Content feed Comments Feed


Uruguaylı gazeteci-yazar Raúl Zibechi, Bask ülkesinde yayın yapan Gara gazetesi için kaleme aldığı yazıda, sistemin on yıllara yayılan dönüşümünün pandemi sürecinde iyiden iyiye görünür olan sonuçlarına işaret ederek, dünyanın mevcut görünüşünün 20. yüzyılın başında Ekim Devrimi’ni de içeren toplumsal kabarmaların yaşandığı dönem ile benzer olduğunu vurguladı.




Sadece yarım yüzyıl içinde, kapitalizm insanları (elbette sömürülen işçiler olarak) kendine entegre etme arayışında olan bir sistemden, insanlığa karşı bir mülksüzleştirme sistemine dönüştü. Süreç, 1968-1973 krizinde başladı ve 2008 finansal yıkımı sonrasında ivme kazandı.

Tarihçi Eric Hobsbawm, muazzam eseri “Kısa 20. Yüzyıl”da refah devletinin, Rus Devrimi ve yüzyılın ilk çeyreğindeki işçi ayaklanmalarıyla ortaya koyulan meydan okumaya karşı sermayenin yanıtı olduğunu savunur.   

Bu süreçler, yönetici seçkinleri her şeyi kaybetmemek için birtakım tavizler vermek gerektiğine ikna etti. Hobsbawm, “20. yüzyıl tarihi, Rus Devrimi ve onun doğrudan ya da dolaylı yansımaları olmaksızın anlaşılamaz” demişti. Çünkü devrim, kapitalizmi kendini reforme etmeye ve “serbest piyasa ortodoksisinden vazgeçmeye” teşvik etmişti.

Savaş sonrasının altın yıllarında, sosyal harcamalar (sağlık, eğitim, devlet yardımları vb.) toplam kamu harcamalarının ağırlıklı kısmını oluşturmuştu. Ancak 1990’ların başında reel sosyalizmin çöküşü sonrasında, sistemin geriye doğru dönüşümü ne sosyal ne çevresel, ne de etik hiçbir sınır tanımadı.

The Washington Post, 9 Aralık 2019 baskısında “Zenginlerin muazzam zaferi” başlığı ile 1970 ile 2018 yılları arasında gelir değişimine dair bir çalışma yayımladı. Gazete, zenginlerin zaferinin “zamanımızın belirleyici hikâyelerinden biri” olduğunu ve bunun büyük oradan gelir basamaklarının en üstünde buldukları vergi fırsatları sayesinde olduğunu iddia ediyordu.

1970 yılında en zengin yüzde 0,01’in geliri, nüfusun en düşük gelire sahip yarısının gelirinin 188 katıydı. 2018 yılında, en zenginler, en düşük gelirli kesimin 874 katını kazandılar. Kısacası, eşitsizlik neredeyse beş kat arttı.

“Adaletsizliğin Zaferi” kitabının yazarı olan ekonomistler Emmanuel Saez ve Gabriel Zucman şöyle diyor: “1980 yılında, en üstteki yüzde 1, vergiler ve devlet aktarımları yapılmamış haliyle ülke gelirinin yüzde 10’undan biraz fazlasını kazanıyordu; en alttaki yüzde 50’nin payı ise yüzde 20’ydi. Bugün neredeyse tam tersi: en üstteki yüzde 1, milli gelirin yüzde 20’sini, işçi sınıfı ise sadece yüzde 12’sini elde ediyor.”

Sayılar ele alındığında, bu bir skandaldır. ABD yetişkin nüfusunun yarısı, 15 bin 500 euro’luk bir yıllık hane geliriyle yaşıyor. Tüm bunlar olurken, ABD’deki en büyük 350 şirketin CEO’ları, bir işçinin ortalama maaşının 320 katından fazla gelire sahipler; aradaki fark 1989 yılında 61 kat idi.

Her iki durumda da aradaki uçurum beş katına çıkmış. Mevcut pandemi sırasında, koronavirüsün neden olduğu ekonomik çöküşün aradaki farkı arttırdığını göz önünde bulundurmaksızın durum böyle.

Yönetici sınıf için sorun, işçi sınıfının parçalara ayrılmasının (kasti olarak neden olunan), tüketiciliğin üstel büyümesinin ve elektronik gözetimin tahakkümü kesinleştirmek için yeterli olmaması. Baskılama ihtiyacı duyuyorlar, çünkü “tehlikeli sınıflar”, orta sınıfın yoksullaştırılmasıyla büyüdü ve sistemi yeniden sorguluyorlar.

Gerçekten de, dünyanın bugün sunduğu genel görünüş, büyük kabarmaların öncesindekiyle, 20. yüzyılın başında mevcut olan ile epeyce benzer. Hobsbawm şöyle devam ediyor: “1917’de Avrupa, infilakları her an gerçekleşebilecek olan toplumsal patlayıcıların bulunduğu büyük bir kutuydu”.

Pandemi sırasında ceremesini çektiğimiz gündelik hayatın militarizasyonunu bu bağlamda değerlendirmeliyiz. Bu düzeyde, aynı zamanda çok kısa dönemler içinde yükselen bir eşitsizliği, demokratik özgürlükler ve kurumlara esnekliği devam ettirerek sürdürebilmek mümkün değil. Latin Amerika hükümetleri tarafından uygulanan sosyal politikalar, en azından bazı ülkelerde mevcut olan kapsamlı ve düzgün sağlık ve eğitim sistemlerinin yanında bir gülümseme.

Pandemi, sosyal desteklerdeki “eksik yönlerden” fazlasını ortaya çıkarıyor. On yıllardır süren sağlıkta özelleştirmenin, eğitime ve bütün olarak sosyal koruma sistemine yatırım yapılmamasının sonuçlarını gösteriyor.

Altının çizilmesi gereken ilave üç konu daha var.

Birincisi, 50 yıldan bu yana yaşadığımız karşı reformlar bazı kötü hükümetlerin sonucu değil, çünkü en muhafazakârından ilericisine kadar bunlar çeşitli devlet idarelerinden onaylanıyorlar. Bu nedenle uzun vadeli, yapısal, sistemik bir yön değiştirmeyle yüz yüzeyiz.

İkincisi şu ki, eşitsizliğin büyümesi ve genç nesillerin (40 yaş altı olan ve yeterli bir emekli maaşına sahip olmayacak olanlar diyelim) beklentisizliği, hükümetler değişse bile yerinde kalacak, çünkü bu hükümet değişimleri, iktidar kaynaklarını ve tabii ki ekonomiyi kontrol eden yönetici sınıfların tercih hakkı olacak.  

Üçüncüsü, artık yönetici sınıfı reform için teşvik edici şeyler mevcut değil, artık işçilerden korkmuyorlar. Bu noktada, hiçbir şey beni yanılıyor olmaktan daha memnun edemez. Ancak her şey, sistemin ve onun başında olan sınıfın dönüşümünün çok derin olduğuna, duvarlarla çevrili mahallelerinde ve kendilerine uygun biçimde satın aldıkları veya şantaj yaptıkları devlet yöneticileriyle kendilerini korunaklı hissettiklerine işaret ediyor. Birkaç yıl içinde, finansal sistem demokrasiyi gasbetmeyi ve onu, kendi çıkarları açısından sonuç yaratmayan bir seçim pratiğiyle sınırlamayı başardı.

Gerçekten mevcut olan kapitalizmin insanlığa karşı bir savaş olduğunu varsayarsak, hâlâ başka bir dünya isteyenlerimiz, dünyayı dönüştürmenin yollarına dair kafa yormak zorundadır. Bizi ortadan kaldıracak savaşlardan geçmeyen ya da kendini, en güzel arzuları etkisiz hale getiren seçim sistemine eklemlemeyen yollara dair.    



Çeviri: Gerçeğin Günlüğü


Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

Hindistanlı yazar Arundhati Roy, El Pais gazetesi (Brezilya baskısı) ile gerçekleştirdiği söyleşide Covid-19, milliyetçilik, ırkçılık karşıtı gösteriler, kast sistemi ve Gandhi gerçekliği, kadın mücadelesi gibi konulardaki görüşlerini paylaştı.

- Covid-19’u, karanlıktaki şeyleri aydınlatmamızı mümkün kılan kimyasal testlerle karşılaştırdınız. Durum nedir? 

Meydana gelen şey, bize kapitalizm ve neoliberalizmin krizine ve eşitlikçi bir toplumun en ufak belirtisinin dahi yok edilmesine dair bir şeyler söylüyor. Hindistan’da her şey çok kötü bir şekilde planlanmış ve devasa bir açlık ve işsizlik krizi, topyekûn bir çöküş olacak şekilde uygulanmış durumda. Ayrıca bu ay Keşmir’in özel statüsünün iptali ve ilhakını da yaşadık. Hükümetin Çin ve Pakistan’a karşı söylemi, sınıra asker sevk edecek düzeyde saldırgandı. Ekonomi, hiçbir toparlanma belirtisi göstermiyor. Devasa bir kriz var. Ve entelektüelleri, akademisyenleri, hukuk insanlarını tutuklayarak, hükümetin yalanlarını dinlemeyen gazetecileri taciz ederek Müslümanlara karşı nefreti yaymayı sürdürüyorlar. 

- Geçtiğimiz ay Hiroşima ve Nagazaki’nin yıl dönümleriydi. Hindistan’ın nükleer testlerine ilişkin 20 yıldan fazla bir zaman önce yazmıştınız. 

Evet ve şu anda yüz yüze karşılaşma halinde olan üç nükleer güç mevcut; Çin, Pakistan ve Hindistan. Ve bu durum sadece, bir savaş olup olmamasına ilişkin ya da bunun bir nükleer savaş olup olmamasına ilişkin değil; bu silahların, insanların zihinlerinde hangi etkiye sahip olduğuna ilişkin. Nükleer denemeler, İslamofobiyi destekleyen ve sokakta öldürmek ve linç etmek için izin belgesine sahip olduğunu varsayan Hindu milliyetçiliğinin muhalefetten hükümet olmaya geçtiği andı. 

- Sosyal ağlar, yıllardan beri betimlediğiniz politik ve toplumsal manzarayı nasıl etkilemekte?

Ağlar, medyanın yalancılıklarını kuvvetlendiriyor, fakat bu ağlar aynı zamanda varlığını sürdüren küçük direnişin ilerleme kaydettiği platformdur. Tamamen sağ tarafından el koyulmuş alanlar değiller, ancak örneğin seçim süreçlerinde sahip oldukları güç ve yalan haberlerin kasti bir şekilde yayılması ile kamuoyunun nasıl manipüle edildiği dehşet verici. Fakat tamamen düzen medyasının gücüyle birleşik halde çalışıyor. 

- Hindistan’ı, “yeni bir ulusta yaşamayı öğrenen eski insanlar” şeklinde tanımlıyorsunuz.

Hindistan’ı bir ülkeden fazlası olarak; 20’den fazla resmi dil ve 700’den fazla lehçe ile ulus devlet olmaya çalışan ve bu süreçte muazzam miktarda şiddet uygulayan kıta büyüklüğüne yakın bir kra parçası olarak görüyorum. Hindu milliyetçiliği şu anda topraklarına el koyarak yerlerinden sürdüğü yerli halkları sömürgeleştiriyor. Hindistan’ın 1947 yılında bağımsızlığını kazandığı zamandan bu yana ordunun sınırda kendi halkına karşı seferber olmadığı tek bir gün yok. 
- ABD’de milliyetçilik Trump ile birlikte nasıl bir etkiye sahip oldu? 

Vietnam’ın, İran’ın, Güney Amerika’da herhangi bir devletin ya da Irak’ın tarihini biliyoruz. Saygın gazetelerde basılan, Saddam’ın kitle imha silahları hikâyesi gibi yalanları görmek için sosyal medyaya ihtiyacımız yoktu. Şu anda bir yeni dünya düzeninin ortaya çıkışıyla yüz yüzeyiz. Bu, Amerika’nın dünya egemenliğinin sonu. 

- Yazdıklarınıza yönelik eleştirilerle nasıl başa çıkıyorsunuz? Maoist gruplara dair yazdıklarınız şiddetli saldırılara uğradı. 

Ben Maoist değilim ama yerli halkın yüzde 99’unun Maoist örgütlerin etkisi altında olduğu yerlerde, paramiliter güçlerin gerillaları çökertmek amacında olduğunu söylüyorum. Bu halkın en az yüzde 40’ı davaya adanmış savaşçılar durumunda, çünkü geçmişten bugüne köylerinin yerle bir edilmesini, tecavüzleri, kitlesel hapsedilmeleri gördüler. Ne yapmalarını bekliyorsunuz? Gandhi gibi olmalarını mı istiyorsunuz? Onun büyük bir sahneye ve çok sayıda seyirciye ihtiyacı vardı. Zaten aç iken açlık grevi yapamazsınız. 

- Hindistan’a yönelik eleştirelliğiniz kaynağını vatansever bir dürtüden mi alıyor? 

Hayır, çünkü en başta Hindistan’ın bir ülke olduğunu düşünmüyorum. Bu daha çok, buradaki manzaraya, müziğe, mevcut karmaşa ve çılgınlığa yönelik hissettiğim sevgiyle ilgili. Ve meydana gelen tam aksinden de nefret ediyorum: katılık, hiyerarşi, kast, Hindu milliyetçiliğinin vaazı. Aynı zamanda derinden sevmediğiniz bir şeye dair öfkeli olamayacağınızı düşünüyorum. Burayı önemsemesem başka herhangi bir yerde yaşardım ama burada olmayı, burada mücadele etmeyi, burayı sevmeyi istiyorum, her şeyi burada yapmak istiyorum. 
- Gandhi figürünü tereddüt etmeksizin eleştirmiş, bu “aziz”i kuşatan yalanları ifşa etmiştiniz.

“Doktor ve Aziz”, beni en çok ürküten metindir, çünkü tarihi, tüm dünyanın beynini yalanla yıkayan bir insanla zıtlaşıyordum. Ben de Gandhi’ye dair yarı gerçekler ve yalanlarla büyüdüm. Ancak yabancıların, kast sisteminin dehşetini (Gandhi’nin kabullendiği) gerçekten anlayıp anlayamayacaklarını bilmiyorum. 

- Isabel Wilkerson, yakın zamanda ABD’deki ırkçılığı bir kast sistemi olarak açıklamaya çalıştığı bir kitap yayımladı. Bu, bir çeşit kültürel el koyma mı? 

Kitabı okumadım, ancak bazı bağlar kurulabilirse de kastı ırkçılığa tatbik etmenin o kadar kolay olmadığını düşünüyorum. Kastlar Hinduizm ile, din ile bağlantılıdır. Kast, herhangi bir dayanışma biçimine izin vermeyen çok ayarlı bir şeydir. 

- Irkçılık karşıtı protestoları ve Black Lives Matter hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD’de en büyük endişe, bu gösterilerin –toplumsal sınıf eşitsizliğinden bahsettikleri için harika olan ve daha da ileri giden- enerjisinin seçim kampanyasına aktatılarak ve Demokrat adayın zaferi ile son bulabileceği yönünde. Trump’ı yenilgiye uğratmanın önemli olduğu gibi, bu protestoların sadece Joe Biden’ı Beyaz Saray’a yerleştirmeyi amaçlayamayacağını da bilmek önemli. Bu bir ikincil etki olabilir ancak ana etki değil. 

- MeToo sonrasında son yıllarda dünyayı dolaşan feminist çığlığa dair düşünceleriniz neler?

MeToo bir kızgınlıktı ancak bir hareket miydi bilmiyorum. Hindistan’da toprağı elinde tutmak için ormanda katledilen, sakat bırakılan ya da tecavüze uğrayan binlerce kadın var, fakat feminizm profesyonelleri bunu bir feminist mücadele olarak değerlendirmiyorlar. Ortaya çok önemli sorular atıyorlar ama yaşananların ardında olan ve zulümlerin önünü açan ekonomiyi sorgulamıyorlar. Annem kafa tuttu ve kadınların, ebeveynlerinin mal varlıklarının dörtte birinden fazlasını miras olarak almalarına izin vermeyen yasayı değiştirtmeyi başardı.

- Onun mücadele ruhunun varisi misiniz?

Evi 16 yaşında terk ettim. Annem olağanüstü bir kadındı ancak içinde yaşadığı toplum çok muhafazakârdı. O bir fenomendi ama ben hep dışarıda oldum. Babamın kim olduğunu bilmediklerini ev benim evlenmeyeceğimi söyleyen insanlarla büyüdüm. Mevcut sisteme itaat ile elde edeceğim hiçbir şey yoktu. 

- Neredeyse 30 yıldan bu yana mücadeleci metinler yazmaktasınız ve bu metinler, sistemin gitmekte olduğu çöküşün alarmını veriyor. Kelimelerin gücü nedir? Umudunuzu nasıl koruyorsunuz? 

Yaptığınız iş, kapitalizmin çöküşü ile sonuçlanmadığından morali bozulan gösterişli bir kişi haline gelemezsiniz. Daha önce birilerine söylediğim gibi, bu, çok sayıda kamyonun bulunduğu bir yolda karşıdan karşıya geçen karınca olmak gibi; moralinizi bozamazsınız! Bir insan olarak, hakkında yazdığınız şeylerden farklı bir kefede olduğunuzu kavramalısınız. Ve hepimiz kahkaha atmak ve sevmek için gerekçeler buluyoruz. 


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

salon.com’dan Chauncey Devega, yazar-tarihçi-kent kuramcısı Mike Davis ile koronavirüs salgınının ABD ve dünyada ortaya çıkardığı sonuçlar ve devamındaki olasılıklara ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi. Mike Davis söyleşide, salgın sürecinde önde gelen zenginlerin daha çok zenginleştiğine ve geri kalan tüm kesimleri büyük bir çöküşün beklediğine işaret ederken, salgın sonrasında otoriter rejimlerin baş gösterme ve güçlenme olasılığına dikkat çekerek bunlara karşı mücadelenin izleklerine dair ipuçları sunuyor.


- Yazdıklarınızda ve söyleşilerinizde, neoliberalizmi, özet olarak çete kapitalizmi üzerinden açıklamak için “süper kapitalizm” şeklindeki güçlü tabiri kullanıyorsunuz. “Süper kapitalizm” ve onunla bağlantılı güçler, Amerika’da insanların yaşamını günlük temelde nasıl olumsuz etkiliyor?

Bu ülkede, insanlar bir akşam yataklarına gidip sabah uyanmışlar ve dışarıda bir anda Büyük Depresyon ve 1933 yılı yaşanıyormuş gibi oldu. Bu sadece ani şok bakımından değil, aynı zamanda orta ve uzun vadeli sonuçları bakımından da doğru.

Şu anda çocuklu ailelerin neredeyse üçte biri, ihtiyaç duydukları gıdayı satın almak için yetersiz bir gelire sahip. Sisteme kayıtlı resmi işsizlerin sayısı da, tamamen işsiz olanların sayısı da –bir nedenle öyle nitelendirilmeyen ya da henüz kaydedilmeyen- dâhil edilirse Amerikan iş gücünün üçte biri kadarı işini kaybetmiş olacaktır. İnsanlar evlerini de kaybediyorlar.

Maalesef bu sadece başlangıç. Dünya Sağlık Örgütü, koronavirüsün resmen küresel salgın olduğunu duyurdu. Sermaye basını ve geleneksel ekonomi basını, bir resesyon olup olmayacağını değil, bunun ne zaman ortaya çıkacağını ve ne kadar kötü olacağını tartışıyor. ABD ekonomisi 2008 Büyük Resesyonu sonrasında gerçekten toparlanmış durumda değil.

Koronavirüs, sadece bu ülkenin ekonomisinde değil, kesinlikle dünyanın her yerinde hâlihazırda mevcut olan bir dizi çelişkiyi patlattı. Küresel salgın, bu sıkıntıları daha kötü hale getirdi. Beni en çok endişelendiren şeylerden biri, bu ülkeyi ve bir bütün olarak dünyayı, içine girmiş olduğu ekonomik bunalımdan çekecek bir lokomotif görmüyor olmam.

Mancınıkla yeni bir tarihsel çağa fırlatıldık. Esas itibarıyla tüm epidemiyologlar, koronavirüsün, bir dizi küresel salgının sadece ilki olduğuna inanıyorlar. Bütün cephelerde güçlerin yakınsamasına şahit olacağız –küresel gıda krizi de dâhil-. Bu, tünelin sonunda ışığın olduğu bir an değil.

- Koronavirüs pandemisi ve Amerika’da sebep olduğu ekonomik yıkım, kapitalizm için bir çeşit “kriz” olarak tanımlanmış durumda. Fakat kapitalizm uzun süredir bir tür “kriz”in içinde tanımlansa da uyum sağlıyor ve varlığını sürdürüyor. Ölüm ilanı için erken değil mi?

Kapitalizm, ekonomik krizle, hatta daha ciddi olarak savaş vasıtasıyla değişir.

Ve tabii ki, 2008’den beri geniş biçimde tartışıldığı gibi, ekonominin serbest yatırım fonları ve özel sermaye ile finansallaşması bu ülkeden iş ihraç edilmesine ivme kazandırdı. Amerikan ekonomisi de dev şirketler tarafından değil, DeVos ailesi gibi küçük milyarderler, petrol milyarderleri ve bu tip başkaları vasıtasıyla yönetiliyor. Bu tür bir tahrip edici ekonomi politikası dünyayı da etkiliyor.

Kapitalizm sürekli olarak değişir. Ancak en önemli analizde, kapitalizmin insanın varlığını sürdürmesini başlıca dört açıdan tehdit ettiğini bilmeliyiz.

Hepsinden önce, gıda ya da su güvenliği açısından insanlığın varlığını sürdürmesini garanti etmiyor ve edebileceğine de inanmıyorum. Uzun bir süredir standart tahmin, dünya tahıl üretiminin 2040-2050 yıllarında dünya nüfusunun ihtiyacını karşılayacak şekilde yüzde 50 oranında artacağı şeklindeydi. Bu gerçekleşmiyor. İkinci açı tabii ki küresel ısınma. Ve iklim değişimiyle mücadele etmek için iki durum var. Birincisi, ekonomilerimizi olabildiğince hızlı karbondan arındırdığımız azaltmadır. Fakat diğeri, yüz milyonlarca insanın okyanuslardan uzaklaşması hareketini gerektiren adaptasyondur.

Kapitalizm artık bizi yeterince sömürmüyor, bu da yeterince iş yaratmaması anlamına geliyor. Kapitalizm insanlar için gelir veya anlamlı toplumsal roller sağlamıyor.

Ve son olarak, daha fazla değilse de 15 yıldan bu yana gerçekleşen bir devrim mevcut. Sadece belirli hastalıklara dair araştırma anlamında değil, atomik düzeye kadar biyolojik düzenleme yapabilen yeni biyolojik teknolojilerin gelişmesi anlamında da. Yeni aşı üretimi biçimleri, yeni nesil dizilim. Biyoteknolojide bir devrim oldu. Ancak an itibarıyla bunu, tüm Amerikalılar ve bu gezegende yaşayan bütün insanlar için kamusal sağlığa dönüştürme kudretinden yoksunuz. Şu anda var olan haliyle kapitalizmle 30 yıl kadar daha devam edersek, birkaç milyar insanın yaşamı risk altındadır. En temel biçimde, nihayetinde birçoğunun (hastaların) önceliği şimdiden günümüz kapitalizmi tarafından belirlenmiş durumda.

- Trump, onun Cumhuriyetçi destekçileri, plütokratlar ve diğer çete kapitalistleri ile onların propagandacılarının; insanların, yaşamlarını “ekonomi” için feda etmeye hazır olmaları gerektiği şeklindeki söylemlerini nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Bütün bir Nazi sözcüğündeki en fena ifade, “yaşamların yaşamaya değmediği” anlamına gelen Alman tabiriydi. Bu, zihinsel ve fiziksel engelli insanların kitlesel biçimde katledilmeleri sırasında başvurulan resmi ifadeydi. Bu, bunayan insanların katledilmesini ve yaşlıların Naziler tarafından hastanelerde binler halinde öldürülmelerini de içeriyordu. Neredeyse aynı insanlık dışı etik ve ilkeler bugün de kabul edilebilir durumda. Ve bu sadece ABD’de değil, Büyük Britanya’da da böyle.

Trump’ın, Cumhuriyetçi liderlerin ve diğerlerinin ekonomi, yaşlılar ve diğer savunmasız insanları koronavirüse kurban etmeye dair dili, özünde Nazi ahlâkı, Nazi öjenik ve sosyal Darwinizm biçimidir.

Bu sadece kârın insanlardan önce gelmesi değildir, aynı zamanda şu anda insanların kâra feda edilmesi gerektiğidir.

Sıradan insanlar, bir yandan yaşlı aile üyelerinin ya da engelli insanların sağlıkları ve hayatta kalmaları, diğer yandan bütünlüklü kişisel ekonomik çöküşlerini önlemeye çalışmaları arasında korkunç bir seçim yapmalarının istendiği durumlara sokulmaktalar.

Sıradan insanlar, evlerini ve tasarruf hesaplarını kaybetme ile salgında sağ kalma arasında seçim yapmaya zorlanıyorlar.

Amerikan toplumu şu anda başka bir virüsle kuşatılmış durumda. Ve bu virüs, hepsi de hedeflerini azami hale getirmek için diğer insanları kurban etmeye hazır olan elitlerce imkânsız tercihler yapmaya zorlanma virüsü. Birçok şehirde ölenlerin yüzde 60’ının Afro-Amerikanlar olduğunu öğrendiklerinde, bu durumun aynı elitlere, insanlardan kişisel koruyucu ekipman olmaksızın ya da aile üyelerine yönelik riski göz önünde bulundurmaksızın işlerine geri dönmelerini talep etmeleri hususunda daha fazla memnuniyet verdiğine eminim.

- Amerikan halkı, hayatlarının finansallaştırılması ve bunun yol açtığı felaketini bir şekilde normal kabul etme doğrultusunda nasıl toplumsallaştı?

21. yüzyılın ilk on yılları, daha çok, bir çeşit “Dickensian”* mantığa dönüşle 19. yüzyıl ortaları gibi görünüyor. 1840 ya da 1850’lerden, bu durumu hak etmeyen yoksulların seslerini dinliyormuşum gibi hissediyorum.

İnsanlar, yaşamlarını etkileyen güçler üzerinde kontrollerinin olmadığı hissindeler. Örneğin ekonominin finansallaştırılması ve sosyal dünya. Buna mı oy verdiniz? Buna mı oy verdim? Bu sorunları anlamıyoruz. Bir halk olarak biz, bu politikaların arkasında gerçekten kimin olduğunu bilmiyoruz.

Şu anda evrensel sağlık hakkından daha acil ne olabilir? Milyonlarca insan işini kaybediyor ve bu olduğunda sağlık haklarını da kaybediyorlar.

Koronavirüs nedeniyle acil servislere neredeyse sınırsız gereksinimin olduğu bir zamanda ABD’de özel hastanelerin ve kliniklerin çöküşüne şahit oluyoruz. Amerikan sağlık endüstrisinin yarısı, serbest yatırım fonları ve özel sermaye şirketleri tarafından “kurtarılmaya” terk edilmektedir. Sistem, koronavirüs krizinden kısmen sorumlu olan mevcuttan daha kötü olacak.

Halk olarak biz; serbest yatırım fonları, bankalar, ilaç şirketleri ve fosil yakıt endüstrisinin, seçilmiş yetkilileri kontrol etmek için ne kadar para verdiklerinden haberdar değiliz. Açık tercihler yapmak için bilinçten ve kudretten yoksunlukta ve gerçek alternatifler sunan adayların yokluğunda, bu bataklıktan doğru bir şekilde geçmek halk için neredeyse imkânsız.

Cumhuriyetçi Parti şu anda muhtemelen, insanlık için Almanya’da Nazilerin olduğu kadar büyük bir tehdit. Örneğin: Cumhuriyetçiler, son 30 yıldır küresel ısınmaya dair adım atılmasının önünde gerçek anlamıyla tek başına en önemli güç olmuştur.

Bu ülkede alternatif politikalar sunması ve işçi sınıfının çıkarlarını temsil etmesi gereken Demokrat Parti, neoliberalizme ve ekonominin finansallaştırılmasına boyun eğmiş durumda.

- Whole Foods, Target, CVS, Walgreens ve başkaları gibi dev şirketler, “zorunlu çalışanlar”ının “kahraman” olduğu şeklinde ahlâksız bir anlatı yarattılar. Bunlar, sömürülen ve birçoğunun başka seçeneği olmadığından hayatlarını riske atan düşük ücretli çalışanlar.

Bu tamamen iğrenç –insanları kahraman olarak övmek ve onları korunma olmaksızın tehlikeli koşullara göndermek. İnsanlara risk tazminatı ödemeyi reddetmek. Bir başka ifadeyle, onlara çöp gibi davranmak ama sonrasında da “kahraman satış elemanlarımız ve zorunlu çalışanlarımız” olarak övmek. Sağlık çalışanları da bunun bir parçası. Uygun ekipman ve diğer korumaların olmaması nedeniyle ölürken alkışlandılar.

Fakat bu, söz konusu şirketlerin Amerikan ekonomisinde düşük ücretli işçi ve dağıtım işçisi çalıştırdığına dair endişeyi kanıtladı.

İnsanlar isyanda. Ülke genelinde bu kadar çok iş yeri protestosu görmek şaşırtıcı. Jeff Bezos’tan başlayarak aşağı doğru, şirket elitlerinin, çalışanlarının sahip olduğu güce dair yeni bir korkuları var.

Ve tabii ki diğer yandan, pandemi ve ekonomik çöküş, aile işletmeleri ve küçük işletmeler için neredeyse yok olma hadisesi –özellikle çok sayıda göçmen işçi çalıştıran işletmeler için. Darwinci ifadelerle, koronavirüs, teraziyi daha küçük perakendecileri ve aile şirketlerini hızla yok edecek olan Amazon gibi “velociraptor”ların** lehine eğiyor.

Orta sınıf ve hatta üst-orta sınıfın bazı parçaları, şu anda yoksulluğa yakın bir duruma inmeye zorlanıyor. Onlar da uçuruma düşüyorlar. Krizden toparlanma üç ya da dört yıl içinde olmayacak. Pandemiden kaynaklı kartopu etkisini seyrediyoruz ve sonrasında ekonomi, sonra gıda krizi ve sonra su krizi vb. gelecek.

- Koronavirüs sonrası bir pandemi senaryosu: Amerika’da, başka Batılı ülkelerde ve her yerde, bir demokratik otoriteryanizm rejimi olacak. Şirketokrasi daha çok güce sahip olacak. Gözetim toplumu ve gözetim kapitalizmi daha da baskın hale gelecek –ve küresel kamunun çoğunluğu tarafından, günlük yaşamın sağlık ve güvenlik için gerekli sıradan parçaları olarak kabul edilmiş olacaklar. Kendimizi, bu şimdiki gelecekte yer alan distopyaya nasıl alıştırmalıyız?

Tehdit çok korkunç. Donald Trump gibi bir başkanımız var, egosu çok büyük ve her şeyi kendi içine çekiyor. Ona göre, kendisi dışında bir gerçeklik yok. Trump, başkanlıkla ilgili her türlü sorumluluğu reddederken bir yandan da Adalet Bakanı William Barr ve Cumhuriyetçiler aracılığıyla mutlak yetkiler istiyor.

Amerika tiranlığın eşiğinde. Ancak aynı zamanda, görünüşte her şeye kudreti yeter olan gözetim aygıtlarının ve diğer teknolojilerin nasıl güvenlik açıklarıyla dolu olduğunu da gördük. Ocak ayından bu yana gerçekleşen sistem çöküşü düzeyine bakın. İnsanların, şiddet içermeyen mümkün olan her türlü metodu kullanarak direnmesi gerekiyor. Amerikan halkı sokaklarda kalmalı. Tek bir şey biliyorum: İnsanların özenli ve şiddet içermeyen bir biçimde, bunların birçoğuna uymaya karşı her türlü yolla savaşmaları lazım. Şubat’tan beri sokaklarda kalmamız gerektiğini savundum. Sosyal mesafelenme ile toplumsal sorumluluğa sahip direniş ve protesto davranışı arasında bir çelişki görmüyorum.

- Michigan’da ve ülkenin başka yerlerinde gerçekleşen, Trump, Cumhuriyetçi Parti ve onların medyası tarafından teşvik edilen kamusal sağlık karşıtı, silahlı ve terörist şiddet tehdidi içeren koronavirüs “mitinglerine” baktığınızda ne görüyorsunuz?

İlericiler Demokrat Parti ya da Kongre’de çoğunluk haline gelirse, ABD’de düşük yoğunluklu iç savaş gibi bir şeyler görme ihtimalinin açık olduğundan endişe ediyorum. Sağcıların tepkisi o kadar büyük olacak. Tabii ki sağcı paramiliterlerden tehdit var. Ancak sivil haklar hareketine yönelik Güney’deki “büyük direniş”in rolünü de hatırlayın. Beyaz Yurttaşlar Konseyleri, sivil haklar hareketine şiddetle karşı koymak ve onu durdurmaya çalışmak için milyonlarca kişiyi harekete geçirdi. Entegrasyon, oy kullanma hakkı ve diğer ilerlemeleri durdurmak için federal hükümete ve eyalet hükümetine kafa tuttular. Önümüzdeki birkaç yıl içinde, “büyük direniş”in ve şiddetin başka çeşitlerinin güncel versiyonunun bu ülkede meydana geleceğine inanıyorum.

- İnsanlar bu kadar zorlu bir zamanda umudu ve umutsuzluğu nasıl dengelemeli? Ve direniş neye benziyor?

Savaşmamız gerektiği için savaştığımıza inanıyorum. Bunu yapıyoruz çünkü kendimizi, ailelerimizi, tüm insanlığı kurtarmak için gereken şeyi yapmalıyız. Olasılıklar ne kadar vahim ya da durum ne kadar umutsuz olursa olsun direnmeliyiz. Ben, sivil haklar hareketi içinde politize oldum ve ilk gerçek toplumsal vicdanımı geliştirdim. Jim Crow’un ve devirmek için mücadele ettiğimiz diğer ideolojilerin gücü göz önüne alındığında, sıradan insanların tamamen öngörülemeyen şeyler yaptığını, mucizeleri gördüm.

Şu anda umutlarım, mevcut nesildeki ve özellikle siyah gençlerdeki değişim unsurlarında. Direnmek ve galip gelmek için gerçekçi olanı reddetmeli ve gerekeni yapmalıyız.




*: Dickensian durum, yaşam ve çalışma koşullarının İngiliz yazar Charles Dickens’ın eserlerinde anlatılan sefalet haliyle benzer ya da bundan daha kötü olduğu durumları anlatmak için kullanılan tabirdir.

**: Velociraptor, ismi “hızlı yırtıcı” anlamına gelen etobur bir dinozor türüdür.

https://www.salon.com/2020/07/09/mike-davis-on-the-global-crisis-this-moment-is-not-a-tunnel-with-a-bright-light-at-the-end/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız




İtalyalı tarihçi-yazar Enzo Traverso, Jacobin için, 2019 Sonbahar’ında Şili’deki isyanda başlayan, ABD’deki ırkçılık karşıtı eylemlerde daha görünür olan ve birçok ülkeye yayılan heykel yıkma eylemlerinin politik kökenleri ve meşruiyet kaynaklarına ilişkin bir yazı kaleme aldı.

Traverso, “Köle sahiplerinin ve soykırım faillerinin heykellerini yıkan protestocular sıklıkla ‘geçmişi silmek’ ile suçlanıyorlar. Ancak eylemleri, bu heykellerin andığı figürlerin dikkatle incelenmesine neden olur –tarihin, kurbanlarının bakış açısından tekrar anlatılmasına olanak verir” diyor.




Irkçılık karşıtlığı, bir hatıra savaşımıdır. Minneapolis’te George Floyd’un öldürülmesinin ardından dünya genelinde yükselen protesto dalgasının en dikkat çekici özelliklerinden biri bu. Her yerde, ırkçılık karşıtı hareketler kölelik ve sömürgeciliğin mirasını temsil eden heykelleri hedef alarak geçmişi sorguladılar: Virginia’da konfederasyon ordusu generali Robert E. Lee, New York City’de Theodore Roosevelt, birçok ABD kentinde Kristof Kolomb, Brüksel’de Belçika Kralı II. Leopold , Bristol’de köle taciri Edward Colston, Fransa’da 14. Louis’nin Finans Bakanı ve utanç verici Code Noir’ın (Kara Kod, 14. Louis döneminde oluşturulan ve köleliğe yasal zemin sağlayarak kölelerin haklarını tanımlayan yasal düzenlemelere verilen isimdir; ç.n.) yazarı Jean-Baptiste Colbert, modern İtalyan gazeteciliğinin babası ve faşist sömürgeciliğin geçmişteki propagandacısı Indro Montanelli ve daha başka heykeller.

İster devrilmiş, ister tahrip edilmiş, ister boyanmış, isterse üstüne graffiti çizilmiş olsun; bu heykeller mücadelenin yeni bir boyutunun örneğini veriyorlar: haklar ve hatıra arasındaki bağlantı. Damgalanmış ve gaddarca davranılmış azınlıklar olarak siyahların konumu ile sömürgecilik sonrası öznelerin karşıtlığına ve ezenlerine, kamusal alanda –aynı zamanda gündelik yaşamlarımızda kentsel çevremizi de oluşturan bir alan- verilen simgesel yere ışık tutuyorlar.

Devrimlerin, bir “ikona kırıcı öfke” barındırdığı iyi bilinir. İster İspanya İç Savaşı’nın ilk aylarında kiliselerin, haçların, kutsal emanetlerin tahrip edilmesi gibi kendiliğinden olsun, ister Paris Komünü sırasında Vendôme Sütunu’nun yıkılması gibi daha dikkatle planlanmış olsun, bu ikona kırıcılık patlaması yerleşik düzenin devrilmesini şekillendirir.

Yönetmen Sergei Eisenstein, Rus Devrimi’ne ilişkin başyapıtı Ekim filmini Çar 3. Alexander’ın bir heykelini deviren kalabalığın görüntüsüyle açmıştı ve 1956 yılında Budapeşte’deki isyancılar Stalin’in heykelini tahrip etmişti. 2003 yılında –bu tarihsel kuralın ironik bir teyidi olarak- ABD güçleri, işgallerini bir halk ayaklanması kılığına büründürmek amacıyla çok sayıda iliştirilmiş televizyon kanalının da suç ortaklığıyla Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki heykelinin devrilmesini tertiplediler.

Bu vakanın aksine, protesto hareketlerinin ikona kırıcılıklarının hakiki olduğu her yerde bu davranış daima öfkeli tepkiler canlandırır. Komünarlar, “vandallar” olarak tariflenmişlerdi ve sütunun devrilmesinden sorumlu olanlardan biri olan Gustave Courbet cezaevine atılmıştı. İspanyalı anarşistlere gelirsek, onlar da acımasız barbarlar olarak suçlanmışlardı. Benzer bir öfke son haftalarda filizlendi.

Boris Johnson, Churchill’in heykellerinden birinin üstüne “ırkçı” –hem Afrikalıları tasviri hem de 1943 yılındaki Bengal kıtlığı ile ilişkili güncel tartışmalarla bağlantılı olarak bilimsel fikir birliğinin olduğu bir gerçek- yazıldığında rezalet çıkardı.

Emmanuel Macron, Fransız ulusuna, ırkçılığın katiyen bahsi geçmeyen bir mesajda benzer ikona kırıcılıktan öfkeyle yakındı: “Sevgili yurttaşlarım; bu akşam size Cumhuriyet’in, tarihindeki hiçbir izi ya da figürü silmeyeceğini açık bir şekilde söylüyorum. Başarılarının hiçbirini unutmayacak. Hiçbir heykelini yıkmayacak.”

İtalya’da, Milano’daki bir parkta bulunan Indro Montanelli’nin heykelinin üstüne kırmızı boy atılması, Il Manifesto haricindeki gazetelerin ve medyanın ittifakıyla “faşist” ve “barbarca” bir eylem olarak kınandı. 1970’lerde solcu “teröristlerce” yaralanan Montanelli, demokrasi ve özgürlüğün kahraman savunucusu olarak kutsanmıştı.

Boya atanlar tarafından heykelinin maruz bırakıldığı “alçak saldırı”nın ardından Corriere Della Serra’nın editoryal yazarlarından biri, böylesi bir kahramanın “kutsal” bir figür olarak hatırlatılması gerektiği konusunda ısrar etti. Yine de bu “barbarca” eylem, Montanelli’nin “kutsal” başarılarının neler olduğunu birçok İtalyan için açığa vurma bakımından verimli oldu: 1930’larda genç bir gazeteci iken faşist imparatorluğu ve ırka dayalı hiyerarşileri övmüştü; Etiyopya’ya savaş muhabiri olarak gönderilmiş, cinsel ve ev yaşamına dair ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere derhal 14 yaşındaki bir Eritreli kız çocuğunu satın almıştı. Pek çok yorumcuya göre bunlar “zamanın gelenekleri” idi ve bu nedenle sömürgeciliği, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği desteklemeye dair bir suçlama haksız ve mesnetsizdir. Hatta, 1960’larda hâlâ Montanelli ırklar arası evliliği, doğrudan Arthur Gobineau’nın “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Demene 1853-55”inden ödünç aldığı argümanlarla medeniyetin çöküşünün bir sebebi olarak mahkûm ediyordu. Bunlar aslında, aynı periyotta ABD’deki Yurttaş Hakları hareketine karşıtlığında Ku Klux Klan tarafından güçlü bir şekilde savunulan argümanların aynılarıydı. Her türlü kanıta karşın, iki nesil İtalyan gazeteciliğinin manevi babası, faşist ordunun Etiyopya Savaşı sırasında gaz bombardımanları gerçekleştirdiğini şiddetle reddetmişti. Milano “barbarları”, bizlere bu basit gerçekleri hatırlatmak istemişti.

Doğrusu, mevcut “vandalizm” dalgası ile öfkelenen çoğu siyasi liderin, entelektüelin ve gazetecinin, tekrar eden polis şiddeti vakalarına, ırkçılığa, adaletsizliğe ve protestonun doğrudan yöneldiği sistemik eşitsizliğe yönelik benzer bir öfkeyi asla ifade etmemiş olmalarını gözlemlemek ilgi çekici. Böylesi bir durumda kendilerini oldukça rahat hissettiler.

Birçoğu, 30 yıl önce Orta Avrupa’da Marx, Engels ve Lenin’in heykellerinin yıkıldığı bir diğer ikona kırıcı akımı övmüştü bile. Oysa bu tür heykeller arasında tahayyül edilen yaşam olasılığı katlanılamaz ve bunaltıcı iken, Batı toplumlarının patrimonyal mirasını oluşturan konfederasyon ordusu generallerinin, köle tacirlerinin, soykırımcı kralların, beyaz üstünlükçülüğün kanuni mimarlarının ve faşist sömürgeciliğin propagandacılarının heykelleriyle hayli gurur duyuyorlar. Israrcı oldukları gibi “tarihimizden hiçbir izi ya da figürü silmeyeceğiz”.

Fransa’da, sömürgeciliğin ve köleliğin anıtsal kalıntılarını yıkmak çoğu zaman bir tür “cemaatçilik” olarak tarif edilir –şu anda aşağılayıcı algı veren kelime, dolaylı olarak bu tür kalıntıların, kamusal alanı çerçeveleyen estetik, tarihsel ve anıtsal normları saptayan beyaz çoğunluğu değil, özellikle kölelerin ve sömürgeleştirilenlerin torunlarını rahatsız ettiği anlamına gelir. Aslında, Fransa’nın sözde “evrenselliği”, çoğu zaman “beyaz cemaatçiliğin” nahoş tadını barındırır.

Atalarının yaptığı gibi, küresel çapta şehir şehir yayılan “ikona kırıcı öfke”, hoşgörü ve yurttaşların bir arada yaşamının yeni biçimlerini talep ediyor. Geçmişi silmek şöyle dursun, ırkçılık karşıtı ikona kırıcılık kent peyzajını kaçınılmaz bir şekilde etkileyen yeni bir tarihsel bilinç taşıyor. İtiraz edilen heykeller, kaldırılmalarını meşru kılan yalın bir gerçeklik olarak geçmişi ve onun aktörlerini övüyor. Kentler; ihtiyaçlara, değerlere ve sakinlerinin arzularına bağlı olarak değişim gösteren yaşayan bedenlerdir ve bu dönüşümler her zaman politik ve kültürel çatışmaların ürünüdürler.

Geçmişin egemenlerini anan heykelleri devirmek, bugünkü ırkçılığa ve baskıya karşı mücadelelere tarihsel bir boyut bahşediyor. Muhtemelen ondan daha fazlası anlamına geliyor. Bu, kentlerin tarihsel yerleşim alanlarının, maddeleştirilmiş ve fetişleştirilmiş yerleşim yerleri şeklinde başkalaşıma uğramasını beraberinde getiren şehirlerimizin soylulaştırılmasına karşı çıkmanın bir başka yolu. Bir kent, UNESCO tarafından “dünya mirası” olarak sınıflandırıldıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Heykelleri deviren “barbarlar” tam olarak, eş zamanlı biçimde alt sınıfları kent merkezlerinden süren ve buraları donuk kalıntılara dönüştüren mevcut neoliberal politikalara karşı bir protestodur. Eski kölecilik ve sömürgeciliğin sembolleri, gayrimenkul kapitalizminin göz kamaştırıcı çehresiyle birleşmiş durumda –ve bunlar, protestocuların hedefleri.

Daha sofistike ve sapkın bir argümana göre, ırkçılık karşıtı ikona kırıcılık, geçmişin reddine yönelik şuursuz bir arzuyu ifade ediyor. İleri sürülen ve geçmişte olduğu kadar baskıcı ve tatsız olan bu argüman değiştirilemez. Kesinlikle doğru. Ancak geçmişi çalışmak –özellikle de ırkçılık, kölelik, sömürgecilik ve soykırımlardan müteşekkil bir geçmişi-, devrilen heykellerin birçoğunun yaptığı gibi onu göklere çıkarmak anlamına gelmez.

Almanya’da, Nazi geçmiş, eziyet çektirenlerinin yerine onun kurbanlarını anan anıtlarla kent meydanları ve sokaklarında çok kuvvetli bir şekilde sergileniyor. Berlin’de Holokost Anıtı, gelecek nesillere bir uyarı olarak dikilmektedir. SS’in suçları, Heinrich Himmler’i öven bir heykel aracılığıyla anılmıyor; bunun yerine, eski bir SS ofisinin yerinde bulunan “Terörün Topografyası” isimli açık ve kapalı bir sergi vasıtasıyla yapılıyor.

İşledikleri günahları hatırlamak için Hitler’in, Mussolini’nin ve Franco’nun heykellerine ihtiyacımız yok. Pedro Sánchez hükümetinin, Caudillo’dan (el Caudillo, diktatör Francisco Franco’nun “önder” anlamına gelen lakabıdır; ç.n.) geriye kalanları anıt mezarından çıkarmaya karar vermesi, tam da İspanyolların, Frankoculuğu unutmamasındandır. Sadece, Valle de los Caídos’un (Franco’nun mezarının, taşındığı 24 Ekim 2019 tarihine kadar bulunduğu anıt; ç.n.) kutsallıktan arındırılmasıyla, unutkan olmayan demokratik bir toplumda bu faşist anıt hatıra âlemine sevk edilebilir.

Mevcut ırkçılık karşıtı ikona kırıcılığımıza, antik damnatio memoriae (hatıranın lanetlenmesi) niyeti atfedilmesi bu nedenle son derece yanlıştır. Antik Roma’da bu uygulama, mevcudiyetleri yeni hükümdarlarla çatışan imparatorların ya da başka kişiliklerin kamusal olarak anılmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Unutulmalıydılar.

Stalinizm döneminde Leon Troçki’nin resmi Sovyet fotoğraflarından silinmesi, damnatio memoriae’nin bir başka biçimiydi ve George Orwell’ın 1984’üne ilham vermişti. Kurgusal ülke Okyanusya’da, tarihin tamamen yeniden yazıldığını yazmıştır: “Heykeller, yazıtlar, anıtsal taşlar, sokak isimleri –geçmişe ışık tutabilecek her şey sistematik biçimde değiştirilmişti.”

Bu örnekler, yanıltıcı karşılaştırmalardır; çünkü geçmişin, güçlü olan tarafından silinmesinden bahseder. Zira, ırkçılık karşıtı ikona kırıcılık kışkırtıcı bir şekilde geçmişi onların elinden kurtarmayı, onu, galip gelenlerin değil, yönetilenlerin ve yenilgiye uğratılanların bakış açısından yeniden düşünerek “geçmişi tersine süpürmeyi” amaçlıyor.

Mimari ve sanatsal mirasımızın, ezmenin mirasıyla yüklü olduğunu biliyoruz. Walter Benjamin’in ünlü aforizmasının belirttiği gibi, “Hiçbir medeniyet belgesi yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Heykelleri devirenler kör nihilistler değiller: Kolezyum’u ya da piramitleri yıkmayı istemiyorlar.

Bundan ziyade, Bertolt Brecht’in dikkat çektiği gibi, bu olağanüstü anıtların köleler tarafından inşa edildiğini unutmamayı tercih ederler. Edward Colston ve II. Leopold unutulmayacaklar: heykelleri müzelerde korunmalı ve sadece kim olduklarını ve olağanüstü başarılarını açıklayan şekillerde sergilenmemeli, şahıslarının neden ve nasıl erdemlilik ve insancıllığın, saygı nesnesinin örnekleri haline geldiği de –kısaca, medeniyetlerinin vücut bulmuş halleri de- açıklanmalı.

Bu ırkçılık karşıtı ikona kırıcı dalga küreseldir ve istisnaları kabul etmiyor. İtalyanlar (İtalyan-Amerikalılar da dâhil) ve İspanyollar Kolomb ile gurur duyuyor, fakat Amerika’yı “keşfeden” adamın heykelleri, yerliler için aynı sembolik anlamı taşımıyor.

Bu heykel kırıcılık, meşru bir şekilde kendi belleklerinin ve bakış açılarının kamusal olarak kabul ve kaydını talep ediyor: dört yüzyıl süren bir soykırımı resmen başlatan “keşif”. Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 22 Mayıs’ta Victor Schœlcher’in –geleneksel olarak Fransa Cumhuriyeti tarafından 1848 yılında köleliğin kaldırılmasının sembolü olarak sunulan- iki heykeli yıkıldı. Sağcı gazete Le Figaro’nun bize söylediği şekliyle, “Yeni sansürcüler, gerçeğe sahip olduklarına ve erdemliliğin koruyucuları olduklarına inanıyorlar.”

Gerçekte, “yeni sansürcüler” (yani ırkçılık karşıtı genç eylemciler), Fransız “evrenselciliği”nin ataerkil ve kurnazca ırkçı geleneğinin sayfasının yerine yeni bir sayfa arzuluyorlar. Bu gelenek, her zaman aydınlanmış Cumhuriyet tarafından köleliğin kaldırılmasını, kölelere bir ödül olarak tariflemiştir –Macron’un yukarıda alıntılanan konuşmasında güzel bir şekilde özetlenen gelenek-.

“Yeni sansürcüler”, 1952 yılında Siyah Deri, Beyaz Maskeler kitabında bu klişeyi çözümleyen Frantz Fanon’un düşüncesini paylaşıyorlar: “Siyah insanın Beyaz insana karşı beslediği minnet duygusundan şikâyeti yok; bunun en güçlü ifadesi, Fransa'nın her yerinde ve kolonilerde meydanlara dikilen ve zincirlerinden yeni kurtulmuş sempatik Zencilerle, onların başlarını okşayan Beyaz efendilerin birlikte sergilendiği o etkileyici heykellerde görülür.” (bu bölüm, kitabın Cahit Koytak çevirisi olan Nisan 2016 Türkçe baskısından alıntılanmıştır; ç.n.)

Geçmişi çalışmak, soyut bir görev ya da tamamen entelektüel bir çalışma değildir. Daha ziyade, kolektif çaba gerektirir ve politik eylemden ayrıştırılamaz. Son günlerdeki ikona kırıcılığın anlamı budur. Gerçekten de, küresel ırkçılık karşıtı seferberlik içinde ortaya çıkmasına karşın, bunun zemini, çok sayıda kuruluş ve eylemci tarafından yürütülen yılların anıt karşıtı kararlılığı ve tarihsel araştırma ile zaten hazırlanmıştı.

Bütün kolektif eylemler gibi, anıt kırıcılık da ilgiyi ve yapıcı eleştiriyi hak ediyor. Onu aşağılayarak damgalamak, adeta ezme tarihine kendini haklı gösterecek savunma sağlamaktır.


https://jacobinmag.com/2020/06/statues-removal-antiracism-columbus adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

İtalya merkezli yayın yapan web dergisi DİnamoPress’ten Tania Rispoli, siyaset felsefecisi ve edebiyat kuramcısı Michael Hardt ile göçmenlik ve ağırlıklı olarak ABD’den başlayarak birçok ülkeye yayılan ırkçılık karşıtı hareketin yapısı ve dinamikleri üzerinde bir söyleşi gerçekleştirdi.



- Son iki yıl boyunca, Atlas of Transitions çağdaş tahayyülde göçmenlik ve sınır paradigması konularında çok dikkat çekici bir etki yaptı. Bu yılın teması Direniş Sergileme ve bu öğleden sonra Sandro Mezzadra ile birlikte siz, Atlas of Transitions inisiyatifi kapsamında son yıllardaki en kayda değer direniş deneyimlerine dair konuşacaksınız: Akdeniz. Geçtiğimiz günlerde İyon Denizi gemisi, 3 Eylül 2019’da güvenlik gerekçesiyle el koyulmasının ardından Akdeniz’deki faaliyetlerine yeniden başladı. Bu süre zarfında, Avrupa ülkeleri ile Libya arasında yapılan anlaşmalara bağlı olarak göçmen gemileri batmaya devam etti. Bu aşamada Mediterranea’nın (Akdeniz’de göçmen hareketlerini gözlemleyerek boğulma tehlikesi altındaki göçmenleri kurtarmayı amaçlayan projenin ismi; ç.n.) rolünü nasıl görüyorsunuz?

Amaçları, göçmenleri denizden kurtarmak ve İtalya-Libya anlaşmalarının soykırımsal politikalarına müdahale olan projenin kendisi için çok fazla değilse de Mediterranea projesinin bu iki yılda çok şeyi değiştirdiğine inanıyorum. Yolculuk neredeyse iki yıl önce başladığında, Mediterranea akıntıya karşı bir projeydi; yalnızca İtalya’da denizdeki göçmenleri kurtarma taraftarı olan çok fazla insan olmadığından değil, kurumsal politik durum nedeniyle de. Özellikle de Matteo Salvini ve hükümetinin söylemi nedeniyle böyle bir proje uygulanabilir olmamasından öte neredeyse imkânsızdı. İyon Denizi gemisi denize indiğinde, göçmenleri koruma fikri hâkim politik söylem bakımından gerçek bir meydan okuma teşkil ediyordu. Bugün durum bana değişmiş görünüyor, özellikle de güçlü bir şekilde ırkçılık karşıtı harekete ve ırkçılık karşıtlığını başlıca amaçlarından biri yapan topluma odaklandığımız son birkaç haftada. Mediterranea başlangıçta korkunç politik atmosfere karşın hâlâ yapılabilecek bir şeylerin olduğunu gösterdiyse –böylece bize, direnmenin hâlâ mümkün olduğunu gösterdi-, yine de bugün rolü bir dizi süreci hızlandırmaktır. Mediterranea, Avrupa ve ABD’de haftadan haftaya büyüyen direniş biçimlerini ve hareketleri destekleyebilir. Sonuç olarak, Mediterranea’nın rolü, bu yeni ve güçlü duruma uyum sağlamak.

- ABD’de son birkaç haftadır devam eden şey fevkalade, muazzam nicelikte ve mevcut durumu tamamen yeniden şekillendiriyor görünüyor. Bu hareketi nasıl değerlendiriyorsunuz ve ne tür bir yenilik getirdiğini düşünüyorsunuz?

Gözlemlediğim yeniliklerden biri, bu hareketin, son yıllardaki başka hareketlere göre mesela kesişimsellik ana fikri ve metodu gibi bazı konularda daha derin politik bilince sahip olması. Fakat daha genel olarak, bu hareket çok daha olgun bir politik bilince sahip. Bu “olgunluk” iki şekilde anlaşılabilir; bir yandan toplumsal cinsiyet ve cinsiyet hiyerarşisinin çok farkında olmasının yanı sıra trans-feminist hareketlerin örneklerini de barındıran (geçen Pazar New York’ta gerçekleşen büyük gösterilerde olduğu gibi) ırkçı yapılara karşı bir hareket ve bu perspektiften, mücadelelerin kesişen bağlarının tamamen bilincinde olan bir hareket. Diğer yandan, şiddet olgusunun sadece farkında olmakla kalmayıp bu şiddeti, daha geniş ve köklü toplumsal yapıların sorunsallaştırılmasıyla çerçeveleyen bir hareket. Bu protestoların ve hareketin kıvılcımının şiddet içeren bir polis eylemi, yani George Floyd’un vahşice katledilmesi olduğu açık; fakat hareket için, bu şiddetin Amerikan toplumunun ırkçı toplumsal yapısı şeklindeki çok daha köklü bir sorunun yan tesiri ve belirtisi olduğu da aynı derecede açık. İşte, bu bana hareketin olgunluğunun müthiş bi işareti gibi geliyor. Dahası, genellikle çok genç ve 20-25 yaş arasında olan aktivistlerin söylem, dil ve tahayyülleri, üniversite sınıflarında gerçekleştirilen ve ırkçılığın yapısal analizine niyet eden türden konuşmalara çok yakın. Hareket, çok sofistike ve incelikle işlenmiş bir dil kullanıyor.

- Bazı analizciler, şu anda ABD’de hareketi onaylayan ya da destekleyen devlet içi çatışmalar olduğunu iddia ediyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Şüphesiz bazı bölgelerde, Trump politikalarına şiddetle karşı olan yerel yönetimlerle göstericiler arasında temiz bir ilişki var. Örneğin, hem Seattle hem de Washington’da –benim de gösterilere aktif bir şekilde katıldığım iki şehir- belediye başkanları polislere, göstericilere karşı durmama emri verdiler. Washington’da en son gerçekleşen devasa gösteride, tek bir polis bile görülmedi fakat Ulusal Muhafızlar, Beyaz Saray önünde durdular. Dolayısıyla, hem Seattle hem de Washington’da belediye başkanları, Trump’a karşı göstericileri destekliyor. Bunun, yerel yönetimlerle federal hükümet arasında gerçek bir çatışmanın yansıması olup olmadığını görmeliyiz.

- Diğer yandan, tarihsel olarak genellikle tersi olmuştur; yani federal hükümet daha ileri kararlar teklif ederken eyaletler daha tutucu bir pozisyon almıştır.

Evet, 60’ların ortalarında söylenen buydu ve özellikle de federal hükümet bunu yapmaya zorlanırken ırk ayrımcılığını sona erdirmek istemeyen güney eyaletleri bakımından aşağı yukarı doğruydu. Bugünkü, bir tür ilgi çekici geri dönüş ve bir tür Trump’a baskı uygulama ve onu köşeye sıkıştırmayı ifade ediyor. Kesinlikle çok ilginç olan ve ne kadar güçlü olabileceğini göreceğimiz bir devlet içi çatışma mevcut. Merkezi hükümet ile yerel yönetimler arasındaki bu türden bir karşıtlık İtalya’da da meydana geldi; örneğin Riace belediye başkanının, Salvini’nin göçmen karşıtı politikalarına karşı çıkmasıyla. Tabii ki Washington, tıpatıp Riace değil! ABD’de gerçek yenilik, yerel yönetimci dönüşüm hareketi meydana geldiğinde İspanya’da gerçekleşene benzer bir şeye şahitlik etmek olacaktır. Açıkçası bu tür bir süreçten uzaktayız, ancak bunlar akılda tutulması gereken dinamiklerdir.

- Bugünlerde, 2014-2015 Ferguson hareketinin, belirli dil bakımından adeta bir “eğitim” rolü oynadığını düşünüyorum ve muhtemelen, üniversitelerin rolü de önemliydi, çünkü Afro-Amerikan Çalışmaları ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları bölümlerine gösterilen ilgi göz önünde bulundurulduğunda, üniversiteler ırkçılık ve toplumsal cinsiyet meselelerine dair bir ortak akıl oluşturulmasına katkı sundular.


Kesinlikle üniversiteler önemli bir rol oynadılar, ancak bu hareketin olgunluğunun, işaret edilmesi gereken bir başka boyutu var: örneğin, Ferguson ile karşılaştırıldığında mücadeleye katılan çok daha fazla beyaz var. Ve bu, daha önce dayanışma içinde olmadıklarından değil, onları katılabilir hale getiren daha bütünlüklü bir oluşum bulunması nedeniyle. Şu anda ırkçılık karşıtı mücadeleye nasıl katılacaklarını ve içinde nasıl kalacaklarını bilen tamamen yeni bir beyaz nesil olduğuna inanıyorum. Ve bu da, hareketlerin içindeki siyasi oluşum meselesidir. Afro-Amerikalılar, Latinler, Asyalılar ve beyazların katıldığı bu olaylarda, bunun sadece bir dayanışma gösterme ya da bir ittifakı ifade etme meselesinden ibaret olmadığı, tamamen sorunun parçası olunduğunu hissetme meselesi olduğu açık. Irkçılık meselesi gerçekten de herkesin sorunu. Sadece “yoksul siyah kurbanlarla” dayanışma göstermekle ilgili değil, ırkçı bir toplumun herkes için kötü olduğunun tamamen farkına varmakla ilgili.

- Amerika’daki bu hareketin en çarpıcı gücü, dünya çapında genelleşebilme yetisi. Devasa gösteriler sadece başlıca ABD şehirlerinde değil; Londra, Berlin, Paris ve İtalya’da da gerçekleşti. Yapısal ırkçılığa karşı bir mücadele nasıl olur da hızla genelleşmeyi başarabilir?

Amerikan basınının sunduğu ve benim tamamen yanlış olduğuna inandığım imaj, Avrupa’daki, Avustralya’daki ve başka yerlerdeki hareketlerin Afro-Amerikanlar ile dayanışma hareketleri olduğu şeklinde. Bana, denizaşırı mücadelelerin genelleşmesi ve yayılması, Avustralya’da olduğu gibi Avrupa’daki her ülkedeki yapısal ırkçılığın farkında olma hali ile meydana gelmiş görünüyor. Bu haftalarda gördüğümüz mücadeleler, ABD’deki hareketlerden ortaya çıkan ve ırkçılık meselesiyle yüzleşmek için eşit derecede olgun durumda olan Avrupa ülkelerine ulaşan bir kıvılcım. Tabii ki, bu küresel hareketin her ifadesi yerel özelliklere de sahip olacak, ancak özellikle İtalya, Fransa ve İngiltere’de (kendi içlerinde çok farklı başlangıç kaynakları olan ülkeler) polis şiddetine ve genel olarak yapısal ırkçılığa karşı hâlihazırda çok gelişmiş ve ileri bir mücadele mevcuttu. ABD’deki bu olay, bu katılımcı ve geniş çaplı ayaklanma, mücadeleler ve anlatımlar bakımından zaten olgunlaşmış bir durumda tabiri caizse zaten hazır olan bir alana indi.

- Antonio Negri ile birlikte yazdığınız Meclis kitabınızda, birçok sayfayı güncel hareketlerin “lidersizlik” boyutuna ayırmıştınız. Black Lives Matter hareketi, bu özelliği bilhassa açık şekilde ifade ediyor gibi görünüyor. Mevcut hareketin bu yönü bize ne söylüyor?

BLM’nin merkezi olmayan ve bu nedenle de sözcüsüz ya da lidersiz bir hareket olduğu sabit bir gerçektir. Ve diğer yandan, bu neslin bütün hareketleri, merkezileşme olmaksızın kendilerini örgütleme ihtiyacına göğüs germeli. Ancak etkili ve başarılı olabilen tüm hareketler gibi, merkezi bir yapı olmasa bile, hatırı sayılır bir örgütlenme çabasına ihtiyaçları var –ve bu, son haftalarda çok göze çarpan bir boyut. Herkesin bildiği üzere Black Lives Matter, tam anlamıyla bir örgütlenme değil: merkez komitesi ve lideri yok. Black Lives Matter, herhangi bir yerel grubun kullanabileceği ve kendilerininkini oluşturabileceği bir ortak isim. Bununla birlikte, son haftalarda gözlemlediğimiz şey, hareketlerin ABD’de ne kadar iyi örgütlendiğidir. Her şehirde, etkinlikler mükemmel organize ediliyor; pratik yönleriyle de böyle. Örneğin, Washington’da geçen hafta 20-30 binden fazla insanı bir araya getiren dev gösteri, en ufak ayrıntısına kadar organize edilmişti: herkes için ücretsiz su, atıştırmalıklar, dezenfektan ve hatta güneş kremi bile mevcuttu; çünkü o gün çok yakıcı bir güneş vardı. Bu örnek vasıtasıyla söylemek istediğim şu ki, böylesi bir hareket lidersiz olsa bile örgütlenme eksikliği yok, aslında daha fazla örgütlenme gerektiriyor. Ve mevcut hareketin yaptığı iş ile gördüğümüz şey bu –ve bu kadar uzun sürmesinin ve bu kadar başarı elde edebilmesinin de sebepleri- çünkü Black Lives Matter denilen yerel grupların her biri, bir güce ve böylesine yüksek bir örgütsel kapasiteye sahip.

- Bugünlerde Black Lives Matter meydanlarının dillere pelesenk sloganlarından biri “polisin mali kaynaklarını kes” ve hatta bazen “polis teşkilatını feshet”. Bu talebi nasıl görüyorsunuz ve devletin zor aygıtlarına yönelik bu ilginin neyin ifadesi olduğunu düşünüyorsunuz? Sizce bunun, mevcut aşamadaki merkeziliği nedir?

“Polisin mali kaynaklarını kes” şiarı bana göre ilgi çekici. Bir yandan bu, mali kaynakları, ille de polisin varlığını gerektirmeyen ya da polisin varlığının uygun olmayacağı durumları idare edebilecek başka devlet kuruluşlarına vererek polisin sorumluluklarını sınırlamayı talep eden epey ılımlı bir reform talebi oluşturabilir. Ancak diğer yandan, -“polis teşkilatını feshet” şiarından da görülebileceği üzere- on yıllardır cezaevinin ve dolayısıyla da polisin ilgasına dair süren düşünceye dâhil edilmesi gereken oldukça radikal bir talep de var: fikir, tam olarak, polisin de bir parçası olduğu bütün bir cezaevi yapısının ilgası. Bir yandan, “polisin mali kaynaklarını kes” ılımlı bir tasarı olarak görünebilirse de, bütün bir polis ve cezaevi sistemini dönüştürme fikri de hakikaten devrimci bir tasarıdır. Hareketlerin amacı, polis sisteminin dönüşümünün –mali kaynakların kesilmesi yoluyla asgari biçimde bile olsa- her zaman, yapısal ırkçılık ve nihayetinde ırkçı toplumun sorgulanması ile ilişkili çok daha derin bir sorunun belirtisi olarak görülmesidir. Elbette, polisi yeniden biçimlendirmek iyi bir ilk adım olabilir, ancak hareketlerin arzusu çok daha yüksek ve daha radikal ve yapısal bir dönüşüm arayışındalar. Amaç, bizatihi toplumu dönüştürmektir.



https://www.dinamopress.it/news/atlas-of-transitions-2-intervista-michael-hardt/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

Giorgio Agamben, koronavirüs salgınının ilk günlerinden bu yana sürdürdüğü “istisna hali”nin süreklileşeceği tezi doğrultusunda kaleme aldığı yazıda, bu tezdeki ısrarına dair gerekçelerini sıralamaya devam etti.


Ülkemizde (ve sadece burada değil) uygulamaya koyulan istisna aygıtları yönelik tepkilerde çarpıcı olan, bunları faaliyet gösteriyor göründükleri mevcut bağlamın ötesinde gözlemleyememektir. Ciddi bir politik analizinin yapılması gerekmekle birlikte, bunları, insanların ve durumların yönetilmesinin yeni bir biçimi tehlikesi şeklindeki daha kapsamlı bir deneyimin belirti ve işaretleri olarak yorumlamaya çalışanlar da nadir. Şu anda dikkatle yeniden okumaya değer olan 7 yıl önce yayımlanmış bir kitapta (Tempêtes microbiennes, Gallimard 2013), Patrick Zylberman şimdiye kadar siyasi planlamaların kenarında olan sağlık güvenliğinin, devletin ve uluslararası siyasi stratejinin asli parçası haline geldiğini anlatmıştı. Ortadaki mesele, “en kötü durum senaryoları” adı verilen yönetme vasıtası olarak bir çeşit “sağlık terörü” yaratılmasından farksız. 2005 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün “kuş gribi nedeniyle 2 ila 150 milyon arası ölüm yolda” açıklaması yaparak, devletlerin o zamanlar henüz kabullenmeye hazır olmadıkları bir strateji önermesi de bu “en kötü” mantığına bağlı. Zylberman, önerilen aygıtın üç noktaya bölündüğünü gösteriyor: 1) olası riski ve verilerin, uç bir durumu yönetmeye olanak verecek şekildeki davranışlara destek verir şekilde sunulduğu farazi senaryoyu temel alan bir inşa 2) “en kötü” mantığının, politik akılcılık rejimi olarak benimsenmesi 3) yurttaş topluluğunun, devlet aygıtlarına azami sadakati güçlendirecek bir şekilde topyekûn örgütlenmesi, getirilen tedbirlerin diğerkâmlığın kanıtı olarak sunulduğu ve yurttaşın artık sağlık hakkına sahip olmadığı (sağlık güvenliği), ancak sağlığın yasal bir yükümlülük haline geldiği (biyogüvenlik) bir çeşit üstün iyi yurttaşlık üretimi.

Zylberman’ın 2013 yılında anlattığı, şu anda layıkıyla doğrulanmış durumda. Gelecekte yerini bir diğerine bırakması olası belirli bir virüsle bağlantılı olağanüstü hâl durumunu bir kenara bırakırsak, bu, etkinliği Batı’nın siyasi tarihinde şimdiye dek bilinen bütün hükümet biçimlerini aşacak olan yeni bir yönetme yöntemi paradigmasının tasarımlanmasıdır. Hâlihazırda, ideolojilerin ve siyasi inançların kademeli gerileme halinde, yurttaşların, daha önce kabul etme konusunda gönülsüz oldukları özgürlüklerine yönelik kısıtlamaları kabul etmelerini güvenlik gerekçeleri sağladı; biyogüvenlik, tüm siyasi faaliyetin ve tüm sosyal ilişkilerin mutlak şekilde kesilmesini, yurttaş katılımının azami biçimi olarak sunabilme yetisine sahip olduğunu göstermiştir. Böylece, geleneksel olarak hak talebi ve anayasa ihlallerinin kınanması alışkanlığında olan sol örgütlülüklerin, bakanlık kararnameleriyle gelen ve faşizmin bile uygulanmasını hayal edemeyeceği her türlü yasal dayanaktan mahrum bırakan özgürlük kısıtlamalarını kabul ederek içine düştükleri paradoksu görmek mümkündü.

“Sosyal mesafelenme” denilen şeyin, bizi bekleyen politika modeli haline geleceği ve bu mesafelenmenin, insan fizikselliğinin olduğu, böyle olunca da bulaşma şüphesi (tabii ki politik bulaşma) haline geldiği her yerde, bunun yerine (üyeleri, yapmaları beklenen görevle açık bir çıkar çatışması içinde olan sözde “görev gücü” temsilcilerinin açıkladığı gibi) dijital teknolojik aygıtları koymaktan faydalanacakları açık –hükümet yetkililerinin kendileri de bize durmaksızın hatırlatıyorlar-. MIUR’un (İtalya Eğitim, Üniversite ve Araştırma Bakanlığı; ç.n.) şimdiden önerdiği üzere, üniversite dersleri önümüzdeki seneden itibaren sabit bir şekilde online olarak gerçekleştirilecek; artık kendinizi muhtemelen maskeyle kapatılmış olan yüzünüze bakarak tanımayacaksınız, ama zorunlu olarak toplanmış biyo-verileri teşhis eden dijital aygıtlarla tanıyacaksınız; ve ister politik gerekçelerle ister sadece arkadaşlık için oluşturulan her “kalabalık” yasaklanmış kalmaya devam edecek.

Söz konusu olan, dünyanın sonu şeklindeki kıyamet fikrini şu anda çökmekte olan dinlerden almış görünen perspektiften, insana topluluğu kaderine dair bütün bir kavrayıştır. Siyasetin yerini ekonomi aldıktan sonra, şu anda yönetmek için bile, bunun, diğer bütün ihtiyaçlarını kurban edilmesini gerektirecek yeni biyogüvenlik paradigmasıyla entegre edilmesi gerekecek. Böyle bir toplumun hâlâ insan olarak tanımlanıp tanımlanamayacağını ya da yüz yüze gelme, dostluk, arkadaşlık gibi hassas ilişkilerin kaybının, soyut ve büyük olasılıkla tamamen hayali bir sağlık güvenliği ile gerçek anlamda telafi edilip edilemeyeceğini sormak meşrudur.


https://www.quodlibet.it/giorgio-agamben-biosicurezza adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için ise buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi