Content feed Comments Feed

David Harvey, Katalunya merkezli yayın yapan Catarsi Magazin portalı ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Jacobin tarafından İngilizceye çevrilen söyleşide Harvey, küresel ekonominin on yılı aşan krizinden yola çıkarken, özellikle teknolojiye bağlı olarak emek alanında gerçekleşen değişimler karşısında, solun yeni iş ve istihdam yapılarını göz önünde bulundurarak sadece iş yeri ile sınırlı olmayan “anti-kapitalist siyaset”e odaklanması gerektiğini vurguladı.

(Makalenin orijinal başlığı “Marx sadece kendi zamanı için değil, bugün için de faydalıdır” şeklindedir.)


Finansal çöküşün üzerinden 10 yıldan fazla zaman geçti. Krizin kapitalizmdeki rolü nedir ve krizin sonucu tam olarak nedir? –bitti mi, yoksa bazı ekonomistlerin söylediği gibi yeni bir resesyonun eşiğinde miyiz?

Krizlere dair çeşitli şekillerde düşünebilirsiniz. Krizlerin, kapitalizmin sonuna işaret olduğu şeklinde düşünmek isteyenler var. Ben daha çok, krizlerin, sermayenin yeniden yapılanması –yeni bir alternatif model inşa ederek yeni koşullarla karşılaşmak için yeniden şekillenmesi- için araç olduğunu düşünme eğilimindeyim.

Ekonominin iyi işlediği fakat insanların kötü hareket ettiği duruma sıklıkla geliyoruz. 2007-2009 sürecinde olan büyük bir aksamaydı. Ancak krize yanıt verme konusunda büyük farklılıklar mevcuttu.

Batı’da genel olarak yanıt kemer sıkmaydı. Bunun bir aşırı borç krizi olduğunu ve bir şeylerden tasarruf etmemiz gerektiğini söyledik. Sonuç, nüfusun büyük kesimi için düşen yaşam standartları oldu. Bununla birlikte, bu durum aşırı zenginleri etkilemedi: elimizdeki veriler, en üstteki yüzde 1-5’lik kesimin krizden daha zengin çıktığını ve muhtemelen kazananı olduğunu ortaya koydu. “İyi bir krizin boşa harcanmasına asla izin verme” diye bir söz vardır ve sermayedarlar ile benzerleri krizden çok iyi çıktılar.

Ancak başka bir –ve tamamen farklı- yanıt da vardı; Çin’in yanıtı. Kemer sıkma politikaları ile uğraşmadı. Bunun yerine büyük ölçekte altyapı, kentleşme ve benzeri yatırımlar yaptı. Bu devasa büyüme, ham madde ihtiyacını arttırdı, böylece Çin’in tedarikçisi olan ülkeler –örneğin bakır tedarikçisi Şili, demir cevheri tedarikçisi Avustralya, demir cevheri ve soya fasulyesi tedarikçisi Brezilya ve benzerleri- krizden oldukça hızlı çıktılar. Çin’in kendisi tek başına küresel kapitalizmi ciddi bir çöküşten kurtardı. Bunun Batı’da genel olarak iyi anlaşıldığını düşünmüyorum fakat Çini, 2007-2008’de Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya’nın toplamından daha fazla büyüme gerçekleştirdi.

Önceki bütün krizler, sermayenin düzenlenmesinin bazı yeni biçimlerini üretmişti. Bu 1930’larda Keynesyencilik/Keynescilik, devlet müdahaleciliği, devlet yönetimi ve benzerleri iken, 1970’ler krizi neoliberal çözümler getirdi. Ancak bu kez 2007-2008’in bir şey ürettiğini düşünmüyorum. Ortaya çıkan politikalar bilakis daha neoliberaldi. Ancak sorun şu ki, neoliberalizm cazibesini ve meşruiyetini yitirdi, bu nedenle şu anda otoriter ve sağ-popülist yöntemlerle dayatılıyor. Bunu, politikaları epey neoliberal olan –bunlar, deregülasyon ve zenginlerin vergilerinin düşürülmesi anlamına geliyor- Donald Trump’da görüyoruz.

Trump’dan bahsettiniz. Bazen krizler, insanlar için örgütlenme olanakları yaratır. Ancak ABD ve Avrupa’da bunun yerine, krizleri takiben gerici liderler görüyoruz. Marksist anlamda, mobilizasyonun nesnel koşullarından bahsetmek ne anlama gelir?

Pek tabii, mobilizasyonun nesnel koşullarından bahsetmemiz gerekir –neden bahsetmeyelim ki? Nesnel koşullar da belli bir politikaya kendini kaptırır. Solun, kapitalizm bünyesinde meydana gelen dönüşümlere çok iyi yanıt vermediğini ve geçmişteki hatalarının bazılarını tekrarşama tehlikesinde olduğunu düşünüyorum.

1980-1990’larda Batı’da, büyük kısmı teknolojik gelişime bağlı olarak gerçekleşen epey fazla sanayisizleşme vardı ve sol, buna karşı geleneksel işçi sınıfı kitlelerini korumak amacıyla buna karşı savunma yapmaya çalıştı. Ancak bu savaşı kaybetti ve süreçte çok fazla güvenilirlik yitirdi. Şu anda yapay zekânın hizmetlere, otomasyonun üretime yaptığı ile aynı şeyi yapacağını görüyoruz. Sol teknolojik sebeplerle ortadan kalkacak bir şeyleri savunma tehlikesiyle karşı karşıya. Yapay zekâyı, otomasyonu ve bir bütün olarak yeni iş ve istihdam yapıları fikrini kabullenecek yaratıcı bir sol olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ancak bu aynı zamanda alternatif siyaset anlamına geliyor. Klasik işçi sınıfının varlığı artık birçok ülkede sürmüyor ve geleneksel sol siyasetin temeli bunlarla birlikte ortadan kalktı. Tabii ki tamamen yok olmadı fakat ciddi anlamda baltalandı.

Bu sebeple, anti-kapitalist siyaset adını verdiğim şeye odaklanacak yeni bir sol yaklaşım biçimine ihtiyacımız var: sadece iş yerine değil, aynı zamanda gündelik yaşam, konut, sosyal tedarik koşullarına, çevreye dair endişeye, kültürel değişime ve kültürel dönüşüme de odaklanan.

Kentsel hareketlerin devrimci potansiyelinden bahsediyorsunuz. Sizce sol partiler bunu küçümsüyor mu?

Şehirlerde uzun zamandan beri toplumsal hareketler mevcut. Örneğin son yirmi yıl civarında, başlıca hareketler şehirlerde gerçekleşmiş ve temel olarak gündelik yaşamın kalitesinin bozulmasına odaklanmıştır. Mesela Türkiye’de Gezi Parkı ayaklanması ve Brezilya kentlerinde ulaşım ve halk için yeterli altyapı yatırımının yapılamaması konularında hareketler gerçekleşti.

Bir noktada, bunun bir gerginlik alanı olduğunu ve iş yerine dair problemler tabii ki hâlâ varlığını sürdürse de bu sorunlara ilişkin çok daha fazla isyan gerçekleştiğini kabullenmeliyiz.

Bu, solun konumsallık sorununu ortaya çıkardı –kentli toplumsal hareketlerden ortaya çıkacak bir sol olup olmadığı. 1970’lerden bu yana bunun olması gerektiğini savundum. O zamanlar beni kimse dinlemiyordu, ancak 2000’li yıllardan beri dinliyorlar.

California’daki kira kontrolüne ilişkin büyük bir gerginlik mevcutken, Barcelona’da büyüyen kiracılar hareketi de, New York’taki benzeri gibi çok önemli. Kiracılar hareketinin gerçek bir siyasi zorlama halini almaya başladığı kentlerin sayısına bakarsanız, bunların konu dışı olduğunu söylemek sol için delilik olur.

Bu hareketlerin karşılaştıkları problemin büyük sermaye olduğunu göz önünde bulundurursak bu özellikle doğrudur –örneğin Blackstone şu anda dünyadaki en büyük “emlak ağası”. Bir anti-Backstone koalisyonunuz mevcut, çünkü California’da onlar egemen, Barcelona’da, Mumbai’de Şangay’da ve diğer her yerde sorun yaratıyorlar. Bu nedenle bir ani-kapitalist hareket var fakat konut sorunu etrafında inşa ediliyor. Bunun barındırdığı olasılıklar beni heyecanlandırıyor. Blackstone’un mülklerini kamulaştırmaya çalışacak bir sol hareket çok ilgi çekici olacaktır.

Kitabınızda, Karl Marx’a nispeten geç ulaştığınızı söylüyorsunuz. Bu düşünce okulunu seçmenize ne sebep oldu?


35 yaşındayken Baltimore kentinde kentleşme çalışıyordum. Konut piyasasının kalitesi ve 1960’ların sonlarında ABD kentlerindeki isyanların temelini neyin oluşturduğuna ilişkin araştırmalara katıldım. Ve bu araştırmalarda, iyi çalışıyor görünmeyen geleneksel sosyal bilim metotlarını kullandım; bu nedenle sorunu formüle edecek başka bir yöntem arayışına girdim. Bazı mezunlara, belki de Marx’ı okumamız gerektiğini söyledim. Böylece Marx okumaya başladım ve bunu çok daha yararlı buldum.

Bir bakıma bu, politik bir tercihten çok entelektüel bir tercihti. Ancak Marx’ı birkaç kez destekler biçimde alıntıladıktan sonra çok kısa süre içinde insanlar Marksist olduğumu söylediler. Ne anlama geldiğini bilmiyordum ama kısa zaman sonra bunu reddetmekten vazgeçtim ve “Peki, ne anlama geldiğini bilmiyor olsam da eğer Marksist isem Marksistim” dedim –ve hâlâ ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bununla birlikte, sermayenin eleştirisi olarak açık bir politik mesaja sahip.

Marx’ın bugün, her zaman olduğundan daha güncel olduğunu düşünüyorum. Marx yazarken, sermaye dünyaya egemen değildi. Britanya ve Batı Avrupa’da, ABD’nin doğusunda egemendi; ancak Çin ya da Hindistan’da egemen değildi. Şu anda her yerde egemen. Bu yüzden, Marx’ın, sermayenin ve çelişkilerinin ne olduğuna dair analizi bugün her zamankinden daha güncel.

Genç eylemciler nesli, Marx’ı akademik terimlerden görmektense politik eylem prizmasından görmek daha ilgi çekici olabilir. Krizin, Marx’ı yeniden keşfimizdeki etkisini ve onu, coğrafya disiplininin prizmasından okuyarak Marx’a dair nasıl bir özel bakış açısına ulaşabileceğimizi yorumlayabilir misiniz?

Marx, bizim işimizin dünyayı anlamak değil değiştirmek olduğunu söylemişti. Ancak pratiğinin, dünyayı anlamak ve açıklamak ile ilgilenmediğini ortaya koyduğunu düşünmüyorum. Kapital’i neden yazdı? Çünkü dünyayı değiştirmek için öncelikle onu hakkıyla anlamamız gerektiğini düşünüyordu. Önemli olduğunu düşündüğüm şeylerden biri, insanların neye karşı mücadele ettiklerine ilişkin daha iyi fikir edinmeleri için Marx’ın kavrayışını mevcut koşullara hayli uygun bir biçimde geri kazanmaya çalışmak.

Coğrafya ve kentleşmeye olan ilgim, Marx’ı, çoğu insandan farklı bir yöntemle okumama sebep oldu. Bu nedenle, Sermayenin Sınırları kitabımda, epey bir zamanımı toprağın nasıl kullanıldığının yanı sıra finansa -1970’lerde garip biçimde çok insanın üstüne konuşmadığı- dair konuşarak harcadım. Benim Marx’ı okuyuş ve sunuşum her zaman, eşitsiz coğrafi gelişme ve kentleşme ile ilgili bir kavrayış yaratmakla bağlantılı olmuştur. Bu durum benim, Marx’a dair başkalarının görmezden gelme eğiliminde olduğu belirli şeyleri vurgulamama sebep oluyor. 1982’de yayımlanan bir kitabın hâlâ yeniden basılıyor oluşu gerçeği, bu çerçevenin, insanların konut edinme ve bununla bağlantılı sorunlarıyla diğer Marksist yaklaşımların sahip olmadığı bir yöntemle ilişkilendiğini ortaya koyuyor.

Yıllardan beri Marx’ı öğretirken, Marx’ı okumak isteyen veya istemeyen, sonra geri gelen insan dalgalarından geçtim. 2007-2008 krizinden sonra Marx’a şüphesiz daha büyük bir ilgi oluştu. Şu anda bu ilgi birazcık zayıflamış görünüyor, çünkü çoğu insan Donald Trump gibi bir fenomeni ve Orbán, Erdoğan, Bolsonaro gibi faşist tip öğelere dönüşenleri açıklamaya kafayı takmış durumda. Ancak tabii ki küresel ekonomide gerçek bir hıçkırığa tutulma hali –ve bir sürü gergin işaret- varsa ekonomi politiğe dair daha fazla konuşma haline geri döneceğiz.

Barcelona’da sol bir parti (Barcelona en Comú) son beş yıl boyunca kent meclisini yönetti ve burada aynı zamanda bir toplumsal hareketler ağı da mevcut. Ancak bu, başta verdiği sözü yerine getirmesi için yeterli olmadı. Çalışmanız, yerel alanın önemini vurguluyorsa, bu deneyim bize belediyeciliğin değerini sorgulatmalı mı?

Cebelleşmeye henüz başladığımız sorulardan biri, belediyelerin siyaseten aslında ne yapabilecekleri. ABD’de oldukça fazla radikal belediye yönetimimiz var. Örneğin Seattle ve Los Angeles oldukça ilerici; New York’ta da ilerici bir kanat var. İş yerindeki sorunlardan, kentteki gündelik hayatın ve uygun fiyatlı konut edinme sorunlarına yönelik ilgi kaymasını göz önünde bulundurunca, solun tüm bunlara odaklanan yeni bir politika edinmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ellerindeki sınırlı kaynaklar göz önünde bulundurulduğunda, yerel yönetimlerin ne kadar şey yapabilecekleri konusunda çok az deneyime sahibiz. Mesela New York’ta belediye başkanı, yeni vergilendirme düzeni başlatamadığı için –devlet tarafından yapılması gerekiyor- çok sıkıntılı durumda. Eyalet yönetimi Demokratlar’da ancak belediye başkanını sevmiyorlar, bu nedenle söz konusu iki idare düzeyi arasında çatışma var; Barcelona’da da kent yönetimiyle anlaşmazlık içinde bir yerel hükümet mevcut ve ikisi de birbirinin altını oymaya çalışıyor.

Sorduğunuz soru önemli. Ancak benim ve kimi meslektaşlarımın ilgisini çeken şu: sol bir yerel yönetim iktidara gelirse, yetkilerinin mahiyeti göz önünde bulundurulduğunda, makul bir şekilde ne yapmayı deneyebileceği bakımından solda bir çalışma ve düşünme organı var mı? Yerel yönetimlerin yetkileri sınırlandırılmış durumda. Örneğin Britanya’da, çöp durumunun kontrolü haricinde neredeyse hiçbir şeye önayak olma yetkileri yok. Orada, merkezi hükümetten belediyelere devredilen daha fazla yetki görmek istiyorum ve aynısını Barcelona’da da görmeyi umuyorum.

Belediyeciliğin, kapsamlı sosyalist projenin ne şekilde ayrılmaz bir parçası olabileceği konusundaki tasarımın ilk aşamalarındayız. Bu yüzden sorunuzun cevabı şu: henüz bilmiyoruz fakat aynı zamanda buna bakacak insanlarımız da yok; bu yüzden neyin denenebileceğini söyleyecek bir beyin takımı yolunda akademisyenleri örgütleme işi benim gibi insanlara kalmış.

Ama örneğin barınma gibi bir konuyu ele almak için çözümü gereken kilit siyasi sorunlar neler olurdu?

Barınmanın bir hak olduğu ve böyle düşünülmesi gerektiği fikrindeyim. ABD’nin 1949’daki kongre yasalarında bile, her ABD vatandaşının bir konut ve yeterli yaşam ortamı hakkı olduğu yazılmıştı. Şu anda bunu bir hak olarak görseydik, toplumu da bunu sağlayacak şekilde düzenlerdik.

Sorun şu ki, zamanla bize bunu sağlamanın tek yolunun piyasa güçleri vasıtasıyla olduğu söylendi. Ancak piyasa güçleri, üst sınıflara sağlamak için olağanüstü bir iş çıkarırlarsa, orta sınıflar için iyi bir iş, düşük maliyetli konuta erişimde zorlananlar için sönük bir iş bile çıkarmazlar.

Gelirinden, ırkından, cinsiyetinden ve benzerlerinden bağımsız olarak tüm yurttaşlara yeterli yaşam ortamı sağlama açısından, işleri piyasa güçlerine bırakmak felakettir. Her ne kadar uzun vadede piyasa mevcut kaldığı sürece bunun bir çözüm olduğunu düşünmesem de kira kontrolü gibi şeyler yapabilirsiniz.

Konut tedarikini ticari olmaktan çıkarmaya gerçekten çabalamalıyız. Tarihsel açıdan bu, insanların piyasa dışı yerleşim haklarına sahip olduğu –satın alma ya da satma hakkı olmaksızın konut hakkı- sosyal konut edindirmenin oluşumuyla yapılmıştı. Neoliberalizm döneminde bize bunun verimsiz olduğu söylendi. Ancak şimdi, bunun yerine neoliberal kurallara uyduğumuzda ne olduğunu biliyoruz.

Piyasanın sosyalist ekonomide herhangi bir rolü olabilir mi?

Örneğin ikinci el giysi pazarı olmasıyla bir problemim yok. En büyük sorun eşitsiz piyasa gücünün olduğu zamandır. Marx, güç kütlesine ve kütleyi kimin kontrol ettiğine itiraz eder.

Konut piyasasında Blackstone’un yerine bakarsanız, çok fazla kütleyi kontrol ettiğini görürsünüz. Birçok insan kâr oranından bahseder ancak kapitalist sistemde kimlerin önemli oyuncular olduğunu gerçekten belirleyen, kâr kütlesinin kontrolüdür.

Büyük sermaye, Marx’ın korkunç sermaye kütleleri adını verdiği şeyle ilgili olduğu sürece önemli oyuncular, korkunç kütleyi siyaseti yozlaştırmak, medyaya hükmetmek, seçimleri satın almak vb. için kullanabilir. Sosyalist demokrasiye erişmek için bu güç kütlelerini yok etmeliyiz. Bu aynı zamanda Facebook ve Google gibi devleri parçalamamızı kritik hale getiriyor.

Katalunya’da özerklik isteyen devasa bir toplumsal hareket mevcut. Ancak tüm bunlarda bir tek sorudan kaçınılmış görünüyor: Egemenlik gerçekte ne anlama geliyor?

Egemenlik sorusu şudur: Devlet mi finansı kontrol ediyor, finans mı devleti? Mesela Yunanistan’da durum net biçimde ikincisi –orada, devlet egemenliği oldukça konu dışı, ülkeyi yöneten güç ilişkisinin küçük bir parçası.

İlginç biçimde, ABD’de söylenen bile bu. 1992 seçimlerinden sonra Bill Clinton iktidara geldiğinde bir ekonomik program hazırladı. Politika danışmanı Robert Rubin –Goldman Sachs’dan gelmeydi ve sonradan Hazine Bakanı oldu- Clinton’a “Bunu yapamazsın” demişti. Clinton “Neden yapamam” diye sorduğunda ise Rubin’in yanıtı “Çünkü tahvil sahipleri sana izin vermeyecek” olmuştu. Clinton, iddia edildiğine göre “Benim bütün ekonomi politikam ve yeniden seçilme şansım bir grup lanet olası tahvil tüccarına mı bağlı demek istiyorsun” sorusuna Rubin’in yanıtı “Evet” şeklindeymiş. Bu nedenle Clinton, NAFTA gibi neoliberal tedbirleri ve bir bütün olarak refah tedbirlerini uyguladı, verdiği sözü –ücretsiz sağlık hizmeti- yerine getirmedi.

Politikacıların değil, döviz alım satımcıların yönettiği bir durumda olduğumuzu düşünüyorum. Dolayısıyla, egemenlik sorusuna dönersek, diğer yetki alanlarından özerk hale gelebileceğinizi düşündüğünüzde, tahvil sahiplerinin ve finans kapitalin gücüyle nasıl başa çıkacağınız sorunu hâlâ yerinde durmaktadır. Sadece siyaseten bağımsız olmanın gerçek bir özerkliği olduğundan emin değilim.

ABD’ye baktığınızda, demokratik sosyalizmin yükselişine dair düşünceniz ne ve bunun başka yerlerdeki siyasi hareketler için anlamının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Şu ana kadar Demokrat ve Cumhuriyetçi kanatları olan tek bir partimiz –Wall Street Partisi- vardı. Hillary Clinton bir Wall Street kuklasıydı ve seçimden önceki en kritik hatası Goldman Sachs’a giderek 250 bin dolar karşılığında konuşmalar yapmasıydı. Goldman Sachs’a yazdım ve onlar için 200 bin dolara konuşabileceğimi söyledim ama benden bir konuşma istemediler gibi görünüyor. Büyük parayı kabul etti ve bunu herkes biliyordu. Demokratlar’ın senatodaki lideri Chuck Schumer, Wall Street’ten herkesten fazla para kaldırdı. Demokrat Parti, Wall Street partisidir ve 1980’lerde sendikalardaki tabanını kaybettiğinden beri bu böyle olmuştur.

Demokrat Parti içinde, Wall Street’le bu birbirine dolanma halinden kaçıp kurtulmaya çalışılması gerektiğini söyleyen bir hareket var –Bernie Sanders, bir politik devrime ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Partinin üçte ikisi Wall Street desteğine ihtiyaç olduğunu, üçte biri ise aksini düşünüyor görünüyor. Ancak gerçekten de, Wall Street’in sorun olduğuna dair yükselen bir onay var. Halk nezdinde bunun ne kadar ileri gittiğini görmek ilginç olurdu.

Halkın politik olarak harekete geçmesi, büyük oranda gençlerin radikalleşmesine bağlı olacak. Soğuk Savaş sonrası bağlamda, sosyalizmin ne kadar rezil olduğu şeklindeki bu tüm anti-komünist bahsi anlamıyorlar. Sağcılar, onlara başka türlü anlatmaya çalışıyor fakat gençler, sosyalizmin öğrenci borçlarını ortadan kaldırma ve ücretsiz sağlık hizmeti alma ile ilgili olduğunu duyduklarında muhtemelen kulağa hoş geldiğini düşünecekler: “Sosyalizm buysa ben sosyalist olacağım.”

Bence bu düzeydeyiz. Donald Trump’ın gelişinin, kürtaj ve kadın haklarına karşı saldırgan olmasından dolayı birçok insanı politik eylem için harekete geçirdiğine şüphe yok. Bir dönüm noktasında olduğumuzdan emin değilim ancak kesinlikle bir geri itme var. Bence bir sonraki seçimlerde sola doğru bir itiş göreceğiz fakat Wall Street partisi hâlâ orada olacak.


https://jacobinmag.com/2019/07/karl-marx-david-harvey-capital-political-economy-crisis adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Uruguaylı gazeteci-yazar Raúl Zibechi, ABD ile Çin-Rusya ekseninde devam eden yeni hegemonya mücadelesine ve bu mücadelenin gelecekte doğurabileceği olası sonuçlara dair yazdı.



Bir küresel jeopolitik üstünlük savaşıyla, ticari çatışma (şimdilik) biçiminde görünen bir teknolojik ve askeri savaşla karşı karşıyayız. Bizim varsayımımız, bu savaşın nükleer çatışmanın dipsiz uçurumunun sınırına gelene dek derinleşeceği ve hasımlardan biri galip gelene kadar (ki muhtemelen bu Çin olacak) yaygınlaşarak süreceği için 21. yüzyıla damga vuracağı şeklinde.

Bu karmaşık tarihsel periyotta, düşüşte olan güç ile ona meydan okuyan yükselişteki güç arasındaki çatışma dünya genelindeki ve bölgesel senaryoya yön verecek gibiyken, bizi aşağıdakilere yönlendirebilecek birtakım genel fikirler hazırlamak gerekiyor gibi görünüyor. “Ana hatlar” oluşturmak niyetinden ziyade sadece sistem karşıtı denilen hareketlerin üstüne düşünmesi gerektiğine inandığım etik-politik ufkun taslağını çizmek niyetindeyim.

Göz önünde bulundurulacak ilk şey, bunun, halkların kurtuluşu için değil, gezegenin egemenliği için bir savaş olduğu. Sol profesyonellerin bir kısmının, ABD ile Çin-Rusya ittifakı arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz, çünkü ABD’yi yenmenin ve Çin-Rusya ittifakı ile el ele yürümenin gerekli olduğu şeklindeki görüşü koruduğunu görüyoruz. Aksine, ben hegemonik gücün çok zararlı olmasına ve yeryüzünün her yerindeki insanlarca karşı koyulup yenilgiye uğratılması gerekmesine rağmen, diğer iki devletin de emperyalist olduğu gerçeğini de gözden kaçıramayacağımıza inanıyorum.

Bu nedenle durumun, İkinci Dünya/Paylaşım Savaşı’nda olanlardan ziyade Birinci Dünya/Paylaşım Savaşı’nda olanlarla daha benzer (aynı değil) olduğunu düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı’nda, Stalin önderliğindeki o zamanki Sovyetler Birliği’nin ulusal çıkarları Batılı güçler ile bir ittifakı dayatmıştı. Bu arada Birinci Dünya Savaşı’nda Lenin ve Bolşevikler, ülkelerinin “yenilgiciliğine” desteklerini açıklamışlar, emperyalist savaşı (onların tanımladıkları şekliyle), devrim yapmak üzere sınıf savaşına dönüştürme iddiasında bulunmuşlardı.

İkinci Dünya Savaşı boyunca, Çinli komünistler Stalin’in direktiflerine karşı çıkmayı göze aldılar ve Kuomintang (Çin Milliyetçi Partisi; ç.n.) ile Batılı güçlerden ayrı biçimde, onlara karşı savaşarak kendi yönlerini belirlediler. Bu eylem çizgisi sayesinde kazanabildiler. Kısacası, değişim güçleri olarak, kendi projemizi ilerletmek doğrultusunda üsttekilerin kendi aralarındaki ihtilaftan özerk biçimde faydalanmalıyız, ama bunu yaparken bizi etkisizleştirmeme koşulu ile belirli anlaşmaları gözden çıkarmamalıyız.

İkinci mesele, halklarımızın kurtuluş savaşları boyunca yaşadıkları deneyimlerden öğrenmek. Kreoller (özetle kreol, sömürgeci ulus ile sömürüye tâbi ulusun bir araya gelmesinden doğan soya verilen isimdir. İspanyol kökenli Latin Amerikalılardır ve “beyaz yerli” de denen kreoller, genelde sömürgeciye hizmet eder, üst düzey yönetim kademelerine gelebilirlerdi. Yerlilere göre ayrıcalık sahibiydiler; ç.n.) ile İspanyollar (ya da Portekizliler) arasındaki İngiltere tarafından desteklenen ihtilaf, kendilerini sömürgeleştiren monarşilerin olduğu kadar –ya da daha fazla- cumhuriyetlerin de mağduru olan halklar aleyhine çözüldü. Aşağıdan devrimcilerin (Tupac Amaru ve Tupac Katari’den José Gervasio Artigas’a, Tiradentes’e ve Morelos’a dek) yenilgisi, sömürgeye son veren ve iç sömürgelerin yolunu açan cumhuriyetlerin kurulmasını sağlamlaştırdı.

Birçok durumda, aşağıdan gelen isyancılar, kreoller tarafından kendi ulus projelerini yürürlüğe koymak için ölüme gönderilen askerler olarak kullanıldılar.

Üçüncü mesele, yeni küresel hegemonyanın neyi temsil ettiği çevresinde dönüyor: küresel gücün toplanması bakımından ve her bir ülke bakımından korkunç sonuçlar doğuracak olan yapay zekâ ve 5-G teknolojisinin çarpıcı teknolojik yayılımı. Yönetici ve yapay zekâ uzmanı olan Kai-Fu Lee, bu yayılımın “eşi benzeri görülmemiş ekonomik eşitsizlikler üreteceği ve hatta küresel güç dengesini değiştireceği” konusunda emin. (https://nyti.ms/2HLsysU)

Sanayi Devrimi’nden ve bilgisayarlardan farklı olarak, şimdi bazı işler diğerlerinin yerini almayacak ancak bunun yerine beraberinde işlerin büyük ölçekte ortadan kalkmasını getirecek. Sermaye için hâlihazırda gereksiz olanlara eklenecek olan milyonlarca insana olacak şey, geniş kapsamlı video gözetim sistemiyle Çin’in öğrettiğinin ta kendisi: aynısına maruz kalan (9-9-6, yani sabah 9’dan akşam 9’a, haftada 6 gün çalışan), 24 saat kontrol edilen muazzam insan kitlesi.

Gücün bir yerde yoğunlaşması artacak; Çin ve ABD büyük fayda elde edenler olacak. Ancak bu, profesyonellerin sadece Yankee şirketlerinden (Google, Facebook, Amazon ve Microsoft) bahsettiğine, Çin şirketlerini (Baidu, Alibaba Group, Tencent Holdings) ya da çoğunluğu Müslüman olan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki toplama kamplarını zikretmediğine dikkati çekiyor. Her devlette, yeni teknolojilere erişimi olanlar ile olmayanlar ya da bunu bir bağımlılık durumuyla yapanlar arasında toplumsal ayrımlar büyüyecek.

Çin hegemonyası, kapitalizm ve modernitenin ortaya çıkışından bu yana olduğu gibi aşağıdakiler için daha kötü olabilir. Yankee hegemonyasının bizi İngiliz hegemonyasından daha özgür kıldığına ve bunun İspanyol hegemonyasından daha faydalı olduğuna inanmak, dünyaya imtiyazlı olanların tarafından bakmaya benzer. Yakın tarih bize, mücadele edenlerin arasından bir kesimin kendilerini daha yukarıya ve sağa yerleştirmeye can attığını öğretiyor.

https://chiapas-support.org/2019/06/21/zibechi-the-us-china-war-and-the-movements-below/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Sudan’daki halk ayaklanmasının öncülüğünü yapan ve öğretmen, doktor, sanatçı, hukukçu, gazeteci, mühendis gibi çeşitli kesimlerden meslek örgütlerinin oluşturduğu bir platform olan Sudan Profesyoneller Birliği, dün yaptığı açıklama ile sivil itaatsizlik ve genel siyasi grev çağrısında bulundu.


"Askeri Darbe Konseyi’nin siyasi eylemci ve protestocuları tutuklama doğrultusundaki hareketinin devam ettiğine ilişkin çok sayıda bildirim aldık. Zorla kaybedilen ve akıbetleri hâlâ bilinmeyen çok sayıdaski devrimciye ek olarak, eski rejimin “güvenlik komitesi” milisleri, RSF ve Janjaweed tugayları, bazı siyasi liderleri gözaltına aldı ve öldürülme ile tehdit etti. Kriminal milislerin bu şiddetli kampanyası, Sudan halkının bütün kesimlerini bir araya getirerek, Askeri Darbe Konseyi’ni devirmek ve Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu’na uygun biçimde iktidarı sivil geçiş otoritesine devretmek için yapılması planlanan sivil itaatsizlik ve genel siyasi grevi kırma girişimi olarak bankaların, elektrik şirketlerinin, havalimanlarının, sivil havacılığın ve başka hayati sektörlerin birtakım çalışanlarına da takip, gözaltı, tehditlerle erişti.

Gözdağı verme, terörizm, dezenformasyon yayma yöntemlerinin sürekliliği ile, Askeri Darbe Konseyi tarafından, yurttaşların mülklerine yönelik şiddetli olaylar ve saldırılar gerçekleştirerek bunları Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu güçlerinin üzerine yıkmak üzere iğrenç entrikalar planlandığının bilincine vardık. Sudan halkının birliğini ve nihayetinde bütünlüklü sivil itaatsizlik ve genel siyasi grevde vücut bulan şiddetsiz direniş araçlarına tereddütsüz bağlılığını sarsmaya yönelik bu girişim hastalıklı ve umutsuz bir girişimdir.

Bu feci ve baskıcı gelişmeler karşısında, tüm kurum ve tesislerdeki, kamu ve özel sektördeki emekçileri, şehitlerin kanlarına değer vermek ve meslektaşlarının yaşamlarını korumak üzere devam eden mücadeleye sadakat ve saygıyla sivil itaatsizlik ve genel siyasi grev araçlarını kullanmaya ve bunlara kesin biçimde bağlı olmaya çağırıyoruz. Aynı zamanda tüm bölgesel ve uluslararası kuruluşlara, özellikle de bankalarla, finansal ve ekonomik faaliyetlerle ilişkili olanlara, ülkeyi işgal eden baskıcı otoriteyle iş yapmama, her türlü saldırı ve gözaltından tamamen darbe konseyini ve onun milislerini sorumlu tutarken bir yandan da siyasi liderlerin ve eylemclerin karşı karşıya kaldığı katliam ve suikastlerin durdurulmasını talep etme çağrısında bulunuyoruz.

Son olarak, Sudan’ın devrimci halkının bağlılık ve fedakârlığını selamlıyor ve her türlü olasılığı öngördüğümüzü ve ne kadar sürerse sürsün bunlara karşı kurtuluşun şafağına kadar mücadele için çalıştığımızı ve kurtuluşun yakın olduğundan emin olduğumuzu bildiriyoruz.

Tüm eylemcileri, mahalle direniş komitelerini ve grev komitelerini, hazırlıklı olma ve düzen seviyelerini yükseltmeye, bütün tedbirleri almaya ve yürütülen savaş ile gerekli sükunet, farkındalık ve ihtiyatla karşılaşmaya hazır olmaya çağırıyoruz."


https://www.sudaneseprofessionals.org/en/spa-precautionary-statement/ adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Sudan’da Ömer El Beşir’in görevi bırakması çağrısıyla uzun süredir devam eden protestolardan sonra bu sabah gerçekleşen darbe saatlerinde, aralarında Ulusal Mutabakat Güçleri bileşenlerinden Sudan Komünist Partisi’nin de yer aldığı Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu’na imza atan kurumlar tarafından ortak bir açıklama yapıldı.


“Şanlı halkımız,

Şu anda ülke, dört ay süren kahramanca mücadelenize yanıt olarak silahlı kuvvetler tarafından okunanacak açıklamayı bekliyor. Bizler bir kavşakta olduğumuzu söylüyoruz; büyük mücadele birliğinizin bütünlüklü zaferi ya da eski rejimin yeniden üretimi için umutsuzca girişim.

Şanlı halkımız,

Cesur devrimimizin talebi, El Beşir’in ve yönetiminin görevi bırakarak yönetimi, devrimin bileşenlerini temsil edecek ve Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu’nun şartlarını eksiksiz uygulayacak sivil geçiş hükümetine devretmesidir.

Şanlı halkımız,

Sizleri, tarihimizin bu çok önemli anında, Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu’ndaki talepleri tamamen uygulanana dek başkentteki Silahlı Kuvvetler karargâhı önünde oturma eylemi yapmaya, şehirlerde ve köylerde sokaklara çıkmaya çağırıyoruz. Yiğit mücadelenizin sonucu pazalık edilebilir ya da önlenebilir değildir; silahınız, size ihanet etmeyecek sokaklardır. Kısmi ya da yanlış bir çözümü önlemek için şu anda sokaklarda olalım. Sizlere aynı zamanda söylentilere riayet etmemeniz ve bütün bir rejimin devrilerek yürekli devriminizin ifadesini bulduğu bir geçiş hükümeti yerine bir başka şeyin geçirilmesini kabul etmeyen Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu platformlarından gelmeyen haber ve çağrıları benimsememeniz çağrısında bulunuyoruz.

Özgürlük ve Demokrasi Deklarasyonu Güçleri

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Uruguaylı yazar Raúl Zibechi, El Salto gazetesi için Brezilya Devlet Başkanı seçilen Jair Bolsonaro’nun ve genel olarak aşırı sağın yükselişinin temelini oluşturan geçmişe ilişkin bir yazı kaleme aldı.


“Bolsonarizmo”nun, eski bir yüzbaşını devlet başkanlığına yükselten aşırı ve muhafazakâr dalganın biçimlenişi, ekonomik ve toplumsal kriz, muazzam güvende olmama hissi –ki büyük oranda gerçek- ve İşçi Partisi’nin (PT) iktidarda sapmaları gibi konjonktürel sebeplerle açıklanabilir. Yoksullaştırılmış bir halk, orta sınıflar korku içinde ve hükümetteki solun yaygın çürümüşlüğü, sağcı tsunamiyi örtüledi.

Siyahların, yoksulların ve farklı cinsel yönelimdekilerin, Brezilya felaketinin mesulü oldukları algısını destekleyen gelenekler olmasaydı, onun (sağcı dalga) için katlamalı büyüme mümkün olmazdı. Bu geleneklerden bazılarını gözden geçirmeyi öneriyorum çünkü bunlar, mevcut durumda epey görünür durumdalar: kölelik ya da sömürgecilik asla geride bırakılmadı, küçük şehirlerde toplumsal kontrolün bir şekli olarak “coronelismo”* ve diktatörlüğün devamı, gölgesini toplumun üzerine düşürdü.

Köleliğin Mirası

Kölelik, babası İmparator II. Dom Pedro adına Prenses İsabel tarafından imzalanan Altın Yasa ile 1888 yılında resmen kaldırıldı. Brezilya, 1822 yılında Portekiz’den bağımsızlığını kazanmıştı ancak naip, bir darbe ile Eski Cumhuriyet’in kurulduğu 1889 yılına kadar hükümdarlığını ilan ederek monarşiyi sürdürdü. Köleliğin resmen kaldırılması, imparatorluğun krizinin ortasında gerçekleşse de zorunlu çalışma ve insan ticareti on yıllarca, hatta günümüze kadar devam etti.

Buna karşın, Uruguay köleliği 1837’de kaldırdı ve öncesinde de Arjantin’de “rahimlerin özgürlüğü” yasası (Yapılan bu düzenleme, kölelerin çocuklarının da köle statüsünde doğması uygulamasına son verilmesini öngörüyordu; ç.n.) ile kölelerin çocukları özgür oldu. Bu, Río de la Plata’da mümkündü çünkü burada, Portekiz kolonisiyken ve bağımsızken Brezilya’nın şeker plantasyonlarında çalıştırılan kölelerin ekonomide oynadığı kilit rolün aksine, küçük bir ekonomik etkiye sahip olan ev içi kölelik mevcuttu. Brezilya’da korku duyulan Askeri Polis, köleliğin kaldırılmasından aylar sonra 1889 yılında genelleştirildi.

Bu sömürgeci miras Brezilya’da hâlâ varlığını sürdürüyor. Kölelik resmi olarak, diğer Latin Amerika ülkelerine göre yarım yüzyıldan fazla devam etti ve sosyal ve ekonomik piramidin en alt basamağında yer alan yüzde 53’lük nüfusu oluşturan siyah ve melez Brezilyalılara yönelik sürekli saldırganlıkla sürdü. Gelecek devlet başkanının belirlendiği bu hafta, insanlarla ve Maré’deki neredeyse bütün nüfusu siyah ve yoksul olan, genç nüfusun ağır bastığı ve bunların çok azının üniversiteye erişebildiği Timbau ve Alemão gibi favelalardan (Favela: Brezilya’da gecekondu mahallelerine verilen isim; ç.n.) arkadaşlarla uzun uzun konuşma fırsatım oldu.

Politik tutumları, solun yerleşik olduğu orta sınıf mahallelerden çok farklı. Bolsonaro korkusunu hissetmiyorlar, muhtemelen ev içi emeklerini verdikleri patronlarıyla ya da çalıştıkları inşaatlardaki ustabaşılarıyla hiçbir zaman gerçekten demokratik bir ilişki bilmediklerinden böyle. Sorunları başka. Her zaman ayakta oldukları kalabalık otobüslerde günde 5-6 saat yol gidiyorlar. Bira içip müzik dinlemekten başka arzuları olmaksızın evlerine varıyorlar. Büyük bir kısmı politize durumda ancak başka bir şekilde: konuşmayla ifade etmiyorlar ve enerjilerini hayatta kalmaya ve bunu başarabilirlerse çocuklarının üniversiteye erişimini sağlamaya adamış durumdalar.

Coronelismo Mirası

İkinci miras coronelizmo. Eski Cumhuriyet döneminde kentsel alanda ortaya çıkan ve ahalinin oyunun şiddet ya da yardımların paylaştırılması yoluyla kontrol edildiği bir iktidar yapısı. Ulusal Muhafızlar’ın albaylığı, merkezi iktidarın, iktidarlarını sürdürmeleri doğrultusundaki siyasi kampanyalarını finanse eden büyük toprak sahiplerine bahşettiği neredeyse soylu bir unvandı.

Coronelizmo kültürü bütün ülkeye yayıldı ve Getúlio Vargas’ın 1930’da Birinci Cumhuriyet’i ilan ettiği darbe sonrasında varlığını, eski iktidar yapısını sürdürmek için şiddete başvurmayan, medyayı kullanan caudillismo** vasıtasıyla sürdürdü.

Bugün Brezilya’da, neredeyse 90 yıllık cumhuriyet yönetiminin ardından yerel elitlerin gücü el değmemiş biçimde varlığını sürdürüyor ve her seçimde yenileniyor. Bu geleneği en iyi temsil eden parti olan MDB (Movimiento Democrático de Brasileño / Brezilya Demokratik Hareketi) diktatörlük altında ortaya çıktı. Bu, 13 yıl boyunca PT (İşçi Partisi) ile birlikte ülkeyi yöneten bir önceki Devlet Başkanı Michel Temer’in partisi. Partinin başlıca amacı iktidarda kalmak ve liderlerine yönelik sayısız yolsuzluk suçlaması mevcut.

Diktatörlüğün Mirası

Üçüncü miras, 1964 yılında kurulup 1985’te sona eren diktatörlük. Brezilya, bölgede, diktatörlük yönetiminde yer alan ne asker ne de sivillerden yargılananın olmadığı, “bir daha asla”sı olmayan tek vaka. Nüfusun büyük bir kısmı için diktatörlük, Brezilya’nın modernleşmesini ve sanayide çalışmak üzere toplu halde şehre göçen en yoksulların toplumsal tırmanışını temsil eden iyi bir ekonomik dönemdi.

Diktatörlük, altyapı çalışmalarına önemli yatırımlar yaptı ve 1960’larda sürdürülebilir ekonomik büyümeye erişti. Ülke, diktatörlük döneminde bölgeye açıldı, General Golbery do Couto e Silva’nın jeopolitik tezlerini benimsedi ve bunun sonucunda ülke, komşuları arasında belirleyici bir konuma sahip oldu ve başlıca bölgesel güç haline geldi.

Düşünür Vladimir Safastle gibi, bir kırılma olmadığı ve işkencede payı olan askeri personel de, pay sahibi diğer kesimler de korunduğu için, diktatörlüğün kendini şekli demokrasiye yerleştirmekle birlikte gizli olarak varlığını sürdürdüğünü savunanlar var. Bu yüzden, hem ekonomik açıdan hem de ülke algısında şu anki kadar güçlü bir kriz ortaya çıktığında, 1964’ün hayali, arzu edilen ufuk olarak ortaya çıkar.

Belki de Lulismo***, ülkede, nüfusun büyük bir bölümünde heyecan uyandıran son projeydi. Ancak İşçi Partisi’nin yolsuzluk bataklığına sürüklenmesi, başka bir alternatifi öne çıkardı. Kendi patlamalarıyla, kestirilemeyen ancak uzak da olmayan bir zamanda mutlaka tökezleyecek olsa da aşırı sağın önü açık. Söz konusu sağ başarısız olduğunda, toplumsal sol, Bolsonarizmo’nun tamamlayıcısı olan üç mirası (ırkçılık, maçoluk ve militarizm) aşacak bir konumda olmalı.


*Coronelismo: “Koroneller Yönetimi” olarak da bilinen ve 1889’dan 1930’a kadar devam eden Eski Cumhuriyet döneminde gücün, “koronel” adı verilen, yardımları sadakat karşılığında dağıtan yerel oligarkların elinde toplandığı siyasi mekanizmaya verilen isim. Koronel kelimesinin kökeni colonel/albay kelimesine dayanmaktadır.

**Caudillismo: Latin Amerika’da, askeri ve politik önderliği elinde tutan bir diktatörün liderliğine dayanan politik-toplumsal egemenlik sistemi.

***Lulismo: Özetle; Eski Devlet Başkanı Lula da Silva döneminde, daha önce toplumsal hareketlere ve İşçi Partisi’ne düşman olan toplum kesimlerinin, Lula da Silva arkasında birleşmesini ifade eden ideoloji.

https://www.elsaltodiario.com/brasil/las-tres-herencias-que-confluyen-en-bolsonaro-dictadura-esclavitud-coronelismo adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Çin: Bir sonraki emperyalizm

6 Eylül 2018 Perşembe

Uruguaylı düşünür Raúl Zibechi, Meksika’nın La Jornada gazetesi için kaleme aldığı yazıda, Çin’in küresel bir güç olarak yükselişini ve yeni baş emperyal güç olma yolundaki ilerleyişini değerlendirdi.


Bu yüzyılın sonlarında doğru Çin, dünya lideri olan ABD ile yer değiştirerek yeni egemen olacakken tek soru, bu süreçte nükleer savaş olup olmayacağı. İlginçtir ki, dünya solunun önemli bir kısmı, Çin’i emperyalizmin yeni bir biçimine dönüştürme eğiliminde olan bu tırmanışı sempatiyle ya da nötr olarak gözlemliyor.

Çin’in küresel zeminde yükselişinin yolları, ABD’nin benzer zeminde kendini kalıcılaştırma yollarından, yakın bölgelerine ya da arka bahçelerine, özellikle de Karayipler, Meksika ve Orta Amerika’ya askeri olarak müdahale ettiği 20. yüzyılın ilk yıllarındakilerden farklı. Bunun aksine Çin, dikkate değer bir farka işaret eder şekilde şiddet ya da savaşlar olmaksızın bir süper güç haline geliyor. Liderlerinin yinelenen açıklamalarına göre de barış yörüngesinde devam edecek.

İkincisi, Çin tarihi, ABD, İngiltere, Hollanda ve Venedik Cumhuriyeti gibi önceki hegemonik güçlerden çok farklı. Ejderha ülkesi, 19. yüzyılda sömürgeci güçlerin ve 20. yüzyılda sömürgecilik ve emperyalizmin zararlarına maruz kalan bir toplumdan bahseden Japonya’nın işgallerine uğradı.

Aksine, Monroe Doktrini’nin, Latin Amerika’nın, ABD’nin “etki alanı” olduğunu ilan ettiği 1823’ten beri bu yükselen güç, yarısı 20. yüzyılın ilk bölümünde olmak üzere bölgede 50 askeri müdahale gerçekleştirdi. Hedef, Washington’ın düşman olarak gördüğü hükümetleri devirmek ve kendi çıkarlarına karşı olan şahıs ya da partilerin iktidara gelmesini engellemekti.

Üçüncü konu, Çin’in tarihi boyunca hiçbir zaman emperyal güç olmaması ve kendini, toprakları fethetmekten çok kendini savunmakla sınırlamasıydı. Dışarıyı tasarlama gücünden yoksun biçimde çözülmesi gereken ağır iç sorunlara sahip nispeten kırılgan bir imparatorluktu.

Buna rağmen, aksi yöne işaret eden başka sebeplere değinmeliyiz.

Birincisi, Çin, güçlü devlet ve özel tekellerinin devlet yönlendirmesinde sermaye ihracatıyla bugün yeryüzünün tüm köşelerinde büyük bir güç. Çin’de henüz Batılı ülkelerdeki gibi üretken sermaye üzerinde finansal sermayenin egemenliğini temsil eden bir finansal oligarşi olmamakla birlikte, Çin kapitalizmi de küresel sermaye ile aynı mantıkla yönlendirildiğinden bu yönde kuvvetli bir eğilim mevcut.

Bununla birlikte, finansal sermayenin ağır basması ve diplomatik müdahale biçimleri vasıtasıyla dışarıdaki büyük yatırımların korunmasına doğru eğilim, yönetenlerin beyan edilen niyetlerinin ötesinde bir etki yaratıyor. Çin’in, İpek Yolu ve küresel teknoloji lideri olmak için “Çin Malı 2025” gibi girişimler vasıtasıyla barışçıl yükselişi, ticaret savaşı ilan eden Washington’ın yanıtıyla çarpışıyor.

Asya ülkesi, kendi para birimini uluslararası hale getirmek için küresel finans sektörüne girmek zorunda olduğu gibi, mevcut kurallarla oynamak zorunda olduğundan bu savaşa girmeye zorlanıyor. Bu uzun yükseliş süreci boyunca Çin, profilini değiştiriyor, hızla inşa edilen bir uçak gemisiyle ve beşinci nesil savaş uçaklarıyla ispatlandığı şekilde tüm dünyaya müdahale etme kapasitesine sahip olacak şekilde giderek artan oranda güçlü bir ordu kuruyor.

İkincisi, Çin kültürü, çok güçlü patriyarkal eğilimiyle son derece muhafazakâr. Bu temelde, William I. Robinson’ın “küresel polis devleti” dediği şeyin parçası olmak amacıyla 600 milyon kadar gözetim kamerası kuracak olan nüfusunu kontrol etme amaçlı büyük bir devlet kuruyor.

Çin’in dijitalleştirilmiş kapitalizminin, robot, üç boyutlu baskı, nesnelerin interneti, yapay zekâ, yapay öğrenme, biyo ve nanoteknoloji, kuantum hesaplama ve bulut, enerji depolamanın yeni biçimleri ve kullanıcısız araçlar temelli devam eden teknoloji devriminde ABD’ye üstün gelmesi gerekiyor. Çin hâlihazırda, küresel polis devletine doğru yönelimi şiddetlendiren başlıca küreselleşme destekçisi güç durumunda.

Sonuç olarak, Çin siyasi kültürüyle dünyanın anti-sistemik hareketleri arasındaki ilişkiyi analiz etmenin şart olduğunu düşünüyorum. Dünya genelinde hareketlerin andığı üç tarih (8 Mart, 1 Mayıs ve 28 Haziran) ABD ve Avrupa ülkelerindeki bize yansıması gereken halk hareketlerinden doğmuştu.

Çin’de devrimci geleneklerin olmadığını ima etmek istemiyorum. Mao Zedong öncülüğündeki kültür devrimi iyi bir örnek. Ancak bu gelenekler, hareketlerde hâkim bir rol oynamıyor. Tarihte, örnekler aramamızı, mücadeleleri derinleştirmemizi gerektiren bir dönemecin eşiğindeyiz.


http://www.jornada.com.mx/2018/08/03/opinion/018a1pol adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Yunanistan Eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, Project Syndicate için Yunanistan’da meydana gelen orman yangını felaketine ilişkin bir yazı kaleme aldı. Varoufakis yazısında, AB tarafından Yunanistan’a dayatılan kemer sıkma politikalarının yaşanan felaket üzerindeki etkisine işaret ederek, bu politikalara karşı AB vatandaşlarının birleşik mücadelesinin gerekliliğine vurgu yaptı.


Geçen Pazartesi Attica’nın başına devasa bir facia geldi. İlk işaretini, kuşluk vaktinde kızımı Avustralya’ya yolcu etmek üzere bulunduğum Atina Havaalanı’nda gördüm. Güçlü bir ağaç yanığı kokusu, güneşin çağrısıyla, ancak kalın, göğe yükselmiş bir dumanın neden olabileceği beyazımsı sahte tutulma benzeri bir gündüz karanlığının sardığı gökyüzüne bakmama sebep oldu.

Akşamın ilk saatleriyle birlikte haberler ardı ardına gelmeye başladı. Birçok arkadaşımızın ve bazı akrabalarımızın Doğu Attica’daki evleri yok olmuştu. Orman yangını, zincirini koparmış, Atina dışındaki Mati köyü ve Rafina kasabasını biçmiş ve bölge sakinlerini denize doğru kaçmaya zorlamıştı.

Kayıpları, siyasi hareketimiz DİEM25’ten aktivistlerin kötü durumundan bahsedilmesiyle öğrendim. Alevler, Mati’deki evlerini sokaklarındaki diğer tüm evlerle birlikte yok etmiş; ancak en azından canlarını kurtarmışlardı. Güçbela. Karşı komşuları ölmüştü; ertesi sabah cesetleri, yürek burkan bir bir araya gelmenin ortasında 3 yaşındaki kızları ile birlikte birbirine sarılmış halde bulunmuştu.

Ve kara haberler akmaya devam etti. Evleri paramparça olan bir arkadaşım ve kocası kayıplar. Evi deniz kenarındaki bir uçurumun üstünde olan kuzenim, aşağıdaki kayalık sulara 70 metreden atlamak zorunda kaldı; neyse ki balıkçılar tarafından kurtarıldı. Ancak aynı sahilin çok yakınına gelen 26 başka insan, suya ulaşamadan duman ve alevlere yenik düşmüş. Belirsiz sayıda kayıp insanın yanı sıra ölü sayısı 81’e ulaşmış durumda. Kelimeler kifayetsiz.

Bu neden oldu? Kuru bir kış, sıcaklığı 39 derece olduğu ve rüzgârın 130 kilometreyle estiği bir günde yangın felaketini ateşleyecek biçimde büyük miktarda kuru orman ve çalı yarattı. Ancak bunun üstüne, Kara Pazartesi’mizdeki hava, kontrol edilemeyen yangını ölümcül bir cehenneme çevirmek için Yunanistan devleti ve toplumunun kronik başarısızlıklarıyla işbirliği yaptı.

Savaş sonrası Yunanistan ekonomik modeli, herhangi bir yerde ve her yerde (koyak ve çam ormanlarını da içeren) anarşik ve plansız bir gayrimenkul imarına dayandı. Bu bizi, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi, yaz aylarında ölümcül orman yangınlarına ve kış aylarında ani su baskınlarına karşı savunmasız (daha geçen kış, eski bir dere yatağına inşa edilen evlerinde 20 insan öldü) bıraktı.

Bu kolektif başarısızlık, Yunan devletinin daimi hazırlıksızlığıyla yardım gördü ve kızıştırıldı: örneğin, kış ve ilkbaharda tarla ve ormanlarda biriken çıraları temizlemekteki ya da bölge sakinleri için acil kaçış rotaları oluşturmak ve bunları kalıcılaştırmaktaki başarısızlığı. Ayrıca, deniz kıyısındaki yazlıklar çevresindeki sahilin, plajın özelleştirilmesi amacıyla yasadışı biçimde çitle çevrilmesi gibi, oligarşinin alışılagelmiş suçları da var. Konuştuğum görgü tanıkları, birçok kişinin, zenginlerin kendileriyle denizin arasına koyduğu tel örgülerle mücadele ederken öldüğünü ya da ağır yaralandığını söylediler.

Ve son ama çok önemli olarak, burada insanlığın kolektif sorumluluğu var. Bu facia, hızlı iklim değişikliğinin, bizim insani zaaflarımızı cezalandıran doğal fenomeni hızla dolduruyor olmamızdan başka hiçbir şeyi göstermez.

Çoğu zaman olduğu gibi, orman yangını Yunanistan’ı kasıp kavurduğunda hükümet kundaklamayı ima etti. Bu kalleşliği göz ardı edemesem de ikna olmuş değilim. Yunan hükümetleri geleneksel olarak rantçıları, kundakçıları, teröristleri ve hatta yabancı ajanları suçlamayı kullanışlı bulmuştur. Haberlere egemen olan bu kışkırtıcı iddialarla yetkililer, kendi hazırlıksızlıklarını ve uygun yasaları ile güvenlik düzenlemelerini benimseme ve uygulama konusundaki başarısızlıklarını kabullenmekten kaçınmışlardır.

Kemer sıkma ve Yunanistan’ın devam eden “Büyük Buhran”ı müdahalenin etkisizliğinde ne rol oynadı? İtfaiye teşkilatları, yurttaş koruma daireleri, ambulans hizmetleri ve hastanelerde son derece personel eksikliği var. İtfaiyeci ve yangın söndürme uçağı sayısını üç katına çıkardığımızda yangınları durdurulamayacak olsa da, kamu hizmetleri, toplulukları ve maneviyatının on yıl boyunca azaltılmasının cefasını çeken bir ülkenin iklim değişikliği ile daha beter hale gelen bir felakete kendini iyi hazırlaması güçlükle beklenebilirdi.

Gazeteciler bana, Avrupa Birliği’nin yardım edip etmediğini soruyor. Gerçek şu ki, biz Avrupa Birliği’ne girip drahmiyi Euro ile değiştirmeden önce ve bunun sonrasında da yıkıcı yangınlar yaşadık. AB, alevler ile mücadelemizde hiç rol oynamadı, görevi de değil, ayrıca yangınlardan ya da Yunan toplumunun 70 yıl boyunca doğal çevreyi kötüye kullanmasından sorumlu da tutulamaz. Ancak Yunanistan’ın resmi kreditörlerinden oluşan Troyka’nın –Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu- son 10 yıl boyunca Yunan devletini böylesi durumlarda ihtiyaç duyduğu kaynak ve imkânlardan etkin bir şekilde mahrum ettiği tartışma götürmez.

(Aynı gazeteci soruyor) Öyleyse bu, Atina için başkaldırma ve Yunanistan’ın bekasına zarar veren kemer sıkma ve harcama kesintilerinin sona ermesini talep etme zamanı değil mi? Tabii ki! Her an, Yunanistan’da daimi bir insani kriz yaratan saçma kemer sıkma politikaları ve insan düşmanı toplumsal politikaları şeklindeki deli gömleği üzerinden Troyka’ya karşı koymak için doğru zamandır.

On yıl boyunca, tüm sel ve orman yangınlarında kaybettiklerimizden çok daha fazla insanı, AB müessesesinin neden olduğu trajedide kaybettik. 2011 yılından beri 20 binden fazla insan intihar ederken, AB’nin Yunanistan’a zorla kabul ettirdiği ekonomik kriz nedeniyle çalışma yaşındaki on Yunan vatandaşından biri göç etti.

Yangın kurbanlarımız için Brüksel’de timsah gözyaşları akıtılacağını ve Yunanistan hükümetinden de benzer ikiyüzlü duruşu bekliyorum. Ancak Yunanistan’a eziyet eden örgütlü insan düşmanlığında, tek bir günde neredeyse 100 insanın ölmesi nedeniyle bir tersine dönüş beklemiyorum. Avrupa genelindeki ilericiler örgütlenmedikçe, yerel sorumluluğunu kabul etmedikçe ve AB düzeyinde baskı uygulamak için bir araya gelmedikçe hiçbir şey değişmeyecek; Yunanistan’ın Altın Şafak’ı, İtalya’nın Lega’sı, Almanya’nın Hıristiyan Sosyal Birlik ve Almanya İçin Alternatif’i, Sebastian Kurz’un Avusturya hükümeti ve Polonyalı-Macar bağnaz irtibat noktası gibi gururla insan düşmanı olan politik güçlerin daha fazla güçlenmesinden başka. Bu bağlamda, Yunanistan orman yangınları, Avrupalılar olarak bizlerin kolektif sorumluluğunun trajik bir hatırlatmasıdır.


https://www.project-syndicate.org/commentary/factors-behind-deadly-greek-fires-by-yanis-varoufakis-2018-07 adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi