Content feed Comments Feed

Mısır’ın devrimi sokaklara dönüyor

23 Kasım 2011 Çarşamba

Mısır’da aylar sonra yeniden bir halk ayaklanması meydana gelirken ve kitleler iktidarı bir kez daha sarsarken, Socialist Worker’dan Lee Sustar, Ahram Online muhabiri ve Mısırlı sosyalist örgüt Devrimci Sosyalistler üyesi Mustafa Ömer ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Ömer, bugünkü gösterilerin daha öncekilerden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterdiğini belirtiyor:



- Mısır’daki bu son krizin tetikleyicisi neydi?

Birincil tetikleyici, geçtiğimiz Cumartesi günü, 19 Kasım’da, polisin 100’ü geçmeyen sayıda insan tarafından Tahrir Meydanı’nın orta refüjünde yapılan oturma eylemini dağıtma yoluna gitmesi olayıydı. Oturma eylemini yapanların çoğu, Mübarek’in devrildiği 25 Ocak Devrimi’nde yaralananlardı.

Oturma eylemi, bir gün önce İslamcıların hâkim olduğu ve Yüksek Konsey’in görevi Nisan 2012 sonu itibariyle sivil yönetime devretmesini talep eden büyük bir yürüyüşü takiben gerçekleşti. O gün gayet iyi geçti. Ancak bir İslamcı lider, muhafazakâr bir Selefi, oturma eylemi planını dile getirdi ve destekçileriyle birlikte alanda kaldı; böylece gece boyu sadece 100 insan oradaydı. Ertesi sabah polis geldi ve onlara vahşice saldırmaya başlayarak meydandan çıkardı.

Ancak binlerce kişi, onu yeniden kazanmak için meydana gelerek bu baskıya yanıt verdi. Ertesi gün Tahrir Meydanı’nda yeniden on binlerce insan vardı ve bu insanlar polisi meydandan kovdular. Şu anki anlamdaki hesaplaşmayı başlatan şey bu.

İkinci etmen, son üç hafta boyunca askeri iktidara ve sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasına karşı aralıksız birtakım protesto gösterilerinin gerçekleşmiş olması. Bu protestolar kitlesel değildi, her birinde 2 bin ila 5 bin kişi arasında vardı. Ancak her biri, daha büyük şeylerin gerçekleşebileceğinin göstergesi şeklinde coşkuyu geri toparlıyordu.

Son haftalarda, askeri cezaevlerindekilerin aileleri ve askeri mahkemelerle mücadele eden eylemciler arasında büyüyen bir güven duygusu mevcut. Geçmişe dönüp bakabilir ve meydana gitmeye yönelik hevesi görebilirsiniz –polisle çatışmaya ve Tahrir Meydanı’nı geri kazanmaya.

Bunun altında yatan sebep, hükümetin ve SCAF’ın (Silahlı Kuvvetler Yüksek Şurası; ç.n.), son dokuz ayda insanların yaşamlarını iyileştirecek ekonomik veya sosyal bir reformu gerçekleştirme konusunda berbat bir şekilde başarısız olması. Mart’ta sözünü verdikleri şekilde asgari ücreti yükseltmeyi ve temel gıda maddeleri üzerinde bir kontrol sistemi oluşturmayı başaramadılar.

Aslına bakarsak, son beş ay içinde SCAF’ın sadece ciddi ekonomik tavizlerde bulunmayı reddedeceği anlaşılmadı, aynı zamanda Mübarek’in baskı mekanizmasının tamamının yavaş yavaş hayata döndürüleceği de anlaşıldı. Liderleri aylardan beri polisin güvenilirliğini yeniden sağlamaya çalışıyor. Polisin başlıca baskıcı kesimi olan Merkezi Güvenlik Güçleri, grevcilere, oturma eylemcilerini vb. serbest bırakmakta.

Dolayısıyla, SCAF anlamlı reformlar gerçekleştirmek yerine, protestolar, gösteriler ve grevler için sıkı önlem alacağına karar vermiş. Ayrıca Mübarek’in partisi NDP’nin seçimlere girmesine müsaade etmeyeceklerine dair söz vermişken NDP üyeleri sekiz yeni parti kurdu. Bir başka deyişle, SCAF, siyasi sahneyi NDP’yi yeniden parlamentoya taşıyacak bütün eski NDP’li şahıslarla yeniden yapılandırıyordu.

- Tüm bunlara halkın tepkisi neydi?

Bugün sokakta olanların çoğu Şubat ayında muhtemelen SCAF’ı destekledi ve halka arka çıkacağına, Mübarek rejimini söküp atacağına inandı. Rejimin ekonomik politikalarına dair hayal kırıklıklarının gerçekleşmesi ve bunu değiştirmek için baskının artması dokuz ay sürdü. SCAF’a güvenen birçok genç insan ve birçok işçi, Şubat’tan bu yana bir bilinç değişikliği sürecine girdi.

Halkın öfkesinin bir diğer sebebi, liberal ve İslamcı partilerin, parlamento ve başkanlık seçimleri vasıtasıyla iktidarı NDP ve SCAF ile paylaşma yollarını arıyor görünmeleri.

Böylece yüzeyin altındaki bilinç değişiyordu, fakat insanlar karşı koymak için güvenden yoksundu. Ama birden bire, insan dalgaları aylarca süren sessizlikten çıktı. Moral çöküntüsü aniden yönünü tam aksi yöne çevirdi.



- İslamcı partilerin hükümet ve SCAF konusundaki tutumu nedir? Bu seferberlik haline nasıl tepki verdiler?

İslamcı gruplar SCAF’ı desteklediler ve etkin bir biçimde orduyu ve askeri konseyi eleştirmeyeceklerini söylediler. Özellikle Müslüman Kardeşler, frenlemek üzere birçok toplumsal mücadeleye ve dağıtmak üzere birçok greve müdahalede bulundu. Müslüman Kardeşler, yaz ve bahar süresince iki doktor grevini kırmayı denedi. Askeri konseyin yüzde 100 arkasındalar.

Ama sonra askeri konsey, yeni anayasa yazım sürecini kontrol altında tutacağını açıkladı; orduyla ilişkili kanunlarda veto yetkisi var ve bütçesi gizli kalmaya devam edecek. Buna dair ordu ve İslamcılar arasında çatlak yaratan tartışma, bütün bir ay boyunca sürdü.

İslamcılar kendi adlarına, ordunun anayasaya İslami hukuk içtihadına, şeriat hukukuna imkân tanıyan dini koşulları koymalarını engelleyeceğinden korktular. 19 Kasım Cuma günkü protestonun gerekçesi buydu. Bu protesto, SCAF’a şeriatın anayasaya girmesi için Müslüman Kardeşler’den gelen baskı girişimiydi.

İslamcılar Cuma günü, SCAF’ın Nisan ayında iktidarı sivil yönetime devretmesini talep ettiler. Salı günü Tahrir Meydanı’ndaki slogan “Halk, mareşallerden derhal kurtulmak istiyor” idi. Ayrıca İslamcı hareketin liderlerine yönelik öfke de var. Bunlardan biri, bir başkan adayı meydanda dövüldü. Bir diğeri, Müslüman Kardeşler’in iki numaralı ismi Tahrir’den kovuldu.

Bu nedenle şu anda yeni bir kitle hareketimiz var –ve hepsi 72 saat içinde gerçekleşti. Bu hareket gerçekten de binlerce Müslüman Kardeşler destekçisi genç ile örgütün önderliği arasındaki ipleri geriyor. Genç destekçilerin birçoğu, bu önderliğin emir ve isteklerine karşı protestolara katıldı.

Meydanda liberaller, bağımsızlar, solcular ve İslamcılar mevcut. Bu durum İslamcı blok içinde bölünmeler yaratıyor. Bloğun daha yoksul ve işçi sınıfından üyeleri, polis vahşetine karşı Tahrir Meydanı’nı savunmaya inmeleri gerektiğini hissediyor. 22 Kasım Salı günü sokaklarda bir milyon kadar insan ve ülkenin her yerinde on binlerce başkası vardı; hepsi 48 saatten az bir duyuruyla oldu.

- Krizde ABD’nin rolü ne oldu?

ABD’li yetkililer, Müslüman Kardeşler ile sürekli irtibat ve pazarlık halinde olduklarını söylediler. Müslüman Kardeşler, eski NDP üyeleri ve bazı liberallerden oluşan bir koalisyon hükümetine hazırlandıklarını ifade ettiler. Görünüşe göre seçimler, Mübarek’in son parlamentosuyla neredeyse özdeş bir parlamentoyu göreve getirmek için kurgulanmaktaydı. ABD ve SCAF, durumu istikrarlı hale getirebilecekleri ve devrimci hareketin altından desteği çekme konusunda kendilerinden emin görünüyordu.

Polisin Cumartesi günkü oturma eylemini daha önceki birçoğu gibi aman vermemesinin sebebi bu. Birkaç kafa kır, birkaç kemik kır, böyle olur –düşünce biçimi bu. Öfke selini ve mücadele niyetini ummadılar.

İslamcılar, hükümeti SCAF’ın kabulü ile oluşturmaya hazır gibi görünüyordu. Ancak şimdi bütün güç dengeleri değişti. Dokuz ay boyunca karşılanmamış bir talepte kazanıma ulaşmak, hareketin 48 saatini aldı –birçoğu bir haftadan az bir süre sonra gerçekleşecek seçimlerde aday olmasına rağmen NDP üyelerinin beş yıl süresince parlamentoya dahil olmasının yasaklanması.

Daha önemlisi, SCAF, askeri polis tarafından işlenen suçları soruşturmayı durduracağını ve bunun yerine tüm suçlamaları sivil savcılara sevk edeceğini belirtti. Bu, askeri polisin Kıpti Hıristiyanların bir protestosu esnasında sivilleri katlettiği 9 Ekim’den bu yana temel taleplerdendi.

- Göstericiler, baskıya rağmen Tahrir Meydanı’nı nasıl işgal edebildi?

22 Kasım Salı gününden konuşursak, Tahrir Meydanı’ndaki barışçıl gösteride bir milyon insan var. Ancak ara sokaklar 72 saat boyunca devamlı çatışmaya sahne oldu.

Eski Amerikan Üniversitesi yakınında Tahrir Meydanı’na çıkan bir sokak Birinci Dünya Savaşı’ndan bir savaş meydanı gibi görünüyor. Binlerce polis, İçişleri Bakanlığı binasını korumaya çalışıyor. Polisler, ABD’nin tükenmez tedariki sayesinde, kalabalığa dört gün boyunca her beş dakikada bir düzenli biçimde gaz bombası attı. Aynı zamanda plastik mermi de sıkıyorlar.

Ancak bu alışıldık polis vahşeti değil. Cumartesi sabahı gerçekleşen ilk polis saldırısının ardından Tahrir’de 30-40 bin insanın toplandığı Pazar günü saat 17.00’de tekrar geldiler. Ancak bu kez askeri polisle birlikte geldiler ve katliam da o zaman başladı. İnsanlar plastik mermilerle ve gerçek mermilerle öldürüldüler. Bu, keskin nişancıların ve Merkezi Güvenlik Güçleri’nin vurarak öldürme politikasının sonucuydu –doktorlar, yaraların boğaz ve kafa çevresinde yoğunlaştığını söylediler.

İnsanlar öldükten sonra polis, bedenlerini kaldırımda sıraladı. Cesetlerden birini on metrelerce sürükleri ve büyük bir çöp kutusuna attı. Bir başka noktada, cesetlerin kafalarına öldüklerinden emin olmak için sopayla vuruyorlardı. İnsanlar bunun Mübarek günlerinden daha kötü olduğunu söylüyor.

Ordunun davranış tarzı, kamuoyunun düşüncesini değiştirdi –bu durum, Mübarek zamanındaki en kötü günlerin geride kaldığına inanan insanları şoka uğrattı. SCAF’tan hoşlanmamış olabilirler, fakat en azından Mübarek kadar kötü olmayacağını düşündüler. Şimdi insanlar, askeri konseydeki kişi sayısına bir göndermeyle, “Tek bir Mübarek’imiz yok, 16 tane Mübarek’imiz var” diyor.

- Tahrir Meydanı’ndaki protestocuların toplumsal kompozisyonu nedir?

Ocak ve Şubat’taki ile çok benzer, ancak daha az orta sınıf, daha çok işçi sınıfı var. Polisin elinde ölen insanların çoğu gecekondu mahallelerinden gelen yoksul, genç işçi sınıfı mensupları –yıllar süren yok saymanın ardından hiçbir umudu olmayan insanlar.

Ölenlerden biri, polise atmak için taş kıran kadına yardım ediyordu. Kadına, “Ben eğitimsizim, geleceği yok. Polis beni günü birinde nasıl olsa öldürecek. Ben burada öleceğim, sen git. Eğitimlisin ve harekete yardım edeceksin” demiş.

Eğer bu hareketlenme devam ederse, Müslüman Kardeşler’in destekçilerinden ve Selefilerden daha çok gencin buna katılmasını bekleyebilirsiniz. Yaralılara müdahale eden doktorların çoğu, vicdanları ile kendilerine geldiklerini söyleyen Müslüman Kardeşler destekçilerinden oluşuyor.

- Bazıları, mücadelenin bir sonraki aşaması olarak genel grev ihtimalini ileri sürdü. Bu duruma yakın mıyız?

Eylül ayında öğretmenler ulusal çapta grev, Kahire’deki otobüs şoförleri neredeyse 20 günlük grev ve doktorlar iki büyük ulusal grev gerçekleştirdiklerinde genel grev durumuna yaklaşmıştık. Eylül ayının herhangi bir noktasında, ekonominin temel sektörlerindeki bir milyon işçinin en az dörtte üçü grevdeydi. Soldaki birçok insan sonrasında genel grevin gerçekleşebileceğini düşündü.

Bu grevler ne yenildi, ne de kazandı. Bu, birçok insan için moral bozucuydu. İşçiler, SCAF’ın üstesinden gelmek için yeterince örgütlenmiş değiller. Bugün grev yaparsanız, polis olmasa da ordu grevinizi kırmaya ya da kontrol altına almaya gelir.

Bugün kitlesel bir grev yok, ancak mütemadiyen birçok grev mevcut. Ve son 72 saatin insanlara SCAF ile kapışmak için güven kazandırdığından şüphe yok. Bağımsız sendikaların sayısı yaz başlarındaki 90 civarındaki sayıdan bugün 250’ye sıçradı. Ancak birçok sendika varken ülkede işçilerin politik örgütü yok.

- Sırada ne var? Seçimler planlandığı gibi yapılabilecek mi?

Son beş ay, grevlere ve Eylül ayındaki genel greve yakın durumlara karşın devrimci momentte bir geri çekilme dönemi dolu. Üstünlük SCAF’taydı ve kitlesel bir moral bozukluğu vardı. Fakat durum aniden değişti.

Beş gün içinde bir seçim gerçekleştirebilirler mi? Kavga hâlâ devam ediyor. Ancak Essam Şerif hükümetinin düşmesi şimdiden büyük bir zafer. Şerif, Tahrir Meydanı’nın başbakanı olmaya söz vermişti, ancak üç-dört konum hariç hepsini Mübarek’in NDP’sinden getirdi.

Bugünden tezi yok, hareketin talebi, NDP’den isimlerin olmadığı bir birlik hükümeti. Pazarlıklar, İslamcıların, liberallerin ve belki de soldan insanları içerecek yeni bir hükümet için.

Bu yeni hükümet, yönetimi çok değişik koşullarda devralacak. İnsanlar, “Mart’ta Şerif hükümetini getirdiğimizde onlara boş bir çek verdik ve onlar da devrimi çaldılar” diyor. Bu kez onları sorumlu tutacağız.

Bu, sadece SCAF’a karşı bir gösteri değil. Tüm bunlar, çok daha yüksek bir bilinç düzeyiyle gerçekleşiyor.


http://socialistworker.org/2011/11/23/egypts-revolution-returns adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

ABD'li gazeteci Amy Goodman, New York polisinin Wall Street'i İşgal Et kampını dağıttığı gece şahit oldukları üzerinden bir makale kaleme aldı. Goodman, makalesinde eylemcilere yönelik yoğun polis baskısına ve eylemcilerin ABD'de iktidar tarafından nasıl da ciddiye alınır bir hareket oluşturduklarına işaret ediyor:



New York Polis Departmanı, belediye başkanının emriyle protestocuları tahliye ederken, Wall Street’i İşgal Et’in kütüphanesinin yıkımı korkunç bir şekilde sembolikti.

Salı günü gece saat 1’den sonra, New York polisinin Wall Street’i İşgal Et kampına baskın düzenlediği haberini aldık. Özgürlük Meydanı olarak yeniden adlandırılan Zuccotti Parkı’na “Democracy Now” haber ekibiyle birlikte koştum. Yüzlerce çevik kuvvet alanı kuşatmıştı. Çadırlara yırttıkça, şehrin temizlik görevlileri protestocuların eşyalarını çöp kamyonlarına atıyorlardı. Barikatların ötesinde, parkın tam kalbinde, 200- 300 kişi neredeyse iki aydır işgal ettikleri alanı terk etmeyi reddederek kollarını kilitledi. Kelepçeleniyorlardı ve tek tek tutuklanıyorlardı.

Polis sınırını aşmayı başaran basın mensuplarından birkaçımız, Zuccotti Parkı’nın karşısındaki bir caddede belirlenmiş bir alana yollandık. Kameralarımız sarmaya başladığında, görüşümüzü engelleyen iki polis otobüsünü önümüze yerleştirdiler. Meslektaşlarım ve ben, uyku tulumlarını, tenteleri ve çadırların çöp yığınını aşarak aralarından sızmayı ve parka girmeyi başardık.

Polis neredeyse yıkıma dair tam anlamıyla bir basın sansürü uygulamasında başarıya ulaşmıştı.

Bir yığında, kırılmış bir kitaplık gördük. Parkın derinliklerinde, yerde tek bir kitap gördüm. Halkın Kütüphanesi olarak da bilinen, hareketin organik demokrasisinde türemiş anahtar kurumlardan biri olan Wall Street’i İşgal Et Kütüphanesi için “WSİEK” olarak işaretlenmişti. En son sayıma göre, bağışlanmış 5000 kitap toplanmıştı. Çöplükten sürüklenen demokrasi enkazının ortasında bulduğum, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret (Huxley tarafından 1958 yılında yazılan ve bir bakıma kurguladığı distopyanın ne kadar gerçekleştirdiğinin değerlendirmesi olan deneme/makale; ç.n.) idi.

Gece ilerledikçe, Huxley’in kitabını bulmanın ironisi büyüdü. Meşhur distopik romanı Cesur Yeni Dünya’dan yaklaşık 30 yıl sonra, 1958’de onu yazmıştı. Orijinal eser, gelecekte insanların sahip oldukları ve olmadıklarıyla sınıflandırılmış olduğu bir toplumu tasvir etmişti. Cesur Yeni Dünya vatandaşları, alt sınıfların elit kesim için tüm işleri yapmasıyla birlikte, onları kayıtsızlıkta, mükemmel bir tüketicilik dünyasının içinde uyuşturmak için, zevk, eğlence, reklam ve sarhoş eden uyuşturucularla meşguldüler.

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret, Huxley’in modern toplumun o kasvetli geleceğe sarsılarak ilerlediğini gördüğü hıza kurgusal olmayan cevabıydı. Bununla ilişkili görünüyordu, çünkü ticaret ve küreselleşmenin üstünlüğüne karşı büyük ölçüde harekete geçirilmiş kamp yok ediliyordu. Huxley kitapta şöyle yazmıştı:

“Gelişen teknoloji ve Küçük İşletme’nin takip eden yıkımı mümkün olan Büyük İşletme, devlet tarafından yönetilir—yani parti liderlerinden oluşan küçük bir grup ve askerler, polisler ve onların emirlerini yerine getiren sivil hizmetkârlar tarafından. Birleşik Devletler gibi kapitalist bir demokraside, bu, Profesör C. Wright Mills’in İktidar Eliti olarak tanımladığı şey tarafından kontrol edilir.”

Huxley yazmaya devam ediyor:

“Bu İktidar Eliti, ülkenin işgücünün birkaç milyonunu fabrikalarında, bürolarında ve dükkanlarında çalıştırır, mallarını satın almak için onlara borç vererek birkaç milyon fazlasını kontrol eder ve kitle iletişim medyasına sahip olmasıyla düşünceleri, duyguları ve fiilen herkesin hareketlerini etkiler.”

Halkın Kütüphanesi gönüllülerinden biri olan Stephen Boyer, parka baskın düzenlendiğinde oradaydı. İlk yardımla diğerlerine yardım ettikten ve gözaltıları önlendikten sonra, şöyle yazdı:

“Parka getirdiğimiz her şey gitti. Güzel kütüphane gitti. 5000 kitaplık koleksiyonumuz gitti. Bağışlanmış çadırımız gitti. Yapmış olduğumuz tüm iş gitti.”


New York City Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in dairesi daha sonra, kitapların korunduğunu iddia ederek, bazı kitapların üstünde yığılmış olduğu bir masanın fotoğrafını çıkarttı. Halkın Kütüphanesi şu şekilde tweetledi: “Bazı kitapların iyi olduğunu görmekten memnunuz. Peki kitapların geri kalanı, korunağımız ve kutularımız nerede?” Bu arada korunak, kütüphaneye rock ‘n’ roll efsanesi, Ulusal Kitap Ödülü sahibi Patti Smith tarafından bağışlanmıştı.

Son zamanlarda diğer birçok İşgal protestosu alanları basıldı. Oakland Belediye Başkanı Jean Quan, BBC’ye, durumu tartışmak üzere 18 kentle konferans bağlantısı içinde olduğunu kabul etti. Başka bir rapor, FBI’ın ve İç Güvenlik Bakanlığı’nın kentlere akıl verdiğini belirtti.

Yeni bir New York eyalet hakimi, geçen Salı günü, tahliyenin devam edeceğini ve protestocuların Zuccotti Parkı’na uyku tulumlarıyla ve çadırlarla geri dönemeyeceğine hükmetti. Hükümden sonra, bir anayasa hukukçusu bana bir mesaj gönderdi: “Sadece şunu hatırla: hareket sokaklarda. Mahkemeler her zaman son mercidir”. Ya da, Patti Smith’in mükemmel şarkı sözünde olduğu gibi: “Güç halkındır.”

http://www.guardian.co.uk/commentisfree/cifamerica/2011/nov/16/michael-bloomberg-brave-new-world adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

ELN'DEN FARC-EP'ye dayanışma mesajı

9 Kasım 2011 Çarşamba

Kolombiya’nın ikinci büyük gerilla hareketi olan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN), Alfonso Cano’nun ölümünün ardından bir dayanışma mesajı yayımladı. ELN tarafından yapılan açıklamada, “Kardeş örgütümüz FARC’a ve Cano’nun ailesine, Alfonso Cano’nun 4 Kasım günü eşitsiz bir kavgada düşmesi nedeniyle derin dayanışma duygularımızı ifade ederiz” denildi. Mücadelede düşmenin veya fiziksel varlığın sona ermesinin “görülmemiş bir şey” olmadığının belirtildiği açıklamada, “Hiçbir şey bizim barış, halkımızın refah ve mutluluğu ve ülkemizin bağımsızlığı idealleriyle mücadelemizi durdurmayacaktır” ifadeleri kullanıldı. Ulusal Kurtuluş Ordusu Merkez Komutanlığı imzası ile yayımlanan açıklama şu şekilde devam etti:

“Biz, Kolombiya oligarşisinin şeytani savaş ve terör mekanizması ile karşı karşıya olan ayaklanmış halkın bir parçasıyız. Biz gerilla güçleri, yarım yüzyıldan bu yana mülksüzleştirilmişlerin düşmanlarına karşı çatışmanın sıcaklığında, halk desteğinin sayesinde, mücadele arzumuzla ve devrimci inancımızın sağlamlığıyla geliştik. Alfonso Cano, hâlâ Manuel Marulanda Velez, Jacobo Arenas, Camilo Torres Restrepo, Manuel Vasquez Castaño, Manuel Perez Martinez ve gerilla yapılarımızın, devrimci mücadelenin karmaşık yolundan geçen başka gerilla örgütlerinin diğer birçok devrimci kadrosu ve halkın toplumsal adalet, eşitlik, demokrasi, bağımsızlık ve barış mücadelesinde yaşamlarını veren değişik toplumsal alanlardan oğulları ve kızları ile birlikte sokaklarda ve yollarda yürüyor.

Ülkemizin tarihi, yolun bu bölümünün, kavgada düşenlerin sorumluluklarını üstlenmek, onların yollarından yürümek için koşullara nasıl göğüs gereceğini bilen önemli sayıda kadronun arıtıcısı olduğunu göstermektedir.

Ne halk, ne de biz devrimciler, egemen sınıfın temsilcilerinin Konfüçyüsçü mesajlarına tutulmayız veya dün ve bugün geçici zaferleriyle övünen savaşçıların tehditlerinden gözümüz korkmaz.

Halkın devrimci mücadelesinin akıntısı, protestolar, mücadele ve isyancıların politik-askeri kavgası her gün büyüyor.

Sonucu göremeyen tüm diğer savaşçılar için görevimiz, devrimci davanın zaferi için mücadeleye devam etmektir.

Komutan Alfonso Cano; örneğini ileri taşıyacağız.”

Önceki yıllarda aralarında gerginik olan ve bu gerginlik çatışma düzeyine erişen FARC ve ELN, Alfonso Cano’nun öncülüğünde uzlaşmış ve iki hareket arasındaki gerginlik sona ermişti.


http://www.eln-voces.com/index.php?option=com_content&view=article&id=1112:comunicado-publico&catid=26:artculos&Itemid=69 adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü Kolektifi

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


FARC-EP lideri Alfonso Cano’unu geçtiğimiz Cuma günü Kolombiya ordusu tarafından yapılan bir askeri operasyonla öldürülmesinin ardından çok sayıda ülkeden kınama açıklamaları gelmeye devam ediyor.

Avustralya Komünist Partisi (CPA) tarafından yapılan yazılı açıklamada “Avustralya Komünist Partisi, FARC lideri Alfonso Cano’nun ve diğer gerillaların, ülkenin güneyindeki bir kampa yönelik bombalı saldırı sırasında katlinden dolayı büyük üzüntü ve öfkesini ifade eder” denilirken, Kolombiya Devlet Başkanı Santos’un silahlı çatışmayı kızıştırması ve Kolombiya’dan ve tüm dünyadan gelen müzakere çağrılarına kulak asmaması protesto edildi. Parti açıklamasında, 1980’lerde Yurtsever Birlik’in 5 binden fazla üyesinin öldürülmesinin, geride kalanlara hayatlarını kurtarmak için sürgüne gitmek ya da ülkedeki politik değişim arayışıyla silahlı mücadeleye katılmaktan başka seçenek bırakmadığı vurgulanırken, “CPA, ülkedeki çatışmanın sona erdirilmesine doğru ilk adım olarak, Kolombiya’da insani tutsak değişimine olan güçlü desteğini yineler. Kolombiya hükümetini, son hedeflediği alandaki askeri saldırılarını, sivil halkın can güvenliğini korumak adına sona erdirmeye çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

İspanya Komünist Halk Partisi (PCPE) tarafından yapılan yazılı açıklamada ise Alfonso Cano’nun, “Plan Kolombiya” ile Yurtsever Birlik üyelerinin öldürülmesiyle eş biçimde, CIA’in “paha biçilemez” yardımları ile katledildiği vurgulandı ve askeri saldırıların bir amacının da Kolombiya hükümetinin bir taktiği olarak Cauca halkının “terör ve korku yaratılarak” yerinden edilmesi olduğu belirtildi. Açıklamada, “FARC-EP’nin ayaklanması, devlet terörünü ABD Güney Komutanlığı ve MOSSAD’ın askeri teknoloji ile temin eden emperyalizmin kukla hükümetinden kurtuluş umudunu diri tutmaktadır. Komutan Cano, Kolombiya halkının adalet ve sosyalizm hakkı için savaşırken ölmüştür. Komünistler, yenilmez olan halkların ve ulusların kurtuluş tarihinin şimdiden bir parçası olan Alfonso Cano’nun ölümünün matemini tutuyor. Bir devrimciye, zaferin mutlaklığı ile şükranlarımızı sunuyoruz” denildi.

Cano’nun ardından açıklama yapan bir diğer parti olan Meksika Komünist Partisi ise, “Burjuvazinin ihtirasını ilke edinen halk düşmanları, oligarklar; halkın mücadelesine giren fevkalade insanların gücüne dair gerçekliği ve halkın, tarihteki cesur ve inançlı özgürleştirici devrimci rolünü üstlenmesi halinde yenilemeyeceği gerçekliğini reddediyor görünüyor” ifadelerini kullandı. Cano’nun “örnek bir devrimci” olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Yıllarını, ordu destekli paramiliter katillere ve dünyanın en büyük teröristine, ABD ordusuna karşı eşsiz bir cesaret ve gözüpeklik ile savaşmaya harcayan bir kahraman olan Cano, FARC’ı yaratmadı, savaşı yaratmadı, devrimci mücadeleyi yaratmadı, ona katıldı ve örgüt içinde biçimlendi” vurgusu yapıldı. Açıklama özetle şu şekilde devam etti:

“Burjuva ihtirasıyla aptallaşmış ve öfkeyle körleşmiş soykırımcı Kolombiya hükümeti, FARC’ı yenememiş, sadece sosyal aktivistleri, sendikacıları, köylüleri, öğrencileri öldürmekten usanmış, Kolombiya’das binlerce köylünün savaşmak için eline silah almasına neden olan günlük geçim gibi savaşı devam ettiren sebeplerle mücadele etmek yerine gerillalara ve gerilla alanlarına alçakça saldırmıştır. İnsanlar ölümlüdür, şimdilik kutlama yapabilirler. Ancak devrimci mücadele ölümsüzdür; burjuvazi her şeyi yapmış, ancak onu öldürememiştir.”

Brezila Komünist Partisi tarafından yapılan açıklamada da “CIA desteği ve Güney Amerika hükümetlerinin sessiz suç ortaklığındaki Santos grubunca temsil edilen Kolombiya narko-terörist devletinin Alfonsu Cano’yu katletmesi, sosyal ve ekonomik adaletin eşlik ettiği bir demokratik barış sürecine öncülük edebilecek müzakere süreci olasılığını öldürecektir” denildi. Kolombiya’nın “Güney Amerika’nın İsrail’i” olarak tanımlandığı açıklamada, “Gerillalar büyük bir komutanı yitirdi, varlık nedenlerini değil” ifadeleri kullanıldı.


http://anncol.info adresinde yayımlanan açıklamalardan derlenerek çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü Kolektifi

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP), komutan Alfonso Cano’nun Kolombiya ordusu saldırısında kaybının ardından yazıl bir açıklama yaptı. Harekete yakınlığı ile bilinen Yeni Kolombiya Haber Ajansı’nın (ANNCOL) internet sayfasında yayımlanan açıklamada Cano’nun katledildiği kabul edilirken, gerillaların teslim olmasının söz konusu olmadığı belirtildi ve “mücadeleye devam” vurgusunda bulunuldu. Açıklamanın tam metni şu şekilde:



"Kolombiya oligarşisi ve onun komutanlarının, yoldaşımız komutan Alfonso Cano’nun ölümüne dair yaptığı açıklamanın haberini aldık. Bununla birlikte, ölümün coşkusuyla attıkları neşeli kahkahaları çınlıyor. Egemen çevrelerin bütün sesleri, bunun Kolombiya’da gerilla mücadelesinin sonu olduğu konusunda hemfikir.

Alfonso Cano yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür. Bu ülkenin mücadeleler tarihi, eşitlik ve adalet arayışında bileği asla bükülmeyen kadın ve erkek şehitlerle doludur.

Bu, Kolombiya’da ezilenlerin ve sömürülenlerin en büyük önderlerinden birinin yasını tuttuğu ilk sefer değil. Onların yerini, cesaret ve zafere olan mutlak inanç ile doldurması da ilk değil. Kolombiya’da barış, bir gerilla teslim oluşuyla gerçekleşmeyecek, ancak ayaklanmayı doğuran nedenlerin ortadan kalkmasıyla gerçekleşecek. Bu, devam edecek olan politik bir hattır.

Yoldaş ve komutan Alfonso Cano öldü. Siyasi çözüm ve barışa en tutkulu biçimde ikna olmuşken düştü. Komutan Alfonso Cano’nun anısına!

FARC-EP Merkez Komutanlığı
Kolombiya dağları – 5 Kasım 2011"

http://anncol.info/index.php?option=com_content&view=article&id=652:comunicado-de-las-farc-ep&catid=71:movies&Itemid=589 adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.


Gerçeğin Günlüğü Kolektifi

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Immanuel Wallerstein, ABD'nin Irak'tan kesin çekilme tarihi olan 31 Aralık 2011'in, aynı zamanda Irak'taki yenilgisine de işaret eden tarih olduğunu düşünüyor. Wallerstein'a göre ABD, Irak'ta daha uzun süre kalmayı istiyor olsa da önünde bulunan pek çok önemli engelden dolayı çekilmek zorunda:


Şimdi resmileşti. Üniformalı tüm ABD birlikleri, 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle Irak’tan çekilmiş olacak. Bunu açıklamanın başlıca iki yolu var. Birincisi, bu suretle 2008’de verdiği seçim sözünü tutuyor olduğunu söyleyen Başkan Obama’nınki. İkincisi, 31 Aralık sonrasında ABD güçlerinin bir kısmının Irak ordusuna “eğitimci” olarak kalmasına ihtiyaç olduğunu, ancak Obama’nın bunu yapmadığını belirterek onu kınayan Cumhuriyetçilerin başkan adayları. Mitt Romney’e göre Obama’nın kararı, ya salt bir politik hesap ya da düpedüz Irak hükümeti ile yaptığı pazarlıklardaki beceriksizliğinin sonucuydu.

Her iki açıklama da anlamsız ve yalnızca Amerikan seçimleri için kendini haklı gösterme çabasının ürünü. Obama, ABD’li komutanlar ve Pentagon ile tam bir birliktelik içinde ABD kuvvetlerini 31 Aralık’tan sonra Irak’ta tutmaya çalışarak en zorlu işine girişti. Başarısız oldu; beceriksiz olduğu için değil, Iraklı siyasi liderler ABD birliklerini ülkelerini terk etmeye zorladıkları için. Geri çekilme, ABD’nin Irak’taki, Vietnam ile mukayese edilebilir yenilgisinin zirvesine işaret ediyor.

Gerçekten ne oldu? En azından son 18 ay için, ABD’li yetkililer Başkan George W. Bush döneminde imzalanan ve birliklerin 31 Aralık 2011’de çekileceğini taahhüt eden anlaşmayı geçersiz kılmak için Iraklı yetkililerle ellerinden gelen en sıkı biçimde pazarlık ettiler. Başarısız oldular, ama çok asılmak istemedikleri için.

Özünde, ABD’nin en büyük destekçisi olan gruplar, CIA ile sıkı bağları herkesin diline düşmüş olan Ayad Allawi liderliğindeki Sünni gruplar ve Irak’ın Kürt devlet başkanı Celal Talabani’nin partisi. Her ikisi de hiç şüphesiz ki gönülsüz de olsa nihayet ABD birliklerinin ülkeyi terk etmesinin iyi olacağını söyledi.

ABD birliklerinin kalma işini halletme gayreti gösteren Iraklı lider, Başbakan Nuri el-Maliki’ydi. el-Maliki, açık biçimde Irak ordusunun düzeni sağlamaktaki yetersizliğinin, kendi pozisyonunu ağır şekilde zayıflatacak yeni seçimlere neden olacağına ve başbakanlığının muhtemelen sona ereceğine inandı.

ABD, geride bırakacağı birliklerin sayısını ikide bir azaltarak taviz üstüne taviz verdi. Eninde sonunda uzlaşmayı engelleyen çekişmeli konu, Pentagon’un, askerlerin (ve paralı askerlerin) ülkede işleyebilecekleri suçlara dair Irak yargısına karşı dokunulmazlığı konusunda ayak diremesiydi. Maliki, bu konuda anlaşmaya hazırdı, ama başka kimse değildi. Özellikle Sadr taraftarları, Maliki’nin anlaşması halinde hükümetten desteklerini çekeceklerini söylediler. Ve onların desteği olmaksızın, Maliki parlamentoda gerekli çoğunluğa sahip olmayacaktı.

Öyleyse kim kazandı? Çekilme, Irak milliyetçiliği için bir zaferdi. Ve Irak milliyetçiliğini somutlaştıracak kişi Muktada el-Sadr’dan başkası değil. el-Sadr’ın, çoğunlukla Sünni Müslüman karşıtlığı anlamına gelen Baas’a tarihsel olarak şiddetli biçimde karşıt durumdaki Şii hareketin lideri olduğu doğru. Ancak el-Sadr, kendisini ve hareketini ABD çekilmesinin müdafisi yapmak için uzun zamandan beridir bu başlangıçtaki duruşunun ötesine geçti., Irak’ın bağımsızlığının yeniden tesisini merkezine alan “Pan-Irak”çı bir milliyetçi cephe kurma umuduyla Sünni liderlere ve Kürt liderlere elini uzattı.

Maliki ve diğer birçok Şii politikacı gibi tabii ki el-Sadr da ömrünün büyük kısmını İran’da sürgünde geçirdi. Dolayısı ile el-Sadr’ın zaferi İran için de bir zafer midir? Hiç şüphesiz, İran, Irak içindeki itibarını iyileştirdi. Fakat, gerçekleşen şeyin Irak sahnesine egemen olmada İran’ın şu ya da bir şekilde ABD’nin yerini alması olduğuna inanmak büyük bir analitik hata olacaktır.

İranlı Şiiler ile Iraklı Şiiler arasında köklü gerginlikler mevcut. Evvela, Iraklılar, Şii inanç dünyasının manevi merkezi olarak her zaman İran yerine Irak’ı görmüşlerdir. Son yarım yüzyılda, jeopolitik alandaki dönüşümlerin, İran’daki Ayetullahların Şii inanç dünyasına hâkim gibi görünmelerine izin verdiği doğru.

Ancak bu, 1945’ten sonra ABD ile Batı Avrupa arasındaki ilişkiye olanla benzer. ABD’nin jeopolitik gücü, iki tarafın kültürel ilişkisinde bir değişimi zorladı. Batı Avrupalılar, ABD’nin politik egemenliğinin yanı sıra yeni kültürel egemenliğini de kabul etmek zorunda kaldı. Anlaştılar, fakat Batı Avrupalılar bunu hiçbir zaman sevmedi. Ve kültürel duruşta kendi patronluklarını yeniden kazanma arayışındalar. İran-Irak arasındaki de aynı şey.

Kamuoyuna yaptıkları açıklamalara karşın Obama da, Cumhuriyetçiler de Irak’ta yenilmiş olduklarını biliyorlar. Buna gerçekten inanmayan Amerikalılar yalnızca, ABD’nin jeopolitik anlamda her yerde galip çıkamayacağına nedense inanamayan ABD solcularının bir hizbi. Bu küçük ve azalmakta olan kesim, ABD’nin ciddi bir düşüşte olduğu gerçeğine göz yummak için sadece çok zaman harcamış durumda.

Bu grup, hiçbir şeyin değişmediğini, çünkü iki şey gerçekleştiren ABD’nin Irak’taki kilit oyuncusunu, Pentagon’dan Dışişleri Bakanlığı’na doğru rotasyona uğrattığını ileri sürüyor: ABD Büyükelçiliği’nin güvenliğini sağlamak için daha fazla bahriyeli göndermek; Irak polis gücüne eğitimci kiralamak. Ancak daha fazla bahriyeli göndermek güçlülük değil, zayıflıktır. Bu, iyi korunan ABD Büyükelçiliği’nin bile saldırılara karşı yeterince güvenli olmadığı anlamına gelir. ABD, daha fazla konsolosluk açma planını tam da bu nedenle iptal etti.

Eğitimcilere gelince, binlerce özel koruma tarafından “korunacak” 115 polis danışmanından bahsettiğimiz şeyi meydana getirir. Polis danışmanlarının, elçilik sınırlarının dışına çıkarken çok temkinli olacaklarına ve artık dokunulmazlıkları olmayacağı için yeterince özel koruma tutmanın zor olacağına sizi temin ederim.

Bir sonraki Irak seçimlerinin ardından Muktada el-Sadr’ın başbakan olursa kimse şaşırmamalı. Bu durumdan ne ABD, ne de İran memnun olacaktır.


http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2676 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi