Content feed Comments Feed

The Tyee, ABD’deki Trump-Musk ikili yönetiminin üzerinden başlayan faşizm tartışmalarına ilişkin İtalyan sosyal teorisyen Alberto Toscano ile bir söyleşi gerçekleştirdi. ABD’de olup bitenlerin faşizm ile "soy benzerlikleri" taşıdığını söyleyen Toscano, buna karşın terimin sınırları olduğunu ve bu nedenle daha kapsamlı bir incelemeyi hak ettiğini belirtiyor. Toscano ayrıca, liberal demokratik anayasal politikaların son derece otoriter bir yöne rahatlıkla kanalize edilebileceğini vurguluyor.  



The Tyee: Pek çok insan ABD'deki gerilimi izliyor ve kendilerine soruyor: Bu faşizm mi?

Alberto Toscano: Faşizmin geçmişte nasıl düşünüldüğünü ve anlaşıldığını [tekrar gözden geçirmek] ve bunu günümüzü yansıtmak doğrultusunda kullanmak için kesinlikle yeterince soy benzerliği var.

Otoriterliğin tarihsel sembollerinin şok değerinden faydalanarak provoke etmekten, trollemekten zevk alınması da işleri daha da zorlaştırıyor. Meşhur Musk Nazi selamı da küresel trollüğün, “liboşları sahiplenmenin” çok bilinçli, çok kasıtlı bir eylemidir.

Eleştirel düşünürler, vatandaşlar ve yorumcular olarak karşı karşıya olduğumuz meselelerden biri de dikkat çekici, kışkırtıcı ve şok edici olanı yapısal ve sonuçsal değişikliklerden ayırmaktır.

Sermayenin ve şirketleri regüle etmeye katkıda bulunan ve/veya toplumsal cinsiyet, ırk, cinsellik gibi bir dizi farklı eksende genel olarak savunmasız veya yoksul ve işçi sınıfından insanlar için sosyal hakları ileri götüren her türlü devlet altyapısını gerçekten geri dönüşü olmayan bir şekilde ortadan kaldırma çabalarını görüyoruz.

Ve açık biçimde -tahakkümden, farklılıktan nefret etmekten, erkeklik ve ataerkilliğin grotesk biçimlerinden zevk alan- aşırı sağ siyasetin hem tarihsel hem de güncel farklı deneyimleriyle yüklü olan bazı ideolojik parçalar mevcut.

Ancak bunun, Amerika Birleşik Devletleri'ne özgü ve aynı zamanda Trumpizm olan bu alışılmadık ittifaka özgü unsurları da var. Bu bir tür popülizme ya da en azından sözde gerçek bir işçi ya da orta sınıfa yönelik bir tür popülist hitaba oynuyor.

MAGA fenomeni ile ilgili önemli şeylerden biri, oldukça açık bir şekilde ABD tarihine bakmanın, devletin kapasitelerine bakmanın, belirli bir şekilde yorumlanan anayasanın size ne yapmanıza izin verdiğine bakmanın bir yolu olmasıdır. Ve sonra bunları bu otoriter Amerikan topluluğunda birleştiriyor.

Trump’ın geldiğinde Oval Ofis'e [eski ABD başkanı] Andrew Jackson’ın büyük bir portresini koyması gibi davranışlar aracılığıyla bir şeylerin sembolize edilmesi tesadüf değildir. [Andrew Jackson, Amerika Birleşik Devletleri'nin yedinci başkanıydı ve emperyal hırsları ve Yerlileri mülksüzleştirmesiyle ün salmıştı.]

Bu, söz konusu siyasi geçmişin farklı yönlerini bir araya getirerek, size gelenekleri ve geleceği nasıl hayal ettikleri hakkında bir şeyler söylüyor.

- Yakın zamanda otoriter diktatör figürlerinin günümüzdeki yükselişini görmenin bir yolu olarak “Sezarizm” hakkında yazdınız. Roma dönemine yapılan bu atıf neden bu anı anlamak için faydalı bir çerçeve?

Bu terim İtalyan Marksist teorisyen Antonio Gramsci tarafından, Mussolini hükümeti tarafından [1929-1935 yılları arasında] hapsedildikten sonra Hapishane Defterleri’ni yazarken kullanılmıştı.

Aynı zamanda iki savaş arası dönemin muhtemelen en çok satan radikal, muhafazakâr entelektüeli, ünlü Batı’nın Çöküşü [1918’de yayımlandı] kitabının yazarı Oswald Spengler için de çok önemli rol oynayan bir terimdir.

Farklı biçimler alsa da, krize bir çözümün taşıyıcısı olarak kaderin ya da takdirin beğenilen ya da kendi kendini tayin eden adamlarının ortaya çıkması fikridir. Sezarizm tartışması aynı zamanda, diktatörlüklerin ya da otokrasilerin modern kitle toplumlarında, modern kitle iletişim araçlarıyla alabileceği biçimlerle ilgili bir tartışmadır.

Spengler'in modern Sezar örneği olarak bahsettiği figürlerden biri Cecil Rhodes'tur [1800'lerin sonunda Güney Afrika'yı sömürgeleştiren İngiliz kodaman ve beyaz üstünlükçüsü]. Cecil Rhodes, hem toprağın mülksüzleştirilmesini hem de ırksallaştırılmış emeğin maden çıkarma ve madencilik amaçları için acımasızca sömürülmesini içeren bu sistemde son derece kişisel bir tahakküm biçimi yaratma becerisi göz önüne alındığında, sermaye politikaları ve ırksal tahakkümün birleşimi hakkında düşünmek için rahatsız edici ve etkileyici bir figürdür.

Etkileyici buldum çünkü günümüzün “hibrid iktidar” meselesine değiniyordu. Artık şirketlerin CEO’ları olmayan, kendi başlarına bu kişisel olmayan, devasa bürokrasiler olarak anlaşılan bireylere sahip olmamız ne anlama geliyor?

Bu bireyler bunun yerine kendilerini mühendis, mucit, yönetici, hepsi bir arada olan ilahi figürler olarak görüyor.

Bu ilginç çünkü içinde yaşadığımız kapitalist toplumlarda, böylesi istikrarsızlık ve kargaşa anları yaşandığında, kişiselleştirilmiş iktidar figürünün kaçınılmaz veya zorunlu olarak toplumumuzda iktidar üreten şeyle -sermaye- bağlantılı bir figür olduğunu gösteriyor.

Bu an benzersizdir çünkü Musk sadece Starlink'i açıp kapatmaya karar verebilen, kararları farklı ülkelerin GSYH’si için sonuç doğuran, kitlesel hükümet sözleşmelerine ve kitlesel etkiye sahip son derece güçlü bir kapitalist değildir, aynı zamanda bu kişiselleştirilmiş iktidarı kullanabilmektedir.

Musk, Trump'ın hükümetindeki rolünü üstlenmeden önce, temelde bir devlet adamı olarak zaten bir yerlere davet ediliyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüştüğünde ya da İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile bir araya geldiğinde, tüm tören başka bir başbakan ya da cumhurbaşkanı tarafından yapılan resmi bir ziyaret gibiydi.

Ancak bu seferki farklı çünkü tüm bunları hâlâ sürdürüyor ve doğrudan devletin iç organlarını kurcalıyor ya da yıkıyor. Bunu tuhaf bir diarşi (İkili yönetim; ç.n.) içinde yapıyor, kendisi ve Trump'ın ikili yönetimi, ki bunun bir emsalini gerçekten düşünemiyorum ve buna karşı direniş biçimlerinin ne olabileceği konusunda bir önermede bulunmak çok zor.

- Bu tür bir otoriterliğe nasıl karşı durulabilir?

Birey olarak, görüş ve düşüncelerinizi ifade etmek ve yaymak bir yana, bunlar o kadar geniş bir ölçekte meydana gelen ve o kadar önemli olan olgular ki, ancak kolektif bir düzeyde ele alınabilirler. Şu anda, bu kolektif biçimlerin ne olacağı çok geniş bir yelpaze oluşturmaktadır.

Pek çok insan zaten bu konular etrafında örgütleniyor çünkü bunlar Biden döneminde olanlarla tamamen kopuk değil. Göçmenlerin cezalandırıcı bir şekilde gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi konusunu ele alırsak, bu yeni türemedi. Personelin çoğu eskisi gibi, aynı memurlar, aynı yerler, gözaltı sisteminden para kazanan aynı şirketler.

Belli ki pek çok insan tepki göstermek için örgütlendi ve örgütleniyor. Aynı şekilde trans çocukların ve hatta yetişkinlerin bakımının engellenmesi konusunda da. Ya da üreme sağlığına yönelik süregelen baskılar ve eyalet düzeyindeki çeşitli kürtaj yasakları.

Devletin, muhalefeti kırmak için hızla ele geçirilmesi ve dönüştürülmesi gereken bir şey olduğuna dair klasik otoriter bir vizyon var. Otoriter yükseliş anlarının kilit noktası her zaman bu olmuştur -direniş kapasitelerini ortadan kaldırmak.

Bu “iflas etme” duygusu, hem potansiyel olarak gerçek ve sonuç verici unsurları hem de medya oyunları gibi daha gösterişli boyutlarıyla bu anı açıkça karakterize eden bir şeydir. Düşmanlarınızı bunalttığınız ve yönlerini şaşırttığınız sürece sonuçların ne olduğu çok da önemli değildir.

- Kanada'nın batı kıyısındayız, ABD ile çok iyi dost olan, ortak bir tarihe sahip olan ve aynı zamanda pek çok insanın yerleşimci-sömürgeci bir devlet olarak tanımlayacağı bir ülke. Güneydeki komşularımızdan ne gibi dersler almalıyız?

Faşizmin sadece itaatin, katı aidiyetin ve emirlere uymanın açıkça kutsanması olduğu görüşünü kırmak önemlidir, çünkü durumun böyle olmadığı ortaya çıkmıştır.

Bir mülkiyet, bir özellik, beyaz yerleşimcilerin bir hakkı olarak özgürlük ya da hürriyet kavramları, ideoloji için olduğu kadar yerleşimci kolonilerin tarihi için de kritik öneme sahiptir. Yerli halkın mülksüzleştirilmesini meşrulaştırma, yürütme ve buna yasal bir biçim verme yolları açısından kritik öneme sahiptir. Aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Kanada'da ırksal düzenin meşrulaştırılmasında da kilit rol oynamıştır. Yasal bireylik ve vatandaşlığın varsayımsal olarak şu ya da bu şekilde beyazlığa ait olma yoluyla atfedildiği fikri.

Kuzey Amerika'daki yerleşimci-sömürgeci bağlamda faşist potansiyeller hakkında düşünmek istiyorsak, faşizmin sadece egemenlik ve itaat kültü olarak anlaşılmasını değil, aynı zamanda bazılarına egemen olma, mülksüzleştirme ve yönetme özgürlüğü ve hakkı olduğu fikri vermesinden kaynaklanan bir şey olarak anlaşılmasını da düşünmemiz gerekir.

Bu, özgürlüğü radikal ya da evrenselci bir eşitlik duygusundan ayırmanın ve bunun yerine özgürlüğü, bazen bazılarının diğerlerine karşı münhasır bir mülkiyeti olarak ele almanın bir yoludur.

Kuzey Amerika'daki bazı insanların aşırı sağcı politikalara olan ilgisi büyük oranda hâlâ bu anlayıştan kaynaklanıyor.

Şimdi, bu da karmaşık olabilir. Trump koalisyonu bile az ya da çok tutarlı, az ya da çok yüzeysel bir şekilde ırksallaştırılmış insanları bünyesine katmaya çalışıyor, yani bu sadece açık bir beyaz üstünlüğü değil.

“Faşizm” teriminin kullanımının da analitik nedenlerle olduğu kadar retorik nedenlerle de dikkatli olunması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum.

Benim için daha önemli olan, faşizmin ve otoriterliğin çeşitleriyle boğuşan hareketlerin, eylemcilerin ve entelektüellerin tarihsel, siyasi ve kavramsal derslerinden yararlanmaktır. Belirli bir anı faşizm olarak adlandırmaya ya da kategorize etmeye karar vermek daha az önemli ve anlamlıdır.

- Direnmek için enerji bulmakta zorlanan insanlara ne söylersiniz? Yeni Sezar adaylarımız karşısında çaresizlik hissedenlere?

Bence piştiğimizi söylemek ya da yenilgiyi erkenden kabul etmek her zaman gereksizdir. Trump’ın tarihsel olarak oldukça korkunç onay oranlarına sahip olduğu, ülkenin son derece karmaşık ve hantal olduğu ve çok fazla ataletin yerleşik olduğu gerçeğini düşünmeye değer.

Aslında belli bir düzeyde itidal ve ayrıştırma yeteneğine sahip olunması gerektiğini düşünüyorum. Önemli mücadeleler nelerdir? Gerçekten büyük sonuçları olan şeyler nelerdir?

Umutsuzluk öğüdünün hiçbir şekilde meşru bir öğüt olduğunu düşünmüyorum. Çok fazla tutarsızlık ve çelişki var ve bunun çözülebileceği pek çok yol var. Bence kırılganlık ve güvencesizlik söz konusu.


https://thetyee.ca/News/2025/03/07/Is-This-Fascism/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü; 

Twitter üzerinden takip etmek için buraya, 

Bluesky üzerinden takip etmek için buraya, 

Facebook üzerinden takip etmek için buraya, 

Blogun Telegram kanalını takip etmek için ise bu bağlantıya tıklayınız. 


0 Responses to Bu faşizm mi? (Alberto Toscano ile söyleşi)

Yorum Gönder

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

459907

İzleyiciler

Günlük Arşivi