Content feed Comments Feed


Lübnan'ın sol eğilimli Al-Akhbar gazetesinde bir yazı kaleme alan Suriyeli muhalif Halil Habaş, devrimci sürecin emperyalist güçler tarafından gasp edilmesini önlemek için Suriyeli muhalif güçlerin büyük kısmının dış müdahale çağrılarına karşı çıktığını yazdı:

Yabancı askeri müdahaleye dair tartışmalar, daha az bunun yakın zamanda olası gerçekleşmesine dair iken, daha yüksek oranda Suriye muhalefetinin, ülkedeki devrimci süreci emperyalistlerden koruma kapasitesi ile ilgili. Emperyalistler, Suriye halkının yanında olduklarına dair açıklamalarına karşın sadece kendi çıkarlarını ileri taşımayı istiyorlar; devrimin ya da Suriye halk hareketinin değil.

Fransa, İngiltere ve ABD gibi emperyalist güçler, müdahaleye dair şu anki isteksizliklerini gerekçelendirmek için Suriye ve Libya senaryoları arasındaki farka dair birbiriyle çelişen açıklamalar yayımlıyorlar. Söz konusu güçler müdahalenin yerine, mevcut durumun kötüye gitmesini ve muhalefet güçlerinin güçlenmesini dört gözle bekliyorlar.

Bölgesel ve uluslararası devletlerin, özellikle de Türkiye ve Batılı ülkelerin, tek bir sözcünün konuşması için muhalefeti birleştirmek amacıyla Suriye Ulusal Konseyi’nin (SNC) oluşturulmasını bilfiil ısrarla istemelerinin nedeni bu. Ancak muhalefet güçlerinin müşterek ilkelere dayanan bir koalisyonunu oluşturmak, topyekûn birlikte ısrar etmekten daha yararlı olacaktır. Diktatörlüğü devirmeyi amaçlayan tüm çabaları ortak bir mücadelede birleştirmek, televizyonda ve medyada görülen sayısız anlaşma ve toplantılara ek olarak yeni bir siyasi ittifak oluşturmaktan daha önemli.

SNC’nin, askeri müdahale sorununu kuşatan berraklıktan yoksun hali, Suriye içindeki ve dışındaki bazı muhalefet gruplarının eleştiri ve detaylı incelemelerinin hedefi. SNC’nin ve başkanı Burhan Ghalioun’un, yabancı askeri müdahaleye karşı çıkan genel ve resmi pozisyonlarına rağmen diğer üyeler uçuşa yasak bölge uygulaması veya ne anlama geldiği berrak olmayan insani müdahalenin de aralarında olduğu dış müdahalenin çeşitli şekillerini uygun gören biçimde konuşuyorlar.

Diğer bir eleştiri, Müslüman Kardeşler’in ve ona bağlı olan sözümona bağımsızların SNC’de haddinden fazla temsil edilmesini hedefliyor. Bu eleştirilere göre, protestolardaki ikincil rollerine ve muhalefet içindeki gerçek ağırlıkları onun küçük bir parçası olmaktan ibaret olmasına rağmen Müslüman Kardeşler ve ona bağlı unsurlara konsey üyeliklerinin yüzde 60’a yakını verildi. SNC’nin bir diğer kusuru, çeşitli kolları arasındaki, özellikle dikkate alınmayan ve kendisine ulusal merkezli muhalefet gruplarından belirlenen 71 sandalyeden sadece üçü verilen Demokratik Değişim İçin Ulusal Komite (NCDC) ile koordinasyon eksikliği veya yoksunluğu. NCDC, 17 Eylül’de oluşturuldu. Arap ulusalcılarını, sosyalistleri, Marksistleri, Kürt azınlık mensuplarını bir araya getirdi ve aynı zamanda Aref Dalila, Michel Kilo, Hassan Abdul-Atheem, Hussein al-Udaat, Hazem Nahar ve Hatem Mana gibi tanınmış muhalif isimleri bünyesinde bulunduruyor.

SNC’nin yabancı müdahalesi konusunda açıklıktan yoksunluğu, Mahmoud Homsy ve Abdel Halim Khaddam gibi kendi kendini öne çıkarak muhalif şahsiyetlerin yönetimi askeri müdahale ile devirme çağrıları ile örtüşüyor. Homsy, ABD destekli 14 Mart hareketi ile bağlantılı, Abdel Halim Khaddam ise Suriye’nin eski devlet başkan yardımcısı ve 20 yıldan fazla bir zaman Hafız Esad’ın yakın arkadaşlığını yapmış. Khaddam şu anda Paris’te sürgünde. Kendi durduğu noktayı, yabancı müdahalenin işgale eş olmadığını öne sürüp Libya örneğine atıfta bulunarak gerekçelendirmiş.

İçeride ya da sürgünde olsun, Suriye muhalefetinin büyük kısmı buna rağmen söz konusu çağrıları kınadı ve her türlü yabancı askeri müdahaleyi reddeden net bir duruş benimsedi. Yeni kurulan SNC’nin parçası olan Suriye Bölgesel Koordinasyon Komiteleri, ayaklanmayı silahlandırma veya dış destek davetinde bulunma çağrılarını kınarken, cani rejime karşı barışçıl biçimde direnme iradelerini beyan etti:

“Biz, söz konusu durumu politik, ulusal ve etik açıdan kabul edilemez bulurken böylesi bir duruşu özellikle reddediyoruz. Devrimi askerileştirmek, devrime yönelik halk desteğini ve kitlelerin devrime katılımını en aza indirgeyecektik. Dahası, askerileştirme, rejimle karşı karşıya gelme ile alakalı olan insani felaketin vahametinin temelini çürütecektir. Askerileştirme, devrimi rejimin bariz avantajlı olduğu bir alana çekecek ve devrimin başlangıcından beri ayırt edici özelliği olan ahlâki üstünlüğünü yıpratacaktır.”

Açıklama, devrimin amacının neden sadece yönetimi devirmekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda demokratik bir sistem ve Suriye halkının özgürlük ve haysiyetini koruyacak bir ulusal altyapı kurma çabasında olduğunu anlatarak sürüyor. Rejimin hangi yöntemle devrileceği, rejim sonrası Suriye’nin nasıl bir yer olacağının bir işareti. Bu duruşlarını, Suriye halkı barışçıl gösterilere katılmayı sürdürürse ülkede demokrasi ihtimalinin çok daha yüksek olacağını söyleyerek gerekçelendiriyorlar. Silahlı bir karşı karşıya geliş veya yabancı askeri müdahale gerçekleşirse, bunun Suriye’ye onurlu bir geleceğin meşru tesisini neredeyse imkânsız hale getireceğini ekliyorlar. En sonunda da Suriye halkını, ulusal devrimlerine devam ederken sabırlı olmaya çağırıyorlar. Ülkenin bugünkü durumundan, kurbanların –sivil ve asker- akan kanından ve iç çatışma ile yabancı askeri müdahaleyi de içeren gelecekte Suriye’yi tehdit edebilecek her türlü tehditten tamamen rejimi sorumlu tutuyorlar.

Şu anda 120’ye yakın yerel komite ile örgütlenen Suriye Devrimi Genel Komisyonu da, demokratik, sosyal ve eşit bir Suriye kurmak için, mezhepçiliğin ve yabancı askeri müdahalenin yardımının olmadığı barışçıl bir devrim çağrısında bulunuyor.

Yüzde 25’ini genç devrimcilerin oluşturduğu 80 kişiden meydana gelen bir merkez komiteye sahip olan NCDC de net bir politik programa sahip olan ve yabancı müdahalenin reddi konusunda net duruşa sahip olan bir muhalif grup. Eylül ortasında NCDC üyeleri tarafından Şam’ın kenar mahallelerinde organize edilen konferans, üç kırmızı çizgi çizerken rejimin devrilmesi çağrısında bulundu: “Şiddete hayır, mezhepçiliğe hayır, yabancı müdahalesine hayır.”

İki ayrı önemli belge de tartışıldı: yönetimi devirmek için verilen mücadelenin politik programı ve halkın demokratik ve sosyo-ekonomik haklarını güvence altına alan, aynı zamanda Suriye halkının işgal edilmiş bölgeleri –yani Golan Tepeleri- mümkün olan her ne biçimde olursa olsun geri almaya dair her türlü hakka sahip olduğunu açık bir biçimde belirterek Suriye’nin geleceğinin çerçevesini çizen anayasal ilkeler sözleşmesi.

NCDC’nin bir diğer önemli tavrı, kendisini ayaklanmanın öncüsü veya temsilcisi olarak görmemesi, taleplerini kapsayıcı bir politik ve ulusal tasavvurda somutlaştırmaya çalışması.

NCDC temsilcisi Hasan Abdul-Atheem, yakın zamanlarda ABD’nin Suriye Büyükelçisi Robert Ford ile buluşmasında, birliklerinin, bir iç savaşa neden olabilecek ve rejimin gezici silahlı çetelere dair düzmece iddialarını karşılayabilecek biçimde ayaklanmayı finanse etme veya silahlandırma da dahil her türlü dış ya da bölgesel müdahaleyi reddettiğini beyan etti.

Özetle, şu anda Suriye muhalefetinin çoğunluğu, devrimlerini, genel ölçekte rejimle olası askeri savaş tehdidinden olduğu kadar yabancı emperyalist aktörler ve onlara hizmet eden bireyler tarafından asimile edilmekten korumaları gerektiğini anlamış durumda. Tarih, yabancı müdahale yolundan gitmenin her zaman zarar verici olduğunu ve bu konuda Suriye’nin de istisna olmayacağını göstermekte.


http://english.al-akhbar.com/content/protecting-syria%E2%80%99s-revolt-military-intervention adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

İngiltere’nin The Independent gazetesinden Peter Popham, yazar Arundhati Roy ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Politik duruşuyla ülkesinde hedef haline gelen Roy, yeni romanının bekleyebileceğini, önceliğinin Hindistan’ın politik sorunları olduğunu ifade ediyor ve belki de "aydın" tavrının nasıl olması gerektiğine dair bir ders veriyor:



Yarınki Booker Ödülü’nün öncesinde, Arundhati Roy, Peter Popham’a ödülün onu roman dışında yeni bir hayata nasıl yönlendirdiğini anlatıyor.

"Küçük Şeylerin Tanrısı” ile 1997’de Booker Ödülü’nü kazanan Arundhati Roy, bu yıl aday değil. Yine. Aslında, John Updike’ın, onun “Tiger Woods usulü çıkışı” olarak tanımladığı ilk kitabını tamamlamakta.

Bu deneme arzusu için değil: ikinci bir kitabının mevcut olduğu da biliniyor. Roy, “Yıllardır herkes bunu biliyor!” diye gülüyor. Çok az kişi kitaba bir göz atmış, ancak, Roy’un arkadaşı olan seksenlik roman yazarı ve sanat eleştirmeni John Berger bir istisna. O kadar çok etkilenmiş ki, Roy’u her şeyi bırakıp kitabı bitirmesi için zorlamış. Roy hatırlıyor: “Bir buçuk yıl kadar önce, John ile onun evindeydim. Bana hemen bilgisayarı açmamı ve her ne roman yazıyorsam ona bunu okumamı istedi. Herhalde dünyada bunu bana söyleme cesaretine sahip tek kişi odur. Ona bir bölüm okudum ve Delhi’ye hemen dönüp kitabı bitirmemi söyledi. Ben de ‘tamam’ dedim.”

Fakat onun iyi niyetleri engellenmişti: “Delhi’ye döndüm ve birkaç hafta içinde kapımın altından gelen, isimsiz, daktilo ile yazılmış bir not bana Hindistan’ın merkezinde bulunan ormanlardaki Maoistleri ziyaret etmemi söylüyordu.”

Hindistan’ın gizli savaş bölgesinin karanlık kalbine girmek, işte bu zorlu bir çağrıydı. Ama Arundhati Roy’un reddedebileceği türden değil.

Hindistan, yüzyıllar öncesinde Avrupalı sömürge güçlerinin geçtiği yoldan bugün geçmekte: stratejik madenlerin kaynaklarını tespit etme, bunların başında bulunanları püskürtme, demir cevherini, boksiti ve bunun gibilerini çıkartma ve bunu sanayileştirip zenginleşme. Ancak fark şu ki, Hindistan yağmalayacağı bir Avustralya’ya veya bir Güney Amerika’ya sahip değil. Bunun yerine, Roy’un söylediği gibi “Hindistan, hammadde çıkartmak için kendi fakir halkına sırt çevirerek, kendi kendini sömürüyor.”

Maden kaynaklarının yağmalanmasının başlangıcından yüzyıllar sonra, bizimki gibi ülkelerde yaşayan bazı insanlar, o zamana kadar yapılmış dehşeti anlamaya başladılar: yerlilerin katliamı, geleneklerinin yok edilişi, hayatta kalanların ise yoksulluğa mahkûm oluşu. Fakat o zamana kadar, vicdan azabı ucuzdu: hasar görülmüştü ve büyük servetler kazanılmıştı.

Ancak şu an, gerçek zamanda, bütün bunlar Hindistan’da meydana gelmekte. Sonuç olarak, vicdan azabı çok daha pahalı: samimiyetle ifade etmek gerekirse bu, tekere çomak sokabilir.

Arundhati Roy, Maoistlerin davetini kabul ettiğinde, Hindistan’ın merkezindeki ormanların köylerinde, Hindistan’ın kabile halkı olan milyonlarca Adivasi’ye yapılan şeylerin farkındaydı. Bu Hint orta sınıfı için rahatsız edici bir konuydu.

Hindistan’ın Naksalit adı verilen isyanı 1960’larda, Naksalbari’nin Batı Bengal köyünde başladı ve sayısız bölünme ve ayrışmalarla, patlamalarla ve geri çekilmelerle, o zamandan beri büyümekte. Fakat 2005 yılında yeni başbakan Manmohan Singh, bunu ülkenin yüzleştiği “en büyük iç güvenlik tehdidi” olarak tanımladığında, görünümünü çarpıcı içimde yükseltmiş oldu.

Roy, zamanlamanın çok önemli olduğuna inanıyor: “Hükümetin birkaç maden şirketi ve altyapı kurumlarıyla gizli mutabakat anlaşmaları imzalaması bununla aynı zamana denk geldi. Temel olarak nehirleri, dağları, ormanları sattılar ve bunları özel şirketlere devrettiler. Yerlilere karşı da, onları köylerinden çıkartmak için savaşı sürdürmeleri lazımdı. Böylece maden şirketleri o bölgelere geçebilecekti.”

Yüz binlerce paramiliter güç, bu işi yapmak için ormanlara konuşlandırıldı. Bunu, Maoistler tarafından “istila edilmiş” yüzlerce köyün yakılması, köylülerin saklanmasını önlemek için yol kenarı kamplarının kurulması ve iki tarafta da oldukça fazla kan dökümü izledi.

Fakat ormanda yürürken ve Maoistlerin hikâyelerini dinlerken, Roy, Hint basınının olanları saklamak adına çok fazla çalıştığı gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. İsyancıların yüzde 45’inin kadın, yüzde 99’unun ise yuvalarını ve topraklarını korumak için son ve umutsuz bir teşebbüs ile eline silah alan bu ormanların geleneksel sakinleri, kabile köylüleri olduğunu söylüyor.

Roy, “İnsanlar (ormanda) abluka altında. Pazara gidemiyorlar, çünkü pazarlar muhbir ve polislerle dolu. İlaç alamıyorlar, erzak alamıyorlar” diyor. Singh’in açıklamasından sonra, Salwa Judum adında bir anti-Maoist milis kuvveti kuruldu. 2005’ten sonra, Salwa Judum 600 kadar köyü yaktı ve 360 bin insan kaçmaktaydı, 50 bin kişi kamplara yerleşti ve diğer birçoğu ülke dışına kaçtı. Birçok insan ormanda yaşıyor ama köylerine gelmeye korkuyorlar.” Gözden uzakta, büyük bir insani trajedi yolda. BM Kongresi’nde tanımladığı şekliyle Roy, bunu soykırım olarak adlandırıyor.

Roy, “Suçlu olarak damgalandıktan sonra” - devlete ait yerlerdeki işgalciler - “şimdi (Adivasiler) sadece köylerinde kaldıkları için ve ürünlerini yetiştirdikleri için terörist oldular. Bu bir terör eylemi çünkü onlar Maoistler ile birlikte. Kim ormandaysa, o Maoistlerin tarafındadır” diyor.

Seyahat hakkındaki makalesi “Yoldaşlarla Yürümek” geçen sene Hindistan’da ilk çıktığında, Roy, korkunç bir şekilde bu isyancılara sempati duymakla eleştirildi. Çünkü Gandi’nin şiddetten kaçınma fikrine bağlı olan Hint orta sınıfına göre, silaha sarılmak kabul edilemez. Fakat Roy, “Başka çareleri var mıydı?” diye soruyor.

“Bence Gandi usulü direniş, uygun izleyici varsa eğer, siyasi tiyatronun aşırı derecede etkili ve etik bir şeklidir. Ancak, bir yerden kilometrelerce uzakta, ormanın kalbindeki bir kabile köylüsüyseniz ne olur? Polis köyünüzü sardığında, açlık grevine mi gireceksiniz? Aç insan açlık grevi yapabilir mi?”

Romanının zaferinden sonraki yıllar boyunca, Roy, Hint orta sınıfının damarına basmakta bir uzman haline geldi. Bu, onun aşırı duyarlılığını yansıtan bir lütuf. “Bazen bir derim olmadan yaşıyorum gibi hissediyorum. Korunmasız yaşıyorum ve bir deriniz olmadan yaşıyorsanız, aslında hep anlatılmak istenen şeyler okyanusunda yaşıyorsunuzdur” diyor.

“Yaşadığım ülke, gittikçe daha baskıcı, daha polis devleti haline geliyor… Hindistan, devlet olarak katılaşıyor. Karışık, sevimli bir demokrasi izlenimini vermeye devam etmek zorunda ama ark lambalarının dışında olanlar gerçekten dehşet verici.”

Ancak aynı zamanda, açık bir toplum olarak kalmaya devam ediyor ve tartışmalar kazanılmak için oradalar. 2009’da hükümet, Maoist ayaklanmanın kökünü kazımak için yeni ve hatta daha sert bir teşebbüs olan Greenhunt Operasyonu’nu açıkladı, fakat hem ormanın içinde hem de ötesinde hiddetli bir direnişi harekete geçirmiş oldu. “Hint seçkinlerinin arasında, onları Maoist terörist olarak adlandırmakta bir problem yoktu: onlar insanlıklarını yitirmişlerdi. Bu yüzden Maoist olmayan ben, gittim ve aslında onların kim olduğunu yazdım, bu onları, çok ama çok ciddi bir şey için mücadele eden insanlar haline getirdi. Ve bu büyük fark yarattı.”

“Tartışmaların kilidinin tekrar açıldığını düşündüğüm bu zaman çok ilginç. Gerçek bir zamanda yapılan gerçek bir müdahale, her ne kadar hemen bir isyana neden olmasa da tartışmanın paradigmasını değiştirebilir.”

Roman beklemek zorunda: Roy’un siyasi yazıları, ona göre “ İnsanların nefes almalarına yardımcı oluyor. Bu eserle ilgili en çok sevdiğim şey, yazıldığı ve (Hint bölgesel dilleri) Oriya, Kannada ve Telugu’ya çevrildiği andır… İnsanlar bana, kendimi tecrit edilmiş hissedip hissetmediğimi soruyorlar: Kendimi ne kadar tecrit edilmemiş hissettiğimi size anlatamam! Eğer biri yazılarımdan nasıl tepki aldığımı sorsa, sadece trafik ışığında durmam gerektiğini söylerdim! Bu, sevginin, öfkenin ve tartışmanın her gün gözler önüne serilen dinamik bir değiş tokuşu gibi.”

Kısaca hayatı

Doğum: 24 Kasım 1961, Shillon, Hindistan, Bangladeş sınırı yakınında.

Eğitim: 16 yaşında Yeni Delhi’ye mimarlık okumak için taşındı. Hâlâ orada yaşıyor.

Aile: 1984’te ikinci eşi, film yapımcısı olan Pradip Krishen ile evlendi. Sonraki birkaç yılını Hint filmlerine senaryo yazarken ufak tefek işlerle ilgilenerek geçirdi.

Kariyer: Yarı otobiyografik olan ilk romanı, Küçük Şeylerin Tanrısı, 500,000 £ Booker Ödülü kazandırdı. O zamandan beri profilini çevresel konularla ilgili ve kast sistemine karşı kampanyalarda kullanmakta. Bu yıl, Bozuk Cumhuriyet: Üç Makale, Maoist kabile isyancıların savunmasıyla tartışma yarattı.


http://www.independent.co.uk/arts-entertainment/books/features/arundhati-roy-the-next-novel-will-just-have-to-wait-2371609.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


Filipinler Komünist Partisi (Yeni Halk Ordusu), 9 Ekim tarihinde yazılı bir açıklama yaparak partinin sözcüsü Gregorio “Ka Roger” Rosal’in 22 Haziran’da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda 64 yaşında hayatını kaybettiğini açıkladı. Açıklama şu şekilde:

Filipinler Komünist Partisi (CPP) tüm üyelerini, bütün devrimci güçleri ve halkı, CPP Sözcüsü Gregorio “Ka Roger” Rosal’in 22 Haziran’da gerilla alanlarında geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğini bildirmek ister.

Kamuoyuna açıklama, CPP’nin ilgili organlarının Ka Roger’ın kızlarına babalarının vefatını bildirmelerinin beklenmesi nedeniyle bu zamana ertelendi. Şiddetli askeri operasyonlar, kızlarına hızla bilgi verilmesini engelledi. Ka Roger’ın kardeşleri e vefatı konusunda bilgilendirildi.

Filipinler Komünist Partisi’nin tüm üyeleri, Yeni Halk Ordusu’nun (NPA) kızıl savaşçıları, devrimci güçler ve Filipinli kitleler Ka Roger’ın ölümünün yasını tutuyor. CPP Merkez Komitesi, ayrı bir açıklama ile Ka Roger’ın devrime hizmet ile geçen yaşamının, halkın devrimci mücadeleyi ileri aşamaya taşımasında ilham verici olacağını belirterek kendisine saygı ve şükranlarını sundu.

15 Ekim’de Yeni Halk Ordusu’nun tüm birimleri Ka Roger’a saygılarını sumak üzere düzenli biçimde toplanacak. Öğle 12’de anısına tüfek atışı yapacaklar. CPP’nin tüm birimleri ve devrimci kitle örgütlerinden Ka Roger’ı ve onun Filipin halkının devrimci mücadele tarihine katkısını anmak için saygı toplantıları düzenlemeleri istenmektedir.





Gerilla alanlarındaki anma görüntüleri:





http://www.philippinerevolution.net/statements/ka-roger-64 adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


ABD’li sosyal bilimci Immanuel Wallerstein, ABD’de gündemin birinci maddesi durumunda olan “Wall Street’i İşgal Et” hareketine dair makalesinde, hareketin meşruiyetini ve görünürlüğünü tesis ettiğini, şu anda sönümlense bile büyük bir başarıya ulaştığını belirtiyor:

“Wall Street’i İşgal Et” hareketi –şimdilik hareket- bugünkünün doğrudan torunu veya devamcısı olduğu 1968’deki ayaklanmadan bu yana ABD’de gerçekleşen en önemli politik olay.

Bunun ABD’de başlamasına neden olan şeyin ne zaman gerçekleştiğini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz: aşırı yükselen ekonomik sancı sadece yoksullar için değil, aynı zaman da çalışan yoksulların (bunun dışında orta sınıf olarak da bilinen) sürekli büyüyen dilimi için de mevcut; ABD nüfusunun en zengin yüzde 1’inin (“Wall Street”) aşırı biçimde şişmesi (sömürü, açgözlülük); tüm dünyadaki öfkeli ayaklanma örnekleri (Arap Baharı, İspanyol öfkeliler, Şilili öğrenciler, Wisconsin sendikacıları ve diğerlerinden oluşan uzun bir liste). Ateşi tutuşturan kıvılcımın ne olduğu gerçekten önemli değil. Yangın başladı.

Birinci aşamada –ilk birkaç gün- hareket, çoğunluğu genç olan ve gösteri yapmaya çalışan bir avuç cesur insandan oluşuyordu. Basın, onları tamamen göz ardı etti. Daha sonra bazı salak polis amirleri, bir parça şiddetin gösterileri sona erdireceğini düşündü. Filme çekildiler ve film Youtube üzerinden yayıldı.

Bu bizi ikinci aşamaya, tanınmaya taşıdı. Basın artık göstericileri büsbütün görmezden gelemedi. Böyle olunca basın tepeden bakmaya çalıştı. Bu ahmak, cahil gençler (ve birkaç yaşlı kadın) ekonomiye dair ne bilirdi ki? Yararlı bir programları var mıydı? “Yetiştirilmişler” miydi? Gösterilerin yakında boşa çıkacağı söyleniyordu. Basının ve yetkililerin hesaba katmadığı şey (hiçbir zaman öğrenecek gibi görünmüyorlar) protesto konusunun geniş biçimde yankılandığı ve hızla rağbet gördüğüydü. Şehirlerde ardı ardına benzer “işgaller” başladı. 50 yaşındaki işsizler katılmaya başladı. Ünlüler de öyle yaptı. AFL-CIO’nun (ABD’de bir sendikal konfederasyon; ç.n.) başkanının da içinde olduğu sendikacılar da. ABD dışındaki basın da şimdi eylemleri izlemeye başlamıştı. Ne istediklerini sordular, eylemciler “adalet” dedi. Bu, giderek çok daha fazla insana anlamlı bir cevap gibi görünmeye başladı.

Bu bizi üçüncü aşamaya, meşruiyete taşıdı. Belli saygınlıktaki akademisyenler, “Wall Street”e önelik saldırının bazı haklı gerekçeleri olduğunu belirtmeye başladı. Aniden ortayolcu saygınlığın başlıca sesi, The New York Times, 8 Ekim’de “protestocuların aslında net bir mesajları ve özel bir politika reçeteleri olduğunu” ve hareketin “bir gençlik ayaklanmasından öte olduğunu” belirten bir başyazı yayımladı. Gazete, şu şekilde devam etti: “Aşırı eşitsizlik, üretken yatırım olduğu kadar spekülasyon, para sızdırma ve devlet desteğiyle çalıştırılan bir finansal sektörün hakimiyetindeki fonksiyon bozukluğu olan bir ekonominin ayırt edici özelliğidir. The New York Times için sert bir dil. Ve ardından, Demokratların Kongre Seçim Kampanyası Komitesi, parti destekçilerinden “Wall Street’i İşgal Et protestolarını destekliyorum” beyanında bulunmalarını talep eden bir dilekçe dolaştırmaya başladı.

Hareket saygın hale geldi. Ve saygınlıkla birlikte tehlike de geldi –dördüncü aşama-. Rağbet gören büyük bir hareket, çoğunlukla iki ana tehdit ile kaşı karşıya kalır. Bunlardan biri, sokaklarda kayda değer büyüklükte sağcı bir karşı gösterinin organize edilmesidir. Katı (ve epey kurnaz) bir Cumhuriyetçi kongre lideri olan Eric Cantor, halihazırda bunun çağrısını yapmış durumda. Bu karşı göstericiler epey vahşi olabilir. Wall Street’i İşgal Et hareketinin buna hazırlıklı olması ve karşı gösterilerin hareketi ele geçirmeyi veya frenlemeyi ne şekilde tasarladığını enine boyuna düşünmesi gerekiyor.

Ancak ikinci ve daha büyük tehdit, hareketin mutlak başarısından doğar. Daha fazla destek çektikçe, bu durum aktif protestocular arasındaki görüş farklılıklarını arttırır. Buradaki sorun her zaman olduğu gibi, çok dar temelli olduğundan kaybedecek safları sıklaşmış bir tarikat olma veya çok yaygın olduğundan artık politik bütünlük taşımayacak bir durumda olma biçimindeki “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” halinden nasıl kaçınılacağı. İki aşırı uçtan birine gitmekten kaçınmayı başarmanın basit bir formülü yok. Zor bir şey.

Geleceğe bakarsak, hareket gittikçe güçlenebilir. İki şeyi yapmayı başarabilir: hükümetin yapacağı, halkın apaçık, aşırı biçimde hissettiği ızdırabı en aza indirgeyecek kısa vadeli yeniden yapılanmaya zorlamak; ve Amerikan halkının geniş kesimlerinin, çok kutuplu bir dünyada yaşadığımız için meydana gelen kapitalizmin yapısal krizlerinin ve esaslı jeopolitik dönüşümlerinin gerçeklerine dair düşüncelerine uzun vadeli bir dönüşüm getirmek.

Wall Street’i İşgal Et hareketi, bitkinlik veya baskı nedeniyle miyadını doldurmaya başlamış olsaydı bile, daha şimdiden başarılı olmuş durumda ve 1968’deki ayaklanmaların yaptığı gibi kalıcı bir miras bırakacak. ABD değişime uğrayacak ve bu olumlu bir yönde olacak. Meşhur tabiriyle, “Roma, bir günde kurulmadı”. Yeni ve daha iyi bir dünya sistemi, yeni ve daha iyi bir ABD, yinelenen nesillerde yinelenen çabayı gerektiren bir iştir. Ancak başka bir dünya gerçekten de mümkün (kaçınılmaz olsa da). Ve biz fark yaratabiliriz. Wall Street’i İşgal Et, fark yarattı, büyük bir fark.



http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2662 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


ABD'li gazeteci Amy Goodman, İngiltere'nin The Guardian gazetesinde ABD'deki "Occupy Wall Street" hareketine dair bir makale kaleme aldı. Goodman,şu anda görünen durumun, Obama yönetimi döneminin, Bush döneminin genişlemesinden ibaret olduğu şüphesi yarattığını belirtiyor:

Geçmişte, Barack Obama halen başkanlık için koşuşturan bir ABD senatörüyken, New Jersey’nin bir varoşundaki bir grup bağışçıya “Bana bunu yaptırın” dedi. Obama, Afro-Amerikalılar’ın sivil hakları için kendisinden talepte bulunan efsane sendika örgütleyicisi A. Philip Randolf’a cevap verirken aynı ifadeyi kullanan Başkan Franklin D. Roosevelt’in (hikâyeyi direkt Eleanor Roosevelt’ten duyan Harry Belafonte’ye göre) dilini ödünç alıyordu.

Başkan Barack Obama, şirketlerin finanse ettiği Çay Partisi ve Wall Street bağışçılarına ardı ardına ödünler verirken, artık yine kampanya modunda ve kendisinin ilerici eleştirmenleri, Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray girişimine yardakçılık edebileceği için ona saldırmamaları konusunda uyarılıyorlar.

Yüzde doksan dokuza katıl. Ülke ve dünya çapında binden fazla dayanışma protestosundan esinlenen Wall Street İşgali safları büyümeye devam ediyor. Haftalar geçtikten ve Amerikan tarihin en büyük kitlesel tutuklamalarının birinden sonra Obama nihayet yorum yaptı: “İnsanların hayal kırıklığına uğradığını düşünüyorum ve protestocular finansal sistemimizin nasıl işlediğine dair daha geniş tabanlı bir hayal kırıklığını dile getiriyor.” Ama ne o, ne danışmanları, ne de Cumhuriyetçiler, filizlenen bu kitle hareketiyle ilgili ne yapacaklarını bilmiyorlar.

ABD Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tartışmalı Halk Birliği - Federal Seçim Komisyonu (seçim reklamlarına şirketlerin sınırsız bağışta bulunmalarına olanak veren) kararının ardından, kampanyalar doyumsuz bir nakit açlığında. Obama’nın yeniden seçilme kampanyası bir milyar doları hedefliyor. Duyarlı Politika Merkezi’ne göre, finans sektörü, Obama’nın 2008 kampanya katkılarında -yalnızca avukatlar/lobiciler sanayi sektörü tarafından aşılan- en büyük ikinci kaynaktı.

Obama’nın kaybının, Bush döneminin dönüş sinyali olabileceği fikrinin haklılık payı var: Associated Press geçtiğimiz günlerde, Mitt Romney’in 22 uzman danışmanının hemen hepsinin, Baba Bush yönetiminin diplomasi, savunma ve istihbarat pozisyonlarında görev aldıklarını bildirdi. Bunların içinde, Bush yönetimin CIA Başkanı Michael Hayden ve Eski İç Güvenlik Bakanı Michale Chertoff gibi iki eski Cumhuriyetçi senatör de var. Yeni bir “İtiş Dönemi” (Yazar tarafından İngilizce “Push Era” tamlaması kullanılarak bir kelime oyunu ile “Bush Era”, yani “Bush Dönemi”ne gönderme yapıyor; ç.n.) olmadıkça, Obama’nın Başkanlığı Bush döneminin genişlemesinden ibarettir.

Wall Street İşgali’nin organik gücü, şirket medyasının tahmin edildiği gibi vadesi geçmiş değişmez uzmanlarının standart ciddiye almayı reddetme hallerine kafa tutuyor. Bu onlar için, protestocuların anlamakta zorlandıkları ve tamamen Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında olan bölünmeyle ilgili. Her iki partinin de Wall Street tarafından sarıldığını görüyorlar. Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haas; “protestocular ciddi değiller” dedi. Devlet tarafından verilen yardımlar hakkında neden konuşmadıklarını sordu. Muhtemelen bunun nedeni yüzde 99’a göre, sosyal güvenlik ve Medicare (sağlık hizmeti; ç.n.) hizmetlerindeki sorunlardan ziyade, artan eşitsizlikle birlikte, en zengin 400 Amerikalının, halkın yarısından daha fazla mülk sahibi olmalarının daha büyük bir sorun olması. Ve bir de, öncelikle savaşın kahredici maliyeti ve faturası olan kaybedilmiş hayatlar, fakat en önemlisi her iki taraftan da yok edilmiş yaşamlar var.

Bu nedenle, örneğin, Savaş Karşıtı Irak Gazileri’nin başkanı olan Jose Vasquez, Pazartesi gecesi Wall Street İşgali’ne katıldı. Bana şöyle dedi:

“Gazilerin işsizlik, evsizlik ve ekonomiyle ilgili diğer birçok sorunla uğraştıkları apaçıktır. Birçok insan, defalarca konuşlandırılıyor ve hâlâ mücadele ediyor. Buraya gelen birçok gaziyle karşılaştım. Aktif görevi devam eden ve Wall Street İşgali’ne katılmak için bu görevden ayrılan biriyle tanıştım.”

Barack Obama’nın tarihi seçimi, politik yelpazedeki milyonlarca insan tarafından elde edildi. Yıllarca, Bush yönetimi boyunca, insanlar başlarını bir tuğla duvara vurduklarını hissetti. Seçimle birlikte, bu duvar bir kapıya dönüştü, fakat yalnızca bir çatlaktan ibaretti. Sorulması gereken şu ki; tekmeleyerek mi açılacaktı yoksa çarpılarak mı kapanacaktı?

Bir kişiye bağlı değil. Obama toplum örgütleyiciliğinden, askeri komutanlığa geçti. Askeri kuvvetler, dünyanın en güçlü insanının Oval Ofis’te taleplerini fısıldadığını duyduklarında, başkan pencerenin dışında daha güçlü bir kuvvet olduğunu görmeliydi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, “Eğer bunu söylersem, Bastil’i basacaklar” demeliydi.

Eğer dışarıda kimse yoksa, hepimizin başı çok büyük dertte.

- Denis Moynihan bu yazıya araştırmalarıyla katkıda bulunmuştur.


http://www.guardian.co.uk/commentisfree/cifamerica/2011/oct/12/occupy-wall-street-barack-obama adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


Sloven düşünür Slavoj Žižek, Wall Street işgalcilerini ziyaret etti. Ziyareti sırasında bir konuşma yapan Žižek, göstericilere protestolarının "zararsız" bir duruma dönüştürülmeye çalıştırıldığı uyarısında bulundu ve protestoların yıllar sonra "nostaljik" biçimde anılır hale gelmemesi için sonuç alıcı olması gerektiğini hatırlattı:

Biz hepimiz kaybedenleriz, ancak gerçek kaybedenler aşağıda, Wall Street’te. Onlar milyarlarca dolar paramızla kurtarıldılar. Bize sosyalist deniyor, ancak burada zenginler için her zaman sosyalizm mevcut. Özel mülkiyete saygı duymadığımızı söylüyorlar, ancak 2008 finansal çöküşünde, buradaki herkesin haftalar boyunca gece gündüz yok edebileceğinden daha fazla güç bela kazanılmış özel mülkiyet yok edildi. Size, hayalci olduğumuzu söylüyorlar. Gerçek hayalciler, işlerin kendi yöntemleriyle süresiz olarak devam edebileceğini düşünenlerdir. Biz hayalci değiliz. Biz, kâbusa dönüşen bir hayalden uyananlarız.

Hiçbir şeyi yok etmiyoruz. Biz sadece, sistemin kendi kendini nasıl da yok ettiğine şahit oluyoruz. Hepimiz, çizgi filmlerdeki klasik sahneyi biliriz. Kedi bir uçuruma ulaşmıştır, ancak altında hiçbir şey olmadığı gerçeğine aldırış etmeden yürümeye devam etmektedir. Ancak aşağı baktığında ve farkına vardığında aşağı düşer. Bizim burada yaptığımız şey bu. Wall Street’teki herifler “Heey, aşağı bakın” diyoruz.

2011 Nisan ortasında Çin hükümeti, televizyonlarda, filmlerde ve romanlarda öteki gerçeklik veya zamanda yolculuk içeren bütün öyküleri yasakladı. Bu, Çin için iyiye işaret. Bu insanlar hâlâ alternatiflere dair hayal kuruyor ki sen bu hayal kuruşlarını yasaklıyorsun. Burada bir yasağa gerek yok, çünkü egemen sistem hayal kurma gücümüzü tamamı ile bastırmış durumda. Durmadan gördüğümüz filmlere bakın. Dünyanın sonunu tahayyül etmek kolay. Bir asteroid tüm yaşamı yok ediyor, falan filan. Ancak kapitalizmin sonunu tahayyül edemezsiniz.

Öyleyse burada ne yapıyoruz? Size komünist zamanlardan harikulade, eski bir fıkra anlatayım. Doğu Almanya’dan bir adam Sibirya’da çalışmaya gönderiliyor. Mektubunun denetçiler tarafından okunacağını biliyor ve arkadaşlarına şöyle diyor: “Gelin bir şifre oluşturalım. Eğer benden mavi mürekkeple yazılmış bir mektup alırsanız orada yazdıklarımın gerçek olduğunu bilin. Ama kırmızı mürekkeple yazılmışsa yalandır.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alıyor. Her şey mavidir. Mektupta der ki: “Burada her şey harika. Dükkânlar güzel yiyeceklerle dolu. Sinemalar batıdan güzel filmler gösteriyor. Apartmanlar büyük ve çok rahat. Tek satın alamayacağınız şey kırmızı mürekkep.” Bizim yaşadığımız da bu. İstediğimiz bütün özgürlüklere sahibiz. Tek eksiğimiz kırmızı mürekkep: tutsaklığımızı ifade edecek dil.Bizer öğretilen özgürlüğe dair konuşma yöntemi –teröre karşı savaş vs.-, özgürlüğü tahrif ediyor. Ve burada yaptığınız şey bu. Hepimize kırmızı mürekkep veriyorsunuz.

Burada bir tehlike var. Kendi kendinize aşık olmayın. Burada hoşça vakit geçiriyoruz. Ancak hatırlayın, karnavallar ucuza çıkar. Bunların değerlerinin gerçek kriteri ertesi güne ne kaldığıdır, normal günlük hayatımızın nasıl değişeceğidir. Bu durumda herhangi bir değişiklik olacak mı? Sizin bu günleri, bilirsiniz ya işte, “Aaah. Gençtik ve güzeldi” şeklinde hatırlamanızı istemiyorum. Temel mesajımızın “Alternatiflere dair düşünmemize izin verildi” olduğunu hatırlayın. Temel mesajımız şu: tabu yıkıldı, mümkün olan en iyi dünyada yaşamıyoruz. Önümüzde uzun bir yol var. Karşımıza dikilecek gerçekten zor sorular var. Ne istemediğimizi biliyoruz.Ama ne istiyoruz? Mevcut kapitalizmin yerini hangi toplumsal örgütlenme alabilir? Ne türden yeni liderler istiyoruz?



Hatırlayın. Sorun yozlaşma veya açgözlülük değil. Sorun sistem. Sistem isiz yoz olmaya zorluyor. Sadece düşmanlarınızdan değil, aynı zamanda bu süreci hafifletmeye çalışan yanlış arkadaşlardan da sakının. Kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, yağsız dondurma almamızla aynı şekilde bunu zararsız ahlaki protestoya dönüştürmeye çalışacaklar. Kafeinden arındırılmış bir süreç. Fakat burada bulunmamızın nedeni kola kutularını geri dönüştüreceğimiz, bir çift doları bağış olarak veya yüzde biri “Üçüncü Dünya”nın aç çocuklarına gittiği için bizi mutlu hissettirecek Starbucks kapuçinosunu satın almaya verdiğimiz dünyadan gına gelmesi. İşleri ve işkenceyi dışarıdan birilerine devrettikten, evlilik ajansları kimle çıkacağımızı bile dışarıdan belirledikten sonra, uzun bir süredir şunu görebiliyoruz ki, politik yükümlülüklerimizi de dışarıdan birilerinin eline devretmişiz. Bunu geri istiyoruz.

Eğer komünizm 1990’da yıkılan sistemse biz komünist değiliz. Bugün hâlâ iktdarda olan bu insanların Çin’de en acımasız kapitalizmi sürdürdüklerini hatırlayın. Bugün Çin’de sizin Amerikan kapitalizminizden daha dinamik bir kapitalizm var, ancak demokrasiye ihtiyaç duymuyor. Bu, kapitalizmi eleştirirseniz kendinizi demokrasi karşıtı olarak göreceğinize dair şantaja izin vermemeniz gerektiği anlamına geliyor. Demokrasi ile kapitalizmin evliliği sona erdi. Değişim mümkün.

Bugün olasılıklı olarak algıladığımız şey ne? Sadece medyayı takip edin. Bir yandan teknoloji ve cinsellikte her şey olası gibi görünüyor. Aya seyahat edebilirsiniz, biyo-genetik yoluyla ölümsüz olabilirsiniz, hayvanla veya herhangi bir şeyle seks yapabilirsiniz, ancak toplum ve ekonomi alanına bakın. Orada neredeyse her şey imkânsız sayılıyor. Zenginlerin vergilerinin birazcık yükseltilmesini istersiniz. “İmkânsız” derler. Rekabetçiliğimizi kaybederiz. Sağlık hizmetleri için daha fazla para istersiniz, size “İmkânsız, bu totaliter devlet anlamına gelir” derler. Size ölümsüzlük sözü verilen, ancak sağlık hizmetleri için biracık fazla harcanamayan dünyada yanlış bir şeyler vardır. Belki de önceliklerimizi tam burada ortaya koymamız gerekiyor. Daha yüksek yaşam standardı istemiyoruz. Bizim komünist olmamıza dair kanının tek kaynağı, müştereklerle ilgilenmemiz. Doğanın müşterekleriyle. Entelektüel mülkiyet ile özelleştirilen müştereklerle. Biyo-genetik müşterekleriyle. Bunun için, yalnızca bunun için savaşmalıyız.

Komünizm kesinlikle başarısız oldu, ancak müşterekler sorunu burada. Size, Amerikalı olmadığınızı söyleyecekler. Ancak muhafazakâr köktenciler kendilerinin gerçekten Amerikan olduğunu iddia ettiklerinde onlara bir şey hatırlatılmalı: Hıristiyanlık nedir? “Kutsal Ruh”tur. Kutsal Ruh nedir? İnananların birbirine aşkla bağlı olduğu, kendi özgürlüğünün ve üstlendiği kendi sorumluluğunun olduğu eşitlikçi toplum. Bu anlamda Kutsal Ruh burada. Ve Wall Street’tekiler yanlış putlara tapan paganlar durumundalar. Bu nedenle ihtiyacımız olan tek şey sabır. Korktuğum tek şey şu ki, bir gün evimize gideceğiz ve yılda bir buluşup bira içerek nostaljik bir içimde “Burada ne de güzel zaman geçirmiştik” diyeceğiz. Kendi kendinize bunun olmayacağının sözünü verin. İnsanların sıklıkla bir şeyleri arzuladığını, ancak onu gerçekten istemediğini billiyoruz. Arzuladığınız şeyi gerçekten istemekten korkmayın. Teşekkür ederim.


http://www.imposemagazine.com/bytes/slavoj-zizek-at-occupy-wall-street-transcript adresinde yayımlanan konuşma dökümünden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız



Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi