Content feed Comments Feed

Paris Komünü: Marx, Mao, Yarın

11 Haziran 2021 Cuma

Alain Badiou, Paris Komünü’nün 150. yıl dönümünde Monthly Review için kaleme aldığı makalesinde, Karl Marx’ın Komün’e bakışından, özellikle 1960’ların ortalarında Çin ve Sovyetler Birliği’nin Komün deneyimine sahip çıkış tarzlarına, parti-devlet anlayışına karşı Komün’de aranan kurtuluşa, bunun üzerinden geliştirdikleri söylemsel karşıtlıklara ve Komün deneyimine yaklaşımlarına dek geniş değerlendirmelerde bulunuyor.



Karl Marx, 1871 yılında Paris Komünü’ne tamamen devlet sorunu ile ilişkili olan bir açıklama getirmişti. Ona göre, Komün, proletaryanın bütün bir toplumun yönüne ya da idaresine dair geçici işlevini benimsediği ilk tarihsel olayı meydana getiriyordu. Komün’ün girişimleri ve açmazlarından, devlet aygıtının “alınmış” veya “işgal edilmiş” olması değil, “parçalanmış” olması gerektiği sonucuna varıyordu.

Bu arada, bu analizdeki başlıca hatanın, Mart-Mayıs 1871 arasında günün gereğinin iktidar sorunu olduğu kavrayışı olduğunu belirtelim. Bu nedenle, şu azimli “eleştiriler” klişe haline gelmiştir: Komün, tahminen karar alma kapasitesinden yoksundu; eğer hemen Versailles’a yürümüş olsaydı; eğer Fransa Merkez Bankası’ndaki altınlara el koysaydı, vesaire. Bana göre, bu ‘eğer’ler gerçek bir içerikten yoksun. Hakikaten, Komün ne onlara esaslı bir şekilde yön verecek araçlara ne de büyük ihtimalle onlara ulaşacak araçlara sahipti.

Marx’ın açıklaması gerçekten muğlak. Bir yandan, devletin ve daha spesifik olarak ulus-devletin çözünmesine yol açacak görünen her şeyi övüyor. Bu bağlamda şunlara işaret eder: Komün’ün, doğrudan halkı silahlandırmak adına profesyonel bir orduyu ortadan kaldırması; memurların seçilmeleri ve görevden alınmaları konusunda aldığı bütün önlemler; belirleyici ve uygulayıcı işlev lehine, kuvvetler ayrılığına verdiği son; Komün’ün enternasyonalizmi (Komün’ün finansal temsilcileri Alman, askeri liderleri Polonyalıydı, vb.). Fakat diğer yandan, gerçekte devletçi yetersizlikler olan yetersizliklere üzülüyor: zayıf askeri merkeziyetçiliği; finansal öncelikleri tanımlamadaki yetersizliği; ulusal soruna ilişkin eksik yönleri, diğer kentlere hitabı, Prusya’daki savaşa dair söyledikleri ve söylemedikleri ve taşralı kitleleri bir araya getirmesi.

20 yıl sonra, 1891 yılında Marx’ın metninin yeni bir baskısına yazdığı önsözde Friedrich Engels Komün’ün çelişkilerini aynı şeklide resmeder. Aslında, 1871 hareketinde hâkim olan iki politik gücün, Proudhoncuların ve Blanquicilerin, ortaya koydukları kendi ideolojilerinin tam aksini yapmalarıyla sonuçlandığını gösterir. Blanquiciler aşırı merkeziyetçiliğin ve az sayıda cesur adamın, iktidarı, emekçi kitlelerin faydasına otoriter bir şekilde kullanmak üzere alacakları silahlı tertiplerin taraftarıydılar. Fakat bunun yerine, bağımsız komünler federasyonunun ve devlet bürokrasisinin imhasının ilanına sürüklendiler. Proudhoncular, üretim araçlarına yönelik kolektif sahiplenmenin her türlüsüne muhalif idiler ve küçük, öz yönetim girişimlerini destekliyorlardı. Fakat, büyük çaplı sanayiyi yönetme amacıyla geniş işçi ortaklıklarının oluşumunu desteklemeleriyle neticelendi. Engels, bu durumdan oldukça mantıklı bir şekilde, Komün’ün zayıflığının, onun ideolojik formlarının devlete dair kararlar almaya uygun olmamasında yattığı sonucunu çıkarır. Ve dahası, bu kutupsal karşıtlığın neticesinin, açıkça tek bir “Marksizm”e yol açan Blanquicilik ve Proudhonculuğun sonu olduğu sonucunu.

Fakat 1871 yılında ve hatta çok daha sonrasında temsil edilen Marx ve Engels’in duruma dair yeterliliği nedir? Komün’ün farz edilen hegemonyası, onu hangi ekstra araçlarla donatabilirdi?

İşin gerçeği şu ki, Marx’ın açıklamasının muğlaklığı, hem sosyal demokrat eğilim hem de onun Leninist radikalleşmesi tarafından, yani bir yüzyıldan fazla süre boyunca partinin temel motifinde yerini alacaktır.

Aslında, “sosyal demokrat” parti, “işçi sınıfı” partisi –ya da “proletarya” partisi- ve sonrasında “komünist” parti de aynı anda hem devlet ile ilişkisinde özgürdür hem de iktidarı kullanmaya hükmetmiştir. Bu, sübjektif destekle –ideolojik kopuşla- oluşturulan tamamen politik bir araçtır ve bu haliyle devletin dışındadır. Egemenlik bakımından özgürdür; devrim ya da burjuva devletin yıkılması şeklindeki asli temasını taşır. Ancak parti, aynı zamanda tamamen devlet iktidarının peşinde olan merkezileştirilmiş, disipline edilmiş gücün örgütleyicisidir. Yeni devletin temasını, proletarya diktatörlüğü devletinin temasını taşır. 

Bu nedenle, partinin, komüne dair Marksist açıklamanın muğlaklığının farkına vardığı, ona şekil verdiği söylenebilir. Parti; devlet olmayan, hatta devlet karşıtı olan bu özgürleşme siyasetinin karakteri ile bu siyasetin zaferi ve sürecinin devletçi karakteri arasındaki temel gerilimin politik mekânı haline geldi. Üstelik, zaferin isyan sonucu mu, seçim sonucu mu olduğuna aldırmaksızın durum budur: zihinsel şema aynı.

Partinin, parti-devlet suretini (özellikle Joseph Stalin’den itibaren) ortaya çıkarmasının sebebi budur. Parti-devlet, Komün’ün çözülmemiş olarak bıraktığı sorunları çözmek üzere tasarlanmış kabiliyetlerle donatılmıştır: polisin ve askeri savunmanın merkezileştirilmesi; burjuva ekonomik hükümlerin tamamen imhası; köylülerin, işçi hegemonyasına katılması ve itaat etmesi; güçlü bir enternasyonalin yaratılması vb. Efsaneye göre, V.I. Lenin’in, Bolşevik iktidarına erişildiği ve Paris Komünü’nün bütün yazgısının sona erdirildiği süre olan 72 günü aştığı gün karda dans etmesi boşuna değildir.

Gerçi, Komün’ün çözemediği devletçi sorunlara bir çözüm sunmuş olsa da, bunları çözme yolunda parti-devletin, Komün’ün farkına varabildiği birtakım politik sorunları örtbas edip etmediğinin sorulmasının gerekliliği bâkidir.

Her halükârda çarpıcı olan şu ki, parti-devlet üzerinden geriye dönük olarak düşünüldüğünde, Komün iki parametreye indirgenebilir: birincisi, onun toplumsal belirlenimine (işçiler); ikincisi, kahramanca ancak yetersiz iktidar pratiğine. Sonuç olarak, Komün bütün esaslı politik içeriğinden soyutlanır. Muhakkak anılır, kutlanır, sahip çıkılır; ancak sadece, devlet iktidarının toplumsal doğasının telaffuzu için soyut bir vurgu olarak. Fakat bütün içeriği bu ise, Komün politik olarak köhnemiş demektir. Çünkü Sylvain Lazarus'un, yegâne siyaset alanının parti olduğu Stalinist politik tarz olarak isimlendirilmesini önerdiği şey tarafından böyle gösterilmektedir.

Bu nedenle onun anılması, aynı zamanda yeniden canlandırılmasını yasaklar.

Bu konuda, Bertolt Brecht’le ilgili ilginç bir hikâye vardır. Savaşın ardından Brecht, ihtiyatlı bir şekilde, yasaları Sovyet kuvvetlerinin koyduğu “sosyalist” Almanya’ya döner. 1948 yılında, yurt dışından duruma dair haber almak amacıyla İsviçre’de durarak yola çıkar. Burada kaldığı süreçte, o zamanlar sevgilisi olan Ruth Berlau’nun da yardımıyla Komün Günleri isimli tarihi oyununu yazar. Bu, tarihsel şahsiyetlerin popüler kahramanlarla birleştirildiği sağlam belgelere dayalı bir çalışmadır. Epik olmaktansa lirik ve komik bir oyundur; nadiren sahnelenmiş olsa da bana göre iyi bir oyundur. Almanya’ya varmasının ardından Brecht yetkililere Komün Günleri’ni sahnelemeyi önerir. Pekâlâ, 1949 yılında bahsi geçen yetkililer böyle bir performansın yersiz olduğunu beyan ederler! Sosyalizm, Doğu Almanya’da galip gelmiş bir şekilde kurulma sürecinde olduğundan, Komün gibi zor ve modası geçmiş bir proleter bilinç vakasına geri dönmenin hiç gereği olamaz. Kısaca, Brecht iyi bir kartvizit seçmemişti. Stalin’in Leninizm’i “muzaffer devrimler çağının Marksizm’i” şeklinde tanımlaması –parti kültüne indirgemesi - nedeniyle, yenilgiye uğramış devrimlere dönüşün anlamsız olduğunu anlamamıştı. 

Bununla birlikte, Brecht’in Komün’ü yorumlayışı neydi? Bunu değerlendirmek için, “Komünarların Kararı” isimli şarkının son üç kıtasını okuyalım.

“Sizi, bize geçineceğimiz bir ücret vermeye

İkna etmeyeceğimizin farkına varıyoruz

Fabrikaları sizden almaya kesin karar verdik

Sizin kaybınızın, bizim kazancımız olacağının farkına varıyoruz

 

Yönetenlerimizin bizlere verdiği sözlere

Bel bağlamadığımızın farkına varıyoruz

Bizim için iyi bir yaşamın özgürlükle başladığına

Geleceğimizin kendi buyruğumuzla inşa edilmesi gerektiğine karar verdik

 

Toplarımızın gürleyişinin

Sizinle konuşacak yegâne kelam  olduğunun farkına varıyoruz

Size, dersimizi aldığımızı ispat ediyoruz

Gelecekte silahları size çevireceğiz.”

Net bir şekilde, buradaki genel çerçeve, klasik yorumlayışı sürdürüyor. Komün; toplumsal, iktidara dair ve maddi tatminin yanında topların bir bileşimi olarak biçimlendirilir.

Çin yeniden canlandırması

Kültür Devrimi süresince ve özellikle 1966-1972 yılları arasında Paris Komünü, Çinli Maoistler tarafından yeniden canlandırılıyor ve çok sıklıkla adı anılıyordu; parti-devletin katı hiyerarşisinin kıskacına yakalanınca Ekim Devrimi ve resmi Leninizm haricinde referanslar arıyorlarmış gibi. Bu nedenle, muhtemelen büyük oranda Mao Zedong’un kendisi tarafından yazılan bir metin olan Ağustos 1966’daki 16 Nokta Kararı’nda, özellikle de kitle hareketinde, yeni örgütlerin liderlerinin seçilmesi ve geri çağrılmasına dair endişeler ortaya çıkarken Paris Komünü’nde ilham arama tavsiyesinde bulunulur. Şangay Belediyesi’nin Ocak 1967’de devrimci işçiler ve öğrenciler tarafından devrilmesinin ardından, yeni iktidar organı isim olarak Şangay Komünü’nü almıştır ki bu, bazı Maoistlerin, Stalinist parti formu tarafından kutsallaştırılandan farklı bir biçimde, iktidar ve devlet sorunları ile politik olarak bağlantı kurmaya çabaladıkları gerçeğine işaret eder.   

Gerçi, bu girişimler istikrarsızdır. Bu duruma, iktidara “el konulmuş” ve eyalet ve kent iktidarının yeni organlarını düzenlemek kaçınılmaz iken Komün isminin hızla terk edilmesinde ve yerine çok daha muğlak bir adlandırma olan Devrimci Komite’nin getirilmesinde şahit olabiliyorduk. Buna, 1971 yılında Çin’de Komün’ün yüzüncü yıl dönümü töreninde de şahit olunabilir. Bu törenin, sadece anmaktan fazlasını içerdiği, hâlâ bir yeniden canlandırmanın unsurlarını kapsadığı, gösterilerin büyüklüğünden gün gibi ortadadır. Çin genelinde milyonlarca insan yürüyüş gerçekleştirmiştir. 

Fakat, o zaman bazılarımızın okuduğu ve çok çok daha az kişinin koruyarak tekrar okuyabildiği (Çinliler için yapması muhtemelen çok zor bir hale gelen şey) bir metin olan ve bu vesileyle yayımlanan metinde gün gibi ortada olan devrimci parantez yavaş yavaş kapanıyordu. Bahse konu metin şudur: Yaşasın Proletarya Diktatörlüğünün Zaferi! Paris Komünü’nün Yüzüncü Yılı Anısına.

Bu tamamen ikircikli.

Anlamlı bir biçimde, metin, önsözünde Komün döneminde Marx tarafından yazılmış bir reçete içerir: “Eğer Komün yıkılırsa, mücadele ancak ertelenir. Komün’ün ilkeleri ebedi ve yok edilemezdir; (bu ilkeler) işçi sınıfı özgürleşene dek kendilerini tekrar tekrar sahneye koyacaklardır.”

Bu tercih, 1971 yılında bile Çin’in, Komün’ü sadece işçi ayaklanmaları tarihinin şanlı (ama modası geçmiş) bir parçası olarak görmediğini, yeniden canlandırılacak olan ilkelerin tarihsel bir anlatımı olarak gördüğünü doğrular. Muhtemelen Mao’nun olan ve Marx’ın açıklamasını yansıtan şu açıklamaya da kulak verin: “Kültür Devrimi başarısız olursa, ilkeleri dönemin düzeni kadar mevcut kalacaktır.” Bu da bir kez daha, Kültür Devrimi’nin, Ekim 1917’den daha çok Komün ile bağlantılı bir seyri genişlettiğini tekrar gösterir.

Komün ile ilgi, Çinli liderlerin Sovyet liderlerine karşıt olduğu kutlamaların içeriğinde de belirgindir. Örneğin:

“Proletarya ve dünya devrimci halkları, Paris Komünü’nün ihtişamlı yüzüncü yılını kutlarken, Sovyet revizyonist dönek kliği rol keserek, “Komün’ün ilkelerine bağlılık”tan üstünkörü bir şekilde bahsediyor ve kendini Paris Komünü’nün halefi olarak ikame ediyor. Hiç utanma duyguları yok. Sovyet revizyonist döneklerinin, Paris Komünü’ne dair konuşmaya ne hakları var?”

Bu, hem Mao’nun katkısını hem de garip bir biçimde Kültür Devrimi’nin kendisini Komün ile bir devamlılık içinde konumlandırdığı yaratıcı devrimci Marksizm ile gerici devletçilik arasındaki bu ideolojik karşıtlık çerçevesindedir:

“Başkan Mao’nun kendisi tarafından başlatılan ve liderlik edilen Büyük Proletarya Kültür Devrimi’nin top atışları, dönek, gizlenmiş hain ve bozguncu Liu Shao-chi’nin başını çektiği burjuva karargâhları tahrip etmiş ve emperyalistler ile modern revizyonistlerin, Çin’de kapitalizmi geri getirme şeklindeki düşkün rüyalarını boşa çıkarmıştır.

Başkan Mao, proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyiminin olumlu ve olumsuz yönlerini kapsamlı bir biçimde özetledi, miras aldı, savundu, Marksist-Leninist proleter devrim ve proletarya diktatörlüğü teorisini geliştirdi ve günümüzün en önemli sorununu –proletarya diktatörlüğünü pekiştirme ve kapitalizmin restorasyonunu önleme sorunu- hem teoride hem de pratikte çözdü.”

Ana formülü “proletarya diktatörlüğünü pekiştirmek”tir. Burada Paris Komünü’ne başvurmak, proletarya diktatörlüğünün basit bir devletçi formül olamayacağını ve komünizme doğru yürüyüşü sürdürmenin, kitlelerin devrimci seferberliğine başvurmayı gerektirdiğini anlamak demektir. Bir diğer deyişle, 18 Mart 1871’de Parisli işçiler tarafından tarihte ilk kez yapıldığı gibi, sürmekte olan bir devrimci deneyim –her zaman bir parça şüpheli ve öngörülemeyen bir karar- içinde bir proleter devlet için yeni formlar icat etmenin gerekli olduğu düşünülüyordu. Dahası, makalenin başlangıcında Maoistler, Kültür Devrimi’ni “proletarya diktatörlüğünün nihayet keşfedilmiş biçimi” olarak ilan etmişlerdi bile.

Buna rağmen, siyaseti ve devleti ifade etmedeki genel kavrayış değişmemiş biçimde kalır. Paris Komünü’nün devrimci yeniden canlandırılması girişimi ön hesapta yazılı kalır ve özellikle hâlâ, partinin vesayet figürünün hâkimiyeti altındadır. Bu, Komün’ün eksik yönleri paragrafında açık bir şekilde gösteriliyor:

“Paris Komünü’nün başarısızlığının temel sebebi,  tarihsel koşullardan kaynaklı olarak, Marksizm’in işçi hareketinde henüz hâkim konuma gelmemiş olması ve Marksizm’in rehber düşünce olduğu bir proleter devrimci partinin henüz vücut bulmamış olmasıdır… Tarihsel deneyim, kitleler açısından çok elverişli bir devrimci durumun ve devrimci coşkunun var olduğu yerlerde hâlâ güçlü bir proleter önderlik çekirdeğine, yani ‘Marksist-Leninist devrimci teori üzerine ve Marksist-Leninist devrimci tarzda inşa edilmiş devrimci parti’ye sahip olmak gerektiğini göstermektedir.”

Partiye dair son atıf Mao’dan olsa da, bu aynı kolaylıkla Stalin’den de olabilirdi. Komün’e ilişkin Maoist tasavvurun, nihayetinde parti-devlet çerçevesinin mahkûmu olması ve dolayısıyla buna “ilk açıklama” adını vermem bundandır.  

Klasik yorumlamanın ve onun dışında kalan bu yorumlamanın taslağının sonunda, bugün Paris Komünü’nün politik görünürlüğünün katiyen belirgin olmadığını söyleyebiliriz. Yani, en azından “bugün”den kastımız, siyaseti, devlete tâbi kılmanın dışında ve partilerin ya da partinin çerçevesinin dışında düşünmek mücadelesine girişmemiz gereken ansa.

Yine de Komün, kendisini tam olarak böyle bir tâbi olma ya da böyle bir çerçeve içinde konumlandırmayan bir politik kesittir.

Böylece yöntem, klasik yorumlamayı bir kenara bırakmak ve komünün politik gerçekleri ile tespitlerini bütünüyle farklı bir yöntemle ele almaktan ibaret olacaktır.

Sol nedir?

İlk olarak, Komün’den önce Fransa’da devlet iktidarı sorunu ile diyalektik içinde, bir dizi iyi kötü silahlı halk ve işçi hareketlerinin olduğunu belirtelim. İktidar sorununun ortaya çıkmadığının düşünüldüğü korkunç Haziran 1848 günlerini görmezden gelebiliriz: ulusal atölyelerin kapanması üzerine köşeye sıkıştırılan ve Paris’ten kovalanan işçiler önderliksiz, perspektifsiz ve sessizce savaştılar. Çaresizlik, öfke, katliamlar. Ancak Temmuz 1830’da Trois Glorieuses (Temmuz Devrimi; ç.n.) ve V. Charles’ın düşüşü vardı; Şubat 1848 ve Louis Philippe’in düşüşü vardı ve son olarak 4 Eylül 1870 ve III. Napoleon’un düşüşü vardı. 40 yıllık sürede, genç Cumhuriyetçiler ve silahlı işçiler, iki monarşinin ve bir imparatorluğun yıkılmasına sebep oldular. İşte bu nedenle, Fransa’yı “sınıf mücadelesinin geleneksel toprağı” olarak gören Marx; Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i ve Fransa’da İç Savaş başyapıtlarını yazdı.

1830, 1848 ve 1870 konusunda, temel bir nitelikte, bugün hâlâ geçerli olduğu için daha da temel hale gelen bir şeyde ortaklaştıklarını belirtmeliyiz. Kitlesel politik hareket büyük oranda proleterdir. Ancak hareketin nihai sonucunun Cumhuriyetçi ya da Orleansçı siyasetçilerin kliklerinin iktidara gelmesine yol açacağı şeklinde genel bir kabul vardır. Siyaset ve devlet arasındaki uçurum burada somuttur: politik hareketin parlamenter izdüşümü, aslında devlete ilişkin siyasi yetersizliği ispat eder. Fakat bu yetersizliğin, orta vadede devlet ile politik düzen arasındaki yapısal bir uçurumun bedeli olarak değil, hareketin bizzat kendisinin başarısızlığı olarak deneyimlenmesi de dikkate değerdir. Esasında, proleter hareket içinde öznel olarak, bir politik kitle hareketi ile onun devletçi sonucu arasında bir devamlılık olduğu veya olması gerektiği tezi baskındır. Dolayısıyla, yinelenen “ihanet” mevzusu (yani, iktidardaki siyasetçiler politik harekete ihanet ederler. Ancak onların gerçekten de başka bir amacı, başka bir işlevi var mıydı?). Ve her seferinde bu umutsuz ihanet motifi, çoğu kez uzun periyotlar ile siyasi hareketin tasfiyesine sebep olur.

Bu son derece ilgi çekicidir. Mayıs 1968’deki halk hareketinin ve onun “solcu” silsilesinin, 1981’in çok öncesinde François Mitterand’ın yardımına koşarak kendilerini tükettiğini hatırlayın. Daha da ötede, 1940 ile 1945 yılları arasındaki direniş hareketlerinin radikal özgünlüğü ve politik beklentisi, Charles de Gaulle himayesinde eski partilerin iktidara dönmeleriyle kurtuluştan sonra azaldı. Bugün, ortamdaki “hareketçilik” –emeklilik reformuna karşı sendikaların seferberliğinden, çalışma yasası reformuna karşı nuit debout hareketinden, Sarı Yelekliler’e dek-  ancak zamanımızın François Hollande’larını, Emmanuel Macron’larını ya da Jean-Luc Mélenchon’larını doğuruyor. Bütün bu mahluklar, Komün’ün katilleri ve Cumhuriyet’in hâlâ bilinen kurucuları olan Jules Favre’lerin, Jules Simon’ların, Jules Ferry’lerin (Henri Guillemin'in “Jules Cumhuriyeti” olarak adlandırdıkları) görevlerini sürdürüyorlar. Ve bugün hâlâ “solu yeniden inşa etmeye” davet ediliyoruz. Ne saçmalık!

Komün’ün belleğinin, parlamenter dolandırıcıların, kitle siyasetinin patlamalarıyla ilişkili olarak üstlendikleri değişmez uyumlulaştırma taktiklerine de şahitlik ettiği doğrudur: şehit düşen işçilerin cılız sembolü Mur des fédérés (“Komünarlar Duvarı”, 28 Mayıs 1871’de 147 Komün savaşçısının önünde kurşuna dizilerek öldürüldüğü ve önündeki bir hendeğe atıldığı Père Lachaise Mezarlığı’nda bulunan duvardır; ç.n.), “Jules’lar” ile birlikte Üçüncü Cumhuriyet’in parlamenter savaşçısı ve kurucusu olan Léon Gambetta'nın adının verildiği heybetli bulvarın yanında yer almıyor mu?

Fakat Komün, bütün bunlara bir istisna teşkil eder. Çünkü Komün, halk ve işçi siyasi hareketlerinin “parlamenter” ve “demokratik” yazgısıyla Fransa’daki ilk ve bugüne kadarki yegâne kopuş olan şeydir.

18 Mart 1871’de işçi bölgelerindeki direnişin akşamında, askerler topları alamadıkları için geri çekildiklerinde düzene geri dönmek, hükümetle müzakerede bulunmak ve tarihin şapkasından yeni bir oportünistler kliği çıkarmak için çağrı yapılabilirdi. Bu kez öyle bir şey olmayacaktı.

Her şey, 19 Mart’ta yaygın bir biçimde dağıtılan Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nin (Paris Komünü’nün devrimci yönetim organı/hükümeti; ç.n.) bildirisinde yoğunlaşmıştı: “Paris proleterleri, yönetenlerin başarısızlıklarının ve ihanetlerinin ortasında, kamu işlerinin idaresini kendi ellerine alarak durumu kurtarmanın zamanının geldiğini anladılar.”

Bu kez, bu eşsiz zamanda, yazgı, usta politikacıların ellerine teslim edilmedi. Bu kez, bu eşsiz zamanda, ihanet, talihsiz bir tercihin basit sonucu olarak değil, kaçınılması gereken bir durum olarak davet edildi. Bu kez, bu eşsiz zamanda, tasarı, durumu sadece proleter hareketin kaynakları temelinde ele almaktı.

Burada, gerçek bir politik deklarasyon yatıyor. Görev, bunun içeriğini düşünmektir.

Ancak ilk olarak bir yapısal tanımlama şarttır: Müstesna bir siyasi hareketin genel sonuçlarına katlanabilecek donanıma sahip olanların yalnızca kendileri olduğunu beyan eden parlamenter siyasi kadrolar kümesine “sol” diyelim. Ya da daha çağdaş bir ifadeyle, “toplumsal hareketler”i “politik perspektif”le donatmaya muktedir yegâne kişiler olduklarını beyan eden.   

Bu nedenle, 19 Mart 1871 bildirisini, tam olarak soldan kopuş bildirisi olarak tanımlayabiliriz.

 Bu açıkça, bedelini komünarların kendi kanlarıyla ödemek zorunda oldukları şeydi. Çünkü, en azından 1830’dan itibaren “sol”, büyük boyutlu hareketler sırasında müesses nizamın tek başvuru kaynağı olmuştur. Yine Mayıs 1968’de Başbakan Georges Pompidou’nun hızla farkında vardığı şekilde, fabrikalarda düzeni sadece Fransız Komünist Partisi yeniden tesis edebilecekti. Komün, böyle bir ölçekte soldan kopuşun emsalsiz örneğidir. Aklıma gelmişken, bu, 1965 ile 1968 yılları arasında Çinli devrimcilere ve 1966 ile 1976 yılları arasında Fransız Maoistlere yaptığı modelsel katkıya, müstesna faydaya ışık tutan şeydir: görevin, tam da bu temel simgeye, yani komünist partilerin dönüştüğü bir simge olan “sol”a her türlü tâbi olma halinden kopmak olduğu dönemler.

Doğru; ezilmesinin ardından sol “bellek” Komün’ü soğurdu. Bu paradoksal birleşmenin dolayımı, sürgündeki ya da hâlâ cezaevinde olan komünarlara bir af için parlamenter bir mücadele şeklini aldı. Bu mücadele yoluyla sol, seçim gücünü risksiz bir biçimde sağlamlaştırmayı umuyordu. Bunun ardından –hakkında bir şeyler söylediğim- anmalar devri geldi.

Bugün, Komün’ün politik görünürlüğü bir çözülme süreciyle geri getirilmelidir: soldan kopuşla doğan Komün, kendisini uzun zamandan beri altında ezmiş olan solcu yorumlayıcılardan çekilip alınmalıdır. Bunu yaparken, rezilliği yapısal olan solun artık, benim sermaye-parlamenter düzen dediğim şeyi sürdürmesine gerek olmayacak düzeyde düşmüş olduğu gerçeğinden faydalanalım. Paris Komünü’ne sadakat, bir anma meselesi değil, yeni bir düşünüş ve gelecekteki politik keşif meselesidir. 


https://monthlyreview.org/2021/05/01/the-paris-commune-marx-mao-tomorrow/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 


Hindistanlı yazar Arundhati Roy, İngiltere’nin The Guardian gazetesi için Hindistan'da çok büyük bir hızla yükselen Covid krizi sürecinde Modi hükümetinin izlediği politikalar ve bu politikaların sonuçlarına dair bir yazı kaleme aldı.


 

2017 yılında Uttar Pradeş eyaletindeki bilhassa kutuplaştırıcı seçim kampanyası süresince Hindistan Başbakanı Narandra Modi işleri daha da karıştırmaya girişti. Açık bir kürsüden, muhalefet partisinde olan eyalet hükümetini Hindu ölü yakma alanları (Shamshan) yerine Müslüman mezarlıklarına daha çok para harcayarak Müslüman toplumunu kullanmakla suçladı. Her hakaret ve azarlamanın tehditkâr bir yankıyla ortadan kaybolmadan önce yüksek bir notaya yükseldiği bu alışılagelmiş anıran küçümsemeyle kalabalığı kışkırttı. “Eğer bir köyde mezarlık yapılıyorsa, orada ölü yakma alanları da yapılmalıdır” diyordu.

Büyülenmiş ve aşkla dolu kalabalık da “Shamshan! Shamshan!” diye yankılanıyordu.

Belki de şimdi, Hindistan’ın ölü yakma alanlarındaki toplu cenazelerden yükselen alevlerin akıldan çıkmayan görüntüleri, uluslararası gazetelerin kapak sayfalarını oluşturduğu için mutludur. Ve ülkesindeki tüm kabristan ve shamshanlar hizmet ettikleri nüfusla doğru orantılı ve kapasitelerinin çok üstünde düzgünce çalışıyorlar.

Washington Post’ta yakın zamanda yayımlanan başyazıda Hindistan’ın gözler önüne serilen faciasına ve ülke sınırları içinde yeni ve hızla yayılan Covid varyantları bulundurmanın zorluğuna dair “1,3 milyar nüfuslu Hindistan izole edilebilir mi” şeklinde retorik bir soru soruluyordu. Ve “Kolay değil” diye yanıtlıyordu. Koronavirüs bundan sadece birkaç ay önce Birleşik Krallık ve Avrupa’da yayılırken bu sorunun aynı şekilde sorulması olası değildi. Ancak bu yılın Ocak ayında başbakanımızın Dünya Ekonomik Forumu’nda söylediği gibi üzerimize alınmaya pek hakkımız yok.

Modi, Avrupa ve ABD’de insanların, pandeminin ikinci dalgasının zirvesinin acısını çektikleri bir zamanda konuştu. Sunacağı tek bir duygudaşlık kelamı yoktu; sadece Hindistan’ın altyapısı ve Covid hazırlıklarına dair uzun ve sinsi bir böbürlenme vardı. Bu konuşmayı bilgisayarıma indirdim, çünkü tarih Modi hükümeti tarafından yeniden yazılırken –yakın zamanda olacağı gibi- ortadan kaybolabilir ya da bulması zor olabilirdi. İşte size birkaç paha biçilemez kesit:

“Dostlarım; bu kaygı zamanlarında 1,3 milyar Hintliden güven, pozitiflik ve umut mesajı getirdim. Hindistan’ın tüm dünyada koronadan en olumsuz etkilenecek ülke olacağı tahmin ediliyordu. Hindistan’da bir korona enfeksiyonu tsunamisi olacağı söyleniyordu; bazıları 700-800 milyon Hindistanlının enfekte olacağını söylerken başka bazıları da 2 milyon Hindistanlının öleceğini söylüyordu.”

“Dostlarım; Hindistan’ın başarısına bir başka ülkenin başarısı ile değer biçmek akla uygun olmaz. Dünya nüfusunun yüzde 18’ini barındıran bir ülke; o ülke koronayı etkin bir şekilde kontrol altına alarak insanlığı büyük bir felaketten kurtardı.”

Sihirbaz Modi, koronayı etkin bir şekilde kontrol altına alarak insanlığı kurtardığı için teşekkürleri kabul etti. Şu anda kontrol altına almadığı ortaya çıktı; radyoaktifmişiz gibi görülmemizden yakınabilir miyiz? Diğer ülkelerin sınırlarının bize kapatılmasından ve uçuşların iptal edilmesinden? Virüsle ve başbakanla, onun partisinin ve siyaset tarzının temsil ettiği bilim karşıtlığı, nefret ve aptallıkla damgalanmış olduğumuzdan?

Geçen yıl ilk Covid dalgası Hindistan’a geldiğinde ve dindiğinde, hükümet ve destekçisi haber yorumcuları muzafferdi. Print isimli online haber sitesinin genel yayın yönetmeni Shekhar Gupta, “Hindistan piknik yapmıyor. Fakat kanalizasyonlarımız cesetlerle tıkanmıyor, hastanelerde yatak sıkıntısı yok, krematoryum ve mezarlıklarda odun ya da yer sorunu yok. Gerçek olamayacak kadar iyi mi? Aynı fikirde değilseniz verileri getirin. Aksi halde tanrı olduğunu düşünüyorsun” diye tweet attı. Duygusuz, saygısız betimlemeyi bir kenara bırakalım –bize, çoğu pandeminin ikinci bir dalgası olduğunu söyleyecek bi tanrıya ihtiyacımız var mıydı?

Öldürücülüğü, bilim insanlarını ve virologları bile şaşırtmış olsa da bu tahmin edilebiliyordu. Öyleyse, Covid’e özel altyapı ve Modi’nin konuşmasında böbürlendiği virüse karşı “halk hareketi” nerede? Hastanelerde yatak yok. Doktorlar ve sağlık çalışanları kırılma noktasında. Arkadaşlarım, personel olmayan servisler ve yaşayandan çok ölen hastaların olduğu öykülerle arıyorlar. İnsanlar hastane koridorlarında, yolarda ve evlerinde ölüyor. Delhi’deki krematoryumlarda yakacak odun kalmadı. Orman müdürlüğü, şehirdeki ağaçların kesilmesi için özel izin vermek zorunda kaldı. Çaresiz insanlar, yanıcı ne bulurlarsa kullanıyorlar. Parklar ve otoparklar, ceset yakma alanlarına dönüştürülüyor. Adeta, görünmez bir UFO gökyüzümüze park etmiş ve ciğerlerimizdeki havayı çekiyor. Hiç bilmediğimiz türden bir hava saldırısı.

Oksijen, Hindistan’ın korkunç yeni borsasının yeni para birimi. Önde gelen siyasetçiler, gazeteciler, avukatlar –Hindistan elitleri- Twitter’da hastane yatağı ve oksijen tüpü için yalvarıyor. Oksijen tüpü karaborsası patlama yapıyor. Oksijen saturasyon cihazı ve ilaç bulmak zor.



Başka şeyler için de pazarlar var. Serbest piyasanın dip noktasında, bir hastane morgunda ceset torbasına koyularak istiflenmiş sevdiğinizi son bir kez görmek için morga girmek üzere vereceğiniz rüşvet. Son duaları okumayı kabul eden din adamına vereceğiniz ek ücret. Çaresiz ailelerin, insafsız doktorlarca yolunduğu çevrim içi tıbbi danışmanlık. En son noktada, arazinizi ve evinizi satarak parayı son rupisine kadar özel hastanede tedavi için kullanmanız gerekebilir. Onlar sizi hastaneye kabul etmeden vereceğiniz depozito bile ailenizi birkaç kuşak geriye götürebilir.

Bunların hiçbiri insanların maruz kaldığı travmanın, kaosun ve hepsinden öte onur kırıcılığın derinliğini ve düzeyini aksettirmeye yetmiyor. Genç arkadaşım T’nin başına gelenler, yalnızca Delhi’deki yüzlerce, belki de binlerce benzer hikâyeden sadece biridir. 20’li yaşlarında olan T, Delhi varoşlarındaki Ghaziabad’da ebeveynlerinin minicik evinde yaşıyor. Üçünün de Covid testi pozitif çıktı. Annesinin durumu kritikti. İlk günler olduğundan, annesine bir hastane yatağı bulacak kadar şanslıymış. Şiddetli bipolar depresyon teşhisi koyulan babası, şiddete başvurmaya ve kendi kendine zarar vermeye başladı. Uyumaya son verdi. Tuvaletini altına yapmaya başladı. Psikiyatrı çevrim içi yardım etmeye çalışıyordu fakat kocası daha yeni Covid’den öldüğü için o da zaman zaman kendini kaybediyordu. T’nin babasının hastaneye yatırılması gerektiğini söyledi, ancak covid pozitif olduğu için böyle bir şansı yoktu. Bu nedenle T, babasını zapt etmek, onu süngerle silerek temizlemek için geceler boyu uyanık kaldı. Onunla her konuştuğumda kendi nefesimin kesildiğini hissettim. Sonunda mesaj geldi: “Babam öldü.” Covid’den değil, mutlak çaresizliğin sebep olduğu psikiyatrik bir tükenişin tetiklediği kan basıncındaki büyük yükselme nedeniyle öldü.

Cesedi ne yapmalı? Tanıdığım herkesi çaresizce aradım. Aralarından geri dönüş yapan tanınmış sosyal eylemci Harsh Mander ile çalışan Anirban Bhattacharya oldu. Bhattacharya, 2016 yılında üniversitesinin kampüsünde örgütlenmesine destek verdiği bir protesto eylemi nedeniyle ‘isyana teşvik’ suçlamasıyla yargılanmak üzere. Geçen yıl yakalandığı sert Covid sonrasında tam iyileşemeyen Mander, her ikisi de Aralık 2019’da geçen ve Müslümanlara karşı açık ayrımcılık yapan Ulusal Vatandaşlık Sicili’ne (NERC) ve Vatandaşlık Yasası Değişikliği’ne (CAA) karşı insanları harekete geçirmesi sonrasında işlettiği yetimhanelerin kapatılmasıyla tehdit ediliyor. Mander ve Bhattacharya, bütün yönetim biçimlerinin yokluğunda, yardım hatları ve acil durum yanıtları oluşturarak kendi bakımsız, eksikli ambulanslarını çalıştıran, cenazeleri ve cesetlerin taşınmasını koordine eden birçok vatandaşın arasında yer alıyor. Bu gönüllüler için, yaptıkları şeyi yapmak güvenli değil. Pandeminin bu dalgasında hastalananlar ve yoğun bakım ünitelerini dolduranlar gençler. Genç insanlar öldüğünde, aramızdaki daha yaşlılar olarak yaşama hevesimizin birazını kaybediyoruz.

T’nin babasının bedeni yakıldı. T ve annesi iyileşiyor.

Eninde sonunda ortalık durulacak. Tabii ki öyle olacak. Ancak aramızdan hangilerinin o günü görene kadar sağ kalacağını bilmiyoruz. Zenginler daha rahat soluk alacak. Yoksullarınki öyle olmayacak. Şimdilik, hasta ve ölenlerin arasında bir demokrasi kalıntısı var. Zenginler de düşüyor. Hastaneler oksijen dileniyor. Bazıları, kendi oksijenini getir uygulamasına başlamış durumda. Oksijen krizi, siyasi partilerin suçu kendi üzerlerinden başka tarafa saptırmaya çalıştığı devletlerarası yoğun ve çirkin çatışmalara yol açıyor.

22 Nisan akşamı, Delhi’nin en büyük özel hastanesi Sir Ganga Ram’da yüksek akımlı oksijene bağlı olan 25 kritik Covid hastası yaşamını yitirdi. Hastane, oksijen stokunu yeniden doldurmak için çok sayıda çaresiz yardım çağrısı yayımlamıştı. Bir gün sonra, hastane yönetim kurulu başkanı meseleleri açıklığa kavuşturmak için telaş etti: “Oksijen desteği yokluğuna bağlı olarak öldüklerini söyleyemeyiz.” 24 Nisan’da, Jaipur Golden isimli Delhi’nin bir diğer büyük hastanesinde oksijen tedarikinin tükenmesiyle 20 hasta daha öldü. Aynı gün, Delhi yüksek mahkemesinde Hindistan Başsavcısı Tushar Mehta, Hindistan hükümeti adına konuştu: “Bebek gibi ağlamamaya çalışalım… Şu ana dek ülkede kimsenin oksijensiz kalmamasını sağladık.”

Uttar Pradeş’in Yogi Adityanath adıyla bilinen safran cübbeli başbakanı Ajay Mohan Bisht, eyaletindeki hiçbir hastanede oksijen sıkıntısı olmadığını ve bu dedikoduları yayanların Ulusal Güvenlik Yasası kapsamında kefaletle serbest kalma hakkı olmadan tutuklanarak mallarına el koyulacağını açıkladı.

Yogi Adityanath dalga geçmiyor., Hathras bölgesinde genç bir Dalit kadının toplu tecavüze uğrayarak öldürülmesini haber yapmak üzere iki başka gazeteci ile birlikte bölgeye gitmesinin ardından aylardır tutuklu olan Kerala’dan Müslüman gazeteci Siddique Kappan kritik düzeyde hasta ve Covid pozitif. Eşi, Hindistan yüksek mahkemesi başkanına umutsuz bir dilekçe vererek, kocasının Mathura’daki tıp fakültesi hastanesinde yatağa “bir hayvan gibi” zincirlenmiş biçimde yattığını söyledi (yüksek mahkeme şu anda Uttar Pradeş hükümetine, onu Delhi’deki bir hastaneye nakletme talimatı verdi). Yani, Uttar Pradeş’te yaşıyorsanız mesaj ‘kendinize bir iyilik yapın ve sızlanmadan ölün’ gibi görünüyor.



Sızlananlara yönelik tehdit, Uttar Pradeş ile sınırlı değil. Modi ve birkaç bakanının üyesi olduğu ve kendi silahlı milisleri bulunan faşist Hindu milliyetçi örgütü Rashtriya Swayamsevak Sangh’ın bir sözcüsü, “Hindistan karşıtı güçler”in, “olumsuzluğu” ve “güvensizliği” yükseltmek için krizi kullanacağı uyarısında bulunarak medyadan “olumlu atmosfer” oluşturulmasına yardım etmesini istedi. Twitter da hükümeti eleştiren hesapları devre dışı bırakarak onlara yardımcı olmakta.

Teselliyi nerede aramalıyız? Bilimde? Sayılara sarılalım mı? Kaç kişi öldü? Kaç kişi iyileşti? Kaç kişi hastalandı? Ne zaman pik yapacak? 27 Nisan’da 323 bin 144 vaka ve 2 bin 771 ölüm açıklandı. Kesinlik birazcık güven verici. Bunun haricinde nasıl bileceğiz? Delhi’de bile testlere ulaşmak zor. Küçük kasaba ve kentlerde yer alan mezarlık ve krematoryumlardaki Covid protokolü çerçevesindeki cenazeler, açıklanan resmi sayının 30 katı bir ölü sayısını ortaya koyuyor. Metropol bölgeleri dışında çalışan doktorlar, size bunun nasıl olduğunu anlatabilir.

Delhi böyle yıkılıyorsa Bihar, Uttar Pradeş ve Madya Pradeş’in köylerinde nasıl şeyler olduğunu tahayyül etmeliyiz? Virüsü kendileriyle birlikte taşıyan ve Modi’nin 2020’deki ulusal kapatmasında yaşadıkları şeylerin hatıralarıyla travmatize olan şehirlerdeki on milyonlarca işçinin, evlerinden ailelerine kaçtığı bir yer. Sadece dört saat öncesindeki duyuruyla bildirilen dünyanın en katı kapatmasıydı. Kapatma, göçmen işçileri şehirlerde işleri, kiralarını ödeyecek paraları, yiyecekleri ve ulaşım imkânları olmaksızın ortada bırakmıştı. Birçoğu en uzak köylerdeki evlerine yüzlerce mil yürümek zorunda kalmıştı. Yüzlercesi yollarda öldü.

Bu kez, herhangi bir ulusal kapatma olmamasına karşın, işçiler hâlâ ulaşım imkânı mevcutken, trenler ve otobüsler çalışırken bulundukları yerlerden gittiler. Bu büyük ülkede ekonominin lokomotifini oluşturuyor olsalar bile, bir kriz geldiğinde yönetimin gözünde tek kelimeyle var olmadıklarını bildikleri için gittiler. Bu senenin toplu göçü, farklı bir tür kaos ile sonuçlandı: köylerindeki evlerine girmeden önce kalacakları karantina merkezleri yok. Kırsal bölgeyi şehir virüsünden korumaya çabalayan cılız bir rol yapma bile yok.

Buralar, insanların ishal ve tüberküloz gibi kolaylıkla tedavi edilebilir hastalıklardan öldükleri köyler. Covid ile nasıl başa çıksınlar? Ulaşabilecekleri Covid testleri mi var? Hastaneleri mi var? Oksijen mi var? Dahası, sevgi var mı? Sevgiyi unut, endişe dahi var mı? Yok. Çünkü Hindistan’ın kamu kalbinin olması gereken yerde, sadece soğuk umursamazlıkla dolu kalp şeklinde bir boşluk var.   

Bu sabah erkenden (28 Nisan), arkadaşımız Prabhubhai’nin ölüm haberi geldi. Ölmeden önce klasik Covid semptomları göstermiş. Ancak ölümü resmi Covid sayılarına dâhil edilmedi, çünkü evinde test ya da tedavi olmaksızın öldü. Prabhubhai, Narmada Vadisi’ndeki baraj karşıtı hareketin kararlı bir destekçisiydi. Onlarca yıl önce ilk yerli kabile grubunun, barajı yapacaklara ve asker kolonisine yer açmak için topraklarından atıldığı Kevadia’daki evinde birkaç kez kaldım. Prabhubhai’ninki gibi yerinden edilmiş aileler, bir zamanlar kendilerinin olan bu topraklarda, koloninin kenarlarında fakirleştirilmiş ve yerleşik olmayan biçimde arazi ihlalcisi olarak hâlâ kalıyor.

Kevadia’da hastane yok. Sadece, özgürlük savaşçısı ve Hindistan’ın ilk başbakan yardımcısı olan ve baraja ismi verilen Sardar Vallabhbhai Patel için inşa edilen Birlik Heykeli var. 182 metrelik boyuyla dünyanın en büyük heykeli olan bu heykel 42 milyon dolara mal oldu. İçindeki yüksek hızlı asansörler, turistleri, Narmada Barajı’nı Sardar Patel’in göğüs hizasından görmeleri için yukarı çıkarıyor. Tabii ki, muazzam su havzasının derinliklerine batarak yok edilmiş nehir vadisi uygarlığını göremezsiniz ya da dünyanın bildiği en güzel, en yoğun mücadelelerden birini –sadece baraja karşı değil, aynı zamanda medeniyeti, mutluluğu ve ilerlemeyi neyin sağladığına dair kabullenilmiş fikirlere karşı da- vermiş olan insanların hikâyelerini duyamazsınız. Heykel, Modi’nin favori projesiydi. Ekim 2018’de resmi olarak açılışını yaptı.



Prabhubhai’nin ölümüne ilişkin mesajı ileten arkadaşım, yıllarını Narmada Vadisi’nde baraj karşıtı eylemci olarak geçirdi. Şöyle yazmıştı: “Bunu yazarken ellerim titriyor. Kevadia koloni ve çevresindeki Covid durumu korkunç.”

Hindistan’ın Covid grafiğini oluşturan kesin sayılar, Donald Trump’ın, Şubat 2020’de Modi’nin kendisi için düzenlediği “Namaste Trump” etkinliğine giderken aracıyla geçeceği sırada gecekonduları gizlemek için Ahmedabad’da inşa edilen duvar gibi. Bu sayılar ne kadar korkunç olsa da, size “önemli olan Hindistan”ın resmini sunuyorlar, ancak kesinlikle Hindistan’ın değil. Yani Hindistan’da, insanlardan Hindu olarak oy vermeleri, kullanıldıktan sonra atılarak ölmeleri bekleniyor.   

“Bebek gibi ağlamamaya çalışalım.”

Nisan 2020 itibariyle ve ardından yine Kasım 2020’de hükümetin kendisi tarafından kurulan bir komite tarafından şiddetli bir oksijen kıtlığı olasılığına işaret edildiği gerçeğine aldırış etmemeye çalışın. Delhi’nin en büyük hastanelerinin bile neden kendi oksijen üretici teçhizatlarının olmadığını merak etmemeye çalışın. Başbakanlık Yardım Fonu’nun –son dönemde daha fazla kamuya açılan Başbakanlık Ulusal Yardım Fonu’nun yerini alan ve kamunun parası ile devlet altyapısını kullanan, ancak kamuya hesap verme sorumluluğu olmaksızın özel bir tröst gibi işleyen şeffaf olmayan örgütlenme (Örtülü Ödenek muadili; ç.n.)- oksijen krizini çözmek için neden aniden devreye girdiğini merak etmemeye çalışın. Modi artık hava kaynağımızda paya mı sahip olacak?

“Bebek gibi ağlamamaya çalışalım.”

Geçmişte ve bugün Modi hükümetinin ilgilenmesi gereken çok daha acil sorunlar olduğunu anlayın. Demokrasinin son kırıntılarını yok etmek, Hindu olmayan azınlıklara eziyet etmek, Hindu ulusunun temellerini sağlamlaştırmak durmak bilmeyen bir program oluşturuyor. Örneğin, nesillerdir orada yaşayan ve bir anda vatandaşlıkları ellerinden alınan (bu konuda, bağımsız yüksek mahkememiz sağlam bir şekilde hükümetle ve hoşgörülü bir şekilde Vandallar ile aynı safa düştü) Assam’daki 2 milyon kişi için acil olarak inşa edilmesi gereken devasa cezaevi kompleksleri var.

Geçtiğimiz yılın Mart ayında kuzeydoğu Delhi’de kendi toplumlarına karşı gerçekleşen Müslüman karşıtı pogrom sonrasında birincil olarak yargılanıp hapsedilecek yüzlerce öğrenci, eylemci ve genç Müslüman var. Hindistan’da Müslüman iseniz, öldürülerek suç işlersiniz. Akrabalarınız bunun bedelini ödeyecektir. Üst düzey BJP’li (iktidar partisi; ç.n.) siyasetçilerin gözetiminde Hindu Vandallar tarafından toza dönüştürülen caminin yerine Ayodhya’da inşa edilen Ram Tapınağı’nın resmi açılışı yapıldı. Tarımı şirketleştiren yeni tartışmalı yeni tarım yasaları vardı. Sokağa çıktıklarında dövülmeleri ve gazlanmaları gereken yüz binlerce çiftçi vardı.

Sonra, Yeni Delhi’nin heybeti solmakta olan muhteşem merkezinin yerine büyük yeni bir şey geçirmek için multi-multi-multimilyon dolarlık plan var. Sonuçta, yeni Hindu Hindistan’ın hükümeti nasıl eski binalarda barınabilir? Pandeminin kırıp geçirdiği Delhi kapatılırken, ‘zorunlu iş’ ilan edilen “Central Vista” projesindeki inşaat çalışması başladı. İşçiler proje alanına nakledildiler. Belki bir krematoryum eklemek için planı değiştirirler.



Ayrıca, milyonlarca Hindu hacı, küçük bir kasabada Ganj Nehri’nde yıkanmak için toplanabilsin ve kutsanmış ve arınmış olarak ülkenin dört bir yanındaki evlerine döndüklerinde virüsü tarafsızca yayabilsinler diye organize edilecek bir Kumbh Mela (12 yılda bir düzenlenen ve dünyanın en büyük dini organizasyonu olan festivaldir. 55 gün sürer ve on milyonlarca Hindu katılır; ç.n.) vardı. Modi, kutsal suya dalmanın “sembolik” hale gelmesinin –bu ne anlama geliyorsa- bir fikir olabileceğini ortaya attıysa da, Kumbh sallamaya devam ediyor (geçen yıl İslamcı örgüt Tablighi Jamaat için bir konferansa katılanlara yapılanın aksine, medya bugünkülere karşı onları “korona cihatçıları” olarak isimlendiren ya da insanlığa karşı suç işlemekle itham eden bir kampanya gerçekleştirmedi) . Bir de, kaçmak zorunda kaldıkları soykırımcı Myanmar rejimine –bir darbenin ortasında- hızla iade edilen birkaç bin Rohingyalı mülteci vardı (bağımsız yüksek mahkememiz, bu konuda dilekçe verildiğinde bir kez daha hükümetinkiyle aynı fikirde oldu).

Yani, anlayabileceğiniz üzere meşgul, meşgul, meşgul.

Bütün bu zorunlu faaliyete ilaveten, Batı Bengal’de kazanılması gereken bir seçim var. Bu, İçişleri Bakanımız ve Modi’nin adamı olan Amit Shah’ın neredeyse kabine görevlerini bırakmasını ve partisinin kanlı propagandasını yaymak, her küçük kasaba ve köyde insnaı insana karşı kışkırtmak için tüm dikkatini Bengal’e odaklamasını aylar boyunca gerektirdi. Coğrafi açıdan, Batı Bengal küçük bir eyalet. Seçim bir günde tamamlanabilir ve nitekim geçmişte de böyle oldu. Ancak BJP için yeni bir bölge olduğundan, partinin, seçimi denetlemek üzere çoğu Bengal’den olmayan parti kadrolarını seçim çevrelerinden seçim çevrelerine taşımak için zamana ihtiyacı vardı. Seçim takvimi sekiz aşamaya bölündü ve 29 Nisan’da sonuçlanacak şekilde bir aya yayıldı. Korona enfeksiyonlarının sayısı yavaşça arttıkça, diğer partiler seçim takvimini yeniden değerlendirmesi için seçim komisyonuna yalvardı. Seçim komisyonu bunu reddetti, sıkı bir şekilde BJP’nin yanında durdu ve kampanya sürdü. BJP’nin yıldız kampanyacısı başbakanın muzaffer ve maskesiz bir şekilde, yine maskesiz olan kalabalığa konuştuğu ve eşi görülmemiş bir sayıda katılım gerçekleştirdikleri için onlara teşekkür ettiği videolarını kim görmedi? Günlük resmi enfeksiyon sayısının hızlı bir şekilde 200 binin üstüne fırladığı tarih 17 Nisan’dı.

 Şu anda oylama biterken, Bengal, “Bengal varyantı” olarak bilinen üçlü mutant varyantla yeni korona kazanı olmaya hazırlanıyor. Gazeteler, eyaletin başkenti Kalküta’da test yaptıran her iki kişiden birinin Covid pozitif olduğunu haber veriyor. BJP; Bengal’de kazanırsa herkesin ücretsiz aşılanmasını sağlayacağını açıkladı. Peki kazanamazsa?

“Bebek gibi ağlamamaya çalışalım.”

Her neyse, aşılardan ne haber? Bizi kesinlikle kurtaracaklar mı? Hindistan bir aşı merkezi değil mi? Aslına bakılırsa, Hindistan devleti iki üreticiye bağımlı; Hindistan Serum Enstitüsü (SII) ve Bharat Biotech. Her ikisinin de, dünyanın en pahalı iki aşısını piyasaya sürmesine izin veriliyor; dünyanın en yoksul halkına… Bu hafta, özel hastanelere kısmen yüksek bir fiyata ve iki eyalet hükümetine biraz daha düşük bir fiyata satış yapacaklarını açıkladılar. Yuvarlak hesaplamalar, aşı üreticilerinin muhtemelen fahiş kârlar elde edeceklerini gösteriyor.

Modi yönetiminde, Hindistan ekonomisinin içi oyuldu ve zaten güvencesiz hayatlar yaşayan yüz milyonlarca insan iğrenç bir yoksulluğa itildi. Şu anda çok büyük bir sayı, yaşamını sürdürmek için Kongre Partisi‘nin 2005 yılında iktidardayken oluşturduğu Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası’ndan gelen çok cüzi kazançlara bel bağlıyor. Açlık sınırında yaşayan bu ailelerin, aylık gelirlerinin büyük bir kısmını aşılanmak için vermelerini beklemek imkânsız. Birleşik Krallık’ta aşılar ücretsiz ve temel bir hak. Sırası gelmeden aşılanmaya çalışanlar hakkında soruşturma açılabiliyor. Hindistan’da aşılama kampanyasının altında yatan temel itici güç şirket kârı gibi görünüyor.



Bu destansı facia, Modi’nin arkasında hizalanmış Hindistan televizyon kanallarında haberleştirilirken, hepsinin nasıl da özel eğitilmiş tek bir sesle konuştuğunu fark edeceksiniz. Tekrar tekrar “sistem çöktü” diyorlar. Virüs, Hindistan’ın sağlık “sistem”ini mahvetti.

Sistem çökmedi. “Sistem” hemen hemen hiç yoktu. Hükümet –bu hükümet ve bundan önceki Kongre Partisi hükümeti- mevcut olan küçük tıbbi altyapıyı kasti olarak parçaladı. Neredeyse var olmayan bir halk sağlığı sistemine sahip ülkeyi bir pandemi vurduğunda olan şey budur. Hindistan, dünyanın çoğu ülkesinden, hatta en yoksullarından bile çok daha düşük bir şekilde gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 1,25’ini sağlığa harcıyor. Bu oranın bile şişirilmiş olduğu düşünülüyor, çünkü önemli olan fakat kesinlikle sağlık hizmeti olarak nitelendirilmeyen şeylere dair harcamalar da buraya kaydırıldı. Bu nedenle, gerçek oranın yüzde 0,34 civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu olağanüstü yoksul ülkede trajedi şudur ki, Lancet tıp dergisinde 2016 yılında yayımlanan bir çalışmaya göre kentsel alanlardaki sağlık hizmetlerinin yüzde 78’i, kırsal alanlardaki sağlık hizmetlerinin ise yüzde 71’i şu anda özel sektör tarafından yürütülüyor. Kamu kesiminin elinde kalan kaynaklar; yiyici yöneticiler, tıp hekimleri, rüşvet içeren yönlendirmeler ve sigorta ticareti vasıtasıyla sistematik bir şekilde özel sektöre doğru hortumlanıyor.

Sağlık, temel bir haktır. Özel sektör; parası olmayan aç, hasta, ölmekte olan insanların gereksinimine cevap vermeyecek. Hindistan’daki sağlık hizmetlerinin devasa şekilde özelleştirilmesi suçtur.

Sistem çökmedi. Hükümet başarısız oldu. Belki de “başarısız oldu” kusurlu bir tanımlamadır; çünkü şahit olduğumuz şey ihmal sonucu işlenen bir suç değil, insanlığa karşı doğrudan suçtur. Virologlar, Hindistan’da günlük vaka sayısının üssel olarak büyüyerek 500 bini aşacağını tahmin ediyorlar. Önümüzdeki aylarda yüz binlerce, belki de daha fazla insanın öleceğini öngörüyorlar. Arkadaşlarım ve ben, okullardaki yoklamalar gibi, yaşıyor olduğumuzu tespit etmek üzere her gün birbirimizi aramak konusunda anlaştık. Sevdiklerimizle gözyaşları içinde ve kaygıyla konuşuyoruz, birbirimizi bir daha görüp göremeyeceğimizi bilmiyoruz. Yazıyoruz, çalışıyoruz ve başladığımız şeyi bitirebilecek kadar yaşayıp yaşamayacağımızı bilmiyoruz. Bizi hangi dehşet ve aşağılamanın beklediğini bilmiyoruz. Hepsinin aşağılaması. Bizi kıran şey budur.

Sosyal medyada #ModiMustResign (Modi istifa etmeli; ç.n.) etiketi  hakkında en çok konuşulan konulardan oluyor. Memlerin ve illüstrasyonların bazıları Modi’yi, sakal örtüsünün arkasından görünen kafatası yığınıyla resmediyor. Mesih Modi, bir ceset mitinginde konuşuyor. Modi ve Amit Shah, akbaba olarak, oy elde edecekleri cesetler arayışıyla ufku tarıyorlar. Yalnız bu, hikâyenin sadece bir tarafı. Diğer tarafında duygusuz, boş gözlerle ve neşesiz bir gülümsemeyle bakan ve geçmişteki birçok tiran gibi başkalarında tutkulu duygular canlandırabilecek bir adam var. Patolojisi bulaşıcı. Ve onu diğerlerinden ayıran da bu. Onun en büyük oy deposu olan ve büyük sayısal gücüyle ülkenin siyasi kaderini belirleme eğiliminde olan Kuzey Hindistan’da, çektirdiği acı garip bir zevke dönüşüyor gibi görünüyor.

Fredrick Douglass doğru söylemişti: “Tiranların sınırları, eziyet ettiklerinin tahammülüyle belirlenir.” Hindistan’da tahammül kapasitemizle nasıl da gurur duyuyoruz. Kendimizi meditasyon yapmak, kendi içimize dönmek, öfkemizi kovmak ve eşitlikçi olamamamızı meşrulaştırmak için ne de güzel eğittik. Küçük düşürülmemizi ne kadar da uysalca kabulleniyoruz.

2001 yılında siyaset sahnesine Gujarat eyaletinin başbakanı olarak çıktığında Modi, 2002 yılında Gujarat Pogromu olarak bilinen şeyden sonra gelecek kuşaklardaki yerini sağlama aldı. Birkaç günlük bir süre zarfında, Gujarat polisi tarafından izlenen ve bazen aktif biçimde destek olunan yasa dışı Hindu çeteleri, bir trene yönelik gerçekleştirilen ve 50’den fazla Hindu hacının canlı canlı yanmasıyla sonuçlanan kundaklama saldırısının “intikamı” olarak binlerce Müslüman’ı öldürdü, tecavüz etti ve diri diri yaktı. Şiddet dinince, o ana dek sadece partisi tarafından başbakan olarak atanmış olan Modi erken seçim çağrısında bulundu. Hindu Hriday Samrat (Hindu Kalplerinin İmparatoru) olarak resmedildiği kampanya ona büyük bir zafer kazandırdı. Modi, o günden beri seçim kaybetmedi.

Gujarat Pogromu’ndaki katillerden birkaçı, gazeteci Ashish Khetan’ın kamerasına yakalandıklarında insanları nasıl lime lime doğrayıp öldürdükleriyle, nasıl da hamile kadınların karınlarını yararak çıkardıkları bebeklerin başlarını kayalara vurarak öldürdükleriyle övünüyorlardı. Yaptıklarını, ancak Modi başbakanları olduğu için yapabileceklerini söylüyorlardı. Bu kayıtlar ulusal bir televizyonda yayınlandı. Modi iktidar koltuğunda kalırken, kayıtları mahkemelere sunulan ve adli olarak sorgulanan gazeteci Khetan birkaç kez tanık olarak mahkemede bulundu. Zamanla, katillerden bazıları gözaltına alındı ve tutuklandı, ama çoğu salındı. Son kitabı Undercover: My Journey Into the Darkness of Hindutva’da (Gizli: Hindutva Karanlığına Yolculuğum) Khetan, Modi’nin başbakan olarak görev süresi boyunca Gujarat polisinin, hâkimlerin, avukatların, savcıların ve araştırma komitelerinin hepsinin delillerle oynamak, tanıkları sindirmek ve hâkimlerin yerini değiştirmek için nasıl dolap çevirdiklerini detaylarıyla anlatıyor.

Tüm bunları bilmelerine karşın, Hindistan’ın birçok sözde kamusal entelektüeli, önde gelen şirketlerini CEO’ları ve onların sahip oldukları medya kuruluşları Modi’nin başbakanlığa giden yolunun taşlarını döşemek için çok çalıştılar. Eleştirisinde ısrarcı olan bizleri aşağıladılar ve bizlere bağırdılar. Mantraları, “hayatına devam et” idi. Bugün dahi, Modi’ye yönelik sert sözlerini, hitabet yeteneği ve “çalışkanlığına” dair övgü ile hafifletiyorlar. Muhalefet partilerine mensup siyasetçilere yönelik ithamları ve zorbalıkla aşağılamaları çok daha keskin. Özel küçümsemelerini, gelmekte olan Covid krizine karşı hükümeti durmadan uyaran ve tekrar tekrar hükümetten kendisini olabildiğince hazırlamasını isteyen tek siyasetçi olan Kongre Partisi’nden Rahul Gandhi’ye saklıyorlar. İktidar partisine, bütün muhalefet partilerini yok etme kampanyasında yardım etmek, demokrasinin yıkılması tezgâhı için işbirliği yapmak anlamına gelir.

İşte şimdi, bir demokrasinin işlemesi için elzem olan bütün bağımsız kuruluşların uzlaştığı ve içinin boşaltıldığı ve kontrolden çıkmış bir virüsün olduğu, onlar tarafından kolektif biçimde yaratılan cehennemdeyiz.  

Hükümetimiz dediğimiz kriz üretici makine, bizi bu felaketten çıkarma konusunda yetersiz. Özellikle, bu hükümetteki bütün kararları bir adam verdiği ve tehlikeli bir adam olduğu için –ve pek de zeki olmadığı için. Bu virüs uluslararası bir sorun. Bunun üstesinden gelebilmek için, en azından pandeminin kontrolü ve yönetimi konusunda karar alıcılığın, iktidar partisi üyelerinden, muhalefet üyelerinden, sağlık ve kamu politikası uzmanlarından oluşan bir çeşit tarafsız organın eline devredilmesi gerekiyor.

Modi’ye gelirsek, suçlarınızdan istifa etmeniz uygun bir teklif mi? Belki de onlara sadece biraz ara verebilir  -bütün zor işlerine bir ara. VVIP seyahati için –aslında onun için- uyarlanmış 564 milyon dolarlık Boeing 777 bir süredir pistte yatıyor. O ve adamları hemen gidebilirler. Geri kalanımız onların pisliklerini temizlemek için elimizden ne gelirse yapacağız.

Hayır, Hindistan izole edilemez. Yardıma ihtiyacımız var.

 

https://www.theguardian.com/news/2021/apr/28/crime-against-humanity-arundhati-roy-india-covid-catastrophe?s=09 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 


Fransız düşünür Alain Badiou, Portekiz’de yayın yapan AbrilAbril portalı ile Paris Komünü ve Komün'ün bugüne bıraktığı derslere dair kısa bir söyleşi gerçekleştirdi.



 

Bugün Paris Komünü’nü kutlamak, anmak ne anlama gelir?

 

Paris Komünü, büyük bir kent ölçeğinde devrimci işçiler ve entelektüeller tarafından “iktidara el koyulması” anlamında ilktir. Grevler, gösteriler ve hatta silahlı isyanlar 1848’de olduğu gibi hâlihazırda biliniyordu. Ancak ayaklanmaların hiçbiri yeni bir iktidar biçimine yol açmamıştı; Paris’le sınırlanan kısıtlı iktidar biçiminde bile böyleydi. Bu açıdan Komün, benim “siyasete dair siyasi beyanname” dediğim şeydir.

Komün, toplumsal yaşamdaki neredeyse bütün sorunlara ilişkin bir program oluşturmuştu, burjuvazinin elinden alınarak fethedilen iktidarına yöneltilen neredeyse tüm sorunlara çözüm arayışındaydı.

Tüm bunlar, gerçek bir devrimci stratejinin ne olması gerektiğine dair aktif düşünmeyi tesis etti ki bu aynı zamanda bir tür komünizmin rehberlik ettiği siyasi strateji anlamına da geliyordu. Tabii ki askeri yetersizlik nedeniyle neredeyse her şey program düzeyinde kaldı. Fakat 1917 Ekim Devrimi sonrasında iktidarı alan Lenin ve Bolşeviklerin “ne yapmalı” sorusuna yanıt olarak Komün'den başka kıyaslama noktalarının olmadığını görmek çarpıcıdır. Rusya’da Sovyet iktidarı, Paris komünarlarınınkinden bir gün fazla sürerken Lenin’in karda dans etmesinin sebebi de budur.

Paris Komünü neydi?

 

Marx tarafından kullanılan ifadeyle “proletarya diktatörlüğü”ydü. Bu, Paris’te siyasi iktidarın burjuva sınıfının elinden alınarak işçilerin ve halk hareketlerinin eline aktarılması anlamına geliyordu. Bu, Komün'ün programında ve eyleminde kusursuz bir şekilde görülür: bu, çalışmanın örgütlenmesinden politik meclislere, halk eğitimine, askeri güçlere, ücretli emeğe vb. dek her düzeyde “gerçek” bir demokrasi tesis etme meselesidir. Komün'ün gerçek doğası, sadece devlet iktidarının değişmesinden ibaret değildir, aynı zamanda bütün açılarıyla toplumun kendinin değişmesidir.

Başarısızlığının nedenleri nelerdir ve Paris Komünü imgelemimizdeki yerini neden hâlâ korur?

 

Komün'ün başarısızlığı en az iki düzlemde değerlendirilmelidir: askeri organizasyon ve ekonomik organizasyon. İlk noktada, hareketin Komün devrimini tüm ülkeye, hatta büyük şehirlere bile yaymayı başaramaması nedeniyle bu başarısızlık kaçınılmazdı. Komün, burjuvaziye neredeyse tamamen sadık kalan ve gördüğümüz üzere asileri katletmeye hazır olan klasik ordu tarafından; özel mülkiyete karşı olan Komün savunucularına nefretle bakan taşra kamuoyu, özellikle de zamanın Fransa’sında hâlâ çoğunluk olan köylüler tarafından ve son olarak, Paris’in çok yakınında konuşlanmış olan ve Versailles’a kaçan burjuva siyasetçileri ile aynı şekilde devrimi ezmek isteyen Alman işgalciler tarafından üçlü kuşatılmışlık içinde kaldı. Bütün bunlar karşısında Komün gönüllülerinin ve bazı devrimci subayların, özellikle de yabancıların cesaretleri yeterli olamazdı.

İkinci noktaya gelirsek; komün, Banque de France’ın (Fransız Merkez Bankası; ç.n.) finansal manivela gücünden faydalanmama hatasını yaptı. Komünist bakış açısından, bir utangaçlık, kapitalist servete haddinden fazla bir saygı vardı.

Bu koşullarda, Paris’in Komün destekçileri tarafından savunusu, çok daha fazla silahlanmış ve disiplinli katilleri karşısında yegâne kaynak olarak cesaretin bulunduğu umutsuz bir mücadelenin romantik büyüsünü benimsedi. Bu romantizm kaçınılmazdı, ancak Komün’ün ezilmesinin, işçi hareketindeki komünist hipotezi uluslararası düzeyde elli yıl boyunca fiilen ortadan kaldırdığı gerçeğini de gizlememelidir.

Yeryüzünün asileri her zaman yenilmeye mi mahkûmdurlar?

 

Neredeyse bir asır geçmişken, bir veya daha fazla büyük kentte ayaklanma biçimini alan komünizme doğru giden komünist odaklı devrimci bir başarı örneği yoktur. Bugünden önceki bu türden bütün girişimler katliamla ve kapitalist düzenin restorasyonuyla son buldu; Almanya’da Spartakistlerin ezilmesinden Latin Amerika’daki isyanlara, Şangay ya da Guangzhou’daki ayaklanmalara dek. Mao’nun Çin’inden Castro’nun Küba’sına ya da Ho Chi Minh’in Vietnam’ına kadar bütün başarılar, ilk olarak kırsalda başlatılan uzun süreli savaşlar biçiminde oldu. Sonuç olarak; büyük kapitalist ülkelerde, Kuzey Amerika’da ya da Batı Avrupa’da bir komünist zafer olasılığı sorunu çok umutsuz hale gelmiştir ve tamamen yeniden düşünülmelidir. Ancak bu politik ve tarihsel görev, komünist hipotezin kendisini zayıflatmadan yerine getirilmeli, bu hipotez bugün olduğu gibi büyük oranda terk edilmiş olmak şöyle dursun, yenilenmeli ve yeniden yapılandırılmalı, Paris Komünü’nden bugüne dek meydana gelen çok kısmi başarılar ve görkemli başarısızlıkların mantığı ile birleşmelidir.

    


https://www.abrilabril.pt/internacional/badiou-comuna-de-paris-e-reafirmacao-da-hipotese-comunista  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 



 


EZLN adına Subcomandante Galeano imzası ile yayımlanan metinde, Zapatistaların önümüzdeki günlerde başlayacak ve Temmuz ayında Madrid’de sona erecek Avrupa yolculuğunun deniz ayağına dair detaylar ve yolculuğun katılımcılarına ilişkin bilgiler paylaşıldı.



Takvim? Bir Nisan sabahının erkeni. Coğrafya? Güneydoğu Meksika dağları. Ani bir sessizlik, cırcır böceklerini, uzaktan gelen köpek havlamalarını ve marimba müziğinin yankısını bastırıyor. Burada, dağların rahminde, bu, haykırıştan ziyade fısıltı gibi geliyor. Eğer bulunduğumuz yerde olmasaydık, bunun bir açık denizin uğultusu olduğunu düşünebilirdiniz. Fakat bu sahile, plaja ya da dik bir yamaçla belirginleşen faleze vuran dalgaların sesi değil. Hayır, bundan fazlası… Uzun bir çığlık ve ani, kısa bir titreme.

Dağ uyanıyor, eteğini utangaçça birazcık kaldırıyor ve zorlanmadan ayaklarını zorlanmadan yeryüzünden çekiyor. Yüzünü acıyla ekşiterek ilk adımını atıyor. Haritalardan, turist destinasyonlarından ve felaketlerden uzak, küçük dağın ayak tabanları kanıyor. Ama bunların hepsi plan dahilinde; bu nedenle, ayaklarını yıkamak ve yaralarını iyileştirmek için beklenmedik bir yağmur yağar.

Anne Ceiba ağacı, “Dikkat et kızım” diyor. Huapác ağacı sanki kendi kendine “Yapabilirsin” diyor. Paurak kuşu yol gösteriyor. “Doğuya git dostum, doğuya git” diyor oradan oraya zıplarken. Ağaçlar, kuşlar ve kayalarla giyinmiş olan dağ yürüyor ve her adımda uykulu erkekler, kadınlar, ne erkek ne de kadın olan insanlar, oğlanlar ve kızlar eteklerine yapışıyor. Bluzuna tırmanıyorlar, memelerinin ucunu aşarak omuzlarının üstüne devam ediyorlar ve başının tepesine ulaştıklarında uyanıyorlar.

Güneş doğudan, ufkun hemen üzerinde azimli günlük yükselişini yavaşlatıyor. İnsanlardan oluşan bir taç ile yürüyen bir dağ görmek etkileyici. Ancak güneşin ve gecenin geride bıraktığı birkaç bulutun haricinde buradaki kimse şaşırmış görünmüyor.

Yaşlı Adam Antonio, iki tarafı keskin palasını bilerken ve Doña Juanita başını sallayarak iç çekerken “Yani yazılmıştı” diyor.

*

Yedi insan, yedi Zapatista Avrupa heyetimizin deniz yolu ayağını oluşturacak. Dört kadın, iki erkek ve bir diğeri (kendini ikili cinsiyette tanımlamayan biri; ç.n.). 4, 2, 1. 421. Filo çoktan, Tzotz Choj sahasındaki Kumandan Ramona Fideliği’nde yer alan “Zapatista Deniz-Kara Eğitim Merkezi”nde konuşlanmış durumda.

Bu kolay değildi –aslında acı verici. Bu noktaya gelmek için eleştiriler, öneriler, cesaret kırmalar, temkin ve ölçülülük çağrıları, açık sabotajlar, yalanlar, kötü sözler, eldeki sorunlara dair detaylı vaazlar, dedikodu, küstahlık ve bunaltana kadar tekrarlanan şu cümleyle karşılaşmak zorunda kaldık: “Hepinizin yapmaya çalıştığı şey imkânsız değilse bile çok zor.” Ve tabii ki bize, ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğini söyleyerek, emrederek. Okyanusun bu tarafından ve diğer tarafından bunun gibi diğer şeyler.     

Tabii bütün bunlar, yüce devletin ve onun cahil, aptal, ırkçı bürokrasisinin engellerini hesaba katmıyordu.

Ancak tüm bunlardan başka bir fırsatta bahsedeceğim. Şimdi sizlere yepyeni Zapatista deniz heyetimizden birazcık bahsetmeliyim.

Dört kadın, iki erkek ve bir diğeri insanlar. Bunlardan herhangi birinin ya da hepsinin sibernetik bir organizma, yanlış adım atarak “cumbia del Sapito” dansı yapabilen bir robot olma ihtimalini ortadan kaldırmak için bazı değişikliklerle hepsine Turing Testi uygulandı. Dolayısıyla, hepsi insan ırkına aittir.

Yedi kişinin hepsi “Amerika” adını verdikleri kıtada doğdular ve okyanusun bu tarafındaki diğer halklarla ortak acı ve öfkeyi paylaştıkları gerçeği onları Latin Amerikalı yapıyor. Onlar aynı zamanda ailelerine, komşularına ve tanıdıklarına göre orijinal Maya halkının soyundan gelen doğuştan Meksikalılar. Aynı zamanda özerk belediyelerden ve onu destekleyen İyi Yönetim Meclisleri’nden gelem belgelere göre de Meksikalılar. İspatlanmış ve gereğine uygun cezalandırılmamış bir suçları yoktur. Yaşarlar, çalışırlar, hastalanırlar, iyileşirler, âşık olurlar, aşkları biter, gülerler, ağlarlar, hatırlarlar, unuturlar, oynarlar, ciddileşirler, notlar alırlar, bahaneler ararlar, kısacası Güneydoğu Meksika dağlarında, Chiapas’ta, Meksika’da, Latin Amerika’da, Amerika’da, yeryüzünde vs. yaşarlar.

Ayrıca, bu 7 kişi yolculuğu deniz yoluyla yapmak için gönüllü oldu –her yaştan türlü türlü Zapatistalarda pek de coşku uyandırmayan bir şey. Yani açık söylemek gerekirse kimse tekneyle seyahat etmek istemedi. Esperanza’nın ve tüm Zapatista Savunma çetesinin başlattığı ve ünlü “herkes sefil bir şekilde ölecek” algoritmasında sentezlenen dehşet kampanyası buna ne kadar katkıda bulundu? Bilmiyorum. Ancak WhatsApp da dâhil sosyal ağları herhangi bir teknolojik avantaj olmaksızın (kırsal kesimden tek bir cep telefonu sinyali olmadan) yenilgiye uğratmak, beni, sahilde üzerime düşeni yapmaya motive etti.

Bu sebeple, Zapatista Savunma çetesine olan sempatimle harekete geçmiş biçimde, Subcomandante Moy’dan çocukların bağırışları, haykırışları ve kahkahaları arasında, istila olmayan bir istilaya hazırlanan heyetle konuşmak için izin istedim. Peki, evet öyle, diyelim ki bu rızaya dayalı bir şey. Olması gerektiği gibi, kitlelerin önünde, görünemeyecek kadar uzağa giden ortodoks yapımı öncü tarafından tabii ki pek hoş görülmeyecek sado-mazoşist bir enternasyonalizm.

Mecliste göründüm ve en iyi trajik yüzümü takınarak ve onlara açık denizlerdeki korkunç şeylerden bahsettim: sonu gelmeyen kusmalar; ufkun uçsuz bucaksız monotonluğu; mısırsız beslenme; patlamış mısır ve –dehşet!- Valentina sosu (Meksika’da yaygın bir acı sos markası; ç.n.); diğer insanlarla birlikte birkaç haftalık hapsedilme –ilk birkaç saat karşılıklı gülüşüp hoşbeş edeceğiniz, sonra öldürücü olacak kişilerle-. Aynı zamanda ayrıntılı olarak korkunç fırtınaları ve bilinmeyen tehditleri anlattım; Kraken’i kastettim ve gerçek anlamda bir kötülük anımda, koparmak için öfkeyle bir bacak arayışında olan dev beyaz balinadan bahsettim –ki bu, en yavaş ‘cumbia’da (Latin Amerika’ya özgü bir dans; ç.n.) bile kurbanı saygın rolünden dışlar. Faydasızdı. Eril gururuma zarar vermeden itiraf etmeliyim ki, deniz veya hava yoluyla seyahat seçeneği sunulduğunda “tekneyle” diyenler öncelikle kadınlardı.

Ve dahası, 7 değil, 10 değil, 15 değil, 20’den fazla kişi kaydoldu. 3 yaşındaki Veronica bile katil balinanın hikâyesini duyunca kaydoldu. Akıl almaz, biliyorum. Fakat demek istiyorum ki, onunla tanıştığınızda (balinayla değil, kızla) Moby Dick’e sempati duyacaksınız.

Peki, neden sadece 7? Pekâla, dünyayı meydana getiren ilk 7 tanrının 7 ana yönünden (ön, arka, bir yan, diğer yan, merkez, yukarı, aşağı) falan bahsedebilirim. Ancak sembol ve alegoriler şöyle dursun, gerçek şu ki, katılımcı sayısı çoğu kişinin hâlâ pasaport sahibi olmaması ve hâlâ alabilmek için mücadele etmesiyle ilgili. Bunu size daha sonra anlatacağım.

Peki, bu sorunlarla ilgilenmediğinizden eminim. Bilmek istediğiniz, kimin “La Montaña (Dağ)” ile yelken açıp Atlas Okyanusu’nu geçerek Avrupa’yı istila ede… Şey, yani Avrupa’yı ziyaret edeceğiz. Bu nedenle aşağıda fotoğraflarını ve kısa biyografilerini bulabilirsiniz:



Lupita. 19 yaşında, Meksikalı, Chiapas dağlık bölgesinin Tzotzil halkından. Anadili Tzotzil’i ve İspanyolcayı akıcı şekilde konuşuyor. Nasıl okuyacağını ve yazacağını biliyor. Yerel gençlik koordinatörlüğü, bölgesel gençlik koordinatörlüğü ve kolektif bir çalışmanın yöneticiliğini yaptı. Sevdiği müzikler: pop, romantik, cumbia müzikleri, halk şarkıları, rap, hip hop, And müziği, Çin müziği, devrimci müzikler, klasik müzik, 80’ler rock (ya da öyle diyorlar), mariachiler (geleneksel Meksika müziği yapan sokak grupları; ç.n.), halkının geleneksel müziği… ve reguetón (Editörün notu: eğer bu, “birçok dünyanın sığdığı bir dünya” değilse, ne olduğunu bilmiyorum. Notun sonu). Sevdiği renkler: Siyah, kırmızı, vişne çürüğü ve kahverengi. Deniz deneyimi: Küçük bir çocukken tekneyle seyahat etmiş. Delege olmak için 6 ay hazırlandı ve Avrupa’ya tekne ile seyahate gönüllü oldu. Deniz yolculuğu boyunca Tercia Compa (Zapatista basını; ç.n.) olarak çalışacak.

 


Carolina. 26 yaşında, Meksikalı, Chiapas dağlık bölgesinin Tzotzil halkından, şu anda Lacandón Ormanı’nın Tzeltal bölgesinde yaşıyor. Anadili Tzotzil’in yanı sıra Tzeltal’ı ve İspanyolcayı akıcı konuşuyor. Nasıl okuyacağını ve yazacağını biliyor. Annesini yardımıyla 6 yaşındaki kızını büyüten bir bekâr anne. “Olduğumuz Kadınlar” kolektifinin koordinatörlüğünü yaptı ve veteriner hekimlik öğrenimi gördü. Carolina şu anda Zapatista siyasi-örgütsel önderliğinde Kumandan. Sevdiği müzikler: pop, romantik, cumbia müzikleri, 80’ler rock, grupera müzikleri ve devrimci müzikler. Sevdiği renkler: krem, siyah ve vişne çürüğü. Deniz deneyimi: tek bir tekne yolculuğu. Delege olmak için 6 ay hazırlandı ve Avrupa’ya tekne ile seyahate gönüllü oldu.

 

Ximena. 25 yaşında, Meksikalı, Chiapas’ın kuzeyinden Cho’ol halkından. Anadili Cho’ol dilini ve İspanyolcayı akıcı konuşuyor. Nasıl okuyacağını ve yazacağını biliyor. Annesini yardımıyla 6 yaşındaki kızını büyüten bir bekâr anne. Gençlik koordinatörlüğü yapmış ve şu anda Zapatista siyasi-örgütsel önderliğinde Kumandan. Sevdiği müzikler: cumbia müzikleri, tropikal, romantik, devrimci müzikler, 80’ler rock, elektronik müzik ve rancheralar. Sevdiği renkler: pembe, siyah ve kırmızı. Deniz deneyimi: tek bir tekne yolculuğu. Delege olmak için 6 ay hazırlandı ve Avrupa’ya tekne ile seyahate gönüllü oldu. Darío’dan sonra deniz yolculuğuna komuta eden ikinci kişi olacak.


 

Yuli. 37 yaşında. Mayıs’ta denizdeyken 38 olacak. Aslen sınır ormanındaki Tojolabal bölgesinden, şu anda Lacandón Ormanı’nın Tzeltal bölgesinde yaşıyor. İspanyolcayı akıcı konuşuyor. Nasıl okuyacağını ve yazacağını biliyor. 12 yaşında bir kızı ve 6 yaşında bir oğlu var. Partneri çocuklara bakarak ona destek oluyor. Partneri Tzeltal ve bu nedenle birbirlerini seviyor, kavga ediyor ve yine seviyorlar, hepsini İspanyolca yapıyorlar. Eğitim destekçisi, eğitim eğitmeni (eğitim destekçilerini hazırlarlar) ve yerel grup koordinatörü olarak görev almıştır. Sevdiği müzikler: romantik, grupera müzikleri, cumbia müzikleri, vallenato müziği, devrimci müzikler, tropikal, pop, marimbalar, rancheralar, 80’ler rock. Sevdiği renkler: siyah, kahverengi ve kırmızı. Hiç deniz deneyimi yok. Delege olmak için 6 ay hazırlandı ve Avrupa’ya tekne ile seyahate gönüllü oldu.



Bernal. 57 yaşında. Sınır ormanındaki Tojolabal bölgesinden. Anadili Tojolabal’i ve İspanyolcayı akıcı konuşuyor. Nasıl okuyacağını ve yazacağını biliyor. 11 çocuk babası: En büyüğü 30, en küçüğü 6 yaşında. Ailesi, küçük çocuklarını büyütmesine destek oluyor. Milis, yerel lider, Zapatista okulunda öğretmen ve İyi Yönetim Meclisi üyesi olarak görev almıştır. Sevdiği müzikler: rancheralar, cumbia müzikleri, huichol müziği, marimbalar ve devrimci müzikler. Sevdiği renkler: mavi, siyah, gri, kahverengi. Deniz deneyim: bir balıkçı kayığı (cayuco) ve motorlu tekne ile yolculuk. Delege olmak için 6 ay hazırlandı ve Avrupa’ya tekne ile seyahate gönüllü oldu.


 

Darío. 47 yaşında. Chiapas’ın kuzeyinden Cho’ol halkından. Anadili Cho’ol dilini ve İspanyolcayı akıcı konuşuyor. Nasıl okuyacağını ve yazacağını biliyor. 3 çocuk babası: Bir oğlu 22, diğeri 9, kız olan en küçüğü ise 3 yaşında. Küçük kızı ve oğlu anneleriyle birlikte Temmuz ayında uçakla Madrid’e gidecekler (Zapatistaların Avrupa seyahati Madrid’de sona erecek ve diğer ülkelerden temsilcilerle orada buluşacaklar; ç.n.). Darío milis, yerel yönetici, bölgesel yönetici olarak görev yapmıştır ve şu anda da Zapatista siyasi-örgütsel önderliğinde Kumandan. Sevdiği müzikler: Bertín ve Lalo’dan rancheralar, tropikal müzikler, marimbalar, bölgesel ve devrimci müzikler. Sevdiği renkler: siyah ve gri. Deniz deneyimi: balıkçı kayığı. Delege olmak için 6 ay hazırlandı ve Avrupa’ya tekne ile seyahate gönüllü oldu. Zapatista deniz heyetinin koordinatörü olacak.

 


Marijose. 39 yaşında. Sınır ormanındaki Tojolabal bölgesinden. İspanyolcayı akıcı konuşuyor. Nasıl okuyacağını ve yazacağını biliyor. Milis, sağlık destekçisi, eğitim destekçisi ve eğitim eğitmeni olarak görev yapmıştır. Sevdiği müzikler: cumbia müzikleri, romantik müzikler, rancherlar, pop, elektronik müzik, 80’ler rock, marimbalar ve devrimci müzikler. Sevdiği renkler: siyah, mavi, kırmızı. Deniz deneyimi: balıkçı kayığı ve tekne. Delege olmak için 6 ay hazırlandı ve Avrupa’ya tekne ile seyahate gönüllü oldu. Tekneden ilk inecek ve işgali başl… Pekâla, Avrupa’ya ziyareti başlatacak ilk Zapatista olarak belirlendi.    

Yani Avrupa toprağına konacak ilk bitki ne bir kadından ne de bir erkekten olacak. O, bir “diğeri” olacak.

Merhum Subcomandante Marcos’un “bütün heteropatriyarkal sola atılacak tokat” dediği şeye atıfla, ilk inecek kişinin Marijose olacağı kararlaştırıldı. Avrupa toprağına ilk kez adım atıp deniz tutmasından kurtulmasının ardından Marijose bağıracak:

“Farklı olanlara zulmeden heteropatriyarkal soluk benizlileri teslim edin.”

Hayır, şaka yapıyorum. Ama mükemmel olurdu, değil mi?  

Hayır, toprağa ayak basmasının ardından Zapatista yoldaşımız Marijose ağırbaşlı bir sesle şöyle diyecek:

“Kadınların, çocukların, erkeklerin, yaşlıların ve tabii ki ‘diğer’ Zapatistaların adına, şu anki yerlilerinin ‘Avrupa’ dedikleri bu toprakların adının şu andan itibaren şöyle olduğunu ilan ediyorum: SLUMIL K´AJXEMK´ OP; bu, ‘İsyancı Toprak’ veya ‘Boyun Eğmeyen ve Teslim Olmayan Toprak’ anlamına geliyor. Ve burada; teslim olmayan, ihanet etmeyen ve vazgeçmeyen en azından biri olduğu sürece, burası hem yerli halkı hem de yabancılar tarafından böyle bilinecek.”

Beyan ediyorum.

Subcomandante Galeano     

Nisan 2021   

(devam edecek…)

 


http://enlacezapatista.ezln.org.mx/2021/04/17/escuadron-421/  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 


Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) Altıncı Komisyonu adına İsyancı Subcomandante Moisés imzasıyla bir açıklama yapılarak, EZLN’nin bu yıl dünyanın beş kıtasına yapacağı ziyaretlerin ilk ayağı olan Avrupa kıtası yolculuğunun başlangıcı ve programı duyuruldu.


 

Avrupa’da bizim ziyaretimizi bekleyen halka, gruplara, kolektiflere, örgütlere, hareketlere, koordinatörlere ve yerli halklara:

Altıncı Ulusal ve Enternasyonal’e:

Direniş ve isyan ağlarına:

Ulusal Yerli Kongresi’ne:

Dünya halklarına:

Kardeşler ve arkadaşlar,

Bugün, 10 Nisan 2021’de “Yaşam Yolculuğu”muzun Avrupa ayağında yer alacak olan ilk grup heyetin parçası olan yoldaşlar, Kumandan Ramona Fideliği’nde toplandılar. Bunlar deniz yolu heyetiydi.

Gelenek ve göreneklerimiz kapsamındaki küçük bir törenle, heyet, düşüncelerimizi yani kalplerimizi götürmek için Zapatista halkından vekâletnamesini aldı. Heyet üyelerimiz büyük bir kalp taşıyor. Yalnızca Avrupa kıtasındaki isyan eden ve direnenleri kucaklamak için değil, aynı zamanda onların öykülerini, coğrafyalarını, planlarını ve yöntemlerini dinlemek ve bunlardan öğrenmek için.


İlk grup, Covid-19 denilen şey ile enfekte olmadıklarından emin olunması adına ve deniz yolculuğuna hazır hale gelmek için 15 gün fidelikte izole biçimde karantinada kalacak. Bu iki hafta boyunca, bizim Semillero’da yapmış olduğumuz teknenin bir kopyasının içinde yaşayacaklar.

26 Nisan 2021’de, Meksika Cumhuriyeti’nin bir limanına gitmek üzere ayrılacaklar. En geç 30 Nisan’da bu limana varacak ve  “La Montaña” adını verdiğimiz tekneye binecekler.  İki ya da üç gün ve gece boyunca teknede kalacaklar ve 3 Mayıs 2021’de, Kutsal Haç Günü’nde  “La Montaña” teknesi, 6-8 hafta sürmesi öngörülen yolculuk için Avrupa kıyılarına gidecek olan yoldaşlarımızla birlikte yelken açacak. 2021 Haziran ayının ikinci yarısında Avrupa açıklarında olacakları tahmin ediliyor.

15 Nisan 2021 itibariyle, 12 Zapatista “caracol”undan* yoldaşlarımız “Avrupa” dedikleri coğrafyaya deniz ve hava yoluyla gidecek olan Zapatista heyetine veda etmek amacıyla etkinlikler gerçekleştirecekler.

“Yaşam Yolculuğu Avrupa Ayağı” dediğimiz bu bölümde Zapatista heyeti, bizlere ortak öykülerimiz, acılarımız, öfkelerimiz, kazanımlarımız ve başarısızlıklarımız üzerine konuşmak üzere davette bulunanlarla buluşacak. Şu ana kadar aşağıda yer alan coğrafyalardan davetler aldık ve bu davetleri kabul ettik:

 

Almanya

Avusturya

Belçika

Bulgaristan

Katalunya

Sardinya

Kıbrıs

Hırvatistan
Danimarka

Slovenya

İspanya

Finlandiya

Fransa

Yunanistan

Hollanda

Macaristan

İtalya

Lüksemburg

Norveç

Bask Ülkesi

Polonya

Portekiz

Birleşik Krallık

Romanya

Rusya

Sırbistan

İsveç

İsviçre

Türkiye

Ukrayna

 

Bugünden itibaren Subcomandante İsyancı Galeano, kimlerin Zapatista deniz heyetinin parçası olduğuna, bu heyetin yürüttüğü çalışmalara, karşılaştığımız sorunlara ve buna benzer şeylere dair bir dizi metin yayımlayacak.

Özetle: Biz şimdiden Avrupa yolundayız.

Şimdilik bu kadar.

Meksika’nın güneydoğusundaki dağlardan

İsyancı Subcomandante Moisés

EZLN Altıncı Komisyonu

Meksika, Nisan 2021

 

*Caracol:  Zapatista topluluklarının bir araya gelerek oluşturdukları yerel yönetim birimi. İspanyolca’da “salyangoz” anlamına gelen caracol kelimesinin kullanımında Maya yerlilerinin salyangoz kabukları vasıtası ile haberleşmelerinden esinlenilmiştir.


http://enlacezapatista.ezln.org.mx/2021/04/12/camino-a-europa/ adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya, Twitter üzerinden takip etmek için burayablogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız.


Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi