Almanya’da yayımlanan Der Spiegel dergisinin elektronik versiyonu olan Spiegel Online ile bir söyleşi gerçekleştiren David Harvey, günümüz sınıf mücadelelerinin giderek artan bir biçimde kentlerde vücut bulduğunu ifade ederken, kentleşmenin önümüzdeki dönemde gerçekleşecek toplumsal çatışmalarda nasıl bir rol oynayacağı üzerinde duruyor:

Spiegel Online: Bir Marksist, bugünlerde işçi sınıfı yerine neden büyük kentlerle ilgilenmeli?
David Harvey: Geleneksel Marksistler kuşkusuz ki endüstriyel işçi sınıfını devrimin öncüsü olarak görürler. Buna karşın, bunun Batılı deendüstrializasyonun sonucunda unutulmasından dolayı, insanlar kentsel çatışmaların muhtemelen belirleyici olacağını kavradılar.
Spiegel Online: Borç krizi sırasında Yunanistan’da maaşlar düştü ve sosyal yardımlar tırpanlandı. Tüm bunlar olurken, genel grevler değişiklikleri iptal ettirecek yeterlilikte baskı yaratamadı. Bu, sizin, geleneksel proletaryanın artık devleti felce uğratamayacağı şeklindeki teorinizi destekleyen bir kanıt olarak görülebilir mi?
David Harvey: Evet. Günümüz işçi sınıfı, mücadelenin, kentin kendisini merkez aldığı sınıfların daha geniş bir biçimleniminin bir parçası. Ben, geleneksel sınıf mücadelesi kavramını, kent yaşamını üreten ve yeniden üretenlerin tamamının mücadelesi ile değiştiriyorum. Sendikalar kentin gündelik yaşam biçimini –gelecekteki toplumsal çatışmaların bir kilit noktası olarak- göz önüne almalılar. Örneğin ABD’de bu AFL-CIO’yu (AFL-CIO: ABD’de 56 sendikanın çatı örgütü olan “Amerika Emek Federasyonu-Endüstriyel Örgütler Meclisi”; ç.n.) ev hizmetlileri ve göçmenlerle işbirliği yapmaya teşvik etti.
Spiegel Online: Son kitabınız Asi Şehirler’deki temel tezlerden biri, kentsel gelişimin sermaye fazlası sorununu çözdüğü yönünde. Birileri kredi ile yollar inşa ediyor ve mülkiyeti genişletiyor–böylece ekonomik durgunluktan kaçmaya çalışıyor-
David Harvey: San Francisco’daki ABD Merkez Bankası (ABD Merkez Bankası, ülkenin 12 ayrı bölgesinde bulunmaktadır; ç.n.) durumu bu şekilde açıklayan yakın tarihli bir raporunda, ABD’nin, tarih boyunca ekonomik durgunlukları her zaman konut inşa ederek ve bunları eşyalarla doldurarak aştığını belirtiyor. Kentleşme, krizi çözebilir –ama bu, her şeyden çok krizden sıyrılmanın bir yöntemidir.
Spiegel Online: Bu stratejinin güncel örnekleri var mı?
David Harvey: Ekonomi bugünlerde nerelerde en hızlı büyüyor? Çin ve Türkiye’de. İstanbul'da ne görürüz? Her yerde vinçler. Ve 2008 yılında kriz patladığında Çin altı ay içinde, ABD tarafından ithal edilen tüketim ürünlerindeki fiyat kırımlarından dolayı 30 milyon kişilik istihdam yitirdi. Ancak sonrasında Çin hükümeti 27 milyon kişilik istihdam yarattı. Nasıl? Çinliler, muazzam dış ticaret fazlalarını, devasa kentsel gelişim ve altyapı programını oluşturmaya kullandılar.
Spiegel Online: Böylesi bir acil kriz stratejisi, Çin’inki gibi otoriter bir yönetime sahip olmakla desteklenmiyor mu?
David Harvey: Yalnızca, Obama’nın Goldman Sachs’a (ABD merkezli çokuluslu yatırım bankası; ç.n.), müteahhitlere para verme talimatı verdiğini farz edin –iyi şanslar! Ama bir Çin bankası Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nden bir talimat aldığında, istendiği kadar çok borç verir. Çin hükümeti, bankaları imar projelerine büyük miktarlarda para tedarik etmeye zorladı.
Spiegel Online: Bu türden bir kentleşme muhakkak kötü bir şey mi?
David Harvey: Kentleşme, sermaye fazlasının üst sınıf için şehirler inşa etmesi doğrultusunda akıtmak için bir kanal. Bu, şehirlerin yaklaşık olarak ne olduğunun yanı sıra kimin orada yaşayabileceğini ve kimin yaşayamayacağını yakın zamanda tanımlamış etkili bir süreç. Ve şehirlerdeki yaşam kalitesini insanlar yerine sermayenin şartlarına bağlı olarak belirliyor.
Spiegel Online: Bununla birlikte İstanbul’da devletin konut edindirme kurumu olan TOKİ yoksullar için birtakım konutlar inşa ediyor. Bu sizin tezinizle çelişiyor mu?
David Harvey: Hayır, çünkü “Gecekondu” denilen evlerin sakinleri, kestirme yoldan şehir merkezinden 30 kilometre uzaklıktaki gelişmekte olan alanlara nakledilmiş durumda. Devasa bir uzaklaştırma.
Spiegel Online: ABD’deki yüksek faizli konut kredisi krizi (ABD'de, kredi notu düşük olan yoksullara, daha yüksek faiz oranından kredi verilmektedir; ç.n.) tamamen alt sınıfları ev sahipliği kapsamına alma girişiminden baş gösterdi. En yoksullar bile kredi alabilsinler diye tedbirsiz finansal ürünler yaratıldı.
David Harvey: Kredi ver! Bu slogan, neoliberal gündeme kabul ettirildi. Ancak bu yeni bir şey değil. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki McCarthy döneminde hâkim sınıflar, konut sahipliğinin, toplumsal kargaşayı önlemede önemli bir rol oynadığını fark etmişlerdi. Diğer taraftan, sol faaliyetlere Amerikan karşıtı olduğu iddiasıyla savaş açılmıştı. Öte yandan inşaat sektörü finansal reformlar ve ipoteğe ilişkin reformlar ile desteklendi. 1940’larda ABD’de oturduğu mülk kendisinin olanların oranı hâlâ yüzde 40’ların altındaydı. 1960’larda hâlihazırda yüzde 65’ti. Ve 2000’lerdekison gayrimenkul patlaması süresince yüzde 70’e yükseldi. 1930’ların sonundaki ipotek reformuna ilişkin tartışmalarda anahtar cümle şuydu: “Borçlu konut sahipleri greve gitmez.”
Spiegel Online: Düşünürler Michael Hardt ve Tony Negri, (Türkçeye çevrildiği ismi ile; ç.n.) “Ortak Zenginlik” isimli kitaplarında, kentin, kamu yararının üretildiği bir fabrika olduğunu iddia ederler. Aynı fikirde misiniz?
David Harvey: “Kent müşterekleri”nin tanımı etrafında hayli dönüyor. New York ve Londra’daki işgal hareketlerinin özelleştirilmiş parkları teslim aldıklarında ispat ettikleri üzere, merkezi meydanların kamuya ait olduğu gerçeği, kent hakkı bakımından önemli. Bu bağlamda, Paris Komünü’nün sunduğu tarihsel örneği beğeniyorum: Kenar mahallelerde yaşayan insanlar, dışına atıldıkları şehri geri kazanmak üzere kent merkezine dönmüştü.
Spiegel Online: İşgal hareketi, kent hakkını ısrarla istemeli mi? Ev ev, park park?
David Harvey: Hayır, bunun için siyasi güce ihtiyacınız var. Ancak şu günlerde sol, kent politikalarını gerektiren geniş çaplı projelerden ne yazık ki uzak duruyor. Bana göre gönüllü olarak iktidarı teslim ediyor.
Spiegel Online: Siz bir Marksist ve toplumsal teorisyensiniz. Son kitabınızda, sermayenin yerel çelişkilerden ekstra kâr sağlaması anlamında “rant sanatı”ndan bahsediyorsunuz. Tam olarak ne demek istiyorsunuz?
David Harvey: Basitçe söylemek gerekirse, bir tekelci çok rağbet gören malı için değerinden yüksek bedel isteyebilir. Bugünlerde kentler, kendilerini kültürel anlamda eşsiz ilan ederek yüksek bedeller istemeye çalışıyorlar. 1997 yılında Bilbao’da Guggenheim Müzesi’nin inşa edilmesinden sonra dünyanın her yanından kentler bu örneği takip ettiler ve simge projeler geliştirmeye başladılar. Amaç şunu söyleyebilmek: “Bu kent eşsiz ve burada bulunmak için özel bir fiyat ödemenizin gerekmesinin nedeni bu.”
Spiegel Online: Ama tüm şehirlerin bir Guggenheim Müzesi ya da şu anda Hamburg’da inşası süren filarmonik binası (Muhabir burada, Hafen City Filarmonik Binası inşaatından bahsediyor; ç.n.) gibi yapıları olursa, amiral gemisi projelere ulaştıklarında başarısız olmalarına sebep olacak bir çeşit enflasyonist etki olmayacak mı?
David Harvey: Balon İspanya’da şimdiden patladı ve birçok dev proje yarısı tamamlanmış halde duruyor. Aklıma gelmişken; Olimpiyat Oyunları, futbol Dünya Kupası ve müzik festivalleri gibi önde gelen birçok etkinlik de aynı amaca hizmet ediyor. Şehirler pazarda kendilerine birincil bir konum sağlamaya çalışıyorlar. Fevkalade güzel bir mahsulün nadir bulunan şarabı gibi.
http://www.spiegel.de/international/world/marxist-and-geographer-david-harvey-on-urban-development-and-power-a-900976.html adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.
Çeviri: Erkan Çınar / Gerçeğin Günlüğü
Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız
Venezuela’da Hugo Chavez’in ölümünün ardından yerine aday gösterdiği Nicolas Maduro devlet başkanı seçilirken, önümüzdeki dönemde ABD politikalarının hangi yönde seyredeceği az çok tahmin edilebiliyor. Democracy and Class Struggle web sitesi, Maduro’nun seçiminin ardından neler olabileceği konusunda bir ipucu olması açısından, Wikileaks tarafından sızdırılan ve ABD Büyükelçiliği’nin Venezuela’da geçmişte ne tür faaliyetlerde bulunduğunu ifşa eden belgelere ilişkin bir metin yayımladı:

“Demokrasi ve Sınıf Mücadelesi” aşağıdaki bu raporu, Amerikan Büyükelçiliği’nin Anti Chavez Grupları, halka Venezuela siyaseti üzerinde geçmişte ve günümüzdeki Amerikan müdahalelerini hatırlatmaları için finanse etme talebine dayanarak yayınlamaktadır. Bu hikaye, fark edilebilir biçimde batı medyasında bulunmaz.
En son Wikileaks bültenlerinde, Venezuela’daki muhalefet gruplarını finanse etmek için Karakas’taki ABD Büyükelçiliği’nden Dışişleri Bakanlığı, CIA, Ulusal Güvelik Konseyi ve diğer Amerikan kuruluşlarına gönderilen ek fon taleplerine işaret eden telgraflar mevcut. Telgraflar, Venezuela’daki Güney Amerika Hükümeti’ni istikrarsızlaştırmak ve devirmek adına aktif bir biçimde çalışan Anti-Chavez Grupları ve siyasi partileri desteklemek adına süregelen Amerikan fonlarını kanıtlayan ve Bilgiye Erişim Özgürlüğü Yasası (FOIA) sayesinde elde edilen dokümanları doğrulamakta.
Büyükelçi John Caulfield tarafından yazılan Mart 2009 tarihli bir belge, Karakas’taki Amerikan Büyükelçiliği aracılığıyla sağlanan 10 milyon dolarlık bir fonun, hükümet ve yerel yönetimlerdeki muhaliflerin yanı sıra çok sayıda sivil toplum örgütü, gençlik grupları ve siyasi kampanyaların Chavez hükümetine karşı mücadelesine ayrıldığını ortaya koyuyor. Gizli telgrafta Caulfield garip bir biçimde, (hali hazırda onaylanmış 7 milyon dolara ek olarak) Venezuela’nın ‘siyasi haritasındaki’ değişimden kaynaklı ek 3 milyon dolar talebinde bulunuyor. ‘Kasım 2008 seçimleri ve Şubat 2009 referandumunun Venezuela için yeni bir siyasi harita yarattığı düşünülürse, sivil toplumu güçlendirme programlarını sürdürme ve 2010 seçimlerindeki bir sonraki raunda hazırlanmanın yanı sıra, yeni seçilen hükümet ve yerel yönetimleri aşma çabalarını arttırmak için ilave bir 3 milyon dolar talebi var.’
Caulfield fon talebini gerekçelendirmek adına açık siyasi niyetini belli ederek ekliyor; “gayretimizi artırmamız, Chavez hükümetinin artan otoritarizmiyle mücadele için gereklidir”. Amerikalı diplomat, muhalefet partilerinin 23 eyaletten 6’sını ve düzinelerce belediye seçimini kazandıkları 2008’deki bölgesel seçimlere işaret ediyordu.
Anlaşılan, Büyükelçilik çabalarını güçlendirmek için bu bölgelere acil yardım sağlamaya hevesliydi.
Yasadışı müdahale
Elçilikler, konsolosluklar ve diplomatların, Viyana Konvansiyonu’nun Diplomasi ve Konsolosluk İşleri Bölümü altında, ev sahibi ülkenin iç işlerine ve siyasetine müdahalesi yasaktır. Siyasi gruplar ve kampanyaların yabancı hükümetlerden fon sağlaması Amerika’da olduğu gibi, Venezuela’da da illegal ve yasaktır.
Yine de Cauldfield ‘…Chavez hükümetiyle mücadele için …çabamız gereklidir” diye yazarken niyetlerini hiç de gizlemiyordu. Cauldfield aynı zamanda, Amerikan hükümetinin sağladığı fonların, Venezuela’da birçok organizasyonun yaratılmasında kullanıldığı ve bu yardımları alan grupların Amerikan desteği olmadan var olamayacağını ya da hayatta kalamayacağını kabul ediyor.
‘Bizim devam eden desteklerimiz olmadan, …oluşmasını sağladığımız organizasyonların kapatılmaya zorlanması muhtemel. Finansmanımız, bu organizasyonlara ihtiyaç duydukları daha fazla yaşam ömrünü sağlayacaktır.’
Amerikan yardımlarını alan Venezuela gruplarının çoğu 2002’den sonra ortaya çıktı -Dışişleri Bakanlığı, Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın siyasi bir şubesi niteliğindeki resmi olmayan Geçiş İnisiyatifi Ofisi’ni (OTI) kurduğunda-. Aynı yıl, özetle, Venezuela Devlet Başkanı’nı devirmek için askeri bir darbe gerçekleşti. Takip eden 48 saat içinde, kendisine sadık silahlı kuvvetler ve milyonlarca Venezuelalı tarafından kurtarıldı.
Darbeye müdahil olanların hepsi, Büyükelçilik ve Amerikan Meclisi tarafından finanse edilen Demokrasi İçin Ulusal Bağış (NED) isimli bir ajans aracılığıyla Amerika’dan maddi yardım ve destek alıyordu. Mütemadiyen finanse edilen ve stratejik olarak düzinelerce Venezuelalı siyasi parti ve sivil toplum örgütü aracılığıyla Amerikan vergi mükelleflerinin yıllık milyonlarca Amerikan dolarıyla desteklenen Geçiş İnisiyatifi Ofisi, 2011 başlarında, Venezuela’da illegal olaylara karıştığı ortaya çıkıp da deşifre olunca, apar topar kapatıldı.
Her şeye rağmen, Başkan Obama yine de 2012 bütçesinde, Venezuela’daki muhalif grupları desteklemek için 5 milyon dolarlık ek bir bütçe talebinde bulundu. Bu meblağın Venezuela’da sonraki sene yapılacak başkanlık ve bölgesel seçimlerin hazırlığını yapan diğer Amerikan ajanslarının desteğiyle artması bekleniyordu. Yerel muhalif yönetimlere ve ‘sivil toplum’ gruplarına Amerikan Büyükelçiliği tarafından servis edilen 10 milyon dolar, ‘demokratik gelişim (örneğin demokratik bir şekilde seçilmiş hükümet) yolundaki temel meseleler konusunda bir bekçi köpeği gibi çalışmaları için yerel sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi’ için ayrılmıştı. Beş milyon dolar ise, siyasi partilerin ve yerel yönetimlerin, yeni seçilmiş muhalif hükümetlere ‘Kasım 2008’ deki siyasi kampanyaları süresince halka vaat ettiklerini gerçekleştirdiklerini göstermeleri’ adına yardımda bulunmalarına yönelik.
Bu gerçekten Amerikan vergi mükelleflerinin ödediği paraların gitmesi gereken yer mi? Diğer bir 4 milyon dolar ‘…Venezuela gençlik hareketi adına sosyal yardım programlarını artırmaları ve genç liderler yetiştirmeleri için ilgili siyasi partilere’ gitti. Amerikan finansal desteğinin diğer bir belirli hedefi de, geçtiğimiz 3 yılda, birden ortaya çıkan ve medyada gereğinden fazla yer bulmuş ve yabancı ilgiyi çekmiş Anti Chavezci öğrenciler ve gençlik hareketi. Bu desteğin diğer bir milyon doları, 2010’daki yasamaya ilişkin kampanyalara zemin hazırlamak için kullanıldı. Öte yandan, 2010 boyunca, Venezuelalı muhaliflere hem Amerika hem de Avrupa’daki kuruluşlar tarafından ek 57 milyon dolar sağlandı.
Para ve müdahale
Eylül 2009’da Amerikan Büyükelçisi Patrick Duddy tarafından gönderilen diğer bir telgrafta Büyükelçi, kendisi ve küçük bir muhalefet partisi olan Podemos’tan üç temsilci arasında yapılan toplantıyı aktardı.
Toplantı boyunca, parlamenter ve Podemos lideri Ismael Garcia, Chavez’e karşı mücadele etmek için özellikle, daha fazla Amerikan hükümeti fonu ve müdahalesi talebinde bulundu. Geçmişte de defalarca yaptığı gibi, ABD’nin, Demokrasi İçin Ulusal Bağış (NED) ya da Amerikan Hükümeti kanalları aracılığıyla, Podemos’a yardım etmek için neler yapabileceğini sordu. Molina ve Garcia, Amerikan desteğinin, Podemos’un bir internet ya da kablolu tv temelli ağ kurmasında kullanılabileceği önerisinde bulundular.
Büyükelçi, Garcia’ya karşılık; Amerikan’ın Venezuela’da müdahalede bulunmadığını ancak “Artık başlama vaktinin geldiğini” vurguladı. Bu dokümanların kanıtladığı, Amerikan hükümetinin müdahalesi ve ikiyüzlülüğünün yanı sıra, Washington ve Venezuela muhalafeti arasındaki bağlılıktır.
Chavez yönetimini düşürmek için ABD’nin çabaları büyük ölçüde, ülkeyi istikrarsızlaştırmak ve Chavez’e karşı mücadele etmek adına muhalefetin kapasitesine bağlıdır. Şu an tamamen Amerikan hükümetinin desteğine bağlı bu gruplara yapılan multi milyon dolarlık yatırımların üzerinden geçen onca yıldan sonra, biraz yol katedildi.
Bu senaryo, Obama yönetiminin Venezuela’ya karşı takındığı yaptırım uygulama, kasten Chavez hükümetini terörizmle ilişkilendirmek ve ‘başarısız bir devlet’ imajı yaratmak gibi mevcut tavırlarını açıklayabilir.
http://democracyandclasstruggle.blogspot.com/2013/04/venezuela-victory-maduro-wins-election.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.
Çeviri: Gerçeğin Günlüğü / Doruk Köse
Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız
İngiliz siyasetçi George Galloway, Hugo Chavez’in ölümünün ardından İngiltere’nin The Independent gazetesinde kaleme aldığı makalesinde, Chavez’in ölümünün Güney Amerika’nın yoksulları ve ezilenleri için büyük bir darbe olduğunu belirtiyor.

Hugo Chavez’in daha 58 yaşında yaşamını yitirmesi, bütün Latin Amerika’daki ve daha geniş bir dünyadaki yoksullar ve ezilenler için büyük bir darbe. Modern çağın en çok seçilen lideri olan Chavez, Venezuela’yı iradesinin gücüyle ve ötekileri, etnik azınlıkları, işçileri ve onu gerçek bir Spartaküs olarak gören ilerici entelijensiyanın kilit kısmını içine alan halk devrimiyle dönüştürdü.
Kölelerin değil, odunu kesenler ve petrolü çıkaranlar eskiden zengini daha zengin yaparken oligarşi tarafından hakir görülenlerin ordusunu topladı. Chavez’in devrimi döneminde, petrol zenginliği sürekli artan maaşlara ve bilhassa tutkulu toplum mühendisliğine pay edildi. Çok sayıda yeni üniversite kurarak dünyanın beşinci büyük öğrenci kitlesini oluşturdu. Venezuelalıların yüzde 90’ından fazlası, ülke tarihinde ilk kez günde üç öğün yemek yedi. Kitleler için nitelikli konut edindirmesi, tüm Venezuelalıların -artık yarım kalan- başkanlık dönemi sonunda saygın konutlarda yaşayacaklarına dair verdiği söz ile ilke haline geldi.
Chavez’in sevdası sadece Venezuela ile sınırlı değildi. Kıta genelinde demokratik ve sosyalist hareketleri destekleyerek Latin Amerikalıların birliğini geliştirdi. Güney Bankası, Güney Üniversitesi ve hatta bir Güney –Tele Sur- televizyonu kurdu. Ve dahası, yurtsuz Filistinli mültecilere vatandaşlık vererek uzaktaki Filistin davasını savundu. Ve 2006 yılında İsrail Lübnan’ı işgal ettiğinde İsrail büyükelçisini Karakas’tan kovdu –ve ilişkiler hâlâ kopuk. Kuzey Amerikan hegemonyasına karşı koydu ve dünyanın her yerindeki emperyal egemenlik kurbanlarının yanında oldu.
Onu sıcakkanlı bir koca oğlan olarak, bir doğal fenomen olarak tanıdım.
Eşim ve ben, geçen yılın sonlarında başkanlık kampanyasında çalışırken onunla hemen hemen iki hafta geçirdik. Onun bir başka büyük siyasi zaferinden çok kısa süre sonra ölümünün ne anlam geldiğini yazmak yürek parçalayıcı. O, halkı için yaşayan ve ölen biri, bir paraşütçü, bir tank komutanı ve bir başkan olarak hatırlanacak. Sonsuza dek kumandan. Yaşıyor!
http://www.independent.co.uk/voices/commentators/hugo-chavezs-death-is-a-body-blow-for-the-poor-and-oppressed-throughout-latin-america-8521834.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.
Çeviri: Gerçeğin Günlüğü
Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız
“Ya Latin Amerika Dünyayı Yönetirse?” kitabının yazarı ve Londra Üniversitesi Öğretim Üyesi Oscar Guardiola-Rivera, Guardian gazetesinde Hugo Chavez’in ardından icraatlarını ve Latin Amerika siyasetine verdiği yönü değerlendiren bir makale kaleme aldı.
Yazdı, okudu ve çoğunlukla konuştu. Öldüğü açıklanan Hugo Chavez, kelama adanmıştı. Halka açık biçimde haftada ortalama 40 saat konuşurdu. Başkan olarak düzenli kabine toplantılarını desteklemezdi; çoğunu radyo ve televizyondan canlı yayınlanacak toplantılara dönüştürürdü. Politikaların özetlendiğiğ ve tartışıldığı “Alo Başkan” programının sınırları, senaryosu ve telepromptırı yoktu. Progrmaın bir oturumu Caracas’ın gecekondu mahallelerindeki sağlık hizmetini, rap müziği, petrol parası politikasına alışkın ve başkanı bir sihirbaz olarak gören Venezuela halkının özeleştirel irdelenişini, Nikaragua’dan gelen bir heyetle dostane muhabbeti ve yabancı bir gazeteciyle daha az dostane olanını içerirdi.
Nikaragua; Venezuela’nın, ilk adımını Chavez’in attığı ve Küba, Ekvador ve Bolivya’nın yanı sıra bölgedeki neoliberalizme karşı oluşturulmuş bir örgütlenme olan ALBA’daki (Amerika İçin Bolivarcı İttifak; ç.n.) müttefiklerinden biriydi. Birlik şu anda Vietnam’ın gözlemciliği ile birlikte bir dizi Karayip ülkesi ve Meksika’yı kendine katılmaya davet eden bir varlığa sahip durumda. ALBA, Chavez’in en kalıcı mirası, kelamlarının ve tarihsel vizyonunun somut simgesi olacak. Bolivarcı devrim, birçok Latin Amerika hükümeti tarafından paylaşılan ve uygulanan daha geniş bir felsefe için önemli olmuştur. Amacı, yerel ve bölgesel müdahalelerle ve demokrasiyle sıkı bağlar kurarak küresel sorunların üstesinden gelmek ve devletten elini çekmek ya da onu yok etmeye çalışmaktansa devlet ile halk arasındaki ilişkiyi değiştirmektir.
Bu ortak bakış nedeniyle, Brezilyalılar, Uruguaylılar ve Arjantinliler Chavez’i bir aykırılık değil, bir müttefik olarak algıladılar ve Venezuela’nın Mercosur (Güney Amerika Ortak Pazarı; ç.n.) ittifakına alınmasını desteklediler. Chavez’in toplumsal hizmetleri, daha önce dışlanmış olan insanlara yaşamlarını ve siyasi bakış açılarını değiştirirken sağladığı sağlık hizmeti ve okuryazarlık, bu dönüştürücü niyetin boyutunu kanıtlamıştır. Bu, bir çeşit yeni “New Deal”ın (ABD’de Büyük Buhran sonrasında başvurulan ve tüketimin arttırılarak ekonominin canlandırılmasını amaçlayan, belirli düzeyde devletçi/müdahaleci politikaları ve geniş kamusal yatırımları içeren ekonomik uygulamalar; ç.n.) kitle ve halk örgütlülüğüne dayanan toplumsal değişim ile birleştirilmiş halinin düzeltme gayretine benzetilebilirdi.
Gerçeklerin kendisi konuşuyor: hane halkı yoksulluk oranı 1995 yılındaki yüzde 55’ten, 2009 yılında yüzde 26.4’e indi. Chavez başkanlık yemini ettiğinde işsizlik yüzde 15 oranındaydı; Haziran 2009’da bu oran yüzde 7.8 oldu. Bunu Avrupa’daki mevcut işsizlik rakamlarıyla karşılaştırın. Bu süreç içinde Chavez 1998 yılında oyların yüzde 56’sını, 2000’de yüzde 60’ını aldı, 2002 yılında bir darbeden kurtuldu, 2006’da 7 milyondan fazla oy aldı ve geçtiğimiz Ekim ayında oyların yüzde 54.4’ünü elde etti. Ender bulunan bir şeydi; ABD ve Avrupa’da dünyayı Maniheist prizmadan görmeye devam edenler için neredeyse anlaşılmazdı: aynı zamanda bariz bir demokrat olan bariz bir Marksist. Kitlelerin sözlerinin sınırlanması ya da ciddi siyasi işlerde yerleri olmaması gerektiğini düşünenler için Chavez’in mitinglerindeki tüm konuşmalar ve olanlar lanetliydi, üçkağıtçı ve popülist olduğunun ispatıydı. Ancak farkında olan ve mitinglere hep beraber katılan insanlara göre bu, sadece kültürlü, zengin ve tahsilliler için olmayan bir siyaset ve gerçek demokrasiydi.
Tüm bu konuşmalar ve doğrudan temas, Chavez ile Venezuela halkı arasında verilen sözün sürekli yeniden doğrulanması anlamına geliyor. Chavez, kendini sadece kendi içine bakara keşfetmedi, Latin Amerikalıların utanç verici koşullarına ve onların geçmişine bakarak da yaptı bunu. Kendini, Bolivar’ın verdiği kurtuluş sözünde keşfetti. Şöyle yazmıştı: “Ağustos 1805’te Bolivar, Roma yakınlarındaki Monte Sacro’ya çıkmış ve kutsal yemin etmişti.” Chavez, Bolivar gibi Latin Amerika’yı güçlü olanın iradesine bağlayan zincirleri kırmaya söz verdi. Yaşamı boyunca, sömürge ve dolaylı imparatorluk bağları çözüldü. Gümüş Nehri’nden Orinoco Nehri’nin ağzına dek Latin Amerika artık birilerinin arka bahçesi değil. Bu kurtuluş projesi, 2002 yılındaki askeri darbe ya da ABD tarafından tasarlanan Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi’yle karşılıklı meydan okuma gibi bir etkileyici mücadeleden bir diğerine atılan milyonlarca kadın ve erkeği kapsadı. Bunlar kazanıldı, başkaları kaybedildi.
Proje tamamlanmamış durumda. Ebedi olabilir ve dolayısıyla Chavez’in gidişinden sonra da mücadele sürecek. Ancak gelecek her nasıl devam edebilirse etsin, Latin Amerikalılar bir ses kazandıkları mevcut durumu kurtarmak için savaşacaklar. Bu insanlar, Latin Amerika’da Chavez’i darbeden sonra yeniden başkanlığa getirdiler. Askeri isyan ya da ilk seçim zaferi değil, bu, Chavez’in siyasi yaşamında kilit olaydı. Bu noktada onun içinde bir şeyler değişti: disiplini zırhla kaplı, sabrı yenilmez, siyaseti ise daha net hale geldi. Chavez ve Castro arasındaki ilişkide dikkate alınan her şeyde daha az bilinen gerçek, Chavez’in siyasi eğitimini, aynı zamanda bariz bir demokrat olan bir diğer Marksist başkana borçlu olduğuydu: Şili Devlet Başkanı Salvador Allende. Chavez, bir keresinde, “Allende gibi pasifist ve demokratız. Allende’nin aksine silahlıyız” demişti.
Allende’nin 1973 yılındaki yenilgisinden Chavez tarafından çıkarılan ders çok önemli. Aşırı sağ ya da Kolombiya’nın devlet bağlantılı paramiliterleri gibi bazıları “Chavizm”in içeriye doğru patlamadığını görmekten memnun olabilir ve sınırları boyunca karmaşaya şahit olmaktan çekinmeyebilir. Ordunun ve Venezuela kitlelerinin desteği ve Brezilya gibi güçlü ve duygudaş komşularının desteği, Bolivarcı devrimin kaderini belirleyecek. Latin Amerika nihayet kendi ayakları üzerinde durduğundan kimse istikrarsızlık istemez. Chavez son günlerinde halk iktidarının kurulmasının gerekliliğini vurgulamıştı ve Comuna gazetesi ile ilgili geçmiş eleştirilerini geliştirmişti. Devrim geriye doğru gitmeyecek. Hayranı olduğu Bolivar’ın aksine Chavez “denizi pullukla sürmedi”.
http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2013/mar/05/hugo-chavez-people-venezuelan-president adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Çeviri: Gerçeğin Günlüğü
Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in hayatını kaybetmesinin ardından, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) tarafından bir açıklama yapıldı.
Merkez Sekretarya imzası ile yapılan "Sonsuza dek kumandan Hugo Chavez" başlıklı FARC-EP açıklamasında, Hugo Chavez “büyük lider” olarak nitelendirilirken, şu ifadeler kullanıldı:
“Hugo Chavez; ülkesi, Latin Amerika, Karayipler ve dünyanın tüm ezilen halkları için bağımsızlık, demokrasi ve adaletin yolunu göstererek daha şimdiden Simon Bolivar ve Ezequiel Zamora’nın ardından Venezuela tarihindeki onurlu yerini almıştır. Fikirleri ve yaptıkları, özgürlük için mücadele eden tüm halkların evrensel mühimmatının bir parçasıdır. Çok yaşa Hugo Chavez’in ebedi hatırası ve örneği! Yaşayacak ve savaşacağız!”
Venezuela; Kolombiya hükümeti ve ABD tarafından “FARC gerillalarına yataklık yapmak” ile suçlanırken, Venezuela ile FARC-EP arasındaki ilişkiler, önceki sene örgütün önde gelen isimlerinin Venezüella hükümeti tarafından Kolombiya’ya teslim edilmesi ile birlikte gerilmişti.
Körfez Savaşı gazilerinden olan Vince Emanuele, Veterans Unplugged Radio için Profesör David Harvey ile son kitabı “Asi Kentler”den yola çıkarak, geçmişin ve günümüzün kentleşme anlayışı ve kentin sermaye beklentileri doğrultusunda dizaynına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi.
David Harvey: Dünya çağında 1960’lara tarihsel olarak çoğunlukla kentsel krizler dönemi olarak bakılır. Örneğin ABD’de 1960’lar birçok kentin tutuştuğu bir zamandır. Los Angeles, Detroit gibi birçok kentte isyanlar oldu, neredeyse devrimler gerçekleşiyordu ve tabii ki 1968 yılında Dr. Martin Luther King suikastının ardından 120’den fazla Amerikan kenti irili ufaklı toplumsal kargaşa ve isyan hareketine maruz kaldı. ABD’dekilerden bahsediyorum, çünkü gerçekte meydana gelen kentin modernize edilmesiydi. Kent, otomobil çevresinde modernize ediliyordu; varoşlar çevresinde modernize ediliyordu. Şu anda “Eski Kent” ya da 1940’lar ve 50’ler boyunca kentin politik, ekonomik ve kültürel merkezi olan şey geride kalmış durumda. Hatırlayın; bu yönelimler ileri kapitalist dünya genelinde vuku buluyordu. Dolayısıyla sadece ABD’de değildi. Eski yaşam tarzının parça parça edildiği İngiltere ve Fransa’da da ciddi problemler vardı –bunun, kendisine özlem duyulması gerektiğini düşündüğüm bir yaşam tarzı olduğunu düşünmüyorum, fakat bu eski yaşam tarzı bir kenara itildi, yerine ticarileştirme, mülkiyet, emlak spekülasyonu, otoyol inşası, otomobiller, varoşlaşma temelli yeni bir yaşam tarzı geldi ve tüm bu değişimlerle birlikte artan eşitsizlik ve toplumsal huzursuzluğa şahit olduk.
Söz konusu zamanda nerede olduğunuza bağlı olarak, bunlar katı sınıfsal eşitsizlikler veya belirli azınlık gruplarını odağına almış sınıfsal eşitsizliklerdi. Örneğin, ABD’de bunlar açık biçimde, istihdam olanağı ya da kaynağı bakımından çok az şeye sahip olan şehir merkezinde yoksul mahallelerde yerleşik Afro-Amerikalılardı. Dolayısı ile 1960’lar dönemi, kentsel kriz olarak bahsedilen bir zamandı. Geriye gidip 1960’lardan beri kentsel krize ilişkin ne yapıldığını araştıran tüm komisyonlara baktığınızda, İngiltere’den Fransa’ya ve ABD’ye dek uygulanmış hükümet programları vardır. Benzer bir şekilde hepsi de bu “kentsel kriz”den bahsetmeye çalışıyordur. Ben bunu üzerinde çalışma yapmak için çok enteresan bir başlık ve yaşamak için travmatik bir deneyim olarak buldum. Biliyorsunuz, giderek daha zengin hale gelen bu ülkeler, arkalarında, kentleştirilmiş gettolarda tecrit edilen ve mevcut olmayan insanlarmış gibi davranılan insanlar bıraktılar. 1960’ların krizi can alıcı ve Lefebvre’in çok iyi anladığını düşündüğüm bir krizdi. Lefebvre, bu alanlardaki insanların söz konusu alanların nasıl görünmesi gerektiğine ve buralarda ne türden bir kentleşme sürecinin meydana geleceğine karar verecek bir ses olması gerektiğine inanıyordu. Aynı zamanda, sanayileşmiş kapitalist ülkelerin tamamında kentsel alanları tamamen sarmaya başlayan emlak spekülasyonu dalgasını etkisiz hale getirmeyi umarak direnenlerin…
Vince Emanuele: Kitabın birinci bölümünde şöyle yazıyorsunuz: “Ne tür bir kent istediğimiz sorusu, nasıl bir insan olmak istediğimiz, ne türden toplumsal ilişkiler amaçladığımız, üzerine titrediğimiz doğayla nasıl ilişkiler amaçladığımız, ne tür bir yaşam arzuladığımız, hangi estetik değerleri savunduğumuz sorusundan ayrılamaz.” Bununla birlikte, söz konusu görüşe, içinde yaşadığımız neo-liberal bağlamdan açık bir şekilde bahsederek giriş yapıyorsunuz. Bölümün ileriki kısımlarında, “kent hakkı”nın nasıl görünebileceğini kafamızda canlandırmamıza muhtemelen yardım edecek ve incelenecek bir tarihsel olay olarak Paris Komünü’nden bahsediyorsunuz. Üzerine kafa yorabileceğimiz ve Paris Komünü’nü de içeren başka tarihsel olaylar var mı? Karşılaştığımız meydan okumalardan, özellikle de neo-liberal bağlam dâhilindekilerden bahsedebilir misiniz?
David Harvey: İnşa etmeyi arzuladığımız kent planının, kişisel arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı çok önemli bir plan olarak yansıtması gerektiğini düşünüyorum. Biliyorsunuz; toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi ve kentsel çevre çok önemlidir. Bu yaklaşım ve yönelimleri nasıl geliştiririz? Bu önemli. Dolayısıyla, New York gibi bir şehirde yaşıyorsanız şehri gezmelisiniz, kendiniz taşımalısınız ve diğer insanlarla çok belirli bir düzen içinde uğraşmalısınız. Herkesin bildiği üzere New Yorklular birbirine karşı soğuk ve hareketli olma eğilimi gösterirler. Bu, birbirlerine yardım etmedikleri anlamına gelmiyor, ancak günlük koşuşturmayla ve sokaklardaki, altgeçitlerdeki devasa miktardaki insanla başa çıkmak için, kentle belirli bir düzen içinde pazarlık etmelisiniz. Aynı sebeple, kenar mahallelerdeki etrafı çevrili güvenlikli sitelerde yaşamak, günlük yaşamın neden ibaret olması gerektiğine ilişkin belli bir düşünüş biçimine neden olur. Ve bunlar, çoğunlukla belli toplulukları, çevrede meydana gelen şeyler pahasına güvenlikli ve seçkin tutmayı içeren farklı politik yaklaşımlara evrilir. Bu toplumsal ve politik yaklaşımlar, oluşturduğumuz çevrenin niteliğiyle yaratılır. Bu, benim için çok önemli bir fikirdir: kentsel çevreye devrimci müdahalelerin birçok tarihsel emsali vardır. Örneğin 1871 yılında Paris’te, insanların farklı bir kentleşme biçimi istedikleri bir yaklaşım türü vardı; farklı niteliklerden insanlarsın orada yaşamasını istediler; bu, zenginler sınıfına, o zaman meydana gelen spekülatif müşteri gelişimine bir tepkiydi. Bu yüzden orada farklı türden ilişkiler talep eden bir ayaklanma vardı: sosyal ilişkiler, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve sınıfsal ilişkiler.
Buna bağlı olarak, diyelim ki kadınların rahat hissedeceği bir şehir kurmak istiyorsanız, şu anda tipik olarak sahip olduklarımızdan çok daha farklı bir şehir kurarsınız. Tüm bu sorular, ne türden bir şehirde yaşamak istediğimiz sorusuyla birbirine bağlı. Bunu, nasıl bir insan olmak istediğimizden, nasıl cinsiyet ilişkileri, nasıl sınıfsal ilişkiler istediğimizden ve benzerlerinden ayıramayız. Bana göre, farklı bir yöntemle, farklı bir felsefeyle, farklı amaçlarla kent kurma projesi çok önemli bir fikir. Bazen, devrimci hareketler bu fikrin arkasında olmuştur; Paris Komünü gibi. Ve 1919’da Seattle dolaylarında gerçekleşen genel grev gibi bahsetmemiz gereken birçok başka örnek var. 2001 yılında Buenos Aires’de söz konusu benzer şeyler oluyordu. 2003’te El Alto’da başka bir çeşit patlama oldu. Fransa’da son 20-30 yıl boyunca isyanlara ve devrimci hareketlere karışan banliyö bölgelerine şahit olduk. İngiltere’de zaman zaman, gerçekten de yaşanmakta olan hayat biçimine karşı bir protesto olan bu türden isyan ve ayaklanmalar gördük. Şu anda kentsel alanlardaki devrimci hareketler çok yavaş gelişiyor. Bütün kenti bir gece içinde değiştiremezsiniz. Bununla birlikte, şahit olduğumuz şey neo-liberal dönemde kentleşme biçimindeki dönüşümdür. Önceden, diyelim ki 1970’lerin ortalarında kentleşme, bu protestoların birçoğuyla karakterize edilirdi; birçok ayrışma vardı ve aslına bakılırsa bu protestoların çoğuna yanıt, özgüven, kişisel sorumluluk alma, rekabet, şehrin etrafı çevrili sitelere ve imtiyazlı alanlara bölümlenmesi şeklindeki bu neo-liberal ilkelere bağlı olarak şehrin yeniden tasarlanmasıydı. Neyse ki insanlar, 2001 yılında fabrika yönetimi devralmalarına ve meclisler kurulmasına öncülük eden hareketlerin olduğu Buenos Aires’teki gibi, zamanın belli bir noktasında vuku bulan devrimci dönüşümün kimi biçimlerine dair düşünmeye zorlandı. Gerçekten de, birçok bakımdan şehrin nasıl düzenleneceğini belirleyebiliyorlardı ve ciddi sorular sormaya başladılar: Kim olmak istiyoruz? Doğayla ne şekilde ilişkileneceğiz? Ne tür bir kentleşme istiyoruz?
Vince Emanuele: Bu dönemlerin bazılarından bahsedebilir misiniz? Mesela, varoşlaşmayı “ihtiyaç fazlası mamulün emilmesi ve böylece sermaye fazlası emilimi sorununun çözülmesi yöntemi”nin bir sonucu olarak ele alabilir misiniz? Başka bir deyişle, neden şehirlerimizin içi, bu belirli biçimlenişle oyulmakta? Bu soru, özellikle son 30-40 yıl boyunca tamamen harap edilmiş kuzey bölgelerindeki dinleyicilerimiz için önceden bilinen bir duruma ilişkin. Örneğin şu anda arabanızı Chicago şehir merkezine bir günlük park etmeniz 60 dolara mal olurken, varoşlarda eroin kullanımında patlama var ve azınlık mahalleleri, şiddetin, yoksullaştırmanın ve polis baskısının istilası altında. Bu süreçlerden bahsedebilir misiniz?
David Harvey: Bu bir kez daha çok uzun süren bir süreç. 1930’lara ve Büyük Buhran’a dönmeme izin verin. Şu soruyu soralım: Büyük Buhran’dan nasıl çıktık? Ve Büyük Buhran süresince sorun neydi? Herkesin saptadığı büyük sorunlardan biri, güçlü bir piyasa olmamasıydı. Üretim kapasitesi vardı. Ancak sorunu çözmek için gelir akışı yoktu. Bu nedenle, çevrede gidecek yeri olmayan bir sermaye fazlası mevcuttu. 1930’lar boyunca, bu artık sermayeyi harcamanın yöntemini bulma arayışıyla ümitsiz girişimler gerçekleşmişti. Elinizde Roosevelt’in “İş Programı” gibi şeyler vardı. Biliyorsunuz; otoyollar ve bu türden şeyler yapmak. Yani o dönemlerde etrafta gezen artık sermaye ve artık emeği temizlemeye çalışmak. Ancak 1930’larda, II. Dünya Savaşı’nın gelişine dek bulunmuş gerçek bir çözüm yoktu. O andan sonra tüm artık, acilen savaş çalışmalarının içine –savaş malzemeleri ve benzerlerinin üretimine- çekildi. Çok sayıda insan orduya katıldı; çok miktarda emek bu yöntemle emildi. Böylelikle, II. Dünya Savaşı görünüşte Büyük Buhran sorununu çözdü. Bu durumda 1945 sonrasını sorabilirsiniz: Savaş bittikten sonra ne olacaktı? Bu fazladan sermayeye ne olacaktı? Sonrasında ABD’nin varoşlaşması vardı. Aslına bakılırsa, varoşların kuruluşu -o zamanlarda bu, zengin varoşların kurulması oluyor- artık sermayenin temizlenmesinin yöntemiydi. Önce otoyol sistemini kurdular, sonra herkes otomobil sahibi olmak zorunda kaldı ve sonrasında banliyödeki ev, işçi sınıfından kitleler için bir çeşit “saray” haline geldi. Tüm bunlar, ardında, şehir merkezindeki yoksul mahallelerinde yoksullaştırılmış bir ahali bırakmasına karşın gerçekleşti. Bu, 1950’ler ve 60’larda gerçekleşen kentleşme modeliydi. Sermayenin her zaman ürettiği artıklar şöyle bir işlev gördü: kapitalistler güne belirli miktarda bir parayla başlarlar, günü daha fazla parayla bitirirler. Şu soru ortaya çıkıyor: Günün sonunda bu parayla ne yaparlar? Bununla yatırım yapacakları, genişleyecekleri alan bulmaları gerekir.
Kapitalistlerin her zaman şu sorunu vardır: Daha fazla para elde etmek için genişleme ve fırsatlar nerede? II. Dünya Savaşı’nın ardından büyük genişlemeci fırsatlardan biri kentleşmeydi. Askeri-endüstriyel kompleks gibi ve buna benzer başka fırsatlar da vardı. Ancak başlıca fırsat, artıkların emildiği varoşlaşma aracılığıylaydı. Bu, 1960’ların sonlarındaki kentsel kriz gibi birçok sorun yarattı. Zira, sermayenin bilfiil kent merkezine geri döndüğü ve akabinde şehir içindeki yoksul mahallesini yeniden işgal ettiği bir süreçteyiz. Ondan sonra modeli tersine çevirir. Yoksullaştırılmış topluluklar artan bir biçimde dış kesimlere sürülmüş ve zengin kitleler şehrin merkezine geri taşınmıştır. Örneğin 1970’te New York’ta şehrin merkezinde neredeyse yok pahasına bir yer alabilirdiniz çünkü ortada muazzam bir emlak fazlası vardı ve kimse kentte yaşamak istemiyordu. Ancak bu tamamen değişti: şehir, tüketicilik ve finans için bir merkez haline geldi. Bahsettiğiniz gibi, arabanıza bir çatı temin etmek, bir insana ev temin etme bedeli kadar tutuyor. Gerçekleşen dönüşüm bu. Özetle, 1940’lar süresince meydana gelen kentleşme süreci 1960’lara da uzadı. Çok geçmeden, 1970’leri takip eden süreçte “yeniden kentleşme” vuku buldu. 1970’lerden sonra kentin merkezi aşırı zengin hale geliyor. Aslında Manhattan 1970’lerdeki satın alınabilir yer konumundan, aşırı zengin ve güçlüler için göz alabildiğine etrafı çevrili siteler güvenlikli bölgesi haline geldi. Bir yandan da, genellikle azınlık toplulukları olan yoksullaştırılmışlar, şehrin dışına sürüldü. Ya da New York’dan bahsedersek, insanlar şehrin dışındaki küçük kasabalara ya da Pennsylvania’ya kaçtılar. Bu genel kentleşme modeli, sermaye yatırımı için kârlı fırsatları nerede bulduğun sorusuyla ilgili. Gördüğümüz üzere, kârlı fırsatlar yaklaşık son 15 yıldır yetersiz. Bu süre boyunca, devasa miktarda para konut piyasasına, konut inşasına ve bununla ilgili geri kalan şeylere akıtıldı. Sonrasında, konut edindirme balonunun patladığı 2008 sonbaharına ne olduğunu gördük. Dolayısı ile kentleşmeye, artan üretkenliğin ve şayet varlığını sürdürecekse, bileşik büyüme anlamında yıllık yüzde 3 büyümesi gereken son derece devingen kapitalist toplumun ürününün soğurulacağı yöntemler arayışının bir ürünü olarak bakabilirsiniz. Kendi adıma soru şu: Önümüzdeki yıllarda yüzde 3’lük büyümeyi geçmişin kentleşme/varoşlaşma açmazını savuşturacak bir şekilde nasıl soğuracağız? Neye benzeyebileceğini kafada canlandırmak ilgi çekici.
http://www.zcommunications.org/rebel-cities-and-urban-resistance-by-david-harvey adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.
Çeviri: Erkan Çınar / Gerçeğin Günlüğü
Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız
