Content feed Comments Feed



James Petras, Norveç'te faşist saldırgan Anders Behring Breivik tarafından gerçekleştirilen katliam sonrasında, Avrupa'da yükselen ırkçılığa dair yapılan tartışmalara bir makale ile katkıda bulundu. Petras, ekonomik kriz ile birlikte Kuzey Avrupa'da ırkçılığın yükseldiği görüşüne katılırken, krizin Avrupa'nın güneyindeki yansımasının ise "sınıf mücadelesinin ve radikal solun güçlenmesi" olduğunu ifade ediyor:

Avrupa ve ABD’de derinleşen ekonomik kriz, işçi sınıfı ve orta sınıfta birbiriyle çelişen sosyo-politik karşılıkları teşvik ediyor. Avrupa’da, özellikle de Akdeniz ülkeleri arasında (Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya) işsiz gençler, işçiler, alt orta sınıf kamu çalışanları bir dizi genel grev, meydan işgali ve başka türlerden doğrudan eylemler organize etti.

Bununla birlikte, Portekiz, İspanya, Yunanistan ve belki de İtalya’da bile orta sınıf, özel sektör çalışanları ve küçük işletmeciler, “aşırı sağa” yöneldi, gerici başbakanları seçmiş durumda ya da seçmenin eşiğinde. Bir başka deyişle, derinleşen kriz Güney Avrupa’yı kutuplaştırdı: parlamento dışı solun “sokak gücü”nü arttırırken, aşırı sağın kurumsal gücünü sağlamlaştırıyor.

Bunun aksine, Kuzey ve Orta Avrupa’da aşırı sağ ve neo-faşist hareketler, işçiler ve alt orta sınıf arasında, geleneksel merkez sol ve merkez sağ partilerin zararına kayda değer ilerleme sağladı. (1) İskandinav işçi sınıfındaki göreceli istikrar, refah ve iş sahibi olma oranındaki sabitliğe, ırkçı, göçmen karşıtı ve İslamofobik partilere destekteki artış eşlik ediyor. (2)

ABD’ye gelirsek, birkaç dikkate değer istisnayla birlikte, işçi sınıfı, Demokrat Parti’nin sağa dönüşü ve aşırı sağın Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirişi karşısında edilgen izleyici olarak kaldı. Güney Avrupa’nın aksine, ABD’de bir sol sokak siyaseti yok ve Kongre ile Beyaz Saray’ın aşırı sağ politikalarına karşı sadece edilgen bir ret ve kabul etmeme mevcut.

Ekonomik kriz, işçi sınıfının dayanışmasının yerine dağılmışlığını, bölünmüşlüğünü ve iç kutuplaşmasını öne çıkarıyor.

Sağ/sol kutuplaşmalar

Kuzey Avrupa emekçilerinin sağa yöneliminin temel sebeplerinden biri, işçi sınıfına dayanan ideolojinin bırakılmasıdır. İşçi partileri ve sosyal demokrat partiler, çokuluslu şirketler öncülüğündeki ihracat stratejilerini desteklerken, neo-liberal politikalara ön ayak oldu ve bunları yönetti. Büyük işletmeler için azalan oranlı vergi “kesintilerini” benimsediler; saldırgan emperyalist savaşlara (Afganistan, Irak, Libya)katıldılar; Avrupa’daki göçmenleri kovmak için “doğrudan eylem”i yöntem olarak kullanan neo-faşist, aşırı sağ İslamofobik yükselişe müsamaha gösterirken, çoğunlukla Müslüman ülkelere yönelik olan sözümona “teröre karşı savaşı” benimsediler. Avrupa’da iktidarda olan merkez sol (sosyal demokrat ve işçi) ve merkez sağ (Sarkozy, Cameron ve Merkel) paremetiler , Müslüman göçmen haklarına yönelik “çokkültürlülük” kod kelimeli saldırılarında açık sözlü konuşmaktalar. İslamofobiye yönelik hoş görü ve suistimalleri, zenofobik seçmenlerine yönelik ucuza oy kapma aracı ve ABD ile İsrail’in Ortadoğu ve Güney Asya’daki saldırgan savaşlrına katılmalarının meşruiyet aracı olarak hizmet veriyor. Sonuç olarak, “anaakım” yönetimler işçi sınıfı dayanışmasını göçmen işçilerle zayıflattılar ve İslamofobinin, Siyonist ideologların etnik temizlik bakışını da kapsayan daha kin dolu versiyonunu kullanan neo-faşist ırkçılara etkin biçimde karşı koymak için devlet ve sivil toplumun birlikte verdiği her türlü ortak çabayı baltaladılar.


Sendikalar, aşırı sağ söylemlere özellikle yatkın olan “koşullu ve geçici işçiler”in artışına bağlı olarak üye kaybettiler. Aynı derecede önemli biçimde, sendikalar artık işçiler arasında sınıf dayanışmasının güçlendirilmesini hedefleyen siyasi eğitimle uğraşmıyor. Kuzey Avrupa’da ücretler yükselebilirken, sendikaların şirket seçkinleriyle işbirliği, işçileri göçmen karşıtı ve İslamofobik propaganda karşısında savunmasız bıraktı. Bu bağlamda, bozuk bir “sınıf mücadelesi”, örgütsüz işçileri “alttakiler”e, göçmenlere karşı kışkırtmakta. Neo-faşistler, sendikaların ve sosyal demokrat partilerin artık işçi eğitimleri ve sınıf mücadelesi yoluyla aktif biçimde savaşmadığı kültürel ve şovenist inançları destekleyerek ve istismar ederek güçleniyor. Bir başka deyişle, “merkez sol” partilerin ve sendikaların neo-liberal uygulama ve ideolojisi, sınıfın siyasi kimliklerini baltalar ve sağın nüfuzuna ve etkilemesine kapı açar. Merkez sol ve sendika liderleri, artık politikaları için üyelerine danışma ve onları üyeleriyle müzakere etme zahmetinde bulunmadığında bu durum özellikle aşikârdır: Politikaları tepeden dayatırlar ve merkez sol politik sistemin “elitist doğası”na saldırması için “aşırı sağ”a müthiş bir silah temin ederler.

Tersine, Güney Avrupa’da, Kuzey ve Batı Avrupa bankacıları ve onların yerli merkez sol ve sağ politikacıları tarafından uygulanan ağır şartlardan kaynaklanan içe işlemiş ekonomik kriz, sınıf bilincini kuvvetlendirdi ve biledi. Göçmen ve Müslüman karşıtı siyasi söylemler, hızla yükselen işsizlik, acımasız ücret ve emekli maaşı düşüşlerine karşın Güney Avrupa işçileri arasında az bir yankı buldu.

Kuzey Avrupa işçileri, Güney Avrupa ülkelerine daha geniş kemer sıkma önlemleri uygulanması konusunda, Akdeniz işçilerinin tembel, sorumsuz ve sürekli tatilde olduklarına dair ırkçı ideolojinin benimsenmesinde sağla, kendi politikacıları ve bankacılarıyla ittifak yaptılar. Aslında, Yunanistanlı, Portekizli ve İspanyalı işçiler her yıl bir gün fazla çalışıyorlar, daha az dinlenme zamanına sahipler ve emekli aylıkları çok daha az güvende. Kuzeyli işçileri göçmenlere karşı kışkırtan aynı ırkçı duyarlılık, aynı zamanda militan Güney Avrupa işçilerine karşı şovenist klişeler önayak oluyor ve sağcı görüşleri teşvik ediyor.

Alacaklı Kuzey bankaları ve siyasi liderleri, Güney Avrupa’da borç verdikleri seçkinler arasındaki muadillerini kurtarmak için kendi işçi sınıflarından ve orta sınıflarından vergi mükelleflerini sıkıştırıyor –ki bu borçlulara gelirsek, onlar da Kuzey’in borçların ödenmesi talebini karşılamak için kendi işçilerini ve kamu çalışanlarını sıkıştırmaya razı. Emperyal ülkelerdeki Kuzey işçileri, kendi yaşam standartlarının, spekülatif faaliyetler ve kendi bankacılarının sorumsuzca borç vermeleriyle değil, sorumsuz ve borçlu Güney tarafından tehdit edildiğine inandırılmış. İşçiler Güney’de, kendi yerli seçkinlerinin yanında Kuzey Avrupalı alacaklıların da çifte sömürüsünü omuzlamak zorunda; bu nedenle emperyal ve yerli kapitalist sistemin adaletsizliğine dair daha ileri sınıf bilincine sahipler.

Kuzey işçileri, sağ söylemlere, kendi alacaklı egemenleriyle ortak ülküye sahip olacak ve kinlerini yabancı işçiler ile alttaki göçmenlere yöneltecek kadar yatkınlar. Militan mücadeleleri, kendilerinin Akdeniz adalarında ve sahillerindeki tatil köylerinde yapılmak üzere planlanmış tatillerini sekteye uğratabilecek olan grev yapan Yunanistanlı, İspanyalı ve Portekizli işçilere karşı kinlerini açık biçimde ifade ediyorlar. Kuzey Avrupa işçilerini kendi devlet alacaklılarına ve spekülatör finansal seçkinlere karşı kışkırtması gereken ideolojik muharebe, Güney Avrupalı işçilere ve göçmenlere karşı husumete dönüştürüldü. Denizaşırı mali kurtarmalar, emperyal savaşlar ve sosyal programlardaki kesintiler, daralan sosyal harcamalara dair daha büyük bir rekabete ve çalışanlar ile işçiler, “yerli” işçiler ile “göçmen” işçiler arasında daha büyük bir çatışmaya neden oluyor.

Uluslararası işçi dayanışması, ciddi anlamda zayıflamış ve bazı durumlarda yerini uluslararası aşırı sağ şebekelerin, çoğu ergenlik yaşında olan 70 civarında solcu gencin, Norveç İşçi Partisi aktivistlerinin katledilmesinde olduğu gibi, göçmen haklarının ilerici destekçilerine karşı doğrudan kanlı tehditler halini alan göçmen karşıtı kin dolu propagandasına bırakmış halde ve bu durum, çoğu ergenlik yaşında olan 70 civarında solcu gencin, Norveç İşçi Partisi aktivistlerinin katledilmesinde olduğu gibi, göçmen haklarının ilerici destekçilerine karşı doğrudan kanlı tehditler halini alıyor. Aşırı sağ, göçmenlere ve Müslümanlara karşı saldırısına başladı ve şimdi onları destekleyen ülke içindeki sola ve ilerici hareketlere yönelmiş durumda. Bu durum, fanatik İsrail destekçisi, Siyonist ideologlarla, Filistinlilerin haklarını destekleyenlere saldıran neo-faşist İslamofobikler arasındaki evlilikle daha karmaşık bir hâl aldı; bu, Norveçli faşist soykırımcı Anders Behring Breivik tarafından defalarca vurgulandı. Sorun şu ki, “saygın” liberal, sosyal demokrat ve muhafazakâr partiler, seçim kampanyalarında, artan oranlı vergileri yükselterek ve tüm işçileri (yerli ve göçmen) sermayeye karşı birleştirmek için daha büyük kamu yatırımlarıyla onları finanse etmek, eşitsizliği azaltabilecek geniş kapsamlı sınıf reformlarına girişmektense, işçileri kendilerine çekmek amacıyla aşırı sağın göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlerine yataklık ettiler.

İşçi sınıfı dayanışmasının yokluğunda, göçmen işçilerin oğulları ve kızları, özellikle de aşırı oranda işsiz olan genç emekçiler, 2011 “sıcak Ağustos”unda İngiltere çapında gerçekleşen ayaklanmalarda gün gibi ortada olan biçimde, mahallelerindeki işyerlerini talan etme, polisle yüzleşme ve genel anlamda sakat bırakma gibi doğrudan eylem biçimlerine girişiyorlar. İşçi sınıfı siyasetinin terki, şiddet içeren sağ aşırıcılık, etnik kaynaklı göçmen ayaklanması ve yağmaları üretmekte. İşçi Partisi elitleri, kendilerini, hiçbir özeleştiri belirtisi veya işçi sınıfı ve işsizler arasında sağa yönelime neden olan sosyo-ekonomik yapıyı değiştirmeye yönelik herhangi bir program olmaksızın, aşırıcılık ve şiddeti kınamak ve soruşturma çağrısı yapmak ile sınırlamış izleyici konumundalar.



Birleşik Devletler: Sağın yükselişi

Avrupa’nın aksine, aşırı sağ ABD’nin kurulu düzeninin bünyesinde yabancılık çekmiyor. Göçmen karşıtı vahşi politikalar, Obama yönetiminin ilk üç yılında 1 milyona yakın izinsiz çalışan işçinin veya aile üyesinin sınır dışı edilmesine neden oldu (George W. Bush döneminin üç katı). Çay Partisi, Beyaz Saray’la işbirliği içinde sosyal güvenlik ağında devasa kesintileri destekleyen Cumhuriyetçi Parti üyelerini Kongre’ye seçtirdi. Kitle iletişim araçları, Kongre, Beyaz Saray, kitle temelli Hıristiyan köktenci politikacılar, önde gelen Siyonist kişilikler ve örgütler, halkın güvensizlik duygusunu körükleyerek İslamofobiyi bilfiil destekliyor ve kin dolu kampanyalara öncülük ediyor. ABD “düzen”i, Avrupa’daki aşırı sağın ırkçı gündeminin bir adım önünde gitmekte. Aşırı sağ, silahlarını doğrudan yoksullara, işçi sınıfına ve kamu çalışanlarına (özellikle de öğretmenlere) yönelik sosyal programlara çevirmiş durumda.

Dahası, borç finansmanı ve kamu harcamalarına yönelik saldırıları, devlete bağımlı olan sermaye sınıfı kesimleri ile çatışmaya neden olmuş halde. Borç tavanını yükseltmeye dair en son gerçekleşen Kongre “tartışması” boyunca, Wall Street aşırı sağa karşı seçici bir mücadeleye katıldı: kamu karşıtı birleşik saldırılarını desteklerken, sosyal kesintiler ve vergi reformlarını da içeren bir “uzlaşma” yaptı.

Avrupa’dakinin tersine, ABD işçi sınıfı ve yoksul kitlesi edilgen durumda. Yansızlaştırılmış haldeler: ne İngiltere’deki sokak isyanlarıyla ilgileniyorlar, ne Kuzey Avrupalı muadilleri gibi keskin biçimde aşırı sağa dönüyorlar, ne de Güney Avrupa’nın militan işçi grevlerine katılıyorlar. Wisconsin’deki kamu çalışanları sendikası hariç, ABD sendikaları bütün büyük meydan okumalardan uzak durumdalar. Amerikan sendika patronları, Demokrat Parti ile ortaklaşmaya yoğunlaşmış ve küçülen kitlelerine harekete geçiremez haldeler. Çay Partisi, halk tarafından desteklenen Medicare, Medicaid, işsizlik sigortası ve sosyal güvenlik gibi kamu programlarına – bütün bu programlar büyük ihtimalle Amerikan işçilerinin ve onların ailelerinin çıkarına- yönelik düşmanca saldırısı nedeniyle, Avrupa’daki emsallerinin aksine, çoğu işçiyi cezp etmiyor. Diğer yandan ABD’deki ekonomik kriz, Akdeniz tarzı kitle eylemlerine neden olmadı, çünkü Amerikan sendikaları ya hiç bulunmuyor (özel sektör çalışanlarının yüzde 93’ü sendikalı değil), ya da felçlik derecesinde uzlaşmış biçimde.

Şimdiye dek, ABD işçi sınıfı aşırı sağın yükselişinin seyircisi konumunda, çünkü örgütlü liderleri kaderlerini, aşırı sağın gündeminin büyük kısmını benimseyen Demokrat Parti’ye bağlamış halde.

Sonuç

İşçi sınıfı ve orta sınıfının, sol ya da sağ için aktif savaşçılar olmaktansa edilgen kurbanlar olduğu ABD, Avrupa’nın aksine, neo-liberalizmden aşırı sağ politikalara barışçıl bir geçişi deneyimliyor. Avrupa’da son kriz, Güney’deki işçilerin radikal sola yönelimi ile Kuzey Avrupalı işçilerin aşırı sağa dönüşü arasındaki derin kutuplaşmayı su yüzüne çıkarıyor. Uluslararası işçi dayanışması ideali, en iyimser görüşle, yerini Güney Avrupa işçilerinin bölgesel dayanışmasına ve en kötümser görüşle de Kuzey Avrupa ülkelerindeki sağcı partilerin ağına bırakmakta. Uluslararası dayanışmanın reddi ile birlikte, Güneyli işçiler, işsizleri, öğrencileri, küçük işletmecileri ve emeklileri de içeren geniş çaplı toplumsal hareketlerle eklemlenirken, Kuzey’de şovenist ve ırkçı eğilimler almış yürümüş durumda.

Güney Avrupa’da parlamenter sağ, merkez solun yarattığı düş kırıklığından faydalanırken, hâlâ parlamento dışı işçiler ve toplumsal hareketlerden gelen aşılması güç dirençle karşılaşıyor. Bunun aksine, Kuzey Avrupa ve ABD’de aşırı sağ, -sokaklarda veya işyerlerinde- böylesi bilinçli bir muhalefetle karşılaşmıyor. Bu bölgelerde, sadece ekonomik sistemin çökmesi ya da başlıca sosyal programlardan veya önlemlerden yapılan müthiş kesintilerle birleşen uzatmalı sert ekonomik durgunluk, işçi sınıfının dirilişini gerçekleştirebilir ve umarım bu, aşırı sağdan değil, sınıf bilinçli soldan gelir.

(1) Kuzey Avrupa’daki aşırı sağcı partilere yönelik işçi desteğine dair bir araştırmaya göre, “işçiler bu partilerin esas tabanları haline gelmiş durumda”. Bkz. Daniel Oesch, “Batı Avrupa’da Sağcı Halkçı Partilere Verilen İşçi Desteğinin Açıklaması: Avusturya, Belçika, Fransa, Norveç ve İsviçre’den Kanıtlar, International Political Science Review 2008: 29; sf. 350 -373.
(2) İşçilerin güdüleri değişkenlik gösterirken, aşırı sağ partiler bundan faydalanıyor.


http://petras.lahaine.org/?p=1871 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Düzenin karmaşası

24 Ağustos 2011 Çarşamba


Portekizli akademisyen Boaventura de Sousa Santos, İngiltere’de geçtiğimiz ay gerçekleşen ayaklanmaya dair kaleme aldığı makalede, neo-liberalizmin bir bütün olarak söz konusu ayaklanmayı tetiklediğine ve yaşananların istisna olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekti:

Özgüllüklerine karşın, Londra ve diğer İngiliz şehirlerindeki şiddetli isyanlar istisnai bir olay olarak görülmemeli. Bunlar, çağımızın huzur bozucu bir işaretidir. Günümüz toplumlarında, alev alabilirliği yüksek bir yakıt, ailelerce, topluluklarca, toplumsal örgütlerce, politikacılarca varlığından haberdar olunmadan kolektif yaşamlarımızın altından akıyor. Yüzeye çıktığında, kıvılcım benzeri bir olayla harekete geçirildiğinde, akıl almaz boyutlardaki bir sosyal yangını ateşleyebilir.

Böylesi bir yakıt dört bileşenden oluşmaktadır: sosyal adaletsizlik ve bireyselciliğin tasdiki, bireysel ve toplumsal yaşamın ticarileştirilmesi, hoşgörü şeklinde yeniden adlandırılan ırkçılık, yurttaşlara yönelik “yasal” yağmanın ve neden olduğu huzursuzluğun idaresine dönüştürülen politikalar tarafından takip edilen imtiyazlı elitlerce çalınmış demokrasi. Bu bileşenlerin her biri, bir iç çelişki doğurur. Çakıştıklarında, herhangi bir olay, bir patlamaya sebep olabilir.

Adaletsizlik ve bireyselcilik: Neo-liberalizmle birlikte, adaletsizliğin vahşi artışı çözüme kavuşacak bir problem olmaktan çıktı. Süper-zenginlerin şatafatı, sözde başarılı olmak için yeterince çabalamadığından öyle olan halkın büyük çoğunluğunun yoksulluğunu reddeden toplumsal modelin başarısının ispatı haline geldi. Bu ancak böyle olur; çünkü çelişkili bir biçimde eşitliğe dair bir ütopya olarak yaşanması gereken bireyselcilik mutlak değer haline gelmiş durumda; yani ister faili, ister yararlanıcısı olsun, her birey toplumsal dayanışmayı aynı derecede geçersiz kılıyor.

Böylesi bir birey, adaletsizliği ancak kendi çıkarına aykırı olursa bir sorun olarak görür. Durum böyle olunca adaletsizlik, haksızlık olarak sayılır.

Yaşamın ticarileştirilmesi: Tüketim toplumu, insanlar arasındaki ilişkinin yerine, insanlar ile “şey”ler arasındaki ilişkiyi koymayı da beraberinde getiriyor. Tüketici, ihtiyaçların tatmini yerine onları sonsuz bir şekilde yaratmayı, kişisel yatırımını şeylere yapmayı amaçlar, sahip oldukları kadar güçlü olur. Alışveriş merkezleri, şeylerde başlayıp şeylerde biten sosyal ilişkiler ağının ruhani imgelemini sağlar. Daima kârlılık için yanıp tutuşan sermaye, bizim pazarda ticaretinin yapılması için her zaman çok sıradan (su, hava) veya çok kişisel (kişisel gizlilik, siyasi görüşler) olarak gördüğümüz pazar ürünlerinin yasasına boyun eğiyor. Paranın evrensel arabulucu olduğuna inanmakla, onu elde etmek için her şeyin yapılabileceğine inanmak arasında, insanların düşündüğünden daha küçük bir basamak vardır. Muktedir olanlar, bu basamağı her gün adımlarlar ve onlara hiçbir şey olmaz. Bunu gören yoksul kendisinin de aynı şeyi yapaileceğine inanır ve hapsi boylar.


Hoşgörü adı altında ırkçılık: Başlangıçta İngiltere’deki kargaşanın etnik boyutu mevcuttu. 2005 sonbaharında Paris ve diğer Fransa şehirlerini sallayan kargaşada olduğu gibi 1981 yılındaki için de aynı durum geçerliydi. Bu durum tesadüf değil; aksine, siyasi sömürgeciliğin sona ermesinden uzun zaman sonra toplumda hüküm sürmeye devam eden sömürge sosyalliğini yansıtıyor. Farklı etnisitelerden gençler isyana dahil olduğuna göre ırkçılık, bileşenler arasından sadece biri. Fakat önemli bir bileşen, çünkü ırkçılık sosyal dışlanmışlığa onur çürümesini ekliyor. Bir başka ifadeyle, daha eksik olma, daha eksiğine sahip olma tarafından daha da kötü hale getiriliyor. Şehirlerimizdeki genç siyah bir insan her gün, ne olduğundan veya ne yaptığından bağımsız biçimde, (kendisi hakkında, ç.n.) sürüp giden şüpheyi deneyimler. Bu şüphe, ayrımcılıkla mücadele eden resmi politikalarla kafası karışan bir toplumda varlığını sürdürerek, sahte çokkültürlülük görünüşüyle ve hoşgörü lütfu ile giderek artan biçimde zehirli hale geliyor. Herkes ırkçılığı reddettiğinde, ırkçılığın kurbanları, onlara karşı mücadele etmek için ırkçı olarak isimlendiriliyor.

Demokrasinin gaspı: İngiltere’deki kargaşayla, reyting kuruluşları ve mali piyasalara tarafından dayatılan kemer sıkma önlemleri sonucunda yurttaş refahının tahrip olması arasındaki ortak nokta nedir? Her ikisi de demokratik düzeni, kuşkulu sonucu olan bir gerilim testine maruz bırakır. Ayaklanan gençler suçludurlar, fakat biz burada Başbakan David Cameron’un dediği gibi “saf ve yalın bir suçlulukla” yüz yüze değiliz. Bankaları kurtarmak için kaynak bulan, ancak adına yakışır bir gelecekle karşı karşıya olmayan gençleri; mevcut işsizlik artışı ile artık anlamsız hale gelebilecek ve giderek pahalı hale gelen eğitime dair kâbusa saplanıp kalan gençleri kurtarmak için bu kaynağı bulamayan toplumsal ve siyasi bir modelin şiddetli ve politik ifşasıyla yüzleşiyoruz. Bunlar, toplum yararına karşı kamu politikalarının, öfke, kursalsızlık ve başkaldırı için eğitim kamplarına dönüştürdüğü mahallelerde mahvolmuş gençler.

Neo-liberal amentü ve şehirli isyancılar arasında korkunç bir simetri var. Toplumsal kayıtsızlık, kibir, harcamanın adaletsiz bölüşümü; kaos, şiddet ve korkunun tohumunu atıyor. Bu durumdan gücenen tohumu atanlar, yarın, tohumunu attıkları şeyin bugün şehirlerimize sıklıkla uğrayan kaos, şiddet ve korkuyla bir ilgisi olmadığını ileri sürecekler. Gerçek düzensizlik iktidarda ve yakında siyasi iktidarı yeniden düzene sokacak güçleri olmayanlarca bununla rekabet edilecek.

Boaventura de Sousa Santos: Portekiz Coimbra Üniversitesi İktisat Fakültesi Profesörü.

http://www.zcommunications.org/the-chaos-of-order-by-boaventura-de-sousa-santos adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Latin Amerika ve bölgedeki toplumsal hareketler üzerine analizleri ile tanınan Marksist düşünür James Petras, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in son dönemde Kolombiya ile işbirliğine ağırlık veren siyasetini eleştiren bir makale kaleme aldı. Petras, Chavez’in FARC ve ELN gerillalarını Kolombiya’ya iade etmesinin ve bu ülke ile işbirliği girişimlerinin, sağa yönelmesinin işaretleri olduğu yorumunu yapıyor:

Giriş: Hugo Chavez’in radikal “Bolivarcı Sosyalist” hükümeti birkaç Kolombiyalı gerilla liderini ve İsveç vatandaşlığı olan bir radikal gazeteciyi tutukladı ve Başkan Juan Manuel Santos’un sağcı rejimine teslim etti, Kolombiya hükümetinin övgü ve şükranını kazandı.

Solcu bir devlet başkanı ile insan hakları ihlalleri, işkence ve politik tutsakların kaybedilmesinden oluşan tarihinin kötülüğü ile bilinen bir rejim arasında devam eden yakın işbirliği Avro-Amerikan emperyal kuruluşları memnun ederken, tüm Latin Amerika’da insan hakları savunucuları, solcular ve halkçıların geniş çaplı protestolarına neden olmakta.

26 Nisan 2011’de Venezüella göçmenlik yetkilileri, sadece Kolombiya Gizli Polisi’nin (DAS) bilgilerine güvenerek Kolombiya vatandaşlığından İsveç vatandaşlığına geçmiş bir gazeteci olan ve ülkeye henüz girmiş bulunan Joaquin Perez Becerra’yı gözaltına aldı. Perez, Kolombiya gizli polisinin kendisi hakkındaki “FARC lideri olduğu” suçlamalarına dayanılarak 48 saat içinde Kolombiya’ya iade edildi. Uluslararası diplomatik protokollerin ve Venezüella anayasasının ihlali olmasına karşın bu eylem Başkan Chavez’den bizzat destek aldı. Venezüella silahlı kuvvetleri, bir ay sonra Kolombiyalı muadillerine katıldılar ve şu anda Venezüella cezaevinde avukatıyla görüşmeksizin Kolombiya’ya iadesini bekleyen Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin (FARC) liderlerinden olan Julian Conrado takma adlı Guillermo Torres’i yakaladılar. 17 Mart’ta Venezüella Askeri İstihbaratı (DIM), Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) üyesi gerillalar oldukları iddia edilen Carlos Tirado ve Carlos Perez’i gözaltına aldı ve Kolombiya gizli polisine teslim etti.

Yine de Chavez’in baskıcı Kolombiya rejiminin işbirlikçisi olarak herkesçe görülebilen yüzü yeni değil. 13 Aralık 2004’te FARC’ın uluslararası sözcülerinden, ailesi Caracas kökenli olan ve Venezüella vatandaşı olmuş Rodrigo Granda, uluslararası bir konferansa katıldığı Caracas şehir merkezinde sivil giyimli Venezüella istihbarat servisi ajanları tarafından yakalandı ve Bogota’daki Venezüella büyükelçisinin “onayı” ile gizlice Kolombiya’ya götürüldü. Bazı konferans katılımcılarının da dahil olduğu birkaç haftalık uluslararası protestoların ardından Başkan Chavez, “kaçırılma”yı Venezüella’nın bağımsızlığının ihlali olarak tanımlayan bir açıklama yayımladı ve Kolombiya ile ilişkileri kesme tehdidinde bulundu. Son zamanlarda Venezüella, Kolombiya’nın narko-rejiminin devrimci politik rakiplerinin iadesini pekiştirdi: 2009’un ilk beş ayında Venezüella, ELN üyesi olduğu iddia edilen 15 kişiyi iade etti ve Kasım 2010’da bir FARC militanı ve ELN üyesi olduğundan şüphelenilen iki kişi Kolombiya polisine teslim edildi. Ocak 2011’de ELN lideri olduğundan şühelenilen Nilson Teran Ferreira, Kolombiya ordusuna teslim edildi. Latin Amerika’nın en kötü şöhretli otoriter sağcı yönetimi ile sözümona en radikal “sosyalist” hükümeti arasındaki işbirliği, politik kimliklerin anlamına, bunların iç siyasetle ve uluslararası siyasetle nasıl ilişkilendiğine ve daha belirgin biçimde devlet politikalarına hangi ilkeler ve çıkarların rehberlik ettiğine dair önemli sorunları ortaya çıkarıyor.

Devrimci dayanışma ve devlet çıkarları

Venezüella politikalarında, Latin Amerika’daki devrimci mücadele ve hareketlere sempati ve hatta destek açıklama halinden şu andaki emperyal güçler destekli sağcı rejimlerle işbirliğine uzanan yakın zamandaki “dönüş”ün çeşitli tarihsel emsalleri mevcut. Bu, söz konusu işbirliklerinin bağlamlarını ve koşullarını sorgulamaya yardımcı olabilir:

Rusya’daki Bolşevik devrimci hükümeti başlangıçta Almanya, Macaristan, Finalndiya ve diğer yerlerdeki devrimci ayaklanmalar gönülden destek verdi. Bu ayaklanmaların yenilgileri ve kapitalist rejimlerin sağlamlaşması ile birlikte Bolşevik liderleri arasında Rusya devletinin ve ekonomisinin çıkarları öncelik halini aldı. Komünist Rusya ile Batılı kapitalist devletler arasındaki ticaret ve yatırım anlaşmaları, barış antlaşmaları ve karşılıklı diplomatik tanıma, “bir arada yaşama”nın yeni politikalarını belirledi. Faşizmin yükselişi ile birlikte, Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği devletler arası ittifakları, öncelikle Batılı müttefik kuvvetlerle, aksi takdirde Nazi Almanya’sı ile ittifakı güvence altına almak için komünist politikayı daha da ikincil hale getirdi. Hitler-Stalin paktı, Sovyetler tarafından bir Alman işgalini engellemenin ve sınırlarını ezeli sağcı düşmana karşı güvence altına almanın yolu olarak düşünüldü. Stalin’in iyi niyetinin bir göstergesi olarak, Rusya’dan sığınma talep eden sürgün edilmiş önde gelen birkaç Alman komünist lider Hitler’e teslim edildi. Bu kişiler şaşırtıcı olmayan biçimdeişkenceye uğradı ve idam edildi. Bu uygulama ancak Hitler Rusya’yı işgal ettikten ve Stalin, büyük kısmı yok edilmiş durumda olan Alman komünistlerini “Anti-Nazi” yeraltı direnişine yeniden katılmaya teşvik etmesinden sonra durdu.

1970’lerin başında Mao’nun Çin’i, Nixon’ın ABD’si ile barışırken ve Sovyetler Birliği ile bağlarını koparırken Çin dış politikası aralarında Angola’da Holden Roberts ve Şili’de Pinochet’nin de olduğu ABD destekli karşı devrimlerin desteklenmesine doğru yön değiştirdi. Çin, SSCB ile zayıf da olsa bağı olan tüm sol hükümetleri ve hareketleri alenen suçladı ve bunların düşmanlarını, Avro-Amerikan emperyal çıkarlarına nasıl hizmet ettiklerine önem vermeksizin bağrına bastı.

Stalin’in SSCB’sinde ve Mao’nun Çin’inde kısa vadeli “devlet çıkarları”, devrimci dayanışmayı gölgede bıraktı. Bu “devlet çıkarları” nelerdi?

SSCB özelinde, Stalin, Hitler Almanyas’sı ile bir “barış antlaşması”nın kendilerini emperyalist Nazi işgalinden koruyacağına ve Rusya etrafındaki kuşatmayı kısmen sonlandıracağına dair kumar oynadı. Stalin artık uluslararası işçi sınıfının savaşı önleme konusunda gücüne güvenmiyordu, özellikle de bir dizi devrimci yenilginin ve solun önceki onyıllardaki genelleşmiş geri çekilmesinin (Almanya, İspanya, Macaristan ve Finlandiya) ışığında. Faşizmin ve aşırı sağın ilerleyişi, Batı’nın SSCB’ye yönelik aralıksız düşmanlığı ve Hitler’i yatıştırmaya dönük Batı Avrupa siyaseti, Stalin’i Almanya ile kendi barış antlaşması için çabalamaya ikna etti. SSCB, yeni “barış ortağı”na karşı “samimiyet”ini göstermek amacıyla Nazilere yönelik eleştiri vurgusunu azalttı, tüm dünyadaki komünist partileri Hitler Almanya’sı yerine Batı’ya saldırmaya odaklanmaya zorladı ve Sovyetler Birliği’nde sığınma hakkı kazanan Alman komünist “teröristleri” iade etmeye razı oldu.

Stalin’in “aşırı sağ” ile anlaşmalar vasıtasıyla kısa vadeli “devlet çıkarları” peşinde olma çabası stratejik bir felaket ile sonuçlandı: Nazi Almanya’sı önce Batı Avrupa’yı fethetmekte özgür kaldı, daha sonra ise namlularını Rusya’ya çevirdi, hazırlıksız bir SSCB’yi istila etti ve ülkenin yarısını işgal etti. Bir yandan da uluslararası anti-faşist dayanışma hareketleri zayıflamıştı ve Stalin politikalarının zigzagları ile geçici olarak kafası karışmıştı.

1970’lerin ortalarında Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD ile “uzlaşma”sı uluslararası siyasette dönüşe yol açtı: “ABD emperyalizmi” daha büyük bir bela olan “Sovyet sosyal emperyalizmi”ne karşı müttefik haline geldi. Sonuç olarak Mao Tse Tung başkanlığındaki Çin, uluslararası destekçilerini Sovyet yardımı alan ilerici yönetimlerin (Küba, Vietnam, Angola vb.) aleyhinde olmaya zorladı ve Güney Asya’daki ABD destekçisi bağımlı devletlere karşı devrimci silahlı direnişe olan desteğini çekti. Çin’in Washington ile “anşalma”sı, birincil “devlet çıkarları”nı güvence altına almak içindi: Diplomatik tanıma ve ticari ambargonun sonlanması. Mao’nun kısa vadeli ticari ve diplomatik kazanımları, içerideki sosyalist değerleri ve dışarıda devrimi ilerletme şeklindeki daha asli stratejik hedeflerin fedası ile güvence altına alındı.

Sonuç olarak Çin, Üçüncü Dünya devrimcileri ve antiemperyalistleri arasındaki güvenilirliğini, Beyaz Saray’ın gözüne girme ve kapitalist dünya pazarına daha geniş erişim karşılığında yitirdi. Kısa vadeli “pragmatizm”, uzun vadeli dönüşüme neden oldu: Çin Halk Cumhuriyeti, Asya’daki ve belki de dünyadaki en büyük toplumsal eşitsizliklerle dinamik gelişen bir kapitalist güç haline geldi.



Venezüella: Devlet çıkarları, uluslararası dayanışmaya karşı


Başkan Chavez’in seçilmesinin (1999) nedeni ve sonucu olan radikal siyasetin yükselişi, bütün latin Amerika’da 1990’ların sonlarından 21. yüzyılın ilk on yılının ortalarına kadar (1995-2005) olan dönemde devrimci toplumsal hareketlerin yükselişi ile çakışır. Ekvador, Bolivya ve Arjantin’de neo-liberal yönetimler devrildi, kitlesel toplumsal hareketler her yere kök salan nep-liberal ortodoksiye meydan okudu; Kolombiya gerilla hareketleri başlıca şehirlere doğru ilerliyordu; ve Brezilya, Arjantin, Bolivya, Paraguay, Ekvador ve Uruguay’da merkez sol siyasetçiler seçildiler. ABD ekomonik krizi, Washington’ın “serbest ticaret” gündeminin güvenilirliğini baltaladı. Asyalıların, sosyal programları ve kamulaştırmaları finanse eden artan hammadde talebi, Latin Amerika’da ekonomik patlamayı kamçıladı.

Venezüella özelinde, başarısız olan ABD destekli darbe ve 2002-2003’te patronların” boykot”u Chavez’i kitlelere yaslanmaya ve sola dönmeye zorladı. Chavez, petrolü ve ilişkili endüstrileri “yeniden kamulaştırma”ya başladı ve “Bolivarcı sosyalist” bir ideolojiyi açıkça dllendirdi.

Chavez’in radikalleşmesi Latin Amerika’da elverişli bir iklim buldu ve artan petrol fiyatlarından kaynaklanan bol gelir sosyal programlarını finanse etti. Chavez, iktidardaki merkez sol yönetimleri kapsayan, radikal toplumsal hareketleri destekleyen ve karşılıklı anlaşma için Kolombiyalı gerillaların yaptığı önerileri destekleyen bir çoğul politika sürdürdü. Chavez, Kolombiyalı gerillaların “teröristler” olarak değil, meşru “savaşçılar” olarak tanınması çağrısında bulundu.

Venezüella dış politikası, Latin Amerika/Karayip örgütlerini özellikle destekleme, bölgesel tixaret ve yatırım ilişkilerini güçlendirme ve ABD müdahalesine, askeri anlaşmalarına, üslerine ve ABD destekli darbelere karşı bölgesel ittifakları güvence altına alma yoluyla Washington’dan doğan başlıca tehdidi yalnızlaştırmaya yöneldi.

ABD’nin Venezüella’daki muhalefet gruplarını (seçime giren ve parlamento dışındaki) finanse etmesine karşılık olarak Chavez, tüm Latin Amerika’daki antiemperyalist gruplara manevi ve politik destek sağladı. İsrailli ve Amerikalı siyonistlerin Venezüella’ya saldırmasından sonra Chavez, Filistinlilere destek sundu ve İran ile diğer Arap antiemperyalist hareket ve rejimleriyle bağlarını genişletti. Hepsinden önemlisi Chavez, emperyalizme karşı radikal bir eksen oluşturmak için Küba önderliğine danışarak Küba ile politik ve ekonomik bağlarını kuvvetlendirdi. Washington’ın ekonomik ambargo yolu ile Küba devrimini boğazlama çabası, Chavez’in Havana ile yaptığı geniş çaplı, uzun vadeli ekonomik anlaşmaları ile etkin biçimde baltalandı.

Geçtiğimiz onyılın ikinci yarısına kadar Venezüella dış politikası –onun “devlet çıkarları”- tüm Latin Amerika’daki sol yönetimlerin ve toplumsal hareketlerin çıkarları ile denk düştü. Chavez, ABD’nin yarımküredeki bağımlı devletleri ile, özellikle de narko-ölüm mangası üyesi Devlet Başkanı Alvaro Uribe (2002-2010) tarafından yönetilen Kolombiya’yla diplomatik olarak çatıştı. Buna karşın son yıllar, birtakım harici ve dahili değişimlere ve merkeze doğru aşamalı yön değiştirmeye sahne oldu.

Latin Amerika’daki devrimci kabarış geri çekilmeye başladı: Kitlesel ayaklanmalar, radikla harketlerin seferberliğini sona erdiren ve tarım-maden ihracatına dayanan stratejileri benimseyen, her daim ABD kontrolünden bağımsız özerk dış siyaset izleyen merkez sol yönetimlerin ortaya çıkışına neden oldu. Kolombiya gerilla hareketi çekilme halindeydi ve savunma pozisyonundaydı –Venezüella’yı düşman Kolombiya’nın bağımlı yönetimine tampon yapma kapasiteleri azaldı. Chavez, brezilya’da Lula’nın, Bolivya’da Morales’in, Ekvador’da Correa’nın, Uruguay’da Vazquez’in ve Şili’de Bachelet’nin “sosyal liberal” yönetimlerinin eleştirmeyen bir destekçisi haline gelerek bu “yeni gerçekler”e adapte oldu. Chavez, hareketlerinin yeniden canlanmasından doğabilecek her türlü uzun vadeli destekten çok, giderek artan biçimde mevcut yönetimlerden acil diplomatik desteği tercih etti. Brezilya ve Arjantin’le ticari bağlar ve giderek saldırganlaşan ABD’ye karşı dost Latin Amerika ülkelerinden alınan diplomatik destek, Venezüella’nın dış politikasının merkezine oturdu: Venezüella politikasının temeli artık merkez sol ve sol yönetimlerin iç politikaları değil, bunların bağımsız dış politikaya destek derecesiydi.

Tekrarlanan ABD müdahaleleri, Chavez’e karşı başarılı bir darbe yaratmada veya bir seçim zaferini güvence altına almada başarısız oldu. Bunun sonucu Olarak Washington, Kolombiya’daki 5 milyar dolar askeri yardım alan bağımlı devleti aracılığıyla Chavez’e karşı dış tehdidi kullanma yoluna yöneldi. Kolombiya ordusunun güçlendirilmesi, ölüm mangalarının Venezüella sınırını geçmesi ve sızmada bulunması Chavez’i büyük ölçekli Rus silahı alımına ve bir bölgesel ittifakın (ALBA) oluşturulmasına zorladı.

Honduras’daki ABD edstekli darbe, Venezüella siyaseti üzerine esaslı bir yeniden düşünmeye neden oldu. Darbe, demokratik biçimde seilmiş merkez liberal bir lideri, Başkan Zelaya’yı, bir ALBA üyesini devirdi ve Beyaz Saray’a itaat eden baskıcı bir rejim kurdu. Bununla birlikte darbe, ABD’nin tüm Latin Amerika’da yalnızlaştırılması etkisini getirdi –tekbir yönetim dahi Tegucigalpa’daki yeni yönetimi desteklemedi. Kolombiya, Meksika, Peru ve Panama’daki neo-liberal yönetimler bile Honduras’ın Amerikan Devletleri Örgütü’nden çıkarılması yönünde oy kullandı. Diğer yandan Venezüella, sağın ve merkez solun bu “birliği”ni, muhafazakâr yönetimlerle arasındaki çitleri onarma yolunda bir fırsat olarak gördü; ve ayrıca Obama yönetiminin egemenliğini yeniden kazanmak için “askeri seçenek”i kullanmaya hazır olduğunu anladı.

Bir ABD askeri müdahalesi korkusu, Obama-Uribe arasında Kolombiya’nın Venezüella sınırına yakın bölgesinde yedi ABD stratejik askeri üssü kurulması konusundaki anlaşma ile fazlasıyla yükseltildi. Chavez, bu yakın tehdide yanıtında tereddüt etti: Kolombiya ile ticari ve diplomatik ilişkileri neredeyse kestiği noktada, Uribe bir arada yaşamaya konusunda bir anlaşma imzalamaya dair hiçbir arzu göstermemesine karşın onunla acilen uzlaştı.

Bu arada 2010’daki Venezüella kongre seçimler, ABD destekli sağcılara destekte önemli artışa (yaklaşık yüzde 50) ve kongrede daha geniş biçimde temsillerine (yüzde 40) neden oldu. Sağ, Venezüella içindeki desteğini arttırırken Kolombiya’da sol, hem gerillalar hem de parlamenter muhalefet zemin kaybetti. Chavez, bir askeri provokasyona hemen yanıt verecek karşı denge ağırlığına güvenemedi.

Chavez, çeşitli seçeneklerle karşı karşıya kaldı: Bunlardan ilki radikal hareketlerle uluslararası dayanışma şeklindeki daha önceki politikaydı; ikincisi ABD destekli neo-liberal yönetimlere kuvvetli eleştirelliği ve katı muhalefeti korurken merkez sol yönetimler ile çalışmayı sürdürmekti; ve üçüncü seçenek sağa doğru dönmek, daha belirgin biçimde Kolombiya’nın yeni seçilmiş devlet başkanı Santos ile uzlaşmaya çabalamak ve “saldırmazlık” taahhütü (böylece Kolombiya, sınır ötesi narko ve askeri saldırılarını sınırlıyor) karşılığında Kolombiya’nın solcu düşmanlarını bertaraf etme konusunda Venezüella’nın işbirliği koşuluyla geniş askeri, politik ve ekonomik anlaşmalar imzalamaktı.

Venezüella ve Chavez, FARC’ın bir sorumluluk olduğuna ve Kolombiya’nın radikal kitlesel toplumsal hareketlerinin desteğinin Başkan Santos ile yakın diplomatik ilişkiler kadar önemli olmadığına karar verdi. Chavez, Santos’un politik taleplerine boyun eğmenin Venezüella devletine, uluslararası dayanışma hareketinin ve sendikalar ve entelektüeller arasındaki kendi iç radikal müttefiklerinin desteğine bel bağlamaktan daha fazla güvenlik sağlayacağını hesap etti.

Bu sağa dönüş doğrultusunda, Chavez yönetimi Santos’un taleplerini yerine getirdi –önde gelen solcu bir gazeteci ile birlikte FARC/ELN gerillalarını tutukladı ve yirmi yıldan fazla bir süredir işkence ve yargısız infazlar anlamında Amerika kıtasında en kötü insan hakları siciline sahip ülkeye iade etti. Kolombiya’nın 7000’den fazlası sendikacı, köylü, yerli, öğrenci, bir başka deyişle savaşmayan kimseler olan 7600 politik tutsağın tutukluluğunu uzattığı göz önünde bulundurulursa bu sağa dönüş, daha fazla kaygı verici bir karakter kazanıyor. Venezüella, Santos’un taleplerini sorgusuz sualsiz kabul etmek ile en demokratik ülkelerce saptanmış protokollere bile uymadı: İşkenceye karşı ve yargı sürecine saygı konusunda hiçbir garanti istemedi. Dahası, eleştiriler bu acele iadelerin Venezüella’nın kendi anayasal süreçlerini ihlal ettiğine dikkat çektiğinde, Chavez kendisini eleştirenleri, yönetimini istikrarsızlaştırma amaçlı komplo faaliyetined bulunan emperyalizmin ajanları olmakla itham eden ahlâksız bir kampanya başlattı.

Chavez’in sağda yeni keşfettiği müttefiki Başkan Santos onun sevdaasına karşılık vermedi: Kolombiya, Venezüella’nın Washington’daki birincil düşmanı ile yakın askeri ilişkileri hâlâ koruyor. Gerçekten de, Santos, Beyaz Saray’ın ajandasına içtenlikle bağlı kalıyor: Chavez’i Honduras’daki gayrimeşru Lobos rejimini tanımaya başarıyla zorladı –devrik başkan Zelaya’nın dönüşü karşılığında ABD darbesinin ürünü olan. Chavez, Latin Amerika’daki başka hiçbir merkez sol devlet başkanının yapmaya cüret edemediği şeyi yaptı: gayrimeşru Hondura rejiminin OAS’a (Amerikan Devletleri Örgütü, ç.n.) geri dönüşüne destek olma sözü verdi. Chavez-Santos anlaşması üzerinden Latin Amerika’nın Lobos’a muhalefeti çöktü ve Washington’ın stratejik hedefi gerçekleştirildi: Kukla bir rejim meşrulaştırıldı.

Chavez’in Santos ile yaptığı kanlı Lobos yönetimini tanımaya dair anlaşma, honduras kitle hareketinin kahramanca mücadelesine ihanet etti. Hiçbir Honduraslı yetkili yüzden fazla cinayetten, köylü önderlerinin, gazetecilerin, insan hakları ve demokrasi eylemcilerinin kaybedilmesinden sorumlu olarak adli bir soruşturmanın öznesi olmuyor. Chavez, cezadan muaf olmalarına ve Honduras oligarşisi ile Pentagon tarafından desteklenen bütün baskıcı aygıtların varlığını sürdürmesine rıza gösterdi.

Bir başka deyişle Chavez, Santos’la “dostluk ve barış anlaşması” yapma konusundaki istekliliğini göstermek için Amerika kıtasını en umut verici ve cüretkâr demokrasi yanlısı hareketini kurban etmeye hazırdı.

Chavez, sağ ile uzlaşmasından ne kazanmaya çabalıyor?

Güvenlik? Chavez, Santos’tan sadece sözlü “taahhüt”ler ve bazı minnettarlık ifadeleri aldı. Ancak ABD yanlısı devasa askeri komutanlığı ve ABD misyonu yerinde duruyor. Başka bir deyişle, Venezüella sınırı boyunca yoğunlaşan Kolombiya paramiliter ve askeri güçleri yerinden sökülmeyecek ve Venezüella’nın ulusal güvenliğini tehdit eden ABD askeri üs anlaşmaları değişmeyecek.

Venezüellalı diplomatlara göre Chavez’in taktiği Santos’u ABD himayesinden “çekip çıkarmak”. Chavez, Santos’un elinden tutarak Bogota’nın ABD ile ortak bir askeri operasyona katılmayacağını veya gelecekteki propaganda-istikrarsızlaştırma kampanyasında işbirliği yapmayacağını umuyor. Santos-Chavez anlatşması aypıldığından beri geçen kısa zamanda yüreklenen Washington, Venezüella kongresindeki muhalefetin desteğini de alarak Venezüella devlet petrol şirketine yönelik bir ambargo açıkladı. Santos kendi payına ambargoya riayet etmedi, fakat zaten dünya üzerinde tek bir ülke dahi Washington’ın gösterdiği bu yolu izlemedi. Açık biçimde, Başkan Santos ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın diplomatik kaprislerini tatmin etmek için Kolombiya ile Venezüella arasındaki yıllık 10 milyar dolarlık ticareti tehlikeye atacak gibi görünmüyor.

Sonuç

Chavez’in kaçak solcu ve gerillaları sağcı bir otoriter rejime teslim etme politikasının aksine Şili Devlet Başkanı Allende (1970-1973), Bolivya ve Arjantin’deki zulümden kaçan silahlı savaşçıları karşılayan bir delegasyona katılmış ve onlara sığınma önermişti. Yıllarca, özellikle de 1980’lerde merkez sağın yönetimindeki Meksika, Orta Amerika’dan –El Salvador ve Guetamala’dan- kaçan gerillalara ve solcu mültecilere açıkça sığınma hakkı sundu. Devrimci Küba, onyıllarca Latin Amerika diktatörlüklerinden solculara ve gerilla mültecilere sığınma ve tıbbi tedavi sundu, iadelerine dair talepleri reddetti. Hatta 2006 yılında Küba, Kolombiya ile dostça iişkiler arayışındayken ve Dışişleri Bakanı Felipe Perez Roque bu makalenin yazarına FARC ile görüşmeye konusunda derin şüphelerini açıklamışken bile, Küba gerillaları işkence ve kötü muamele görebilecekleri ülkelerine iade etmeyi reddetti. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, 2011’de görevi bırakmasından bir gün önce İtalya’nın eski bir İtalyan gerilla olan Cesare Battisti’nin iade edilmesi talebini reddetti. Brezilyalı bir hakimin dediği giib –ve Chavez’in dinlemesi gerektiği gibi: “Burada tehlikede olan ulusal egemenlik. Olay bu kadar basit.”

Kimse Chavez’in Kolombiya ile daha iyi diplomatik ilişkiler geliştirmek ve iki ülke arasındaki ticaret ve yatırım akışını genişletmek yolu ile sınır gerginliklerini azaltma çabasını eleştirmeyecek. Kabul edilemez olan, kanlı Kolombiya rejimini Venezüella halkının “dostu” ve binlerce demokrasi destekçisi politik tutsak, tüberküloz tarafından kuşatılmış Kolombiya cezaevlerinde uydurma suçlamalarla yıllarca yatıp çürürken barış ve demokrasi konusunda bir işbirlikçi olarak tanımlamak. Santos yönetiminde, sivil eylemciler neredeyse her gün katledilmeye devam ediyor. En son cinayet dün (9 Haziran 2011) işlendi: Mahalli örgütlenmeye dayalı yerinden edilmiş köylülerin liderlerinden Ana Fabricia Cordoba, Kolombiya silahlı kuvvetleri tarafından katledildi. Chavez’in, Santos’un narko-başkanlığını kucaklaması, yerinde ticari ve diplomatik ilişkileri muhafaza etmenin ötesine geçiyor. Kolombiya istihbaratıyla, askeri ve gizli polis ajanlarıyla, solcuları ele geçirme ve sınırdışı etme (yargı süreci olmaksızın!) konusundaki işbirliği, diktatoryal baskı ile suç ortaklığı kokusu veriyor ve Venezüella’daki Bolivarcı dönüşümün en kayda değer destekçilerini uzaklaştırmaya hizmet ediyor.

Chavez’in, halk hareketlerinin adalet taleplerini hiçbir şekilde göz önünde bulundurmaksızın Honduras darbe yönetiminin meşrulaştırılmasındaki rolü, Santos-Obama gündemine açık bir teslimiyettir. Bu eylem hattı, Venezüella’nın “devlet” çıkarlarını Honduras’daki kitlesel halk hareketlerinin haklarının üstünde konumlandırıyor. Chavez’in Santos’la solculara yönelik polisiye faaliyetteki işbirliği ve Honduras’da halkın mücadelesinin altını oyması Venezüella’nın devrimci dayanışma iddialarına dair bir dizi soruyu ortaya çıkarıyor. Kuşkusuz bu, Chavez’in merkez sağ diplomatik ve ekonoik ortaklarından biriyle mücadeleye girişebilecek halk hareketleriyle gelecekteki ilişkilerine dair derin güvensizlik tohumları atıyor.

Bilhassa rahatsız edici olan şey şu ki, en demokratik ve merkez sol yönetimler bile hasımları ile ilişkilerini normalleştirirken kitlesel toplumsal hareketleri “güvenlik” sunağına kurban etmez. Hiç şüphesiz sağ, özellikle de ABD, eski bağımlı ülkelerini, müttefiklerini, sürgündeki sağcı oligarkları ve Venezüella, Küba ve Arjantin tarafından iade talebi çıkarılmış herkesçe bilinen teröristleri bile korur. Toplu katliamcılar ve uçak bombacıları Florida’da rahatlık içinde yaşayabilir. Venezüella’nın, ABD’nin Venezüella’da cinayetten suçlu olan teröristleri korumasından yakınırken Kolombiya’nın sağcı taleplerine boyun eğmesi ancak Chavez’in ideolojik anlamda sağa dümen kırmasıyla açıklanabilir; bu durum ülkeyi gelecekteki daha büyük taviz baskılarına karşı daha savunmasız hale getirir.

Chavez artık radikal soldan gelecek destek ile ilgilenmiyor. Devlet politikası tanımı, bu, Kolombiyalı militanları bir polis devletine ve Honduras’daki demokrasi yanlısı hareketleri ABD tarafından getirilmiş gayrimeşru bir yönetime kurban etmek anlamına gelse bile, tek ülkede Bolivarcı sosyalizmin “istikrarı”nın güvence altına alınması etrrafında dönüyor.

Tarih bize karmaşık dersler sağlıyor. Stalin’in Hitler ile anlaşması Sovyet halkı için stratejik bir felaketti: Faşistler istediklerini aldıkları an arkalarını döndüler ve Rusya’yı istila ettiler. Chavez şu ana kadar Santos’un askeri mekanizmasından “karşılıklı” güven arttırıcı herhangi bir ödün almadı. “Devlet çıkarları”nın dar tanımlanması bakımından dahi, sadık müttefiklerini boş sözlere kurban etti. Emperyal ABD devleti, Santos’un birincil müttefiki ve askeri tedarikçisi. Çin, uluslararası dayanışmayı ABD ile yapılan ve konrolsüz kapitalist sömürüye ve derin sosyal adaletsizliğe neden olan bir antlaşmaya kurban etmişti.

Chavez, –ve eğer ABD ile Venezüella arasındaki bir dahak karşı karşıya geliş gerçekleşirse- Kolombiya’nın –en azından- “tarafsızlığı”na ne zaman güvenebilecek? Geçmişteki ve bugünkü ilişkiler birer göstergeyse Kolombiya efendisinden, mega-hayırseverinden ve ideolojik akıl hocasından yana saf tutacak. Yeni bişr uyuşmazlık ortaya çıktığında Chavez, hapsedilmiş miitanların, bir kenara ittiği kitlesel halk hareketlerinin, uluslararası hareketlerin ve iftira attığı entelektüellerin desteğine güvenebilecek mi? ABD, Venezüella ile yeni karşı karşıya gelişlere doğru ilerlerken ve ekonomik yaptırımları kuvvetlendirirken, içerideki ve uluslararası dayanışma ülkenin savunması için can alıcı olacaktır. Kim Bolivarcı devrim için ayağa kalkacak, bu “realist dünya”nın Santos ve Lobos’u mu? Yoksa Caracas ve Amerika kıtasının sokaklarındaki dayanışma hareketi mi?



http://petras.lahaine.org/?p=1864 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Fidel Castro: Eşitlerin ortaklığı

23 Mart 2011 Çarşamba



Cumartesi akşamı, ayın 19'unda, şaşalı bir ziyafet sonrası NATO liderleri Libya’ya saldırı emrini verdi.

Tabii ki hiçbir şey, reddedilemez hakimiyetinin peşinde olan Birleşik Devletlerin yokluğunda gerçekleşemezdi. Avrupa'da o kurumun komutanlığından üst düzey bir yetkili "Odyssey Şafağı"nın başlamak üzere olduğunu açıkladı.

Dünya kamuoyu Japonya'daki trajedi ile yoğun bir şekilde meşguldü. Deprem, tsunami ve nükleer kaza kurbanlarının sayısı artmaya devam etti. O ana dek binlerce kişi ölü, kayıp ve radyasyon bulaşmış insan vardır. Aynı zamanda nükleer enerji kullanımına karşı direnç de önemli ölçüde artacaktır.

Dünya; iklim değişikliklerinin faturasının, gıda kıtlığının ve pahalılığının, askeri harcamaların, doğa ve insan kaynaklarının israfının giderek artmasının ızdırabını yaşıyor. Savaş böyle bir zamanda olabilecek en vakitsiz olaydır.

Obama'nın Latin Amerika gezisine, halk geçmişten hareketle ciddi ilgi göstermişti. Brezilya'da, Amerika Birleşik Devletleri ve kardeş Brezilya ulusu arasındaki çelişkili çıkarlar belirginleşmiştir.

Rio de Janeiro'nun 2016 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapmak için Chicago ile yarışmasını unutamayız.

Obama, Güney Amerikalı devin dostluğunu kazanmak istiyordu. Brezilya’nın uluslararası arenayı hayran bırakan “sıradışı yükselişinden” bahsetti ve dünyanın en hızlı büyüme oranına sahip ekonomilerinden biri olan ekonomisini övdü, fakat Brezilya'nın seçkin Güvenlik Konseyi'nin daimi ve ayrıcalıklı üyelerinden biri olmasını desteklemekte asgari bir taahhütte bile bulunmadı.

Brezilya Devlet Başkanı, Birleşik Devletlerin muhatap ülke ekonomisi önünde zorlu bir engel oluşturan tarifeler ve sübvansiyonlarla, Brezilya aleyhine uyguladığı korunmacı tedbirlere karşı görüşlerini açıkça ilan etmekte duraksamadı.

Arjantinli yazar Atilio Boron şunları söylüyor: "...imparatorluğun yöneticisi olarak Obama'yı en çok ilgilendiren şey Amazon havzasının gelişen kontrolünde avantaj sağlamak. Bölgede büyüyen politik ve ekonomik kordinasyon ve bütünleşme, ABD tarafından durdurulabilir olmaktan çıktığından beri, planlarının temel amacı gelişimi yavaşlatmaktır: bu ALCA’nın (Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) 2005'teki çöküşünden ve 2008'de Bolivya, 2010'da Ekvador'da gerçekleşen sonuçsuz ayrılıkçı komplo ve darbelerin ardından çok daha önemli olmuştur. Aynı zamanda bölgedeki en radikal yönetimler (Küba, Venezüela, Bolivya ve Ekvador) ve “ilerici” hükümetler (özellikle Brezilya, Arjantin ve Uruguay) arasında nifak tohumları ekmeyi de denemiştir."

"En küstah Amerikan stratejistlerine göre, Antarktika gibi Amazon nehir havzası da, ulusal bağımsızlıkların tanınmadığı serbest bir erişim alanıdır ..."

Yarın Obama Şili'ye hareket ediyor. Onun Şili'ye varışından önce bugün, pazar günü, El Mercurio gazetesine verilmiş, röportajı yayımlandı. Bu röportajda, kendi deyimiyle "Amerika kıtasındaki müzakere"nin Latin Amerika'da “Eşitlerin Ortaklığı”na dayandığını itiraf etmesi, bizim pratikte, Domuzlar Körfezi’ne paralı askerlerce düzenlenen çıkarmayı takip eden “İlerleme için İttifak” döneminde olduğu gibi soluğumuzu kesiyor.

Obama sade bir dille yarımküre için ABD vizyonunun [...] o ABD başkanı olduğundan bu yana eşitlerin ortaklığı kavramı üzerinde şekillendirildiğini söylüyor.

Obama, aynı zamanda ekonomik büyüme, enerji, güvenlik ve insan hakları gibi birlikte çalışabilecekleri belirli konulara odaklanabileceklerini ifade etmektedir.

Bu vizyonun 'kamu güvenliğinin geliştirilmesi, ekonomik fırsatların genişletilmesi, temiz bir enerji geleceğinin sağlanması ve paylaştığımız demokratik değerlerin desteklenmesi' amacında olduğunu vurgulamaktadır.

...ABD ve onun ortaklarının kilit bölgesel ve evrensel konularda sorumluluklarını paylaştıkları güvenli, istikrarlı ve müreffeh bir yarımküreyi destekliyor.

Görebildiğimiz üzere, her şey hayret verici bir şekilde güzel, tıpkı Reagan'ın sırları gibi 200 yıl içinde yayınlanmak üzere gömülmeye layık.

Problem şu ki, DPA ajansının La Tercera gazetesinin gerçekleştirdiği araştırmaya dayanarak bildirdiği şekilde “... 2006 yılında, Şili nüfusunun yüzde 43'ü nükleer santralleri reddetmekteydi.”

“İki yıl sonra reddetme yüzde 52'ye yükseldi ve 2010 yılında yüzde 74'e ulaştı.” Bugün, Japonya'da olanlardan sonra “... Şilililerin yüzde 86'sı ...”
Obama'ya sadece bir soru sormalıyız. Onun şanlı haleflerinden biri olan, Richard Nixon'un, darbe ve Salvador Allende'nin kahramanca ölümüne, binlerce insanın işkence görmesine ve ölümüne sebep olduğu dikkate alındığında, Obama Şili halkından af diler mi?


Fidel Castro Ruz
20 Mart 2011
20:14


http://en.cubadebate.cu/reflections-fidel/2011/03/21/partnership-equals/ adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Libya'da halkın diktatör Muammer Kaddafi yönetimine karşı isyanına "destek" bahanesiyle günlerden beri planlanan "uluslararası müdahale" bu akşam saatlerinde başladı. Saldırı, Türkiye saati ile 18:45 dolaylarında Fransa'ya ait uçakların hava bombardımanı ile başlarken ve ABD'nin Tomahawk füzeleriyle desteklenirken, saldırıya başka ülkelerin de katılması bekleniyor. Saldırıya dair son dakika gelişmelerini aşağıdan takip edebilirsiniz:


- Libya'nın başlıca hava üslerinden biri, ABD'nin B-2 ağır bombardıman uçakları tarafından bombalandı.

- Libya'ya dair BM kararına çekimser oy veren Çin'in Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ülkenin Libya'daki son gelişmeleri dikkate aldığı ve ülkeye yönelik askeri saldırıya dair üzüntüsünü beyan ettiği açıklandı.

- Libya Devlet Televizyonu haberine göre saldırıda şu ana kadar 48 sivil öldü, 150'si de yaralandı.

- AFP'ye göre Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri de saldırıya katılmak üzere yaklaşık 30 uçak gönderecek.

- Pentagon: Şu anda Libya üzerinde uçan hiçbir ABD uçağı yok.

- ABD, saldırının idaresini Fransa'dan devraldı.

- Libya Devlet Televizyonu'na göre Trablus'ta sivil hedefler vuruldu.

- Kaddafi: Cephanelikler Libya'yı savunmaları için halka açıldı.

- Kaddafi: Saldırı, ikinci bir "Haçlı Seferi" başlatacak.

- Kaddafi: Akdeniz, savaş alanına dönüşmekte.

- Kaddafi: Şimdi bütün cephanelik ve silahları Libyalılara açmalıyız.

- Libya Devlet Televizyonu: Kaddafi, kısa süre içerisinde "Haçlı saldırısına" dair bir konuşma yapacak.

- Libya Devlet Televizyonu, saldırıya katılan güçleri "Haçlı güçleri" olarak tanımladı.

- ABD, saldırıda Trablus ve Misurata'daki hava savunma sistemlerinin hedef alındığını belirtti.

- Libya Devlet Televizyonu: Fransa'ya ait bir savaş uçağı düşürüldü.

- Libya Hükümet Sözcüsü: İlan ettiğğimiz ateşe sadık kaldık. Biz BM'den yaşananları yerinde incelemek üzere gözlemci göndermesini istedik, onlar bize füze gönderdiler.

- Libya Hükümet Sözcüsü, yaşananları "barbarca bir saldırı" olarak yorumlarken, bombardımanın sivil halka ve yerleşim yerlerine ciddi zarar verdiğini belirtti.

- ABD ve İngiliz donanmalarına ait gemilerden Libya'ya 110 Tomahawk füzesi atıldı.

- Trablus'ta meydanlara çıkan Kaddafi taraftarları, milliyetçi marşlar söylerken isyandan El Kaide'yi sorumlu tutuyorlar.

- Libya'ya saldırı, Fransa'ya ait savaş uçaklarının bombardımanı ile başladı.


Hüsnü Mübarek’in korku duvarı, insanlar başkalarının da arzularını paylaştıklarını görebildikleri zaman çökmeye başladı.

1990’larda birileri Hüsnü Mübarek’in ismini sadece fısıldayabilirdi. Telefon konuşmalarında politik konuşmalardan veya şakalardan kaçınılırdı. Bu yıl milyonlarca Mısırlı yaşlanan tiranlarına karşı 18 gün boyunca mücadele etti, kendilerine gaz bombası atan, plastik ve gerçek mermi sıkan polis güçlerine göğüs gerdi. Mısır’daki insanlar korku duygularını kaybettiler, ancak bu bir gecede gerçekleşmedi. Mısır devrimi, 25 Ocak 2011’de olup bitmekten ziyade, geçtiğimiz on yıl boyunca mayalanan bir sürecinin sonucudur –2000 yılı sonbaharında Filistin intifadası ile dayanışma amacıyla yapılan protestoların zincirleme reaksiyonu.

Mübarek’in demir yumruk yönetimi ve 1990’larda yönetim ile İslamcı militanlar arasındaki kirli savaşın patlak vermesi, sokaktaki muhalefetin ölümüne yol açtı. Kamusal toplantılar ve sokak protestoları yasaklandı ve gerçekleşmeleri halinde şiddetle karşılaştı. Grevcilere karşı gerçek mermiler kullanıldı. Sendikalar hükümet kontrolüne girdi.

Ancak Eylül 2000’de Filistin intifadasının patlak vermesinin ardından on binlerce Mısırlı protesto için –muhtemelen 1977’den beri ilk kez- sokaklara çıktı. Bu göstericiler Filistinlilerle dayanışma içinde olmalarına rağmen kısa sürede rejim karşıtı bir boyut kazandılar ve barışçıl protestolasrı bastırmak için polis ortaya çıktı. Bununla birlikte başkan, tabu konusu olarak kaldı ve Mübarek karşıtı sloganlar nadiren duyuldu.

Protestocuların hep birlike başkana karşı slogan attıklarını ilk duyduğum zaman olarak Nisan 2002’de Kahire Üniversitesi çevresindeki Filistin’i destekleyen isyanı hatırlıyorum. Protestocular, kötü şöhretli güvenlik güçleri ile çatışırken Arapça “Hüsnü Mübarek, Ariel Şaron’un aynısı” sloganını attılar.

Öfke, Mart 2003’te Irak savaşının başlaması ile birlikte daha geniş çapta patladı. 30 binden fazla Mısırlı Kahire’nin merkezinde polisle çatıştı, kısa bir süre için Tahrir Meydanı’nı ele geçirdi ve Mübarek’in fotoğraflarının olduğu billboardları yaktı.

El Cezire ve diğer uydu kanalları tarafından yayınlanan Filistin ayaklanması görüntüleri veya Irak’taki ABD öncülüğündeki saldırı, tüm Mısır’daki eylemcilerin korku duvarını tuğla tuğla yıkmasını teşvik etti. Filistin destekçisi ve savaş karşıtı kampanyacılar, devlet başkanı ve ailesi ile dövüşen Kifaya Hareketi’ni 2004 yılında faaliyete geçirdi.

Fakat Kifaya, işçi sınıfı ve kent yoksulları arasında kitlesel destek bulmakta başarısız oldu, Kifaya’nın hem sosyal, hem anaakım medyayı kullanması ülkedeki politik kültürün değişmesine yardım etti. Milyonlarca Mısılı evlerinde otururken bu genç gözüpek eylemcilerin, bir on yıl önce tasavvur edilemeyecek biçimde Kahire’nin merkezinde başkanla dalga geçişlerini, sloganlarla pankart taşıyışlarını izleyebildi.

Aralık 2006’da, Nil Deltası’ndaki Mahalla şehrinde bulunan Orta Doğu’nun en büyük tekstil imalathanesindeki işçiler greve gitti. Eylem, endüstriyel mücadeledeki baskında ve IMF ve Dünya Bankası’nın lütfu olan neo-liberal programın saldırganlığından kaynaklanan yirmi yıllık sûkunetin ardından geldi. İşçilerin medyada geniş biçimde yer alan zaferlerinin ardından tekstil sektörü, Mahalla’dakilerin kazanımlarını aynılarını talep eden başka imalathanelerdeki işçilerle bir grev dalgası içinde kayboldu. Endüstriyel militanlık, kısa sürede ekonominin diğer sektörlerine yayıldı. Hem sosyal medya, hem de anaakım medya tarafından yaynlanan grev görüntüleri, milyonlarca işçinin aşama aşama korkularının üstesinden gelmesi ve diğer sektörlerdeki grevlere dair zafer haberlerinden ilham alarak protestolar örgütlemeleri anlamına geldi. 2007’deki grev dalgasını yazan bir gazeteci olarak grevcilerden sıklıkla şunu duydum: “Mahalla’dan duyduklarımızın ardından harekete geçmek için yüreklendik.”

Bazıları tarafından sadece ekonomik olduğu şeklinde dudak bükülmesine karşın, grev özü itibariyle politikti. Nisan 2008’de Mahalla’da, ekmek fiyatı nedeniyle mini bir isyan gerçekleşti. Güvenlik güçleri, ayaklanmayı iki günde bastırdı, geride üç ölü, yüzlerce tutuklu ve işkenceye maruz kalmış insan kaldı. “Mahalla İntifadası” olarak bilinir hale gelen şeyden görüntüler, Mübarek posterlerini indiren, sokaklarda polislerle çatışan ve en çok nefret edilen Ulusal Demokratik Parti’nin sembollerini hiçe sayan göstericilerle 2011’de gerçekleşenler için bir kostümlü prova teşkil etti. Kısa süre sonra Nil Deltası’nın kuzeyinde bulunan El-Borollos kentinde benzer bir ayaklanma gerçekleşti.

Söz konusu ayaklanmaların bastırılmasına rağmen ülke günlük olarak grevlere, işçilerin oturma eylemlerine ve Kahire merkezi ile diğer şehirlerde eylemcilerin küçük gösterilerine şahit olmaya devam etti. 2010 ilkbaahar ve kışında protestolar düzenleyen işçiler, ülkedeki köşe yazarlarının “Kahire’nin Hyde Parkı” şeklinde tanımladıkları biçimde parlamento çevresini işgal etti.

Devlete karşı söz konusu günlük ekonomik ve politik mücadeleler, şayet herhangi bir zamanda var olduysa, Mübarek rejiminin meşruiyetinin aşınması anlamına geldi.

Ekim 2010 itibariyle, kesinlikle ortalıkta dolaşan bir şeyler vardı. İşe giderken şurada burada bir grevle karşılaşmak normal hale gelmişti. Evden işe giden devlet memurları, Kahire merkezinde küçük protestolar düzenleyen eylemcilerin önünden geçiyordu. Bakıyorlardı ve çok nadiren tepki gösteriyorlardı. Ancak günlük ihtilafın görsel sunumlarına şahit oluyorlardı.

Sonra Tunus kendi isyanını yaptı, tiranı devirdi ve daha önemlisi devrim, yine ağırlıklı olarak El Cezire tarafından Mısır ve başka yerlerdeki milyonlarca izleyiciye yayınlandı. Bu, çok sayıda katalizörden sadece biriydi –günlük polis vahşeti vakaları başkalarını temin etti.

25 Ocak 2011’de başlayan ayaklanma, korku duvarının ufak ufak yıkıldığı uzun bir sürecin sonucuydu. Bunun anahtarı, alandaki eylemlerin mümkün olan en geniş seyirci kitlesine görsel olarak nakledilmesiydi. Hiçbir şey, birinin korkusunun aşınmasına, başka yerlerde kendisiyle aynı özgürük arzusunu paylaşan ve harekete geçen başkalarının olduğunu bilmekten daha çok yardım edemez.


http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/mar/02/egypt-revolution-mubarak-wall-of-fear adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi