
Kanadalı gazeteci-yazar Naomi Klein, Occupy Wall Street hareketini yerinde ziyaret ederken, burada eylemcilere kısa bir konuşma yaptı. Söz konusu konuşmanın tam metni ise çeşitli internet yaynları ile birlikte The Nation’da da yayımlandı:
Perşembe gecesi Wall Street İşgali’nde konuşmak için davet edildiğimde gururlandım. Amplifikasyon (Utanç verici bir şekilde) yasaklandığından beri ve söylediğim her söz, diğerleri de duyabilsin diye yüzlerce insan tarafından tekrarlanmak zorunda kalacağı için (“beşeri mikrofon” olarak da bilinir), Liberty Plaza’da söylediklerim çok kısa olmak zaruretinde olacak. Bnu da aklımda bulundurarak, işte konuşmamın uzun ve kesilmemiş versiyonu:
Sizi seviyorum.
Bunu, - açıkcası beşeri mikronun ekstra bir özelliği olmasına rağmen- yalnızca siz yüzlerce insan geri “biz de seni seviyoruz” diye haykırasınız diye söylemedim. Başkalarına söylenileni, size söyletmenizin tek yolu daha da yüksek ses.
Dün işçi mitinginde konuşmacılardan biri şöyle söyledi: “Birbirimizi bulduk”. Burada yaratılan güzelliği bu ifade yakalamıştır. Birbirlerini bulabilecekleri daha iyi bir dünya isteyen tüm insanlar için (hiçbir alanın kapsayamayacağı büyüklükte bir fikir olmanın yanı sıra)sonsuz genişlikte bir alan. Çok minnettarız.
Bildiğim bir şey varsa, bu da yüzde 1’in kriz sevdiğidir. İnsanlar paniklemiş, umutsuz ve kimse ne yapacağını bilmezken, şirket destekçisi politikalarının istek listesini kabul ettirmek için ideal zamandır; eğitim ve sosyal güvenliği özelleştirmek, kamu hizmetlerini kesmek, şirketlerin iktidarı üzerindeki son kısıtlamalardan kurtulmak. Ekonomik krizin ortasında, dünyada bunlar gerçekleşiyor.
Ve bu taktiği engelleyebilecek tek bir şey var ve neyse ki bu çok büyük bir şey: yüzde 99. Bu yüzde 99 Madison’dan Madrid’e; “Hayır. Krizinizin faturasını biz ödemeyeceğiz” demek için sokaklara dökülüyorlar.
Bu slogan 2008’de İtalya’da başladı. Yunanistan’a, Fransa’ya, İrlanda’ya sıçradı ve nihayet bu uzun yol krizin başladığı yere ulaştı.
Şaşkın uzmanlar TV’lerde “neyi protesto ediyorlar?” diye soruyorlar. Bu arada, dünyanın geri kalanı da: “Neden bu kadar zamanınızı aldı? Ne zaman ortaya çıkacağınızı merak ediyorduk.” Ve bilhassa: “Hoş geldiniz” diyor.
Bir çok kişi Wall Street İşgali ve 1999’da dünya gündemine oturan Seattle’daki küreselleşme karşıtı diye tabir edilen protestolar arasında benzerlikler kuruyorlar. Bu hareket, şirket iktidarını hedef alan, küresel, gençlik önderliğinde ve merkezsizleştirilmiş son hareketti. Ve ben, “hareketlerin hareketi” dediğimiz bu hareketin bir parçası olmakla gurur duyuyorum.
Fakat önemli farklılıklar da mevcut. Örneğin, biz zirveleri hedef olarak seçtik: Dünya Ticaret Örgütü, IMF, G8. Zirveler, doğaları gereği geçicidir, bir hafta sürer. Bu bizi de geçici kıldı. Göründük, dünyadaki haber başlıklarını kapladık ve sonra ortadan kaybolduk. 11 Eylül saldırılarının ardından yükselen vatanseverlik ve militarizm çılgınlığı içinde, bizi tamamen süpürmek kolaydı, en azından Kuzey Amerika’da.
Wall Street İşgali, öte yandan, sabit bir hedef seçti. Buradaki varlığınıza herhangi bir bitiş tarihi koymadınız. Akıllıca. Kımıldamazsan köklerin büyür. Bu çok önemli. Bir bilgi çağı gerçeğidir ki; birçok hareket güzel çiçekler gibi birden ortaya çıkıp, kısa sürede solar. Kökleri olmadığı içindir. Ve kendilerini nasıl devam ettirecekleri konusunda uzun vadeli planları yoktur. Güçlü fırtınalar geldiğinde, sürüklenip giderler.
Yatay ve derinlemesine demokratik olmak harika. Fakat bu ilkeler, yapının inşasındaki sıkı çalışma ve krizleri atlatmaya fazlasıyla yetecek güçteki kurumlarla uyumludur. Bunun gerçekleşeceğine dair çok büyük bir inancım var.
Bu hareketin doğru yaptığı başka bir şey de: Kendinize şiddetten kaçınma sözü verdiniz. Medyaya delicesine arzu ettiği kırılmış camlar ve sokak savaşları görüntüleri vermeyi reddediyorsunuz. Ve bu muazzam disiplin, tekrar ve tekrar, hikayenin utanç verici olmadığı ve polis şiddetini provoke etmediği anlamına geliyor. Daha dün gece buna tanıklık ettik. Bu arada, bu harekete olan destek giderek büyüyor. Daha akıllıca.
Fakat geride kalan on yılın yarattığı en büyük farklılık, 1999’da, çılgınca bir ekonomik patlamanın zirvesinde olan kapitalizmle savaşıyorduk. İşsizlik düşüktü ve hisse senedi portföyleri şişirilmişti. Medya kolay para sarhoşuydu. O günlerde hareket, kapitalizmin şaha kalkmasıyla alakalıydı, durma noktasına gelmesiyle değil.
Çılgınlığın ardında, kursalsızlaştırmanın bir bedeli olduğu vurgusunu yaptık. Çalışma standartlarına zarar veriyordu. Çevre standartlarına zarar veriyordu. Şirketler hükümetlerden daha güçlü hale gelmekteydi ve bu demokrasilerimize zarar veriyordu. Fakat size karşı dürüst olmam gerekirse, iyi zamanlar geçip giderken, açgözlülüğe dayalı bir ekonomik sistemi kabul etmek, en azından zengin ülkelerde sağlam bir kazıktı.
On yıl sonra, hiç zengin ülke olmayacakmış gibi görünüyor. Sadece bir sürü zengin insan var. Zenginleşen insanlar da, dünya çapında kamu varlıklarını ve doğal kaynakları yağmalayanlar.
Asıl husus, bugün herkesin sistemin temelinden adaletsiz olduğunu ve kontrolden çıktığını görebilmesi. Dizginlenemeyen açgözlülük, küresel ekonomiyi çöpe çevirdi. Ve bu, aynı zamanda doğal dünyayı da çöpe çevirmekte. Okyanuslarımızda aşırı avlanıyoruz, derin deniz sondajı ve dipte açtığımız çatlaklarla suyumuzu kirletiyoruz, Alberta katran kumları gibi gezegendeki en kirli enerji formlarına yöneliyoruz. Ve atmosfer kendisine yüklediğimiz karbon miktarını absorbe edemeyerek tehlikeli seviyelerde ısı üretiyor. Yeni normal, seri afetler: ekonomik ve ekolojik.
Bunlar yüzeydeki gerçekler. Bu o kadar bariz ve açık ki; toplumla iletişim kurmak ve hareketi çabucak inşa etmek 1999’dakinden çok daha kolay.
Hepimiz dünyanın tepe taklak olduğunu biliyoruz ya da en azından hissediyoruz: Aslında fosil yakıt ve bunun emisyonunu absorbe edecek atmosferik boşluğun bir sonu olmasına rağmen, sonsuzmuş gibi davranıyoruz. Ve ihtiyaç duyduğumuz toplumu yaratmak için finansal kaynakların son derece bol olmasına karşılık, katı ve değişmez sınırları varmış gibi davranıyoruz.
Zamanımızın görevi, bu sahte kıtlığa meydan okumak için, bunu tersine çevirmek; saygın, etraflı bir toplum yaratmaya gücümüzün yettiği konusunda ısrarcı olmak, aynı zamanda, dünyanın bize sunabileceği gerçek sınırlarına saygı duymaktır.
İklim değişikliği, bunu sonuna kadar yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Bu sefer hareketimizin dikkati dağıtılamaz, bölünemez, olaylarla yakılıp yıkılıp süpürülüp ortadan kaldırılamaz. Ve ben, önemli olsa da, bankaları düzene sokmaktan ve zenginlere yönelik vergilerin artırılmasından bahsetmiyorum.
Toplumumuza hükmeden temel değerleri değiştirmekten bahsediyorum. Bunun tek bir medya-dostu talebe sığdırılması ve nasıl halledileceğini hesaplamak zordur. Ama zor olduğu için daha az acil değildir.
Bu meydanda cereyan ettiğini gördüğüm şey bu. Birbirinizi beslemeniz, birbirinizi sıcak tutmanız, özgürce bilgi paylaşımında bulunmanız, sağlık hizmeti sunmanız, meditasyon dersleri ve güçlendirme eğitimleri vermeniz gibi. Favori işaretim burada, “sizi önemsiyorum” diyor. Bu, birbirlerine gözlerini dikip bakmalarından kaçınmaları, “bırakın ölsünler” demeleri hususunda halkı eğiten bir kültürde, derinden radikal bir ifadedir.
Son birkaç düşünce. Bu harikulade mücadelede, önemli olmayan bazı şeyler var.
- Giydiklerimiz
- Yumruklarımızı sallamamız ya da barış işareti yapmamız
- Daha iyi bir dünya hayarllerimizi medyanın küçük haberlerine sığdırı sığdıramadığımız
Ve şimdi de önemli bazı şeyler:
- Cesaretimiz
- Ahlaki pusulamız
- Birbirimize nasıl davrandığımız.
Gezegendeki en büyük ekonomik ve politik güçlere karşı kavga başlattık. Bu korkutucu. Ve bu hareket güçlenmeye devam ettikçe, daha da korkutucu hale gelecek. Daha küçük hedeflere doğru yön değiştirmek için cezbedici bir şeyler olacağının her zaman farkında olun –mesela bu mitingte yanınızda oturan kişi gibi. Ne de olsa bu, kazanması daha kolay olan bir mücadele.
Şeytana uymayın. Boktan bir durumdayken birbirinizi çağırmayın demiyorum. Ancak bu kez, birbirinize yıllar sürecek bir mücadelede yan yana çalışmayı planlıyormuşuz gibi davranın. Çünkü önümüzdeki görev bundan aşka bir şey gerektirmeyecek.
Bu hareketi dünyanın en önemli şeyiymiş sayın. Çünkü öyle. Gerçekten öyle.
http://www.thenation.com/article/163844/occupy-wall-street-most-important-thing-world-now adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.
Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse

Afganistan’daki çokuluslu işgale dair bir makale kaleme alan Judith Orr, “Sözüm ona siviller tarafından desteklenen bu ‘haklı savaş’, Afganlar için özgürleşme değil, kâbus getirdi” diyor:
Her gece 40 baskın gerçekleştiriliyor. Bu saldırılar, bugüne dek icat edilmiş en gelişmiş silahların bazılarının dağıtımını yapan dünyanın en zengin ulusu tarafından yönetiliyor ve dünya üzerindeki en fakir uluslardan birini hedef alıyorlar. Ancak onlarca yıl sonra, zenginlik ve silahlar kaybediyor. İşte bu 2011 Afganistan’ı.
ABD’deki 11 Eylül saldırılarının hemen ardından, Başkan George W. Bush, Taliban’ın Afganistan’da El Kaide suçlularına yataklık ettiğini iddia etti.
Afganistan’da savaş çağrısı, ABD’nin en coşkulu müttefiki olan Tony Blair önderliğinde, NATO’nun desteğini kazandı.
Savaş, 8 Ekim 2001’de başladı. On binlerce sivil Afgan öldü –asla tam olarak kaç kişinin öldüğünü bilemeyeceğiz çünkü işgalciler saymayı reddediyorlar. Yaklaşık iki yüz bin kişi göçe zorlandı ve üç milyon kişi mülteci haline geldi.
İşgalci birlikler arasında, ABD’den 1717 ve İngiltere’den 382 kişi de dahil olmak üzere toplam 2670 kayıp var. Her yıl İngiltere, kamu bütçesinin 4,5 milyon poundunu savaşa harcıyor.
Afganistan’ın kendisinden çok daha fazla nükleer silahlanmış komşusu Pakistan bu çatışmanın içine çekildi. ABD, sınır bölgesini bombalamak için düzenli olarak insansız hava araçlarını kullanıyor.
İnsansız hava araçları, ABD’deki bir askeri üs tarafından kumanda edilen bombalar bırakan insansız hava araçları. Barack Obama’nın seçim silahını haline geldiler. Bölgede sayıları iki bin dokuz yüzü bulan insan insansız hava araçları tarafından öldürüldü.
Baskın
Afganistan, arka planı gürültülü unutulmuş bir savaş haline geldi, Sadece olağanüstü şeyler cereyan ettiğinden dikkat çekiyor.
Tıpkı, Taliban’ın intihar bombacılarının Kabil’deki İngiliz Konsey’ine baskın yapıp, çalışanları bir panik odasına saklayıp sekiz saat tuttukları gibi. Geçtiğimiz günlerde, Afganistan Eski Devlet Başkanı Burhaneddin Rabbani suikasti şok etkisi yarattı. Burhaneddin Rabbani, Taliban’la barış görüşmelerinde yetkilendirilmiş kilit konumundaki hükümet görevlisiydi.
Aksi takdirde, Rabbani’nin ölümü, köşeyi dönmüş ve arazilerini geri almış politikacıların duyularıyla bir kayıp yoklamasından öte bir şey değil.
Savaş motifleri, sürekli değişen bir döngü içersinde gömülüyor. Ve bir kez daha bizlere, bunun kadınların özgürleşmesi olduğunu söyleniyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Taliban yönetimi altındaki kadınlara yapılan muamelenin, “şeref, eşitlik ve insanlığın tüm standartlarına hakaret” olduğunu söyledi.
Fakat Afgan Feminist Malalai Joya, böylesine bir konuşmayı, savaşa destek kazanmak için “dünyanın gözlerindeki toz” olduğu vurgusuyla kınadı. Haklıydı. Bu yıl, bir kadın olmanın dünyada en tehlikeli yeri Afganistan olarak değerlendirildi.
Geçtiğimiz on yıl boyunca sunulan tüm sebepler gözümüzde çöpten ibaret. Bu savaş asla barışı getirecek, yolsuzluğun önünü kesecek, eroin üretimini durduracak ya da İngiltere sokaklarını güvenli hale getirecek bir savaş değildi. Bunun yerine, yüzyıllardır emperyalizm fay hattının üzerinde uzanan talihsiz bir ülkede Batı’nın iradesini empoze etmek için savaşıldı.
Sıradan Afganlar’ın çıkarları, hiçbir zaman savaşın sebeplerinin bir parçası değildi. Koalisyon güçleri her gün ölümcül saldırılar yürütüyorlar. Ve bunu örtbas etmeye çabasındalar. 2010’daki cinayetleri örtbas etmek için bir ay harcayan Nato nihayet, bir gece baskınında beş sivil Afgan’ın vurulduğunu kabul etti.
Özel kuvvet askerleri, bir gece baskını boyunca üç erkek ve iki kadını vurduktan sonra, mermilerini kurbanların cesetlerinden çekip çıkardı ve yaralı bölgeleri alkolle yıkadı.
Hatta duvarlardaki kurşun deliklerini sıvayıp, izlerini yok etmek için bir koridoru tekrar boyadı.
Kabil’in güneyindeki Gardez yakınındaki cinayetler, görgü tanıklarından kanıtlar elde eden Afgan müfettişler tarafından açığa çıkarıldı. Oysa Nato, önceleri cesetleri bulan insanları suçlamıştı.
Basının büyük bölümünde Afganistan, geri kalmış ve hatta orta çağ ülkesi olarak tasvir ediliyor. Ekonomi ve altyapı paramparça edilmiş durumda ve vatandaşların % 42si aylık 6,5 pound gelirle korkunç bir yoksulluk içinde yaşıyorlar.
Fakat Afganistan devleti “doğal” değildir. Emperyalist savaş ve çatışmanın doğrudan bir sonucudur. 19. yüzyıldaki İngiliz işgali ve 1989’da sona eren dokuz yıllık Rus işgaline kadar birbirini izleyen emperyalist savaşlar, istila ve işgaller için savaş alanı olmuştur.
Obama seçildiğinden beri, Irak’taki “kötü savaşa” karşın Afganistan’dakini “iyi savaş” olarak lanse etmeye çalıştı. Bu ayrımının bir yankısı vardı.
Bu savaş Irak gibi yalanlara dayalı illegal bir işgal değildi. Fakat şimdi, ABD ve İngiltere’deki bir çok insan savaşa karşı ve hükümetlerimiz “birliklerimize” destek için askerlik çağrısına başvurdular.
Yine de bazı askerler ve asker aileleri arasında görüş ayrılığı var. Afganistan’a gitmeyi reddeden Joe Glenton’ın hapsedilmesi, kendilerine kafa tutmaya karşı gelebilecek diğerleri için de bir uyarıydı.
Sıradan Afganları bir tarafa bırakın, askerlerin yaşamları ve refahları bile Batılı liderlerin umrunda değil. Onlar, zafer için diğerlerinin ödediği her hangi bir bedele hazırlar.
Fakat zafer ulaşamayacakları bir yerde ve onlar, savaşın kanlı ve pahalı bir bataklık olduğu gerçeğini gizleme telaşındalar. Askeri, diplomatik operasyonlar ve kontrgerilla gibi farklı askeri stratejiler deniyorlar. Ve “bölgesel diktatörlere” kendileriyle savaşmamaları için ödeme yapıyorlar.
Onların müttefiki ve devlet başkanı Hamid Karzai ve Karzai’nin bölgesel diktatör müttefikleri seçimlere hile karıştırıyor ve yardımları cebe indiriyolar. Rejim, dünyadaki en bozuk dördüncü rejim.
Ve şimdi, denemek ve yenmek için her yolu mübah gördükleri Taliban grubuyla anlaşmaya varmak istiyorlar.
Ve işgal güçlenmeye devam ettikçe Taliban varolacaktır. 2005’e kadar Afganistan’da yalnızca 5 İngiliz askeri ölmüştü.
2006’da İngiltere Helmand vilayetine girdi. Çalışma Bakanı John Reid, bir tek atış bile yapmak zorunda kalmayabileceklerini söyledi.
Daha yanılmış olamazdı. Ölen 382 İngiliz askerinin 340’ı, İngiltere’in yarı büyüklüğündeki Helmand’da yaşamını yitirdi.
Oyun Sonu
Taliban, yabancı işgalcilere karşı direnci somutlaştırmak için var. Ve 150,000 işgal askeri bile onu ezemiyor.
Bu yılın, oyun sonunun başlangıcı olması gerekiyor. Bütün Nato güçleri, 2014’te Afgan güçlerinin teslim olacağı fikriyle askeri birliklerini geri çekmeyi planlıyorlar.
Obama’nın 53,000 askerlik çıkarma operasyonu, 2011 sonu itibariyle Bush’lu yıllara istinaden çok daha fazla asker olacağı anlamına geliyor.
Teslimiyet planı hızla sarpa sarıyor. Zaten Afgan güçlerine “eğitim ve rehberlik” için kalacak birliklerden oluşan daimi bir Nato üssünden bahsediliyor.
Sadece yoksulluk ve çaresizlik Afganlar’ı orduya katılmaya itiyor. İlk ödemelerini aldıktan sonra bir çoğu kaçıyor. Bozuk bir rejimi korumak adına hiçbir coşku yok.
Görünürde bir son yok. ABD, derin bir ekonomik kriz içersinde ve ikinci bir savaş kaybetme korkusu bu güçsüzlüğü daha da büyütmekte. Bu Libya’nın Batı için bu denli önemli olma sebeplerinden biri. Kuzey Afrika ve Orta Asya’daki devrimler ABD ve müttefikleri üzerinde sersemletici bir etki bıraktı.
Libya’daki müdahale, inisiyatifi yeniden kazanmak için bir girişim. Batılı liderler, “insani müdahale” doktrinini yeniden inşa edebilecekleri bir ayaklanmaya taraf görünme düşüncesindeler. Fakat Afganistan tarihinin de gösterdiği üzere, emperyalist müdahalenin insani hiçbir yanı yok. Tüm askeri birlikler terk edene dek, Afganistan’da yaşayan insanların barış ve yaşamlarını yeniden inşa etme umutları yok.
İnsansız hava aracı savaşları
Barack Obama seçildiğinden bu yana, insansız hava araçlarının kullanıldığı hava saldırıları sayısı 50’den 220’ye yükseldi yani dört kat arttı.
Hem gözetim hem bombalama için kullanılan insansız hava araçları, Kandahar’daki bir üsten havalanıyorlar, ancak Nevada Çölü’ndeki bir hava üssünden kontrol ediliyorlar.
ABD Hava Kuvvetleri ve CIA’nin yanı sıra, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), İngiliz Donanması’nı kontrol etmek için doksan kişilik bir ekibe sahip. Binlerce kişi, insansız hava aracı saldırıları sonucu öldürüldü.
http://www.socialistworker.co.uk/art.php?id=26246 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

İngiltere’nin The Guardian gazetesi için bir yazı kaleme alan Arundhati Roy, Hindistan devletinin ülkedeki sorunları “kaşıyan” bütün insanları, özellikle de gazetecileri çeşitli komplolarla, asılsız suçlamalarla susturma yoluna gittiğinden bahsediyor. Roy’un tespitleri her ne kadar Hindistan özelinde gibi görünse de, buradan bakınca isimlerden başka farklı, garip gelebilecek pek bir şey görülmüyor:
23 Eylül günü sabah saat 3 civarında, Delhi Havaalanı’na inmesinin üzerinden saatler geçmişken ABD’li radyo habercisi David Barsamian sınır dışı edildi. Ulusal bir radyo için bağımsız, ücretsiz programlar yapan bu tehlikeli adam, 40 yıldan bu yana Hindistan’ı ziyaret ediyor, Urduca öğrenmek ve sitar çalmak gibi böylesi tehlikeli şeyler yapıyor.
Basrsamian, Edward Said, Noam Chomsky, Howard Zinn, Ejaz Ahmed ve Tarık Ali gibi herkesçe bilinen entelektüellerle kitap uzunluğunda söyleşiler yayımladı (hatta, Peter Wintonick’in, Chomsky ve Edward Herman’ın “Rızanın İmalatı” kitabına dair belgeselinde genç ve İspanyol paça giyinmiş bir röportajcı olarak göründü).
Hindistan’a yaptığı yakın zamanlı ziyaretlerinde, aktivistlerle, akademisyenlerle, film yapımcılarıyla, gazetecilerle ve yazarlarla (aralarında benim de olduğum) bir dizi radyo röportajı gerçekleştirdi. Barsamian’ın işi onu Türkiye’ye, İran’a, Suriye’ye, Lübnan’a ve Pakistan’a götürdü. Bu ülkelerin hiçbirinden sınır dışı edilmedi. Öyleyse dünyanın en büyük demokrasisi neden kendini bu yalnız, sitar çalan, Urduca konuşan, sol eğilimli radyo yapımcısı tarafından tehdit edilmiş hissediyor? Barsamian’ın kendisi durumu şöyle açıklıyor:
“Mevzu Keşmir ile alakalı. Jharkhand, Chhattisgarh, Batı Bengal’de, Narmada barajları, çiftçi intiharları, Gujarat katliamı ve Binayak Sen (Hindistan’da Maoist gerillalarla işbirliği yaptığı gerekçesiyle, “halkı isyana teşvik” iddiasıyla 2007 yılında tutuklanan insan hakları savunucusu tıp doktoru; ç.n.) olayına dair çalışmalar yaptım. Ancak Hindistan devletinin endişelerinin tam ortasında Keşmir var. Resmi anlatıya itiraz edilmemeli.”
Barsamian’ın sınır dışı edilişi ile ilgili “2009-2010 yılındaki ziyaretinde, turist vizesine sahip olmasına rağmen profesyonel yaparak vize kurallarını ihlal ettiğine” dair resmi “kaynaklara” dayanan haberler veriliyor. Hindistan’daki vize kuralları, devletin endişelerine ve tercihlerine dair bir ilgi çekici bir gözetleme deliğidir. Yırtık pırtık, eskimiş “terörle mücadele” bayrağını kullanan İçişleri Bakanlığı, konferans ve seminerlere davet edilen öğrenci ve akademisyenlere vizeleri verilmeden önce güvenlik soruşturması gerektiğini karara bağladı. Şirket yöneticilerine ve işadamlarına ise gerekmiyor.
Böyle olunca, diyelim ki yerinden edilmeye, komünalizme veya giderek artan yetersiz beslenmeye dair bir seminere katılmayı isteyebilecek bir öğrenci öyle görülürken, baraj yatırımı yapmak veya çelik fabrikası kurmak ya da boksit madeni satın almak isteyen biri, güvenlik tehdidi olarak görülmüyor. Kötü niyetli teröristler, bir seminere katılmak istediklerini söylemek yerine Prada takım elbiseler giyerlerse ve bir maden satın almak istiyor gibi görünürlerse daha iyi olacağını muhtemelen tahmin etmişlerdir.
David Barsamian, Hindistan’a bir maden satın almak veya bir konferansa katılmak için gelmedi. Sadece insanlarla konuşmak için geldi. “Resmi kaynaklar”a göre ona yönelik suçlama, Hindistan’ı son ziyaret edişinde Jammu ve Keşmir’deki olaylara dair haberler yapması ve bu haberlerin “gerçeğe dayanmaması”. Barsamina’ın muhabir olmadığını, insanlarla, çoğunlukla da muhaliflerle, yaşadıkları toplumlara dair söyleşiler yapan bir adam.
Turistlerin, ziyaret ettikleri ülkelerde insanlarla konuşmaları yasadışı mı? ABD’ye veya Avrupa’ya gitsem ve görüştüğüm insanlara dair bir şeyler yazsam, bunlar “gerçeğe dayanmasa” bile yaptığım yasadışı mı olacak? Hangi “gerçekler”in doğru olduğuna ya da olmadığına kim karar veriyor? Barsamian, dünyanın en yoğun askeri işgali (10 milyon nüfuslu bir alanda tahminen 600 bin aktif askeri personel) altındaki günlük yaşama dair söyleşiler yerine Keşmir’deki seçimlerdeki çarpıcı katılım oranını öven söyleşiler yapsa sınır dışı edilecek miydi?
David Barsamian, Hindistan hükümetinin Keşmir’e dair hassasiyetleri nedeniyle sınır dışı edilen ilk kişi değil. San Franciscolu bir antropolog olan Profesör Richard Shapiro, Kasım 2010’da hiçbir gerekçe gösterilmeksizin Delhi Havaalanı’ndan sınır dışı edildi. Bu muhtemelen, Keşmir’deki toplu mezarların varlığını tarihe ilk kez yazan İnsan Hakları ve Adalet İçin Halkların Uluslararası Mahkemesi’nin çağrıcılarından olan hayat arkadaşı Angana Chatterji’yi cezalandırmanın bir yoluydu.
Eylül 2011’de, Manila’da bulunan Zorla Kaybedilmelere Karşı Asya Federasyonu’ndan (AFAD) May Aquino, Delhi Havaalanı’ndan sınır dışı edildi. Keşmir’in eyalet eski başkanı Farook Abdullah, sınır dışı edilmeleri, Navlakha ve benim gibi yazarların Keşmir’de işi olmadığını, çünkü “Keşmir’in çözsüm beklemediğini” söyleyerek gerekçelendirdi.
Keşmir, sanki halihazırda kendi vize düzeni olan özgür bir ülkeymiş gibi, sınır devriyelerinin oluşturduğu eşmerkezli iki çemberle –Şrinagar’ın yanı sıra Delhi’deki- tecrit edilme ve dış dünya ile bağlarının kesilmesi sürecinde. Devlet ve ordu için, kendi sınırları içinde Keşmir tabii ki av mevsiminde. Keşmirli gazetecileri ve sıradan insanları rüşvet, tehdit, şantaj ve aşağılık zulümlerin bütün çeşitlerinin amansız kombinasyonuyla kontrol etmedeki ustalık, çarpık bir ustalık biçimine dönüşmüş durumda.
Devlet, yaşayanları susturmaya çalışmaya başlarken, ölüler konuşmaya başladı. Hükümet insan hakları komisyonu tam da Keşmir’in üç bölgesindeki yeri belirsiz 2700 mezarın varlığının resmen kabulüyle utandırılmışken, Barsamian’ın Keşmir’e bir seyahat planlaması belki de kendi düşüncesizliği. Başka bölgelerden, daha binlerce mezara dair haberler yağıyor. Tam da BM İnsan Hakları Konseyi öncesinde Hindistan’ın sicili gözden geçirilmek üzereyken, Hindistan devletinin mahcup edilmesi belki de mezarların düşüncesizliğidir.
Dünyanın en büyük demokrasisi, “Tehlikeli David” hariç kimden korkar ki? 9 Eylül’de tutuklanan, Chhattisgarh eyaletindeki Dantewada’dan bir adivasi (Hindistan’da kastlar değil, kabileler halinde yaşayan, Hindu olmayan yerli halk; ç.n.) olan Lingaram Kodopi var. Polis onu, bir demir cevheri şirketi olan Essar’dan aldığı haracı bir pazar yerinde yasaklı Hindistan Komünist Partisi’ne (Maoist) verirken yakaladığını söylüyor. Halası, büyükbabasının Palnar köyündeki evinden beyaz bir Bolero arabadaki sivil polisler tarafından alındığını söylüyor.
İlginç bir biçimde, polis kendi anlattıklarına göre dahi Lingaram’ı gözaltına aldı, ancak Maoistlerin kaçmasına izin verdi. Bu, bir dizi garipliğin sadece sonuncusu, Lingaram’a karşı adeta sanrısal suçlamalarda bulundular ve sonra vazgeçtiler. Onun gerçek suçu, Gondi yerel dilini konuşan tek gazeteci olması ve katiyen haber gelmemesi gereken bir başka savaş alanı olan Dantewada’daki çok uzak orman yollarının nasıl aşılacağını bilmesi.
Orta Hindistan’daki çok geniş yerli kabile topraklarını bir dizi gizli mutabakat anlaşmaları yoluyla kendi imzası ile çokuluslu madencilik ve altyapı şirketlerine devreden hükümet, ormanları yüz binlerce güvenlik gücüyle basmaya başladı. Hem silahlı, hem de silahsız direnişlerin hepsi Maoist olarak damgalandı (Keşmir’de bunların hepsi “cihatçı unsurlar”).
İç savaş amansız biçimde büyürken, yüzlerce köy yakılıp küle çevrildi. Binlerce adivasi, komşu eyaletlere göçmen olarak kaçtı. Yüz binlercesi saklandıkları ormanlarda dehşet içinde bir yaşam sürüyorlar. Ormanı kuşatan paramiliter güçlerin başlıca erzakları ve ilaçlar için pazarlara gitmeleri köylüler için bir kâbus. Tahmin edilemeyecek kadar çok insan, isyana teşvik ve devlete karşı savaş açmak suçlamalarıyla, kendilerini savunacak avukatları olmaksızın cezaevinde. Ormanlardan dışarı çok az haber çıkıyor ve ölü sayısına dair bir bilgi yok.
Bu nedenle genç Lingaram Kodopi’nin neden ortaya böylesi bir tehdit oluşturduğunu görmek zor değil. Gazeteci olmak için eğitim almadan önce Dantewada’da şofördü. 2009 yılında polis gözaltına aldı ve cipine el koydu. 40 gün boyunca bir tuvalete kilitlenerek, o zamanlar insanların köylerden kaçırılmasıyla görevlendirilmiş olan devlet destekli yasadışı ordu Salwa Judum’da özel polis yetkilisi olmaya zorlandı (Salwa Judum, sonradan Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı ilan edildi).
Polis, Lingaram’ı Gandici aktivist Himanshu Kumar’ın ihzar müzekkeresi dilekçesi vermesinden sonra serbest bıraktı. Ancak daha sonra polis, Lingaram’ın yaşlı babasını ve ailesinin başka beş üyesini gözaltına aldı. Köyüne saldırdılar ve köylüleri onu saklamamaları konusunda tehdit ettiler. Lingaram sonunda dostları ve iyiliğini isteyen kimselerin kendisini bir gazetecilik okuluna kabul ettirdiği Delhi’ye kaçtı. 2010’da Dantewada’ya bir seyahat gerçekleştirdi ve bağımsız halk mahkemesinde Salwa Judum’un, polisin ve paramiliter güçlerin barbarlıklarına dair tanıklık yapacak olan köylülere refakat etti. Kendi tanıklığı ile Lingaram, Maoistlere de keskin biçimde eleştireldi.
Bu, Chhattisgarh polisini yıldırmadı. 2 Temmuz 2010’da üst üzey Maoist lider Yoldaş Azad, Maoist partinin resmi sözcüsüAndra Pradeş polisi taafından yakalandı ve infaz edildi. Chhattisgarh polisinin başkomiser yardımcısı Kalluri, bir basın toplantısıyla Lingaram Kodopi’nin Maoist parti tarafından Yoldaş Azad’ın görevini üstlenmek üzere seçildiğini duyurdu (Bu, 1936’da Ya’an şehrinde genç bir öğrenciyi Çu En-Lay olmakla suçlamaya benziyordu / Çu En-Lay, Çin Komünist Partisi’nin ülkedeki devrimdem önemli rol oynayan önde gelen isimlerindendir; ç.n.) Suçlama, öyle çok alaya alındı ki, polis suçlamayı geri çekmek zorunda kaldı. Bir müddet sonra Lingaram’ı, Maoistlerin Dantewada’da bir meclis üyesine yönelik gerçekleştirdikleri saldırını planlayıcısı olmakla suçladılar. Ancak beklenmedik şekilde, onu tutuklamak için hiçbir adım atmadılar.
Lingaram, Delhi’de kaldı, eğitimini tamamladı ve gazetecilik diplomasını aldı. Mart 2011’de paramiliter güçler Dantewada’da üç köyü - Tadmetla, Timmapuramve Morapalli- yaktılar. Chhattisgarh eyalet hükümeti Maoistleri suçladı. Yüksek mahkeme, soruşturma için Merkezi Soruşturma Bürosu’nu görevlendirdi. Lingaram, Dantewada’ya bir video kamerayla döndü ve köyden köye giderek polisi suçlayan köylülerin şahitliklerini ilk elden belgeledi. Bunu yaparak kendi kendisini Dantewada’da en çok aranan adam haline getirdi. 9 Eylül’de sonunda polis onu aldı.
Lingaram, Chhattisgarh’daki baş belası haber toplayıcı ve yayıcıların etkili saflarına katıldı. İlk susturulanlardan biri, Salwa Judum’un sabıkalarına dair ilk uyarı sesini 2005 gibi çok önceki bir zamanda yükselten tanınmış doktor Binayak Sen’di. 2007’de tutuklandı, Maoist olmakla suçlandı ve ömür boyu hapse mahkûm edildi. Cezaevinde geçirdiği senelerden sonra şimdi kefaletle serbest.
Kopa Kunjam, Dantewada’nın orman köylerinde benim ilk rehberimdi. O zamanlar Himanshu Kumar’ın (bölgedeki bir insan hakları savunucusu; ç.n.) Vanvasi Chetna aşramında çalışıyor, (aşram, Sanskritçe bir kelime olup, Hindistan’da yoga yapılan, müzik çalışılan bir nevi inziva, rehabilitasyon alanı olan yerlere verilen isimdir; ç.n.) Lingaram’ın çok sonra yapmaya çalıştığı şeyi yapıyordu –uzak köylere gidiyor, haberleri ortaya çıkarıyor ve gözler önüne serilen dehşeti dikkatle belgeliyordu. Dantewada’ya giden gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler için son bağımsız sığınak olan aşram, 2009 yılında Chhattisgarh hükümeti tarafından yıkıldı.
Kopa, Eylül 2009’da insan hakları gününde tutuklandı. Bir kişinin öldürülmesi, bir kişinin de kaçırılması olaylarında Maoistlerle birlikte tuzak kurmakla suçlandı. Kopa’ya karşı açılan dava, aralarında kaçırılan şahsın da olduğu polis tanıklarının, polise verdikleri ifadeleri reddetmeleri ile dağılmaya başladı. Bu önemli değil, çünkü Hindistan’da sürecin kendisi cezalandırmadır.
Masumiyetini kanıtlamak, Kopa’nın yıllarını alabilir. Kopa tarafından, polisten şikayetçi olmaları için cesaretlendirilen kişilerin birçoğu da tutuklandı. Bunların arasında, kendisine tecavüz edildiği suçlamasında bulunan bir kadın da var. Kopa’nın tutuklanmasından hemen sonra Himanshu Kumar, Dantewada’dan kovuldu.
Er ya da geç, burada da ölüler konuşmaya başlayacak. Ve konuşan sadece ölü insanlar olmayacak; konuşan söz hakkı için direnecek olan ölü toprak, ölü nehirler, ölü dağlar ve ölü ormanlar içindeki ölü varlıklar olacak.
Bu ne düşündüğünü açıkça söyleyenler üzerinde her geçen gün korkunçlaşan bir kısıtlama olan gözetleme, internet denetimi ve telefon dinleme çağında, Hindistan’ın edebiyat festivallari için nasıl olup da ideal merkez haline gelmesi tuhaf. Bu festivallerin birçoğu, polisin onların adına terör rejiminin iplerini saldığı özel şirketler tarafından finanse ediliyor.
Şrinagar’daki (şimdilik ertelenen) Harud edebiyat festivali, Hindistan’daki en yeni, en heyecan verici edebiyat festivali olmaya adaydı –Sonbahar yaprakları renk değiştirirken, Keşmir vadisi, şiir, edebi söyleşi, görüşme ve tartışmalarla yankılanacak...”
Organizatörleri, festivali “apolitik” bir etkinlik olarak tanıttılar, fakat on binlerce can aldığı iddia edilen vahşi bir askeri işgalin yöneticileri ya da kurbanlarının nasıl olup da apolitik olabileceğini söylemediler. Konuklar turist vizesiyle mi gelecekler, merak ediyorum. Şrinagar ve Delhi için ayrı olanlar olacak mı? Onlar için güvenlik soruşturması mı gerekecek?
Tüm bu sahte özgürlüğün neşeli patırtısı, sınır dışı edilenlerin yaka paça sınır dışı uçaklarına götürülürken havaalanı koridorlarında attıkları adımların sesini boğmak, güçlü, sıcacık bileklerin etrafına sarılıp kilitlenen kelepçelerin tıkırtısının ve cezaevi kapılarının soğuk, metalik çınlamasının sesini kısmak için.
Ciğerlerimizdeki oksijen gitgide tükeniyor. Belki de bedenlerimizde ne kadar soluk kaldıysa, söylemek için kullanmanın zamanı: “Lanet olası kapıları açın!”
http://www.guardian.co.uk/commentisfree/libertycentral/2011/sep/30/kashmir-india-unmarked-graves adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Venezüella ve ABD’de 2012 yılında yapılacak devlet başkanlığı seçmlerine yaklaşık 1 yıllık bir zaman kalmışken, James Petras, Chavez ve Obama’nın ekonomik ve sosyal politikalarını karşılaştırdı. Petras, istihdamı ve kitlelerin refahını arttırıcı politikalar izleyen Chavez’i seçimlerde büyük bir zaferin beklediğini öngörürken, Obama’nın da bunun aksi yönündeki politikalarla kendi sonunu hazırladığına işaret ediyor:
Görevdeki iki devlet başkanı, Venezüella’da Hugo Chavez ve ABD’de Barack Obama 2012’de yeniden seçilmek için adaylıklarını koyuyorlar. Bu iki seçim yarışını dikkate değer kılan, söz konusu iki kişinin küresel ekonomik krize tepkilerinin zıtlık göstermesi.
Chavez, geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını desteklemeyi sürdüren ve istihdama, kamu refahına ekonomik büyümeye yönelik harcamalar yapan demokratik sosyalist programını izliyor: Obama, kurumsal finans kapitalizme ideolojik bağlılığıyla güdülenmiş, Wall Street spekülatörlerini onlara milyarlar akıtarak kurtarıyor, kamu sektörü açığını azaltmaya odaklanıyor, vergileri düşürüyor ve bankaların borç vereceği, özel sektörün yatırım yapacağı ümidiyle iş çevrelerine hükümet yardımında bulunmayı teklif ediyor. Obama, şirket kesiminin işsizleri istihdam etmeye başlayacağını ümit ediyor. Chavez’in ekonomik stratejisi, toplumsal geliri arttırarak toplumsal desteği arttırmaya yönelmiş durumda. Obama’nın stratejisi ise “damlama teorisi” etkisi umuduyla seçkinlerin zenginliğine zenginlik katmaya yönelmiş. Chavez’in ekonomik canlanma programı, kamu sektörü temelli; devlet, krizlere neden olan kapitalist pazarın ve özel sektörün yatırım yapmaktaki başarısızlığının ışığında önderliği ele alıyor. Obama’nın ekonomik canlanma ve istihdam programıysa büsbütün özel sektöre bel bağlıyor, istihdam yaratan yerli yatırımları özendirmek için vergi aflarından faydalanıyor.
Uzmanlara ve politikacılara göre, her iki başkanın sosyo-ekonomik performansları 2012’deki seçimlerde tekrar başkan seçilip seçilmeyeceklerinde belirleyici olacak.
Başkan Chavez ve Obama’nın ekonomik kriz karşısındaki performanslarını ölçmek
Son üç yıl boyunca, her iki başkan da işsizliğin artmasıyla, ekonomik durgunlukla ve kitlelerin, ekonomik canlanma programını açık ve kesin bir dille ifade eden politik önderlik talepleriyle sonuçlanan derin sosyo-ekonomik krizle karşı karşıya kaldılar.
Başkan Chavez krize, sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını içeren geniş çaplı bir programla yanıt verdi. Milyarlar, önümüzdeki birkaç sene içinde bir milyon konut yaratmak için planlanan devasa barınma programına tahsis edildi. Chavez, Kolombiya’daki sağcı Santos yönetimiyle siyasi anlaşmayı müzakere ederek askeri gerginlikleri düşürdü ve sınır anlaşmazlıklarını azalttı.
Asgari ücreti, sosyal güvenlik ve emekli maaşlarını arttıran Chavez, dar gelirli grupların tüketimini arttırıyor, talebi canlandırıyor ve küçük ve orta boy işletmelerin gelirlerini yükseltiyor. Büyük çaplı altyapı projelerine, özellikle de otoyol ve taşımacılık projelerine girişen devlet, emek-yoğun faaliyetlerle istihdam yaratıyor. Chavez hükümeti, gıda ve diğer temel ürünlerde fiyat kontrolü başlatarak insanların hayat standartlarını koruyor; bu da süper market sahiplerinin vurgunculuğu pahasına hükümete olan yoğun rağbeti devam ettiriyor. Hükümet, talebe dayalı ekonomik canlanma programını finanse edilmesi esnasında kârlı altın madenlerini kamulaştırdı ve deniz aşırı rezervleri geri döndürdü, zenginlere vergi imtiyazı sağlamaktan, batık bankaları ve özel işletmeleri kurtarmaktan sakınıyor.
Obama, istihdam yaratacak bütün geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını reddetti: teklif ettiği “ABD’nin işleri” tasarısı, en iyi ihtimalle işsizliği geçici olarak yüzde 0.2 oranında düşürecek. Wall Street’in tahvil sahiplerinin menfaatlerine olan politikaları takiben Obama, kamu harcamalarında, özellikle de sosyal harcamalarda daha geniş çaplı kesintiler anlamına gelen “bütçe açığı azaltılması” ile daha derinlemesine ilgilenmeye başladı. Obama, kitleler tarafından desteklenen Medicare (ABD’deki yaşlılar için devlet sağlık sigortası; ç.n.), Medicaid (ABD’de yoksullara yönelik sağlık yardımı; ç.n.) ve sosyal güvenlik programları için yapılan vergi ödemelerinin azaltılmasını öngören gerici teklifi aşırı sağ ile mutabakat içinde kararlaştırdı. Obama’nın “ABD’nin işleri”ni finanse etmek için hazırladığı teklifler, , ödemelerde bir düşüşü veya eksikliği kesinleştiren ya da daha kötüsü özelleştirmeye, sosyal güvenliği, trilyon dolarlık bir ikramiyeyi Wall Street’e devretmeye olanak sağlayacak biçimde sosyal güvenlik vergilerinde kesintilere bağlı.
Obama, on milyondan fazla ailenin evlerinin ipotek (mortgage) dolayısıyla haczedilmesini görmezden geliyor –bu, bankaları ve ev ipoteği dolandırıcılarını kurtarmak adına evsizliği ve ikametteki düşüşü arttırıyor.
Obama, denizaşırı muharip birliklerin, gizli kapaklı terör operasyonlarının ve içerideki istihbarat aygıtının sayısını katlayarak askeri harcamaları arttırdı, eğitim gibi ürettici yatırımlardan, teknolojik becerileri geliştirmek ve ihracatı özendirici faaliyetlerden vazgeçmek pahasına bütçe açığını arttırıyor.
Afrika kökenli ve yerli Venezüellalılara yönelik olumlu iş ve eğitim politikalarının altını çizmeye özen gösteren Chavez’in aksine, Obama, beyaz Wall Street bankacılarının lehine hizmet vererek büyük şehirlerde genç (18-25 yaş) Afro-Amerikalılar ve Latin kökenliler arasındaki yüzde 50’lik işsizlik oranını görmezden geliyor.
Emekli maaşlarını ve ücretleri enflasyona sabitleyen ve fiyat kontrolünü zorunlu kılan Chavez’in tersine, Obama, reel gelirde son üç yılda yüzde 7’lik bir düşüşle sonuçlanacak biçimde, devlet tarafından ödenen maaşları ve sosyal güvenlik harcamalarını dondurdu.
Amerikan Nüfus Dairesi’nin son verilerine göre (Eylül 2011), 46.2 milyondan fazla Amerikalı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve bu tüm zamanların en yüksek rakamı (Söz konusu rakamlar 2010 yılına dair rapordan ve 2009 yılında bu rakam 43.6 milyon idi, ç.n.). Orta sınıf hane halkının geliri 2009-2010 arasında yüzde 2.3 düştü. Yoksulluk sınırının altındaki Amerikalıların oranı 2008 yılındaki yüzde 13.2’lik rakamdan 2010 yılında yüzde 15.1’e yükseldi. 2010 yılında 2.6 milyon ABD vatandaşı daha yoksullaşırken, neredeyse dört çocuktan biri yoksulluk sınırının altında yaşadı. Bunun aksine ve Obama’nın “damlama ekonomisi” politikalarına uyumlu olarak, zengin -100 bin dolardan fazla kazanan- ABD’lilerin oranı çok az zarar gördü ya da hiç etkilenmedi: Tiffenys gibi lüks özel ürün mağazaları, satışlarında yüzde 15 artış açıkladı.
En yüksek gelirli yüzde 10’luk kesimin gelirinde 2009-2010 yılları arasında yüzde 1.5 oranında azalma olurken, halkın en alttaki yüzde 10’luk kesimi, gelirindeki yüzde 12.1 oranındaki azalma ile en çok zarar görenler oldu. 34 OECD ülkesi arasında ABD; Meksika, Şili ve İsrail ile birlikte sınıf eşitsizliği konusunda en kötü durumda olanı. Obama’nın yukarıdan aşağı teşvik edici politikaları, işçi sınıfını ve orta sınıfı kurban ederek bankacıları kurtardı.
Yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı ekonomilerin politik ve ekonomik sonuçları
Obama’nın “yukarıdan aşağı” ve Chavez’in “aşağıdan yukarı” sosyo-ekonomik politikalarının politik ve ekonomik sonuçları her bakımdan dikkat çekici. 2011 yılının ilk yarısında, ABD durgunluk yaşayarak yüzde 2’den az büyürken, Venezüella yüzde 3.6 büyüdü. Daha kötüsü, yılın ikinci yarısı boyunca, Obama ve danışmanları ABD’nin “çift dipli” durgunluğa, eksi büyümeye doğru yol aldığına dair korkularını dile getirdiler. Bunu tersine, Venezüella Merkez Bankası Başkanı, 2012 yılı için büyümeni ivme kazanacağı tahmininde bulundu.
ABD’de işsizlik oranı yüzde 9’un üzerindeyken ve bu eksik istihdam oranının yüzde 19’un üstüne çıkmasıyla birleşmişken, Venezüella’nın geniş sosyal konut ve altyapı yatırımları yeni işler yaratıyor, işsizlerin ve eksik istihdam edilmişlerin sayısını resmi ve gayrı resmi emek piyasasında düşürüyor. Obama’nın, Wall Street bankacılarının ve bütçe daraltma şahinlerinin her istediğini vermesi, denizaşırı savaş ve iç güvenlik aygıtı harcamalarındaki muazzam artış, hazineyi iflas ettirdi. Chavez, bunun tersine kârlı özel sektör madenlerini, bankaları ve enerji yatırımlarını kamulaştırdı ve azaltılan askeri gerginlik, gıda desteği gibi sosyal programlar için ayrılan kaynakları arttırdı. Obama’nın bütçe daraltması, eğitim ve sosyal hizmetler alanında büyük çapta işten çıkarmalara neden oldu.
Chavez’in sosyal harcamaları kamu üniversitelerinin, orta öğretim ve ilköğretim okullarının, kliniklerin sayısını arttırdı. Obama, ipotekçi bankalarsın zorla tahliyelerini görmezden gelirken milyonlarca insan evsizleşirken, Chavez bir milyon ev inşa ederek konut açığını çözme konusunda bir başlangıç yaptı.
Obama, iş imkânı yaratacak üretici yatırımlara borç vermeyen, bunun yerine daha yüksek faizli denizaşırı (Brezilya) bonolara denizaşırı spekülasyon yapmayı tercih eden özel bankalara neredeyse hiç faizsiz borç verdi. Chavez, doğrudan emek-yoğun altyapı programlarına, tarımsal kendine yeterlilik projelerine yatırım yapıyor ve ilave işleme fabrikaları ve dökümhaneler açıyor.
Uyguladığı gerici yukarıdan aşağı ekonomi politikalarının ve Medicare, Medicaid ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal programlarda kesintiye gidileceğine dair aleni tehditlerinin bir sonucu olarak, Obama’nın popülaritesi son üç yılda yüzde 80’den yüzde 20’a düştü ve aşağı doğru gidiyor. Dahası, Wall Street destekçisi mali ve militarist politikaları, ABD’ni politik iklimini daha sağa doğru yöneltti. 2011 yılının geçtiğimiz çeyreği itibari ile Obama seçim yenilgisi konusunda savunmasız görünüyor.
Sosyal büyüme ve kamu yatırımları konusundaki pozitif programlara dayanan ekonomik canlanma dalgasıyla sürüklenen Chavez’in popülaritesinin, Obama’nın aksine Mart 2010’daki yüzde 40’lık düzeyden, 7 Eylül 2011’deki yüzde 59.3’lük düzeye yükseldiği görülmekte. ABD destekli muhalefet parçalara ayrılmış, zayıf durumda ve işçi sınıfının, inşaat firmalarının ve müteahhitlerin çıkarına olan barınma ve altyapı projelerinin yarattığı ezici bir çoğunlukla destek gören pozitif algıyla başa çıkacak güce sahip değil.
Chavez’in, kişisel güvenlik, yönetsel yozlaşma ve verimsizlik konularında yaralanması mümkün. Ancak bu problemli alanlarda önemli adımlar atacak gibi görünüyor. Yeni bir polis akademisinin mezunları, pilot projelerde şiddet suçu oranını yüzde 60 civarında düşüren dürüst, etkili toplum bağlantısına sahip polislik faaliyetleri sağladı. Bürokratik yozlaşma ve verimsizliğe son verme çabaları ise hâlâ beklemede.
Sonuç
Chavez ve Obama’nın başkanlıklarının karşılaştırılması, başarılı bir aşağıdan yukarıya sosyalist bilgiye dayalı ekonomik canlanma programı ile başarısız olmuş bir yukarıdan aşağı kapitalist teşvik programı arasındaki keskin zıtlığı gözler önüne seriyor. Amerikan kamuoyu, özel bankacılığın hazine talanına, sosyal güvenlik ağının son kalıntılarını yönelik hükümet tehditlerine ve Obama’nın kalıcı yüksek işsizlik ve eksik istihdam oranlarını düşürmedeki başarısızlığına yönelik düşmanlığını ifade ederken, Chavez’in popülaritesi seçmenlerin beşte üçünün “olumlu hisleri” ile birlikte artıyor. Chavez hükümeti devam eder ve “aşağıdan yukarı” ekonomik teşvik programını derinleştirirse, ekonomi büyümeye devam eder ve kendisi de kanseri atlatırsa, 2012’de büyük bir olasılıkla ezici bir zaferle yeniden seçilecek.
Bunun tersine, eğer Obama şirketlere ve finansal seçkinlere boyun eğmeye, sosyal programları kısmaya ve yakmaya devam ederse, tamamen hak edilmiş yenilgisine ve unutulmasına doğru kaymayı sürdürecek.
Venezüella’nın gelişmiş düzeydeki sosyal programlar vasıtasıyla ekonomik canlanması Amerikan halkına güçlü bir mesajdır: “yukarıdan aşağı” geriletici ekonomi politikalarına bir alternatif var: buna demokratik sosyalizm deniyor ve bunun savunucusu, halkına hitap eden ve zenginler için çalışan hilekâr Obama’nın aksine, halkına hitap eden ve halkı için çalışan Başkan Chavez.
http://petras.lahaine.org/?p=1873 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Hindistanlı düşünür, yazar, feminist çevre eylemcisi Vandana Shiva, tohum patentlerinin ve genetiği değiştirilmiş tohumculuğun tetiklediği gıda krizine ve buna karşı neler yapılabileceğine dair kaleme aldığı makalesinde, gıda krizinin ancak “gıda demokrasisi”nin inşası yolu ile aşılabileceğine dikkat çekiyor:
Bir gıda krizindeyiz. Gıdanın, biyoyakıt olarak düşünülmesi ve buraya doğru yönlendirilmesi, kontrolsüz fiyat artışına katkıda bulunmakta, gıda hakkından yoksun olan bir milyar kişiye yenilerini eklemekte. Endüstriyel tarım, arılarımızı ve kelebeklerimizi, solucanlarımızı ve toprakta verimliliği sağlayan toprak organizmalarımızı öldüren zehirli kimyasalların kullanılması vasıtası ile türleri yok olmaya doğru sürüklüyor. Biyo-çeşitliliğin yerini tek türlü tarım alırken, bitki ve hayvan türleri ortadan kayboluyor. Endüstriyel, küreselleştirilmiş tarım, iklim kıyametine sebep olarak tarımı istikrarsızlaştıran, gıda güvenliğine yönelik yeni tehditler oluşturan sera gazlarının yüzde 40’ından sorumlu.
Ancak karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit, tohum ve gıda kontrolünün çiftçilerin ve halkın ellerinden çıkarak birkaç şirketein eline gitmesi. Pamuk tohumundaki tekelci kontrol ve genetiğine müdahale yoluyla geliştirilmiş BT pamukla (BT, Bacillus thuringiensis isimli, biyolojik tarım ilacı olarak kullanılan bir tür bakteridir ve direncini arttırmak amacı ile genetik teknolojisi ile pamuğa iliştirilmiştir; ç.n.) tanışılması, halihazırda Hindistan’da yaygın çiftçi intiharlarında artışa sebep olmuş durumda. Çeyrek milyon çiftçi, Monsanto gibi şirketlere milyarlarca dolarlık patent ücreti akıtan yenilenemeyen tohumların yüksek fiyatlarının tetiklediği borçlarından dolayı kendi canlarına kıydı.
Nadvanya’da (Navdanya, organik tarımı, biyo-çeşitliliği, çiftçi haklarını destekleyen bir demokratik kitle örgütüdür; ç.n.) 1987 yılında genetiği değiştirilmiş tohumlarla, tohum patentleriyle ve tohum tekelleriyle mücadeleyi ele almaya başlamıştım.
Tohum bağımsızlığını kurtarmak konusunda başarılı olduk ve tohumu doğal kaynak olarak geri kazanmak için altmış adet ortak tohum bankası kurduk. Biyo-çeşitliliğe sahip ekolojik tarımın, evren ve çiftçilerin ödediği bedeli tek türlü tarıma göre düşürürken akre (0,4047 hektarlık İngiliz arazi ölçü birimi; ç.n.) başına daha fazla gıda üretimini sağladığını kanıtladık.
Ancak bizim çabalarımız, çok karanlık bir odada küçük bir lamba gibi. Olasılık ve alternatiflerin lambasını açık tutuyoruz. Gıda krizi, çok daha geniş bir müdahale gerektiriyor.
Gıda hareketi, tohumdan sofraya, köyden şehire, Güney’den Kuzey’e daha bütünleşmiş hale gelmeli. Gıda sistemimiz üzerindeki şirket egemenliğiyle ve hükümetlerin, şirketlerin tohumumuzu ve toprağımızı, bedenlerimizi ve sağlığımızı iğfal etmelerini durdurmak yerine arttırmadaki rolüyle mücadelede daha güçlü olmamız gerekiyor. Michelle Obama’nın Beyaz Saray’da organik bir bahçesi var, ancak Obama yönetimi, ABD’de ve tüm dünyada genetiği değiştirilmiş organizmaları sahipleniyor. 2005 yılında, ABD-Hindistan nükleer sözleşmesi ile aynı zamanda Başkan Bush ve Başbakan Singh arasında ABD-Hindistan arasında tarım sözleşmesi imzalanırken masada Monsanto, ADM ve Walmart temsilcileri vardı. Gıda sistemimizin gaspı, demokrasimizin gaspıdır.
Gıda demokrasisini; özgürlük ve hayatta kalma savunmamızın çekirdeğine koymak zorunda olmamızın sebebi budur. Ya bir süreliğine gıda diktatörlüğü olacak ve sonrasında gıda sistemimiz ile toplumlarımız çökecek, ya da dirençli ekosisteme ve dirençli toplumlara dayanan güçlü gıda demokrasileri kurmak konusunda başarılı olacağız. İkinci seçenek için hâlâ bir şans var.
http://www.thenation.com/article/163401/resisting-corporate-theft-seeds adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Libya'da yaşananlara dair bir makale kaleme alan ve demokratlar, İslamcılar ve onların müttefiklerinden oluşan karmakarışık bir grubun öncülüğündeki Libya’daki devrimin, ülkedeki derin bölünmeleri köklü hale getirmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade eden Samir Amin, ülkenin dağılması ihtimali uyarısında da bulunuyor:
Libya ne Tunus ne de Mısır’dır. Kaddafi yanlısı iktidar grubu ve onlarla mücadele eden güçler, Tunuslu ve Mısırlı isyancı ve iktidar yanlılarıyla hiçbir şekilde benzeşmezler. Kaddafi hiçbir şey değildi, sadece düşüncelerinin boşluğu o meşhur “Yeşil Kitabı”nda yansıyan bir maskaradan ibaretti. Hâlâ geçmişte yaşayan bir topluma hükmeden Kaddafi, gerçeklikle çok az alakası olan ve birbirini takip eden “milliyetçi” ve “sosyalist” konuşmalar tezatına düşebilirdi, ve ertesi gün kendisini “liberal” ilan edebilirdi.
Liberalizm seçimin toplumsal hiçbir etkisi olmazmış gibi, “lütfen Batı” şiarıyla liberal bir atak yaptı. Ama bunun etkisi oldu ve Libyalılar’ın çoğunluğunun -alışılagelmiş şekilde- yaşam koşullarını kötüleştirdi. Yaygın olarak yeniden dağıtılabilir olan petrol kirası, Kaddafi’nin ailesinin de içinde olduğu imtiyazlı küçük grupların hedefi haline geldi. Bu koşullar daha sonra, ülkenin rejyonalistlerinin ve siyasal İslamcıların hemen avantaj sağladığı bilinen o patlamaya mahal verdi.
Libya gerçekten hiçbir zaman bir ulus olarak var olmadı. Arap Batısı’nı Arap Doğusu’ndan ayıran (Mağrip’ten Maşrık’a) bir coğrafi bölge konumunda. İkisi arasındaki sınır Libya’nın tam ortasından geçiyor. Sirenayka, Maşrıklı (Doğulu) olmadan önce tarihte Yunan ve Helenistik’ti. Trablusgarp, kendi payına, Romalıydı ve sonra Mağripli (Batılı) oldu. Bu sebeple, ülkede bölgecilik her zaman güçlü olmuştur.
Kimse Bingazi’deki Ulusal Geçiş Konseyi üyelerinin kim olduğunu tam olarak bilmiyor. Aralarında demokratlar olabilir, fakat kesinlikle, bölgecilerin yanı sıra, türlerinin en kötüleri olan İslamcılar da mevcutlar. Konsey Başkanı, Bulgar hemşireleri ölüme mahkûm edip Kaddafi tarafından ödüllendirilerek Adalet Bakanlığı’na getirilen (2007’den Şubat 2011’e kadar) yargıç Muhammed Abdulcelil. Bu nedenle Bulgaristan Başbakanı Boikov, konseyi tanımayı reddetti, fakat görüşüne Avrupa Birliği ve ABD tarafından destek verilmedi.
Başından itibaren, Libya’daki “hareket”, sivil gösteriler dalgası olmaktan ziyade, orduya karşı silahlı bir ayaklanma şeklini aldı. Ve derhal bu silahlı ayaklanma yardımına NATO’yu çağırdı. Nitekim, emperyalist güçlere askeri müdahale şansı teklif edilmiş oldu.
Onların amacı kesinlikle ne “sivilleri korumak” ne de “demokrasi”, sadece petrol sahaları ve yeraltı su kaynaklarını kontrol altına alıp ülkede önemli bir askeri üs edinmek. Elbette, Kaddafi liberalizmi kucakladığından beri, Batılı petrol şirketleri Libya petrolü üzerinde kontrol sağlamış durumda. Fakat Kaddafi’yle kimse hiçbir şeyden emin olamazdı. Yarın taraf değiştirip, Hintliler ve Çinlilerle top oynamaya başladığını varsayın. Daha da önemlisi, Afrika Sahrası ülkelerinin çıkarına kullanılabilecek devasa yeraltı su kaynakları. Tanınmış Fransız şirketleri bu yeraltı sularıyla ilgililer (Fransa’nın en başlarda duruma müdahil olma sebebidir). Bu suyu daha kârlı bir yol olan zirai yakıt üretiminde kullanacaklar.
1969’da Kaddafi, Amerikalıların ve İngilizlerin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ellerinde bulunan ülkedeki üsleri terk etmelerini talep etti. Şu an Amerika, AFRİKOM (Amerikan ordusunun Afrika komutanlığı için – ki dünya üzerinde askeri bir kontrol kurma hedefinin önemli bir parçasını oluşturur, ancak merkezi halen Stuttgart’ta olmak zorundadır) için Afrika’da bir yer bulma ihtiyacında. Şu ana dek hiçbir Afrika ülkesinin yapmaya cesaret edemediğini Afrika Birliği yaparak bunu reddetti. Trablusgarp’ta hizmete hazır bir uşak, Washington ve NATO subaylarının talepleriyle uyumlu, Mısır ve Cezayir’e ise direkt tehdit olurdu.
Bunu söyledikten sonra, “yeni rejimin” nasıl davranacağını tahmin etmek zorluğu kalır. Somali modelinde olduğu gibi bir parçalanma olasılığı göz ardı edilmemelidir.
http://www.pambazuka.org/en/category/features/76091 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.