyetçiliğin olmadığı, herkesin eşit olduğu demokratik bir toplum arayışında oldu. Bir zamanlar cezaevinde söylediği gibi;

“Bizimkisi düşük ölçekte bir eşitlik talebi değil
Bizimki, bir üst mertebede eşitlik kazanma kavgası.”

Asasını, sevgili hareketi ANC’nin yeni nesline, eşit ve adil bir toplum meydana getirme tasavvurunun peşini bırakmamaları için verdi. ANC; onunla ve yaşayan ya da göçmüş onun nesliyle çıktığı bu yolda devam ediyor. Gerçekten de, Nelson Mandela gibi erkekler ve kadınlar;

“…göçtüklerinde, yeni ve daha iyi bir yaşam vizyonu ve bunu kazanacak ve inşa edecek araçlar bırakırlar.”

Yaşamı, bize, açlığı ve yoksulluğu sona erdirme yolunda gelişme ve mesafe alma için ileri gitme cesaretini verdi. O yaşarken ve şimdi söylediğimiz gibi;

“Sana, Madiba’ya, yolumuza rehberlik eden en yakın ve parlak yıldız olarak sahibiz. Yolumuzu kaybetmeyeceğiz.”

Mandela’nın bütün ailesine, içten taziyelerimizi sunuyoruz. Sizin olduğu kadar bizimdi; muhtemelen ANC ailesine adanmışlığı sizden babanızı çaldı. Şu dakikadan itibaren, her zaman olduğu gibi bu yolculuğun sonuna dek sizinle yürüyeceğiz.

ANC’deki ve yerkürenin her yerindeki dostlarına sesleniyoruz; içiniz rahat olsun.

Güney Afrika halkına sesleniyoruz; yüreğinizde elem olmasın. Her birinizde ve evlerinizde yaşıyor, çünkü kendini hepimize verdi.

Şu andan itibaren bize verdiği armağanı analım.

Anısını, önderliğinde olduğu gibi ağırbaşlı şekilde onurlandıralım.

Son yolculuğuna uğurlanana dek, onuruna örgütlenen tüm etkinliklere disiplinli ve saygılı bir şekilde katılalım.

Huzur içinde uyu Yoldaş Başkan,
Isithwalandwe-Seaparankwe,
Nelson Rolihlahla Mandela.

Amandla ngawethu***
Matla ke a rona****
Bütün iktidar halka!

Afrika Ulusal Kongresi Genel Sekreterliği




*Isithwalandwe:
Afrika Ulusal Kongresi tarafından, ulusal kurtuluş mücadelesine katkı koyanlara verilen en büyük nişandır.
**Bantustan: Güney Afrika’da 1994 öncesinde siyahların nüfusuna kayıtlı olduğu, birlikte yaşadığı ve böylece Güney Afrika’da seçme-seçilme gibi haklardan yoksun bırakıldıkları, yirmi kabileden oluşan bölgeye verilen isim.
***Amandla ngawethu: Zulu dilinde, “Bütün iktidar halka”.
****Matla ke a rona: Setswana dilinde, “Zafer kesindir”.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü / Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

ABD'li sosyolog Immanuel Wallerstein, ABD'nin olası Suriye saldırısı ve saldırının muhtemel aktörlerinin beklenti ve çekincelerine dair bir makale kaleme aldı:


En azından son bir ay için dünya, Amerika’nın Beşir El-Esad’ın Suriye rejimine karşı bir şekilde ceza niteliği taşıyan bir hava saldırısına ne zaman ve nasıl girişeceğinden başka bir şey tartışmıyor. Bu tartışmaya dair üç şey öne çıkıyor: (1) Bu, muhtemelen ve özellikle Rusya’nın, Suriye’nin kimyasal silahlarının bazı uluslararası aracılara teslim edilmesini öngören son teklifini de kapsayan her yönüyle sonsuz sürprizlerle dolu bir mesele. (2) Amerikan askeri müdahalesine karşı dünya çapında muhalefet derecesi oldukça yüksek. (3) Gerçek endişe ve niyetlerini yansıtmayacakmış gibi görünen hemen hemen tüm aktörler basın açıklamaları düzenlemekte.

Suriye Dışişleri Bakanı’nın da onayladığı, sözde beklenmedik Rusya teklifiyle başlayalım. Bu gerçekten askeri bir müdahaleye karşı Amerikan halkının desteğini alması adına, önceki gün Başkan Obama’nın savunması için planlanan ve Ruslar tarafından akıllıca sahiplenilen, Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry’nin seviyesiz ve ciddiyetsiz sözlerinin bir sonucu mu? Öyle değil gibi. Görünüşte, Kerry ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov böylesi bir olasılığı bir yılı aşkın bir süredir sessizce tartışıyorlar.

Bir Amerikan saldırısına karşı dünya çapında ve Amerika’nın kendi içindeki muhalefet, iki yönden dikkat çekici. 1945’ten beri özellikle Kongre’de, şimdiye dek hep rutin bir şekilde desteklenen, böylesine bir operasyon tezkeresine karşı bu seviyede bir iç muhalefet olmadı.

Dahası, muhalefet, onu bu denli güçlü kılacak şekilde birçok nedenden ötürü çok farklı yönlerden geliyor. Başkan Obama muhalefeti zayıflatmak adına, ‘sınırlı’ bir operasyon yapma sözü verdi. Bu ise, Amerika’da, Orta Doğu’da ya da bir başka yerde ‘sınırlı’ bir operasyonun savunulamaz, mutlak surette etkisiz ve açık bir biçimde kabul edilemez olduğunu çünkü bunun sınırlı bir operasyon olacağını söyleyen insanların da eklenmesiyle muhalefeti artırdı.

Öyleyse, Obama beceriksiz ya da aldatıcı mıydı yoksa yalnızca, dünya üzerinde Amerika’nın gücünün bu göreceli düşüşünden dolayı köşeye mi sıkışmıştı? Muhtemelen üçü de. Meclise ilettiği mesajlarda ve kurmaylarının açıklamalarında, eylemlerinin ardındaki motive edici güç açıkça görülebiliyor. Obama’nın yardımcı ulusal güvenlik danışmanı Benjamin J. Rhodes bunu netleştirdi: “Amerika onlarca yıldır küresel güvenlik mimarisinin ve uluslararası norm dayatmasının alttan desteklenmesinde önemli bir rol oynadı. Ve herhangi bir şekilde bu işin dışına çıktığımıza dair bir mesaj yollamak istemiyoruz.”

Bu, başlı başına bir sorundur. Artık, Amerika’nın kararlarını uygulayacak gücü yok. Ancak Obama gerçeği kabul etmek istemiyor. Bu bağlamda, Amerikan kamuoyunun çoğu onun ilerisinde. Ve bu birçok muhalif tarafından açıkça vurgulanan bir gerçektir. Yalnızca ikisinden bahsedelim: Cizvit (bir Hıristiyan tarikatıdır; ç.n.) tarikatının lideri Peder Adolfo Nicolas ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin. Peder Nicolas, “Ben bir Amerikan müdahalesinin, gücün kötüye kullanılması olduğunu düşünüyorum. Amerika, dünya mahallesinin büyük çocuğu gibi hareket etmekten ve tepki vermekten vazgeçmelidir” dedi. Putin de New York Times’ın serbest kürsü sayfasında, Obama’nın Amerikan ayrıksıcılığı hakkındaki açıklamalarıyla aynı fikirde olmadığını belirtti. “Halkın kendini üstün olarak görmesini teşvik etmek son derece tehlikelidir.” Joseph Stalin’in Amerika hakkında böyle bir beyanatta bulunduğunu ve New York Times’ın bunu yayımladığını bir hayal edin. Dünya artık çok değişti.

Son olarak bu, herhangi bir aktörün basın açıklamasını, neden olduğu gibi kabul etmemeniz gerektiğini açıklar. Örneğin, silahlar isyancılara tedarik ediliyor. CIA’in, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın birtakım silahlar gönderdiğine dair şüphem yok. Ama ne kadar? Bu üç ülke de, gönderdikleri bu silahların en sonunda gerçek düşmanlarını güçlendirme ihtimalinden korkuyorlar. Bölgedeki hemen hemen hiç kimse için Esad problem değil. Onlar için El-Kaide’den daha iyi. Bu, özellikle veya hatta İsrail için bile geçerli. Ama hepsinin, içinde Suriye’nin bulunmadığı birtakım endişeleri var. İsrail, Amerika’nın İran’a müdahale başlangıcı olarak askeri operasyon sözü vermesini istiyor. Suudi Arabistan, Suriye’ye yapılacak makul bir askeri müdahaleyle Arap dünyasındaki liderliğini kanıtlamak istiyor. Katar, Suudi Arabistan’ın da müdahil olmasını isterken, Mısır ordusu ise elbette Esad’ı herkese tercih ediyor.

O zaman nereye yöneliyoruz? Suriye iç savaşı uzun bir süre daha devam edecek. Bu, çeşitli silahlı güçlerin kontrolündeki birçok derebeylikle sonuçlanabilir. Orada yaklaşık iki bin yıldır var olan Hıristiyan cemaati adeta ortadan kaybolabilir. Daha geniş çaplı bir savaş isteyen şahinler her yerde bunu zorlamaya devam edecektir. Bu genişletme ihtimali küçük ama sıfırdan büyük bir ihtimal. Suriye’de haksız bir Amerikan müdahalesine karşı muhalefet büyük bir enerjiyle muhafaza edilmelidir.


http://www.agenceglobal.com/index.php?show=article&Tid=3080 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Çeviri: Doruk Köse / Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Taksim Meydanı’ndan öğrenmek

21 Haziran 2013 Cuma

İngiliz Marksist arkeolog ve tarihçi Neil Faulkner, Taksim Meydanı'nda başlayıp tüm Türkiye'ye yayılan protestoları counterfire.org için değerlendirdi:

İstanbul Taksim Meydanı şu andan itibaren küresel direnişin sembolü olan Atina’nın Sintagma, Kahire’nin Tahrir, Madrid’in Puerta del Sol meydanlarının arasına katıldı. On binlerce protestocu, iki hafta boyunca meydanın hâkimiyeti için çevik kuvvet ile çarpıştı.

Protestocular geçici olarak geri püskürtülürken ve meydanın dışındaki binalara ve barikatların ardına sığınmaya zorlanırken çarpışma, defalarca çevre sokaklara sıçradı. Bu merkezi kamusal alanın hâkimiyeti mücadelesini yenileyerek tekrar tekrar meydana akın ettiler. Yakındaki varoşlarda, sayısız apartman balkonundan çalışan tencere ve tavaların çınlaması yankılandı –aşağıda sokakta mücadele edenlerle dayanışmanın sesleri-.

Yeni bir kitle hareketinin demokrasisi, kendisine kafa tutulmayan on yıllık iktidar süresinde küstahça büyüyen rejimin otoriterliğine itiraz ediyor. Genç protestoculardan oluşan kalabalık, çeşitlilik arz ediyor –sosyalistler, komünistler, anarşistler ve Kemalistler; sendikacılar, öğrenciler ve çevreciler; Kürtler, Aleviler, Sünniler ve Hıristiyanlar; feministler, LGBT aktivistleri, insan hakları mücadelesi verenler ve başka birçok kesimler. Ve kitlesel düzeydeki çevik kuvvetle sokakların hâkimiyeti için mücadele ederken coplarla, tazyikli suyla, biber gazıyla ve ses bombalarıyla yüz yüze geldiler.

Kitlesel mücadelenin yeni bir modeli


Taksim, aşağıdan bir kitlesel mücadele şeklindeki yeni modele uyuyor: otoriter neoliberal devlet ile radikal öncülerden oluşan genç sokak protestocuları arasında süreklilik arz eden bir kamusal alan mücadelesi. Parlamenter demokrasinin içinin boşaltılması, sendikaların ve diğer kitle örgütlerinin zayıflatılması ile tekel iktidarının ileri götürülmesi ve neoliberal seçkinler birleştiğinde iktidardaki yönetimlerden geniş çaplı kopuşu ortaya çıkarmakta. Öte yandan sosyal medya, esnek ağların yaratılmasını ve atomize edilmiş bireylerin hızla harekete geçmesini kolaylaştırdı. Böyle olunca, karşıt kültürün birbirine benzemeyen radikalleri bir araya geldiklerinde bir kitle hareketi olduklarını keşfettiler.

Ulusal farklılıklar vardı, fakat bu geniş model su yüzüne çıkmıştı. Bu, başlıca mücadelelerde olduğu gibi, daha küçük olan yüzlercesinde ve binlerce yerel protestoda da bunun tekrarlandığı görülebilir.

Kasım-Aralık 2010’daki İngiltere öğrenci ayaklanması, üniversite harçlarının arttırılmayacağına dair verilen ve tutulmayan söz ile tetiklenmişti. Bu ayaklanma daha sonra, öğrencilerin, demokrasinin alaşağı edildiği parlamento binası dışındaki bir kamusal alanı işgal etmeye çalışmalarıyla, Parlamento Meydanı’ndaki meydan muharebesi ile son buldu.

Bir yıl sonra, Ocuupy London hareketi, neoliberal şehir içinde yeniden bir demokratik alan yaratıp bu kez devasa bir kumarhane ve bankacılar mafyası tarafından yönetilen küresel süper zenginler için bir vergi cenneti olan Londra şehri otoritesine meydan okuyarak St. Paul Katedrali dışındaki bir alanda kamp oluşturdu.

Erdoğan: İslami karakterli bir neoliberalizm

Hiç kimse, Gezi Parkı’ndaki derme çatma protesto kampına şiddetli bir polis saldırısının, Türkiye genelinde böylesi bir öfke dalgası ve direnişi patlatacağını tahmin edemezdi. Polis hâkimiyeti uzun zamandan beri itiraz kabul etmezdi. Protestoculara yönelik şiddet rutin hale gelmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, üç seçim zaferi ve on yıllık iktidarının ardından ciddi bir meydan okumadan uzak görünüyordu. Neoliberal İstanbul’da, protestoya sıfır tolerans kural haline gelmişti.

Ancak kültürel muhafazakârlık ve tekel egemenliği şeklindeki Erdoğan karışımı, pırıltının altındaki zehir olmuştu. Erdoğan, bacaklarını iki ayrı dünya üzerine koyarak ayırıyor. Bunlardan biri, yaşamların yoksullukla kavrulduğu ve zihinlerin köy imamlarınca uyuşturulduğu Anadolu’nun uzak kesimlerindeki tipik geri kalmış köyünde ya da muhtemelen kente göçenlerin, metropol kapitalizminin püsküllerine tutunmak için mücadele ettiği, insanların doluştuğu kent varoşunda.

Sefalete dair istatistikler korkunç. Türkiye, 34 gelişmiş OECD ülkesi içerisinde, sosyal adaletsizliğin en yüksek olduğu ikinci (Meksika’nın ardından) ülke. Her 6 Türk’ten biri yoksulluk sınırının altında ve bu oran tarımda çalışan nüfus arasında yüzde 40’a yükseliyor. Türkiye’de 300 bin civarında çocuk işçi olduğu tahmin edilirken, her üç kadından birinin iş sahibi olması (OECD ortalamasının yarısı) ayrımcılığa işaret ediyor.

Erdoğan’ın diğer dünyası, Türk burjuvazisinin dünyası –milyon dolarlık köşklerin, Boğaz’da salınan yatların ve çok katlı yeraltı otoparkı, 1000 dolarlık çantalardan 10 bin dolarlık saatlere, 100 bin dolarlık spor arabalara kadar her şeyin satıldığı 300 seçkin dükkanıyla bir yaratıcı kapitalizm mabedi olan İstinye Park’ın dünyası.

Erdoğan’ın otoriter neoliberalizminin temsili, yere göğe sığdırılamayan mega inşaat projelerinin başarısıdır. İstanbul’un elde kalan sayılı yeşil alanlarından olan Gezi Parkı için tasarlanan yeni alışveriş merkezi, bunlardan sadece sonuncusu. “Toplumsal arındırma” kuşaklarının yeniden inşa edilmesi ve İstanbul’un merkezi bölgelerinin soylulaştırılması gerekmektedir. Şehir, neoliberal sermaye ve yeni zenginlerce sömürgeleştirilirken, yoksullar sürülmüş ve emekçiler, gençler yükselen kiralarla sıkıştırılmıştır.

Hoşnutsuzluklar kenti

Erdoğan’ın AKP yönetimi, İslami bayrağı dalgalandırarak ve kürtajın, evlilik dışı ilişkinin ve alkolün yasaklanması gibi simgesel muhafazakâr politikaları destekleyerek Türkiye toplumunun en geri kesimleri arasında bir sandık dayanağı oluşturdu. Oysa bu, geriye kalan küresel politik seçkinlerce desteklenenlerden asli olarak ayırt edilemez olan sert neoliberal programın etrafına sarılmış ince bir yeşil zardan ibaret.

Ekonomide devlet denetimini kaldırarak, yabancı sermayeyi davet ederek, IMF borçlarını güvence altına alarak, Erdoğan, iktidardaki on yılının büyük kısmında yıllık ortalama yüzde 7’lik büyümeyle Türkiye kapitalizmini üreten ve ihraç eden bir etkin güce dönüştürdü. Bu zenginliğin çok küçük kısmı, sıradan vatandaşa yarar sağladı. Askeri yönetim dönemi kanunlarıyla boyunduruk altına alınan sendikalarla, istihdamda rutin ayrımcılığın öznesi olan kadınlarla, sürekli yüksek olan işsizlik oranı ve artan kiralarla ömrü çürütülen gençlerle yıllardır hoşnutsuzluk inşa edilmekte.

Erdoğan’ın dış politikadaki tutumu, neoliberalizminin bir uzantısı. Filistinlilere verdiği retorik desteğe karşın, esas meselesi, bütünleşik kemer sıkma ve özelleştirmeleriyle ve Suriye krizinde Batı emperyalizmiyle aynı hizada durarak Türkiye’nin AB üyeliği için iknaya çalışmasıdır.

Protestocular arasında –başka Türkiyeli Müslümanlarla birlikte- eski AKP seçmenlerinin olması pek de şaşırılacak bir şey değil.

Her şeye karşın, sokaktaki radikaller, hesaplama 50 ya da daha fazla başlıca şehir göz önünde bulundurularak yapılsa da Türkiye’deki 76 milyon insanın epey küçük bir azınlığı. Ancak Türkiye toplumunun derinlerindeki geniş çaplı hoşnutsuzluğu ifade ettiler. Milyonlarca emekçi arasında direnişin mümkün olduğu duygusunu yeniden uyandırıyorlar. Ve AKP rejimini –payanda, kibirli ve savaşçı- krize sürüklemiş durumdalar.

Rejimin inatçılığı ve polis şiddeti şu anki dalgayı yenilgiye uğratabilir. Ama sonuç ne olursa olsun, Türkiye toplumunu küçük düşüren çelişkileri ortadan kaldırmayacak ve vücut bulan kitlesel direniş hareketini yok etmeyecek. Türkiye, Taksim öncesi normalliğe dönmeyecek. Yeni bir protesto çağı başlıyor.

Yeni hareket

Her kitlesel halk hareketi, gelişecekse üç temel görevle karşı karşıya kalır. Bunlar üç kelimeyle özetlenebilir: birlik, demokrasi ve açıklık. Birliğe, olabilecek azami toplumsal güçler mücadeleye birlikte katıldığında erişilir. Demokrasi, aktif kitlelerin iradelerine doğrudan ifade imkânı verebilecek halk örgütlülüğü biçimlerinin yaratılmasını gerektirir. Ve hem amaç, hem de yön açıklığı, hareketi yönlendirmek, desteği en üst noktaya eriştirmek ve bunu radikal değişime doğru sürüklemek için gereklidir.

Sol görüşlü ekonomist ve gazeteci Paul Mason, Taksim Meydanı hareketini 1871 Paris Komünü ile karşılaştırmaktadır. Komün, 50 gün sonunda yenildi. Nedeni kısmen tutkunun sınırlılığıydı. Kadınlara haklarını tanımayı başaramadı ve devrimi şehirlerin ötesine yayma konusunda ciddi bir girişimi olmadı. Gerici Versailles hükümeti, devrimci Paris’i ezmek için köylü askerlerden oluşan bir orduyu kullanabilmişti.

Mısır Devrimi’nin mevcut durumu da başka bir tarihsel ders sunuyor. Orada devrimci öncü, yani Tahrir Meydanı’nın kentli kitle hareketi İslamcı liberallere köylerden verilen oy dağlarının altında dümdüz oldu. Devrim durduruldu.

Zafer elde etmek için, kitlesel halk hareketi hareketsiz durmamalı. Elini uzatmalı, tabanını genişletmeli ve mücadeleye yeni güçler dâhil etmeli. Bunu yapmak için de şehirdeki demokrasi için mücadeleyi işçi, köylü ve yoksul kitlelerin sosyal reform mücadeleleri ile birleştirmeli.

Tarihteki en güzel örnek olarak 1917 Rusya’sının Bolşevik Partisi önümüzde duruyor. Partinin “Barış, Ekmek ve Toprak” sloganı devrimci hareketin amaçlarını belirginleştirmişti ve olabilecek en geniş kitleleri devrimci öncünün önderliği ardında birleştirmişti. “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganı işçi, asker ve köylü konseylerini, harika bir doğrudan demokrasi ağını, eski devlet aygıtına alternatif olacak şekilde yüceltmişti. Ekim Devrimi, bu iki sloganın pratikte gerçekleştirilmesiydi.

Yeni bir dünya kurma mücadelesinde henüz daha iyi bir formül –birlik, demokrasi, açıklık- oluşturulmuş değil.


http://www.counterfire.org/index.php/articles/analysis/16514-learning-from-taksim-square adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi