Content feed Comments Feed

Latin Amerika serbest kalıyor

4 Şubat 2009 Çarşamba


Beş yıl önce Evo Morales kongre üyesi ve koka üreticisi olarak yükselen bir politik yıldızken onunla Cochabamba’daki ofisinde buluşmuştum. Brezilya Devlet Başkanı Lula ile buluşmasını sorduğumda portakal suyunu içiyor ve gazetelere göz atıyordu. Bana, “Konuştuğumuz başlıca konu Latin Amerika’nın kurtuluşu ve birliği için bir politik enstrümanı nasıl inşa edebileceğimizdi” dedi.

Başkan Morales şimdi bu enstrümanı çalan birçok sol eğilimli Güney Amerika liderinden biri. Bu birleşmiş blok, askeri eğitim alanlarından politik toplantılara kadar bölgedeki Washington varlığıyla etkin biçimde yer değiştirdi. Değişken düzeylerde, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Ekvador, Paraguay ve Venezüella, ABD destekli darbelerin, gözdağı siyasetinin, Chicago Boys * neo-liberalizminin Güney Amerika için pekâlâ sona erdiğini ispatladılar. Barack Obama’nın seçilmesi de Washington’dan daha az kovboy yaklaşımı gelmesi için umut verdi.

Latin Amerika’da mevcut ortanın solu liderlerin çoğu emperyalizm ve neo-liberalizm karşıtı düzlemde seçilmişken siyasetlerinin genel kapsamları genellikle değişiyor. Görüntünün sol tarafında Venezüella’dan Hugo Chavez, Bolivya’dan Evo Morales ve Ekvador’dan Raffael Correa oturuyor. Bu liderler doğal kaynakların kamulaştırılmasına ve ortaya çıkan zenginliğin ülkelerin yoksul çoğunluğunun yararına sosyal programlara aktarılmasına odaklandılar. Aynı zamanda toprakların yeniden dağıtımını ve devlet politikalarına, karar almaya, bütçe oluşturulmasına halkın katılımını arttıran anayasal değişiklikleri yürürlüğe koydular. Chavez, Morales ve Correa ayrıca Bush yönetimini eleştirmekte diğer liderlerden daha açık sözlü oldular.

Lula, Şili’de Michelle Bachelet ve Arjantin’de Nestor ile Cristina Kirchner neo-liberalizme karşı koyma yönündeki yaklaşımlarında daha ılımlı oldular, ancak insan haklarında ve IMF, Dünya Bankası ve Dünya Bankası ile ilişkilerinde çığır açıcı oldular. Ekonomik ve sosyal politikalarında radikal görünmemelerine rağmen, Venezüella, Bolivya ve Ekvador ile dayanışma gösterdiler.

UNASUR kuruldu, elçiler kovuldu

Geçtiğimiz Eylül’de Bolivya’da yaşanan çatışmalar bölgesel birlik için gerçek bir sınav oldu. Morales’in azil oylamasında ülke çapında yüzde 67 destek almasından sadece haftalar sonra, sağcı muhaliflerin kiraladığı haydutlardan oluşan küçük bir grup Morales destekçilerine karşı bir şiddet dalgasına neden oldu. Yol kesmelerden, protestolardan ve ırkçı saldırılardan oluşan bu günlerin en kötüsü 11 Eylül’de tropikal eyalet Pando’da meydana geldi. Sağcı vali Leopoldo Fernández tarafından finanse edildiği iddia edilen özel milis kuvvetleri, eyaletin başkenti yakınlarında gösteri yapan silahsız binlerce Morales destekçisi erkek, kadın ve çocuğun üzerine ateş açtı. Saldırıdan geriye onlarca ölü ve yaralı kaldı.

Kaynama noktasına ulaşan bu şiddetten hemen sonra, Morales ABD’nin Bolivya Büyükelçisi Philip Goldberg’i sağcı muhalefeti desteklediği suçlamasıyla ülkeden kovdu. Morales, Goldberg hakkında, “Demokrasiye karşı komplo kuruyordu ve Bolivya’nın bölünmesi için çabalıyordu” dedi. Çok sayıda görüşme ve açıklanan belgeler ABD Büyükelçisinin muhalefeti desteklediğini kanıtladı. Goldberg bu suçlamaları reddetti. Muhalefet valilerinin resimlerinin ve ABD bayraklarının yakıldığı bir gösteride muhabirlere büyükelçinin kovulması hakkında konuşan Bolivya Bölgesel İşçiler Merkezi lideri Edgar Patana, “Eğer Morales onu kovmasaydı bugün ABD Elçiliği’ni yerle bir ediyor olacaktık” dedi. Chavez, Morales’in gösterdiği yolu takip etti ve ülkesindeki ABD elçisini kovdu. Bush yöenetimi, her iki ülkenin büyükelçilerini Washington’dan kovarak cevap verdi.

Morales, çatışmaların ardından Şili’nin Santiago kentindeki Güney Amerika Ülkeleri Birliği (UNASUR) toplantısına ulaştığında, ülkesindeki sağcı şiddetini “sivil hükümet darbesi”nin bir parçası olarak suçladı. UNASUR, Güney Amerika ülkelerinin en yeni ve belki de en etkili koalisyonu. UNASUR, diğer şeylerin arasında bölgedeki egemenliği, barışı ve dayanışmayı garantiye almak amacıyla şu anki biçimini 2007’de aldı. Bolivya’daki çatışmaları çözmek için yapılan acil toplantıda, bölge başkanları Morales’i oybirliğiyle desteklediler, muhalefetin şiddet içeren taktiklerini kınadılar ve ayrılıkçıları tanımayacaklarını vurguladılar.

Toplantıda liderlere bir hükümet sarayı gezisi yaptıran Bachelet, eski başkan Salvador Allende’nin 1973’te kendisine karşı yapılan ABD destekli darbede öldüğü odayı gösterdi. Geziye katılan deneyimli Latin Amerika politik analisti Laura Cralsen, “Mesaj açık ki bu olmayacaktı, diğer bölge liderleri izlerken, demokratik olarak seçilmiş bir liderin yetkileri şiddetli bir darbeyle alınmayacaktı” şeklinde konuştu.

ABD Büyükelçisi’nin Bolivya’dan kovulmasından günler sonra, 16 Eylül’de ABD Bolivya’nın “son on iki ay süresince uluslararası uyuşturucuyla mücadele anlaşmaları altındaki yükümlülüklerini karşılamakta açıkça başarısız olduğunu” açıkladı.26 Eylül’de Bush yönetimi, Bolivya’nın uyuşturucuya kaşı çabalarında başarısızlığı nedeniyle Andean Ticari Teşvik ve Uyuşturucuyu İmha Hareketi’ne katılımını iptal etme planını açıkladı. Bu ticari eylemin iptalinin 20 bin Bolivyalının işsiz kalması ile sonuçlanması bekleniyor. İronik biçimde, bu işsizlerin çoğu muhtemelen koka üretimi alanında iş aramaya başlayacak.

IMF kan kaybediyor

Güney Amerika’da neo-liberalizmin başarısızlığı ve bunu takiben solun yükselişi futbol efsanesi Maradona’nın gazetecilere, “Geroge Bush’un, bir insan atığının varlığını reddeden bir Arjantinli olmaktan gururluyum” dediği, 2005 yılında Arjantin’in Mar de Plata kentinde Bush’uın katılımıyla gerçekleşen Amerika Devletleri Örgütü zirvesinde netleşmişti. Bush’u selamlayan kitlesel protestolar, yarımküredeki sokak protestolarının ve ekonomi bakanlıklarının iç yüzündeki kabaran halk duyarlılığının açık belirtisiydi: Amerika Kıtası Serbest Ticaret Bölgesi planı ölmüştü.

Ekim 2007’de, Ekvador Devlet Başkanı Correa, ABD Ekvador’a Miami’de askeri üs açma izni vermedikçe, ABD’ye Ekvador’un Manta bölgesindeki üssünün kiralanmasına dair anlaşmanın yenilenmeyeceğini açıkladı. Mart 2008’de, Kolombiya ordusu Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’ne (FARC) ait bir kampa yönelik Ekvador’da sınır ötesi bir operasyon düzenlediğinde ABD diplomatları Kolombiya’nın haklı olduğunu ve “terörle savaş” kapsamında sınır boyunca operasyon yapması gerektiğini belirtti. Ama bölge liderleri Kolombiya’nın eylemlerini kınadı ve gergin anlaşmazlığı ABD katılımı olmadan diplomatik olarak çözdü.

Geçtiğimiz Nisan’da, ABD Deniz Kuvvetleri, Karayipler’deki dördüncü filosunu yeniden canlandıracağını açıkladı. Venezüella Eylül ayında buna aynı bölgede Rusya ile birlikte deniz tatbikatları yapacağını belirterek karşılık verdi. Venezüella ve Brezilya aynı zamanda bölgede NATO benzeri Güney Amerika Savunma Kurulu oluşturma planlarına öncülük ediyor.

Daha sonra Aralık’ta Brezilya’da, 31 Latin Amerika ve Karayip ülkesi Küba’nın, Wahington’ın anlamlı biçimde dışında tutuluğu Amerika Kıtası Zirvesi’ne katılmasını sıcak karşıladı. Chavez, “Küba hep ait olduğu yere döndü. Tamamız” dedi. Ek olarak, zirve katılımcıları Küba’ya yönelik ABD ambargosunu açıkça kınadı.

ABD ayrıca, büyük bir güç olarak elinde tuttuğu kurum olan IMF’nin reddedilmesine bağlı olarak etkisini yitirdi.

Washington’daki Ekonomik ve Politik Araştırmalar Merkezi başkan yardımcısı Mark Weisbrot “Son dört yılda IMF’nin toplam kredi portföyü 105 milyar dolardan 10 milyar doların altına düştü. Örgütün kendisi şu anda senelik 400 milyon dolarlık bütçe açığı veriyor ve küçülmeye zorlanıyor” şeklinde açıklamada bulundu.

İlk kez Chavez trafından savunulan borç verme kurumu Güney Bankası, şimdi yedi Güney Amerika ülkesi tarafından IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların yerine geçecek kurum olarak kabul edildi.

Birbirleriyle ticareti içeren diğer anlaşmalar da yürürlükte. Birçok güney Amerika ülkesi, özellikle de Venezüella ile Bolivya, Rusya ve Çin ile yeni ticari ve askeri anlaşmalara önem veriyor. Associated Press’e göre Çin’in 2000 yılında 10 milyar dolar olan Latin Amerika ile ticareti 2007’de 102.6 milyar dolara fırladı. Son olarak Bolivya Rusya’yla 5 savunma helikopteri alınmasına dair anlaşma imzaladı ve Venezüella da Rusya’dan tank ve askeri keşif araçları alma planlarını açıkladı. Bu arada Aralık ayında Brezilya, Fransa ile askeri araçların alınmasına dair 11 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı.

Bush, Chavez’in eğlencesi oldu: “Yoldaş Bush”

ABD’deki mevcut ekonomik kriz, bölge üzerinde baskı oluşturan 30 yıllık neo-liberal ticaret politikalarının sonuna işaret ediyor olabilir. Bazı analistler, Güney Amerika’da böylesine politikalardan ayrılmanın, ABD’deki ekonomik krizi daha iyi savuşturacak özgün ekonomi politikalarına izin vereceğine inanıyor. Bazı Latin Amerika liderleri, korkudan titremekten ziyade ABD’deki krizi bölgesel entegrasyonu genişletmek için bir fırsat olarak görüyor. Laura Carlsen durumu “bardağı taşıran son damla” olarak açıklıyor.

Chavez, bankaların kamulaştırılmasına yönelik beklenmedik değişimi nedeniyle Bush ile “Yoldaş Bush” diyerek dalga geçiyor. Chavez’in yeni başkan Obama’yı “Yoldaş Obama” olarak çağırıp çağırmayacağı belirsiz. Geçen Mayıs ayında Obama, Chavez’i “demagog” olarak yaftalamıştı ve “Onun tahmin edilebilir ama tehlikeli anti-Amerikan retoriği, otoriter devlet ve çek defteri diplomasisinin karışımı, geçmişte denenmiş ve başarısız olmuş ideolojilerle aynı yanlış umudu öneriyor” demişti. Obama, Morales’in ve Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın görüşlerini de “bayat” olarak adlandırmıştı.

Obama’nın ulusal güvenlik sözcüsü Wendy Morigi de, Obama’nın ABD Büyükelçisi Goldberg’in Morales tarafından kovulmasından “çok endişeli olduğunu” ve “suçu yabancıların üzerine atmayı denediğini” söylemişti. Morigi ayrıca Obama’nın, Huga Chavez’in ABD Büyükelçisi Patrick Duddy’i kışkırtma olmadan kovmasından “derin rahatsızlık duyduğunu” belirtmişti.

Ancak Latin Amerika’daki birçok insan Washington’a odaklanmaktan rahatsız ve yorgun. Ekvador Devlet Başkanı Correa’nın Obama’nın zafer haberini alması üzerine söylediği gibi: “Latin Amerika’nın, ABD başkanlığında kimin olduğuyla ilgilenmeyeceği günler gelecek, çünkü Latin Amerika kendi iki ayağının üzerinde durmasına yetecek kadar egemen ve bağımsız olacak.”

*: Chicago Üniversitesi’nde Milton Friedman ve Arnold Harberger’in altında eğitim gören 25 Şilili genç ekonomiste verilen isimdir. Kendilerine diktatör Pinochet tarafından serbest pazarı ve özelleştirilmiş ekonomiyi oluşturma fırsatı verilmiştir.

http://towardfreedom.com/home/content/view/1520/1/ adresinde yer alan ve Benjamin Dangl tarafından oluşturulan haber/analizden çevrilmiştir.

Benjamin Dangl, Bolivya’da yaşıyor ve “Ateşin Bedeli: Kaynak Savaşları ve Bolivya’da Sosyal Hareketler” kitabının yazarı. Aynı zamanda towardfreedom.com ve upsidedownworld.org sitelerinin editörü.

Çevre uzmanları, iklim değişikliği birinci etkilerinden birinin su kıtlığı olacağı konusunda uyarıyorlar, özellikle de Afrika kıtası boyunca. Zaten azalmış su kaynakları gittikçe seyrek duruma gelecek.

Sonuç olarak Güney Afrika gibi ülkeler geri dönüşüme ve kirlenmiş suya çok daha fazla bel bağlamak zorunda kalacaklar. Bazı su uzmanları bir krizin ufukta göründüğüne inanıyor. IPS’ten Kristin Palitza, deneyimli politika uzmanı Victor Munnik ile yaklaşmakta olan su krizi üzerine konuştu.

IPS: Su miktarının yanı sıra su kalitesi açısından Güney Afrika’nın su güvenliğini ne tehdit ediyor?

Munnik: Güney Afrika’da su kaynaklarının yüzde 98’ine abone olunmuş, bu bizim aslında kullanılmamış su kaynağımız kalmadığı anlamına geliyor. Bazı yeni talepler verimli kullanımla ve dönüşümden gelenlerle karşılanmak zorunda kalacak. Su kalitesi ve miktarının sıkı sıkıya bağlantılı olmasının nedeni bu. Geri dönüşümlerin, su yeniden kullanılabilsin diye yeterince yüksek kalitede olması gerekiyor.

Su güvenliği önemli bir sorun, özellikle de kirliliğin düzeltilmesinin zor olduğu sanayi ve madencilik sektörlerinde su kullanıldığı zaman. Size bir örnek vereyim, Su İnceleme Komisyonu’na göre ülkenin kanalizasyon sisteminin üçte ikisi kullanılmaz durumda.

Buradaki ivedilik şu ki, geride kullanılmamış su kaynağımız kalmadı. Sonuç olarak verimsiz kullanım, israf ve su kalitesine zara verme büyük tehditler. Korkunç bir durumdayız.

IPS: Çevresel uzmanlar Güney Afrika’da yaklaşan bir su krizi konusunda uyarıyorlar. Bu neden kaynaklandı ve bunu engellemek için ne yapılmalıydı?

Munnik: Birkaç tehlike var, ama en büyüklerinden biri madencilik sektöründen kaynaklanan kirlenme, sudaki PH düzeyini düşürerek insanlar ve hayvanlar için sağlık riskleri ortaya çıkaran asit maden drenajı.

Su kalitesi sistemimizi kuvvetlendirmeye ihtiyacımız var. Güney Afrika’nın oldukça iyi geliştirilmiş su politikası var, ancak çözülmesi gereken sorun bunun uygulanması. Bizim mesela daha fazla su kalitesi denetçisine ve su kalitesinin izlenmesine halkı da katmaya ihtiyacımız var. Bilhassa daha azimli çabaya ihtiyacımız var.

IPS: Su ticari bir mal olarak mı yoksa toplumsal bir mal olarak mı sayılmalı?

Munnik: Her ne kadar su hizmetleri ticari olabiliyorsa da su toplumsal bir mal olarak sayılmalı. Hukuk, suyun sahiplenilemeyeceğini şart koşuyor, havanın sahiplenilemeyeceği gibi. Halkın kullanımı içindir. Kullanırsınız ve geri verirsiniz, bir dolaşıma girer.

Suyun ticarileştirilmesinin bunu bu şekilde tutmayı daha zor duruma getirdiğini belirtmek önemli olsa da suya erişim temel bir insan hakkıdır.

IPS: Su, yoksul ailelerce erişilemeyecek düzeyde fiyatlandırılmaya devam ediyor?

Munnik: Belediyeler, buna gerçekten gücü yetemeyecek insanlara verilen su hizmetinin maliyetini kurtarmalarını gerektiren bir durumdalar ve bu suya erişim konusundaki insan haklarıyla çatışıyor. İlk seriler ücretsiz ya da çok ucuz olursa, kademelendirilmiş seri tarife (artan ödeme yapısı) içinde bir çözüm mümkün.

Şimdilik, aileler ayda 6 kilolitre (6 bin litre) suyu bedava alıyor, ama bu yeterli bir miktar değil, özellikle de bu insanlar çok su kullanan alafranga tuvaletlere sahiplerse.

IPS: Tamamen özelleştirilse ya da şirketleştirilse de suyun ticarileştirilmesi insanların su hakkıyla ne şekilde ilişkili oluyor?

Munnik: Suyun ticarileştirilmesi insanların suya erişimini azaltmak için bir mazeret olarak kullanılmamalı. Su özelleştirilmiş ya da şirketleştirilmiş olduğu halde belediyeler su hizmetinde yetkili makam olma rolleri kapsamında toplumsal hedeflerini gerçekleştirmeye mecburlar ve şirketleri denetlemek zorundalar.

Şirketleştirme, sahip olduğumuz su ilkelerini hükümsüz kılmıyor. İhtiyatlı olmalıyız çünkü suyu şirketleştirmek isteyenler genellikle altyapı iyileştirmeleri veya yoksullara su sağlanması gibi tutmayacakları sözler veriyorlar.

IPS: Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), iklim değişikliğine bağlı olarak Güney Afrika’nın dünyadaki en kurak iki bölgeden bir haline geleceği uyarısını yaptı. Bu durum halkın suya erişimini ve besin güvenliğini nasıl etkileyecek?

Munnik: Ben Batı ve Kuzey Cape’in iklim değişikliğine bağlı olarak daha kuru hale gelmesi muhtemel olsa da WWF’nin tahmininin gerçeğe dönüşeceğinden emin değilim. Her ne kadar iklim değişikliği kesinlikle gerçekleşecekse de, belirli bir coğrafi alan için tahminler yapmanın zor olduğuna inanıyorum.

Güney Afrika’da olacak şey şu ki, yağışlar nereye ne kadar yağışın düşeceği açısından şu anki halinden daha fazla tahmin edilemez duruma gelecek. Bu, tarım ve yiyecek güvenliğini olumsuz yönde etkileyecek. Eğer yağış miktarı değişirse, barajlar gibi su toplama alanlarımız yanlış bölgelerde bulunur hale gelebilir.

IPS: Bazı uzmanlar bir su krizinin toplumsal istikrarsızlığa neden olabileceğini ve ülkenin ekonomik gelişimini engelleyebileceğini tahmin ediyorlar. Aynı fikirde misiniz?

Munnik: Hayır, değilim. Bu tahminlerin fazla dramatize olduğunu düşünüyorum. Bir su krizinin doruğundayız ve bu nedenle su kaynaklarımızı farklı bir biçimde yönetmeye ihtiyacımız var. Su kıtlığı hem bir meydan okuma hem de bir fırsat olabilir.

Güney Afrika’nın bir önceki Ormancılık ve Su İşleri Bakanı Kader Asmal, bir keresinde su yönetiminin demokrasiye öncülük edebileceğini söyledi ve aynı fikirdeyim. Halk şeyleri kendi ellerine alabilir ve çözümler bulabilir.

Biz aynı zamanda ekonomik gelişmemizi sahip olduğumuz su kaynaklarına uyumlu duruma getirmeliyiz ve su verimliliği hareket tarzıyla büyümeliyiz. Aksi halde bu bir krize dönüşecek. Ekonomik büyümeyi, suyu hesaba katmadan kovalayamayız. Aslında, suyumuz üzerindeki etki en baştan her ekonomik gelişme planına entegre olmak zorunda.

http://www.ipsnews.net/news.asp?idnews=45658 adresinde yer alan söyleşiden çevrilmiştir.

ABD’deki ve yurtdışındaki çok sayıda insan Başkan Obama’nın, Amerika’nın yasadışı savaşlarını sona erdireceğini, ABD’nin İsrail’in Lübnan ve Filistin’deki katliamlarına desteğini durduracağını, hileli finansal araçları ekonomiyi tahrip eden ve tüm dünyada insanlara büyük acılar yükleyen şarlatan “banksterleri” (gangster + bankacı) ödüllendirmek yerine cezalandıracağını umuyor. Eğer Obama’nın atamaları birer belirtiyse, tüm bu umutlu insanlar hayal kırıklığına uğrayacak.

Obama, Maliye Bakanı olarak Bush’un Maliye Bakanı Hank Paulson’a, emeklilik, iş ve sağlık hizmetleri içeriğini mahveden banksterlere hediye olarak vergi mükelleflerine karşı 700 milyar dolarlık hilenin mimarı olarak yardım eden Timothy Geithner’i seçti.

Bu banksterler ve onlara olanak veren umursamaz federal düzenleyiciler hapse atılabilirdi, yüz milyarlarca dolar ellerine uzatılmazdı.

Obama’nın Ulusal Ekonomik Konsey’i aynen iç karartıcı. Clinton’ın Maliye Bakanı, Larry Summers bunun başkanı. Summers, geçtiğimiz günlerde bir finansal krizin vurmak üzere olduğuna dair ipuçlarına sahip olmadığını ifade etti. Obama neden hiçbir ipucu olmayan bir kişiyi sorumlu atadı?

Summers’ın iş arkadaşları da aynı şekilde kötü. Obama, Amerikan işlerinin ülke dışında yaptırılmasının Amerikalılar için ir kazan-kazan oyunu olduğunu iddia eden şarlatan çalışmaların önde gelen yaratıcısı Diana Farrell’ı Ulusal Ekonomik Konsey Başkan Yardımcısı olarak atadı. Farrell, Amerikan şirketlerinin işletmelerini ülke dışına taşımalarına yardım eden McKinsey & Company şirketine bağlı. Ekonomist Ron Hira kitabı Outsorcing America’da (Taşeronlaştıran Amerika), Farrell’in McKinsey şöhretini en küçük parçalara yırttı.

Neden krizi tahmin eden Ron Hira ve Nouriel Roubina’yı Ulusal Ekonomik Konsey’e atamadı?

Hayal kırıklığına uğratan olay şu ki ekonomi ve dış politikada krizle yüz yüze kalındığında bile Amerikan politik sistemi bir liderlik üretmekte kabiliyetsiz. İşte hayatımızdaki en kötü ekonomik krizdeyiz, belki de tarihimizdeki, Afganistan’daki savaşı yükseltirken Pakistan ve Afganistan ile savaşın eşiğindeyiz ve elde ettiğimiz şey hükümetin desteklediği, bizi bu krize sokan feci insanlar.

Amerikan liderliğinin devri geçti. Amerika’nın düzenbaz finansal sistemi dünyayı ekonomik krize soktu. Amerika’nın saldırganlık savaşları Dick Cheney ile ortak olan askeri sanayiyi güçlendirme amacından başka bir şeye hizmet etmeyen şeyler olarak görülüyor. Dünya liderliği başka yerde arıyor.

Vladimir Putin, açılış konuşmasının etkinliğin en zeki konuşması olduğu Davos’ta bu role oynadı. Putin, Dünya ekonomik Forumu’nda şunu hatırlattı: “Tam bir yıl önce, bu kürsüden konuşan Amerikan delegeleri, ABD ekonomisinin köklü istikrarının ve bulutsuz görünümünün üzerinde durdular. Bugün, Wall Street’in gururu yatırım bankaları, neredeyse mevcudiyetlerini sona erdirdiler. Sadece 12 ayda, son 25 yıldaki kârlarını aşan zararı hesaplarına geçirdiler.”

Putin, ABD doları ve Amerikan finansal hegemonyası üzerine kurulmuş mevcut finansal sistemin başarısız olduğu konusundaki görüşünü ortaya koydu. Putin, Obama’nın yaptığı gibi “umutsuz alacakların” tepesinde daha fazla alacak yaratmanın krizi sürdüreceğini söylediğinde ekonomik anlayışının Obama’nın ekibinden üstün olduğunu gösterdi.

Putin, Amerika’nın başarısız ekonomik önderliğine başka bir darbe olarak, sanal paranın, yanlış finansal bildirimlerin ve güvenilmez kredi ratinglerinin kökünü kazıma zamanı olduğunu söyledi. Putin, “köhnemiş tek kutuplu dünya anlayışının yerine koymak için” yeni bir para sistemi önerdi. Emniyetli bir dünyanın güvenmeyi gerektiren bir işbirliğini gerektirdiğini söyleyen Putin, Amerikalıların kendilerinin güvenilemez olduklarını kanıtladıklarını açıkladı.

Bu güçlü bir mesajdı ve çok fazla alkış aldı.

Paul Craig Roberts: The Wall Street Journal yardımcı editöri ve köşe yazarı, Business Week köşe yazarı, Scripps Howard gazetesi köşe yazarı.

http://counterpunch.org/roberts02022009.html adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.


Belem’de yapılan 9. Dünya Sosyal Forumu (WSF) Pazar günü, 2009 yılında dünyayı seferber etmeye yönelik bir programa bağlı alınan kararlar ve önergelerle sona erdi.

21 tematik toplantı, ortak politik duruşlar alma konusundaki açık WSF tabusunu küresel krizin açtığı ilerici değişim fırsatını yakalama konusunda hevesli olan binlerce sivil toplum grubunun baskısı altında yıktı.

28 Mart - 4 Nisan arasında bir hafta boyunca dünya politik dengelerinde etkili değişim yönünde ve iklim değişikliğini durdurmaya yönelik acil tedbirler için baskı yapmak amacıyla gösteriler ve bilinç yaratma eylemleri gerçekleşecek.

Bu girişimin başlıca hedefi, 2 Nisan’da Londra’da derinleşen küresel ekonomik krizin tam ortasında gerçekleşecek olan sanayileşmiş ülkelerin G-20 zirvesi.

Her ikisi de ilerici hükümetlerle yönetilen G-20 üyeleri Arjantin ve Brezilya’nın, WSF’nin IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün dağıtılması ya da derin reforma uğratılması doğrultusundaki taleplerini dile getirmesi bekleniyor.

Filistinlilerin “Yurda Dönüş Günü” olan 30 Mart, programda İsrail’i Gazze’ye yönelik askeri saldırılarını durdurmaya ve gerçek barış görüşmelerine girişmeye zorlamak amacıyla etkili ticari boykot, uluslararası yaptırımlar ve yatırım azaltma politikalarına yönelik bir başka önemli hedefi oluşturuyor.

Belem’deki çok büyük Federal Amazonian Rural University kampüsündeki ıslak çimenler üzerinde hafif yağmur altında WSF Toplumsal Hareketler Meclisi sözcülerinden biri seferberliğin geniş programatik içeriğinden bazı şeyleri ayrıntılarıyla belirtti:

- Bankaların kamulaştırılması

- Krizin vurduğu şirketlerdeki maaşlarda düşüş olmaması

- Yoksullara enerji ve yiyecek tüketme bağımsızlığı verilmesi

- Irak ve Afganistan’daki yabancı birliklerin çekilmesi

- Herkese yeterli iş, öğrenim ve sağlığa erişim hakkı

- Medyanın ve bilimin demokratikleştirilmesi

İspanyol fetihçilerin Amerika’ya ulaşmasının yıldönümü olan 12 Ekim’de, “Toprak Ana”ya saygı göstermek ve dünya genelindeki yerli halkların haklarını savunmak amacıyla dünya çapında eylemler yapılacak.

Bu, Ocak 2001’de Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’na karşı sürüm olarak Brezilya’nın güneyindeki Porto Alegre şehrindeki başlangıçtan bu yana karşı karşıya kaldığı ikilem olan ve WSF’nin henüz başaramadığı küresel politik güç olma haline en yaklaştığı forumuydu.

Yabancı muhabirler ve yerel medya Belem’deki coşkulu atmosfer ve Davos’taki dünya liderleri ile şirket patronlarının karamsar suratları arasındaki keskin ayrımın altını çizdiler.

Sosyal adaleti, eşitliği ve halkın katılımını sağlamaya yönelik farklı yaklaşımlar sergilenirken, Belem’de buluşan Bolivya, Brezilya, Ekvador, Paraguay ve Venezüella devlet başkanları bu hafta aynı inancı paylaştı: kriz, yeni bir küresel düzeneğe neden olabilir.

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio da Silva Lula, çalışan insanları düzenleme ve ciddi devlet yatırımları vasıtasıyla korumanın önemini vurguladı.

Bir ekonomist olan Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa daha cesurdu: Correa, “Krize cevap sosyalizmdir” dedi.

Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, kapitalist güç merkezlerinin şaşırmış ve aklı karışmış göründüğü için WSF’yi saldırgan olmaya davet etti.

Organizatörlere göre 9. Dünya sosyal Forumu politik ve örgütsel bir başarıydı. WSF’nin kilit unsurlarından olan iBase’in başkanı Candido Grzybowsky, kapanışa dair basın toplantısında foruma sosyal hareketleri ve demokratik kitle örgütlerini temsilen veya bireysel olarak 115 bin kişinin katıldığını belirtti. Üstelik, gençlik kampına da 15 bin genç ve 3 bin çocuk katıldı. Toplamda, en yüksek katılım Brezilya’dan olmak üzere 142 ülkeden 133 bin kişi foruma dahil oldu.

Amazon havzası, 9. Dünya Sosyal Forumu’nun önemli konularındandı. Foruma 190 etnik grup ve kabileden 1900 yerli ve buna ek olarak 1400 “quilombola” (kaçan kölelerin soyundan gelenler) katıldı.

Grzybowsky, katılımcı organizasyonlarının sayısının 4193’ü Güney Amerika’dan, 489’u Afrika’dan, 491’i Avrupa’dan, 334’ü Orta Amerika’dan, 155’i Kuzey Amerika’dan ve 27’si de Avustralya ile Yeni Zelanda’dan olmak üzere 5808 olduğunu söyledi.

Sözcü Ana Claudia Cardoso, forumun aktif destekçisi olan Brezilya’nın Pará eyaleti, özellikle üniversite kampüsü civarındaki kenar mahallelerdeki toplumlara yararlı olacak altyapı tesislerine (yol, iletişim ve sağlık/temizlik hizmetlerine) 11 milyon dolar yatırım yaptığını söyledi.

Birçok kez medya tarafından vahşi rüyaların tükenen solcu karnavalı olarak, politik “dişi” olmayan seks ve esrar adlandırılmasına rağmen WSF canlı ve iyi olacak gibi görünüyor. Önümüzdeki yıl “dişleri” sadece bir arada olmakla ya da Brezilyalı teolog Friar Betto’nun sözleriyle “yakıt ikmaliyle” güç kazanabilir.

http://www.ipsnews.net/news.asp?idnews=45632 adresinde yer alan ve Alejandro Kirk tarafından yapılan haberden özetlenerek çevrilmiştir.

Fransız akademisyen Alain Bihr’e göre, ekonomik kriz daha derinden yakarken devrimci bir sonuç belki de olası. Bihr, The Other Davos (Öteki Davos) etkinlikleri kapsamındaki etkinlikler sırasında IPS’e verdiği mülakatta her şeyin yurttaşların mücadele kapasitesine bağlı olduğunu söyledi.

Kuzey Fransa’da yer alan Besançon şehrindeki University of Franche-Comté’da sosyoloji profesörü olan Bihr, “Ancak çıkarlarını savunan burjuvazi ve devletler krizin kötüleşmesinin bedelini işçilere ödetmeyi deneyecektir” diye konuştu.

Bihr Cuma günü ATTAC’ın İsviçre kolu tarafından Dünya Ekonomik forumu’na (WEF) karşı muhalefeti ifade etmek amacıyla organize edilen ve Pazar günü senelik kongresini sonlandıran uluslararası The Other Davos kongresindeydi:

IPS: Kriz, nüfusun en savunmasız kesimlerini nasıl etkileyecek?

Bihr: Ücretli emek dünyasının durumunu tamamen anlamayan kişinin en yoksul ve en yoksunların durumunu da anlaması olası değildir, çünkü en savunmasız insanlar yalın bir biçimde bu ücretli emek dünyasının en alt tabakasıdır. Ve bir bütün olarak ücretli emek dünyası son 30 yıl içinde sermayenin ve devletin saldırılarının hedefi olmuştur.

IPS: Bu saldırı nasıl uygulanmakta?

Bihr: Bu, neo-liberal (serbest pazar) politikalar görüntüsü altında işsizlikte ve güvencesiz işte yükselişe, ücretlere eklenen sosyal refah zenginlik payında indirime, sosyal faydada kıyıma neden oldu. Halkın en savunmasız kesimi bu uygulamalardan apaçık en çok etkilenen kesim oldu.

IPS: Bu uygulamalar için beklentiler neler?

Bihr: 1970’lerdeki ilk petrol şokuna geri dönen kriz, çeşitli safhalardan geçti ve şimdi son finansal ve bankacılık felâketleriyle yeni bir aşamaya girdi. Beklentilere gelince, devletlerin saldırganlık politikalarını sürdüreceklerinden korkuyorum, çünkü kesinlikle halkçı olmayan önlemleri benimsemek zorunda olacaklar.

IPS: Neyi beklemeliyiz?

Bihr: Yeniden tamamen aynı şeyi: devletler şirketlerin işçi çıkarmalarına izin verecek ve part-time işin kullanacak, şirketleri, bankaları ve benzerlerini kurtarmak amacıyla verdikleri kredilerle oluşan hazine bütçe açığını küçültmek için sosyal harcamaları kesecekler. Tüm bunlar, toplumdaki en savunmasız insanlar için daha kötü bir duruma dönüşecek.

IPS: Peki ya toplumsal hareketler, sendikalar ve sol partiler; bu duruma göğüs germek için hazır ve örgütlüler mi?

Bihr: Olmadıklarını söyleyeceğim, çünkü emek hareketi tarihinin bir aşamasının mirasçılarılar, arkada kalan bir işçi hareketinin. Bununla beraber son yıllarda, emek mücadelesi ve diğer cephelerdeki mücadeleler çatışmak, mücadele etmek, direnmek ve örgütlenmek için kapasitelerini de gösterdi. Farklı bir sonuç umanlara birinden az önce bahsettiğim politik öneriler sunmak ve politik tasavvur için hatırı sayılır kapasitelerini de gösterdiler.

IPS: Bu farklı sonuç ne olabilir?

Bihr: Farklı olan bu sonuç, işçi sınıfının yaşam koşullarının kötüleşmesine bağlı olan kesin çözüm. Tek kelimeyle, başka bir çıkış yolunun olduğunu kanıtlayan bir çözüm.

IPS: Daha açık olabilir misiniz?

Bihr: Mümkün olan bir başka çıkış yolu, en azından, halkın daha fazla lehine olan yeni servet paylaşımı sürecini temin etmek veya dayatmak anlamına gelecektir. Ve -neden olmasın- kendisini devrimci değişim sürecine adamış bir çıkış yolu. Krizin kötüleşmesinin böylesi bir olasılık yaratacağına inanıyorum.

IPS: Dolayısıyla, kapitalizm için nasıl bir gelecek görüyorsunuz?

Bihr: Her şey adeta halkın direnme ve mücadele etmedeki kapasitesine bağlı. Eğer kapasiteleri yeterliyse, kapitalizmin endişelenmek için nedeni var. Ancak kapasiteleri yetersizse, bugün karşı karşıya kaldığı sorunlar tarihindekilerle benzersiz olsa da şüphesiz kapitalizm kendi kendisini yeniden kurmayı becerecek, öyle ya da böyle.

Kapitalizm sadece geniş kapsamlı toplumsal krizle karşı karşıya kalmıyor, aynı zamanda belki de daha büyük bir sorun olan çevresel krizle de baş etmeli. Kapitalizm, her ikisi tarafından kuşatılmış durumda.

http://www.ipsnews.net/news.asp?idnews=45628 adresinde yer alan ve Gustavo Capdevilla tarafından gerçekleştirilen söyleşiden çevrilmiştir.

Portekizli sosyolog Boaventura de Sousa Santos, halk radyolarının ve alternatif medyanın, şirket medyasının parmaklıklarını yıkmak için bir formül olduğunu iddia ediyor. Santos ayrıca, bugün sona erecek olan Dünya Sosyal Forumu öncesinde TerraViva’dan Alejandro Kirk ile yaptığı söyleşide, son krizle birlikte Dünya Sosyal Forumu’nun tanımlanmış bir politik duruş alması gerektiğine inandığını belirtti.

TerraViva: Deneyimlediğimiz küresel kriz bağlamında, Dünya Sosyal Forumu’nun (WSF) içeriğine dair fikirlerinizi koruyor musunuz?

Santos: Belem’deki WSF’ye giderken şu an için bu çok önemli bir soru. Son beş ay boyunca meydana gelen değişimler, WSF için neredeyse açmaz olarak nitelendirebileceğim yeni bir durum yarattı. Bu durum şunu takiben geliyor: Bildiğiniz gibi, başlangıcından beri WSF’nin neo-liberal küreselleşmeye karşı olan tüm ilerici eğilimler için bir meydan olması gerekip gerekmediği konusunda tartışmalar var, sadece bir araya gelecekleri bir alan, daha fazlası değil. Pek çok kişi aksini iddia ediyor: Daha güçlü bir role sahip olmalı ve müdahale etmeli, öneriler sunmalı, değişim için küresel politik eylemler organize etmeli, müdahil olmalı.

Bir şekilde, bu duruşumu değiştirmemi gerektiriyor. Uzun süre meydan fikrini savundum çünkü insanların kesin bir gündem olmaksızın bir araya gelecekleri bir alanın devamlılığının önemli olduğuna inanıyorum. Ancak son iki yıl boyunca, bakışım bir şekilde değişti. WSF’nin bir meydan olarak devam etmesi gerektiğine inanıyorum ama mutabık olduğumuz bazı maddeleri tanımlamalıyız ki böylece Forum politik ve programatik duruşunu sunabilsin.

TerraViva: Hangi maddeler hakkında düşünüyorsunuz?

Santos: Uluslararası dört veya beş konuda daha güçlü rol sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum çünkü böyle yapmazsak WSF’nin buraya gelen sosyal mücadeleler için giderek artan biçimde önemsiz hale geleceğinden endişe ediyorum. WSF’nin Birleşmiş Milletler’in yeniden düzenlenmesi için bir önerisi olmalı. Bu uzun süredir tartışılan bir süreç ve aynı zamanda WSF’de de tartıştık, ama ortak bir duruş yok. İkinci konu son beş ay içinde yeni bir durum oluşturan finansal kriz, çünkü WSF’de biz hep neoliberal küreselleşmeyi ve özellikle birçok ülkenin yıkılışına neden olmuş finansal sermayenin hakimiyetini eleştiriyoruz. Ve çok önemli şeyler söylemiştik: ABD’de ve Avrupa’da patlayan finansal kriz, sözde Üçüncü Dünya’nın 30 yıldır zarar gördüğü krizdir. Tüm bu ülkeler ABD ve Avrupa ülkelerinin uyguladıklarına çok benzer çözümler önerdiler: bankaları kamulaştırma ve benzeri.

Güneydeki küresel krizde, kimse bunun değişebileceğini düşünmemişti. Neo-liberal Ortodoksluk tamamen egemendi. Şimdi kriz ABD ve Avrupa’da, küresel kapitalist sistemin kalbinde, aynı merkez ülkelerin şiddetle reddettiği önlemler, Dünya Bankası ve IMF tarafından güney ülkeleri için benimsendi. Bu Asya, Arjantin, Brezilya ve Rusya’daki krizin çıkış noktası. Bu yüzden WSF’nin, krizin nasıl çözüleceği konusunda görünür bir uluslararası duruş takınmasını öneriyorum. WSF IMF’nin ve Dünya Bankası’nın tasfiye edilmesini veya başka radikal reformlar önerebilir. Bu duruşlar bıktıracak derecede tartışıldı ve fikir birliğine varıldı. Bunu neden siyasi bir duruşa dönüştürmüyoruz?

TerraViva: Ve tabii ki Filistin’i unutamazsınız.

Santos: Evet, üçüncü sırada Filistin’deki kriz. Bu saldırganlık öncekilerden daha vahşi olan bir İsrail işgali. An itibarıyla savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar meydana geliyor ve işleniyor, çünkü genel dokunulmazlığın kesinliği var. WSF’nin Filistin üzerine çok açık ve uluslararası görünür bir duruş edinmesi gerektiğini düşünüyorum. Forum’da şimdiye kadar çok doğrudan yapmasak da barış için mücadele ediyoruz. Toplumsal Hareketler Meclisi, Irak’ın işgaline karşı bir dünya protestosu çağrısı yapmıştı ve bu kez protestolar için kendimizi kısıtlamamız gerektiğine inanmıyorum. Filistin sorunu tüm uluslararası ilişkileri zehirleyecektir.

TerraViva: Bu saldırının, Barack obama ABD Başkanlığı’nı devralmadan önce bir şeyler elde etme denemesi olarak başlatıldığına inanıyor musunuz?

Santos: Evet. Bu saldırı İsrail devleti tarafından daha önceden planlanmış bir provokasyondu. Uluslararası medya hiç bundan bahsetmedi. Ateşkesin ilk ihlali (Gazze hükümeti ve İsrail arasındaki) Kasım başındaydı ve bir İsrail bombardımanıylaydı. Buna cevaben, Hamas (Gazze’yi yöneten örgüt) ateşkesin yeniden müzakere edilmesini talep etti, İsrail bunu reddetti. İşte böyle başladı.

İsrail’in üç doğrudan hedefi var. Birincisi iç siyasetle bağlantılı. Ülkeyi yöneten merkez-sağ koalisyon tehlikede ve seçimdeki liderliğini geri kazanmak istiyor. İkincisi, ordu 2006’da Lübnan’a saldırdığında Hizbullah’tan aldığı bütünlüklü yenilgiyi halka unutturmak istiyor. Üçüncü hedef ise Obama yemin etmeden önce bir oldubitti oluşturmak.

Gazze’yle igisi olmayan bu saldırganlık savaşına nende olan üç faktör bu. Bu imhadır. Aylar önce, İsrail Savunma Bakanı Yardımcısı Matan Vilnai, Gazze halkını İbranice’de soykırım anlamına gelen Sho’ha kelimesiyle tehdit etmişti. Bu aylar önce duyuruldu. Bu korkunç, çünkü Yahudi halkının Avrupa’daki “Sho’ha”nın kurbanı olduğunu fark etmiyorlar ve tarih “nihai çözümlerin” daima bunları uygulamayı deneyenlere döndüğünü gösteriyor.

TerraViva: Bunun dışında bir yol var mı?

Santos: Çok ciddi şeyler oluyor. İsrail devletinin mevcudiyetini daima savunmuş kişiler, şimdi kendi kendilerine bu koşullara rağmen –tekrar ediyorum, bu koşullarda- İsrail devletinin varlık hakkının devam ettirilip ettirilmeyeceğini soruyorlar. Şu dikkat çekicidir ki, İsrail’in kuruluş metinlerini okuduğunuzda, Ben Gurion ve Golda Meir’in yazıları gibi, devletlerinin daima işgal altında tuttuklarının direnişiyle karşılaşacak bir işgal devleti olduğunu ve bu nedenle hiçbir zaman barış olmayacağını anladıklarını gerçekten açık biçimde göreceksiniz.

İki devletli çözüm bunu imkânsız yapan olaylarla, batı Şeria’da çok fazla Yahudi varlığı olmasıyla olumsuzlanan bir ikiyüzlülüktü. WSF, küresel kriz bağlamında buluşursa ciddi problem olacak ve Uluslararası Divan veya WSF Meclisi’nden bir duruşla ortaya çıkmadık. Korkum insanların Forum’un hiçbir şey yapmadığı izlenimiyle ayrılmaları. Oylamayı teklif etmemin nedeni bu.

TerraViva: Bu oylamanın nasıl gerçekleşmesini teklif ediyorsunuz?

Santos: Uluslararası gazetelerin yaptığı gibi: Elektronik ortamı kullanarak. The Sunday Times geçtiğimiz günlerde, Güney Afrika’daki ırk ayrımı (apartheid) günlerinde yaptığı gibi okurlarına İsrail’e karşı bir ambargodan yana olup olmadıklarını sordu.

TerraViva: Ama Forum’da oylama karmaşık olacaktır.

Santos: Her gece bir elektronik oylama işlemi olabilir. Bunu yapmak çok kolay. Dünyanın temsilcileri olmadığımızı söylüyorum. Tabii ki değiliz, ama yüz binimiz orada. Uluslararası Divan hiçbir zaman bunu kabul etmeyi istemedi. Bunu dikkate almadı bile. Fakat bu 2003’ten beri söyleniyor.

Forum geleneksel medyadan o kadar ilgi almaz. Bu sansür nedniyle mi, profesyonellikten yoksunluk nedeniyle mi yoksa Forum açık bir şekilde geçerliliğini mi yitirdi?

Bu, uluslararası bağlamda medyanın gücünü veren önemli bir sorun. Anaakım medya küresel kapitalizmin ilerici politikalara karşı muazzam bir aracı. Medyanın an itibarıyla Latin Amerika genelindeki ülkelerdeki değişime aleyhtar olduğunu görebilirsiniz. Forum’da medyanın yokluğu zayıf yönlerimizi oluşturmamalı. Bir açıdan WSF şirket medyası için bir değişiklik, orijinallikti çünkü Davos Ekonomik Forumu’na alternatif olarak, bir ters ayna olarak çıkmıştık.Bu, medyanın ilk iki foruma merak duymasını sağladı. Forumun karşı hegemonik bir eğilimi olduğunu fark ettiklerinde ilgilerini yitirdiler.

Bizim seyrimiz için, en önemli şey alternatif medya, özgür basın. Bu kez Belem’de özgür medya dünya forumu yapılacak. Bolivya ve Ekvador’da çok çalıştım ve size diyebilirim ki örneğin halk radyoları, alternatif basın, halkı ilerici biline eriştirmek için ortamdır. Koşulları tersine çevirmeliyiz. Forum’un iletişim stratejisi hiçbir zaman güçlü yanı olmadı, ama şimdi WSF’nin tüm ağırlığımızı halka farklı bilgiler vermek için mücadele eden alternatif medyaya, özgür basına vermememiz halinde ileri gidemeyeceğimizin farkında olduğunu düşünüyorum.

http://ipsterraviva.net/tv/wsfbrazil2009/currentNew.aspx?new=1245 adresine yer alan ve Alejandro Kirk tarafından gerçekleştirilen söyleşiden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi