Content feed Comments Feed



BBC kendisini her yıl ciddi tartışmalar içerisinde buluyor, ama bu hepsinin annesi. Son fırtınanın özü bu. Birkaç gün önce İngiltere Felaket Acil Durum Komitesi, önde gelen 13 yardım kuruluşunu şemsiye grubu, Gazze’ye insani yardım için para kaynağını arttırmak amacıyla bir televizyon çağrısı başlatmak için ortaya çıktı. Bu şemsiye örgütü İngiliz Kızıl Haçı, Save The Children, Care International ve Oxfam gibi isimleri kapsıyor. BBC, çağrılarını yayımlamayı reddetti. Genel Müdürü Mark Thompson ve Sorumlu Yöneticisi Caroline Thomson iki gerekçe ile ortaya çıktılar. Kurumun “tarafsızlığı tehlikeye girecekti” ve BBC toplanan paraların doğru insanlara gideceğinden nasıl emin olabilecekti?

Olumsuz cevap ve BBC tarafından sunulan gerekçeler World Service’in (BBC haber birimi) sadık izleyicisi olan İngiltere’deki ve yurtdışındaki birçok insanı kızdırdı. Londra’da öfkeli gösteriler yapıldı. Pazar gününe kadar 10 binden fazla şikayet alındı ve sayı büyüyor. Bloglar ve gazetelerin web sayfaları kararı eleştiren mesajlara boğuldu. Önde gelen tüm siyasi partilerin liderleri kurumu eleştirdi. İsrail taraftarı politikalar yürüten hükümetteki bakanları da bunun içine kattılar. Hıristiyan rahipler ve İngiltere Yahudi toplumunun önde gelen üyeleri, BBC yöneticilerini kararlarını gözden geçirmeye davet ettiler.

York Başpiskoposu her şeyi “Bu tarafsızlıkla ilgili bir kavga değil, daha çok insanlıkla ilgili” diyerek özetledi. Piskopos durumu Cenova Konvansiyonu’ndan kaynaklanan yükümlülükleri kapsamında savaş esirlerinin İngiliz askeri hastanelerinde tedavi edilmesiyle karşılaştırarak, “BBC, İngiltere Felaket Acil Durum Komitesi’nin önerisini reddederek tarafsızlığından zaten vazgeçmiştir” diye konuştu.

Kararla hemfikir olan hiçbir BBC çalışanı tanımıyorum. Kurumun saygıdeğer eski Ortadoğu muhabiri Tim Llewellyn, 25 Ocak günü Observer gazetesindeki yazısında kararı “BBC’yi simgeleyen değerlere ihanet eden korkakça bir karar” olarak yorumladı. Bir başka eski muhabir John Kampfner ise Guardian’da yer alan bir haberde, birkaç onurlu istisna sayılmazsa, Gazze çatışması süresince İsrail sözcüsünün sorgulanmasının, geniş kitlelerce takdir edilen Channel-4 haberleriyle karşılaştırıldığında zayıf kaldığını söyledi. Kampfner’in fikri, İsrailli yetkililerin BBC yayınlarında nadiren samimiyetle sıkıştırıldığı yönünde.

23 yıllık BBC muhabirliğim süresince, kurumun dış baskıya dayandığı birçok durum oldu. 1956’daki Süveyş Krizi sırasında, Mısır saldırısının duraksamaya başlamasıyla birlikte İngiliz hükümeti BBC’yi kendi çizgisine çekmeye zorladı. Faaliyetinin durdurulabileceğine dair gerçek bir riske rağmen kurum bunu reddetti. Başbakan İndira Gandhi, 1970’te olağanüstü hal altında otoriter güçler elde ettiğinde, yabancı muhabirlere tüm haberlerini kayda geçmeden önce sansür memurlarına sunmaları emredildi. BBC Delhi Muhabiri Mark Tully, boyun eğmeyi reddetti. Haberlerini sansür memurlarına teslim etmek yerine ilk uçakla Londra’ya gitti.

1985 yılında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, “teröristler propaganda oksijeninin özlemini çekmeli” açıklamasından 1 ay sonra, Kuzey İrlanda’daki İngiliz yönetimine karşı silahlı mücadele yürüten IRA’nın üst düzey isimlerinden biriyle röportaj içeren bir belgeseli olduğunu öğrendi. Thatcher hükümeti belgeseli yasaklamayı denedi, ancak sonuçta gösterildi. Komünist Necibullah yönetiminde BBC Afganistan muhabiri olduğum sürece, birkaç kez sınırdışı edilmekle tehdit edildim. Her seferinde, pasaportumu ilgili yetkiliye teslim ettim ve ondan bana bir çıkış vizesi ile sınırdışı emri vermesini istedim. İşverenimin desteğine sahip olduğumu biliyordum. Afgan hükümeti her seferinde tehditten vazgeçti.

Günümüz BBC’si neden böyle cesaretsiz? Sadece George W. Bush ve Tony Blair tarafından “teröre karşı savaş” başlatılmasından beri gazeteciler ve araştırmacılar üzerindeki aralıksız baskıdan dolayı değil. BBC’deki liderlik eksikliğini de bunda rol oynuyor. Kurum, tüzüğüne bağlı olarak ulusal çıkarlara göre yayın yapıyor. Bu zorunluluk en geniş olası amaçlarla yorumlandığında, “ulusal çıkar”ın anlamı izleyicilerin güveneceği kusursuz biçimde, saygı uyandıran ve dünyadaki olaylara en geniş kapsamlı bakış açısıyla hizmet etmek koşuludur. BBC’nin mevcut liderliği bu önemli görevde başarısız olmuştur. Ülkenin önde gelen yardım kuruluşlarının Gazze’deki insani çalışmalar için İngiliz devletinin kendisinin de bağışta bulunacağı para toplama çağrısı yayımlamasının reddinin anlaşılması birçok insan için zor.


Editöryal bağımsızlık zorbalığa direnmektir. Güçlüden gelecek baskılara karşı objektiflik yararına duyarlılıkların savunulmasını ve güçsüze doğru dürüst yer verme ihtiyacını gerektirir. Yıllar önce, çıkarlar ve verimlilik adına BBC, dünyadaki birtakım büyük şehirlerde geniş haber büroları kurma hamlesine başladı. Bu bürolardan biri Ortadoğu haberlerinin çoğunun yapıldığı Kudüs’te. Gazze çatışmaları, İsrail tarafının güvenliği altındaki cepheden kilometrelerce uzaktaki kameraların önünde ve İsrailli gözetçilerinin sıkı gözetimi altında bulunan BBC muhabirleri tarafından haber yapıldı. Bugün İsraillilerin BBC üzerinde mutlak gücü var ve onları gücendirmemek için her yolu deniyor.

Dünyanın en iyi yayıncısı olan BBC, itibarı için mücadele ederken, diğer İngiliz haber satıcıları Gazze için yapılan çağrıyı yayımlamayı kararlaştırdı. Felaket Acil Durum Komitesi’nin, yardımların doğru kişilerin eline geçmesi için kendilerinin gereğini yapacağına dair güvencesini kabul ettiler. Yardım Komisyonu bu güvenceyi destekliyor. Ve BBC genel müdürü dışlanmış durumda. Üst düzey yöneticiler kendi kendilerini, kanallarındaki “mükemmel yayınlarından” dolayı kutluyor. Ama kurum yeni medya oyuncuları Al Jazeera English ve Pres TV ile karşılaştırıldığında yetersiz bulunuyor. Gazze çağrısı üzerine kopan son fırtınayla, BBC ahlaki yüksek dayanaklarını da riske atıyor. İngiliz Radyo-Televizyon Yayıncılığı Kurumu (BBC) bunu reddederken, Al Jazeera’nin İngiliz Felaket Acil Durum Komitesi’nin çağrısını yayımladığını tasavvur etsenize.

Deepak Tripathi: Eski bir BBC çalışanı, araştırmacı ve yazar.

http://counterpunch.org/tripathi01262009.html adresinde yer alan yazıdan çevrilmiştir.

Bolivya’da Pazar günü yapılan referandum ile oylanan yeni anayasa halkın yüzde 61.97 oranında desteğini aldı. Anayasaya yüzde 36.52 oranında “hayır” oyu çıkarken, oyların yüzde 1.51’i ise geçersiz sayıldı. Anayasanın kabul edildiği bölgeler La Paz, Cochabamba, Oruro, Potosi, Tarija ve Pando olurken, Santa Cruz, Beni ve Chuquisaca ise anayasaya destek vermedi. Anayasanın kabul edilmesinin ardından Murillo Meydanı’nda toplanan binlerce kişi, Devlet Başkanı Evo Morales, Başkan Yardımcısı Alvaro Garcia Linera ve Sosyalizme Doğru Hareketi’nin (MAS) diğer önde gelen isimleri başkanlık sarayının balkonuna çıkana kadar Morales’e destek sloganları attı. “Bu şansı Bolivya’nın tüm kardeşlerini, yoldaşlarını, oylarıyla, demokratik katılımlarıyla anayasanın kabulüne vesile olan tüm yurttaşlarını selamlamak için kullanmak istiyorum” diye konuşan Evo Morales sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bolivya halkının bilinci sayesinde neoliberaller, hainler sürekli yıkılırken 2005’ten 2009’a dek zaferden zafere koştuk. Ve bir şeyi bilmenizi istiyorum, sömürgeci devlet burada sona erdi. İç sömürgecilik ve dış sömürgecilik burada sona erdi. Kardeşlerim, neoliberalizm de burada sona erdi. Ve şimdi Bolivya halkının bilinci sayesinde doğal kaynaklar hayat için yeniden kazanıldı; hiçbir hükümet, hiçbir yeni başkan bizim doğal kaynaklarımızı çokuluslu şirketlere hediye edemez.”

Anayasanın kabulü, Bolivya sağının güçsüzlüğünün bir işareti olarak kabul edilirken, bu kabul muhtemelen sağı bölüp daha fazla zayıflatacak. Morales’in rakiplerinden ve Cochabamba’nın eski belediye başkanı olan Manfred Reyes Villa, Washington Post muhabiri Joshua Partlow’a yaptığı açıklamada “Bugün ülkede ciddi bir muhalefet mevcut değil” dedi. Sağcılar, Eylül 2008’de Pando bölgesinde şiddet olaylarına neden olduktan ve 20 kişi ölüp birçok kişi de yaralandıktan sonra meşruluklarını ve desteklerini yitirdiler. Bolivya’nın Birleşmiş Milletler’deki eski bir yetkilisi olan George Gray Molina, “Pando’daki bölgesel muhalefet de şimdi çöktü. Kendi tabanları arasında bile otoritelerini ve meşruluklarını kaybettiklerini düşünüyorum” diye konuştu.

Benjamin Dangl’ın http://towardfreedom.com/home/content/view/1515/1/ adresinde yer alan izlenimlerinden özetlenerek tercüme edilmiştir.

Eylemciler yiyecekleri raflardan aldılar ve müşterileri “Y kuşağının”(*) durumuna dikkat çekmek için kendileriyle yemek yemeye davet ettiler.

Kesinlikle bu haftada bir gün, Paris’te veya çevresinde bir yerlerdeki bir süpermarkette, birkaç düzine genç Fransız eylemci bir koridor seçecek, bir müzik takacak ve raflardan ne istiyorlarsa alarak pikniğe başlayacak. “L'Appel et la Pioche” grubu, yeniden saldıracak, meyve-sebze, mandıra veya balık tezgahı global kapitalizme, azgın tüketime, banka kurtarmalara, sağlıksız barınmaya, pahalı yiyeceklere ve dünyada yanlış olan her şeye karşı ani bir protestoya dönüştürülecek.

“Süpermarket pikniği” sürebildiğince –güvenlik eylemcileri dışarı atana ya da polis gelene kadar- sürecek. Müşteriler, raflardan istedikleri şeyleri alarak veya sadece cipsler, şekerlemeler ya da kaliteli meyveler arasından hafif gelen şeyleri alarak buna katılmaya davet edilecek.

“L'Appel et la Pioche”, şimdiye kadar dört kez baskın yaptı ve son derece etkili bir protesto yöntemi olan taleplerini durdurmaya niyetleri yok.

Grubun 26 yaşındaki lideri Leïla Chaïbi “Herkes mitinglerden sıkıldı ve sabah 6’da markette bildiri dağıtmak ne etkili ne de eğlenceli. Bu eğlenceli ve neşeli, korkutucu değil, basını da cezbediyor. Bu, mesajımızı karşı tarafa ulaştırmanın en kusursuz yolu” diyor.

Kendini politikaların ve eylemciliğin yenilenmesine adayan yeni bir sol partiyle bağlantılı olan Chaïbi’nin grubu, sadece radikal bir özentiden fazlasını ortaya koyuyor ve ülke çapında ilgi çekiyor.

Stajyer gençlerin ücret almaları ve daha iyi koşullarda çalışmaları için mücadelelerin emektarı olan Chaïbi, sistem tarafından ihanete uğradığını hissende olan milyonlarca genç Fransız erkeği ve kadınını temsil ettiklerini iddia ediyor.

Grubun bir başka üyesi olan 34 yaşındaki Victor, “Biz oyunu oynadık, çok çalıştık ve iyi eğitim aldık, çünkü bize bunun sonunda iyi bir iş ve daire sahibi olacağımız söylendi. Ama bu doğru değildi. Gerçek bir iş ve düzgün bir dairemizin olmasının önünde büyük zorluklar var.” diyor.

Halkla ilişkiler alanında kısa süreli anlaşmalarla çalışan ve şimdi iş arayan Chaïbi, Observer’a grubun isteklerinin sınırlı olduğunu söyledi ve “Ben maaş olarak ayda binlerce euro istemiyorum ya da 5 odalı büyük bir daire istemiyorum. Sadece doğru dürüst şeyler istiyorum” dedi.

Son yıllarda, Fransa’nın “Y kuşağının” veya “bebekken yenilenlerinin” problemleri manşetlere çıkıyor. Diğer birçok Avrupalı toplumlar gibi, on yıllarca süren büyümeden sonra, belki de yüzyıllardır ebeveynlerinden daha düşük yaşam standartları olan gençlerin ik sahne alışları. Son araştırmalara göre, 1973’te üniversiteden yeni mezun olanların sadece yüzde 6’sı işsizken, bugün oran yüzde 25-30 civarında; malların fiyatları ikiye, üçe katlanırken maaşlar 20 yıl boyunca sabitlendi; 1970’de 50 yaşındaki insanların maaşları 30 yaşındakilerden sadece yüzde 15 yüksekti, şimdi ise bu uçurum yüzde 40. Gençler aynı zamanda büyük ihtimalle ekonomik krizden ağır zarar görecekler.

Çalışmanın yeni yöntemleri, aynı zamanda gösteri yapmanın da yeni yöntemleri anlamına geliyor. Chaïbi, “Biz zaten kısa süreli sözleşmelerin belirsizliği altındayız, bu nedenle greve gitmemizin anlamı yok. Ama bir süpermarket çok kamusal ve medyanın eylemlerimizi çekmek için orada olacağından eminiz” diye konuşuyor.

Grup şimdiye kadar tepkilerin iyi olduğunu belirtiyor. Eylemciler, Paris banliyölerinde bir süpermarkette, kasiyerlerin etraflarında kendiliğinden bir alkış çemberi oluşturduğunu söylüyor. Başka bir yerde de özel güvenliklerin “dostça” yaklaştıklarını. Fransa’nın her yerinde “pouvoir d'achat”ın (durağan ücretlerin alım gücünün) zayıflaması kızgınlık için bir neden.

Ekonomik kriz öfkeyi daha çok ateşleyecek. Yine de henüz İngiltere’yi vurduğu kadar kötü değil, daha sıkı düzenlemelere ve çok daha düşük bireysel borçlanmalara rağmen Fransız işyerleri bu yıl hâlâ işten çıkarmalarda çok büyük yükseliş bekliyor. Sendikalar, yedek işgücü tehdidine karşı büyük ölçüde pasifler, işleri korumak için iş yavaşlatma eylemlerini kabul ediyorlar.

Fransız Sosyalist Partisi’nin kargaşa içinde olmasıyla birlikte, soldaki protestoların alternatif biçimleri, özellikle partiden ayrılmış ve karizmatik postacı Olivier Besancenot’nun öncülük ettiği bir grup baskınlar yapmakta. Evsizlerle ilgili veya göçmenlerin sınır dışı edilmelerine dair protestolar kavgalara ve ideolojik tutarsızlığa saplanan Sosyalist Parti’den bağımsız olarak gerçekleşiyor.

Jeudi Noir adlı yeni bir grup da Paris’teki boş binaların arazilerinde organize oluyor. Apartman daireleri için gazetelerde seri ilanların görünmesiyle “Kara Perşembe” olarak adlandırılan günün ardından, eylemciler Left Bank’ın kalbinde neredeyse 5 yıldır boş duran bir kliniği işgal ettiler.

Şimdi eski klinik odalarından birinde yaşayan 28 yaşındaki Julien Bayou, “Bu sadece kendime yaşayacak bir yer bulmak değil. Politik bir etki yaratıyoruz. Biz sadece birçok insanın yaşayacak yere ihtiyacı varken kusursuz durumdaki bir yapının yıllarca boş durmasının yanlış olduğunu düşünüyoruz” diyor.

Chaïbi, eski kliniğin mutfağında yaşıyor. “Bu sadece süpermarketlerle ilgili değil. Bu, sistemle savaşmakla ilgili” diyor.

Haber: Jason Burke

(*): Çoğunlukla 1980 sonrasında doğan ve aşırı tüketime, reklamlara gözü kapalı inanmaya eğilimli kuşağa verilen isim.

http://www.commondreams.org/headline/2009/01/25-3 adresinde yer alan yazıdan çevrilmiştir.

Daha önce yapılan eylemlerin görüntüleri için: http://lappeletlapioche.blogspot.com/

Gideon Levy: Ilımlı kalmadı!

25 Ocak 2009 Pazar

Başbakanlık yarışında önde giden üç aday da radikal. Tzipi Livni ve Ehud Barak Gazze’deki savaşa gitti ve bu nedenle ellerinden geldiği kadar radikaller. Benjamin Netanyahu ise sadece söylemde daha radikal.

Bu seçim kampanyasında yoldan çıkmaya ve Livni’yi de Barak’ı da “radikal” Netanyahu’nun aksine ılımlı olarak saymaya neden olmamalıyız. Bu bir kandırmacadır. Merkez ve solda yer alan partiler, Kadima ve İşçi Partisi iki yıl içerisinde iki korkunç savaşa neden oldular. Netanyahu da şimdiye kadar bir kez savaşa girdi. Doğru, Netanyahu diğer ikisine göre daha radikal konuşuyor, ancak “ılımlılar” radikal, saldırgan tutumlar takınırken şu ana dek bu sadece kelimelerde oldu.

Kadima’nın seçim duyurusu “Bibi (Netanyahu), inanılmaz ve korkunç biçimde sağcı” diye iddia ediyor. Öyle mi? Livni ve Barak tastamam aynı. Gazze’deki savaşa bulaşmış hiçbir insan şu anda barıştan bahsedemez. Filistinlilere acımasız bir darbe vuran bu kişilerin, onların arasına sadece daha çok nefret ve korku tohumu ekenlerin, bu insanlarla barış yapmak niyetleri yoktur. Sivil halkın üzerine beyaz fosfor bombası atılmasından ve binlerce evin yok edilmesinden sorumlu olanlar önümüzdeki günlerde iki ülkenin yan yana barış içinde yaşaması hakkında konuşamazlar.

İşgalin sona erdirilmesine dair şimdiye kadar bu görevdeki biri tarafından yapılmış en cesur açıklamaları yapan Ehud Olmert, insafsız saldırı sırasında bunları kendi kendine boş klişelerin alaycı gevezeliğine döndürdü. Barışı istediğine şimdi kim inanacak? Ve Barak ya da Livni’ye kim inanacak?

Bu savaş bize “farklı politikalar” sözünü veren kadının, Livni’nin maskesini düşürdü. Livni, Dışişleri Bakanı olarak İsrail’in aydınlık yüzünü göstermekle yükümlüydü, kibirli, şiddetli ve vahşi yüzünü sunmayı tercih etti. Savaş süresince İsrail’in “vahşice” hareket etmesiyle övündü, Hamas’ı cezalandırmakla tehdit etti ve ateşkesin “İsrail ne zaman isterse” o zaman yürürlüğe gireceğini açıkladı. İlgilendiği kadarıyla, orada dünya yok, ABD ve Avrupa yok, BM Güvenlik Konseyi yok, kan kaybeden ve yenilen bir diğer taraf yok, sadece İsrail karar verir. Şimdiye kadar hiçbir Dışişleri Bakanı böyle konuşmamıştı. Erkeksi, militarist, hatta maço sayılması için yaptığı acınası denemelerde, gece 3’te telefon çaldığında ne diyeceğini bilen birinin duruşuyla, Livni kelimeleri ve davranışlarının çevresindeki radikal militarist erkekler tarafından benimsenenlerden hiçbir farkı olmayan başarısız bir Dışişleri bakanı olarak meydana çıktı. Bir savaşa girmeye hevesli olan ve beraberindeki cinayetleri göze alan Kadima’ya oy veren her kimse sağa oy vermiş olacak.

İşçi Partisi’ne oy vermek de savaşa ve onun iğrençliklerine oy vermektir. Bu savaşın mareşali, Ehud Barak, kendisini her zaman bir arada yaşamak, siyasi düzenlemeler yapmak ve diplomasi hakkında konuşmaya dair ahlâki haktan mahrum bırakmıştır. Eğer gerçekten bunlara inansaydı, savaşa girmeden önce onlara bir şans vermiş olacaktı, sonrasında değil. Orduyu savaşa Barak soktu ve bunun faturasını İsrail’deki Arap partilerinin yasadışı etme konusunda en radikal, aşırı sağcı partilere katılan “solcu” partisiyle birlikte Barak ödemeli.

Avigdor Lieberman, Netanyahu, Livni ve Barak’ın hepsi bir, hepsi demokratik olmayan bir karara destek oyu verdi. Ve Lieberman vasıtasıyla alarma geçmediler, o da sadece konuşuyor. Ama o en azından barak yaylım ateşini ve yalanlarını harcarken çok dürüst davrandı.

Diyelim ki, bu sahtekârlar hâlâ dünya liderlerinin desteğinden faydalanıyorlar, ama dünya çevresindeki birçok insan için onlar savaş tüccarı ve savaş suçu zanlısı haline geldiler. Diplomatik dokunulmazlıkları onları koruyacak, ama bu liderlerin kanlı elleriyle bizi temsil etmelerini kim ister?

Adaylar arasında hiçbir ideolojik farklılık olmaması daha az acı veren bir gerçek değil. Barak ve Livni’nin kuvvetlenmelerine ve onları birbirlerinden hangi kahrolası şeyin ayırdığını açıklamalarına izin verelim. Kimin savaştan nemalanabileceğine dair tartışmadan ayrı olarak, hangi ideolojik görüşlere göre davranıyorlar?

Onların karşı cephesinde Netanyahu var. O ne teklif etmeli? “Ekonomik barış”. Onun endişe ettiğine göre yeterli olmayan bu savaş sonrasında, onun doktrini her zamankinden bile saçma geliyor.

Seçime, birbirinden zorlukla ayırt edilebilen üç partinin lideriyle böyle giriyoruz.

Her zaman söylerdik, “Arap dünyasında ılımlılar yok”. Şimdi biz de buna sahip olmayanlardanız. Oylayacağınız gibi oylayın, ama kendinizi kandırmayın. Kadima’ya, İşçi Partisi’ne ve Likud’a atılan her oy, son savaşın onaylanması ve bir dahaki savaşa verilen bir oydur.


Gideon Levy'nin http://www.haaretz.com/hasen/spages/1058462.html adresinde yayımlanan köşe yazısından çevrilmiştir.


İsrail’in 1982’deki Lübnan saldırısını konu alan “Waltz with bashir” isimli mükemmel animasyon belgeseli izledim. Film, Güney Beyrut’taki Sabra ve Şatila mülteci kamplarındaki 1700’den fazla Filistinlinin, katliamı yakından izleyen İsrail ordusu tarafından öne sürülen Hıristiyan milisler tarafından katledilmesiyle sona eriyor.

Filmin son birkaç dakikası, animasyondan mermilerle delik deşik edilen aile üyelerinin bedenlerini bulan Filistinli kadınların acı ve korkuyla çığlık atmalarını gösteren grafik haber çekimine dönüşüyor. Derken, kadınların hemen arkasında cinayetten az sonra kampa ulaşan bir grup gazeteciyle birlikte yürüyen kendimi görüyorum.

Film, Sabra ve Şatila’da bir asker olarak bulunan yönetmen Ari Folman’ın, hem kendine ne olduğuna dair bütün belleğini neden bastırdığını hem de İsrail’in katliamdaki suç ortaklığı derecesini ortaya çıkarmayı nasıl denediğiyle ilgili.

Sinemadan çıkarken, bu berbat güne dair kendi belleğimi büyük ölçüde bastırdığımı fark ettim. Kupür albümümde, olay sonrasında çalıştığım Financial Times için orada ne gördüğüme dair yazdığım yazıyla ilgili bir kupür bile bulamadım. Hatta hafızam şimdi bulanık ve düzensiz, yine de çürümeye başlayan cesetlerin iç bayıltıcı tatlı kokusunu, ölü kadın ve çocukların gözlerinin etrafındaki sinek kümelerini, isteksiz bir ceset gömme denemesinde buldozerlerin yığdığı topraktan çıkan kana bulanmış uzuvları ve kafaları açık seçik hatırlayabiliyorum.


Waltz with Bashir’i izledikten az sonra, televizyon görüntülerinde Gazze’deki 22 günlük bombardımanda İsrail bombalarıyla öldürülen Filistinlilerin parçalanmış bedenlerini gördüm. İlk anda Sabra ve Şatila’dan sonra çok az şeyin değiştiğini düşündüm. Bir kez daha İsrail’in bir türlü suçlanmaması için bitkin ve saldırgan bahaneleri vardı. Hamas sivilleri canlı kalkan olarak kullanıyor, nasıl olsa –bu görüş daha sinsice üretildi- Gazze’nin üçte ikisi Hamas’a oy vermişti ve bu nedenle başlarına gelen her şeye layıktı.

Fakat Kudüs’e 10 yıl sonra döndüğümde, 1995-1999 yılları arasında The Independent’ın oradaki muhabiri olarak görevlendirildim ve İsrail’in belirgin biçimde olumsuz yönde değiştiğini anladım. Olması gerekenden çok daha az muhalefet vardı ve böylesine bir muhalefet çok sıklıkla hainlik olarak kabul ediliyordu.

İsrail toplumu genellikle içine kapanıktır ama bugünlerde bu bana 1960’ların sonlarında Kuzey İrlanda’daki “Birlikçiler”i ve 1970’lerde Lübnan’daki Hıristiyanları her zamankinden fazla hatırlatıyor. İsrail gibi, her ikisi de başka insanları öldürdüklerinde kendi kendilerini kurban olarak görmelerine neden olan son derece geliştirilmiş kuşatma anlayışına sahip topluluklardı. Vicdan azabı, hatta diğerlerini neye çarptırdıklarına dair bilinç bile yoktu ve bu nedenle karşı taraftan gelen bir misilleme mantıksız nefretten esinlenen sebepsiz saldırı olarak görünüyordu.

Sabra ve Şatila’da katliama dair bilgileri ilk ortaya çıkaran gazeteci İsrailliydi ve katliamın durdurulması için umutsuzca çabalamıştı. Bugün bu olmayacaktı, çünkü tüm yabancı gazetecilerle birlikte İsrailli gazetecilerin Gazze’ye girişleri İsrail bombardımanı başlamadan önce yasaklanmıştı. Bu uygulama, hükümetin operasyonun ne büyük bir başarı sağladığına dair resmi çizgiyi kabul ettirmesini çok daha kolay hale getirdi.

Kimse propagandaya propagandacı kadar fazla inanmaz, dolayısıyla İsrail’in dış dünyaya bakışı gitgide artan biçimde gerçeklikten kopuyor. Bir akademisyen Arapların tüm bakışlarını İsrail’de ne olduğundan alıp İsraillilerin kendileriyle ilgili ne söylediğine aldığını söylüyor. Böylece, eğer İsrailliler 2006’da Lübnan’da olanın aksine Gazze’de galip geldiklerini söylerlerse Araplar buna inanacaklar ve caydırıcılık bu sayede sihirli biçimde onarılacak.

Muhalefete hoşgörüsüzlük büyüyor ve yakında çok şey kötüye gidebilir. 1996-1999 arasında son Başbakan olduğunda Filistinlilerle yapılan Oslo Antlaşması’nın gömülmesine yardım eden Benjamin Netanyahu 10 Şubat’ta yapılacak seçimleri büyük ihtimalle kazanacak. Hâlâ şüpheli olan tek konu aşırı sağın kazancının boyutu. Bunların görüşü bu hafta iki İsrailli Arap partisinin seçimlerden men edilmesini destekleyen ve anketlere göre seçimlerde iyi sonuç alacak olan Ysrael Beitenu Partisi Genel Başkanı Avigdor Lieberman tarafından sergilendi. Lieberman, “İlk kez sadakat ile hainlik arasındaki sınırı inceliyoruz” diyerek temsilcilerine gözdağı verdi.. “Sizinle Hamas’la anlaştığımız gibi anlaşacağız.”

http://counterpunch.org/patrick01232009.html adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Patrick Cockburn: Financial Times ve The Independent gazetelerinin Ortadoğu muhabiri olan İrlandalı gazeteci. Babası tanınmış sosyalist yazarlardan Claud Cockburn. “İşgal: Irak’ta Savaş ve Direniş”, “Küllerinin Üzerinden: Saddam Hüseyin’in Dirilişi” (kardeşi Andrew Cockburn ile birlikte), “Muktada: Muktada El-Sadr, Şii Dirilişi” ve “Irak için Uğraşmak” kitaplarının yazarı.



Bir mektup, benim Batı’daki köktenci saldırıları teşvik ettiğimi söylüyor. Editöre Mektuplar köşesinde görmediğiniz bir posta. Öncelikle, mektupta okurlardan Jack Hyde bana İsrail’in Gazze katliamını arkasında olası (gerçek) neden hakkında bir tüyo veriyor. Zarfa Ottawa Üniversitesi’nden ekonomist “İsrail güçleri tarafından Gazze Şeridi’ne yapılan askeri müdahale açık denizlerdeki stratejik gaz rezervlerini kontrolü ve sahipliği ile doğrudan ilişki taşıyor” diyen Michel Chossudovsky’den bir rapor da eklemiş. Bu kesinlikle komplo değil. Ama bu Obama ve onun erkekleri ile kadınlarının önümüzdeki birkaç gün içinde inceleme ihtiyacı duyabilecekleri şey.

Chossudovsky’ye göre, Yaser Arafat’ın Filistin Özerk Yönetimi tarafından 1999 yılında Gazze kıyılarındaki petrol ve arama hakkı 25 yıllığına British Gas ve onun görünüşe göre iki Lübnanlı ailenin sahibi olduğu Atina merkezli ortağı Consolidated Contractors International Company şirketlerine verilmiş. Gazze-İsrail sahil şeridindeki petrol rezervlerinin yüzde 60 kadarı Filistin’e ait.

Fakat Hamas’ın 2006’daki seçim zaferinden ve 2007’de Gazze’deki darbesinden beri, Batı Şeria’da mahsur kalan zavallı yaşlı ‘Devlet Başkanı’ Mahmud Abbas, Akdeniz’i sadece Cenin yakınlarındaki bir tepeden görebiliyor olmasına rağmen Hamas hükümeti by-pass (bertaraf) edildi. Birçok müzakereden ve İsrail ‘savunma’ yetkililerinin Filistinlilerin gaz karşılığında ürkütücü Hamas’a gitmesi olası nakit para yerine mal ve eşyalar almayı tercih edebileceğini iddia etmelerinin ardından, Gazze’deki kuyulardaki Filistin gazının İsrail’in Askhelon (Aşkelon) limanına sualtı boru hatları vasıtasıyla iletilebileceği hükmünü içeren, gaz satışlarının kontrolünü İsrail’e devreden anlaşma önerilmişti.

Ancak Haziran 2008’de, yani İsrail gazetesi Haaretz’e göre İsrail’in Gazze istilasına dair planlarının başladığı zaman İsrail, British Gas’a aniden görüşmeleri yeniden başlatmayı teklif etti. Ve Chossudovsky’nin söylediği gibi, Gazze’nin açık deniz alanlarından doğalgazın satın alınması için görüşmeler yeniden başladı. İsrail tankları şimdi Gazze Şeridi’nin dışına sürülüyor, ancak İsrail deniz araçları hâlâ sahili kontrol ediyor ve burada bariz bir soru ortaya çıkıyor: İsrail Batı Şeria’daki Filistin topraklarını elinde tutarak uluslararası hukuku ihlal edebiliyorsa, Gazze’deki Filistinlilere ait gaz sahalarının egemenliğini nende elinde tutamasın? İsrail, Kudüs’ü ilhak edebiliyorsa Gazze’nin deniz sahasını neden ilhak etmesin?

Daha az erdemli bir malzeme şu anda posta çantamda bulunuyor. Lübnanlı arkadaşlarım bana Filistinli kadınların İsrail’in iğrenç kontrol noktalarında beklediği ve İsrailli askerlerin Filistinlilere ateş ettiği fotoğrafların Yahudi soykırımı arşiv fotoğrafları ile “karşılaştırıldığı” bir blogu gösterdiler. Ancak eski fotoğraflardaki kadınlar ve çocuklar utanç verici Auschwitz ölüm yokuşunda sıralanmıştı ve silahını ateşleyen Nazi askerinin siyah-beyaz görüntüsü, orijinal fotoğrafın sağındaki iki figürü silmek için ustaca kırpılmıştı (kadrajlanmıştı): çocuğunu tutarak çömelmiş arkadan vurulan bir Yahudi kadını. Evet, İsraillilerin Gazze’de savaş suçu işlediğine inanıyorum. Ve Lübnan’da. Ancak Filistinlilerin bu kıyaslaması düpedüz kendi kendini baltalamaktır, çünkü yalan üzerine kurulmuş.

Mesela “Ein Karem, Kudüs mültecileri”nden gelen ve posta zarfımın dışına düşen el ilanından ne anlamalıyım? Aslında İsrail’in etnik temizlikteki ilk eyleminde 1948 Filistin’inden sürülen bu Filistinliler, Gazze ve Filistin’deki son olaylardan dolayı İsrail “parçalara ayrılmalıydı”, çünkü “İsrail güçleri tarafından yapılan vahşi eylemler İkinci Dünya Savaşı’nda işlenenlerden çok ötedeydi.” Siz tanrılar! İkinci Dünya Savaşı sırasında 60 milyon insan katledildi ve öldürülen Yahudi sayısı mülteciler de dahil bugünkü bütün Filistinlilerin sayısına eşit.

Ancak bu, etrafta dolanan tek saçmalık değil. Benim “orantılılığın bayatlamış esprisini” kullanarak “aşırı köktencileri batı ülkelerinde saldırılarını sürdürmeleri için kışkırttığımı söyleyen”, yazarının ismi ve adresi yazılmamış bir mektup geldi. Müslümanların Gazze’deki İsrail vahşetiyle çileden çıkarıldığını umursamayan okur bana şunu soruyor: “Son savaşta İngilizlerden çok daha fazla Alman sivili öldürülmedi mi? Bütün İngiliz komutanları savaş suçlusu olarak mı gösterilmeliydi? Abuk sabuk konuşma!”

Tabii ki bu eski bir uydurma. Şimdi, görünen o ki, öldürülen her 1 İsrailliye karşılık Gazze’de 100 Filistinliyi öldürmek sorun değil, çünkü “biz” İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların öldürdüğü İngiliz sivillerinden daha fazla Alman sivilini öldürdük. Burada, Almanlar incelikle nasıl Filistinliler haline geldiğine, İsraillilerin (ve merhametsiz komutanlarının) nasıl hava Mareşali Haris kimliğine sokulduğuna dikkat edin.

Bu hafta Wimbledon’daki bir adresten gelen ve Beyrut büroma ulaşan, tamamen tırnak içine alınmayı hak eden çok daha şaşırtıcı bir mektup var:

“Sevgili Bay Fisk, geçenlerde French News Tv ile yaptığınız bir mülakatı gördüm. Sahip olduğunuz büyük uzun burunu (aynen böyle yazıyordu) görünce hayrete düştüm. Hamas Neo-Nazi canilerinin bir dahaki sefere İsraillilerden gizlenmek için bunu kullanacağı doğru mu? Saygılarımla…”

Bir kez daha Filistinliler, Alman Nazileri haline geliyordu. Bu ırkçı pisliği yanıtlar mıyım? Evet, yasal işlerin olağan tehdidiyle az çok yaparım diye düşündüm. Ama kesinlikle –mülakatı yapan muhabirle tekrarlanmış bir taahhüt olarak- İkinci Dünya Savaşı’ndan söz etmeyeceğime söz veriyorum.

http://www.independent.co.uk/opinion/commentators/fisk/robert-fisk-plots-sense-and-nonsense-the-view-from-the-post-bag-1514542.html adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.

Robert Fisk: İngiliz gazeteci ve yazar. The Independent gazetesi Ortadoğu muhabiri. Hayatının 30 yılını Ortadoğu’da geçirdi. “Büyük Uygarlaştırma Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi”, “Dönüş Olmadığının İşareti: İngiltere’yi Ulster’de İflas Ettiren Savaş”, “Savaşın Çağında: İrlanda, Ulster ve Tarafsızlığın Bedeli”, “Ulusa Acımak: Savaştaki Lübnan” ve “Savaşçının Çağı: Seçilmiş Yazılar” kitaplarının yazarı.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi