
Dresden Bombardımanı’nın yıldönümünde, Almanya’nın Dresden kentinde yaklaşık 5 bin Neo-Nazi tarafından düzenlenen gösteriye karşılık anti-faşistler de 10 bin dolayında insanın katıldığı bir eylem düzenledi. Gösterilerde çıkan çatışmalarda çok sayıda kişi yaralandı ve gözaltına alındı.
Elbe Nehri kıyısında toplanan anti-faşistler nehir kıyısınca el ele tutuşarak bir insan zinciri oluşturdular ve Nazilerin şehre girişini sembolik olarak engellemeyi amaçladılar. Nazilerle anti-faşistler arasında çatışmayı engellemek için yaklaşık 4 bin polis görevlendirilirken Alman ZDF Televizyonu muhabiri Natalie Steger, polislerin bunda başarılı olamadığını belirtti. Polis, tren istasyonu yanında toplanan Neo-Nazilerin şehre girişine güvenlik gerekçesiyle izin vermezken, Naziler bu durumu “Sokakları Alman gençlerine açın” sloganıyla protesto ettiler. Şehrin Belediye Başkanı Helma Orosz ise Nazilere yönelik olarak, “Dresden onları istemiyor ve bu güruhun yeri burası değil. İnsan zinciri Dresden’i hoşgörüsüzlük ve akılsızlığa karşı bir kale yapıyor. Anma, savaşı kimin başlattığına dair bir hatırlatma sağlıyor” dedi.
Gösteriler sırasında küçük çatışmalar yaşanırken, bazı arabalar ters çevrildi ve barikatlar yakıldı. Bir otobüs dolusu Neo-Nazi de otobüslerinin farları ve camlarının kırılması sonucu geri dönmek zorunda kaldı. Polis yetkilileri birçoğu taşla olmak üzere çok sayıda kişinin hafif yaralandığını ve her iki taraftan 30 kişinin gözaltına alındığını belirtti.
Neo-Nazilerin yürüyüşünü engellemek üzere Hannover şehrinden gelen 20 yaşındaki Karolin Hanebuth, “Faşizm bir düşünce değil, suçtur” dedi. 
Almanya’da aşırı sağcıların ulusal parlamentoda sandalyesi bulunmazken Dresden’in de içinde bulunduğu Saksonya eyaleti, aşırı sağcı Ulusal Demokratik Parti’nin (NPD) bölgesel mecliste temsilci bulundurduğu iki eyaletten biri.
Dresden’e II. Dünya Savaşı sırasında 13-14 Şubat 1945 tarihlerinde İngiliz ve ABD güçleri tarafından hava saldırısı düzenlenmiş, şehre iki gün içinde 10 bin ton bomba atılmış ve bombardımanda kesin rakam bilinmemekle birlikte 25 bin ila 100 bin arasında kişi ölmüştü. 30 kilometrekare alan üzerine kurulu olan ve yüzlerce yıllık barok mimari eserlerine sahip olan şehrin çok büyük bölümü de bu bombardımanda yıkılmıştı.
http://english.aljazeera.net/news/europe/2010/02/2010213152936941481.html ve http://www.nypost.com/p/news/international/neo_nazis_protesters_clash_at_dresden_lHS8D95BQjXOwhfFTAkiyO adreslerinde yayımlanan haberlerden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Rick Wolff
Küresel kapitalizm 2007 yılında patladı. Kapitalizmin krizinin başlıca nedenleri şunlar:
- ABD’de reel ücret artışlarının durması ve yükselen işçi borçlarının ikamesinin işçilerin dayanabileceğinin çok üzerine çıkması
- Fazladan küresel sanayi kapasitesinin artışı
- Spekülasyon patlaması ve bankalar tarafından aşırı risk alınması
- Kapitalist kredi derecelendirme kuruluşlarının kredi riskini sistematik olarak bilerek çarpıtması
- Son çeyrek yüzyılda giderek artan biçimde şirketlere ve zenginlere bağımlı hale gelen devletlerin denetim ve ayarlamada başarısız olması
- Devletlerin artan borçlulukları
- Ticaret ve sermaye dolaşımı konusunda ülkeler arasındaki devasa dengesizlik (ve hepsinden öte ABD’nin ticaret açığı ve Çin’in ticaret fazlası)
Yunanistan’ın bu listedeki rolü, ufukta görünürcesine çok küçük. Ancak, kendilerinin neden olmadıkları kapitalist krizin öngörülen kurbanları arasında Yunanistanlı işçilerin görüntüsü büyük.
2007 yılında kapitalist kriz patladığında Yunanistan da diğer birçok ülke gibi cari açığını yükseltti. Zaten, aslen 2007’den önceki senelerde yükselen verimlilik ve ücretlerin (Avrupa standartlarında) düşük olmasıyla ortaya çıkan Yunanistan’ın çok umut verici ekonomik beklentilerine dayalı olarak çok yüksek bütçe açıkları sürdürülüyordu. Böyle olunca ülke çok fazla borçlandı. (bununla birlikte Yunanistan’dan daha fazla ve benzer nedenlerle borçlanan diğer ülkelere –şimdilik- Yunanistan gibi bakılmıyor)
Yunanistan’ın iç borcuna dair sorun şu ki, diğer daha büyük ve daha zengin kapitalist ülkeler de –ki küresel kapitalist krize bu ülkelerin eylemleri neden olmuştur- borçlanmalarını çok yükselttiler. Son bahsettiklerimize, daha zengin olanlara borç vermek daha yoksul olana, çoğu kez daha borçlu olan Yunanistan, Portekiz, vb. ülkelere borç vermekten çok daha güvenlidir. Böyle olunca borç verenler mevcut borç mükellefiyetlerini karşılamak amacıyla haklı olarak çok daha yüksek faizler ödemelerini dayatır. (ve diğer ülkeler gibi berbat resesyon dönemini geçiştirmek için muhtemelen daha fazla borçlanırlar) Borç verenler yanı zamanda bu yoksul ülkeleri borçları ile gayri safi yurtiçi hasılaları arasındaki oranı azaltmamaları halinde borç vermeyi kesmekle tehdit ederler.
Yunanistan gibi ülkelerdeki hükümetler, milyarları ekstra faiz ödemelerine harcamak ve/veya ödenmemiş borçlarını düşürmek için halklarının üzerindeki vergileri yükseltmek, halklarının ihtiyaçları için yaptıkları harcamaları kesmek veya her ikisini de yapmak zoruna kalacaklardır. Söz konusu adımların yaratacağı kaynaklarla bu hükümetler borçları için daha yüksek faiz ödeyebilecek ve ödenmemiş borçlarının toplamını düşürecektir. 
Basit bir dille: küresel kapitalist kriz Yunanistan’a ilk olarak ekonomik bunalım getirdi ve küresel borç vericiler Yunanistanlılardan ne istendiğinden kaçabilmek için başka yerlerdeki daha zengin ve daha büyük kapitalist ekonomilere kaynak sağlarken şimdi “kurtarma”nın, süresi belirsiz bir ekonomik ıstırap sürecindeki Yunanistan halkının sırtına yüklenmesi için çabalanıyor.
Yunanistan devletinin ve yöneticilerinin şu anda önemli bir karar vermeye zorlandığını söylemekten kaçınmamalıyız. Planı kabul mü edecekler? Yunanistanlı emekçi kitlelerini ve onların ailelerini daha yüksek vergiler vermeye, daha az kazanmaya ve “Yunanistan’ın alacaklılarına hizmet etmek için” devlet hizmetlerini kaybetmeye mi zorlayacaklar? Şu günlerde Yunanistan’ı sallayan kitlesel grevlerden ne kazanılıp kaybedileceği işte bu.
Ve bu direniş durumla daha farklı nasıl başa çıkabilir? Yakın zamanda, nihayet Yunanistan’ın milyarder ve milyoner elitlerinin hem şirket hem de şahsi hesaplarından muazzam biçimde vergi kaçırmalarına bir son verilmesini isteyebilirler. Yunanistan’ın alacaklılarına hizmet için –büyük mali güçlerine uygun olarak- ödesinler. Bununla birlikte aynı derecede dillere düşmüş bahsi geçen vergi kaçırma mekanizmaları, yüzyıllardır bilenmiş; özel Yunanistan girişimlerini feshetmek ve buraları yönetim gücünün devletle paylaşıldığı işçi kontrolünde girişimler olarak yeniden organize etmek –ve sonra olmasındansa şimdi- daha iyi olacaktır. Bu müşterek projeleri, sadece mevcut kapitalist krizden değil, birkaç yılda bir kapitalist kriz üreten sistemden bir “kurtarma” üretecektir.
Yunanistanlıların böylesi bir direnişi, kendilerinin neden olmadığı bir krizin ve yine kendilerinin olmayan bir “kurtarma”nın bedeline katlanan halkları aynı biçimde köpüren başka ülkelerdeki paralel hareketleri de teşvik edebilir ve bunlara esin kaynağı olabilir. Ve bundan dolayı böyle olmalı, çünkü Yunanistan direnişi başarılı olabilmek için başka yerlerde müttefiklere ihtiyaç duyacaktır. Kapitalizmin küresel krizi, dünya işçi sınıfı için bir yüktür, ama aynı zamanda da bir fırsattır. İkinci bahsettiğimi ele geçirmek için gelen bir şansı kaçırırken ilkine izin vermek, bu krizi sadece daha trajik hale getirecektir.
Rick Wolff: Massachusetts Üniversitesi’nden emekli profesör, New York’taki New School Üniversitesi Uluslararası Sorunlar bölümünde misafir profesör ve New Departures in Marxian Theory kitabının yazarı.
http://mrzine.monthlyreview.org/2010/wolff110210.html adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Hindistan’da yayın yapan The Week dergisinden Sarbari Bhaumik, ülkede silahlı mücadele veren Halk Kurtuluş Ordusu lideri ve aynı zamanda Hindistan Komünist Partisi – Maoist (CPI-Maoist) politbüro üyesi olan Kishenji veya diğer adıyla Koteswara Rao ile ülkede devam eden halk savaşı ve ulusal kurtuluş hareketlerinin bağlantısı üzerine görüştü:
Telangana’nın (Andra Pradeş eyaletinde bulunan Telugu halkının ülkesi, ç.n.) kurulması kararına tepkiniz nedir?
Telangana’nın kurulması talebi çok eskiye dayanır ve biz bunu destekliyoruz. Delhi (merkezi hükümet anlamında kullanılmakta, Ankara gibi, ç.n.), Telangana’yı kurma niyetini açıklasa da samimiyetlerinden şüpheliyim. Birçok zengin ve güçlü Telugu’nun Haydarabad’da yasadışı toprakları var ve milyonları buraya yatırmış durumdalar. UPA (Hindistan’da iktidarda olan Birleşik İlerici İttifak’ın kısaltması, ç.n.)içerisinde bu kazanılmış çıkarlarla bağlantısı bulunan güçlü insanlar var. Söz konusu kişiler bu yolda engeller yaratacaklardır.
Ayrı bir eyalet yararlı olacak mı? Jharkhand eyaletindeki kabile şefleri Bihar’ı yönetenler kadar yozlaşmış durumda.
Jharkhand’ın kuruluşu, Bihar’da ihmal edilen kabilelerin arzularının karşılanması yolundaki ilk adımdı. Bu tüm problemleri çözmeyecek, ancak ilk zaferdir. Şimdi kendi toplumları içindeki yozlaşmaya karşı mücadele etmek zorunda kalacaklar. Bu, Shibu Soren ve Madhu Koda gibi kabile liderlerinin ihanetinden dolayı böyle. Fakat kaderlerine hükmedecekleri ayrı bir eyalete sahip olmak yoksul halkın devrimci seferberliğin ilk adımıdır.
Bu durumda Gorkhaland (Gorkha ülkesi, ç.n.) hareketini de destekliyorsunuz.
Tabii ki. Aslında Komünist Parti bölünmeden, eski CPI bağımsızlığın akabinde bu çağrıyı yapmıştı. Talep ilk olarak CPI Parlamenteri Ratanlal Brahmin’den gelmişti. Gorkha eyaletini destekleyen bir CPI önergesi var. CPI (Marksist), CPI’nın içinden doğmuş, fakat şu anda Bengal şovenizmini teşvik ediyor.
Ve garip biçimde, Kongre Partisi lideri Pranab Mukherjee, Trinamool Kongre Partisi lideri Mamata Banerjee ve Batı Bengal Başbakanı Buddhadeb Bhattacharjee arasında hiç fark yok. Bengallilerdeki duyarlılıkları bir kesime karşı sernaye yapmayı denemeye devam ediyorlar. Bunlar ucuz politikalar. Bu politikacılar Batı Bengal halkı için hiçbir şey yapmış değil, ama şimdi Nepallilerle Bengallileri bölmek istiyorlar. Biz, her iki tarafın yoksullarından birliklerini sağlamalarını ve burjuva politikacıların kötü planlarını engellemelerini istiyoruz.
Gorkhalar ayrı bir eyalet sahibi olacak mı?
Devam eden açlık grevleri ve üçlü görüşmelerle değil. Bu yöntemler sizi Hindistan’da hiçbir yere vardırmaz. Mücadele etmelisiniz.
Silahlı mücadele mi? Ama Telangana açlık grevleri ile ortaya çıktı.
Telangana hâlâ uzakta. Biz Maoistler silahlı mücadele ile kitlesel seferberliğin bileşimine inanıyoruz. Bununla birlikte Telangana veya Gorkhaland ayrılıkçı talepler değil. Hindistan’la kalmayı istiyorlar.
Ama partiniz ayrılıkçılığı da destekliyor. CPI (Maoist)’in Manipur’da Halşk Kurtuluş Ordusu (PLA) ile bir anlaşması var. Partiniz Manipurilerin kendi kaderini tayin hakkını destekliyor.
Bu, ayrılığı desteklemek değil! Kuzeydoğu ve Keşmir halkının kendi kaderini tayin hakkı var ve biz onların bunun için verdikleri mücadeleyi cansiperane destekliyoruz. Onlarınki haklı bir talep ve biz onlara Hindistan’ın mücadele eden yoksullarının sömürgeci Hindistan devletine karşı savaşlarında onlarla birlikte olduğunu söylemek istiyoruz.
Ancak kendi kaderini tayin sadece Hindistan ile kalmak mı, bağımsız olmak mı istediklerine karar verebilmeleri anlamına geliyor. Biz, uzun zaman boyunca bağımsız olarak gelişmiş bu halka Hindistan’ın kendisini dayatmasına karşıyız.
Bizim Manipur Devrimci Halk Cephesi (PLA bu cephenin silahlı kanadı) ile olan anlaşmamız, Manipur’un kendi kaderini tayin hakkını tanımamız ve onların da Hindistan proletaryasına saldırmama taahhütlerine dayalı. Bu, Hindistan’ın ve Manipur’un mücadele eden haklarının devrimci cephesi yolunda ilk adım.
ULFA (Assam Birleşik Kurtuluş Cephesi, ç.n.), sizin onlarla yaptığınız görüşmelere rağmen Assam’da yoksul Biharilere saldırıyor.
Biz, ULFA’nın Assam’da kendi kendi kaderini tayin mücadelesini kayıtsız şartsız destekliyoruz. Onlardan sadece Hindistan proletaryasına saldırmayı durdurmasını istiyoruz. ULFA ile bu konuda çalışmaya devam edeceğiz.
PLA geleneksel olarak Hindistan devrimine kararlılığı onaylamıştır, ancak ULFA bu ideolojik yükü taşımayı hiçbir zaman kabul etmiş değil. Onlar sosyalizmi milliyetçi bir temelde kurmaktan bahsediyor.
ULFA, Hindistanlıların devrimci mücadelesini ve bizim kendi mücadelelerine dair muazzam iyi niyetimizi reddedemez. Bhutan ve Bangladeş gibi Hindistan yönetiminin kuklası olan komşu devletlere güvenerek bir şey elde edemezler. Bu ülkeler ULFA’ya Hindistan’ın baskısıyla veya Hindistan onları memnun ettiğinde ihanet etmişlerdir. Son haftalarda kaç ULFA liderinin Bangladeş tarafından teslim edildiğine bakın. ULFA bu devletlere güvenemez. Bize güvenmeliler. 
Fakat bu silahlı etnik hareketlerin birçoğunun Hindistan devletiyle işbirliği yapar hale gelme ihtimalini görmüyor musunuz?
Neden bahsettiğinizi biliyorum. Hindistan ile iş yapan veya buna hazır olan hareketlerle iş yapmıyoruz. Bazı aksiliklere rağmen ULFA hâlâ savaşıyor. ULFA lideri Arabinda Rajkhowa Hindistan’a teslim edildi, fakat İçişleri Bakanı G.K. Pillai, teslim olduğu yalanını söylüyor. Tipik Hintli böl ve yönet politikası. Rajkhowa ve ULFA’nın askeri şefi Paresh Barua’yı çatıştırmak istiyorlar.
Barua ile hiç bu konuyu görüştünüz mü? Assam’da Biharilere yönelik saldırıların emrini verenlerden biri Barua, değil mi?
Birbirimizle bağlantıya geçtik. Onunla partideki adım olan Pradip şeklinde tanıştım, onun için benim kimliğim bu. Beni Koteswara Rao veya Kishenji olarak tanımıyor. Onunla tekrar görüşmeyi umuyorum. ULFA, PLA ve ayrı bir anayurt veya kendi kaderini tayin için savaşan benzer gruplardan sömürgeci Hindistan hükümetine karşı yanımızda savaşmalarını içtenlikle istiyoruz.
Kendi koşulları altında en iyi nasıl savaşacaklarını bildiklerinden mücadele şeklimizi onlara dayatmak istemiyoruz. Ancak her nereden gelirlerse gelsinler yoksullara karşı değil, halk düşmanlarına karşı savaşmalarını istiyoruz.
Çok hırslı değil misiniz? Burma Komünist Partisi, Kachinler, Karenler gibi etnik ayrılıkçı hareketleri kendi cemaatlerine katmayı denedi, fakat başarısız oldu, çünkü silahlı güçlerinin çoğunu oluşturan Wa ve Kokang kabileleri ayrıldılar.
Bu tür kendi kaderini tayin mücadelelerinin herhangi birini kendi hareketimize getirmeyi istemiyoruz. Onları sönümlemek istemiyoruz. Kendi kaderini tayin hakkına saygı gösteriyoruz. Ancak ortak bir düşmanımız olduğunu anlamalılar, Delhi’deki baskıcı hükümet. Delhi’yle tek başlarına savaşamazlar.
Dolayısıyla bu hareketleri taktik nedenlerle destekliyorsunuz.
Tamamen değil. Mücadelelerimizi koordine edebilmemiz için geniş bir cephenin parçası olmalarını istiyoruz. Ancak bu sağlıklı politikalar üzerine temellenmeli, sadece taktik değil. Dolayısıyla kendi kaderini tayin hareketlerine politik destek ile yola çıktık. Şimdi bunu ulusal hareketlerle birleştirmek istiyoruz. Bu, Hindistan devriminin bir sonraki aşaması.
Keşmir’in kendi kaderini tayin hakkını destekliyor musunuz?
Evet, öyle. Ancak sadece samimi bir mücadele oldukça. Eğer Keşmir bağımsız olmayı istiyorsa öyle olmalı. Ama bu bütün Keşmir’i kapsamalı. Dini radikalliğe tahammülümüz yok, eğer Taliban Hindistan’a saldırırsa onlarla ilk savaşan biz olacağız. Fakat Keşmir’in kendi kaderini tayin etme arzusunu reddedemeyiz. Bu, Keşmiriyat’a (Keşmir halkının ulusal, sosyal ve kültürel değerleri, ç.n.) odaklanan seküler bir arzu, Taliban tarzı dini fanatizm değil.
http://www.wprmbritain.org/?p=1008#more-1008 adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

El Salvador’un orta kesimlerinde geçtiğimiz yılın ikinci yarısında madencilik karşıtı mücadelede yer alan üç kişi öldürüldü. Polis cinayetleri soruşturuyor. Şuana kadar tutuklanan yok ancak bölge sakinleri bölgedeki bir altın madeni ile aktivistlerin katilleri arasında olası bir bağlantı konusunda suçlamada bulunuyor.
Kanadalı Pacific Rim madencilik şirketinin yerel şirketi, Cabañas bölgesindeki El Dorado Madeni’nde 2002 yılında maden arama çalışmalarına başlamış. O günden beri çevreciler, dini gruplar, insan hakları grupları ve halk, altın elde etme sürecinde siyanür kullanılmasından dolayı sağlıklarına ve çevreye zarar gelmesi endişesiyle madeni bölgeyi terk etmeye zorluyor.
2008 yılının Aralık ayında, seçimlerin hemen öncesinde El Salvador hükümeti Pacific Rim’in madende sondaj yapma hakkını elinden aldı. O zamanki Devlet Başkanı Antonio Saca, başında olduğu muhafazakar Cumhuriyetçi Ulusal İttifak hükümetinin yerini koruması için oyları kazanması doğrultusundaki başarısız çabanın ardından ise şirkete tekrar izin verdi.
Şirket, konuyu Dünya Bankası’nın Washington merkezli anlaşmazlık mahkemesi olan Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi’ne (ICSID) taşıdı ve ellerinden alınan sondaj izninden doğan kayıpları nedeniyle 70 milyon dolar talep etti.
Geçen Haziran ayında görevi devralan ve El Salvador’daki ilk solcu hükümeti kuran olan Devlet Başkanı Mauricio Funes de şirketin sondaj iznini elinden aldı.
Pacific Rim, 1.4 milyon ons altın barındırdığı söylenen madence sondaj yapmasına yeşil ışık yakılması için ısrar etmeye devam ederken, üç aktivist de öldürüldü.
Öldürülenlerden birincisi 33 yaşındaki Marcelo Rivera Moreno’ydu. San Isidro Cabañas Birliğinin Dostları üyesi ve madencilere karşı sesi en çok yükselten aktivistlerden olan Moreno kayboldu ve 12 gün sonra, 30 Haziran’da bir kuyuda ölü bulundu.
Rivera Moreno ile ilişkisi olmayan ve Cabañas Çevre Komitesi üyesi olan 53 yaşındaki Ramiro Rivera Gómez, 20 Aralık’ta bir köy yolunda pikabı ile seyahat ederken M16 silahlarla açılan ateş sonucunda hayatını kaybetti. Rivera Gómez, Ağustos ayındaki bir suikast girişiminin ardından iki resmi polis korumasıyla gezmeye başlamıştı, ancak polisler de Gómez’i koruyamadı.
Gómez ile aynı komitenin üyesi olan 32 yaşındaki Dora Alicia Sorto ise 26 Aralık’ta, nehirde çamaşır yıkadıktan sonra evine dönerken başından vurularak öldürüldü. Sorto 8 aylık hamileydi ve iki yaşındaki oğlu da saldırıdan yaralı olarak kurtuldu.
Çevreciler ve bölge halkı, şirketin aktivistleri susturmak için başlattığı bir terör kampanyası dahilinde saldırıları desteklediğini söylüyor, fakat şuana dek buna dair esaslı bir delil bulunabilmiş değil.
Şiddet, madenin gelişiyle arttı
8 Ocak’ta kurbanların anısına düzenlenen bir toplantıda Latinamerica Press’e konuşan Salvador Uygulamalı Teknoloji Merkezi Müdürü Ricardo Navarro, yaşananların aşırı düzeylere eriştiğini belirterek, “Cabañas’ta şimdiden gerçek çevre şehitlerimiz var ve ben kendi adıma şirketin ahlaken sorumlu olduğuna inanıyorum. Bana göre bu şirket başkanının cinayet emri verip vermediğiyle ilgili değil, buraya altın ve gümüşü almaya geldiler ve şiddet iklimini yaratanlar onlar” dedi.
Polis rakamlarına göre 100 binde 52 oranında öldürülme rakamlarına sahip olan ve ülkenin geri kalanına göre daha barışçıl bilinen bölgede, şirket geldiğinden beri bir cinayet ve şiddet dalgası yayılmış.
Ulusal polis, ölüm olaylarını başlangıçta yerel anlaşmazlıklara dayandırmış ancak söz konusu iddia bu teoriyi Pacific Rim’in olaylardaki olası rolünü gölgelemek amaçlı bir sis perdesi olarak gören aktivistler ile bölge halkı tarafından reddedilmiş.
Latinamerica Press’e konuşan polis kuvvetlerinin müdür yardımcısı Howard Cotto, poliisn tüm olasılıkları hesaba kattığını ve şirketin ilişkili olma ihtimalini de göz ardı etmediklerini belirterek, “Cinayetlerin gerçekleşmesindeki gerekçelerin madencilikle ilgili olduğunu ya da olmadığını iddia etsek bile, açık olan şu ki Pacific Rim’in maden arama faaliyetine başladığı her yerde yüksek düzeylerde çatışma görülmüş. Ancak kurum olarak elimizde henüz kanıtımız bulunmazken böyle olup olmadığını söyleme hakkımız yok” ifadelerini kullandı.
6 Ocak’ta Real News Network’ten Jesse Freeston ile konuşan Pacific Rim Yönetim Kurulu Başkanı Tom Shrake, şirket ile cinayetler arasında herhangi bir bağlantı olduğun reddetti ve bçlge halkı arasındaki anlaşmazlıklarsın geçmişinin şirketin gelmesinin çok daha öncesine dayandığını iddia etti.
2008 finansal krizini takiben altın fiyatının 1200 doların üzerine çıkması Orta Amerika’da yasadışı satın almaları ve altın hummasını ateşledi.
lorián Erzinger, Luis González ve Ángel M. Ibarra, “Altının Karanlık Yüzü: El Salvador’da Madenciliğin Etkisi” isimli kitaplarında ülkede 2006 yılından beri 29 maden arama projesinin faaliyette olduğuna ve 25’inin 11 çokuluslu şirket tarafından çalıştırılacağına, 160 milyon litreden fazla su kullanıldığına, 12 milyon ons altın ve 78 milyon ons gümüş elde etmek için 160 milyon litre su ve 950 bin kilo siyanür kullanılacağına işaret ediyor.
http://www.lapress.org/articles.asp?item=1&art=6050 adresine yayımlanan haberden çevrilmiştir.
Uluslararası Af Örgütü, Papua Yeni Gine devletinin ülkenin en büyük altın madenlerinden birinin yakınındaki topraklarından yasadışı biçimde tahliye edilen insanların evlerini yakan ve silahlarla tehdit eden polisin tutumuna dair soruşturma başlatması gerektiğini belirtti.
Örgüt tarafından, Papua Yeni Gine’deki Porgera Altın Madeni çevresinde 2009 yılında yaşananlara dair “Baltalanan Haklar: Porgera Altın Madeni çevresindeki zorla tahliyeler ve polis vahşeti” başlıklı ayrıntılı bir rapor hazırlandı.
Örgüt raporunda, şirketin bölgedeki polis faaliyetlerinin farkına varmasının ardından polise destek vermeyi sürdürmesine dair endişelerin var olduğu ifade edildi.
Madenin yüzde 95’ine dünyanın en büyük altın madenciliği şirketi olan Barrick Gold Company’nin alt şirketi Porgera Birleşik Girişimi (PJV) sahip ve maden bu şirket tarafından işletiliyor. PJV polislere, ulusal yasalara ve Güvenlik ve “İnsan Haklarına İlişkin Gönüllü İlkeler”i de kapsayan uluslararası standartlara uygun olduğunu iddia ettiği biçimde kalacak yer, yiyecek ve yakıt sağlıyor.
Uluslararası Af Örgütü şirketi polis şiddetinden ya da zorla tahliyelerden sorumlu olmakla itham etmemekle birlikte, Barrick ve PJV’nin bölgedeki polis faaliyetlerinin farkına vardıktan sonra yeterli tepkiyi veremediğine inanıyor.
Örgütün madencik ve insan hakları uzmanı Shanta Martin yaşananlara dair şunları söyledi: “Bölge halkı polisin kendilerini koruyacağına dair güven duymasına rağmen maden tesislerinin yakınında yaşayan insanlar yasadışı biçimde evlerini yakan, eşyalarını ve bahçelerini yok eden polisin gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerinin kurbanı olmakta.”
Rapor, 2009 yılının Nisan-Temmuz ayları arasında polisin ülkenin dağlık kesimlerindeki köyleri nasıl bastığını, en az 130 yapıyı yaktığını ve aralarında küçük çocuklar, hamile kadınlar ve yaşlıların da bulunduğu aileleri evlerini tahliye etmeye zorladığını belgeliyor.
Tahliyelerin en çok meydana geldiği Wuangima bölgesi sakinleri, Af Örgütü yetkililerine evlerinin yıkılacağına dair önceden hiçbir uyarı almadıklarını ve evleri yakılmadan önce çoğu zaman eşyalarını alma fırsatlarının olmadığını söyledi. Hükümet tarafından bu kişilere herhangi bir alternatif ev sağlanmadı ve bölgedeki birçok aile şu anda barınma ve beslenme konusunda akrabalarına bağımlı olarak yaşıyor.
“PJV, polisin maden tesislerinin hemen karşısındaki evleri yaktığını fark eder etmez, Gönüllü İlkeler’de tavsiye edilen biçimde bu faaliyetleri kayda geçirmeli ve Papua Yeni Gineli yetkililere rapor etmeliydi” diye konuşan Shanta Martin, PJV’nin bunun yerine polisi desteklemeyi sürdürdüğünü ve Barrick’in de açık açık polis faaliyetlerini savunduğunu ifade etti.
Örgüt raporunda ayrıca Papua Yeni Gine hükümetinden zorla tahliyeler ve polis şiddetine dair kapsamlı bir soruşturma gerçekleştirilmesi isteniyor. Raporda sorumlular hakkında adli kovuşturma ve kurbanlar için çözüm talep ediliyor. Raporda Barrick ve PJV’ye de polisin faaliyetlerine dair Papua Yeni Gineli yetkililere bilgi verme ve yetkililerden soruşturma yapmasını talep etme çağrısı yapılıyor.
Olayın geçmişi
11 Mayıs 2009’da Uluslararası Af Örgütü, Porgera’nın köylerinde yaşayan insanların evlerinden zorla çıkarılmasıyla sonuçlanan polis faaliyetlerine dair bir basın açıklaması yapmıştı.
16 Haziran 2009’da Barrick örgütün açıklamasını “eksik planlanmış ve yalan yanlış” şeklinde niteleyerek kınamış ve yakılan evlerin sadece geçici barakalar ve yerleşik olmayan insanlar tarafından mesken edinilmiş ilkel barınaklar olduğunu iddia etmişti.
28 Ağustos 2009-2 Ekim 2009 arasında Af Örgütü, zorla tahliyelerden etkilenen insan hakları konusunda, yanan evlerden geriye kalanların görsel teftişini ve 180’den fazla insanı kapsayan 27 görüşme düzenlenmesini de kapsayan ilave bir soruşturma yürütmüştü.
Örgütün başka incelemeleri, sağlam biçimde inşa edilen daimi konutlardan oluşan en az 130 evin tahrip edildiğini doğrulamış, bununla birlikte tam olarak kaç evin tahrip edildiğini ve bu durumdan kaç insanın etkilendiğini belirlemenin imkansız olduğu ifade edilmişti.
Af Örgütü, 2009 Kasım ayı başlarında araştırmalarının ilk bulgularını Papua Yeni Gine hükümetine, Barrick’e ve PJV’ye iletmişti. 3 Aralık 2009’da Af Örgütü, Barrick ve PJV arasındaki bir toplantıda ve 7 Aralık 2009’daki bir yazışmada, Barrick kendilerinin yakılan evlerin sadece geçici yapılar olduğuna dair yaptıkları açıklamanın yanlış olduğunu kabul etmişti. Barrick ve PJV, örgüte daha ileri bir soruşturmanın yapılması konusunda güvence vermişti. Af Örgütü’nün şirketten bağımsız bir soruşturmanın teşvikini talep etmesine rağmen raporun hazırlanmaya başlandığı 10 Aralık 2009 tarihi itibari ile herhangi bir soruşturma yapılmamıştı.
http://www.amnesty.org.uk/uploads/documents/doc_20112.pdf adresinde yayımlanan rapordan yararlanılarak hazırlanmıştır.
Yunanistan’ın Eleftherotypia gazetesinden Chronis Polychroniou, Kaliforniya Üniversitesi Sosyoloji Profesörü William I. Robinson ile Venezüella’daki sürece dair bir söyleşi gerçekleştirdi. Profesör Robinson, Venezüella’daki sürecin sona erdirmek isteyen ABD’nin, Devlet Başkanı Hugo Chavez’i “rejimi otoriterleştirmesi” için kışkırtmaya çabaladığını ifade ederek, Kolombiya’nın da bölgede gerçekleştirilmek istenen karşı devrimin merkez üssü haline geldiğine dikkat çekti. Robinson ayrıca Venezüella’nın hâlâ artı değer yasasını uygulayan kapitalist bir ülke olduğunu vurgulayarak, ülke burjuvazisinin de ekonomik kontrolü büyük oranda elinde tutmaya devam ettiğini belirtti:
- Venezüella'dan korkutucu haberler geliyor. Sınır hareketleniyor, sızmalar gerçekleşiyor, sınırın hemen dibinde yeni bir Kolombiya askeri üssü kuruluyor, ABD'ye Kolombiya'da yeni birkaç üsse erişim sağlanıyor ve durum sürekli bozuluyor. Rejim olası bir işgale karşı duyarlı mı?Eğer öyleyse kim müdahale edecek?
Venezüella devleti olası bir ABD işgaline karşı duyarlı ve elbette açık bir işgal göz ardı edilemez. Bununla birlikte ABD'nin "yıpratma savaşı" olarak adlandırabileceğimiz çok gelişmiş bir strateji izlediğini düşünüyorum. Bu stratejiyi 1980'ler Nikaragua'sında ya da Allende dönemi Şili'si gibi diğer ülkelerde gördük. CIA literatüründe istikrarsızlaştırma olarak bilinen ve Pentagon dilinde politik savaş denen şey bu -askeri tamamlayıcısı olmadığı anlamını taşımayan-. Bu, psikolojik harekatlar, dezenformasyon kampanyaları, kara propaganda, ekonomik sabotaj, diplomatik baskı, ülke içindeki politik muhalefet güçlerinin seferberliği, provokasyonlar gerçekleştirmek, ülke içinde şiddetli karşılaşmaların fitilini ateşlemek, muhalif kesimleri güdümlemek, halk arasındaki haklı şikayetlerden faydalanma ile askeri tehditler ve düşmanlıkların bileşiminden oluşan bir karşı devrimci strateji. Söz konusu strateji, bizim Venezüella'da ciddi problemler olarak varlığını itiraf etmemiz gereken yozlaşma, bağımlılaştırma ve oportünizm gibi devrimin kendi hatalarını ve kısıtlamalarını kendi lehine kullanmakta usta. Bu strateji aynı zamanda yokluklar, fiyat enflasyonu ve bunlar gibi maddi problemleri arttırma ve manipüle etmekte de usta.
Amaç halkın yeni bir toplum biçimlendirmek için mücadeleye devam etme arzusunu tüketerek, devrimi işlemez hale getirerek ve kitlesel toplumsa tabanının altını oyarak devrimi yok etmek. ABD stratejisine göre devrim, "Chavizm" ve Bolivaryanizm'in son on yılda Venezüella sivil toplumu içerisinde elde etmeyi başardığı hatırı sayılır hegemonyanın altı oyularak ve kendi içinden çökertilerek yok edilmeli. Amerikalı stratejistler, Chavez'i demokratik sosyalist süreci otoriter bir sürece dönüştürecek yasaklamalar, baskılar için kışkırtmayı umuyorlar. Bu stratejistlerin görüşüne göre Chavez sürekli yıpratma savaşının beraberinde getirdiği senaryolardan herhangi biri vasıtasıyla er ya da geç iktidardan düşecek -seçimlerle, içeriden bir askeri darbeyle, bir ayaklanmayla, devrimci kamptan kitlesel ayrılmalarla ya da etkenlerin bileşimiyle mi olacağı önceden bilinemez-.
Bu bağlamda, Kolombiya'daki askeri üsler istihbarat, keşif operasyonları ve de karşı devrimci askeri, ekonomik sabotaj ve terörist grupların sızmaları için çok önemli bir zemin sağlıyor. Bu sızma grupları taciz anlamına geliyor, ama daha belirgin biçimde devrimci hükümetin tepkisini kışkırtmak ve tamamı yıpratma savaşının parçası olan politik, diplomatik, psikolojik, ekonomik ve ideolojik saldırıların tümüyle silahlı provokasyonları uyumlu hale getirmek anlamına geliyor.
Dahası, askeri üslerin Latin Amerika'ya yönelik daha büyük bir ABD stratejisinin parçası olduğunu görmemiz de önem taşıyor. ABD ve Latin Amerika sağı, bölgedeki sola yönelimi tersine veya "Pembe İstikamet" denilen şeye çevirmek için bir karşı saldırı başlattı. Venezüella, Latin Amerika'da boy gösteren karşı-hegemonik blokun merkez üssü. Ancak Bolivya ve Ekvador, daha genel olarak bölgenin filizlenmekte olan toplumsal hareketleri ve sol politik güçleri Venezüella ile aynı derecede bu karşı saldırının hedefleri konumunda. Honduras'taki darbe, bu karşı saldırıya itici güç sağladı ve sağ ile karşı devrimci güçleri yüreklendirdi. Kolombiya bölgesel karşı devrimin merkez üssü haline geldi -21. yüzyıl faşizminin kalesi-.
- Chavez'in "Bolivarcı Devrim"i yoksullar arasında çok popüler. Venezüella toplumunun Chavez iktidara geldiğinden beri nasıl değiştiğini anlatabilir misiniz?
Her şeyden önce şunu itiraf etmemiz gerekir ki, Bolivarcı Devrim 1990'larda küresel kapitalizmin hegemonyasının zirvesine ulaşmış göründüğü ve kendini solda tanımlayanların bazılarının bile "tarihin sonu" tezini yuttuğu, sosyalizmden bahsetmekten dahi ürktüğümüz bir periyottan geçtikten sonra demokratik sosyalizmi eski yerine yerleştirdi.
Bolivarcı Devrim, İspanya sömürgeciliğinden kurtuluş savaşından bu yana ilk kez yoksul ve büyük ölçüde Afro-Karayipli kitlelere kendi seslerini verdi. Chavez yönetimi önceliklerinin yönünü yoksul çoğunluktan yana çevirdi. Yönetim, petrol gelirlerini özellikle, yoksulluğu azaltmada, okuma-yazma bilmemeyi neredeyse yok etmede, halkın sağlığını iyileştirmede çarpıcı etkileri olan sağlık, eğitim ve diğer sosyal programları geliştirmede kullanabildi. Uluslararası örgütler ve veri derleme kuruluşları bu dikkate değer toplumsal kazanımları onayladı.
Bununla birlikte Venezüella'yı düzenli olarak ziyaret eden biri olarak diyebilirim ki, Chavez göreve geldiğinden beri gerçekleşen daha kökten değişim bu toplumsal göstergeler değil, yoksul çoğunluğun politik ve sosyo-psikolojik uyanışıdır -geniş bir halkın, tabanın seferberliği, kültürünü ifade etme, politik katılım ve yetkilenme süreci-. Eski elitler ve burjuvalar devletteki ve resmi politik iktidardaki yerlerinden kısmen -fakat tamamen değil- edildiler. Ancak eski egemen grupların esas korkuları ve içerledikleri şey, paniklerinin ve Chavez'den nefret etmelerinin sebebi, halk sınıfları üzerinde on yıllardır, hatta asırlardır sahip oldukları kültürel ve sosyo-psikolojik egemenliği kolaylıkla sürdürme yetisinin ellerinden kaydığını hissetmeleri. Tabii ki, burjuvazinin ve eski rejimin politik temsilcilerinin aracılıklarıyla etkilerini sürdürebilecekleri bol miktarda mekanizma var; özellikle de büyük oranda hâlâ ellerinde tuttukları anaakım medya vasıtasıyla... ve işte bu nedenledir ki "medya savaşları" ülkede böylesine belirgin bir rol oynuyor.
Bu da bize, Bolivarcı Devrim'in içerisinde çok sayıda problem ve çelişkiyi bize barındırdığını gösteriyor.
“Eski gerici rejim parçalanmadı”
- Chavez yönetiminde kamulaştırmalar ne kadar geniş ve arzu edilen sonuçlara ulaşıldığına dair kanıtlar var mı?
Belirli başlıca ekonomik değişim ülkenin petrolünü halk projesi olarak yeniden kazanmak oldu -ve buna rağmen hâlâ bir PDVSA (Venezüella Petrol Endüstrisi Kurumu, ç.n.) bürokratik oligarşisi mevcut. Ve diğer anahtar girişimler, çelik gibi, kamulaştırıldı. Müşterek işkolu -tüm problemleriyle birlikte- yaygınlaştı. Bununla birlikte açık konuşalım: ekonomik güç hâlâ büyük oranda burjuvazinin elinde.
Şunu da anımsatalım ki, Venezüella devrimi diğer devrimlerin yaptığı şekilde eski gerici devleti "parçalamaması" açısından benzersiz. Devrimin stratejisi yeni paralel kurumlar oluşturmak ve de eski devleti "sömürgeleştirmeyi" denemek. Fakat Venezüella devleti hâlâ büyük oranda bir kapitalist devlet. Anahtar soru dönüştürücü bir projenin eski rejimden miras kalan yozlaşmış, bağımlılıkçı, bürokratik ve sıklıkla atıl olan bir devlet vasıtasıyla nasıl ilerleyebileceği. Devrimci ve sosyalist güçler kapitalist bir politik süreç içerisinde iktidara gelirse, kapitalist devletin ve onun dönüştürücü sürecin önüne çıkardığı engellerin üzerine nasıl gidersiniz? Aslında Venezüella'da, Bolivya'da ve başka yerlerde hakim devlet kurumları sıklıkla aşağıdan gelen kitle mücadelelerini kısıtlamak, mücadelenin etkisini azaltmak ve sistemin parçası haline getirmek görevini yapar.
Bana göre, Venezüella'da devrime en büyük tehdit sağcı politik muhalefetten gelmez, "endojen" (içsel) ve "Chavist" sağ olarak adlandırılanlardan gelir ve devrimci blokun devlet seçkinleri ile parti yetkililerini de içeren bu iri parçası sosyalist dönüşüme karşı küresel kapitalizmi savunmada daha derin bir destek geliştirecek.
- Devrim şu anda on yıldan fazla bir süredir devam ediyor. Devrim olgunlaşıyor mu, yoksa gerileme ve bozulma sürecine mi giriyor?
Sorunuza cevap olarak devrimin "gerileme" veya "bozulma"da olduğunu söylemeyeceğim. Bilakis, 21. yüzyıl kapitalizmi ile krizin bu tarihsel birleşme noktasında ne olduğuna dair tarihsel analizlerimizde ve kuramsal fikirlerimizde daha samimi olmaya ihtiyacımız var. Latin Amerika'da sola yönelim neo-liberalizme karşı bir isyan olarak yola koyuldu. Post-neo-liberal rejimler ılımlı yeniden dağıtımcı ve özellikle daha önce özelleştirilen enerji kaynakları ve kamu hizmetlerinde sınırlı kamulaştırıcı girişimlerde bulundu. Sermaye birikimini etkinleştirebildiler. Ancak post-neo-liberalizm şu anda limitlere göğüs geren daha derin bir sosyalist dönüşüme doğru ilerlemiyor.
Bolivarcı süreç tüm tarihi projelerde olduğu gibi çelişkiler, problemler, kısıtlamalarla karşılaşıyor. Hem Venezüella devriminin hem de Bolivya ve Ekvador’daki süreçlerin, küresel kapitalizmin mantığı içindeki yeniden bölüşüm reformlarının sınırlarıyla karşılaşabileceğini söylemeliyim, özellikle de kapitalizmin mevcut kriziyle.
Devrimin en iyi ya da tek savunması, yeniden bölüşümün ötesine geçen yapısal dönüşümleri ilerletmek için devrimci süreci radikalleştirmek ve derinleştirmek olabilir. Sorun şu ki, Venezüella burjuvazisi politik iktidardan kısmen de olsa uzaklaştırılmış olabilir fakat ekonomik kontrol alanında hâlâ çok fazlalar. Bu ekonomik kontrolü kırmak, mülkiyet ve sınıf ilişkilerinde daha önemli bir değişim anlamına gelmekte. Bu durum sırasıyla sermayenin egemenliğini kırmak, küresel kapitalizm ve onun yerel temsilcilerinin egemenliğini kırmak anlamına geliyor. Doğal olarak bu Herkülvari bir görev. İleriye doğru giden engelsiz bir yol yok ve her adım yeni karmaşık çelişkiler ve kördüğümler üretir. Tabii ki bunlar tüm küresel solun üzerine düşünmesi gereken meseleler.
Nikaragua ve diğer devrimlerden alınan dersleri anımsayalım. Çok sınıflı müttefikler, basit yeniden dönüşümün balayı aşaması bittikten ve toplumsal programlar sınırlarına ulaştıktan sonra çelişkiler üretirler. Daha sonra çok sınıflı ittifaklar çökmeye başlar çünkü farklı sınıf tasavvurları ve menfaatleri arasında köklü çelişkiler vardır. Bu noktada bir devrim sınıf tasavvurlarını tanımlamak konusunda daha net olmalıdır; sadece söylemde veya politikalarında değil, aynı zamanda fiili yapısal dönüşümünde de.
Daha teknik bir düzeyde, küresel kapitalizmin egemenliğini kırmayı deneyerek üretilen çelişkilerin devrimin hatası olmadığını söyleyebiliriz. Venezüella artı değer ve sermaye birikimi yasalarının hâlâ geçerli olduğu kapitalist bir ülke. Artı değer yasasına karşı göğüs geren bir mantığı –toplumsal ihtiyaç ve bölüşüm mantığı- yerleştirmek için çabalıyor. Ancak kapitalist bir toplumda artı değer yasasını ihlal etmek her şeyi rayından çıkarır, karşı devrimin istifade edebileceği birçok problem ve dengesizlik üretir. Bu, küresel kapitalizm içindeki sosyalist yönelimli her devrim için sorun teşkil eder.
http://www.zmag.org/znet/viewArticle/23797 adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.