Content feed Comments Feed

İngiliz siyasetçi George Galloway, Hugo Chavez’in ölümünün ardından İngiltere’nin The Independent gazetesinde kaleme aldığı makalesinde, Chavez’in ölümünün Güney Amerika’nın yoksulları ve ezilenleri için büyük bir darbe olduğunu belirtiyor.

Hugo Chavez’in daha 58 yaşında yaşamını yitirmesi, bütün Latin Amerika’daki ve daha geniş bir dünyadaki yoksullar ve ezilenler için büyük bir darbe. Modern çağın en çok seçilen lideri olan Chavez, Venezuela’yı iradesinin gücüyle ve ötekileri, etnik azınlıkları, işçileri ve onu gerçek bir Spartaküs olarak gören ilerici entelijensiyanın kilit kısmını içine alan halk devrimiyle dönüştürdü.

Kölelerin değil, odunu kesenler ve petrolü çıkaranlar eskiden zengini daha zengin yaparken oligarşi tarafından hakir görülenlerin ordusunu topladı. Chavez’in devrimi döneminde, petrol zenginliği sürekli artan maaşlara ve bilhassa tutkulu toplum mühendisliğine pay edildi. Çok sayıda yeni üniversite kurarak dünyanın beşinci büyük öğrenci kitlesini oluşturdu. Venezuelalıların yüzde 90’ından fazlası, ülke tarihinde ilk kez günde üç öğün yemek yedi. Kitleler için nitelikli konut edindirmesi, tüm Venezuelalıların -artık yarım kalan- başkanlık dönemi sonunda saygın konutlarda yaşayacaklarına dair verdiği söz ile ilke haline geldi.

Chavez’in sevdası sadece Venezuela ile sınırlı değildi. Kıta genelinde demokratik ve sosyalist hareketleri destekleyerek Latin Amerikalıların birliğini geliştirdi. Güney Bankası, Güney Üniversitesi ve hatta bir Güney –Tele Sur- televizyonu kurdu. Ve dahası, yurtsuz Filistinli mültecilere vatandaşlık vererek uzaktaki Filistin davasını savundu. Ve 2006 yılında İsrail Lübnan’ı işgal ettiğinde İsrail büyükelçisini Karakas’tan kovdu –ve ilişkiler hâlâ kopuk. Kuzey Amerikan hegemonyasına karşı koydu ve dünyanın her yerindeki emperyal egemenlik kurbanlarının yanında oldu.

Onu sıcakkanlı bir koca oğlan olarak, bir doğal fenomen olarak tanıdım.

Eşim ve ben, geçen yılın sonlarında başkanlık kampanyasında çalışırken onunla hemen hemen iki hafta geçirdik. Onun bir başka büyük siyasi zaferinden çok kısa süre sonra ölümünün ne anlam geldiğini yazmak yürek parçalayıcı. O, halkı için yaşayan ve ölen biri, bir paraşütçü, bir tank komutanı ve bir başkan olarak hatırlanacak. Sonsuza dek kumandan. Yaşıyor!

http://www.independent.co.uk/voices/commentators/hugo-chavezs-death-is-a-body-blow-for-the-poor-and-oppressed-throughout-latin-america-8521834.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

“Ya Latin Amerika Dünyayı Yönetirse?” kitabının yazarı ve Londra Üniversitesi Öğretim Üyesi Oscar Guardiola-Rivera, Guardian gazetesinde Hugo Chavez’in ardından icraatlarını ve Latin Amerika siyasetine verdiği yönü değerlendiren bir makale kaleme aldı.
Yazdı, okudu ve çoğunlukla konuştu. Öldüğü açıklanan Hugo Chavez, kelama adanmıştı. Halka açık biçimde haftada ortalama 40 saat konuşurdu. Başkan olarak düzenli kabine toplantılarını desteklemezdi; çoğunu radyo ve televizyondan canlı yayınlanacak toplantılara dönüştürürdü. Politikaların özetlendiğiğ ve tartışıldığı “Alo Başkan” programının sınırları, senaryosu ve telepromptırı yoktu. Progrmaın bir oturumu Caracas’ın gecekondu mahallelerindeki sağlık hizmetini, rap müziği, petrol parası politikasına alışkın ve başkanı bir sihirbaz olarak gören Venezuela halkının özeleştirel irdelenişini, Nikaragua’dan gelen bir heyetle dostane muhabbeti ve yabancı bir gazeteciyle daha az dostane olanını içerirdi.

Nikaragua; Venezuela’nın, ilk adımını Chavez’in attığı ve Küba, Ekvador ve Bolivya’nın yanı sıra bölgedeki neoliberalizme karşı oluşturulmuş bir örgütlenme olan ALBA’daki (Amerika İçin Bolivarcı İttifak; ç.n.) müttefiklerinden biriydi. Birlik şu anda Vietnam’ın gözlemciliği ile birlikte bir dizi Karayip ülkesi ve Meksika’yı kendine katılmaya davet eden bir varlığa sahip durumda. ALBA, Chavez’in en kalıcı mirası, kelamlarının ve tarihsel vizyonunun somut simgesi olacak. Bolivarcı devrim, birçok Latin Amerika hükümeti tarafından paylaşılan ve uygulanan daha geniş bir felsefe için önemli olmuştur. Amacı, yerel ve bölgesel müdahalelerle ve demokrasiyle sıkı bağlar kurarak küresel sorunların üstesinden gelmek ve devletten elini çekmek ya da onu yok etmeye çalışmaktansa devlet ile halk arasındaki ilişkiyi değiştirmektir.

Bu ortak bakış nedeniyle, Brezilyalılar, Uruguaylılar ve Arjantinliler Chavez’i bir aykırılık değil, bir müttefik olarak algıladılar ve Venezuela’nın Mercosur (Güney Amerika Ortak Pazarı; ç.n.) ittifakına alınmasını desteklediler. Chavez’in toplumsal hizmetleri, daha önce dışlanmış olan insanlara yaşamlarını ve siyasi bakış açılarını değiştirirken sağladığı sağlık hizmeti ve okuryazarlık, bu dönüştürücü niyetin boyutunu kanıtlamıştır. Bu, bir çeşit yeni “New Deal”ın (ABD’de Büyük Buhran sonrasında başvurulan ve tüketimin arttırılarak ekonominin canlandırılmasını amaçlayan, belirli düzeyde devletçi/müdahaleci politikaları ve geniş kamusal yatırımları içeren ekonomik uygulamalar; ç.n.) kitle ve halk örgütlülüğüne dayanan toplumsal değişim ile birleştirilmiş halinin düzeltme gayretine benzetilebilirdi.

Gerçeklerin kendisi konuşuyor: hane halkı yoksulluk oranı 1995 yılındaki yüzde 55’ten, 2009 yılında yüzde 26.4’e indi. Chavez başkanlık yemini ettiğinde işsizlik yüzde 15 oranındaydı; Haziran 2009’da bu oran yüzde 7.8 oldu. Bunu Avrupa’daki mevcut işsizlik rakamlarıyla karşılaştırın. Bu süreç içinde Chavez 1998 yılında oyların yüzde 56’sını, 2000’de yüzde 60’ını aldı, 2002 yılında bir darbeden kurtuldu, 2006’da 7 milyondan fazla oy aldı ve geçtiğimiz Ekim ayında oyların yüzde 54.4’ünü elde etti. Ender bulunan bir şeydi; ABD ve Avrupa’da dünyayı Maniheist prizmadan görmeye devam edenler için neredeyse anlaşılmazdı: aynı zamanda bariz bir demokrat olan bariz bir Marksist. Kitlelerin sözlerinin sınırlanması ya da ciddi siyasi işlerde yerleri olmaması gerektiğini düşünenler için Chavez’in mitinglerindeki tüm konuşmalar ve olanlar lanetliydi, üçkağıtçı ve popülist olduğunun ispatıydı. Ancak farkında olan ve mitinglere hep beraber katılan insanlara göre bu, sadece kültürlü, zengin ve tahsilliler için olmayan bir siyaset ve gerçek demokrasiydi.

Tüm bu konuşmalar ve doğrudan temas, Chavez ile Venezuela halkı arasında verilen sözün sürekli yeniden doğrulanması anlamına geliyor. Chavez, kendini sadece kendi içine bakara keşfetmedi, Latin Amerikalıların utanç verici koşullarına ve onların geçmişine bakarak da yaptı bunu. Kendini, Bolivar’ın verdiği kurtuluş sözünde keşfetti. Şöyle yazmıştı: “Ağustos 1805’te Bolivar, Roma yakınlarındaki Monte Sacro’ya çıkmış ve kutsal yemin etmişti.” Chavez, Bolivar gibi Latin Amerika’yı güçlü olanın iradesine bağlayan zincirleri kırmaya söz verdi. Yaşamı boyunca, sömürge ve dolaylı imparatorluk bağları çözüldü. Gümüş Nehri’nden Orinoco Nehri’nin ağzına dek Latin Amerika artık birilerinin arka bahçesi değil. Bu kurtuluş projesi, 2002 yılındaki askeri darbe ya da ABD tarafından tasarlanan Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi’yle karşılıklı meydan okuma gibi bir etkileyici mücadeleden bir diğerine atılan milyonlarca kadın ve erkeği kapsadı. Bunlar kazanıldı, başkaları kaybedildi.

Proje tamamlanmamış durumda. Ebedi olabilir ve dolayısıyla Chavez’in gidişinden sonra da mücadele sürecek. Ancak gelecek her nasıl devam edebilirse etsin, Latin Amerikalılar bir ses kazandıkları mevcut durumu kurtarmak için savaşacaklar. Bu insanlar, Latin Amerika’da Chavez’i darbeden sonra yeniden başkanlığa getirdiler. Askeri isyan ya da ilk seçim zaferi değil, bu, Chavez’in siyasi yaşamında kilit olaydı. Bu noktada onun içinde bir şeyler değişti: disiplini zırhla kaplı, sabrı yenilmez, siyaseti ise daha net hale geldi. Chavez ve Castro arasındaki ilişkide dikkate alınan her şeyde daha az bilinen gerçek, Chavez’in siyasi eğitimini, aynı zamanda bariz bir demokrat olan bir diğer Marksist başkana borçlu olduğuydu: Şili Devlet Başkanı Salvador Allende. Chavez, bir keresinde, “Allende gibi pasifist ve demokratız. Allende’nin aksine silahlıyız” demişti.

Allende’nin 1973 yılındaki yenilgisinden Chavez tarafından çıkarılan ders çok önemli. Aşırı sağ ya da Kolombiya’nın devlet bağlantılı paramiliterleri gibi bazıları “Chavizm”in içeriye doğru patlamadığını görmekten memnun olabilir ve sınırları boyunca karmaşaya şahit olmaktan çekinmeyebilir. Ordunun ve Venezuela kitlelerinin desteği ve Brezilya gibi güçlü ve duygudaş komşularının desteği, Bolivarcı devrimin kaderini belirleyecek. Latin Amerika nihayet kendi ayakları üzerinde durduğundan kimse istikrarsızlık istemez. Chavez son günlerinde halk iktidarının kurulmasının gerekliliğini vurgulamıştı ve Comuna gazetesi ile ilgili geçmiş eleştirilerini geliştirmişti. Devrim geriye doğru gitmeyecek. Hayranı olduğu Bolivar’ın aksine Chavez “denizi pullukla sürmedi”.



http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/mar/05/hugo-chavez-people-venezuelan-president adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Çeviri:
Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in hayatını kaybetmesinin ardından, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) tarafından bir açıklama yapıldı.

Merkez Sekretarya imzası ile yapılan "Sonsuza dek kumandan Hugo Chavez" başlıklı FARC-EP açıklamasında, Hugo Chavez “büyük lider” olarak nitelendirilirken, şu ifadeler kullanıldı:

“Hugo Chavez; ülkesi, Latin Amerika, Karayipler ve dünyanın tüm ezilen halkları için bağımsızlık, demokrasi ve adaletin yolunu göstererek daha şimdiden Simon Bolivar ve Ezequiel Zamora’nın ardından Venezuela tarihindeki onurlu yerini almıştır. Fikirleri ve yaptıkları, özgürlük için mücadele eden tüm halkların evrensel mühimmatının bir parçasıdır. Çok yaşa Hugo Chavez’in ebedi hatırası ve örneği! Yaşayacak ve savaşacağız!”

Venezuela; Kolombiya hükümeti ve ABD tarafından “FARC gerillalarına yataklık yapmak” ile suçlanırken, Venezuela ile FARC-EP arasındaki ilişkiler, önceki sene örgütün önde gelen isimlerinin Venezüella hükümeti tarafından Kolombiya’ya teslim edilmesi ile birlikte gerilmişti.

Asi kentler & Kentsel direniş

8 Ocak 2013 Salı

Körfez Savaşı gazilerinden olan Vince Emanuele, Veterans Unplugged Radio için Profesör David Harvey ile son kitabı “Asi Kentler”den yola çıkarak, geçmişin ve günümüzün kentleşme anlayışı ve kentin sermaye beklentileri doğrultusunda dizaynına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi.

Vince Emanuele: Kitabınız, “Asi Kentler”in önsözüne, 1970’ler süresince Paris’te yaşadığınız deneyimi tanımlayarak başlıyorsunuz; “Uzun, devasa inşaatlar, otoyollar, ruhsuz sosyal konutlar ve eski Paris’i yutma tehdidi taşıyan sokaklardaki tekelleştirilmiş metalaştırma… Paris, 1960’lardan itibaren açık şekilde varoluşsal bir krizin ortasındaydı. Eski Paris varlığını sürdüremedi. Ayrıca 1967 senesi aynı zamanda Henry Lefebvre’in ufuk açıcı ‘Kent Hakkı’ kitabını yazdığı senedir.” 1960’lar ve 70’lerdeki bu dönemden bahsedebilir misiniz? Nasıl kent düzeni ile ilgilenir hale geldiniz? Ve “Asi Kentler”i yazmanızdaki itici güç neydi?

David Harvey: Dünya çağında 1960’lara tarihsel olarak çoğunlukla kentsel krizler dönemi olarak bakılır. Örneğin ABD’de 1960’lar birçok kentin tutuştuğu bir zamandır. Los Angeles, Detroit gibi birçok kentte isyanlar oldu, neredeyse devrimler gerçekleşiyordu ve tabii ki 1968 yılında Dr. Martin Luther King suikastının ardından 120’den fazla Amerikan kenti irili ufaklı toplumsal kargaşa ve isyan hareketine maruz kaldı. ABD’dekilerden bahsediyorum, çünkü gerçekte meydana gelen kentin modernize edilmesiydi. Kent, otomobil çevresinde modernize ediliyordu; varoşlar çevresinde modernize ediliyordu. Şu anda “Eski Kent” ya da 1940’lar ve 50’ler boyunca kentin politik, ekonomik ve kültürel merkezi olan şey geride kalmış durumda. Hatırlayın; bu yönelimler ileri kapitalist dünya genelinde vuku buluyordu. Dolayısıyla sadece ABD’de değildi. Eski yaşam tarzının parça parça edildiği İngiltere ve Fransa’da da ciddi problemler vardı –bunun, kendisine özlem duyulması gerektiğini düşündüğüm bir yaşam tarzı olduğunu düşünmüyorum, fakat bu eski yaşam tarzı bir kenara itildi, yerine ticarileştirme, mülkiyet, emlak spekülasyonu, otoyol inşası, otomobiller, varoşlaşma temelli yeni bir yaşam tarzı geldi ve tüm bu değişimlerle birlikte artan eşitsizlik ve toplumsal huzursuzluğa şahit olduk.

Söz konusu zamanda nerede olduğunuza bağlı olarak, bunlar katı sınıfsal eşitsizlikler veya belirli azınlık gruplarını odağına almış sınıfsal eşitsizliklerdi. Örneğin, ABD’de bunlar açık biçimde, istihdam olanağı ya da kaynağı bakımından çok az şeye sahip olan şehir merkezinde yoksul mahallelerde yerleşik Afro-Amerikalılardı. Dolayısı ile 1960’lar dönemi, kentsel kriz olarak bahsedilen bir zamandı. Geriye gidip 1960’lardan beri kentsel krize ilişkin ne yapıldığını araştıran tüm komisyonlara baktığınızda, İngiltere’den Fransa’ya ve ABD’ye dek uygulanmış hükümet programları vardır. Benzer bir şekilde hepsi de bu “kentsel kriz”den bahsetmeye çalışıyordur. Ben bunu üzerinde çalışma yapmak için çok enteresan bir başlık ve yaşamak için travmatik bir deneyim olarak buldum. Biliyorsunuz, giderek daha zengin hale gelen bu ülkeler, arkalarında, kentleştirilmiş gettolarda tecrit edilen ve mevcut olmayan insanlarmış gibi davranılan insanlar bıraktılar. 1960’ların krizi can alıcı ve Lefebvre’in çok iyi anladığını düşündüğüm bir krizdi. Lefebvre, bu alanlardaki insanların söz konusu alanların nasıl görünmesi gerektiğine ve buralarda ne türden bir kentleşme sürecinin meydana geleceğine karar verecek bir ses olması gerektiğine inanıyordu. Aynı zamanda, sanayileşmiş kapitalist ülkelerin tamamında kentsel alanları tamamen sarmaya başlayan emlak spekülasyonu dalgasını etkisiz hale getirmeyi umarak direnenlerin…

Vince Emanuele: Kitabın birinci bölümünde şöyle yazıyorsunuz: “Ne tür bir kent istediğimiz sorusu, nasıl bir insan olmak istediğimiz, ne türden toplumsal ilişkiler amaçladığımız, üzerine titrediğimiz doğayla nasıl ilişkiler amaçladığımız, ne tür bir yaşam arzuladığımız, hangi estetik değerleri savunduğumuz sorusundan ayrılamaz.” Bununla birlikte, söz konusu görüşe, içinde yaşadığımız neo-liberal bağlamdan açık bir şekilde bahsederek giriş yapıyorsunuz. Bölümün ileriki kısımlarında, “kent hakkı”nın nasıl görünebileceğini kafamızda canlandırmamıza muhtemelen yardım edecek ve incelenecek bir tarihsel olay olarak Paris Komünü’nden bahsediyorsunuz. Üzerine kafa yorabileceğimiz ve Paris Komünü’nü de içeren başka tarihsel olaylar var mı? Karşılaştığımız meydan okumalardan, özellikle de neo-liberal bağlam dâhilindekilerden bahsedebilir misiniz?

David Harvey: İnşa etmeyi arzuladığımız kent planının, kişisel arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı çok önemli bir plan olarak yansıtması gerektiğini düşünüyorum. Biliyorsunuz; toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi ve kentsel çevre çok önemlidir. Bu yaklaşım ve yönelimleri nasıl geliştiririz? Bu önemli. Dolayısıyla, New York gibi bir şehirde yaşıyorsanız şehri gezmelisiniz, kendiniz taşımalısınız ve diğer insanlarla çok belirli bir düzen içinde uğraşmalısınız. Herkesin bildiği üzere New Yorklular birbirine karşı soğuk ve hareketli olma eğilimi gösterirler. Bu, birbirlerine yardım etmedikleri anlamına gelmiyor, ancak günlük koşuşturmayla ve sokaklardaki, altgeçitlerdeki devasa miktardaki insanla başa çıkmak için, kentle belirli bir düzen içinde pazarlık etmelisiniz. Aynı sebeple, kenar mahallelerdeki etrafı çevrili güvenlikli sitelerde yaşamak, günlük yaşamın neden ibaret olması gerektiğine ilişkin belli bir düşünüş biçimine neden olur. Ve bunlar, çoğunlukla belli toplulukları, çevrede meydana gelen şeyler pahasına güvenlikli ve seçkin tutmayı içeren farklı politik yaklaşımlara evrilir. Bu toplumsal ve politik yaklaşımlar, oluşturduğumuz çevrenin niteliğiyle yaratılır. Bu, benim için çok önemli bir fikirdir: kentsel çevreye devrimci müdahalelerin birçok tarihsel emsali vardır. Örneğin 1871 yılında Paris’te, insanların farklı bir kentleşme biçimi istedikleri bir yaklaşım türü vardı; farklı niteliklerden insanlarsın orada yaşamasını istediler; bu, zenginler sınıfına, o zaman meydana gelen spekülatif müşteri gelişimine bir tepkiydi. Bu yüzden orada farklı türden ilişkiler talep eden bir ayaklanma vardı: sosyal ilişkiler, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve sınıfsal ilişkiler.

Buna bağlı olarak, diyelim ki kadınların rahat hissedeceği bir şehir kurmak istiyorsanız, şu anda tipik olarak sahip olduklarımızdan çok daha farklı bir şehir kurarsınız. Tüm bu sorular, ne türden bir şehirde yaşamak istediğimiz sorusuyla birbirine bağlı. Bunu, nasıl bir insan olmak istediğimizden, nasıl cinsiyet ilişkileri, nasıl sınıfsal ilişkiler istediğimizden ve benzerlerinden ayıramayız. Bana göre, farklı bir yöntemle, farklı bir felsefeyle, farklı amaçlarla kent kurma projesi çok önemli bir fikir. Bazen, devrimci hareketler bu fikrin arkasında olmuştur; Paris Komünü gibi. Ve 1919’da Seattle dolaylarında gerçekleşen genel grev gibi bahsetmemiz gereken birçok başka örnek var. 2001 yılında Buenos Aires’de söz konusu benzer şeyler oluyordu. 2003’te El Alto’da başka bir çeşit patlama oldu. Fransa’da son 20-30 yıl boyunca isyanlara ve devrimci hareketlere karışan banliyö bölgelerine şahit olduk. İngiltere’de zaman zaman, gerçekten de yaşanmakta olan hayat biçimine karşı bir protesto olan bu türden isyan ve ayaklanmalar gördük. Şu anda kentsel alanlardaki devrimci hareketler çok yavaş gelişiyor. Bütün kenti bir gece içinde değiştiremezsiniz. Bununla birlikte, şahit olduğumuz şey neo-liberal dönemde kentleşme biçimindeki dönüşümdür. Önceden, diyelim ki 1970’lerin ortalarında kentleşme, bu protestoların birçoğuyla karakterize edilirdi; birçok ayrışma vardı ve aslına bakılırsa bu protestoların çoğuna yanıt, özgüven, kişisel sorumluluk alma, rekabet, şehrin etrafı çevrili sitelere ve imtiyazlı alanlara bölümlenmesi şeklindeki bu neo-liberal ilkelere bağlı olarak şehrin yeniden tasarlanmasıydı. Neyse ki insanlar, 2001 yılında fabrika yönetimi devralmalarına ve meclisler kurulmasına öncülük eden hareketlerin olduğu Buenos Aires’teki gibi, zamanın belli bir noktasında vuku bulan devrimci dönüşümün kimi biçimlerine dair düşünmeye zorlandı. Gerçekten de, birçok bakımdan şehrin nasıl düzenleneceğini belirleyebiliyorlardı ve ciddi sorular sormaya başladılar: Kim olmak istiyoruz? Doğayla ne şekilde ilişkileneceğiz? Ne tür bir kentleşme istiyoruz?

Vince Emanuele: Bu dönemlerin bazılarından bahsedebilir misiniz? Mesela, varoşlaşmayı “ihtiyaç fazlası mamulün emilmesi ve böylece sermaye fazlası emilimi sorununun çözülmesi yöntemi”nin bir sonucu olarak ele alabilir misiniz? Başka bir deyişle, neden şehirlerimizin içi, bu belirli biçimlenişle oyulmakta? Bu soru, özellikle son 30-40 yıl boyunca tamamen harap edilmiş kuzey bölgelerindeki dinleyicilerimiz için önceden bilinen bir duruma ilişkin. Örneğin şu anda arabanızı Chicago şehir merkezine bir günlük park etmeniz 60 dolara mal olurken, varoşlarda eroin kullanımında patlama var ve azınlık mahalleleri, şiddetin, yoksullaştırmanın ve polis baskısının istilası altında. Bu süreçlerden bahsedebilir misiniz?

David Harvey: Bu bir kez daha çok uzun süren bir süreç. 1930’lara ve Büyük Buhran’a dönmeme izin verin. Şu soruyu soralım: Büyük Buhran’dan nasıl çıktık? Ve Büyük Buhran süresince sorun neydi? Herkesin saptadığı büyük sorunlardan biri, güçlü bir piyasa olmamasıydı. Üretim kapasitesi vardı. Ancak sorunu çözmek için gelir akışı yoktu. Bu nedenle, çevrede gidecek yeri olmayan bir sermaye fazlası mevcuttu. 1930’lar boyunca, bu artık sermayeyi harcamanın yöntemini bulma arayışıyla ümitsiz girişimler gerçekleşmişti. Elinizde Roosevelt’in “İş Programı” gibi şeyler vardı. Biliyorsunuz; otoyollar ve bu türden şeyler yapmak. Yani o dönemlerde etrafta gezen artık sermaye ve artık emeği temizlemeye çalışmak. Ancak 1930’larda, II. Dünya Savaşı’nın gelişine dek bulunmuş gerçek bir çözüm yoktu. O andan sonra tüm artık, acilen savaş çalışmalarının içine –savaş malzemeleri ve benzerlerinin üretimine- çekildi. Çok sayıda insan orduya katıldı; çok miktarda emek bu yöntemle emildi. Böylelikle, II. Dünya Savaşı görünüşte Büyük Buhran sorununu çözdü. Bu durumda 1945 sonrasını sorabilirsiniz: Savaş bittikten sonra ne olacaktı? Bu fazladan sermayeye ne olacaktı? Sonrasında ABD’nin varoşlaşması vardı. Aslına bakılırsa, varoşların kuruluşu -o zamanlarda bu, zengin varoşların kurulması oluyor- artık sermayenin temizlenmesinin yöntemiydi. Önce otoyol sistemini kurdular, sonra herkes otomobil sahibi olmak zorunda kaldı ve sonrasında banliyödeki ev, işçi sınıfından kitleler için bir çeşit “saray” haline geldi. Tüm bunlar, ardında, şehir merkezindeki yoksul mahallelerinde yoksullaştırılmış bir ahali bırakmasına karşın gerçekleşti. Bu, 1950’ler ve 60’larda gerçekleşen kentleşme modeliydi. Sermayenin her zaman ürettiği artıklar şöyle bir işlev gördü: kapitalistler güne belirli miktarda bir parayla başlarlar, günü daha fazla parayla bitirirler. Şu soru ortaya çıkıyor: Günün sonunda bu parayla ne yaparlar? Bununla yatırım yapacakları, genişleyecekleri alan bulmaları gerekir.

Kapitalistlerin her zaman şu sorunu vardır: Daha fazla para elde etmek için genişleme ve fırsatlar nerede? II. Dünya Savaşı’nın ardından büyük genişlemeci fırsatlardan biri kentleşmeydi. Askeri-endüstriyel kompleks gibi ve buna benzer başka fırsatlar da vardı. Ancak başlıca fırsat, artıkların emildiği varoşlaşma aracılığıylaydı. Bu, 1960’ların sonlarındaki kentsel kriz gibi birçok sorun yarattı. Zira, sermayenin bilfiil kent merkezine geri döndüğü ve akabinde şehir içindeki yoksul mahallesini yeniden işgal ettiği bir süreçteyiz. Ondan sonra modeli tersine çevirir. Yoksullaştırılmış topluluklar artan bir biçimde dış kesimlere sürülmüş ve zengin kitleler şehrin merkezine geri taşınmıştır. Örneğin 1970’te New York’ta şehrin merkezinde neredeyse yok pahasına bir yer alabilirdiniz çünkü ortada muazzam bir emlak fazlası vardı ve kimse kentte yaşamak istemiyordu. Ancak bu tamamen değişti: şehir, tüketicilik ve finans için bir merkez haline geldi. Bahsettiğiniz gibi, arabanıza bir çatı temin etmek, bir insana ev temin etme bedeli kadar tutuyor. Gerçekleşen dönüşüm bu. Özetle, 1940’lar süresince meydana gelen kentleşme süreci 1960’lara da uzadı. Çok geçmeden, 1970’leri takip eden süreçte “yeniden kentleşme” vuku buldu. 1970’lerden sonra kentin merkezi aşırı zengin hale geliyor. Aslında Manhattan 1970’lerdeki satın alınabilir yer konumundan, aşırı zengin ve güçlüler için göz alabildiğine etrafı çevrili siteler güvenlikli bölgesi haline geldi. Bir yandan da, genellikle azınlık toplulukları olan yoksullaştırılmışlar, şehrin dışına sürüldü. Ya da New York’dan bahsedersek, insanlar şehrin dışındaki küçük kasabalara ya da Pennsylvania’ya kaçtılar. Bu genel kentleşme modeli, sermaye yatırımı için kârlı fırsatları nerede bulduğun sorusuyla ilgili. Gördüğümüz üzere, kârlı fırsatlar yaklaşık son 15 yıldır yetersiz. Bu süre boyunca, devasa miktarda para konut piyasasına, konut inşasına ve bununla ilgili geri kalan şeylere akıtıldı. Sonrasında, konut edindirme balonunun patladığı 2008 sonbaharına ne olduğunu gördük. Dolayısı ile kentleşmeye, artan üretkenliğin ve şayet varlığını sürdürecekse, bileşik büyüme anlamında yıllık yüzde 3 büyümesi gereken son derece devingen kapitalist toplumun ürününün soğurulacağı yöntemler arayışının bir ürünü olarak bakabilirsiniz. Kendi adıma soru şu: Önümüzdeki yıllarda yüzde 3’lük büyümeyi geçmişin kentleşme/varoşlaşma açmazını savuşturacak bir şekilde nasıl soğuracağız? Neye benzeyebileceğini kafada canlandırmak ilgi çekici.


http://www.zcommunications.org/rebel-cities-and-urban-resistance-by-david-harvey adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Erkan Çınar / Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Bu bölümde Neil Faulkner, Atina merkezli demokratik imparatorluğun yenilgiye uğratılmasının üzerine eğiliyor.

Yunanistan’daki en gelişmiş demokrasiye sahip olmakla birlikte, Atina aynı zamanda en zengin şehir devletti. Zenginliği, güney Attika’daki gümüş madenlerinden, deniz ticaretinden ve adım adım Atina İmparatorluğu’na dönüşen Ege şehir devletlerinin Pers karşıtı ittifakının önderliğini yapmasından geliyordu.

Yunanistan anakarasının daha muhafazakâr şehir devletlerine göre çifte tehditti. Demokrasinin Atinalı örneği, başka yerlerdeki oligarklara aşağıdan bir devrim korkusu salmıştı. Ve Atina İmparatorluğu’nun büyüyen serveti ve gücü, hasım şehir devletler arasındaki hassas güç dengesini tehdit ediyordu.

Milattan önce 5. yüzyılın ortaları ile birlikte demokratik-emperyalist Atina, Yunanistan üzerinde hegemonya kurmaya hazır gibi görünüyordu.

Milattan önce 431-404 arasındaki Peloponnes Savaşı, Atina önderliğindeki demokratik konfederasyona karşı Sparta önderliğindeki muhafazakâr ittifakı karşı karşıya getirdi. Atina yenildi, imparatorluk dağıldı ve demokratik davası yeni Sparta üstünlüğünün gölgesinde kaldı.

Savaş, hem imparatorluk üzerinde jeopolitik mücadele, hem de oligarklar ve demokratlar arasında sınıf mücadelesi şeklinde gerçekleşti. Yunan aristokratlarının, Makedon krallarının ve Romalı valilerin, milattan önce 510-506 yılları arasında başlayan Atina Devrimi’nin demokratik deneyimini yok ettiği uzun süreli karşı devrimin ilk aşamasıydı.

İkinci aşama milattan önce 330 yılında, Kral II. Philip’in Makedon ordusunun, Yunan şehir devletlerinin müşterek ordusu tarafından yenilgiye uğratıldığı Chaeronea Muharebesi çevresinde gelişmişti.

Şekli demokrasi Atina ve başka şehirlerde bir süre daha devam etti, ancak etkin güç başka yere kaydı. Milattan önce 336’da Tebes şehir devleti Büyük İskender’e başkaldırınca saldırıya uğradı, ele geçirildi ve tamamen yok edildi.

Radikal gelenekler çoğu kez, tarihin bakış seviyesinin altında, toplumun gizli derinliklerinde, halkın arasında, sömürüsüz, şiddetsiz, baskısız bir dünya, dönüşmüş bir dünya fikirlerinin olduğu yerde yüzyıllarca yaşarlar, muhalif azınlıklar arasında sürüp giderler. Yunan demokrasisi de böyle oldu.

Milattan önce 146’da, Yunan kitleler Roma egemenliğine karşı ayaklandılar, vergi tahsildarlarını ve ülke dışındaki toprak ağalarını kovdular ve eski demokrasilerini yeniden kurdular. 1871 Paris Komünü gibi, milattan önce 146’nın demokrasisi, yabancı işgalciler ve içerideki egemenlerden oluşan gerici ittifaka karşı savaşta yenildi.

Bu, Yunan demokrasisinin son nefesiydi. Çok önce, milattan önce 4. yüzyılın sonunda, Yunan aristokrasisinin çoğunluğunca desteklenen Makedon egemenliği onu boğmuştu.

Makedonya Krallığı; Yunan medeniyeti ile Balkan barbarlığının bir karışımıydı. Hükümdar ve maiyeti Helenizm’in bir merkeziydi ve Kral II. Philip kısmen Yunan şehir devletlerinin ağır piyade falanjlarına dayalı bir ordu tasarlamıştı.

Ancak Makedonya aynı zamanda, sözde otokratik monarşiyle gevşek biçimde birbirine bağlanan feodal toprak sahiplerinin ve kabile şeflerinin de bulunduğu bir konfederasyondu. Bu eğreti devlet iç ayaklanmayla cezalandırıldı. Makedonya kralının merkezi meşgalesi tahtını korumak ve ülkenin dağılmasını engellemekti.

İstikrarsızlık emperyalizmi yarattı. Kralın iktidarı, baronlarını sadakat ve hizmetlerine karşılık ödüllendirme yeteneğinde dayanıyordu. Kraliyet himayesindekileri finanse etmenin en kolay yolu savaş ve yağmaydı. II. Philip döneminde (M.Ö. 360-336) Makedonya Krallığı bütün güney Balkanlar’ı idare eden bir imparatorluk haline geldi.

Fetih; yağma ve haraç sağladı. Makedonya ordusu genişledi ve tamamen profesyonel bir güç halini aldı. Philip’in ayırt edici katkısı, bir “karma sınıflar” gücü yaratmak için üç ayrı askeri unsuru kaynaştırmaktı.

Krallık sınırlarındaki dağlı kabileler hafif piyadeleri sağlıyordu. Makedonya beylerinin aristokrat maiyetleri, feodal tipte ağır süvari oluşturmuştu. Ve özgür köylüler, Yunan tarzı ağır piyade falanjına dönüşmüştü. Krallık, elindeki insan hammaddesinin geleneksel savaşçı nitelikleriyle Yunan savaş biçiminin yöntem ve ilkelerini birleştirdi. Sonu., benzeri görülmemiş güç şeklindeki askeri mekanizmaydı.

Milattan önce 338’de, Yunanistan’ın orta kesimlerinde gerçekleşen Chaeronea Muharebesi’nde Makedonya ordusu, Yunan şehir devletlerinin bağımsızlığını yok etti. 7 yıl sonra kuzey Irak’taki Guagamela Muharebesi’nde ise Pers İmparatorluğu’nu yok etti.

Atinalılar, Persler’i ilk kez milattan önce 490 ve 480’de mağlup ettiler ve Türkiye’nin batısındaki Yunan şehirlerini özgürleştirdiler. Ancak sonrasında, nispeten geri kalmış olan Makedonya Krallığı’na boyun eğdiler. Ve Batı Asya’yı zaptetmeyi başaran, bu melez medeniyetti. Neden böyleydi?

Yunanistan’ın sadece yüzde 15’i ekilip biçilebilmektedir. Çok sayıdaki, küçük ve dağınık olan tarımsal ovalar dağ sıralarıyla birbirinden ayrılmaktadır. Her bir şehir devletinin bağımsızlığının dayanağı buydu. Milattan önce 5. yüzyılda toplanda birbirinden ayrı 1500 şehir devleti vardı.

Demokrasi, bu küçücük rakip devletlerin içinde koza gibi örülmüştü. Bunların en büyük ve en zengini olan Atina’da sadece 30 bin civarında yetişkin erkek yurttaş mevcuttu. Kadın, çocuk, yabancı ve köleleri de kapsayan toplam nüfus muhtemelen en az 200 bindi. Yunan demokrasisi dar ve parçalı bir toplumsal tabana dayanıyordu.

Jeopolitik bölünme, sonu gelmez yerel savaşlar anlamına geliyordu. Önce gelen devletlerle onların kendi müttefikleri arasındaki mücadele bazen geniş çaplı savaşlar anlamındaydı. Her zaman oldukça militarize edilmiş durumdaki Yunan toplumu, üretim fazlası yükseldikçe ve jeopolitik çekişme yoğunlaştıkça daha da militarize hale gelmişti. Peloponnes Savaşı bu yönelimin en üst düzeydeki dışavurumudur.

Gelmiş geçmiş hiçbir devlet, kalıcı hegemonya tesis edecek kadar güçlü değildi. Atina, milattan önce 404’te Sparta tarafından yenilgiye uğratıldı. Sparta, milattan önce 371 yılında Thebes tarafından yenildi. II. Philip –Kuzey Aslanı-, sonunda hepsini zaptedecek olan imparatorluğu kurarken, Yunan şehir devletleri kendi içlerinde bölünmüş kalmaya devam ettiler.

Bu sırada, şehir devleti demokrasisi ülke içinde büyüyen militarizasyon tarafından aşındırıldı. Uzun, uzak, sıkı dövüşülen seferler; profesyonel komutanların, paralı asker birliklerinin ve askeri uzmanların ortaya çıkışını gördü. Yunanistan’da iktidar piyade mızraklarıyla tasarlandı. Bunlar, yurttaş çiftçiler tarafından kullanıldığında demokrasi güçlüydü. Profesyonel paralı askerlerce kullanıldığında ise demokrasi baltalandı.

Antik Yunan medeniyeti emsalsiz çok yönlülük ve dinamizme sahipti, ancak içine hapsedildiği jeopolitik ve sosyolojik çerçeve ile keskin aykırılık içerisinde var olmuştu. Demokrasi, ne şehir devletlerinin içinde, ne de şehir devletlerinin arasında genelleştirilmedi.

Diğer yandan Makedonya, Yunan medeniyetinin ilerlemelerinin üstüne kondu ve bunları, orta büyüklükte bir kraliyet devletini bir Balkan imparatorluğuna dönüştürebilecek askeri sistemi yaratmak için kullandı. Teknik önemliydi, ancak boyut da öyle: bölgeyi ve fetih savaşlarını yürütmek, sonrasında da Yunan dünyasını birleştirmek için gerekli üretim fazlasını sadece Makedon Kralı kontrol etti.

Çünkü Yunanistan yukarıdan bir güçle –aşağıdan bir devrim yerine- birleştirilmişti ve demokrasi ölüme mahkûm edilmişti. Yunanistan, Batı Asya’nın fethi için lojistik üs haline gelmişti. Daha sonra, İskender’in imparatorluğunun dağılmasının ardından, daha geniş bir Makedonya “Halef” devleti içinde önemsiz bir vilayet halini aldı.

Topraklara ve Pers İmparatorluğu’nun üretim fazlasına –bu, Yunanistan’ın sahip olduğunun yüzlerce katı büyüklükte bir serveti ifade eder- el konulması, Yunan medeniyetinin bir şehir devlet demokrasileri ağından küresel emperyal sistem biçimine dönüşmesi anlamına geldi.

Bu arada daha batıda, antik askeri emperyalizmin daha dinamik bir biçimi doğuyordu. Antik Roma şehir devleti de kendisini küresel bir imparatorluğa dönüştürüyordu. Zaman içerisinde Roma, Doğu’daki yeni dünya düzeninin kudretli Makedon krallarını bile devirecekti.

http://www.counterfire.org/index.php/articles/a-marxist-history-of-the-world/6772-a-marxist-history-of-the-world-part-15-the-macedonian-empire adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Yazı dizisinin "Yunan Demokratik Devrimi" başlıklı bir önceki bölümünü okumak için buraya tıklayınız

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Neil Faulkner, yazı dizisinin bu bölümünde, “tarihin gördüğü en ileri siyasi düzen” olarak tanımladığı Yunan demokrasisini irdeliyor.


Demir tekniği, insan emeğinin üretkenliğinde ve toplumsal artıkta devasa artışları mümkün kılmıştı. Bu yeni servete, merkezileşmiş yönetici sınıf tarafından el konulması, onların Pers, Hint ve Çin İmparatorluğu’nu oluşturmalarına olanak tanıdı.

Ancak demir tekniği, bir alternatif sağladı. Çünkü hammadde bol, üretim süreci basitti, demir aletler ve silahlar herkes için erişilebilirdi. Bronz, bir soylu kesimini güçlendirmişken, demir, kitleleri güçlendirme potansiyeline sahipti.

Bu olsun ya da olmasın, kitleler sınıf mücadelesinin akıbetine bel bağlamıştı. Dünyanın küçük bir köşesinde kitleler galip geldi. Toprak sahibi soylular aşağıdan bir devrimle alaşağı edildi, katılımcı demokrasinin radikal bir tecrübesi başladı ve insanlık tarihindeki en büyük kültürel başarılardan birinin koşulları geldi.

Demokratik devrimin merkez üssü Atina şehir devletiydi. Milattan önce 510-506 yılları arasında, şehrin içindeki devrimci sınıf mücadeleleri diktatörlükten demokrasiye geçişi beraberinde getirdi. Hareket, üç belirgin aşamadan geçmişti.

İlk olarak 30 yıllık diktatörlük devrildi ve yerine geçici aristokrat hükümeti getirildi. İkinci aşamada, muhafazakâr aristokratların reformun önünü kesme girişimleri bir halk ayaklanmasını ateşledi ve bir demokratlar hükümeti kuruldu. Üçüncü aşamada, aristokratik karşı devrimin desteğiyle gerçekleşen bir Sparta askeri işgali yeni bir halk ayaklanması ile yenilgiye uğratıldı.

Atina demokrasisi hemen hemen iki yüzyıl sürecekti. Bu, Grek dünyasında başka şehir devletlerince de kopyalandı. Milattan önce 5. yüzyılın ortalarından itibaren Ege’deki neredeyse bütün şehir devletler birer demokrasiydi.

Atina demokrasisi, yurttaş kitlesinin en önemli kısmını oluşturan küçük çiftçileri güçlendirdi. Milattan önce 6. yüzyıl boyunca büyük toprak sahipleri, arazilerini borç karşılığı çalıştırma vasıtasıyla genişletmeye çalıştı. Bu mekanizma, antik dünyada sınıf mücadelesinin açıklama gerektirir şekilde merkezindedir.

Geleneksel toplumdaki küçük çiftçilerin, zor zamanlarda kullanmak için yastık altı birikimleri yoktur. Bazen hayatta kalmak, kötü hasadın üstesinden gelmek için zenginlerden borç almak zorunda kalırlar. Borç için tek güvenceleri toprakları ve emekleridir.

Büyük toprak sahiplerinin borç vermeleri konusunda başlıca özendiricileri daha fazla toprak elde etme beklentisidir. Borç geri ödenebilirse öyle olsun. Ancak ödeyemezlerse çok daha iyi. O durumda küçük tarlalar devralınabilir ve küçük çiftçiler, büyük toprak sahipleri için çalışmaya zorlanan köleler olarak borç esiri haline gelebilir.

Atinalı kitleler, borç ve borç karşılığı çalıştırma zincirini mücadele yoluyla kırdılar. Milattan önce 6. yüzyılın sonunda ellerindeki malları ve özgürlüklerini güvence altına almak için ortaya çıktılar. Atina toplumunun temel yapıtaşları büyük araziler değil, köylü “oikos”larıydı Bu Antik Yunan kelimesi, küçük çiftlik ya da atölye sahipliği temeline dayanan ataerkil ev anlamına gelir. (Oikos, Antik Yunan’da evde temel yaşam alanı olarak kullanılan odayı, evi veya –kamusal alana karşıt olarak- özel alanı tanımlar; ç.n.).

Küçük yurttaş çiftçiler, şehir devletleri milislerini oluşturdu. Muhtemelen toplam sayının üçte birini oluşturan zengin köylüler ağır piyade olarak savaştılar. Daha fakir köylüler hafif piyade ya da savaş gemilerinde kürekçi olarak savaştılar.

Şehir devletleri arasındaki savaş mahalliydi. Atina, milattan öne 5 ve 4. yüzyıllar boyunca dört yılın üçünde savaştaydı. Kara savaşındaki başarı, şehrin ağır piyade “falanj”larının (kalın mızraklılar bloku) boyutuna ve direncine bağlıydı. Denizdeki başarı, kadırga filosunun sayısına, hızına ve manevra kabiliyetine bağlıydı.

Toprak sahipliği ve milislik, Atina’nın küçük yurttaş çiftçilerini devrimci güce dönüştürdü. Milattan önce 510-506 arasındaki demokratik devrim bir yandan çiftçilerin, zanaatkârların, küçük tüccarların devrimiyken, bir yandan da yurttaş askerlerin ve yurttaş kürekçilerin devrimiydi.

Antik Atina demokrasisi bugünküne göre hem daha sınırlı, hem de daha derindi. Kadınların, yabancıların ve kölelerin siyasi hakları yoktu. Sadece yetişkin erkek yurttaşlar oy kullanabilirdi. Ancak bunların büyük çoğunluğu emekçi insanlardı. Ve kullandıkları güç gayet gerçekti.

Her yıl önde gelen on şehir yetkilisi (strategoi) seçimde aday olurdu. Asıl düşünen topluluk olan Dört Yüzler Meclisi (boule) kurayla seçilirdi. Tüm yurttaşların kitle açık hava toplantısı olan Halk Meclisi (ekklesia) devletin bağımsız karar alma topluluğuydu. Adalet, 2500 kadar sıradan yurttaştan oluşan jüri heyeti tarafından ifa edilirdi. Sürgün bozulma halinde bir tercihti; 6 bin olumsuz oy alan kişi on yıl boyunca şehirden sürülürdü.

Demokratik yapı, küçük mülkiyetin güvende olması demekti, sadece zengin olanlar vergi verirdi ve savaşa girme kararı savaşacak olanlar tarafından alınırdı. Antik Yunan demokrasisinin gerçekliğine dair şüphesi olanlar, onun aristokrat düşmanlarının zehir zemberek fikirlerini okumalılar.

Yunan dünyası, oligarklar ve demokratlar (her ikisi de Yunanca kelimelerdir) –‘az’ (oligoi) olanların hâkimiyetini onaylayanlar ve ‘yurttaş yığını’nın (demos) hâkimiyetini onaylayanlar- arasında keskin biçimde ayrılmıştı. Demokrasi düşmanlığı, Yunan felsefesi, tarihi ve sanatlarının büyük kısmına ilham vermiştir. Sokrates, Plato ve Aristo gibi sağ görüşlü entelektüeller, demokrasi karşıtı mücadelenin ideologlarıydı.

Çoğu antik toplumda, eğitim ve kültür küçücük bir azınlıkla sınırlanmıştı. Bu azınlık, servetini ve iktidarını korumakla meşguldü. Antik Atina’da siyasi iktidarı 30 bin erkek paylaşmıştı. Bu, eğitim ve kültür için devasa bir kitle tabanı yaratmıştı. Sonuç yaratıcılık patlamasıydı.

Partenon gibi büyük mimari eserler ve heykelcilik ve resim alanında insan vücudunun muhteşem natüralist temsilleri vardı. Tukidides’in tarihi, Sokrates’in felsefesi ve Aşil, Sofokles ve Euripides’in acıklı dramları mevcuttu. Özellikle, demokratik siyasetin teori ve pratiğinde başarı vardı. Atina’nın en büyük demokratik lideri Perikles kentin yönetimini şöyle tanımlıyor:

“Bizim yapımıza demokrasi deniyor, çünkü iktidar bir azınlığın değil, tüm insanların elinde… herkes kanun önünde eşit… önemli olan belli bir sınıfa üyelik değil, kişinin sahip olduğu mevcut beceri… Kimse, ona devlete hizmet için sahip olduğu sürece, yoksulluğundan dolayı politik belirsizlik içinde tutulamaz… Yetkili konuma yerleştirdiğimiz kişilere sadakatimizi sunuyoruz…”

Demokrasinin askeri edinimleri de aynı derecede etkileyiciydi. Muazzam Pers İmparatorluğu, Yunanistan’ı iki kez fethetmeye çalışmıştı. Atinalılar iki kez Yunan direnişine öncülük etmişlerdi; birincisi milattan önce 490’da Maraton’da karada, ikincisi milattan önce 480’de Salamis’te denizde. Sayıca daha az olsalar da, profesyonellerden oluşan orduya karşı amatör çiftçilerle savaşsalar da, her savaşta Atinalılar galip geldiler.

Pers Savaşları’nda, dünyanın gördüğü en ileri politik düzeni temsil eden özgür insanlar ordusu, geleneksel bir imparatorluğun ilkel militarizmine karşı zafer kazandı.

Ancak, ileride göreceğimiz şekilde, Yunan demokrasisinin yolu tarihsel bir çıkmaza çıktı.


http://www.counterfire.org/index.php/articles/a-marxist-history-of-the-world/6674-a-marxist-history-of-the-world-part-14-the-greek-democratic-revolution adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Yazı dizisinin "Çin: Ch'in İmparatorluğu" başlıklı bir önceki bölümünü okumak için buraya tıklayınız

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi