Mısırlı akademisyen-ekonomist Samir Amin, Arap ülkelerindeki ayaklanmalara dair Fransa’nın L'Humanité gazetesinden Hassane Zerrouky ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Arap ülkelerinde rtık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını belirten Amin’e göre, ayaklanmalar uzun erimli olarak devam edecek ve özellikle Mısır ve Yemen’de bu ayaklanmaların ilerici-Marksist fikirlerden etkilenme, bu yönde ilerleme ihtimali hiç de az değil:
Hassane Zerrouky: Tunus’ta Ben Ali’nin ve Mısır’da Hüsnü Mübarek’in düşüşünden altı ay sonra Arap dünyasındaki gidişatı nasıl görüyorsunuz?
Samir Amin: Hiçbir şey eskisiyle aynı olmayacak; bu kesin. Çünkü ayaklanma sadece saltanat süren dktatörlerin devrilmesiyle ilgili değil; aynı zamanda hem içerideki toplumsal düzenin çeşitli boyutlarına, özellikle de gelir dağılımındaki bariz adaletsizliğe, hem de uluslararası düzenin çeşitli boyutlarına, küresel ekonomik düzende Arap ülkelerinin konumuna meydan okuyan kalıcı bir protesto hareketi –bir başka deyişle, neoliberalizm ile küresel siyasi düzende ABD ve NATO diktasına boyun eğmeye son vermeye çabalıyor. Arzusu aynı zamanda toplumu demokratikleştirme olan, toplumsal adalet, yeni ulusal ve anti-emperyalist toplumsal ve ekonomik politika isteyen bu hareket, haftalar ya da hatta aylar içinde kendi çözümnü bulamayacağından –kesinlikle inişleri ve çıkışları, ilerlemeleri ve geri çekilmeleri olacaksa da- yıllarca sürecek.
Hassane Zerrouky: Ayaklanmaların yeni oyuncularla, bilhassa gençlerce gerçekleştirilmesi, hatta yönlendirilmesi sizi şaşırttı mı?
Samir Amin: Hayır. Bu çok olumlu. Yeni nesiller gerçek anlamda yeniden politize olmuş durumda. Örneğin Mısır’da gençler oldukça politize. Gençler, Mısır’da Marksist gelenekten gelen partiler olan geleneksel partilerin dışında yöntemlere sahipler. Ancal politik uyanışları bu partilere karşı değil. Şu anda size diyebilirim ki, gençler ile radikal Marksist sol partiler, yani sosyalist ve komünist gelenekten gelen partiler arasında derin, kendiliğinden bir duygudaşlık var.
Hassane Zerrouky: Bunun kalıcı bir hareket olduğunu söylüyorsunuz, ancak Mısır örneğini alacak olursak, devrimin gerici güçler tarafından gasp edilmesi riski yok mu?
Samir Amin: Kısa vadeden orta vadeye, gerici, İslamcı bir alternatifin hüküm sürebilme riskini de içeren çeşitli riskler kesinlikle mevcut. Sırası gelmişken; bu, en azından Mısır’da endişe uyandırdığı kadarıyla Avrupa tarafından da desteklenen bir ABD planı. Plan, Mısır’ın gerici güçleriyle Müslüman Kardeşler arasında bir ittifak tesis etmek; dahası bu, Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği Washington’ın bölgedeki müttefikleri tarafından desteklenen bir ittifak –ve hatta İsrail tarafından desteklenen. Eee, bu başarılı olacak mı? Orta vadede işe yaraması olası, ancak Mısır halkının sorunlarına bir çözüm sağlamayacak. Bu nedenle protesto hareketi, mücadele sürecek ve büyüyecek. Buna ek olarak, Müslüman Kardeşler’in krizde olduğu dikkate alınmalı.
Hassane Zerrouky: Bu soru az önce söylediklerinizle ilgili: Her şeyden önce Beşar Esad yönetiminin sükuneti yeniden sağlamak amacıyla çok partili sisteme izin verdiği Suriye’de olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Samir Amin: Suriye’deki durum fazlasıyla karmaşık. Uzun zaman meşruluğa sahip olan Baas rejimi, artık hiçbir suretle eskisi gibi değil: ülke çok daha otokratik hale, giderek artan biçimde polis devleti haline geldi ve aynı zamanda esasında ekonomik liberaizme devasa bir ödün verdi. Bu yönetimin kendisini demokratik bir yönetime dönüştürebileceğine inanmıyorum. Libya’da yapılanın benzeri bir yabancı müdahalesi –çok şükür ki bu Suriye’de mümkün değil- bir başka afet ihimali olarak görüldüğünden bu yana tavizler vermeye – ki bu iyi bir şey- zorlanıyor. Dahası, Mısır ve Tunus’la karşılaştırdığımızda Suriye’nin zaafı, protesto hareketlerinin çok karmakarışık olması. Birçoğunun -genelleme yapmak istemesem de- protestonun dışında bir politik programı bile yok, rejimin siyasi diktatörlüğü ile liberal ekonomi politikaları tercihleri arasında bir bağ kurmuyorlar.
Hassane Zerrouky: Bir yanda Sunniler, bir yanda Aleviler, Dürziler ve Hıristiyanlar arasında mevcut bir mezhep çatışması riski varken Suriye’de bir iç patlamadan korkmuyor musunuz?
Samir Amin: Böyle bir risk var. Ortadoğu ülkelerinde bir iç patlamaya neden olmak, bir ABD ve İsrail planı. Bu kolay olmayacak, çünkü aralarında sürmekte olan anlaşmalıklara rağmen bugün rejime meydan okuyan bütün hareketlerde de bulunan ulusal duyarlılık Suriye’de güçlü bir faktör.
Hassane Zerrouky: Peki Yemen, bir ABD müttefiki?
Samir Amin: ABD; Ali Abdulah Salih yönetimini destekliyor. Sebebi Yemen halkından, özellikle de Güney Yemen halkından korkması. Güney Yemen bir zamanlar meşruluğa ve güçlü halkd esteğine sahip ilerici bir Marksist yönetime sahipti ve bu güçler bugün toplumsal protesto hareketinde yer alıyorlar. Washington ve müttefikleri bu nedenle, ülkenin dağılmasının Güney Yemen’de ilerici bir yönetimin yeniden tesisine sebep olmasından korkuyorlar.Yemen yönetiminin, ABD’nin de onayıyla güneydeki şehirleri, Salih’in iktidarda kalmasını kabul eder hale getirmek amacıyla ilerici toplumsal katmanların ödünü koparmayı umarak –ABD tarafından kapsamlı biçimde kullanılan bir araç olan- El Kaide’nin işgaline bırakmasının nedeni bu.
Hassane Zerrouky: Libya’daki duruma gelirsek, iç patlama riski nerede yatıyor?
Samir Amin: Durum, Mısır ve Tunus’takinden çok farklı biçimde trajik. Libya’daki iki taraf da bir diğerinden iyi değil. Ulusal Geçiş Konseyi (TNC) Başkanı Mustafa Abdülcelil çok ilginç bir demokrat: Abdülcelil, Kaddafi tarafından Adalet Bakanlığı’na terfi ettirilmeden önce Bulgar hemşireleri idama mahkum eden hakimdi. TNC, bir ultra-gerici güçler bloku. ABD’ye gelirsek, peşinde oldukları şey petrol değil –ona zaten sahipler. Hedefleri, -haklarında ne düşünürseniz düşünün, Afrika ülkelerinin kıtaya yerleşmesini reddetmesinden dolayı karargâhı şu anda Almanya’nın Stuttgart kentinde bulunan- AFRICOM’u (ABD’nin Afrika askeri komutanlığı) ülkeye yerleştirmek amacıyla Libya’yı vesayetleri altına sokmak. Libya’nın iki ya da üç devlete bölünmesi konusunda Washington pekâla Irak formülünü, yani Batı’nın askeri koruması altında resmi birliğin sürdürülmesini tercih ediyor.
http://mrzine.monthlyreview.org/2011/amin110811.html adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.
Tanınmış sosyolog James Petras, NATO’nun Libya’ya yönelik saldırısını “yeni milenyumun yüz karası” olarak tanımladı ve Libya halkının Muammer Kaddafi’nin arkasında olduğunu iddia etti.
Petras, Uruguay’da yayın yapan CX 36 Radio Centenario isimli radyo istasyonuna, İngiltere ve ABD güçlerinin Libya’ya yönelik 188 günden beri (demecin verildiği gün itibariyle, ç.n.) devam eden bombardımanına dair bir demeç verdi.
Radyoya verdiği demeçte, NATO’nun “kendi paralı askerlerini savaş alanına indirmek için” Libya’da teröre ve yıkıma başvurduğunu belirten Petras, büyük medya kuruluşlarının Libya’da bir zafer oduğunu iddia ettiklerini ve ülke halkına acı çektiren yıkımı kutladığını dile getirdi. Petras, “Libya’ya ve Libya halkına yönelik bu savaşı, yeni milenyumun en büyük suçlarından biri olarak tanımlıyoruz” diye konuştu.
Kuzey Afrika ülkesine yönelik saldırının başladığı 31 Mart’tan bu yana en az üç bin sivil NATO bombardımanında hayatını kaybetti.
Petras, Avrupa ülkelerinde ve ABD’de saldırıya dair tek bir protesto gösterisi bile yapılmamasının da kendisini endişelendirdiğini ifade ederken, “188 gün boyunca bomba yağdırırlarken, huzurlu bir ülkeyi ve Afrika’nın en iyi refah programına sahip devlet başkanını yok ederlerken, tek bir pasifist veya solcu katliama karşı protesto organize etmedi. Despot kim? Altı aya yakın bir zamanda yüzbinlerce roket ve bomba bırakan sömürgeci bir güç mü, yoksa Trablus’a girilene kadar meşru olan ve halkı tarafından desteklenen bir hükümet mi” dedi.
ABD’li entelektüel, NATO ve Ulusal Geçiş Konseyi’nin zafere ulaşması halinde, bu durumun ülkenin yıkımıyla, “sömürgeci bir iktidarın” kurulmasıyla, ücretsiz eğitim, ücretsiz sağlık ve işçi izinlerinin de içinde yer aldığı Kaddafi’nin tüm sosyal programlarının tasfiyesiyle sonuçlanacağı yorumunda bulundu. Petra ayrıca, Libya’a yaşayan binlerce göçmenin ülkeden kovulduğunu ve birçoğununu “hava terörizminden” botlarla kaçmaya çalışırken öldüğünü ya da botlarının askeri ittifakın donanması tarafından batırıldığını belirtti. Ünlü sosyolog, Muammer Kaddafi hükümetinin bombardıman sürecinde varlığını devam ettirdiğini ve Libya halkının liderlerini desteklediğini sözlerine ekledi.
http://www.aporrea.org/tiburon/n187395.html adresinde yayımlanan haberden çevrilmiştir.
James Petras, Norveç'te faşist saldırgan Anders Behring Breivik tarafından gerçekleştirilen katliam sonrasında, Avrupa'da yükselen ırkçılığa dair yapılan tartışmalara bir makale ile katkıda bulundu. Petras, ekonomik kriz ile birlikte Kuzey Avrupa'da ırkçılığın yükseldiği görüşüne katılırken, krizin Avrupa'nın güneyindeki yansımasının ise "sınıf mücadelesinin ve radikal solun güçlenmesi" olduğunu ifade ediyor:
Avrupa ve ABD’de derinleşen ekonomik kriz, işçi sınıfı ve orta sınıfta birbiriyle çelişen sosyo-politik karşılıkları teşvik ediyor. Avrupa’da, özellikle de Akdeniz ülkeleri arasında (Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya) işsiz gençler, işçiler, alt orta sınıf kamu çalışanları bir dizi genel grev, meydan işgali ve başka türlerden doğrudan eylemler organize etti.
Bununla birlikte, Portekiz, İspanya, Yunanistan ve belki de İtalya’da bile orta sınıf, özel sektör çalışanları ve küçük işletmeciler, “aşırı sağa” yöneldi, gerici başbakanları seçmiş durumda ya da seçmenin eşiğinde. Bir başka deyişle, derinleşen kriz Güney Avrupa’yı kutuplaştırdı: parlamento dışı solun “sokak gücü”nü arttırırken, aşırı sağın kurumsal gücünü sağlamlaştırıyor.
Bunun aksine, Kuzey ve Orta Avrupa’da aşırı sağ ve neo-faşist hareketler, işçiler ve alt orta sınıf arasında, geleneksel merkez sol ve merkez sağ partilerin zararına kayda değer ilerleme sağladı. (1) İskandinav işçi sınıfındaki göreceli istikrar, refah ve iş sahibi olma oranındaki sabitliğe, ırkçı, göçmen karşıtı ve İslamofobik partilere destekteki artış eşlik ediyor. (2)
ABD’ye gelirsek, birkaç dikkate değer istisnayla birlikte, işçi sınıfı, Demokrat Parti’nin sağa dönüşü ve aşırı sağın Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirişi karşısında edilgen izleyici olarak kaldı. Güney Avrupa’nın aksine, ABD’de bir sol sokak siyaseti yok ve Kongre ile Beyaz Saray’ın aşırı sağ politikalarına karşı sadece edilgen bir ret ve kabul etmeme mevcut.
Ekonomik kriz, işçi sınıfının dayanışmasının yerine dağılmışlığını, bölünmüşlüğünü ve iç kutuplaşmasını öne çıkarıyor.
Sağ/sol kutuplaşmalar
Kuzey Avrupa emekçilerinin sağa yöneliminin temel sebeplerinden biri, işçi sınıfına dayanan ideolojinin bırakılmasıdır. İşçi partileri ve sosyal demokrat partiler, çokuluslu şirketler öncülüğündeki ihracat stratejilerini desteklerken, neo-liberal politikalara ön ayak oldu ve bunları yönetti. Büyük işletmeler için azalan oranlı vergi “kesintilerini” benimsediler; saldırgan emperyalist savaşlara (Afganistan, Irak, Libya)katıldılar; Avrupa’daki göçmenleri kovmak için “doğrudan eylem”i yöntem olarak kullanan neo-faşist, aşırı sağ İslamofobik yükselişe müsamaha gösterirken, çoğunlukla Müslüman ülkelere yönelik olan sözümona “teröre karşı savaşı” benimsediler. Avrupa’da iktidarda olan merkez sol (sosyal demokrat ve işçi) ve merkez sağ (Sarkozy, Cameron ve Merkel) paremetiler , Müslüman göçmen haklarına yönelik “çokkültürlülük” kod kelimeli saldırılarında açık sözlü konuşmaktalar. İslamofobiye yönelik hoş görü ve suistimalleri, zenofobik seçmenlerine yönelik ucuza oy kapma aracı ve ABD ile İsrail’in Ortadoğu ve Güney Asya’daki saldırgan savaşlrına katılmalarının meşruiyet aracı olarak hizmet veriyor. Sonuç olarak, “anaakım” yönetimler işçi sınıfı dayanışmasını göçmen işçilerle zayıflattılar ve İslamofobinin, Siyonist ideologların etnik temizlik bakışını da kapsayan daha kin dolu versiyonunu kullanan neo-faşist ırkçılara etkin biçimde karşı koymak için devlet ve sivil toplumun birlikte verdiği her türlü ortak çabayı baltaladılar.
Sendikalar, aşırı sağ söylemlere özellikle yatkın olan “koşullu ve geçici işçiler”in artışına bağlı olarak üye kaybettiler. Aynı derecede önemli biçimde, sendikalar artık işçiler arasında sınıf dayanışmasının güçlendirilmesini hedefleyen siyasi eğitimle uğraşmıyor. Kuzey Avrupa’da ücretler yükselebilirken, sendikaların şirket seçkinleriyle işbirliği, işçileri göçmen karşıtı ve İslamofobik propaganda karşısında savunmasız bıraktı. Bu bağlamda, bozuk bir “sınıf mücadelesi”, örgütsüz işçileri “alttakiler”e, göçmenlere karşı kışkırtmakta. Neo-faşistler, sendikaların ve sosyal demokrat partilerin artık işçi eğitimleri ve sınıf mücadelesi yoluyla aktif biçimde savaşmadığı kültürel ve şovenist inançları destekleyerek ve istismar ederek güçleniyor. Bir başka deyişle, “merkez sol” partilerin ve sendikaların neo-liberal uygulama ve ideolojisi, sınıfın siyasi kimliklerini baltalar ve sağın nüfuzuna ve etkilemesine kapı açar. Merkez sol ve sendika liderleri, artık politikaları için üyelerine danışma ve onları üyeleriyle müzakere etme zahmetinde bulunmadığında bu durum özellikle aşikârdır: Politikaları tepeden dayatırlar ve merkez sol politik sistemin “elitist doğası”na saldırması için “aşırı sağ”a müthiş bir silah temin ederler.
Tersine, Güney Avrupa’da, Kuzey ve Batı Avrupa bankacıları ve onların yerli merkez sol ve sağ politikacıları tarafından uygulanan ağır şartlardan kaynaklanan içe işlemiş ekonomik kriz, sınıf bilincini kuvvetlendirdi ve biledi. Göçmen ve Müslüman karşıtı siyasi söylemler, hızla yükselen işsizlik, acımasız ücret ve emekli maaşı düşüşlerine karşın Güney Avrupa işçileri arasında az bir yankı buldu.
Kuzey Avrupa işçileri, Güney Avrupa ülkelerine daha geniş kemer sıkma önlemleri uygulanması konusunda, Akdeniz işçilerinin tembel, sorumsuz ve sürekli tatilde olduklarına dair ırkçı ideolojinin benimsenmesinde sağla, kendi politikacıları ve bankacılarıyla ittifak yaptılar. Aslında, Yunanistanlı, Portekizli ve İspanyalı işçiler her yıl bir gün fazla çalışıyorlar, daha az dinlenme zamanına sahipler ve emekli aylıkları çok daha az güvende. Kuzeyli işçileri göçmenlere karşı kışkırtan aynı ırkçı duyarlılık, aynı zamanda militan Güney Avrupa işçilerine karşı şovenist klişeler önayak oluyor ve sağcı görüşleri teşvik ediyor.
Alacaklı Kuzey bankaları ve siyasi liderleri, Güney Avrupa’da borç verdikleri seçkinler arasındaki muadillerini kurtarmak için kendi işçi sınıflarından ve orta sınıflarından vergi mükelleflerini sıkıştırıyor –ki bu borçlulara gelirsek, onlar da Kuzey’in borçların ödenmesi talebini karşılamak için kendi işçilerini ve kamu çalışanlarını sıkıştırmaya razı. Emperyal ülkelerdeki Kuzey işçileri, kendi yaşam standartlarının, spekülatif faaliyetler ve kendi bankacılarının sorumsuzca borç vermeleriyle değil, sorumsuz ve borçlu Güney tarafından tehdit edildiğine inandırılmış. İşçiler Güney’de, kendi yerli seçkinlerinin yanında Kuzey Avrupalı alacaklıların da çifte sömürüsünü omuzlamak zorunda; bu nedenle emperyal ve yerli kapitalist sistemin adaletsizliğine dair daha ileri sınıf bilincine sahipler.
Kuzey işçileri, sağ söylemlere, kendi alacaklı egemenleriyle ortak ülküye sahip olacak ve kinlerini yabancı işçiler ile alttaki göçmenlere yöneltecek kadar yatkınlar. Militan mücadeleleri, kendilerinin Akdeniz adalarında ve sahillerindeki tatil köylerinde yapılmak üzere planlanmış tatillerini sekteye uğratabilecek olan grev yapan Yunanistanlı, İspanyalı ve Portekizli işçilere karşı kinlerini açık biçimde ifade ediyorlar. Kuzey Avrupa işçilerini kendi devlet alacaklılarına ve spekülatör finansal seçkinlere karşı kışkırtması gereken ideolojik muharebe, Güney Avrupalı işçilere ve göçmenlere karşı husumete dönüştürüldü. Denizaşırı mali kurtarmalar, emperyal savaşlar ve sosyal programlardaki kesintiler, daralan sosyal harcamalara dair daha büyük bir rekabete ve çalışanlar ile işçiler, “yerli” işçiler ile “göçmen” işçiler arasında daha büyük bir çatışmaya neden oluyor.
Uluslararası işçi dayanışması, ciddi anlamda zayıflamış ve bazı durumlarda yerini uluslararası aşırı sağ şebekelerin, çoğu ergenlik yaşında olan 70 civarında solcu gencin, Norveç İşçi Partisi aktivistlerinin katledilmesinde olduğu gibi, göçmen haklarının ilerici destekçilerine karşı doğrudan kanlı tehditler halini alan göçmen karşıtı kin dolu propagandasına bırakmış halde ve bu durum, çoğu ergenlik yaşında olan 70 civarında solcu gencin, Norveç İşçi Partisi aktivistlerinin katledilmesinde olduğu gibi, göçmen haklarının ilerici destekçilerine karşı doğrudan kanlı tehditler halini alıyor. Aşırı sağ, göçmenlere ve Müslümanlara karşı saldırısına başladı ve şimdi onları destekleyen ülke içindeki sola ve ilerici hareketlere yönelmiş durumda. Bu durum, fanatik İsrail destekçisi, Siyonist ideologlarla, Filistinlilerin haklarını destekleyenlere saldıran neo-faşist İslamofobikler arasındaki evlilikle daha karmaşık bir hâl aldı; bu, Norveçli faşist soykırımcı Anders Behring Breivik tarafından defalarca vurgulandı. Sorun şu ki, “saygın” liberal, sosyal demokrat ve muhafazakâr partiler, seçim kampanyalarında, artan oranlı vergileri yükselterek ve tüm işçileri (yerli ve göçmen) sermayeye karşı birleştirmek için daha büyük kamu yatırımlarıyla onları finanse etmek, eşitsizliği azaltabilecek geniş kapsamlı sınıf reformlarına girişmektense, işçileri kendilerine çekmek amacıyla aşırı sağın göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlerine yataklık ettiler.
İşçi sınıfı dayanışmasının yokluğunda, göçmen işçilerin oğulları ve kızları, özellikle de aşırı oranda işsiz olan genç emekçiler, 2011 “sıcak Ağustos”unda İngiltere çapında gerçekleşen ayaklanmalarda gün gibi ortada olan biçimde, mahallelerindeki işyerlerini talan etme, polisle yüzleşme ve genel anlamda sakat bırakma gibi doğrudan eylem biçimlerine girişiyorlar. İşçi sınıfı siyasetinin terki, şiddet içeren sağ aşırıcılık, etnik kaynaklı göçmen ayaklanması ve yağmaları üretmekte. İşçi Partisi elitleri, kendilerini, hiçbir özeleştiri belirtisi veya işçi sınıfı ve işsizler arasında sağa yönelime neden olan sosyo-ekonomik yapıyı değiştirmeye yönelik herhangi bir program olmaksızın, aşırıcılık ve şiddeti kınamak ve soruşturma çağrısı yapmak ile sınırlamış izleyici konumundalar.
Birleşik Devletler: Sağın yükselişi
Avrupa’nın aksine, aşırı sağ ABD’nin kurulu düzeninin bünyesinde yabancılık çekmiyor. Göçmen karşıtı vahşi politikalar, Obama yönetiminin ilk üç yılında 1 milyona yakın izinsiz çalışan işçinin veya aile üyesinin sınır dışı edilmesine neden oldu (George W. Bush döneminin üç katı). Çay Partisi, Beyaz Saray’la işbirliği içinde sosyal güvenlik ağında devasa kesintileri destekleyen Cumhuriyetçi Parti üyelerini Kongre’ye seçtirdi. Kitle iletişim araçları, Kongre, Beyaz Saray, kitle temelli Hıristiyan köktenci politikacılar, önde gelen Siyonist kişilikler ve örgütler, halkın güvensizlik duygusunu körükleyerek İslamofobiyi bilfiil destekliyor ve kin dolu kampanyalara öncülük ediyor. ABD “düzen”i, Avrupa’daki aşırı sağın ırkçı gündeminin bir adım önünde gitmekte. Aşırı sağ, silahlarını doğrudan yoksullara, işçi sınıfına ve kamu çalışanlarına (özellikle de öğretmenlere) yönelik sosyal programlara çevirmiş durumda.
Dahası, borç finansmanı ve kamu harcamalarına yönelik saldırıları, devlete bağımlı olan sermaye sınıfı kesimleri ile çatışmaya neden olmuş halde. Borç tavanını yükseltmeye dair en son gerçekleşen Kongre “tartışması” boyunca, Wall Street aşırı sağa karşı seçici bir mücadeleye katıldı: kamu karşıtı birleşik saldırılarını desteklerken, sosyal kesintiler ve vergi reformlarını da içeren bir “uzlaşma” yaptı.
Avrupa’dakinin tersine, ABD işçi sınıfı ve yoksul kitlesi edilgen durumda. Yansızlaştırılmış haldeler: ne İngiltere’deki sokak isyanlarıyla ilgileniyorlar, ne Kuzey Avrupalı muadilleri gibi keskin biçimde aşırı sağa dönüyorlar, ne de Güney Avrupa’nın militan işçi grevlerine katılıyorlar. Wisconsin’deki kamu çalışanları sendikası hariç, ABD sendikaları bütün büyük meydan okumalardan uzak durumdalar. Amerikan sendika patronları, Demokrat Parti ile ortaklaşmaya yoğunlaşmış ve küçülen kitlelerine harekete geçiremez haldeler. Çay Partisi, halk tarafından desteklenen Medicare, Medicaid, işsizlik sigortası ve sosyal güvenlik gibi kamu programlarına – bütün bu programlar büyük ihtimalle Amerikan işçilerinin ve onların ailelerinin çıkarına- yönelik düşmanca saldırısı nedeniyle, Avrupa’daki emsallerinin aksine, çoğu işçiyi cezp etmiyor. Diğer yandan ABD’deki ekonomik kriz, Akdeniz tarzı kitle eylemlerine neden olmadı, çünkü Amerikan sendikaları ya hiç bulunmuyor (özel sektör çalışanlarının yüzde 93’ü sendikalı değil), ya da felçlik derecesinde uzlaşmış biçimde.
Şimdiye dek, ABD işçi sınıfı aşırı sağın yükselişinin seyircisi konumunda, çünkü örgütlü liderleri kaderlerini, aşırı sağın gündeminin büyük kısmını benimseyen Demokrat Parti’ye bağlamış halde.
Sonuç
İşçi sınıfı ve orta sınıfının, sol ya da sağ için aktif savaşçılar olmaktansa edilgen kurbanlar olduğu ABD, Avrupa’nın aksine, neo-liberalizmden aşırı sağ politikalara barışçıl bir geçişi deneyimliyor. Avrupa’da son kriz, Güney’deki işçilerin radikal sola yönelimi ile Kuzey Avrupalı işçilerin aşırı sağa dönüşü arasındaki derin kutuplaşmayı su yüzüne çıkarıyor. Uluslararası işçi dayanışması ideali, en iyimser görüşle, yerini Güney Avrupa işçilerinin bölgesel dayanışmasına ve en kötümser görüşle de Kuzey Avrupa ülkelerindeki sağcı partilerin ağına bırakmakta. Uluslararası dayanışmanın reddi ile birlikte, Güneyli işçiler, işsizleri, öğrencileri, küçük işletmecileri ve emeklileri de içeren geniş çaplı toplumsal hareketlerle eklemlenirken, Kuzey’de şovenist ve ırkçı eğilimler almış yürümüş durumda.
Güney Avrupa’da parlamenter sağ, merkez solun yarattığı düş kırıklığından faydalanırken, hâlâ parlamento dışı işçiler ve toplumsal hareketlerden gelen aşılması güç dirençle karşılaşıyor. Bunun aksine, Kuzey Avrupa ve ABD’de aşırı sağ, -sokaklarda veya işyerlerinde- böylesi bilinçli bir muhalefetle karşılaşmıyor. Bu bölgelerde, sadece ekonomik sistemin çökmesi ya da başlıca sosyal programlardan veya önlemlerden yapılan müthiş kesintilerle birleşen uzatmalı sert ekonomik durgunluk, işçi sınıfının dirilişini gerçekleştirebilir ve umarım bu, aşırı sağdan değil, sınıf bilinçli soldan gelir.
(1) Kuzey Avrupa’daki aşırı sağcı partilere yönelik işçi desteğine dair bir araştırmaya göre, “işçiler bu partilerin esas tabanları haline gelmiş durumda”. Bkz. Daniel Oesch, “Batı Avrupa’da Sağcı Halkçı Partilere Verilen İşçi Desteğinin Açıklaması: Avusturya, Belçika, Fransa, Norveç ve İsviçre’den Kanıtlar, International Political Science Review 2008: 29; sf. 350 -373.
(2) İşçilerin güdüleri değişkenlik gösterirken, aşırı sağ partiler bundan faydalanıyor.
http://petras.lahaine.org/?p=1871 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Portekizli akademisyen Boaventura de Sousa Santos, İngiltere’de geçtiğimiz ay gerçekleşen ayaklanmaya dair kaleme aldığı makalede, neo-liberalizmin bir bütün olarak söz konusu ayaklanmayı tetiklediğine ve yaşananların istisna olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekti:
Özgüllüklerine karşın, Londra ve diğer İngiliz şehirlerindeki şiddetli isyanlar istisnai bir olay olarak görülmemeli. Bunlar, çağımızın huzur bozucu bir işaretidir. Günümüz toplumlarında, alev alabilirliği yüksek bir yakıt, ailelerce, topluluklarca, toplumsal örgütlerce, politikacılarca varlığından haberdar olunmadan kolektif yaşamlarımızın altından akıyor. Yüzeye çıktığında, kıvılcım benzeri bir olayla harekete geçirildiğinde, akıl almaz boyutlardaki bir sosyal yangını ateşleyebilir.
Böylesi bir yakıt dört bileşenden oluşmaktadır: sosyal adaletsizlik ve bireyselciliğin tasdiki, bireysel ve toplumsal yaşamın ticarileştirilmesi, hoşgörü şeklinde yeniden adlandırılan ırkçılık, yurttaşlara yönelik “yasal” yağmanın ve neden olduğu huzursuzluğun idaresine dönüştürülen politikalar tarafından takip edilen imtiyazlı elitlerce çalınmış demokrasi. Bu bileşenlerin her biri, bir iç çelişki doğurur. Çakıştıklarında, herhangi bir olay, bir patlamaya sebep olabilir.
Adaletsizlik ve bireyselcilik: Neo-liberalizmle birlikte, adaletsizliğin vahşi artışı çözüme kavuşacak bir problem olmaktan çıktı. Süper-zenginlerin şatafatı, sözde başarılı olmak için yeterince çabalamadığından öyle olan halkın büyük çoğunluğunun yoksulluğunu reddeden toplumsal modelin başarısının ispatı haline geldi. Bu ancak böyle olur; çünkü çelişkili bir biçimde eşitliğe dair bir ütopya olarak yaşanması gereken bireyselcilik mutlak değer haline gelmiş durumda; yani ister faili, ister yararlanıcısı olsun, her birey toplumsal dayanışmayı aynı derecede geçersiz kılıyor.
Böylesi bir birey, adaletsizliği ancak kendi çıkarına aykırı olursa bir sorun olarak görür. Durum böyle olunca adaletsizlik, haksızlık olarak sayılır.
Yaşamın ticarileştirilmesi: Tüketim toplumu, insanlar arasındaki ilişkinin yerine, insanlar ile “şey”ler arasındaki ilişkiyi koymayı da beraberinde getiriyor. Tüketici, ihtiyaçların tatmini yerine onları sonsuz bir şekilde yaratmayı, kişisel yatırımını şeylere yapmayı amaçlar, sahip oldukları kadar güçlü olur. Alışveriş merkezleri, şeylerde başlayıp şeylerde biten sosyal ilişkiler ağının ruhani imgelemini sağlar. Daima kârlılık için yanıp tutuşan sermaye, bizim pazarda ticaretinin yapılması için her zaman çok sıradan (su, hava) veya çok kişisel (kişisel gizlilik, siyasi görüşler) olarak gördüğümüz pazar ürünlerinin yasasına boyun eğiyor. Paranın evrensel arabulucu olduğuna inanmakla, onu elde etmek için her şeyin yapılabileceğine inanmak arasında, insanların düşündüğünden daha küçük bir basamak vardır. Muktedir olanlar, bu basamağı her gün adımlarlar ve onlara hiçbir şey olmaz. Bunu gören yoksul kendisinin de aynı şeyi yapaileceğine inanır ve hapsi boylar.
Hoşgörü adı altında ırkçılık: Başlangıçta İngiltere’deki kargaşanın etnik boyutu mevcuttu. 2005 sonbaharında Paris ve diğer Fransa şehirlerini sallayan kargaşada olduğu gibi 1981 yılındaki için de aynı durum geçerliydi. Bu durum tesadüf değil; aksine, siyasi sömürgeciliğin sona ermesinden uzun zaman sonra toplumda hüküm sürmeye devam eden sömürge sosyalliğini yansıtıyor. Farklı etnisitelerden gençler isyana dahil olduğuna göre ırkçılık, bileşenler arasından sadece biri. Fakat önemli bir bileşen, çünkü ırkçılık sosyal dışlanmışlığa onur çürümesini ekliyor. Bir başka ifadeyle, daha eksik olma, daha eksiğine sahip olma tarafından daha da kötü hale getiriliyor. Şehirlerimizdeki genç siyah bir insan her gün, ne olduğundan veya ne yaptığından bağımsız biçimde, (kendisi hakkında, ç.n.) sürüp giden şüpheyi deneyimler. Bu şüphe, ayrımcılıkla mücadele eden resmi politikalarla kafası karışan bir toplumda varlığını sürdürerek, sahte çokkültürlülük görünüşüyle ve hoşgörü lütfu ile giderek artan biçimde zehirli hale geliyor. Herkes ırkçılığı reddettiğinde, ırkçılığın kurbanları, onlara karşı mücadele etmek için ırkçı olarak isimlendiriliyor.
Demokrasinin gaspı: İngiltere’deki kargaşayla, reyting kuruluşları ve mali piyasalara tarafından dayatılan kemer sıkma önlemleri sonucunda yurttaş refahının tahrip olması arasındaki ortak nokta nedir? Her ikisi de demokratik düzeni, kuşkulu sonucu olan bir gerilim testine maruz bırakır. Ayaklanan gençler suçludurlar, fakat biz burada Başbakan David Cameron’un dediği gibi “saf ve yalın bir suçlulukla” yüz yüze değiliz. Bankaları kurtarmak için kaynak bulan, ancak adına yakışır bir gelecekle karşı karşıya olmayan gençleri; mevcut işsizlik artışı ile artık anlamsız hale gelebilecek ve giderek pahalı hale gelen eğitime dair kâbusa saplanıp kalan gençleri kurtarmak için bu kaynağı bulamayan toplumsal ve siyasi bir modelin şiddetli ve politik ifşasıyla yüzleşiyoruz. Bunlar, toplum yararına karşı kamu politikalarının, öfke, kursalsızlık ve başkaldırı için eğitim kamplarına dönüştürdüğü mahallelerde mahvolmuş gençler.
Neo-liberal amentü ve şehirli isyancılar arasında korkunç bir simetri var. Toplumsal kayıtsızlık, kibir, harcamanın adaletsiz bölüşümü; kaos, şiddet ve korkunun tohumunu atıyor. Bu durumdan gücenen tohumu atanlar, yarın, tohumunu attıkları şeyin bugün şehirlerimize sıklıkla uğrayan kaos, şiddet ve korkuyla bir ilgisi olmadığını ileri sürecekler. Gerçek düzensizlik iktidarda ve yakında siyasi iktidarı yeniden düzene sokacak güçleri olmayanlarca bununla rekabet edilecek.
Boaventura de Sousa Santos: Portekiz Coimbra Üniversitesi İktisat Fakültesi Profesörü.
http://www.zcommunications.org/the-chaos-of-order-by-boaventura-de-sousa-santos adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Latin Amerika ve bölgedeki toplumsal hareketler üzerine analizleri ile tanınan Marksist düşünür James Petras, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in son dönemde Kolombiya ile işbirliğine ağırlık veren siyasetini eleştiren bir makale kaleme aldı. Petras, Chavez’in FARC ve ELN gerillalarını Kolombiya’ya iade etmesinin ve bu ülke ile işbirliği girişimlerinin, sağa yönelmesinin işaretleri olduğu yorumunu yapıyor:
Giriş: Hugo Chavez’in radikal “Bolivarcı Sosyalist” hükümeti birkaç Kolombiyalı gerilla liderini ve İsveç vatandaşlığı olan bir radikal gazeteciyi tutukladı ve Başkan Juan Manuel Santos’un sağcı rejimine teslim etti, Kolombiya hükümetinin övgü ve şükranını kazandı.
Solcu bir devlet başkanı ile insan hakları ihlalleri, işkence ve politik tutsakların kaybedilmesinden oluşan tarihinin kötülüğü ile bilinen bir rejim arasında devam eden yakın işbirliği Avro-Amerikan emperyal kuruluşları memnun ederken, tüm Latin Amerika’da insan hakları savunucuları, solcular ve halkçıların geniş çaplı protestolarına neden olmakta.
26 Nisan 2011’de Venezüella göçmenlik yetkilileri, sadece Kolombiya Gizli Polisi’nin (DAS) bilgilerine güvenerek Kolombiya vatandaşlığından İsveç vatandaşlığına geçmiş bir gazeteci olan ve ülkeye henüz girmiş bulunan Joaquin Perez Becerra’yı gözaltına aldı. Perez, Kolombiya gizli polisinin kendisi hakkındaki “FARC lideri olduğu” suçlamalarına dayanılarak 48 saat içinde Kolombiya’ya iade edildi. Uluslararası diplomatik protokollerin ve Venezüella anayasasının ihlali olmasına karşın bu eylem Başkan Chavez’den bizzat destek aldı. Venezüella silahlı kuvvetleri, bir ay sonra Kolombiyalı muadillerine katıldılar ve şu anda Venezüella cezaevinde avukatıyla görüşmeksizin Kolombiya’ya iadesini bekleyen Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin (FARC) liderlerinden olan Julian Conrado takma adlı Guillermo Torres’i yakaladılar. 17 Mart’ta Venezüella Askeri İstihbaratı (DIM), Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) üyesi gerillalar oldukları iddia edilen Carlos Tirado ve Carlos Perez’i gözaltına aldı ve Kolombiya gizli polisine teslim etti.
Yine de Chavez’in baskıcı Kolombiya rejiminin işbirlikçisi olarak herkesçe görülebilen yüzü yeni değil. 13 Aralık 2004’te FARC’ın uluslararası sözcülerinden, ailesi Caracas kökenli olan ve Venezüella vatandaşı olmuş Rodrigo Granda, uluslararası bir konferansa katıldığı Caracas şehir merkezinde sivil giyimli Venezüella istihbarat servisi ajanları tarafından yakalandı ve Bogota’daki Venezüella büyükelçisinin “onayı” ile gizlice Kolombiya’ya götürüldü. Bazı konferans katılımcılarının da dahil olduğu birkaç haftalık uluslararası protestoların ardından Başkan Chavez, “kaçırılma”yı Venezüella’nın bağımsızlığının ihlali olarak tanımlayan bir açıklama yayımladı ve Kolombiya ile ilişkileri kesme tehdidinde bulundu. Son zamanlarda Venezüella, Kolombiya’nın narko-rejiminin devrimci politik rakiplerinin iadesini pekiştirdi: 2009’un ilk beş ayında Venezüella, ELN üyesi olduğu iddia edilen 15 kişiyi iade etti ve Kasım 2010’da bir FARC militanı ve ELN üyesi olduğundan şüphelenilen iki kişi Kolombiya polisine teslim edildi. Ocak 2011’de ELN lideri olduğundan şühelenilen Nilson Teran Ferreira, Kolombiya ordusuna teslim edildi. Latin Amerika’nın en kötü şöhretli otoriter sağcı yönetimi ile sözümona en radikal “sosyalist” hükümeti arasındaki işbirliği, politik kimliklerin anlamına, bunların iç siyasetle ve uluslararası siyasetle nasıl ilişkilendiğine ve daha belirgin biçimde devlet politikalarına hangi ilkeler ve çıkarların rehberlik ettiğine dair önemli sorunları ortaya çıkarıyor.
Devrimci dayanışma ve devlet çıkarları
Venezüella politikalarında, Latin Amerika’daki devrimci mücadele ve hareketlere sempati ve hatta destek açıklama halinden şu andaki emperyal güçler destekli sağcı rejimlerle işbirliğine uzanan yakın zamandaki “dönüş”ün çeşitli tarihsel emsalleri mevcut. Bu, söz konusu işbirliklerinin bağlamlarını ve koşullarını sorgulamaya yardımcı olabilir:
Rusya’daki Bolşevik devrimci hükümeti başlangıçta Almanya, Macaristan, Finalndiya ve diğer yerlerdeki devrimci ayaklanmalar gönülden destek verdi. Bu ayaklanmaların yenilgileri ve kapitalist rejimlerin sağlamlaşması ile birlikte Bolşevik liderleri arasında Rusya devletinin ve ekonomisinin çıkarları öncelik halini aldı. Komünist Rusya ile Batılı kapitalist devletler arasındaki ticaret ve yatırım anlaşmaları, barış antlaşmaları ve karşılıklı diplomatik tanıma, “bir arada yaşama”nın yeni politikalarını belirledi. Faşizmin yükselişi ile birlikte, Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği devletler arası ittifakları, öncelikle Batılı müttefik kuvvetlerle, aksi takdirde Nazi Almanya’sı ile ittifakı güvence altına almak için komünist politikayı daha da ikincil hale getirdi. Hitler-Stalin paktı, Sovyetler tarafından bir Alman işgalini engellemenin ve sınırlarını ezeli sağcı düşmana karşı güvence altına almanın yolu olarak düşünüldü. Stalin’in iyi niyetinin bir göstergesi olarak, Rusya’dan sığınma talep eden sürgün edilmiş önde gelen birkaç Alman komünist lider Hitler’e teslim edildi. Bu kişiler şaşırtıcı olmayan biçimdeişkenceye uğradı ve idam edildi. Bu uygulama ancak Hitler Rusya’yı işgal ettikten ve Stalin, büyük kısmı yok edilmiş durumda olan Alman komünistlerini “Anti-Nazi” yeraltı direnişine yeniden katılmaya teşvik etmesinden sonra durdu.
1970’lerin başında Mao’nun Çin’i, Nixon’ın ABD’si ile barışırken ve Sovyetler Birliği ile bağlarını koparırken Çin dış politikası aralarında Angola’da Holden Roberts ve Şili’de Pinochet’nin de olduğu ABD destekli karşı devrimlerin desteklenmesine doğru yön değiştirdi. Çin, SSCB ile zayıf da olsa bağı olan tüm sol hükümetleri ve hareketleri alenen suçladı ve bunların düşmanlarını, Avro-Amerikan emperyal çıkarlarına nasıl hizmet ettiklerine önem vermeksizin bağrına bastı.
Stalin’in SSCB’sinde ve Mao’nun Çin’inde kısa vadeli “devlet çıkarları”, devrimci dayanışmayı gölgede bıraktı. Bu “devlet çıkarları” nelerdi?
SSCB özelinde, Stalin, Hitler Almanyas’sı ile bir “barış antlaşması”nın kendilerini emperyalist Nazi işgalinden koruyacağına ve Rusya etrafındaki kuşatmayı kısmen sonlandıracağına dair kumar oynadı. Stalin artık uluslararası işçi sınıfının savaşı önleme konusunda gücüne güvenmiyordu, özellikle de bir dizi devrimci yenilginin ve solun önceki onyıllardaki genelleşmiş geri çekilmesinin (Almanya, İspanya, Macaristan ve Finlandiya) ışığında. Faşizmin ve aşırı sağın ilerleyişi, Batı’nın SSCB’ye yönelik aralıksız düşmanlığı ve Hitler’i yatıştırmaya dönük Batı Avrupa siyaseti, Stalin’i Almanya ile kendi barış antlaşması için çabalamaya ikna etti. SSCB, yeni “barış ortağı”na karşı “samimiyet”ini göstermek amacıyla Nazilere yönelik eleştiri vurgusunu azalttı, tüm dünyadaki komünist partileri Hitler Almanya’sı yerine Batı’ya saldırmaya odaklanmaya zorladı ve Sovyetler Birliği’nde sığınma hakkı kazanan Alman komünist “teröristleri” iade etmeye razı oldu.
Stalin’in “aşırı sağ” ile anlaşmalar vasıtasıyla kısa vadeli “devlet çıkarları” peşinde olma çabası stratejik bir felaket ile sonuçlandı: Nazi Almanya’sı önce Batı Avrupa’yı fethetmekte özgür kaldı, daha sonra ise namlularını Rusya’ya çevirdi, hazırlıksız bir SSCB’yi istila etti ve ülkenin yarısını işgal etti. Bir yandan da uluslararası anti-faşist dayanışma hareketleri zayıflamıştı ve Stalin politikalarının zigzagları ile geçici olarak kafası karışmıştı.
1970’lerin ortalarında Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD ile “uzlaşma”sı uluslararası siyasette dönüşe yol açtı: “ABD emperyalizmi” daha büyük bir bela olan “Sovyet sosyal emperyalizmi”ne karşı müttefik haline geldi. Sonuç olarak Mao Tse Tung başkanlığındaki Çin, uluslararası destekçilerini Sovyet yardımı alan ilerici yönetimlerin (Küba, Vietnam, Angola vb.) aleyhinde olmaya zorladı ve Güney Asya’daki ABD destekçisi bağımlı devletlere karşı devrimci silahlı direnişe olan desteğini çekti. Çin’in Washington ile “anşalma”sı, birincil “devlet çıkarları”nı güvence altına almak içindi: Diplomatik tanıma ve ticari ambargonun sonlanması. Mao’nun kısa vadeli ticari ve diplomatik kazanımları, içerideki sosyalist değerleri ve dışarıda devrimi ilerletme şeklindeki daha asli stratejik hedeflerin fedası ile güvence altına alındı.
Sonuç olarak Çin, Üçüncü Dünya devrimcileri ve antiemperyalistleri arasındaki güvenilirliğini, Beyaz Saray’ın gözüne girme ve kapitalist dünya pazarına daha geniş erişim karşılığında yitirdi. Kısa vadeli “pragmatizm”, uzun vadeli dönüşüme neden oldu: Çin Halk Cumhuriyeti, Asya’daki ve belki de dünyadaki en büyük toplumsal eşitsizliklerle dinamik gelişen bir kapitalist güç haline geldi.
Venezüella: Devlet çıkarları, uluslararası dayanışmaya karşı
Başkan Chavez’in seçilmesinin (1999) nedeni ve sonucu olan radikal siyasetin yükselişi, bütün latin Amerika’da 1990’ların sonlarından 21. yüzyılın ilk on yılının ortalarına kadar (1995-2005) olan dönemde devrimci toplumsal hareketlerin yükselişi ile çakışır. Ekvador, Bolivya ve Arjantin’de neo-liberal yönetimler devrildi, kitlesel toplumsal hareketler her yere kök salan nep-liberal ortodoksiye meydan okudu; Kolombiya gerilla hareketleri başlıca şehirlere doğru ilerliyordu; ve Brezilya, Arjantin, Bolivya, Paraguay, Ekvador ve Uruguay’da merkez sol siyasetçiler seçildiler. ABD ekomonik krizi, Washington’ın “serbest ticaret” gündeminin güvenilirliğini baltaladı. Asyalıların, sosyal programları ve kamulaştırmaları finanse eden artan hammadde talebi, Latin Amerika’da ekonomik patlamayı kamçıladı.
Venezüella özelinde, başarısız olan ABD destekli darbe ve 2002-2003’te patronların” boykot”u Chavez’i kitlelere yaslanmaya ve sola dönmeye zorladı. Chavez, petrolü ve ilişkili endüstrileri “yeniden kamulaştırma”ya başladı ve “Bolivarcı sosyalist” bir ideolojiyi açıkça dllendirdi.
Chavez’in radikalleşmesi Latin Amerika’da elverişli bir iklim buldu ve artan petrol fiyatlarından kaynaklanan bol gelir sosyal programlarını finanse etti. Chavez, iktidardaki merkez sol yönetimleri kapsayan, radikal toplumsal hareketleri destekleyen ve karşılıklı anlaşma için Kolombiyalı gerillaların yaptığı önerileri destekleyen bir çoğul politika sürdürdü. Chavez, Kolombiyalı gerillaların “teröristler” olarak değil, meşru “savaşçılar” olarak tanınması çağrısında bulundu.
Venezüella dış politikası, Latin Amerika/Karayip örgütlerini özellikle destekleme, bölgesel tixaret ve yatırım ilişkilerini güçlendirme ve ABD müdahalesine, askeri anlaşmalarına, üslerine ve ABD destekli darbelere karşı bölgesel ittifakları güvence altına alma yoluyla Washington’dan doğan başlıca tehdidi yalnızlaştırmaya yöneldi.
ABD’nin Venezüella’daki muhalefet gruplarını (seçime giren ve parlamento dışındaki) finanse etmesine karşılık olarak Chavez, tüm Latin Amerika’daki antiemperyalist gruplara manevi ve politik destek sağladı. İsrailli ve Amerikalı siyonistlerin Venezüella’ya saldırmasından sonra Chavez, Filistinlilere destek sundu ve İran ile diğer Arap antiemperyalist hareket ve rejimleriyle bağlarını genişletti. Hepsinden önemlisi Chavez, emperyalizme karşı radikal bir eksen oluşturmak için Küba önderliğine danışarak Küba ile politik ve ekonomik bağlarını kuvvetlendirdi. Washington’ın ekonomik ambargo yolu ile Küba devrimini boğazlama çabası, Chavez’in Havana ile yaptığı geniş çaplı, uzun vadeli ekonomik anlaşmaları ile etkin biçimde baltalandı.
Geçtiğimiz onyılın ikinci yarısına kadar Venezüella dış politikası –onun “devlet çıkarları”- tüm Latin Amerika’daki sol yönetimlerin ve toplumsal hareketlerin çıkarları ile denk düştü. Chavez, ABD’nin yarımküredeki bağımlı devletleri ile, özellikle de narko-ölüm mangası üyesi Devlet Başkanı Alvaro Uribe (2002-2010) tarafından yönetilen Kolombiya’yla diplomatik olarak çatıştı. Buna karşın son yıllar, birtakım harici ve dahili değişimlere ve merkeze doğru aşamalı yön değiştirmeye sahne oldu.
Latin Amerika’daki devrimci kabarış geri çekilmeye başladı: Kitlesel ayaklanmalar, radikla harketlerin seferberliğini sona erdiren ve tarım-maden ihracatına dayanan stratejileri benimseyen, her daim ABD kontrolünden bağımsız özerk dış siyaset izleyen merkez sol yönetimlerin ortaya çıkışına neden oldu. Kolombiya gerilla hareketi çekilme halindeydi ve savunma pozisyonundaydı –Venezüella’yı düşman Kolombiya’nın bağımlı yönetimine tampon yapma kapasiteleri azaldı. Chavez, brezilya’da Lula’nın, Bolivya’da Morales’in, Ekvador’da Correa’nın, Uruguay’da Vazquez’in ve Şili’de Bachelet’nin “sosyal liberal” yönetimlerinin eleştirmeyen bir destekçisi haline gelerek bu “yeni gerçekler”e adapte oldu. Chavez, hareketlerinin yeniden canlanmasından doğabilecek her türlü uzun vadeli destekten çok, giderek artan biçimde mevcut yönetimlerden acil diplomatik desteği tercih etti. Brezilya ve Arjantin’le ticari bağlar ve giderek saldırganlaşan ABD’ye karşı dost Latin Amerika ülkelerinden alınan diplomatik destek, Venezüella’nın dış politikasının merkezine oturdu: Venezüella politikasının temeli artık merkez sol ve sol yönetimlerin iç politikaları değil, bunların bağımsız dış politikaya destek derecesiydi.
Tekrarlanan ABD müdahaleleri, Chavez’e karşı başarılı bir darbe yaratmada veya bir seçim zaferini güvence altına almada başarısız oldu. Bunun sonucu Olarak Washington, Kolombiya’daki 5 milyar dolar askeri yardım alan bağımlı devleti aracılığıyla Chavez’e karşı dış tehdidi kullanma yoluna yöneldi. Kolombiya ordusunun güçlendirilmesi, ölüm mangalarının Venezüella sınırını geçmesi ve sızmada bulunması Chavez’i büyük ölçekli Rus silahı alımına ve bir bölgesel ittifakın (ALBA) oluşturulmasına zorladı.
Honduras’daki ABD edstekli darbe, Venezüella siyaseti üzerine esaslı bir yeniden düşünmeye neden oldu. Darbe, demokratik biçimde seilmiş merkez liberal bir lideri, Başkan Zelaya’yı, bir ALBA üyesini devirdi ve Beyaz Saray’a itaat eden baskıcı bir rejim kurdu. Bununla birlikte darbe, ABD’nin tüm Latin Amerika’da yalnızlaştırılması etkisini getirdi –tekbir yönetim dahi Tegucigalpa’daki yeni yönetimi desteklemedi. Kolombiya, Meksika, Peru ve Panama’daki neo-liberal yönetimler bile Honduras’ın Amerikan Devletleri Örgütü’nden çıkarılması yönünde oy kullandı. Diğer yandan Venezüella, sağın ve merkez solun bu “birliği”ni, muhafazakâr yönetimlerle arasındaki çitleri onarma yolunda bir fırsat olarak gördü; ve ayrıca Obama yönetiminin egemenliğini yeniden kazanmak için “askeri seçenek”i kullanmaya hazır olduğunu anladı.
Bir ABD askeri müdahalesi korkusu, Obama-Uribe arasında Kolombiya’nın Venezüella sınırına yakın bölgesinde yedi ABD stratejik askeri üssü kurulması konusundaki anlaşma ile fazlasıyla yükseltildi. Chavez, bu yakın tehdide yanıtında tereddüt etti: Kolombiya ile ticari ve diplomatik ilişkileri neredeyse kestiği noktada, Uribe bir arada yaşamaya konusunda bir anlaşma imzalamaya dair hiçbir arzu göstermemesine karşın onunla acilen uzlaştı.
Bu arada 2010’daki Venezüella kongre seçimler, ABD destekli sağcılara destekte önemli artışa (yaklaşık yüzde 50) ve kongrede daha geniş biçimde temsillerine (yüzde 40) neden oldu. Sağ, Venezüella içindeki desteğini arttırırken Kolombiya’da sol, hem gerillalar hem de parlamenter muhalefet zemin kaybetti. Chavez, bir askeri provokasyona hemen yanıt verecek karşı denge ağırlığına güvenemedi.
Chavez, çeşitli seçeneklerle karşı karşıya kaldı: Bunlardan ilki radikal hareketlerle uluslararası dayanışma şeklindeki daha önceki politikaydı; ikincisi ABD destekli neo-liberal yönetimlere kuvvetli eleştirelliği ve katı muhalefeti korurken merkez sol yönetimler ile çalışmayı sürdürmekti; ve üçüncü seçenek sağa doğru dönmek, daha belirgin biçimde Kolombiya’nın yeni seçilmiş devlet başkanı Santos ile uzlaşmaya çabalamak ve “saldırmazlık” taahhütü (böylece Kolombiya, sınır ötesi narko ve askeri saldırılarını sınırlıyor) karşılığında Kolombiya’nın solcu düşmanlarını bertaraf etme konusunda Venezüella’nın işbirliği koşuluyla geniş askeri, politik ve ekonomik anlaşmalar imzalamaktı.
Venezüella ve Chavez, FARC’ın bir sorumluluk olduğuna ve Kolombiya’nın radikal kitlesel toplumsal hareketlerinin desteğinin Başkan Santos ile yakın diplomatik ilişkiler kadar önemli olmadığına karar verdi. Chavez, Santos’un politik taleplerine boyun eğmenin Venezüella devletine, uluslararası dayanışma hareketinin ve sendikalar ve entelektüeller arasındaki kendi iç radikal müttefiklerinin desteğine bel bağlamaktan daha fazla güvenlik sağlayacağını hesap etti.
Bu sağa dönüş doğrultusunda, Chavez yönetimi Santos’un taleplerini yerine getirdi –önde gelen solcu bir gazeteci ile birlikte FARC/ELN gerillalarını tutukladı ve yirmi yıldan fazla bir süredir işkence ve yargısız infazlar anlamında Amerika kıtasında en kötü insan hakları siciline sahip ülkeye iade etti. Kolombiya’nın 7000’den fazlası sendikacı, köylü, yerli, öğrenci, bir başka deyişle savaşmayan kimseler olan 7600 politik tutsağın tutukluluğunu uzattığı göz önünde bulundurulursa bu sağa dönüş, daha fazla kaygı verici bir karakter kazanıyor. Venezüella, Santos’un taleplerini sorgusuz sualsiz kabul etmek ile en demokratik ülkelerce saptanmış protokollere bile uymadı: İşkenceye karşı ve yargı sürecine saygı konusunda hiçbir garanti istemedi. Dahası, eleştiriler bu acele iadelerin Venezüella’nın kendi anayasal süreçlerini ihlal ettiğine dikkat çektiğinde, Chavez kendisini eleştirenleri, yönetimini istikrarsızlaştırma amaçlı komplo faaliyetined bulunan emperyalizmin ajanları olmakla itham eden ahlâksız bir kampanya başlattı.
Chavez’in sağda yeni keşfettiği müttefiki Başkan Santos onun sevdaasına karşılık vermedi: Kolombiya, Venezüella’nın Washington’daki birincil düşmanı ile yakın askeri ilişkileri hâlâ koruyor. Gerçekten de, Santos, Beyaz Saray’ın ajandasına içtenlikle bağlı kalıyor: Chavez’i Honduras’daki gayrimeşru Lobos rejimini tanımaya başarıyla zorladı –devrik başkan Zelaya’nın dönüşü karşılığında ABD darbesinin ürünü olan. Chavez, Latin Amerika’daki başka hiçbir merkez sol devlet başkanının yapmaya cüret edemediği şeyi yaptı: gayrimeşru Hondura rejiminin OAS’a (Amerikan Devletleri Örgütü, ç.n.) geri dönüşüne destek olma sözü verdi. Chavez-Santos anlaşması üzerinden Latin Amerika’nın Lobos’a muhalefeti çöktü ve Washington’ın stratejik hedefi gerçekleştirildi: Kukla bir rejim meşrulaştırıldı.
Chavez’in Santos ile yaptığı kanlı Lobos yönetimini tanımaya dair anlaşma, honduras kitle hareketinin kahramanca mücadelesine ihanet etti. Hiçbir Honduraslı yetkili yüzden fazla cinayetten, köylü önderlerinin, gazetecilerin, insan hakları ve demokrasi eylemcilerinin kaybedilmesinden sorumlu olarak adli bir soruşturmanın öznesi olmuyor. Chavez, cezadan muaf olmalarına ve Honduras oligarşisi ile Pentagon tarafından desteklenen bütün baskıcı aygıtların varlığını sürdürmesine rıza gösterdi.
Bir başka deyişle Chavez, Santos’la “dostluk ve barış anlaşması” yapma konusundaki istekliliğini göstermek için Amerika kıtasını en umut verici ve cüretkâr demokrasi yanlısı hareketini kurban etmeye hazırdı.
Chavez, sağ ile uzlaşmasından ne kazanmaya çabalıyor?
Güvenlik? Chavez, Santos’tan sadece sözlü “taahhüt”ler ve bazı minnettarlık ifadeleri aldı. Ancak ABD yanlısı devasa askeri komutanlığı ve ABD misyonu yerinde duruyor. Başka bir deyişle, Venezüella sınırı boyunca yoğunlaşan Kolombiya paramiliter ve askeri güçleri yerinden sökülmeyecek ve Venezüella’nın ulusal güvenliğini tehdit eden ABD askeri üs anlaşmaları değişmeyecek.
Venezüellalı diplomatlara göre Chavez’in taktiği Santos’u ABD himayesinden “çekip çıkarmak”. Chavez, Santos’un elinden tutarak Bogota’nın ABD ile ortak bir askeri operasyona katılmayacağını veya gelecekteki propaganda-istikrarsızlaştırma kampanyasında işbirliği yapmayacağını umuyor. Santos-Chavez anlatşması aypıldığından beri geçen kısa zamanda yüreklenen Washington, Venezüella kongresindeki muhalefetin desteğini de alarak Venezüella devlet petrol şirketine yönelik bir ambargo açıkladı. Santos kendi payına ambargoya riayet etmedi, fakat zaten dünya üzerinde tek bir ülke dahi Washington’ın gösterdiği bu yolu izlemedi. Açık biçimde, Başkan Santos ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın diplomatik kaprislerini tatmin etmek için Kolombiya ile Venezüella arasındaki yıllık 10 milyar dolarlık ticareti tehlikeye atacak gibi görünmüyor.
Sonuç
Chavez’in kaçak solcu ve gerillaları sağcı bir otoriter rejime teslim etme politikasının aksine Şili Devlet Başkanı Allende (1970-1973), Bolivya ve Arjantin’deki zulümden kaçan silahlı savaşçıları karşılayan bir delegasyona katılmış ve onlara sığınma önermişti. Yıllarca, özellikle de 1980’lerde merkez sağın yönetimindeki Meksika, Orta Amerika’dan –El Salvador ve Guetamala’dan- kaçan gerillalara ve solcu mültecilere açıkça sığınma hakkı sundu. Devrimci Küba, onyıllarca Latin Amerika diktatörlüklerinden solculara ve gerilla mültecilere sığınma ve tıbbi tedavi sundu, iadelerine dair talepleri reddetti. Hatta 2006 yılında Küba, Kolombiya ile dostça iişkiler arayışındayken ve Dışişleri Bakanı Felipe Perez Roque bu makalenin yazarına FARC ile görüşmeye konusunda derin şüphelerini açıklamışken bile, Küba gerillaları işkence ve kötü muamele görebilecekleri ülkelerine iade etmeyi reddetti. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, 2011’de görevi bırakmasından bir gün önce İtalya’nın eski bir İtalyan gerilla olan Cesare Battisti’nin iade edilmesi talebini reddetti. Brezilyalı bir hakimin dediği giib –ve Chavez’in dinlemesi gerektiği gibi: “Burada tehlikede olan ulusal egemenlik. Olay bu kadar basit.”
Kimse Chavez’in Kolombiya ile daha iyi diplomatik ilişkiler geliştirmek ve iki ülke arasındaki ticaret ve yatırım akışını genişletmek yolu ile sınır gerginliklerini azaltma çabasını eleştirmeyecek. Kabul edilemez olan, kanlı Kolombiya rejimini Venezüella halkının “dostu” ve binlerce demokrasi destekçisi politik tutsak, tüberküloz tarafından kuşatılmış Kolombiya cezaevlerinde uydurma suçlamalarla yıllarca yatıp çürürken barış ve demokrasi konusunda bir işbirlikçi olarak tanımlamak. Santos yönetiminde, sivil eylemciler neredeyse her gün katledilmeye devam ediyor. En son cinayet dün (9 Haziran 2011) işlendi: Mahalli örgütlenmeye dayalı yerinden edilmiş köylülerin liderlerinden Ana Fabricia Cordoba, Kolombiya silahlı kuvvetleri tarafından katledildi. Chavez’in, Santos’un narko-başkanlığını kucaklaması, yerinde ticari ve diplomatik ilişkileri muhafaza etmenin ötesine geçiyor. Kolombiya istihbaratıyla, askeri ve gizli polis ajanlarıyla, solcuları ele geçirme ve sınırdışı etme (yargı süreci olmaksızın!) konusundaki işbirliği, diktatoryal baskı ile suç ortaklığı kokusu veriyor ve Venezüella’daki Bolivarcı dönüşümün en kayda değer destekçilerini uzaklaştırmaya hizmet ediyor.
Chavez’in, halk hareketlerinin adalet taleplerini hiçbir şekilde göz önünde bulundurmaksızın Honduras darbe yönetiminin meşrulaştırılmasındaki rolü, Santos-Obama gündemine açık bir teslimiyettir. Bu eylem hattı, Venezüella’nın “devlet” çıkarlarını Honduras’daki kitlesel halk hareketlerinin haklarının üstünde konumlandırıyor. Chavez’in Santos’la solculara yönelik polisiye faaliyetteki işbirliği ve Honduras’da halkın mücadelesinin altını oyması Venezüella’nın devrimci dayanışma iddialarına dair bir dizi soruyu ortaya çıkarıyor. Kuşkusuz bu, Chavez’in merkez sağ diplomatik ve ekonoik ortaklarından biriyle mücadeleye girişebilecek halk hareketleriyle gelecekteki ilişkilerine dair derin güvensizlik tohumları atıyor.
Bilhassa rahatsız edici olan şey şu ki, en demokratik ve merkez sol yönetimler bile hasımları ile ilişkilerini normalleştirirken kitlesel toplumsal hareketleri “güvenlik” sunağına kurban etmez. Hiç şüphesiz sağ, özellikle de ABD, eski bağımlı ülkelerini, müttefiklerini, sürgündeki sağcı oligarkları ve Venezüella, Küba ve Arjantin tarafından iade talebi çıkarılmış herkesçe bilinen teröristleri bile korur. Toplu katliamcılar ve uçak bombacıları Florida’da rahatlık içinde yaşayabilir. Venezüella’nın, ABD’nin Venezüella’da cinayetten suçlu olan teröristleri korumasından yakınırken Kolombiya’nın sağcı taleplerine boyun eğmesi ancak Chavez’in ideolojik anlamda sağa dümen kırmasıyla açıklanabilir; bu durum ülkeyi gelecekteki daha büyük taviz baskılarına karşı daha savunmasız hale getirir.
Chavez artık radikal soldan gelecek destek ile ilgilenmiyor. Devlet politikası tanımı, bu, Kolombiyalı militanları bir polis devletine ve Honduras’daki demokrasi yanlısı hareketleri ABD tarafından getirilmiş gayrimeşru bir yönetime kurban etmek anlamına gelse bile, tek ülkede Bolivarcı sosyalizmin “istikrarı”nın güvence altına alınması etrrafında dönüyor.
Tarih bize karmaşık dersler sağlıyor. Stalin’in Hitler ile anlaşması Sovyet halkı için stratejik bir felaketti: Faşistler istediklerini aldıkları an arkalarını döndüler ve Rusya’yı istila ettiler. Chavez şu ana kadar Santos’un askeri mekanizmasından “karşılıklı” güven arttırıcı herhangi bir ödün almadı. “Devlet çıkarları”nın dar tanımlanması bakımından dahi, sadık müttefiklerini boş sözlere kurban etti. Emperyal ABD devleti, Santos’un birincil müttefiki ve askeri tedarikçisi. Çin, uluslararası dayanışmayı ABD ile yapılan ve konrolsüz kapitalist sömürüye ve derin sosyal adaletsizliğe neden olan bir antlaşmaya kurban etmişti.
Chavez, –ve eğer ABD ile Venezüella arasındaki bir dahak karşı karşıya geliş gerçekleşirse- Kolombiya’nın –en azından- “tarafsızlığı”na ne zaman güvenebilecek? Geçmişteki ve bugünkü ilişkiler birer göstergeyse Kolombiya efendisinden, mega-hayırseverinden ve ideolojik akıl hocasından yana saf tutacak. Yeni bişr uyuşmazlık ortaya çıktığında Chavez, hapsedilmiş miitanların, bir kenara ittiği kitlesel halk hareketlerinin, uluslararası hareketlerin ve iftira attığı entelektüellerin desteğine güvenebilecek mi? ABD, Venezüella ile yeni karşı karşıya gelişlere doğru ilerlerken ve ekonomik yaptırımları kuvvetlendirirken, içerideki ve uluslararası dayanışma ülkenin savunması için can alıcı olacaktır. Kim Bolivarcı devrim için ayağa kalkacak, bu “realist dünya”nın Santos ve Lobos’u mu? Yoksa Caracas ve Amerika kıtasının sokaklarındaki dayanışma hareketi mi?
http://petras.lahaine.org/?p=1864 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Cumartesi akşamı, ayın 19'unda, şaşalı bir ziyafet sonrası NATO liderleri Libya’ya saldırı emrini verdi.
Tabii ki hiçbir şey, reddedilemez hakimiyetinin peşinde olan Birleşik Devletlerin yokluğunda gerçekleşemezdi. Avrupa'da o kurumun komutanlığından üst düzey bir yetkili "Odyssey Şafağı"nın başlamak üzere olduğunu açıkladı.
Dünya kamuoyu Japonya'daki trajedi ile yoğun bir şekilde meşguldü. Deprem, tsunami ve nükleer kaza kurbanlarının sayısı artmaya devam etti. O ana dek binlerce kişi ölü, kayıp ve radyasyon bulaşmış insan vardır. Aynı zamanda nükleer enerji kullanımına karşı direnç de önemli ölçüde artacaktır.
Dünya; iklim değişikliklerinin faturasının, gıda kıtlığının ve pahalılığının, askeri harcamaların, doğa ve insan kaynaklarının israfının giderek artmasının ızdırabını yaşıyor. Savaş böyle bir zamanda olabilecek en vakitsiz olaydır.
Obama'nın Latin Amerika gezisine, halk geçmişten hareketle ciddi ilgi göstermişti. Brezilya'da, Amerika Birleşik Devletleri ve kardeş Brezilya ulusu arasındaki çelişkili çıkarlar belirginleşmiştir.
Rio de Janeiro'nun 2016 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapmak için Chicago ile yarışmasını unutamayız.
Obama, Güney Amerikalı devin dostluğunu kazanmak istiyordu. Brezilya’nın uluslararası arenayı hayran bırakan “sıradışı yükselişinden” bahsetti ve dünyanın en hızlı büyüme oranına sahip ekonomilerinden biri olan ekonomisini övdü, fakat Brezilya'nın seçkin Güvenlik Konseyi'nin daimi ve ayrıcalıklı üyelerinden biri olmasını desteklemekte asgari bir taahhütte bile bulunmadı.
Brezilya Devlet Başkanı, Birleşik Devletlerin muhatap ülke ekonomisi önünde zorlu bir engel oluşturan tarifeler ve sübvansiyonlarla, Brezilya aleyhine uyguladığı korunmacı tedbirlere karşı görüşlerini açıkça ilan etmekte duraksamadı.
Arjantinli yazar Atilio Boron şunları söylüyor: "...imparatorluğun yöneticisi olarak Obama'yı en çok ilgilendiren şey Amazon havzasının gelişen kontrolünde avantaj sağlamak. Bölgede büyüyen politik ve ekonomik kordinasyon ve bütünleşme, ABD tarafından durdurulabilir olmaktan çıktığından beri, planlarının temel amacı gelişimi yavaşlatmaktır: bu ALCA’nın (Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) 2005'teki çöküşünden ve 2008'de Bolivya, 2010'da Ekvador'da gerçekleşen sonuçsuz ayrılıkçı komplo ve darbelerin ardından çok daha önemli olmuştur. Aynı zamanda bölgedeki en radikal yönetimler (Küba, Venezüela, Bolivya ve Ekvador) ve “ilerici” hükümetler (özellikle Brezilya, Arjantin ve Uruguay) arasında nifak tohumları ekmeyi de denemiştir."
"En küstah Amerikan stratejistlerine göre, Antarktika gibi Amazon nehir havzası da, ulusal bağımsızlıkların tanınmadığı serbest bir erişim alanıdır ..."
Yarın Obama Şili'ye hareket ediyor. Onun Şili'ye varışından önce bugün, pazar günü, El Mercurio gazetesine verilmiş, röportajı yayımlandı. Bu röportajda, kendi deyimiyle "Amerika kıtasındaki müzakere"nin Latin Amerika'da “Eşitlerin Ortaklığı”na dayandığını itiraf etmesi, bizim pratikte, Domuzlar Körfezi’ne paralı askerlerce düzenlenen çıkarmayı takip eden “İlerleme için İttifak” döneminde olduğu gibi soluğumuzu kesiyor.
Obama sade bir dille yarımküre için ABD vizyonunun [...] o ABD başkanı olduğundan bu yana eşitlerin ortaklığı kavramı üzerinde şekillendirildiğini söylüyor.
Obama, aynı zamanda ekonomik büyüme, enerji, güvenlik ve insan hakları gibi birlikte çalışabilecekleri belirli konulara odaklanabileceklerini ifade etmektedir.
Bu vizyonun 'kamu güvenliğinin geliştirilmesi, ekonomik fırsatların genişletilmesi, temiz bir enerji geleceğinin sağlanması ve paylaştığımız demokratik değerlerin desteklenmesi' amacında olduğunu vurgulamaktadır.
...ABD ve onun ortaklarının kilit bölgesel ve evrensel konularda sorumluluklarını paylaştıkları güvenli, istikrarlı ve müreffeh bir yarımküreyi destekliyor.
Görebildiğimiz üzere, her şey hayret verici bir şekilde güzel, tıpkı Reagan'ın sırları gibi 200 yıl içinde yayınlanmak üzere gömülmeye layık.
Problem şu ki, DPA ajansının La Tercera gazetesinin gerçekleştirdiği araştırmaya dayanarak bildirdiği şekilde “... 2006 yılında, Şili nüfusunun yüzde 43'ü nükleer santralleri reddetmekteydi.”
“İki yıl sonra reddetme yüzde 52'ye yükseldi ve 2010 yılında yüzde 74'e ulaştı.” Bugün, Japonya'da olanlardan sonra “... Şilililerin yüzde 86'sı ...”
Obama'ya sadece bir soru sormalıyız. Onun şanlı haleflerinden biri olan, Richard Nixon'un, darbe ve Salvador Allende'nin kahramanca ölümüne, binlerce insanın işkence görmesine ve ölümüne sebep olduğu dikkate alındığında, Obama Şili halkından af diler mi?
Fidel Castro Ruz
20 Mart 2011
20:14
http://en.cubadebate.cu/reflections-fidel/2011/03/21/partnership-equals/ adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.