Content feed Comments Feed


ABD’li sosyal bilimci Immanuel Wallerstein, ABD’de gündemin birinci maddesi durumunda olan “Wall Street’i İşgal Et” hareketine dair makalesinde, hareketin meşruiyetini ve görünürlüğünü tesis ettiğini, şu anda sönümlense bile büyük bir başarıya ulaştığını belirtiyor:

“Wall Street’i İşgal Et” hareketi –şimdilik hareket- bugünkünün doğrudan torunu veya devamcısı olduğu 1968’deki ayaklanmadan bu yana ABD’de gerçekleşen en önemli politik olay.

Bunun ABD’de başlamasına neden olan şeyin ne zaman gerçekleştiğini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz: aşırı yükselen ekonomik sancı sadece yoksullar için değil, aynı zaman da çalışan yoksulların (bunun dışında orta sınıf olarak da bilinen) sürekli büyüyen dilimi için de mevcut; ABD nüfusunun en zengin yüzde 1’inin (“Wall Street”) aşırı biçimde şişmesi (sömürü, açgözlülük); tüm dünyadaki öfkeli ayaklanma örnekleri (Arap Baharı, İspanyol öfkeliler, Şilili öğrenciler, Wisconsin sendikacıları ve diğerlerinden oluşan uzun bir liste). Ateşi tutuşturan kıvılcımın ne olduğu gerçekten önemli değil. Yangın başladı.

Birinci aşamada –ilk birkaç gün- hareket, çoğunluğu genç olan ve gösteri yapmaya çalışan bir avuç cesur insandan oluşuyordu. Basın, onları tamamen göz ardı etti. Daha sonra bazı salak polis amirleri, bir parça şiddetin gösterileri sona erdireceğini düşündü. Filme çekildiler ve film Youtube üzerinden yayıldı.

Bu bizi ikinci aşamaya, tanınmaya taşıdı. Basın artık göstericileri büsbütün görmezden gelemedi. Böyle olunca basın tepeden bakmaya çalıştı. Bu ahmak, cahil gençler (ve birkaç yaşlı kadın) ekonomiye dair ne bilirdi ki? Yararlı bir programları var mıydı? “Yetiştirilmişler” miydi? Gösterilerin yakında boşa çıkacağı söyleniyordu. Basının ve yetkililerin hesaba katmadığı şey (hiçbir zaman öğrenecek gibi görünmüyorlar) protesto konusunun geniş biçimde yankılandığı ve hızla rağbet gördüğüydü. Şehirlerde ardı ardına benzer “işgaller” başladı. 50 yaşındaki işsizler katılmaya başladı. Ünlüler de öyle yaptı. AFL-CIO’nun (ABD’de bir sendikal konfederasyon; ç.n.) başkanının da içinde olduğu sendikacılar da. ABD dışındaki basın da şimdi eylemleri izlemeye başlamıştı. Ne istediklerini sordular, eylemciler “adalet” dedi. Bu, giderek çok daha fazla insana anlamlı bir cevap gibi görünmeye başladı.

Bu bizi üçüncü aşamaya, meşruiyete taşıdı. Belli saygınlıktaki akademisyenler, “Wall Street”e önelik saldırının bazı haklı gerekçeleri olduğunu belirtmeye başladı. Aniden ortayolcu saygınlığın başlıca sesi, The New York Times, 8 Ekim’de “protestocuların aslında net bir mesajları ve özel bir politika reçeteleri olduğunu” ve hareketin “bir gençlik ayaklanmasından öte olduğunu” belirten bir başyazı yayımladı. Gazete, şu şekilde devam etti: “Aşırı eşitsizlik, üretken yatırım olduğu kadar spekülasyon, para sızdırma ve devlet desteğiyle çalıştırılan bir finansal sektörün hakimiyetindeki fonksiyon bozukluğu olan bir ekonominin ayırt edici özelliğidir. The New York Times için sert bir dil. Ve ardından, Demokratların Kongre Seçim Kampanyası Komitesi, parti destekçilerinden “Wall Street’i İşgal Et protestolarını destekliyorum” beyanında bulunmalarını talep eden bir dilekçe dolaştırmaya başladı.

Hareket saygın hale geldi. Ve saygınlıkla birlikte tehlike de geldi –dördüncü aşama-. Rağbet gören büyük bir hareket, çoğunlukla iki ana tehdit ile kaşı karşıya kalır. Bunlardan biri, sokaklarda kayda değer büyüklükte sağcı bir karşı gösterinin organize edilmesidir. Katı (ve epey kurnaz) bir Cumhuriyetçi kongre lideri olan Eric Cantor, halihazırda bunun çağrısını yapmış durumda. Bu karşı göstericiler epey vahşi olabilir. Wall Street’i İşgal Et hareketinin buna hazırlıklı olması ve karşı gösterilerin hareketi ele geçirmeyi veya frenlemeyi ne şekilde tasarladığını enine boyuna düşünmesi gerekiyor.

Ancak ikinci ve daha büyük tehdit, hareketin mutlak başarısından doğar. Daha fazla destek çektikçe, bu durum aktif protestocular arasındaki görüş farklılıklarını arttırır. Buradaki sorun her zaman olduğu gibi, çok dar temelli olduğundan kaybedecek safları sıklaşmış bir tarikat olma veya çok yaygın olduğundan artık politik bütünlük taşımayacak bir durumda olma biçimindeki “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” halinden nasıl kaçınılacağı. İki aşırı uçtan birine gitmekten kaçınmayı başarmanın basit bir formülü yok. Zor bir şey.

Geleceğe bakarsak, hareket gittikçe güçlenebilir. İki şeyi yapmayı başarabilir: hükümetin yapacağı, halkın apaçık, aşırı biçimde hissettiği ızdırabı en aza indirgeyecek kısa vadeli yeniden yapılanmaya zorlamak; ve Amerikan halkının geniş kesimlerinin, çok kutuplu bir dünyada yaşadığımız için meydana gelen kapitalizmin yapısal krizlerinin ve esaslı jeopolitik dönüşümlerinin gerçeklerine dair düşüncelerine uzun vadeli bir dönüşüm getirmek.

Wall Street’i İşgal Et hareketi, bitkinlik veya baskı nedeniyle miyadını doldurmaya başlamış olsaydı bile, daha şimdiden başarılı olmuş durumda ve 1968’deki ayaklanmaların yaptığı gibi kalıcı bir miras bırakacak. ABD değişime uğrayacak ve bu olumlu bir yönde olacak. Meşhur tabiriyle, “Roma, bir günde kurulmadı”. Yeni ve daha iyi bir dünya sistemi, yeni ve daha iyi bir ABD, yinelenen nesillerde yinelenen çabayı gerektiren bir iştir. Ancak başka bir dünya gerçekten de mümkün (kaçınılmaz olsa da). Ve biz fark yaratabiliriz. Wall Street’i İşgal Et, fark yarattı, büyük bir fark.



http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2662 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


ABD'li gazeteci Amy Goodman, İngiltere'nin The Guardian gazetesinde ABD'deki "Occupy Wall Street" hareketine dair bir makale kaleme aldı. Goodman,şu anda görünen durumun, Obama yönetimi döneminin, Bush döneminin genişlemesinden ibaret olduğu şüphesi yarattığını belirtiyor:

Geçmişte, Barack Obama halen başkanlık için koşuşturan bir ABD senatörüyken, New Jersey’nin bir varoşundaki bir grup bağışçıya “Bana bunu yaptırın” dedi. Obama, Afro-Amerikalılar’ın sivil hakları için kendisinden talepte bulunan efsane sendika örgütleyicisi A. Philip Randolf’a cevap verirken aynı ifadeyi kullanan Başkan Franklin D. Roosevelt’in (hikâyeyi direkt Eleanor Roosevelt’ten duyan Harry Belafonte’ye göre) dilini ödünç alıyordu.

Başkan Barack Obama, şirketlerin finanse ettiği Çay Partisi ve Wall Street bağışçılarına ardı ardına ödünler verirken, artık yine kampanya modunda ve kendisinin ilerici eleştirmenleri, Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray girişimine yardakçılık edebileceği için ona saldırmamaları konusunda uyarılıyorlar.

Yüzde doksan dokuza katıl. Ülke ve dünya çapında binden fazla dayanışma protestosundan esinlenen Wall Street İşgali safları büyümeye devam ediyor. Haftalar geçtikten ve Amerikan tarihin en büyük kitlesel tutuklamalarının birinden sonra Obama nihayet yorum yaptı: “İnsanların hayal kırıklığına uğradığını düşünüyorum ve protestocular finansal sistemimizin nasıl işlediğine dair daha geniş tabanlı bir hayal kırıklığını dile getiriyor.” Ama ne o, ne danışmanları, ne de Cumhuriyetçiler, filizlenen bu kitle hareketiyle ilgili ne yapacaklarını bilmiyorlar.

ABD Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tartışmalı Halk Birliği - Federal Seçim Komisyonu (seçim reklamlarına şirketlerin sınırsız bağışta bulunmalarına olanak veren) kararının ardından, kampanyalar doyumsuz bir nakit açlığında. Obama’nın yeniden seçilme kampanyası bir milyar doları hedefliyor. Duyarlı Politika Merkezi’ne göre, finans sektörü, Obama’nın 2008 kampanya katkılarında -yalnızca avukatlar/lobiciler sanayi sektörü tarafından aşılan- en büyük ikinci kaynaktı.

Obama’nın kaybının, Bush döneminin dönüş sinyali olabileceği fikrinin haklılık payı var: Associated Press geçtiğimiz günlerde, Mitt Romney’in 22 uzman danışmanının hemen hepsinin, Baba Bush yönetiminin diplomasi, savunma ve istihbarat pozisyonlarında görev aldıklarını bildirdi. Bunların içinde, Bush yönetimin CIA Başkanı Michael Hayden ve Eski İç Güvenlik Bakanı Michale Chertoff gibi iki eski Cumhuriyetçi senatör de var. Yeni bir “İtiş Dönemi” (Yazar tarafından İngilizce “Push Era” tamlaması kullanılarak bir kelime oyunu ile “Bush Era”, yani “Bush Dönemi”ne gönderme yapıyor; ç.n.) olmadıkça, Obama’nın Başkanlığı Bush döneminin genişlemesinden ibarettir.

Wall Street İşgali’nin organik gücü, şirket medyasının tahmin edildiği gibi vadesi geçmiş değişmez uzmanlarının standart ciddiye almayı reddetme hallerine kafa tutuyor. Bu onlar için, protestocuların anlamakta zorlandıkları ve tamamen Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında olan bölünmeyle ilgili. Her iki partinin de Wall Street tarafından sarıldığını görüyorlar. Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haas; “protestocular ciddi değiller” dedi. Devlet tarafından verilen yardımlar hakkında neden konuşmadıklarını sordu. Muhtemelen bunun nedeni yüzde 99’a göre, sosyal güvenlik ve Medicare (sağlık hizmeti; ç.n.) hizmetlerindeki sorunlardan ziyade, artan eşitsizlikle birlikte, en zengin 400 Amerikalının, halkın yarısından daha fazla mülk sahibi olmalarının daha büyük bir sorun olması. Ve bir de, öncelikle savaşın kahredici maliyeti ve faturası olan kaybedilmiş hayatlar, fakat en önemlisi her iki taraftan da yok edilmiş yaşamlar var.

Bu nedenle, örneğin, Savaş Karşıtı Irak Gazileri’nin başkanı olan Jose Vasquez, Pazartesi gecesi Wall Street İşgali’ne katıldı. Bana şöyle dedi:

“Gazilerin işsizlik, evsizlik ve ekonomiyle ilgili diğer birçok sorunla uğraştıkları apaçıktır. Birçok insan, defalarca konuşlandırılıyor ve hâlâ mücadele ediyor. Buraya gelen birçok gaziyle karşılaştım. Aktif görevi devam eden ve Wall Street İşgali’ne katılmak için bu görevden ayrılan biriyle tanıştım.”

Barack Obama’nın tarihi seçimi, politik yelpazedeki milyonlarca insan tarafından elde edildi. Yıllarca, Bush yönetimi boyunca, insanlar başlarını bir tuğla duvara vurduklarını hissetti. Seçimle birlikte, bu duvar bir kapıya dönüştü, fakat yalnızca bir çatlaktan ibaretti. Sorulması gereken şu ki; tekmeleyerek mi açılacaktı yoksa çarpılarak mı kapanacaktı?

Bir kişiye bağlı değil. Obama toplum örgütleyiciliğinden, askeri komutanlığa geçti. Askeri kuvvetler, dünyanın en güçlü insanının Oval Ofis’te taleplerini fısıldadığını duyduklarında, başkan pencerenin dışında daha güçlü bir kuvvet olduğunu görmeliydi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, “Eğer bunu söylersem, Bastil’i basacaklar” demeliydi.

Eğer dışarıda kimse yoksa, hepimizin başı çok büyük dertte.

- Denis Moynihan bu yazıya araştırmalarıyla katkıda bulunmuştur.


http://www.guardian.co.uk/commentisfree/cifamerica/2011/oct/12/occupy-wall-street-barack-obama adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


Sloven düşünür Slavoj Žižek, Wall Street işgalcilerini ziyaret etti. Ziyareti sırasında bir konuşma yapan Žižek, göstericilere protestolarının "zararsız" bir duruma dönüştürülmeye çalıştırıldığı uyarısında bulundu ve protestoların yıllar sonra "nostaljik" biçimde anılır hale gelmemesi için sonuç alıcı olması gerektiğini hatırlattı:

Biz hepimiz kaybedenleriz, ancak gerçek kaybedenler aşağıda, Wall Street’te. Onlar milyarlarca dolar paramızla kurtarıldılar. Bize sosyalist deniyor, ancak burada zenginler için her zaman sosyalizm mevcut. Özel mülkiyete saygı duymadığımızı söylüyorlar, ancak 2008 finansal çöküşünde, buradaki herkesin haftalar boyunca gece gündüz yok edebileceğinden daha fazla güç bela kazanılmış özel mülkiyet yok edildi. Size, hayalci olduğumuzu söylüyorlar. Gerçek hayalciler, işlerin kendi yöntemleriyle süresiz olarak devam edebileceğini düşünenlerdir. Biz hayalci değiliz. Biz, kâbusa dönüşen bir hayalden uyananlarız.

Hiçbir şeyi yok etmiyoruz. Biz sadece, sistemin kendi kendini nasıl da yok ettiğine şahit oluyoruz. Hepimiz, çizgi filmlerdeki klasik sahneyi biliriz. Kedi bir uçuruma ulaşmıştır, ancak altında hiçbir şey olmadığı gerçeğine aldırış etmeden yürümeye devam etmektedir. Ancak aşağı baktığında ve farkına vardığında aşağı düşer. Bizim burada yaptığımız şey bu. Wall Street’teki herifler “Heey, aşağı bakın” diyoruz.

2011 Nisan ortasında Çin hükümeti, televizyonlarda, filmlerde ve romanlarda öteki gerçeklik veya zamanda yolculuk içeren bütün öyküleri yasakladı. Bu, Çin için iyiye işaret. Bu insanlar hâlâ alternatiflere dair hayal kuruyor ki sen bu hayal kuruşlarını yasaklıyorsun. Burada bir yasağa gerek yok, çünkü egemen sistem hayal kurma gücümüzü tamamı ile bastırmış durumda. Durmadan gördüğümüz filmlere bakın. Dünyanın sonunu tahayyül etmek kolay. Bir asteroid tüm yaşamı yok ediyor, falan filan. Ancak kapitalizmin sonunu tahayyül edemezsiniz.

Öyleyse burada ne yapıyoruz? Size komünist zamanlardan harikulade, eski bir fıkra anlatayım. Doğu Almanya’dan bir adam Sibirya’da çalışmaya gönderiliyor. Mektubunun denetçiler tarafından okunacağını biliyor ve arkadaşlarına şöyle diyor: “Gelin bir şifre oluşturalım. Eğer benden mavi mürekkeple yazılmış bir mektup alırsanız orada yazdıklarımın gerçek olduğunu bilin. Ama kırmızı mürekkeple yazılmışsa yalandır.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alıyor. Her şey mavidir. Mektupta der ki: “Burada her şey harika. Dükkânlar güzel yiyeceklerle dolu. Sinemalar batıdan güzel filmler gösteriyor. Apartmanlar büyük ve çok rahat. Tek satın alamayacağınız şey kırmızı mürekkep.” Bizim yaşadığımız da bu. İstediğimiz bütün özgürlüklere sahibiz. Tek eksiğimiz kırmızı mürekkep: tutsaklığımızı ifade edecek dil.Bizer öğretilen özgürlüğe dair konuşma yöntemi –teröre karşı savaş vs.-, özgürlüğü tahrif ediyor. Ve burada yaptığınız şey bu. Hepimize kırmızı mürekkep veriyorsunuz.

Burada bir tehlike var. Kendi kendinize aşık olmayın. Burada hoşça vakit geçiriyoruz. Ancak hatırlayın, karnavallar ucuza çıkar. Bunların değerlerinin gerçek kriteri ertesi güne ne kaldığıdır, normal günlük hayatımızın nasıl değişeceğidir. Bu durumda herhangi bir değişiklik olacak mı? Sizin bu günleri, bilirsiniz ya işte, “Aaah. Gençtik ve güzeldi” şeklinde hatırlamanızı istemiyorum. Temel mesajımızın “Alternatiflere dair düşünmemize izin verildi” olduğunu hatırlayın. Temel mesajımız şu: tabu yıkıldı, mümkün olan en iyi dünyada yaşamıyoruz. Önümüzde uzun bir yol var. Karşımıza dikilecek gerçekten zor sorular var. Ne istemediğimizi biliyoruz.Ama ne istiyoruz? Mevcut kapitalizmin yerini hangi toplumsal örgütlenme alabilir? Ne türden yeni liderler istiyoruz?



Hatırlayın. Sorun yozlaşma veya açgözlülük değil. Sorun sistem. Sistem isiz yoz olmaya zorluyor. Sadece düşmanlarınızdan değil, aynı zamanda bu süreci hafifletmeye çalışan yanlış arkadaşlardan da sakının. Kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, yağsız dondurma almamızla aynı şekilde bunu zararsız ahlaki protestoya dönüştürmeye çalışacaklar. Kafeinden arındırılmış bir süreç. Fakat burada bulunmamızın nedeni kola kutularını geri dönüştüreceğimiz, bir çift doları bağış olarak veya yüzde biri “Üçüncü Dünya”nın aç çocuklarına gittiği için bizi mutlu hissettirecek Starbucks kapuçinosunu satın almaya verdiğimiz dünyadan gına gelmesi. İşleri ve işkenceyi dışarıdan birilerine devrettikten, evlilik ajansları kimle çıkacağımızı bile dışarıdan belirledikten sonra, uzun bir süredir şunu görebiliyoruz ki, politik yükümlülüklerimizi de dışarıdan birilerinin eline devretmişiz. Bunu geri istiyoruz.

Eğer komünizm 1990’da yıkılan sistemse biz komünist değiliz. Bugün hâlâ iktdarda olan bu insanların Çin’de en acımasız kapitalizmi sürdürdüklerini hatırlayın. Bugün Çin’de sizin Amerikan kapitalizminizden daha dinamik bir kapitalizm var, ancak demokrasiye ihtiyaç duymuyor. Bu, kapitalizmi eleştirirseniz kendinizi demokrasi karşıtı olarak göreceğinize dair şantaja izin vermemeniz gerektiği anlamına geliyor. Demokrasi ile kapitalizmin evliliği sona erdi. Değişim mümkün.

Bugün olasılıklı olarak algıladığımız şey ne? Sadece medyayı takip edin. Bir yandan teknoloji ve cinsellikte her şey olası gibi görünüyor. Aya seyahat edebilirsiniz, biyo-genetik yoluyla ölümsüz olabilirsiniz, hayvanla veya herhangi bir şeyle seks yapabilirsiniz, ancak toplum ve ekonomi alanına bakın. Orada neredeyse her şey imkânsız sayılıyor. Zenginlerin vergilerinin birazcık yükseltilmesini istersiniz. “İmkânsız” derler. Rekabetçiliğimizi kaybederiz. Sağlık hizmetleri için daha fazla para istersiniz, size “İmkânsız, bu totaliter devlet anlamına gelir” derler. Size ölümsüzlük sözü verilen, ancak sağlık hizmetleri için biracık fazla harcanamayan dünyada yanlış bir şeyler vardır. Belki de önceliklerimizi tam burada ortaya koymamız gerekiyor. Daha yüksek yaşam standardı istemiyoruz. Bizim komünist olmamıza dair kanının tek kaynağı, müştereklerle ilgilenmemiz. Doğanın müşterekleriyle. Entelektüel mülkiyet ile özelleştirilen müştereklerle. Biyo-genetik müşterekleriyle. Bunun için, yalnızca bunun için savaşmalıyız.

Komünizm kesinlikle başarısız oldu, ancak müşterekler sorunu burada. Size, Amerikalı olmadığınızı söyleyecekler. Ancak muhafazakâr köktenciler kendilerinin gerçekten Amerikan olduğunu iddia ettiklerinde onlara bir şey hatırlatılmalı: Hıristiyanlık nedir? “Kutsal Ruh”tur. Kutsal Ruh nedir? İnananların birbirine aşkla bağlı olduğu, kendi özgürlüğünün ve üstlendiği kendi sorumluluğunun olduğu eşitlikçi toplum. Bu anlamda Kutsal Ruh burada. Ve Wall Street’tekiler yanlış putlara tapan paganlar durumundalar. Bu nedenle ihtiyacımız olan tek şey sabır. Korktuğum tek şey şu ki, bir gün evimize gideceğiz ve yılda bir buluşup bira içerek nostaljik bir içimde “Burada ne de güzel zaman geçirmiştik” diyeceğiz. Kendi kendinize bunun olmayacağının sözünü verin. İnsanların sıklıkla bir şeyleri arzuladığını, ancak onu gerçekten istemediğini billiyoruz. Arzuladığınız şeyi gerçekten istemekten korkmayın. Teşekkür ederim.


http://www.imposemagazine.com/bytes/slavoj-zizek-at-occupy-wall-street-transcript adresinde yayımlanan konuşma dökümünden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız




Kanadalı gazeteci-yazar Naomi Klein, Occupy Wall Street hareketini yerinde ziyaret ederken, burada eylemcilere kısa bir konuşma yaptı. Söz konusu konuşmanın tam metni ise çeşitli internet yaynları ile birlikte The Nation’da da yayımlandı:


Perşembe gecesi Wall Street İşgali’nde konuşmak için davet edildiğimde gururlandım. Amplifikasyon (Utanç verici bir şekilde) yasaklandığından beri ve söylediğim her söz, diğerleri de duyabilsin diye yüzlerce insan tarafından tekrarlanmak zorunda kalacağı için (“beşeri mikrofon” olarak da bilinir), Liberty Plaza’da söylediklerim çok kısa olmak zaruretinde olacak. Bnu da aklımda bulundurarak, işte konuşmamın uzun ve kesilmemiş versiyonu:

Sizi seviyorum.

Bunu, - açıkcası beşeri mikronun ekstra bir özelliği olmasına rağmen- yalnızca siz yüzlerce insan geri “biz de seni seviyoruz” diye haykırasınız diye söylemedim. Başkalarına söylenileni, size söyletmenizin tek yolu daha da yüksek ses.

Dün işçi mitinginde konuşmacılardan biri şöyle söyledi: “Birbirimizi bulduk”. Burada yaratılan güzelliği bu ifade yakalamıştır. Birbirlerini bulabilecekleri daha iyi bir dünya isteyen tüm insanlar için (hiçbir alanın kapsayamayacağı büyüklükte bir fikir olmanın yanı sıra)sonsuz genişlikte bir alan. Çok minnettarız.

Bildiğim bir şey varsa, bu da yüzde 1’in kriz sevdiğidir. İnsanlar paniklemiş, umutsuz ve kimse ne yapacağını bilmezken, şirket destekçisi politikalarının istek listesini kabul ettirmek için ideal zamandır; eğitim ve sosyal güvenliği özelleştirmek, kamu hizmetlerini kesmek, şirketlerin iktidarı üzerindeki son kısıtlamalardan kurtulmak. Ekonomik krizin ortasında, dünyada bunlar gerçekleşiyor.

Ve bu taktiği engelleyebilecek tek bir şey var ve neyse ki bu çok büyük bir şey: yüzde 99. Bu yüzde 99 Madison’dan Madrid’e; “Hayır. Krizinizin faturasını biz ödemeyeceğiz” demek için sokaklara dökülüyorlar.

Bu slogan 2008’de İtalya’da başladı. Yunanistan’a, Fransa’ya, İrlanda’ya sıçradı ve nihayet bu uzun yol krizin başladığı yere ulaştı.

Şaşkın uzmanlar TV’lerde “neyi protesto ediyorlar?” diye soruyorlar. Bu arada, dünyanın geri kalanı da: “Neden bu kadar zamanınızı aldı? Ne zaman ortaya çıkacağınızı merak ediyorduk.” Ve bilhassa: “Hoş geldiniz” diyor.

Bir çok kişi Wall Street İşgali ve 1999’da dünya gündemine oturan Seattle’daki küreselleşme karşıtı diye tabir edilen protestolar arasında benzerlikler kuruyorlar. Bu hareket, şirket iktidarını hedef alan, küresel, gençlik önderliğinde ve merkezsizleştirilmiş son hareketti. Ve ben, “hareketlerin hareketi” dediğimiz bu hareketin bir parçası olmakla gurur duyuyorum.

Fakat önemli farklılıklar da mevcut. Örneğin, biz zirveleri hedef olarak seçtik: Dünya Ticaret Örgütü, IMF, G8. Zirveler, doğaları gereği geçicidir, bir hafta sürer. Bu bizi de geçici kıldı. Göründük, dünyadaki haber başlıklarını kapladık ve sonra ortadan kaybolduk. 11 Eylül saldırılarının ardından yükselen vatanseverlik ve militarizm çılgınlığı içinde, bizi tamamen süpürmek kolaydı, en azından Kuzey Amerika’da.

Wall Street İşgali, öte yandan, sabit bir hedef seçti. Buradaki varlığınıza herhangi bir bitiş tarihi koymadınız. Akıllıca. Kımıldamazsan köklerin büyür. Bu çok önemli. Bir bilgi çağı gerçeğidir ki; birçok hareket güzel çiçekler gibi birden ortaya çıkıp, kısa sürede solar. Kökleri olmadığı içindir. Ve kendilerini nasıl devam ettirecekleri konusunda uzun vadeli planları yoktur. Güçlü fırtınalar geldiğinde, sürüklenip giderler.

Yatay ve derinlemesine demokratik olmak harika. Fakat bu ilkeler, yapının inşasındaki sıkı çalışma ve krizleri atlatmaya fazlasıyla yetecek güçteki kurumlarla uyumludur. Bunun gerçekleşeceğine dair çok büyük bir inancım var.

Bu hareketin doğru yaptığı başka bir şey de: Kendinize şiddetten kaçınma sözü verdiniz. Medyaya delicesine arzu ettiği kırılmış camlar ve sokak savaşları görüntüleri vermeyi reddediyorsunuz. Ve bu muazzam disiplin, tekrar ve tekrar, hikayenin utanç verici olmadığı ve polis şiddetini provoke etmediği anlamına geliyor. Daha dün gece buna tanıklık ettik. Bu arada, bu harekete olan destek giderek büyüyor. Daha akıllıca.

Fakat geride kalan on yılın yarattığı en büyük farklılık, 1999’da, çılgınca bir ekonomik patlamanın zirvesinde olan kapitalizmle savaşıyorduk. İşsizlik düşüktü ve hisse senedi portföyleri şişirilmişti. Medya kolay para sarhoşuydu. O günlerde hareket, kapitalizmin şaha kalkmasıyla alakalıydı, durma noktasına gelmesiyle değil.

Çılgınlığın ardında, kursalsızlaştırmanın bir bedeli olduğu vurgusunu yaptık. Çalışma standartlarına zarar veriyordu. Çevre standartlarına zarar veriyordu. Şirketler hükümetlerden daha güçlü hale gelmekteydi ve bu demokrasilerimize zarar veriyordu. Fakat size karşı dürüst olmam gerekirse, iyi zamanlar geçip giderken, açgözlülüğe dayalı bir ekonomik sistemi kabul etmek, en azından zengin ülkelerde sağlam bir kazıktı.

On yıl sonra, hiç zengin ülke olmayacakmış gibi görünüyor. Sadece bir sürü zengin insan var. Zenginleşen insanlar da, dünya çapında kamu varlıklarını ve doğal kaynakları yağmalayanlar.

Asıl husus, bugün herkesin sistemin temelinden adaletsiz olduğunu ve kontrolden çıktığını görebilmesi. Dizginlenemeyen açgözlülük, küresel ekonomiyi çöpe çevirdi. Ve bu, aynı zamanda doğal dünyayı da çöpe çevirmekte. Okyanuslarımızda aşırı avlanıyoruz, derin deniz sondajı ve dipte açtığımız çatlaklarla suyumuzu kirletiyoruz, Alberta katran kumları gibi gezegendeki en kirli enerji formlarına yöneliyoruz. Ve atmosfer kendisine yüklediğimiz karbon miktarını absorbe edemeyerek tehlikeli seviyelerde ısı üretiyor. Yeni normal, seri afetler: ekonomik ve ekolojik.

Bunlar yüzeydeki gerçekler. Bu o kadar bariz ve açık ki; toplumla iletişim kurmak ve hareketi çabucak inşa etmek 1999’dakinden çok daha kolay.

Hepimiz dünyanın tepe taklak olduğunu biliyoruz ya da en azından hissediyoruz: Aslında fosil yakıt ve bunun emisyonunu absorbe edecek atmosferik boşluğun bir sonu olmasına rağmen, sonsuzmuş gibi davranıyoruz. Ve ihtiyaç duyduğumuz toplumu yaratmak için finansal kaynakların son derece bol olmasına karşılık, katı ve değişmez sınırları varmış gibi davranıyoruz.

Zamanımızın görevi, bu sahte kıtlığa meydan okumak için, bunu tersine çevirmek; saygın, etraflı bir toplum yaratmaya gücümüzün yettiği konusunda ısrarcı olmak, aynı zamanda, dünyanın bize sunabileceği gerçek sınırlarına saygı duymaktır.

İklim değişikliği, bunu sonuna kadar yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Bu sefer hareketimizin dikkati dağıtılamaz, bölünemez, olaylarla yakılıp yıkılıp süpürülüp ortadan kaldırılamaz. Ve ben, önemli olsa da, bankaları düzene sokmaktan ve zenginlere yönelik vergilerin artırılmasından bahsetmiyorum.

Toplumumuza hükmeden temel değerleri değiştirmekten bahsediyorum. Bunun tek bir medya-dostu talebe sığdırılması ve nasıl halledileceğini hesaplamak zordur. Ama zor olduğu için daha az acil değildir.

Bu meydanda cereyan ettiğini gördüğüm şey bu. Birbirinizi beslemeniz, birbirinizi sıcak tutmanız, özgürce bilgi paylaşımında bulunmanız, sağlık hizmeti sunmanız, meditasyon dersleri ve güçlendirme eğitimleri vermeniz gibi. Favori işaretim burada, “sizi önemsiyorum” diyor. Bu, birbirlerine gözlerini dikip bakmalarından kaçınmaları, “bırakın ölsünler” demeleri hususunda halkı eğiten bir kültürde, derinden radikal bir ifadedir.

Son birkaç düşünce. Bu harikulade mücadelede, önemli olmayan bazı şeyler var.

- Giydiklerimiz

- Yumruklarımızı sallamamız ya da barış işareti yapmamız

- Daha iyi bir dünya hayarllerimizi medyanın küçük haberlerine sığdırı sığdıramadığımız

Ve şimdi de önemli bazı şeyler:

- Cesaretimiz

- Ahlaki pusulamız

- Birbirimize nasıl davrandığımız.

Gezegendeki en büyük ekonomik ve politik güçlere karşı kavga başlattık. Bu korkutucu. Ve bu hareket güçlenmeye devam ettikçe, daha da korkutucu hale gelecek. Daha küçük hedeflere doğru yön değiştirmek için cezbedici bir şeyler olacağının her zaman farkında olun –mesela bu mitingte yanınızda oturan kişi gibi. Ne de olsa bu, kazanması daha kolay olan bir mücadele.

Şeytana uymayın. Boktan bir durumdayken birbirinizi çağırmayın demiyorum. Ancak bu kez, birbirinize yıllar sürecek bir mücadelede yan yana çalışmayı planlıyormuşuz gibi davranın. Çünkü önümüzdeki görev bundan aşka bir şey gerektirmeyecek.

Bu hareketi dünyanın en önemli şeyiymiş sayın. Çünkü öyle. Gerçekten öyle.


http://www.thenation.com/article/163844/occupy-wall-street-most-important-thing-world-now adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse


Afganistan’daki çokuluslu işgale dair bir makale kaleme alan Judith Orr, “Sözüm ona siviller tarafından desteklenen bu ‘haklı savaş’, Afganlar için özgürleşme değil, kâbus getirdi” diyor:

Her gece 40 baskın gerçekleştiriliyor. Bu saldırılar, bugüne dek icat edilmiş en gelişmiş silahların bazılarının dağıtımını yapan dünyanın en zengin ulusu tarafından yönetiliyor ve dünya üzerindeki en fakir uluslardan birini hedef alıyorlar. Ancak onlarca yıl sonra, zenginlik ve silahlar kaybediyor. İşte bu 2011 Afganistan’ı.

ABD’deki 11 Eylül saldırılarının hemen ardından, Başkan George W. Bush, Taliban’ın Afganistan’da El Kaide suçlularına yataklık ettiğini iddia etti.

Afganistan’da savaş çağrısı, ABD’nin en coşkulu müttefiki olan Tony Blair önderliğinde, NATO’nun desteğini kazandı.

Savaş, 8 Ekim 2001’de başladı. On binlerce sivil Afgan öldü –asla tam olarak kaç kişinin öldüğünü bilemeyeceğiz çünkü işgalciler saymayı reddediyorlar. Yaklaşık iki yüz bin kişi göçe zorlandı ve üç milyon kişi mülteci haline geldi.

İşgalci birlikler arasında, ABD’den 1717 ve İngiltere’den 382 kişi de dahil olmak üzere toplam 2670 kayıp var. Her yıl İngiltere, kamu bütçesinin 4,5 milyon poundunu savaşa harcıyor.

Afganistan’ın kendisinden çok daha fazla nükleer silahlanmış komşusu Pakistan bu çatışmanın içine çekildi. ABD, sınır bölgesini bombalamak için düzenli olarak insansız hava araçlarını kullanıyor.

İnsansız hava araçları, ABD’deki bir askeri üs tarafından kumanda edilen bombalar bırakan insansız hava araçları. Barack Obama’nın seçim silahını haline geldiler. Bölgede sayıları iki bin dokuz yüzü bulan insan insansız hava araçları tarafından öldürüldü.

Baskın

Afganistan, arka planı gürültülü unutulmuş bir savaş haline geldi, Sadece olağanüstü şeyler cereyan ettiğinden dikkat çekiyor.

Tıpkı, Taliban’ın intihar bombacılarının Kabil’deki İngiliz Konsey’ine baskın yapıp, çalışanları bir panik odasına saklayıp sekiz saat tuttukları gibi. Geçtiğimiz günlerde, Afganistan Eski Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani suikasti şok etkisi yarattı. Burhaneddin Rabbani, Taliban’la barış görüşmelerinde yetkilendirilmiş kilit konumundaki hükümet görevlisiydi.

Aksi takdirde, Rabbani’nin ölümü, köşeyi dönmüş ve arazilerini geri almış politikacıların duyularıyla bir kayıp yoklamasından öte bir şey değil.

Savaş motifleri, sürekli değişen bir döngü içersinde gömülüyor. Ve bir kez daha bizlere, bunun kadınların özgürleşmesi olduğunu söyleniyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Taliban yönetimi altındaki kadınlara yapılan muamelenin, “şeref, eşitlik ve insanlığın tüm standartlarına hakaret” olduğunu söyledi.

Fakat Afgan Feminist Malalai Joya, böylesine bir konuşmayı, savaşa destek kazanmak için “dünyanın gözlerindeki toz” olduğu vurgusuyla kınadı. Haklıydı. Bu yıl, bir kadın olmanın dünyada en tehlikeli yeri Afganistan olarak değerlendirildi.

Geçtiğimiz on yıl boyunca sunulan tüm sebepler gözümüzde çöpten ibaret. Bu savaş asla barışı getirecek, yolsuzluğun önünü kesecek, eroin üretimini durduracak ya da İngiltere sokaklarını güvenli hale getirecek bir savaş değildi. Bunun yerine, yüzyıllardır emperyalizm fay hattının üzerinde uzanan talihsiz bir ülkede Batı’nın iradesini empoze etmek için savaşıldı.

Sıradan Afganlar’ın çıkarları, hiçbir zaman savaşın sebeplerinin bir parçası değildi. Koalisyon güçleri her gün ölümcül saldırılar yürütüyorlar. Ve bunu örtbas etmeye çabasındalar. 2010’daki cinayetleri örtbas etmek için bir ay harcayan Nato nihayet, bir gece baskınında beş sivil Afgan’ın vurulduğunu kabul etti.

Özel kuvvet askerleri, bir gece baskını boyunca üç erkek ve iki kadını vurduktan sonra, mermilerini kurbanların cesetlerinden çekip çıkardı ve yaralı bölgeleri alkolle yıkadı.

Hatta duvarlardaki kurşun deliklerini sıvayıp, izlerini yok etmek için bir koridoru tekrar boyadı.

Kabil’in güneyindeki Gardez yakınındaki cinayetler, görgü tanıklarından kanıtlar elde eden Afgan müfettişler tarafından açığa çıkarıldı. Oysa Nato, önceleri cesetleri bulan insanları suçlamıştı.

Basının büyük bölümünde Afganistan, geri kalmış ve hatta orta çağ ülkesi olarak tasvir ediliyor. Ekonomi ve altyapı paramparça edilmiş durumda ve vatandaşların % 42si aylık 6,5 pound gelirle korkunç bir yoksulluk içinde yaşıyorlar.

Fakat Afganistan devleti “doğal” değildir. Emperyalist savaş ve çatışmanın doğrudan bir sonucudur. 19. yüzyıldaki İngiliz işgali ve 1989’da sona eren dokuz yıllık Rus işgaline kadar birbirini izleyen emperyalist savaşlar, istila ve işgaller için savaş alanı olmuştur.

Obama seçildiğinden beri, Irak’taki “kötü savaşa” karşın Afganistan’dakini “iyi savaş” olarak lanse etmeye çalıştı. Bu ayrımının bir yankısı vardı.

Bu savaş Irak gibi yalanlara dayalı illegal bir işgal değildi. Fakat şimdi, ABD ve İngiltere’deki bir çok insan savaşa karşı ve hükümetlerimiz “birliklerimize” destek için askerlik çağrısına başvurdular.

Yine de bazı askerler ve asker aileleri arasında görüş ayrılığı var. Afganistan’a gitmeyi reddeden Joe Glenton’ın hapsedilmesi, kendilerine kafa tutmaya karşı gelebilecek diğerleri için de bir uyarıydı.

Sıradan Afganları bir tarafa bırakın, askerlerin yaşamları ve refahları bile Batılı liderlerin umrunda değil. Onlar, zafer için diğerlerinin ödediği her hangi bir bedele hazırlar.

Fakat zafer ulaşamayacakları bir yerde ve onlar, savaşın kanlı ve pahalı bir bataklık olduğu gerçeğini gizleme telaşındalar. Askeri, diplomatik operasyonlar ve kontrgerilla gibi farklı askeri stratejiler deniyorlar. Ve “bölgesel diktatörlere” kendileriyle savaşmamaları için ödeme yapıyorlar.

Onların müttefiki ve devlet başkanı Hamid Karzai ve Karzai’nin bölgesel diktatör müttefikleri seçimlere hile karıştırıyor ve yardımları cebe indiriyolar. Rejim, dünyadaki en bozuk dördüncü rejim.

Ve şimdi, denemek ve yenmek için her yolu mübah gördükleri Taliban grubuyla anlaşmaya varmak istiyorlar.

Ve işgal güçlenmeye devam ettikçe Taliban varolacaktır. 2005’e kadar Afganistan’da yalnızca 5 İngiliz askeri ölmüştü.

2006’da İngiltere Helmand vilayetine girdi. Çalışma Bakanı John Reid, bir tek atış bile yapmak zorunda kalmayabileceklerini söyledi.

Daha yanılmış olamazdı. Ölen 382 İngiliz askerinin 340’ı, İngiltere’in yarı büyüklüğündeki Helmand’da yaşamını yitirdi.

Oyun Sonu

Taliban, yabancı işgalcilere karşı direnci somutlaştırmak için var. Ve 150,000 işgal askeri bile onu ezemiyor.

Bu yılın, oyun sonunun başlangıcı olması gerekiyor. Bütün Nato güçleri, 2014’te Afgan güçlerinin teslim olacağı fikriyle askeri birliklerini geri çekmeyi planlıyorlar.

Obama’nın 53,000 askerlik çıkarma operasyonu, 2011 sonu itibariyle Bush’lu yıllara istinaden çok daha fazla asker olacağı anlamına geliyor.

Teslimiyet planı hızla sarpa sarıyor. Zaten Afgan güçlerine “eğitim ve rehberlik” için kalacak birliklerden oluşan daimi bir Nato üssünden bahsediliyor.

Sadece yoksulluk ve çaresizlik Afganlar’ı orduya katılmaya itiyor. İlk ödemelerini aldıktan sonra bir çoğu kaçıyor. Bozuk bir rejimi korumak adına hiçbir coşku yok.

Görünürde bir son yok. ABD, derin bir ekonomik kriz içersinde ve ikinci bir savaş kaybetme korkusu bu güçsüzlüğü daha da büyütmekte. Bu Libya’nın Batı için bu denli önemli olma sebeplerinden biri. Kuzey Afrika ve Orta Asya’daki devrimler ABD ve müttefikleri üzerinde sersemletici bir etki bıraktı.

Libya’daki müdahale, inisiyatifi yeniden kazanmak için bir girişim. Batılı liderler, “insani müdahale” doktrinini yeniden inşa edebilecekleri bir ayaklanmaya taraf görünme düşüncesindeler. Fakat Afganistan tarihinin de gösterdiği üzere, emperyalist müdahalenin insani hiçbir yanı yok. Tüm askeri birlikler terk edene dek, Afganistan’da yaşayan insanların barış ve yaşamlarını yeniden inşa etme umutları yok.

İnsansız hava aracı savaşları

Barack Obama seçildiğinden bu yana, insansız hava araçlarının kullanıldığı hava saldırıları sayısı 50’den 220’ye yükseldi yani dört kat arttı.

Hem gözetim hem bombalama için kullanılan insansız hava araçları, Kandahar’daki bir üsten havalanıyorlar, ancak Nevada Çölü’ndeki bir hava üssünden kontrol ediliyorlar.

ABD Hava Kuvvetleri ve CIA’nin yanı sıra, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), İngiliz Donanması’nı kontrol etmek için doksan kişilik bir ekibe sahip. Binlerce kişi, insansız hava aracı saldırıları sonucu öldürüldü.


http://www.socialistworker.co.uk/art.php?id=26246 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


İngiltere’nin The Guardian gazetesi için bir yazı kaleme alan Arundhati Roy, Hindistan devletinin ülkedeki sorunları “kaşıyan” bütün insanları, özellikle de gazetecileri çeşitli komplolarla, asılsız suçlamalarla susturma yoluna gittiğinden bahsediyor. Roy’un tespitleri her ne kadar Hindistan özelinde gibi görünse de, buradan bakınca isimlerden başka farklı, garip gelebilecek pek bir şey görülmüyor:

23 Eylül günü sabah saat 3 civarında, Delhi Havaalanı’na inmesinin üzerinden saatler geçmişken ABD’li radyo habercisi David Barsamian sınır dışı edildi. Ulusal bir radyo için bağımsız, ücretsiz programlar yapan bu tehlikeli adam, 40 yıldan bu yana Hindistan’ı ziyaret ediyor, Urduca öğrenmek ve sitar çalmak gibi böylesi tehlikeli şeyler yapıyor.

Basrsamian, Edward Said, Noam Chomsky, Howard Zinn, Ejaz Ahmed ve Tarık Ali gibi herkesçe bilinen entelektüellerle kitap uzunluğunda söyleşiler yayımladı (hatta, Peter Wintonick’in, Chomsky ve Edward Herman’ın “Rızanın İmalatı” kitabına dair belgeselinde genç ve İspanyol paça giyinmiş bir röportajcı olarak göründü).

Hindistan’a yaptığı yakın zamanlı ziyaretlerinde, aktivistlerle, akademisyenlerle, film yapımcılarıyla, gazetecilerle ve yazarlarla (aralarında benim de olduğum) bir dizi radyo röportajı gerçekleştirdi. Barsamian’ın işi onu Türkiye’ye, İran’a, Suriye’ye, Lübnan’a ve Pakistan’a götürdü. Bu ülkelerin hiçbirinden sınır dışı edilmedi. Öyleyse dünyanın en büyük demokrasisi neden kendini bu yalnız, sitar çalan, Urduca konuşan, sol eğilimli radyo yapımcısı tarafından tehdit edilmiş hissediyor? Barsamian’ın kendisi durumu şöyle açıklıyor:

“Mevzu Keşmir ile alakalı. Jharkhand, Chhattisgarh, Batı Bengal’de, Narmada barajları, çiftçi intiharları, Gujarat katliamı ve Binayak Sen (Hindistan’da Maoist gerillalarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle, “halkı isyana teşvik” iddiasıyla 2007 yılında tutuklanan insan hakları savunucusu tıp doktoru; ç.n.) olayına dair çalışmalar yaptım. Ancak Hindistan devletinin endişelerinin tam ortasında Keşmir var. Resmi anlatıya itiraz edilmemeli.”

Barsamian’ın sınır dışı edilişi ile ilgili “2009-2010 yılındaki ziyaretinde, turist vizesine sahip olmasına rağmen profesyonel yaparak vize kurallarını ihlal ettiğine” dair resmi “kaynaklara” dayanan haberler veriliyor. Hindistan’daki vize kuralları, devletin endişelerine ve tercihlerine dair bir ilgi çekici bir gözetleme deliğidir. Yırtık pırtık, eskimiş “terörle mücadele” bayrağını kullanan İçişleri Bakanlığı, konferans ve seminerlere davet edilen öğrenci ve akademisyenlere vizeleri verilmeden önce güvenlik soruşturması gerektiğini karara bağladı. Şirket yöneticilerine ve işadamlarına ise gerekmiyor.

Böyle olunca, diyelim ki yerinden edilmeye, komünalizme veya giderek artan yetersiz beslenmeye dair bir seminere katılmayı isteyebilecek bir öğrenci öyle görülürken, baraj yatırımı yapmak veya çelik fabrikası kurmak ya da boksit madeni satın almak isteyen biri, güvenlik tehdidi olarak görülmüyor. Kötü niyetli teröristler, bir seminere katılmak istediklerini söylemek yerine Prada takım elbiseler giyerlerse ve bir maden satın almak istiyor gibi görünürlerse daha iyi olacağını muhtemelen tahmin etmişlerdir.

David Barsamian, Hindistan’a bir maden satın almak veya bir konferansa katılmak için gelmedi. Sadece insanlarla konuşmak için geldi. “Resmi kaynaklar”a göre ona yönelik suçlama, Hindistan’ı son ziyaret edişinde Jammu ve Keşmir’deki olaylara dair haberler yapması ve bu haberlerin “gerçeğe dayanmaması”. Barsamina’ın muhabir olmadığını, insanlarla, çoğunlukla da muhaliflerle, yaşadıkları toplumlara dair söyleşiler yapan bir adam.

Turistlerin, ziyaret ettikleri ülkelerde insanlarla konuşmaları yasadışı mı? ABD’ye veya Avrupa’ya gitsem ve görüştüğüm insanlara dair bir şeyler yazsam, bunlar “gerçeğe dayanmasa” bile yaptığım yasadışı mı olacak? Hangi “gerçekler”in doğru olduğuna ya da olmadığına kim karar veriyor? Barsamian, dünyanın en yoğun askeri işgali (10 milyon nüfuslu bir alanda tahminen 600 bin aktif askeri personel) altındaki günlük yaşama dair söyleşiler yerine Keşmir’deki seçimlerdeki çarpıcı katılım oranını öven söyleşiler yapsa sınır dışı edilecek miydi?

David Barsamian, Hindistan hükümetinin Keşmir’e dair hassasiyetleri nedeniyle sınır dışı edilen ilk kişi değil. San Franciscolu bir antropolog olan Profesör Richard Shapiro, Kasım 2010’da hiçbir gerekçe gösterilmeksizin Delhi Havaalanı’ndan sınır dışı edildi. Bu muhtemelen, Keşmir’deki toplu mezarların varlığını tarihe ilk kez yazan İnsan Hakları ve Adalet İçin Halkların Uluslararası Mahkemesi’nin çağrıcılarından olan hayat arkadaşı Angana Chatterji’yi cezalandırmanın bir yoluydu.

Eylül 2011’de, Manila’da bulunan Zorla Kaybedilmelere Karşı Asya Federasyonu’ndan (AFAD) May Aquino, Delhi Havaalanı’ndan sınır dışı edildi. Keşmir’in eyalet eski başkanı Farook Abdullah, sınır dışı edilmeleri, Navlakha ve benim gibi yazarların Keşmir’de işi olmadığını, çünkü “Keşmir’in çözsüm beklemediğini” söyleyerek gerekçelendirdi.

Keşmir, sanki halihazırda kendi vize düzeni olan özgür bir ülkeymiş gibi, sınır devriyelerinin oluşturduğu eşmerkezli iki çemberle –Şrinagar’ın yanı sıra Delhi’deki- tecrit edilme ve dış dünya ile bağlarının kesilmesi sürecinde. Devlet ve ordu için, kendi sınırları içinde Keşmir tabii ki av mevsiminde. Keşmirli gazetecileri ve sıradan insanları rüşvet, tehdit, şantaj ve aşağılık zulümlerin bütün çeşitlerinin amansız kombinasyonuyla kontrol etmedeki ustalık, çarpık bir ustalık biçimine dönüşmüş durumda.

Devlet, yaşayanları susturmaya çalışmaya başlarken, ölüler konuşmaya başladı. Hükümet insan hakları komisyonu tam da Keşmir’in üç bölgesindeki yeri belirsiz 2700 mezarın varlığının resmen kabulüyle utandırılmışken, Barsamian’ın Keşmir’e bir seyahat planlaması belki de kendi düşüncesizliği. Başka bölgelerden, daha binlerce mezara dair haberler yağıyor. Tam da BM İnsan Hakları Konseyi öncesinde Hindistan’ın sicili gözden geçirilmek üzereyken, Hindistan devletinin mahcup edilmesi belki de mezarların düşüncesizliğidir.

Dünyanın en büyük demokrasisi, “Tehlikeli David” hariç kimden korkar ki? 9 Eylül’de tutuklanan, Chhattisgarh eyaletindeki Dantewada’dan bir adivasi (Hindistan’da kastlar değil, kabileler halinde yaşayan, Hindu olmayan yerli halk; ç.n.) olan Lingaram Kodopi var. Polis onu, bir demir cevheri şirketi olan Essar’dan aldığı haracı bir pazar yerinde yasaklı Hindistan Komünist Partisi’ne (Maoist) verirken yakaladığını söylüyor. Halası, büyükbabasının Palnar köyündeki evinden beyaz bir Bolero arabadaki sivil polisler tarafından alındığını söylüyor.

İlginç bir biçimde, polis kendi anlattıklarına göre dahi Lingaram’ı gözaltına aldı, ancak Maoistlerin kaçmasına izin verdi. Bu, bir dizi garipliğin sadece sonuncusu, Lingaram’a karşı adeta sanrısal suçlamalarda bulundular ve sonra vazgeçtiler. Onun gerçek suçu, Gondi yerel dilini konuşan tek gazeteci olması ve katiyen haber gelmemesi gereken bir başka savaş alanı olan Dantewada’daki çok uzak orman yollarının nasıl aşılacağını bilmesi.

Orta Hindistan’daki çok geniş yerli kabile topraklarını bir dizi gizli mutabakat anlaşmaları yoluyla kendi imzası ile çokuluslu madencilik ve altyapı şirketlerine devreden hükümet, ormanları yüz binlerce güvenlik gücüyle basmaya başladı. Hem silahlı, hem de silahsız direnişlerin hepsi Maoist olarak damgalandı (Keşmir’de bunların hepsi “cihatçı unsurlar”).

İç savaş amansız biçimde büyürken, yüzlerce köy yakılıp küle çevrildi. Binlerce adivasi, komşu eyaletlere göçmen olarak kaçtı. Yüz binlercesi saklandıkları ormanlarda dehşet içinde bir yaşam sürüyorlar. Ormanı kuşatan paramiliter güçlerin başlıca erzakları ve ilaçlar için pazarlara gitmeleri köylüler için bir kâbus. Tahmin edilemeyecek kadar çok insan, isyana teşvik ve devlete karşı savaş açmak suçlamalarıyla, kendilerini savunacak avukatları olmaksızın cezaevinde. Ormanlardan dışarı çok az haber çıkıyor ve ölü sayısına dair bir bilgi yok.

Bu nedenle genç Lingaram Kodopi’nin neden ortaya böylesi bir tehdit oluşturduğunu görmek zor değil. Gazeteci olmak için eğitim almadan önce Dantewada’da şofördü. 2009 yılında polis gözaltına aldı ve cipine el koydu. 40 gün boyunca bir tuvalete kilitlenerek, o zamanlar insanların köylerden kaçırılmasıyla görevlendirilmiş olan devlet destekli yasadışı ordu Salwa Judum’da özel polis yetkilisi olmaya zorlandı (Salwa Judum, sonradan Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı ilan edildi).

Polis, Lingaram’ı Gandici aktivist Himanshu Kumar’ın ihzar müzekkeresi dilekçesi vermesinden sonra serbest bıraktı. Ancak daha sonra polis, Lingaram’ın yaşlı babasını ve ailesinin başka beş üyesini gözaltına aldı. Köyüne saldırdılar ve köylüleri onu saklamamaları konusunda tehdit ettiler. Lingaram sonunda dostları ve iyiliğini isteyen kimselerin kendisini bir gazetecilik okuluna kabul ettirdiği Delhi’ye kaçtı. 2010’da Dantewada’ya bir seyahat gerçekleştirdi ve bağımsız halk mahkemesinde Salwa Judum’un, polisin ve paramiliter güçlerin barbarlıklarına dair tanıklık yapacak olan köylülere refakat etti. Kendi tanıklığı ile Lingaram, Maoistlere de keskin biçimde eleştireldi.

Bu, Chhattisgarh polisini yıldırmadı. 2 Temmuz 2010’da üst üzey Maoist lider Yoldaş Azad, Maoist partinin resmi sözcüsüAndra Pradeş polisi taafından yakalandı ve infaz edildi. Chhattisgarh polisinin başkomiser yardımcısı Kalluri, bir basın toplantısıyla Lingaram Kodopi’nin Maoist parti tarafından Yoldaş Azad’ın görevini üstlenmek üzere seçildiğini duyurdu (Bu, 1936’da Ya’an şehrinde genç bir öğrenciyi Çu En-Lay olmakla suçlamaya benziyordu / Çu En-Lay, Çin Komünist Partisi’nin ülkedeki devrimdem önemli rol oynayan önde gelen isimlerindendir; ç.n.) Suçlama, öyle çok alaya alındı ki, polis suçlamayı geri çekmek zorunda kaldı. Bir müddet sonra Lingaram’ı, Maoistlerin Dantewada’da bir meclis üyesine yönelik gerçekleştirdikleri saldırını planlayıcısı olmakla suçladılar. Ancak beklenmedik şekilde, onu tutuklamak için hiçbir adım atmadılar.

Lingaram, Delhi’de kaldı, eğitimini tamamladı ve gazetecilik diplomasını aldı. Mart 2011’de paramiliter güçler Dantewada’da üç köyü - Tadmetla, Timmapuramve Morapalli- yaktılar. Chhattisgarh eyalet hükümeti Maoistleri suçladı. Yüksek mahkeme, soruşturma için Merkezi Soruşturma Bürosu’nu görevlendirdi. Lingaram, Dantewada’ya bir video kamerayla döndü ve köyden köye giderek polisi suçlayan köylülerin şahitliklerini ilk elden belgeledi. Bunu yaparak kendi kendisini Dantewada’da en çok aranan adam haline getirdi. 9 Eylül’de sonunda polis onu aldı.

Lingaram, Chhattisgarh’daki baş belası haber toplayıcı ve yayıcıların etkili saflarına katıldı. İlk susturulanlardan biri, Salwa Judum’un sabıkalarına dair ilk uyarı sesini 2005 gibi çok önceki bir zamanda yükselten tanınmış doktor Binayak Sen’di. 2007’de tutuklandı, Maoist olmakla suçlandı ve ömür boyu hapse mahkûm edildi. Cezaevinde geçirdiği senelerden sonra şimdi kefaletle serbest.

Kopa Kunjam, Dantewada’nın orman köylerinde benim ilk rehberimdi. O zamanlar Himanshu Kumar’ın (bölgedeki bir insan hakları savunucusu; ç.n.) Vanvasi Chetna aşramında çalışıyor, (aşram, Sanskritçe bir kelime olup, Hindistan’da yoga yapılan, müzik çalışılan bir nevi inziva, rehabilitasyon alanı olan yerlere verilen isimdir; ç.n.) Lingaram’ın çok sonra yapmaya çalıştığı şeyi yapıyordu –uzak köylere gidiyor, haberleri ortaya çıkarıyor ve gözler önüne serilen dehşeti dikkatle belgeliyordu. Dantewada’ya giden gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler için son bağımsız sığınak olan aşram, 2009 yılında Chhattisgarh hükümeti tarafından yıkıldı.

Kopa, Eylül 2009’da insan hakları gününde tutuklandı. Bir kişinin öldürülmesi, bir kişinin de kaçırılması olaylarında Maoistlerle birlikte tuzak kurmakla suçlandı. Kopa’ya karşı açılan dava, aralarında kaçırılan şahsın da olduğu polis tanıklarının, polise verdikleri ifadeleri reddetmeleri ile dağılmaya başladı. Bu önemli değil, çünkü Hindistan’da sürecin kendisi cezalandırmadır.

Masumiyetini kanıtlamak, Kopa’nın yıllarını alabilir. Kopa tarafından, polisten şikayetçi olmaları için cesaretlendirilen kişilerin birçoğu da tutuklandı. Bunların arasında, kendisine tecavüz edildiği suçlamasında bulunan bir kadın da var. Kopa’nın tutuklanmasından hemen sonra Himanshu Kumar, Dantewada’dan kovuldu.

Er ya da geç, burada da ölüler konuşmaya başlayacak. Ve konuşan sadece ölü insanlar olmayacak; konuşan söz hakkı için direnecek olan ölü toprak, ölü nehirler, ölü dağlar ve ölü ormanlar içindeki ölü varlıklar olacak.

Bu ne düşündüğünü açıkça söyleyenler üzerinde her geçen gün korkunçlaşan bir kısıtlama olan gözetleme, internet denetimi ve telefon dinleme çağında, Hindistan’ın edebiyat festivallari için nasıl olup da ideal merkez haline gelmesi tuhaf. Bu festivallerin birçoğu, polisin onların adına terör rejiminin iplerini saldığı özel şirketler tarafından finanse ediliyor.

Şrinagar’daki (şimdilik ertelenen) Harud edebiyat festivali, Hindistan’daki en yeni, en heyecan verici edebiyat festivali olmaya adaydı –Sonbahar yaprakları renk değiştirirken, Keşmir vadisi, şiir, edebi söyleşi, görüşme ve tartışmalarla yankılanacak...”

Organizatörleri, festivali “apolitik” bir etkinlik olarak tanıttılar, fakat on binlerce can aldığı iddia edilen vahşi bir askeri işgalin yöneticileri ya da kurbanlarının nasıl olup da apolitik olabileceğini söylemediler. Konuklar turist vizesiyle mi gelecekler, merak ediyorum. Şrinagar ve Delhi için ayrı olanlar olacak mı? Onlar için güvenlik soruşturması mı gerekecek?

Tüm bu sahte özgürlüğün neşeli patırtısı, sınır dışı edilenlerin yaka paça sınır dışı uçaklarına götürülürken havaalanı koridorlarında attıkları adımların sesini boğmak, güçlü, sıcacık bileklerin etrafına sarılıp kilitlenen kelepçelerin tıkırtısının ve cezaevi kapılarının soğuk, metalik çınlamasının sesini kısmak için.

Ciğerlerimizdeki oksijen gitgide tükeniyor. Belki de bedenlerimizde ne kadar soluk kaldıysa, söylemek için kullanmanın zamanı: “Lanet olası kapıları açın!”




http://www.guardian.co.uk/commentisfree/libertycentral/2011/sep/30/kashmir-india-unmarked-graves adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi