Content feed Comments Feed

Brezilyalı Marksist sosyolog Michael Löwy, ülkesinde yaşanan “yasal darbe” sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, bugün yaşananlar ile 1964 yılındaki darbe süreci arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.


Hadi dobra dobra konuşalım. Brezilya’da seçilmiş devlet başkanının görevden alınmasıyla yaşadığımız şey bir darbe. Sözüm ona yasal, “anayasal”, “kurumsal”, parlamenter, her ne isterseniz öule ama ne olursa olsun bir darbe.

Çok büyük ölçüde yolsuzluğa bulaşan parlamenterler –milletvekilleri ve senatörler- (yüzde 60’lık bir orandan bahsediliyor) Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e yönelik, geçmiş Brezilya hükümetleri tarafından da rutin olarak uygulanan kamu muhasebesindeki açıkları kapatma amaçlı ayarlamadan kaynaklı hesap düzensizliklerinin arkasına saklanarak görevden alma prosedürü oluşturdular. Şüphesiz, İşçi Partisi’nin (PT) birkaç yöneticisi ulusal petrol şirketi Petrobras ile ilgili yolsuzluğa bulaşmıştır ancak Dilma değil.

Aslına bakarsanız, başkana karşı kampanyaya öncülük eden sağcı politikacılar Parlamento Başkanı Eduardo Cunha’dan (yakın zamanda onun da görevi askıya alındı) başlayarak yolsuzlukla, para aklamayla, Panama’da vergi kaçırmayla, daha başka şeylerle suçlanan, yani bu konuda en çok çamura bulaşanlardır.

Yasal darbe uygulaması, Latin Amerika oligarşilerinin yeni stratejisi gibi görünüyor. Honduras ve Paraguay’da –basının her zaman “muz cumhuriyeti” olduklarına değindiği ülkeler- denendi ve solcu (oldukça ılımlı) devlet başkanlarını devre dışı bırakarak etkili olduğu kanıtlandı.

Dilma’ya birçok eleştiri yöneltebilirsiniz: seçim vaatlerini yerine getirmedi ve bankacılara, sanayicilere, büyük toprak sahiplerine muazzam imtiyazlar tanıdı. Geçen yıl, siyasal ve toplumsal sol, ekonomik ve sosyal politikada değişiklik talep etti. Ancak Brezilya’da kutsal sağın oligarşisi –finansal, endüstriyel ve tarımsal sermaye seçkinleri- daha fazla imtiyazla yetinmedi: bütün iktidarı istiyorlar. Artık müzakere etmek değil, güvenilir sırdaşları aracılığıyla doğrudan yönetmek ve son yıllardaki birkaç toplumsal kazanımı yok etmek istiyorlar.

Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i (ya da Türkçeye çevrildiği hali ile “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”; ç.n.) kitabında Hegel’e atıfta bulunarak “Tarihsel olaylar kendilerini tekrar eder; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…” demiştir. Bu, Brezilya’ya kusursuz biçimde uyuyor. Nisan 1964’te gerçekleşen askeri darbe, Brezilya’yı yüzlerce ölüm ve binlerce işkence pahasına 20 yıllık askeri diktatörlüğe saplayan bir trajediydi. Mayıs 2016’da gerçekleşen parlamenter darbe ise komedi; gerici ve yolsuzluklarıyla nam salmış parlamenterler kliğinin, 54 milyon Brezilyalının oylarıyla demokratik biçimde seçilmiş devlet başkanını “hesap düzensizlikleri” namına devirmesine şahit olduğumuz trajikomik bir olay. Sağdaki bu partiler ittifakının başlıca bileşeni, “üç B” (İngilizce Bullets, Beef ve Bible kelimelerinin baş harfleri; ç.n.) adı verilen meclis bloğu: “Mermiler” (askeri polisle, ölüm mangalarıyla ve diğer özel milislerle ilişkideki üyeler), Sığır eti (sığır yetiştiren büyük toprak sahipleri) ve İncil (Pentekostalist, homofobik ve mizojinist/kadın düşmanı neo-fundamentalistler). Dilma’nın görevden alınmasının en coşkulu destekçileri arasında, oyunu askeri diktatörlüğün yetkililerine, özellikle de namlı işkencecilerden Albay Ustra’ya adayan milletvekili Jairo Bolsonaro var. 1970’lerin başında silahlı bir direniş grubunun üyesi olan Dilma Rousseff de, gazeteci ve devrimci olan, 1971 yılında 21 yaşında işkencede yaşamını yitiren arkadaşım Luis Eduardo Merlino ile birlikte Ustra’nın kurbanları arasında.

Yardımcıları tarafından atanan yeni Devlet Başkanı Michel Temer’in kendisi birkaç olaya bulaşsa da şu ana dek herhangi bir incelemeye uğramadı. Son yapılan kamuoyu araştırmalarından birinde Brezilyalılara Temer’e oy verip vermeyecekleri soruldu ve sadece yüzde 2’sinden olumlu yanıt alındı.

1964 yılında “Özgürlük İçin Aileler Tanrıyla” gösterileri, Devlet Başkanı Joâo Goulart’a karşı darbenin zeminini hazırlamıştı; şimdi basın tarafından tahrik edilen yeni “vatansever” kalabalıklar Dilma’nın görevden alınması ve bazı durumlarda da ordunun geri dönmesi talebi için harekete geçirildiler. Esas olarak orta sınıfa mensup beyazlardan oluşan (Brezilya, ağırlıklı olarak siyahlardan ve mele4zlerrden oluşur) bu kalabalıklar, medya tarafından yaptıklarının “yolsuzluğa karşı mücadele” olduğu doğrultusunda kandırılmaktalar.

1964 yılındaki trajedi ve 2016’daki komedi, demokrasi nefreti konusunda ortaklar. Bu iki perde, Brezilya’daki egemen sınıfın demokrasi ve halk iradesine yönelik derin saygısızlığını gözler önüne serdi. “Yasal” darbe, Honduras ve Paraguay’da olduğu gibi asgari zorlukla mı ilerleyecek? Bu çok kesin değil –halk tabakaları, toplumsal hareketler ve isyankâr gençlik henüz son sözlerini söylemediler.

http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article4512 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, Senato tarafından yargılanırken koltuğundan geçici olarak uzaklaştırıldı. Suçlu bulunursa, Brezilya’da “ihanet” anlamına gelen şekilde görevden alınacak. Son birkaç aydaki politik manevraları takip etmeye çalışanların, hatta Brezilyalıların bile süreçte gerçekleşen çok sayıda dönüşle kafalarının karışması mazur görülebilir.

Bu noktada ortadaki gerçek mesele ne? Başkan Rousseff’in tekrar tekrar dillendirdiği şekliyle bu bir anayasal darbe mi? Ya da “muhalefet”in iddia ettiği şekliyle, başkanı, kendisinin ve kabine üyeleri ile danışmanlarının ağır kabahatleri nedeniyle sorumlu tutan meşru bir eylem mi? Eğer ikincisiyse, Rousseff’in ikinci görev dönemi için çok büyük farkla rahatlıkla seçildiği 2015 yılından önce, birinci döneminde değil de neden şimdi ortaya çıkıyor?

Rousseff, uzun bir zaman boyunca başkanlıktaki selefi Luiz Inácio Lula da Silva (Lula) tarafından liderlik edilen İşçi Partisi’nin (PT) bir üyesi. Yaşanan olaylara bakmanın bir yolu, bunu PT’nin tarihinin bir parçası olarak görmek –iktidara geliyor ve şimdi çok büyük ihtimalle iktidarı elinden alınıyor-.

PT (İşçi Partisi) nedir ve Brezilya siyasetinde neyi temsil etmektedir? PT, 1964 yılında gerçekleşen darbeden o güne dek ülkeyi yöneten askeri diktatörlüğe muhalif bir parti olarak 1980 yılında kuruldu. Marksist grupları, İşçilerin Merkezi Birliği (CUT), Topraksız İşçiler Hareketi (MST) gibi büyük sivil birlikleri ve Kurtuluş Teolojisi inancından Katolik hareketleri bir araya getiren sosyalist, anti-emperyalist bir partiydi.

Hem ordunun hem de Brezilya’daki geleneksel düzen partilerinin bakış açısından PT, ülkenin muhafazakâr ekonomik ve toplumsal yapısını tehdit eden tehlikeli bir devrimci partiydi. ABD, partinin “anti-emperyalizm”ini esasen kendisinin Latin Amerika siyasetindeki hâkim rolünü hedef alan bir şey olarak görüyordu –ki gerçekten de öyleydi-.

PT, iktidarı gerilla ayaklanmasıyla değil parlamenter seçimler yoluyla almayı hedeflese de, parlamento dışı gösterilerle güçlü kaldı ve desteklendi. PT adayı Lula’nın başkan olması için 2003 yılına dek dört başkanlık seçimi geçti. Brezilya düzeni, bunun gerçeğe dönüşmesini hiçbir zaman beklemiyordu ve bunun sürebilmesinin imkân dâhilinde olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi. O günden bu yana tüm enerjilerini PT’yi iktidardan indirmeye adadılar. 2016 yılında istediklerini elde etmiş olabilirler. Tarihçiler gelecekte 2003-2016 arasını belki de 15 yıllık PT ara dönemi olarak görecekler.

Bu ara dönemde gerçekte olan ne? İktidardaki PT, muhaliflerinin korktuğundan çok daha az radikaldi, ancak sadece başkanlık koltuğunda oturanları değil, Brezilya siyasetinde meşru yere sahip bir hareket olarak PT’yi yok etme arzularının durmak bilmez halde sürmesi için hâlâ yeterince radikaldi.

PT, 2003 yılında seçim yoluyla iktidara gelebildiyse bu, programının büyüyen cazibesi ile retoriğinin yanı sıra ABD’nin jeopolitik gücündeki gerilemenin bileşiminin sonucudur. Peki PT iktidardaki zamanını nasıl kullandı? Bir yandan, Bolsa Familia (Aile Ödeneği) içeren Fome Zero (Sıfır Açlık) olarak bilinen bir yeniden bölüşüm programıyla Brezilya’nın en yoksul tabakasına yardım etme arayışında oldu –ki bu program gerçekten de gelir düzeyini yükseltti ve Brezilya’nın muzdarip olduğu muazzam eşitsizlikleri azalttı-.

Ek olarak, PT iktidarında Brezilya’nın dış politikasında, ülkenin ABD’nin jeopolitik tahakkümüne yönelik tarihsel itaatinden belirgin bir kaçış göze çarptı. Brezilya, Küba’yı içeren, ABD ve Kanada’yı dışarıda bırakan özerk Latin Amerikan yapıları yaratma konusunda öncülük etti.

Diğer yandan, Brezilya’nın makroekonomik politikaları, devlet politikalarının piyasa yönelimlerine dair neoliberal vurgular açısından son derece ortodoks kaldı. Ve PT’nin çevresel yıkımı engellemeye dair birçok vaadi hiçbir zaman ciddi bir şekilde yerine getirilmedi. PT, tarımsal reforma ilişkin sözünü de hiçbir zaman yerine getirmedi.

Özetle, PT’nin bir sol hareket olarak performansı karmakarışıktı. Bunun bir sonucu olarak, parti içindeki gruplar ve daha büyük politik müttefikleri sürekli eksildiler. Bu da 2015 yılında PT’nin, düşmanlarının onu yok etme planını uygulamalarına imkân verecek şekilde zayıflamış bir konuma gelmesiyle sonuçlandı.

Senaryo basitti. Yolsuzluk suçlamalarının merkezine oturtuldu. Yolsuzluk, Brezilya siyasetinde her zaman muazzam ve sık görülür olmuştur ve PT’deki önemli figürler kesinlikle bu pratikten muaf değildi. Dilma Rousseff, bu suçlamalara maruz kalmayanlardandı. Eee sonra ne oldu? Suçlama sürecine öncülük eden isim olan Temsilciler Meclisi Başkanı Eduardo Cunha’nın (ve aynı zamanda Evanjelik Hristiyan) kendisi, yolsuzluk soruşturması nedeniyle görevden alınmıştı. Önemi yok! Süreç, Dilma Rousseff’in yolsuzluğu frenleme konusunda kendi sorumluluğunu yerine getirememesi üzerinden ilerledi. Bu da Boaventura dos Santos Sousa’nın durumu, dürüst bir siyasetçinin en yozlaşmış olan tarafından devrilmesi şeklinde özetlemesine yol açtı.

Rousseff’in görevi askıya alındı, Başkan Yardımcısı Michel Temer geçici devlet başkanı olarak göreve atandı ve o da hızla aşırı sağcı bir kabine atadı. Şu neredeyse kesin görünüyor ki, Rousseff sorumlu addedilecek ve kalıcı olarak görevden alınacak. Ancak gerçek hedef Rousseff değil. Gerçek hedef Lula. Brezilya yasalarına göre hiçbir başkan üst üste iki dönemden fazla koltukta kalamaz. Herkesin beklentisi, Lula’nın 2019 yılındaki başkanlık seçimlerinde PT’nin adayı olacağı yönünde.

Lula, Brezilya’nın uzun zamandan beri en popüler siyasetçisi oldu. Ve popülaritesi, yolsuzluk skandalı ile kısmen lekelense de seçimleri kazanacak kadar popüler kalacağa benziyor. Bu nedenle sağ güçler şimdi onu, gerçekten yolsuzluk ile suçlamaya ve bu nedenle aday olamaz hale getirmeye çalışacak.

Bu durumda ne olacak? Kimse emin değil. Sağcı politikacılar başkanlık için kendi içlerinde mücadele edecekler. Ordu bir kez daha iktidara el koymaya karar verebilir. Mutlak görünen şey PT’nin bittiği. PT, iktidarını merkezde duran bir hükümet olarak ifa etme, programını dengeleme çabasındaydı. Fakat ciddi bütçe açığı ve dünya petrol fiyatları ile Brezilya’nın başka ihracat mallarının fiyatlarındaki düşüş, seçmen kitlesinin büyük bir parçasını hayal kırıklığına uğrattı. Bugün başka birçok ülkede olduğu gibi, kitlesel hoşnutsuzluk standart siyasetinin reddini beraberinde getiriyor.

PT’nin halefi olacak bir hareketin yapacağı şey, tutarlı bir sol anti-emperyalist hareket olan kökenlerine dönmek olabilir. Bu, PT için 1980’de olduğundan daha kolay değil. 1980 ile bugün arasındaki fark, modern dünya sisteminin içinde bulunduğu yapısal krizin derecesi. Mücadele dünya çapında ve Brezilya solu bu mücadelede başrolü oynayabilir ya da küresel ilgisizliğe ve ulusal sefalete gerileyebilir.

http://agenceglobal.com/index.php?show=article&Tid=2975 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü - Dünyadan Çeviri

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Brezilya Topraksız İşçiler Hareketi (MST), Brezilya’da yaşanan siyasi krize dair detaylı bir bakışla krizin emekçileri nasıl etkileyeceğini ve buna karşı nasıl bir cevap verilmesi gerektiğine dair görüşlerini ifade etti.


1. Krizin doğası

Brezilya’daki siyasi kriz, son haftalarda ivme ve hız kazandı. Her gün isnatlar, suçlamalar, tehditler ve krizin sonucuna dair tahminlere şahit oluyoruz. Sağdan gelen nefret ve şiddet tahrikleri aktivistlere ve örgütlere yönelik tehditlerle artıyor. Böylesi bir yanlış bilgilendirme ve söylenti ortamında birçok kişi kaybetmiş ya da cesareti kırılmış hissedebilir. Bu sebeple, kimin ve hangi çıkarların kapsandığının yanı sıra neyin tehlikede olduğu konusunda da net olmak önemli.

Brezilya’daki mevcut siyasi uğrağı anlamak için, hesaba katacağımız ilk unsur krizin Brezilya’ya özgü olmadığı. Bilakis, bu kriz, 2008 yılında başlayan ve uluslararası kapitalist sistemdeki sayısız şirketi etkileyen ekonomik krizin devam eden bir sonucu. Bütün ülkeler iflasa doğru gitti ve dünya ekonomisi teşkilatlanması dengesini yitirdi. Şu anda ihtilaflı olan şey, önümüzdeki yıllarda ekonominin düzeninin eksiksiz olarak nasıl sağlanacağı.

Dünya genelinde sermaye, net biçimde krizden çıkış yolu için tasarlanıyor: düşürülmüş emtia (tarımsal ürünler, petrol vb.) fiyatları ve kâr oranlarını sağlama almak için azaltılan ücretler ve emekçilerin hakları. Latin Amerika genelinde uygulamaya çalıştıkları ve ülkelerimizi tekrar ABD ile aynı hizaya sokmayı da içeren proje bu. Brezilya’nın, daha önce benzerini Venezüella, Bolivya ve Arjantin’de gördüğümüz şekilde şu anda sağın saldırısına uğramasının nedeni bu.

Ancak bu krizden çıkış, kapitalizm yeniden işler hale gelsin diye fedakârlık yükünü emekçilerin sırtına yüklüyor. Bu çıkış yolu sadece toplumsal krizi arttırır, çünkü planın işlemesi için haklar azalırken işsizlik artmalıdır. Dahası, ekonomik kriz, çevresel kriz ve değerler krizi gibi başka krizlerin içinde gözler önüne serildi.

Brezilya’da bu proje net. Proje, kazanımların ve emeklilik gibi sosyal hakların (emeklilik yaşının yükseltilmesi) zayıflatılması, ücretlerin düşürülmesi anlamına geliyor. Aynı zamanda, hidroelektrik enerji santrallerinin, kamu bankalarının yanı sıra petrol gibi önemli maden kaynaklarının yabancı şirketlere teslim edilmesi ve sosyal projelerin askıya alınması anlamına geliyor.

Brezilya’da ekonomik krizi kızıştıran şey, siyasi bir krizle de karşı karşıya olmamız. Öte yandan, kazanımları ve sosyal hakları ileri taşıması için seçilmiş bir hükümetimiz var. Ancak seçildiğinde sahip olduğu düzlemin gereğini yapmadı. Diğer taraftan, halk tarafından değil, milyonluk kampanya bağışları vasıtasıyla büyük şirketler tarafından seçilmiş bir meclisimiz var. Şirketlerin, temsilciler ve senatörlerin kimler olacağına ve ne yönde oy vereceklerine karar vermesi ile sonuçlandı bu. Örneğin 2015 yılında ulusal meclisin bütün gündemi emekçilerin haklarına karşı, şirketlerin ise çıkarınaydı.

2. Krizden çıkışın gerçek yolu

Bu durumdan çıkışın yolu, özel bir kurucu meclis ve özel kampanya bağışlarının yasaklanması, daha şeffaf kampanyaların oluşturulması, özellikle kilit konularda referandumlar yoluyla halkın katılımının başka mekanizmalarının yaratılması kanalıyla adamakıllı bir politik reformdan geçecektir.

Siyasi krizi ateşleyen şey, iş ve milyon dolarlık sözleşmeler karşılığında şirketlerce yapılan yasadışı bağışlara yönelik Araba Yıkama Operasyonu denilen meşru soruşturmaydı. Suçlamaya tüm partilerden siyasetçiler dahildi fakat Parana Kamu Bakanlığı’ndan yargıç Sergio Moro sadece İşçi Partisi (PT) ile bağlantılı siyasetçileri hedef aldı.

Sergio Moro’nun icraatları, yargının başka kesimlerinden ve araştırma verilerine illegal biçimde erişerek sadece kendi çıkarına olan bölümleri yayınlayan Globo Network’den de (Latin Amerika’da yayın yapan dünyanın en büyük ikinci televizyon ağı; ç.n.) ortaklıklar buldu. Seçimle gelmedikleri ve Brezilya demokrasisinde gücün istismar edilmesini engellemek doğrultusunda bir toplumsal kontrol mekanizması bulunmadığı için yargı da, medya ile birlikte kimseye hesap verme sorumluluğu olmadan hareket ediyor.

Sandıkta kaybettiğinden beri, sağın özelleştirme projesi ve onu koruyan sermaye, futbolda söylendiği şekliyle “sahada” kazanmak istiyor. Devam etmekte olan oyunun kurallarını halka danışmanda değiştirerek kazanmak istiyorlar. Bunun için ilk hedefleri devlet başkanımız Dilma Rousseff’i görevden almak. Hükümetinin yaptığı tüm hatalara karşın demokratik şekilde seçildiği ve herhangi bir suçla itham edilmediği inkâr edilemez. Bu sebeple, başkanlıktan çekilmesi yolunda ithamların temeli yok. Sağ için geriye kalan tek eylem demokrasinin sonlandırılması.

Ancak başkanı görevden almak sağ için yeterli değil. Kriz uzun erimli ve projeleri de daha uzun sürmeli. Bu nedenle, ithamların yanında sağ, 2018 yılında kendilerini yeniden yenebilecek tüm adayları ekarte etmeye çalışıyor ve bu yüzden, İşçi Partisi’nin (PT) ve partinin esas lideri eski devlet başkanı Lula’nın önünü almaları önemli.

Şu ana dek Dilma’ya ya da eski devlet başkanına yönelik hiçbir suçlama kanıtlanmış değil. Ancak medya –bilhassa Globo Tv- ve sosyal ağlar, emekçileri, bahsedilen olayların hakikaten gerçekleştiğine ikna edecek şekilde söylenti ve yalanları besleyerek bunlara geniş aleniyet sağlıyor.

Süreç; anayasaya, kanunlara ve yerleşik yasalara riayet etmediğinden bu bir darbe.

Ordunun 1964 yılında yaptığının aynısı: halkı yok saydılar ve kendi kanunlarını uygulamaya koydular.

Ve bugün bunu meşru bir şekilde seçilmiş devlet başkanına yapıyorlarsa, mücadeleye giriştiğimizde haklarımızın üzerinden geçerek, gerekçesiz şekilde liderlerimizi tutuklayarak ve benzeri şekillerde, halk hareketlerine çok daha kötüsünü yapabilirler.

Ve sağ bu iklimi yaratmak için sağcı kesimleri gösteriler düzenlemeye ve aktivistlere, parti merkezlerine, sendikalara ve hareketlere saldırmaya teşvik ediyor.

3. Sağın gerçek hedefleri


Aslında sermaye, kâr oranlarının düşmesi, şirketlerin başarısız olması, daha güçlü yabancı kapitalistlerle rekabete girilmesi anlamına gelen ciddi bir krizle karşı karşıya. Bu aynı zamanda servetin finansal sistemde toplanması krizi. Ekonomide neo-liberal değişimler yapmak için geniş güçlere ihtiyaçları var.

Önceki kâr oranlarını yeniden kazanmak için emekçiler tarafından kazanılmış tarihsel hakları ortadan kaldırmaları gerekiyor. Ücretleri düşmeye zorlamak için işsizlik oranını yükseltme gereksinimleri var. Daha önce eğitime, sağlığa, tarım reformuna giden kamu kaynaklarını azaltmaya ve tüm bu kaynakları kendi yatırım modellerine kullanmaya ihtiyaçları var. Sanki ödüyorlarmış gibi vergileri düşürmek istiyorlar.

Kapitalistler için zenginliğin ve olağanüstü gelirin kaynağı olan elde son kalan elektrik şirketleri ve petrol ile özelleştirme döngüsünü tamamlamaları gerekiyor.

Ancak bu neo-liberal modeli uygulamak için, Dilma’nın hükümetinde olduğu gibi koalisyon hükümeti oluşturamazlar. Daha geniş yetkilere ihtiyaçları var. Ve bir darbe yaparak Rousseff’i görevden almaya, başkan yardımcısı Temer’i koltukta tutmaya, istedikleri her şeyi yapmaya gereksinimleri var.

Yolsuzluk dumanının krizle hiçbir ilgisi yok. Ya da Araba Yıkama Operasyonu’nun, girişimcilerden rüşvet alan zanlılar olarak listelenen 316 siyasetçiyi darbeden sonra hapsedeceğini düşünüyor musunuz? Veya Globo Tv, Paraty sahilinde yasadışı bir şekilde inşa edilen yalının maddi kaynağının nereden geldiğini açıklayacak mı? Ana şirketin, eski devlet başkanı Fernando Henrique Cardoso’nun harcamaları için rüşvet veren şirketin ta kendisi olduğu kayıt altında.

4. MST’nin misyonu

Bunlar zor zamanlar ancak aynı zamanda mücadele zamanları. Önümüzdeki görevler büyük ve kısa erimli değil.

İlk olarak, durumu incelememiz ve bilmemiz gerekiyor. Komşularımızı, dostlarımızı bir araya getirelim ve tartışmalar yürütelim, halk hareketlerinin görüşü konusunda bilgilendirelim ve anaakım medyanın bize her gün bombardımanda bulunduğu enformasyona kendimizi kaptırmayalım. Sağın daha çok saldırganlaşacağını ve aktivistlerin güvenliğini güvence altına almanın, provokasyona gelmemenin ve yarattığımız mirası korumanın önemini bilmeliyiz.

İkincisi ve daha önemlisi, mücadeleye sahip çıkmak zorundayız. Sağın manevralarının kesmek için –ki bu ancak sokaktaki insanlarla olur-, halkla müzakere edelim, tartışalım ve sağın hiçbir neticede yasaların ötesine geçemeyeceğini ve ülkemizde demokrasiyi sonlandıramayacağını fark etmeleri için örgütlü gücümüzü gösterelim.

Bu mücadelelerin inşası sırasında ittifaklar oluşturmak, mücadele etmek isteyen tarafları, sendikaları, erkek ve kadın emekçileri bir araya getirmek zorundayız. Halk hareketlerinin bu muharebe için oluşturduğu araçlardan biri, farklı örgütlenmelerden aktivistleri şu iki fikir etrafında bir araya getiren Brezilya Halk Cephesi’dir: demokrasiyi savunmalı ve ekonomi politikasında değişikliklerle daha fazla sosyal hak kazanmalıyız.

Şimdi başlıca mevzu örgütlenmek ve mücadele etmek. Ancak aynı zamanda, emekçilerin haklarını ortadan kaldırmaksızın, hesabı kapitalistlere ödeterek ülkeyi krizden çekip çıkaracak bir Acil Önlemler Programı oluşturmalıyız. Kent merkezlerinde konut edindirme amaçlı inşaat yatırımlarını, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesini, aşırı derecede ihtiyaç duyulan kamu projelerinde daha fazla istihdam yaratılmasını içeren, tarım reformu uygulayan ve kırsal bölgelerde gıda üretiminin durumunu geliştiren bir program.

Sınıf mücadelesi şiddetlenmiştir. Bu, bazıları daha uzun zaman alacak daha fazla mücadeleye girmemiz gerektiği anlamındadır. Ancak bütün Brezilya toplumuna ihtiyaç duyduğu kazanımları ve değişimleri getirecek yegâne mücadele de budur.

http://upsidedownworld.org/main/brazil-archives-63/5629-landless-workers-movement-on-the-true-origins-of-brazils-political-crisis adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Marksist düşünür James Petras, Brezilya’da solun son 13 yılda geniş kitlelerin desteğini almışken bugün olduğu noktaya, yani Dilma Rousseff’in görevden uzaklaştırılarak iktidarın kaybedilmesi noktasına nasıl geldiği üzerine yazdığı makalede, bunun nedeninin büyük oranda, geniş halk kitlelerinin gücüne güvenmek yerine burjuvazinin müttefik olarak görülerek onların talepleri doğrultusunda hareket edilmesi olduğunu belirtiyor.


Önsöz: 2004 yılında, ilk aşaması İşçi Partisi’nin bankacılar ve ihracatçılar (tarım-maden elitleri) liderliğindeki hükümet aygıtına katılması ile temsil edilen Büyük Dönüşüm’ün sürdüğü Brezilya’da Lula-İşçi Partisi (PT) yönetimine dair analizlerimi sunduğum “Brezilya ve Lula: Sıfır Yılı” isimli kitabımı yazmıştım.

İki yıl önce meslektaşım Henry Veltmeyer ve benim yayımladığımız “Cardoso’nun Brezilyası: Satılık Ülke” kitabında Başkan Cardoso’nun kamu kaynaklarını, bankaları, petrolü ve demir cevherlerini yabancı sermayeye nasıl en düşük fiyattan sattığını yazmıştık. 2002 yılında İşçi Partili Lula DaSilva’nın başkan seçilmesi Cardoso’nun elden çıkardıklarını geri döndürmedi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Lula, selefinin neo-liberal politikalarını kabul etti –bunları süsledi- ve Cardoso’nun partisinin yerini alarak İşçi Partisi ile ekonomi seçkinleri arasında bir ittifak yaratmaya koyuldu. Sonraki birkaç yıl, “işçi başkanlarına” yönelik böylesi bir eleştiri geliştirmeye cesaret etmemizden ötürü sol akademisyen ve uzman dünyasının saldırısına uğradık. Bizim, PT’nin sağ ile ittifakı şeklinde tanımladığımız şeyin sonuçları bugün herkesin nezdinde net: Brezilya; dolandırıcıların, skandalların ve darbelerin ağına düşmüş durumda.

Giriş

10 yıldan fazla zamandır, sol partiler, işçi sınıfı sendikaları ve topraksız kırsal toplumsal hareketler ile birlikte Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya’ya hükmediyor. Siyasi liderleri tekrar tekrar seçildi, sendikaları ve kırsal toplumsal görevlileri devlet imtiyazlarını güvence altına aldı; politik süreci, muhalif sermaye, bankalar ve profesyonel taraflarla birlikte gündemine karar verdiği yasal prosedür takip etti.

Bize, darbeler ve devrimler döneminin geride kaldığı söylendi. Seçim süreçleri, dürüst oy sayımları ve politik meşruiyetin karşılıklı tanınması, şiddeti, kurulu sol politik önderliği azletmeyi ve ekarte etmeyi imkânsızlaştırdı.

Siyasal Solun Yükselişi ve Düşüşü

Solun egemenliği şimdi sadece bir hatıra! Partileri tam bir geri çekilmede. Liderleri, geçmiş politik müttefikleri tarafından küçümsenmekte, aşağılanmakta ve soruşturulmakta. Geçmişteki sermaye çevrelerinden müttefikleri gırtlaklarına yapışmış durumda. Sadakat ve oy karşılığında hükümetteki konumlarını güvence altına alan bu siyasetçiler, “görevi kötüye kullanma” davasından kaçmakta ve hile iddiasında bulunmaktalar… Bir yandan da yeni iltimas ve yağma kaynakları arayışındalar.

Bir defasında 53 milyon seçmenin oyunu almakla böbürlenen, uluslararası basında modern ticaret ve iş çevrelerinin çıkarlarıyla uyumlu hale gelmekle beraber devasa kitle tabanını yönetmeleri nedeniyle alkışlanan muhteşem sol siyasi liderler, şu anda ise kapitalist medya tarafından mevcut ekonomik facianın sebebi olmakla suçlanıyor.

İş dünyasının seçkinleri arasındaki hasımlarıyla zenginliği ve konumlarını paylaşan dünün halk kahramanları, şimdi sürülmüş durumdalar ve yolsuzluğa ilişkin göstermelik yargılamalarla karşı karşıyalar.

Sendikaların ve Kırsal Emekçilerin Liderleri

Gedikli sendikal ve kırsal liderler, “emekçi başkan”ın seçim başarılarını kutlamak üzere başkanlık sarayına gitmişti.

Bir kere dalkavuklukla yüzleri kızaran bu kitle liderleri, şu anda şenliğin bitmesi ve müziğin bitmesinin şaşkınlığındayken, işçiler ve köylüler kırılan tabakların bedelini ödemeye ve temizliğe başlamaya mahkûm edilmekte.

Halkın kitle örgütlerinin artık kongrede müttefikleri yok; burjuva medyada seslerine yer verilmiyor; ev ekonomisi piyasa tarafından mahvedilmiş durumda; ve sokaktaki kitleler, politikacıların ihanetlerine karşılık cezalandırılmaları için feryat ediyor. Şu anda sendika ve köylü liderleri direniş ve sınıf mücadelesine dönüş istiyor fakat destekçileri geri çekilme halindeler.

Tarihsel Bir Yenilginin Anlaşılmasına Doğru


Solun yükselişi ve düşüşü, feci bir stratejinin sistematik analizini gerektiren tarihsel bir tersine dönmedir. Solun yenilgisi, basit bir şekilde kalleş müttefiklerin ihanetiyle, yozlaşmış parti yetkilileri ya da milyarderler ve açık bir şekilde düzmece görevi kötüye kullanma süreci vasıtasıyla bir darbenin önünü açan ABD elçiliği tarafından tertiplenen komplolarla açıklanarak savılamaz. Sorulması gereken gerçek soru şudur: Sol neden solun karşı durulmayan tersine dönüş ve bozgununun önünü açan bir yasama darbesi ile sonuçlanan ihanete izin verdi? Nasıl oldu da milyonlarca seçmen, muazzam büyüklükte ve deneyimli sendikal aygıt ve militan kırsal toplumsal hareket mücadele dahi vermeden yenik düşebildi?

Solun Stratejisi


Sol partiler bile bile, kısmen, yenilmiş ekonomik elitlerle uzun vadeli ve geniş çaplı stratejik çatışmaları önlemek adına sağla uzlaşmaya dayalı kısa vadeli bir strateji benimsediler. Sağ partiler ve onların ABD’li danışmanları kendi namlarına sabırla, solun kitle desteği gerilediği zaman gerçekleştirecekleri stratejik saldırıya hazırlanmak amacıyla solun ödünlerini ve işbirliği önerilerini kabul ettiler.

Sol partiler, iktidar olmanın başarısızlıkla tasarlanmış “kısayol”larını sahiplendi. Sağın başlıca ağırlığı olan isimleriyle sıcak anlaşmalar yaparken iktidar koltuklarına da oturdular.

Sol, bütçeyi dizginlemek için IMF ile “kemer sıkma” anlaşmaları imzaladı ve borç yükümlülüklerini kabul etti. Sağcı ve oportünist siyasi partilerin kötü şöhretli üyeleri,borçları, kredileri ve bölgesel kalkınma projelerini onaylamaya yönelik oyları karşılığında kabineye sokuldu ve kongredeki stratejik liderlik konumlarına getirildi, başkanlığın üst düzey danışma kurullarına yerleştirildi.

Sol, emekçilerin yapısal değişim taleplerini kısıtlarken iş dünyasının seçkinleriyle pazarlık yaptı, onlara cömert sübvansiyonlar ve yüksek kârlar sundu. Bu uzlaşmayı, ekonomik büyümenin, ücret artışlarının ve sendikaların meşru iktidar paydaşı olarak tanınmasının karşılığı olarak gördü.

Sol, tabanının toplumsal dönüşüm taleplerini reddetti ve finansal seçkinlerin para aklama ve beyaz yaka suçlarının soruşturulmasına ilişkin halkın verdiği her mücadelenin karşısında durdu. Bunun yerine, kademeli ücret artışı, yoksulluk ödenekleri, emekli maaşları ve tüketici kredilerin, tercih etti.

Sol, iş dünyasının seçkinleriyle böylesi bir uzlaşmanın kalıcı, stratejik bir ittifak değil, sadece geçici bir ateşkes olduğu gerçeğini göz ardı etti.

Sendikalar da solun siyasi önderliğinin peşinden gitti. Kitle örgütlülüklerini, periyodik ücret artışlarına, sendikal eğitimlere daha fazla ödeneğe ve yeni sendika binalarına desteğe dayalı pazarlıkları kabul etmeye yönlendirdiler. Sendika liderleri grevlerden caydırdı, kamu mülkiyeti taleplerini bastırdı ve madencilik, bankacılık ve tarımsal ticaret alanına yönelik yolsuzluk, vergi kaçırma ve rüşvet soruşturmalarını önledi. İyice belgelenmiş topraksız köylü cinayetleri dalgası ve “koruma altındaki” yerli bölgelerindeki açık arazi tecavüzleri bile cezasız kaldı.

Ticari seçkinler, seçilmiş bir “sol” hükümetin kontrolü altında olan potansiyel bir radikal kitle hareketi ile karşı karşıya olduklarının farkına vardılar. Bu sol hükümetin, kapitalist taleplerle uzlaşmaya ziyadesiyle hazır olmasından hoşnut kaldılar. Dikkatli bir şekilde, kısa vadeli mükâfatlar ve doğru yerlere yönelik rüşvetlerin, iktidarı restorasyonlarına ve solun ayrıcalıklarının tersine dönmesine yönelik zeminin hazırlanmasına yardımcı olacağına karar verdiler.

Sol kırsal toplumsal hareketler, radikal sosyalist söylemlerini ve kitlelerini korudular fakat önderlikleri iktidardaki sol partilerin peşine takıldı.

Kırsal taban örgütlülüklerinin ve tarım emekçileri için meslek okullarının kurulması ve genişletilmesi doğrultusundaki desteklemeler karşılığında, toplumsal hareketler kitle aktivistlerini, sol partinin devlet başkanı ve meclis üyeleri için oyları çoğaltmak doğrultusunda seferber ettiler.

Kırsal hareket liderleri, sol-sermaye ittifakıyla uzlaşmalarını, sol iktidarı, radikal değişimler için bastırabilecekleri bir çekişme alanı olarak tanımlayarak meşrulaştırdılar. Kitlesel mücadelenin başarılı olduğu on yıldan fazla bir zamandan sonra radikal kırsal hareket, sol parti aygıtıyla ittifak yapmayı tercih etti. “Solun başkanı” suçlanınca ancak o vakit kırsal emekçilerin lideri de sınıf mücadelesine dönme çağrısı yaptı.

Solun Kısa Vadeli Kazanımları ve Uzun Vadeli Kayıpları


Sendika ve kırsal toplumsal hareket liderleri ile birlikte sol siyasi liderlerin hepsi bir galibiyet stratejisine sahip olduklarına inanmışlardı. Büyük oranda sığ “kazanım”larının, “başarı”larının ispatı olduğunu iddia ettiler. Bu kazanımlar şunlardı:

(1) Sola oy veren çoğunluğu arttırdıkları ya da korudukları, dört dönemden fazla iktidarda kalmaları.
(2) Büyük kalkınma sözleşmelerine meclis onayı alabilmenin bir formülü olarak, siyasi yelpazenin her yerinden partilerle kurulan “pragmatik” siyasi ittifaklar
(3) “Saygınlık”la ve hem sol siyasetçileri hem de onların seçim kampanyalarını güçlendirmesiyle cezbeden şekilde muhalif müttefikleri tarafından finanse edilmeleri.
(4) İş çevrelerindeki muhaliflere yardımcı olarak ve sermaye sınıfının bazı kesimlerinden destek kazanarak erişilen toplumsal gerilimin düşürülmesi hali.

Sol siyasi liderlerin uzlaşma stratejisi, maden-petrol-tarımsal ticaret ihracatı seçkinlerinin ekonomik başarılarına bel bağlamıştı. Bu hal; piyasaların, kârların ve ekonomik imkânların inişe geçtiği anda toplumsal ve üretken yatırımların da kesilmesi doğrultusundaki ticaret sektörünün asli politikasını göz ardı ediyordu.

Sol yönetimlerin, küresel hammadde piyasasındaki çöküşü takiben ihracat sektörüne yönelik kamusal desteklemeleri düşürdüğü an, bütün sermaye seçkinleri kötücül sağcı muhalefet ile yekvücut haline geldi.

Sermaye ile geçmişte yapılan ve yolsuzluk ve şaibeli desteklemelerle bir arada görülen siyasi ittifak hedef haline gelince, sağ stratejik saldırısını başlattı.

“Geniş ilerici koalisyon”un maskesi tamamen ortadan kayboldu: Sol siyasi liderlerle bağlantılı sendikal ve kırsal hareket yapıları, kitle tabanlarını seferber etme ve başkaldıran sağa karşılık verme konusunda acze düştü. Sol iktidar, 10 yıl boyunca sınıf mücadelesini göz ardı ederken tüm siyasetini meclise, iktidar elitinin koridorlarına indirgedi.

Bu, eksiksiz biçimde pazar koşullarına ve iş dünyasındaki müttefiklerine bağlı olan bir “sol” yönetimdi. Sağın, iktidar tabanını geri kazandığı anda stratejik zeminini savunamaz durumdaydı.

Sol yönetim, tamamı sağ muhalefet ile aynı hizada olan mahkemeler ve hâkimlerden, savcılardan ve müfettişlerden oluşan sağcı yönetimsel ve yargısal aygıtı dokunulmamış ve iyiden iyiye işler biçimde muhafaza etti. Tüm bu çevreler, solu hedef alan “yolsuzluk” soruşturmaları açarak iktidarın parlamenter çoğunluğunu sarsmaya hazırdı. Bu arada ticari seçkinler ekonomik durgunluğun sonuçlarını şiddetlendirmek konusunda başarılı oldu ve “kurtarma”nın yoksullara yönelik kemer sıkma anlamına geldiği konusunda ısrar etti.

Sağ, sokaktaki kalabalıkları kazandı ve merkezi, faşistleri, neo-militaristleri, tarım ticareti seçkinlerini, emperyal ve yerel finansal baskıyı içeren müttefiklerini harekete geçirdi.

Sao Paulo’dan New York ve Londra’ya dek, seçilmiş solcu devlet başkanını zorla iktidardan devirmeye ve solun liderlerini hapsetmeye hazırlardı.

Sonuç

Sol, demokratik kapitalizm masalına inandı. İş dünyasının seçkinleriyle müzakerelerinin, toplumsal refahı arttıracağına inandılar. Çok sınıflı ittifaklar ve sermaye ile emek arasında stratejik uzlaşma sonucunu doğuran, sınıf çıkarlarının aşamalı uzlaşmasına dayanman bir zeminde işlerini yürüttüler.

Tarihsel ders –bir kez daha- farklı bir şekilde kanıtlandı. İş dünyası ve sermaye seçkinleri, taktiksel kısa vadeli anlaşmaların stratejik karşı saldırıya hazırlık amaçlı olduğunu netleştirdi. Bu çevrelerin sabırlı uzun vadeli stratejileri, -uygun anda- sınıf müttefiklerini harekete geçirmek ve sandığa dayalı süreci tersine çevirmekti.

Sol partiler, ekonomiyi ve iç piyasayı dönüştürerek halk nezdindeki yetkisini genişletmek yerine, Brezilya’nın ticari mallarına küresel talebin zirve yaptığı bir dönemde her iki tarafın da faydalanacağı bir noktada sermaye sınıfıyla bir dizi stratejik mutabakata bel bağladı.

Sol, lehine olan dünya piyasası koşulları sonsuza dek sürecekmiş gibi davrandı. 53 milyon seçmenlik gücünü kullanma ve Brezilya’nın stratejik ekonomik sektörlerindeki düzeni ve sahipliği değiştirme şansını kaybetti. Sol, iş dünyasından ortaklarıyla uzlaşma yoluyla iktidar temelini onlarla paylaşarak sağa benzedi. Burjuva iktidar oyunlarında amatör olan sol, kendisini yolsuzluk ve kriz tuzağında buldu. Ne de şaşırtıcı!

Sol politikacılar için, kapı kapı, fabrika fabrika, köy köy kampanya sürdürmek, baskıyla, seçkinlerin medyasının boykotlarıyla ve silahlı açıkgözlerle mücadele etmektense, iş dünyasının rüşvetleri şeklindeki mutat uygulama vasıtasıyla kampanyasını finanse etmek çok daha kolaydı.

Sonuçta, “iktidar tabanları” çözüldü ve kapitalist “ortakları” ve politik “müttefikleri” onları yüzüstü bıraktı: Solcu başkan suçla itham edildi.

Muzaffer sermaye ve imparatorluk bu “piyasa demokrasisi” zırvasını tertemiz bir şekilde sona erdirdi. Gerileyen sol partiler cezalarının parlamento oylaması vasıtasıyla ertelenmesi için el açtılar ve kesin bir yenilgiye uğradılar.

Kapitalistler, zayıf halk muhalefetine hiçbir zaman söz hakkı vermemişlerdir ve vermeyeceklerdir. Kapitalist politik seçkinler her zaman sosyal demokrasi üzerinden iktidar ve zenginliği seçmiştir. Gerilemekte olan sol, iktidar koridorlarından izole edilmiş ve kovulmuştur, şu anda da “geçmiş müttefikleri”nin en çürümüş ve kalleşleri tarafından cezalandırılmak ile karşı karşıya durumdalar.

Götürdükleri kayıp bir nesildir.

http://petras.lahaine.org/?p=2081 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Çeviri: Erkan Çınar (Gerçeğin Günlüğü)

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Vice News muhabiri Thomas Laurent, Fransa’dan Rojava’ya YPG ile birlikte savaşmaya giden 20’li yaşlarındaki Fransalı komünist ile bir söyleşi gerçekleştirdi. “Sirat” kod adını kullanan savaşçı, IŞİD’i, “neo-faşizmin vücut bulmuş hali” olarak tanımlarken, Rojava’da yaşananlara ilişkin gözlemlerini paylaştı.


Vice News: Suriye Kürdistan’ına neden geldin?

Jacques: Esas olarak bu devrimin bir parçası olmak için geldim. Gençlik yıllarımdan beri enternasyonalist bir Marksist devrimci militanım. Bugün Suriye Kürdistan’ında olan biteni uzaktan izlemek ikiyüzlülük olurdu. YPG, özgürleştirdiği her yerde belediyeler kurarak, kendi bölgesini sosyalist ve özgürlükçü ideoloji doğrultusunda yapılandırıyor.

Buraya aynı zamanda Kürt halkına yardım etmek için geldim. Tarih boyunca her türden rejim tarafından katledildiler ve zulme uğradılar, ayrımcılığa maruz kaldılar, ancak muazzam bir direnme kapasitesine sahipler. Diğer ezilen halklar gibi karanlık çağlara gerilememeyi başardılar ve bunun yerine zamanlarını beklediler. Bir diğer şey de şu ki, baş düşmanları IŞİD, bugün neo-faşizmin cisimleşmiş hali. Benim katılım kararım, aynı zamanda gayretli bir “antifa”nın kararıdır.

- Onlarla nasıl ilişkiye geçtin?

- “Lions of Rojava” Facebook grubu vasıtasıyla. Onlarla özel mesajla iletişim kurdum. Sonrasında yolculuğumu organize ettiler. Bundan kimseye bahsetmedim, çünkü biliyordum ki beni vazgeçirmeye çalışacaklardı. Seyahat masrafımı çıkarmak ve zor zamanlarda kullanmak üzere bir kenarda para bulunması için birkaç ay çalıştım. Daha sonra Irak Kürdistan’ının Süleymaniye kentine uçtum ve oradan itibaren dikkatli davrandım. Suriye-Irak sınırı kapalı olduğundan, Suriye Kürdistan’ına geçmek için Peşmerge gibi giyindim.

-Ailene haber verdin mi?

Hem evet, hem hayır. Fakat bu sizi ilgilendirmiyor.

-Aldığın eğitimi anlatabilir misin?

Eğitim, gönüllünün ulaşmasından itibaren iki hafta sürüyor ve çok asgari düzeyde: Bir kalaşnikofun nasıl kullanılacağı, fiziksel çalışma ve askeri stratejinin temel bilgileri. Sınavı geçtikten sonra başka eğitim aşamaları oldu. Size, başlangıçta çok fazla şey öğretmemelerinin nedeni, birçok yabancı gönüllünün işin üstesinden gelemeyip birkaç hafta içinde evlerine gideceğini bilmeleri.

-Koşulların zorluk düzeyi ne?

Yaşam koşulları aşırı zor. Buna ek olarak kültürel anlaşmazlık ve savaş gerçekliği… Fakat burada kalanların çoğu güçlü politik saiklere sahip ve Suriye Kürdistan’ının siyasi emeline inanıyor.

-YPG’ye katılan batılılar kimler?

Sizin medyada gördükleriniz hiçbir şekilde temsil etmiyorlar: Onlar, haçlılara ya da umursamaz maceracılara dönüşen, silahlarla poz veren fakat saklanmaya meyilli olan eski askerler. Savaşmaya susamış ve gördüğü her şeye ateş edecek birkaç gerçek psikopatla da karşılaştım.

Bunların medyada yer alma iştahları, savaşçıların çoğunluğunu oluşturan diğer gönüllüleri gölgeliyor: Bu insanlar, siyasi nedenlerle harekete geçmiş durumdalar ve İslam Devleti’nden çok Rojava devrimi için buradalar.

-Başka Fransızlarla da karşılaştın mı?

Dört tanesiyle karşılaştım: ikisi, eski paralı asker olan gerçek birer pislik, biri serseri görünümlü bir genç ve biri de haçlı kategorisinde. Tekrar edeyim, bunlar gönüllülerin sadece küçük bir kısmını temsil ediyor. Benim birliğimde dört Alman, bir İtalyan ve bir de Amerikalı var ve hepsi de gerçek birer yoldaşlar. Bununla birlikte, başkalarının da olduğunu biliyorum ama karşılaşmadım.

-Bunun, İspanya İç Savaşı’nda 1936’dan 1938’e dek savaşan gibi bir enternasyonal tugay olduğunu söylemek doğru olur mu?

Bir bakıma öyle. Burada, komünist-enternasyonalist hareketin parçası olan insanları bir araya getiren birkaç farklı birlik mevcut, ancak o zamankiyle aynı çapta değil. Doğruyu konuşmak gerekirse, kendi görüşlerinin sergilenmesine karşın Avrupa’nın enternasyonalist siyasi partilerinin harekete geçmek için ne cesareti, ne de iradesi var. Fransa’da sokakları arşınlıyorlar ancak Kürt meselesi için kesinlikle somut bir şey yapmıyorlar. Bunun yerine yüzlerini çeviriyorlar; ikiyüzlülük haricinde, muhtemelen sorumluluktan korkmalarından dolayı. Onlar koltuk devrimcisi. Bir halk ayaklanmasının nasıl bir şey olduğunu gerçekten görmek istiyorlarsa burada olmalı ve ilk elden görmeliler.


-Yerel halktan ne tür tepkiler aldın?

Bir samimiyet, hoş karşılanma gördük ve bu neredeyse mahcup ediciydi. İnsanlar, birilerinin Rojava davasını savunmak üzere binlerce kilometre yol geleceğine inanamıyorlar.

-Uluslararası Af Örgütü, 13 Ekim’de YPG’yi sivillerin kitlesel bir şekilde yerinden edilmesini ve köylerin yerle bir edilmesini de içeren savaş suçları işlemekle itham eden bir rapor yayımladı. YPG’nin herhangi bir suç işlediğine şahit oldun mu?

Kesinlikle hayır. Bu saçmalık. Onlar (Af Örgütü gözlemcileri) iki hafta boyunca alandaydılar ve sonra gittiler. Evet, köyler tahrip edildi ama esasen stratejik sebeplerle yapıldı bu. YPG’nin savaşa yönelik çok insancıl bir yaklaşımı var. Hedefleri, insanları IŞİD zorbalığından kurtarmak.

Kürtler, her bir cihadçıyı öldürmek için bütün sebeplere sahip, fakat yapmıyorlar. Bir köye saldırdıklarında, bizim askerlerimizi esirgemek için (kendi askerleri ile köşeye sıkıştırılmış düşman arasında ölümcül bir çatışmayı engellemek için) düşmana her zaman bir çıkış yolu bırakırlar. Askerlerimiz sivillere sıkıntı vermez. Devrimci ve insancıl bir politik alternatif sunan sadece onlar.

-Kendi birliğindeki yaşamı anlatabilir misin?

Benim birliğim tamamen komünistlerden oluşuyor –ağırlıklı olarak Suriye ve Türkiyeli Kürtlerden. Birliğimizde, yatay bir askeri hiyerarşi var ve rütbelerimiz yok. Devriyeye çıktığımızda komutan önden gidiyor. Bu olunabilecek en tehlikeli pozisyon, çünkü patlayıcı bir cihaza denk gelirsek ilk darbeyi alacak olan o. Gece, bütün birlik neyin doğru gitmediğini tartışmak üzere bir araya geliyor. Bu çok önemli bir şey gibi görünmeyebilir ancak 7/24 başka adamlar topluluğu ile yaşayınca, bu, gerginliği dağıtmaya yardımcı oluyor.

-Cephedeki günlük yaşam nasıl?

Gerçek şu ki, cephedeyken, zamanınızın yüzde 90’ında yapacak bir şeyiniz olmuyor. Can sıkıntısıyla uğraşmak zor olabilir. Ancak her an, mutlak sıkıntıdan yoğun askeri harekete geçiş yapabilirsiniz. Sahadaki diğer tüm müttefik güçler nedeniyle, basit bir yanlış anlama sonucunda öldürülebilirsiniz. Bir keresinde nehirde yıkanıyorduk ve bir ekip diğer kıyıda göründü. Komşu köylerden birini savunan milis gücü olduğunu anlamanda önce neredeyse birbirimizi öldürüyorduk.

Ayrıca, her yana yayılmış patlayıcı cihazlar, tuzak riski mevcut. Çay ve sigara içmek dışında yapacak bir şey olmadığı halde sürekli gergin durumdasın. Kendine düşünme izni veremezsin, yoksa zihnin savrulur. Ve bu, sadece savaşmadığın zaman olur.

-Ne demek istedin?

İki ay kadar önce –zaman mefhumumu yitirdim- cephedeydik ve mevzilerimizi güvence altına almak ile meşguldük. Bize, uçaksavar ve roketlerle ateş ediyorlardı. Siper almak ve sonrasında siperi yükseltmek için koşabildiğimiz kadar hızlı koşuyorduk.

Bir gecemizi, bombalarla dövülmüş bir binada saklanarak geçirdik. Orada, her iki saniyede bir sessizce saatini kontrol eden bir Türk genci vardı. Bunu iki saat boyunca yaptı ve onu evine gönderdiklerini düşünüyorum. Zihninizin savrulmasına izin veremezsiniz.

-Irak ve Suriye Kürtlerinin İslam Devleti’ne yönelik son taarruzlarında yer aldın mı?

Evet. Çok yorucuydu. Üç hafta boyunca savaştık. Taarruzun zirve noktasında, bir mezarlıktaki mevziinin güvenliğini sağlama talimatı aldık. Düşman tarafından üzerimize ateş açılırken siper kazmamız ve taşlarla siperi yükseltmemiz gerekiyordu. Bu, kendi mezarımızı kazmak gibiydi.

Ancak sonuç elimizde: tam bir zafer oldu. Hol (El Hawl) kasabasını ve kuşatılmış diğer yedi köyü geri aldık. Rakka’ya doğru yeni bir yol açtık. Her zaman kararlı ve mevzilerini korumak için ölmeye hazır olarak tasvir edilen IŞİD’liler fare gibi kaçtılar.

-Paris saldırılarından nasıl haberdar oldun?

Cephedeydim. Bazı yoldaşlarım haberi radyodan duydu. Bu bir katliam. Ancak endişelenmeye gerek yok; insanların düşündüklerine karşın onlar buradan geri püskürtülüyor.

-Birliğin ne tepki verdi?

Tahmin edebileceğin üzere, onlar buna benzer şeyleri daha önce görmüş durumda. Ancak çok şefkatlilerdi. Onlar silah arkadaşlarım ve yoldaşlarım.

-Bu saldırılara bakış açın nedir?

Bu saldırılar tabii ki beni etkiledi, çünkü yurdumda gerçekleşti. Ancak daha önce de söylediğim gibi, milliyetçi ruh ile hareket eden biri değilim. “Batı medeniyeti”nin bayrağını dalgalandırmak üzere değil, Rojava devrimini desteklemek üzere buradayım. Bu saldırılar, doğru bir kavga için savaştığım fikrini daha da kesinleştirdi.

-Batılı koalisyon, Suriye ve Irak’taki askeri mücadelesini yoğunlaştıracağını belirtti. NATO ve Rusya, yardım etmek için ne yapabilir?

Hiçbir şey. Batı müdahalesi her zaman felaket getirmiştir. Burada 15 bin kararlı YPG savaşçısıyız. İslam Devleti’ne karşı savaşta en iyi yapılandırılmış ve en etkili örgütüz. Onları yeneceğiz.

-Peki hava saldırıları?

Uçakların, taarruzda kilit rolü olduğunu kabul etmek gerek. İslam Devleti birliklerinin hareketlerini kısıtlıyor ve sürekli oraya buraya taşımaları gereken topçu birliklerini yok ediyor. Psikolojik açıdan konuşursak, üzerlerindeki etki devasa. Uçaklar düşmana doğru pike yaptığında ve otomatik silahlarıyla ateş açtığında çıkardıkları ses… Bir nevi şeytanın yeryüzüne inmesi. Bir keresinde, bu silahlarla vurulmuş bir cihadçı görmüştüm. Yüzünün olması gereken yerde bir çukur vardı. Görebildiğiniz tek şey boynunun çevresindeki sakaldı. Fakat aptal değilim. Emperyalist güçler müdahale ettiklerinde bunun karşılığında bir şeyler isterler. YPG’nin de bu desteğin karşılığını vermesi gerekecek fakat başka da seçeneği yok.

-Bir gün Fransa’ya dönebileceğini düşünüyor musun?

Dürüst olmak gerekirse, sağ dönüp dönemeyeceğimden emin değilim. Tabii ki birçok şeyi özledim: bir partiye katılma, bira içme, kadınlar… Ancak bugün, geleceğe ilişkin planlarım beklemede. Sonunda her şey rutin haline geliyor. Savaş da buna dahil. Kendinize düşünme izni veremezsiniz, yoksa zihniniz dalar ve bu iyi bir şey değil. Bu nedenle geleceğime dair planlama yapmaya çalışmıyorum.

-Neden bugün basına konuşmak istedin?

Bu savaşa, Suriyeli Kürtlerin nasıl savaştığına ilişkin gerçekliği onarmanın önemli olduğunu düşünüyorum. YPG, kendini bölgelerinde gerçek bir devrim gerçekleştirdiği sırada IŞİD ile yaptığı muharebelerde tamamen kanıtladı. Gerçekleşen, toplumun tamamen yeniden yapılandırılması. Hiçbir zaman buna sahip olmayan bir halka demokrasi getiriyorlar. İnsanlardan, gönüllülere farklı bakmalarını istiyorum. Büyük kısmının politik saikleri samimi ve fanatik haçlılar değiller.

-Pişmanlıkların var mı?

Hiçbir pişmanlığım yok. Tam olarak, bulunmam gereken yerdeyim. Burada daha fazla kalabilirsem kalacağım. Bugün, yegane zaman harcamaya değer dava için savaşıyorum.

https://news.vice.com/article/meet-one-of-the-french-volunteers-fighting-against-the-islamic-state-in-syria adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Erkan Çınar (Gerçeğin Günlüğü)

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FACR-EP) komutanı Pastor Alape, ülkenin çeşitli yerlerinde Kolombiya ordusu tarafından yapılan bombalamalarda en az 40 savaşçılarının yaşamını yitirdiğini belirtirken, ölen gerillalar arasında Barış Delegasyonu’nun eski üyelerinden Jairo Martinez’in de olduğunu ifade etti. Alape, Martinez’in gerillalara barış ihtiyacını anlatmak ve barış sürecinde yaşanan gelişmeleri aktarmak üzere kampta olduğunu söyledi.


FARC-EP, uluslararası kuruluşlara ve Uluslararası Kızıl Haç Komitesi’nde (ICRC) çağrı yaparak, gerillaların cesetlerinin ölüm nedenlerinin belirlenmesi için incelenmesini talebini iletti ve bazı gerillaların yaralı haldeyken askerlerce öldürüldüğü şüphesinin mevcut olduğunu belirterek bunun uluslararası hukukun ihlali ve savaş suçu olduğunu vurguladı.

Alape, Chocó’da yapılan hava saldırısında FARC-EP Yüksek Merkez Komutanlık Üyesi Román Ruiz’in de yaşamını yitirdiğini dile getirerek, “FARC Sekretaryası adına, can veren gerillaların ailelerine acılarını derinden paylaştığımızı iletiyorum. Haklı davamızın bayrağını taşırken düştüler: Kolombiyalılar için sosyal adalet ve demokrasi içinde bir barış” ifadelerini kullandı. Alape, “Santos hükümetine şunu belirtmek isteriz ki, yoldaşlarımızın parçalanmış bedenleri ve kanları ile güçlü olanın sorumluluğunun peşine düşmeyen bir adalet sistemi dayatacaklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar” diye konuştu.

Başlayan süreçte, savaşın şiddetinin azaltılması için yeni yollar bulunması çabasında kaybedilen güvenin onarılması çağrısı yapan Pastor Alape, “Kolombiya halkına, Final Anlaşması yolunda, önümüzde hiçbir engel olmadan ilerlememizin yolunu açacak bir ufuk sunmak için bu girdaptan çıkmalıyız. Daha fazla değerli insan yaşamı heba olmasın. Daha fazla Yurtsever Yürüyüş (Kolombiya’da 1500’ü aşkın demokratik kitle örgütünün bir araya gelmesiyle oluşan ve toplumsal adaleti içeren adil, kalıcı barışın sağlanması sürecine destek olmayı amaçlayan toplumsal hareket; ç.n.) aktivisti, halk meclisi üyesi, toprak sahibi, insan hakları aktivisti, toplumsal hareket lideri öldürülmesin” dedi.

http://farc-epeace.org/index.php/blogs/guests/item/748-farc-ep-reports-that-wounded-guerrilla-fighters-were-finished-off.html adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Diyarbakır Kitap Fuarı kapsamında kente giden Prof Dr. David Harvey, ROAR Magazine’den Sardar Saadi ile Kobanê ve kent isyanlarına dair bir söyleşi gerçekleştirdi.


Sardar Saadi: Profesör Harvey, Kürdistan’a hoş geldiniz. ROAR Magazine için söyleşi talebimizi kabul etmenizden dolayı çok teşekkür ediyorum. Bu söyleşi için bir vakit ayarlamak çok zordu. Çok yoğun bir programınız var. Sizi Kürdistan’a neyin getirdiğini okurlarımıza söyleyebilir misiniz? Kobanê’de de bulunduğunuzu duymuştum?


David Harvey: Benim Türkiye’nin bu bölgesine üçüncü ziyaretim ve Mardin Artuklu Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan bazı insanlarla kuvvetli kişisel ilişkilerim mevcut. Mardin, ziyaret etmek için çok güzel bir mekân ve ben de keyif almayı ve iş yapmayı birleştirmenin bir yolunu buldum. Ama aynı zamanda, Türkiye’deki genel durum ve özellikle de Rojava’daki durumdan dolayı buradayım. Suriye tarafı çok enteresan. Aynı zaman da çok da dehşet verici. O nedenle son zamanlarda buna biraz ilgi gösterdim.

Kobanê’ye de gitmeye çalıştım ancak Türk hükümeti sınırı kapatmıştı.

Bildiğiniz üzere, Türk hükümeti ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Rojava’ya yönelik süregelen bir ambargo uygulamaktalar. Bunu, Rojava’da yaşananlarla nasıl ilişkilendirirsiniz?

Ben sadece, kimsenin Rojava’da yaşananların uluslararası uzantılarının olmasını istemeyeceğini ve kimsenin, orada amaçlananın başarıya ulaşmasını istemeyeceği doğrultusunda yorumda bulunabilirim. Bu benim tahminim. En bariz şeylerden biri bu.

Kobanê’nin yeniden inşası için birçok girişim var. Hava saldırıları ve bombalamalar, şehri neredeyse tamamen tahrip olmuş halde bıraktı. Kobanê’nin yeniden inşası ve bölgede antikapitalist alternatifler yaratılması olasılıkları konusunda öngörünüz nedir?

Uydu verisinden yıkımın boyutunu gördüm ve Kobanê’nin yüzde 80’i net biçimde yıkılmış. Yeniden inşa esasen yapıların görünüşü ve insanları geri getirmek ile ilgili. Bu, alternatif kentleşme konusunda bir dizi fırsat sunuyor.

Bana göre, büyük zorluklardan biri, mevcut nüfusun yeniden tesisinin gerçekleştirebilmesi için bir dereceye kadar mevcut mülkiyet haklarıyla karşılaşılması olacak. Muhtemelen, mülkiyet haklarını eskiden olduğu haliyle yeniden inşa etmek isteyecekler ve sonucunda da eski tarz kentleşmeye dönecekler ve belki de olacak şey bu –ki bu durumda soru, kaynakların nereden geleceği olacak.

Bununla birlikte, antikapitalist alternatifleri keşfetme imkânının hâlâ mevcut olduğunu düşünüyorum. Bu ihtimalin tutulup tutulmayacağını bilmiyorum. Ancak Kürt düşünüşü Murray Bookchin gibi isimlerden etkilendiğine göre, halkın farklı bir şeyleri keşfetme ihtimalinin olduğunu düşünüyorum. Bana, Rojava’da meclis tabanlı yönetim biçiminin yürürlükte olduğu söylenmişti fakat henüz bir şey görmedim. Bildiğiniz üzere, solun bazen bu romantizme kapılmasından biraz endişeliyim. Zapatistalar “devrim” dediler ve herkes onların yaptıklarına ilişkin romantizme kapıldı.

Aslında ben, Rojava’daki devrim ve Zapatistalar arasında bir karşılaştırma yaptım. Rojava’nın, Orta Doğu’nun Chiapas’ı gibi olup olmayacağı sorusunu ortaya attım. Bu iki mücadele arasında benzerlik olduğunu düşünüyor musunuz?

Çok benzerlik yok –Zapatistaların örgütlenmiş olması, bölgelerinin kontrolünü alması ve belli bir biçimde ve belirli bir zamanda onu korumayı başarması anlamında. Savaşın yıkımına uğramamışlardı. Rojava halkının karşı karşıya kaldığı birçok sorun onlarda yoktu. Ancak önceden mevcut bir komünal yapıları vardı, dolayısıyla halihazırda bir yönetim biçimleri vardı –her şeyi sıfırdan sağlamak zorunda değillerdi. Bu yüzden birçok farklılık olduğunu düşünüyorum.

Benzerliğin, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki bazı insanların “aaa güzel, işte burası, sonunda!” şeklindeki romantizmi olduğunu düşünüyorum. Ve her zaman onlara, devrimci sosyalizmi inşa etmemiz gereken yerin ABD olduğunu, Chiapas’tan ya da Kuzey Suriye’den bizi kapitalizmden kurtaracak bir şeyler ummamaları gerektiğini söylüyorum. Bu olmayacak.

Rojava’ya yardım konusunda uluslararası dayanışmanın nasıl verimli olabileceğini düşünüyorsunuz?


Bence bazı temel şeyler var. Orada ne olduğundan bağımsız biçimde, Kürt halkının kurtuluşu –özyönetim olduğu ölçüde- desteklenmeye değer bir şey. Kendi adıma bunu desteklemekten mutluyum. Bu halklar yeni yönetim biçimlerini deneyimlediği ve kentsel gelişimin yeni biçimlerini deneyimlediği istediği ölçüde, onlara konuşma konusunda çok ilgili olacağımı düşünüyorum. İnsanların farklı bir şeyler yapmak üzerine düşünmesinden memnunum ve yardım edebilmem ya da yardım için seferberliğe destek olabilmem halinde bunu yapabilmeyi istiyorum.

Tabii ki gördüğümüz şey, bunun önünde engeller olacağıdır. Bu engellerin hakkından gelecek yöntemleri bulmak zorunda olacağız. Örneğin, fiili olarak Gazze’de kentleşmeyi yeniden tasarlamaya çabalayan Avrupa’dan ve Kuzey Amerika’dan alternatif bir insan grubu mevcut. Sahiden orada bir şeyler yapabilirlerse, Rojava’da da bir şeyler yapmak için harekete geçebileceklerini düşünüyorum.

Burada bazı gerçek olasılıklar mevcut. Ancak sadece kendi adıma konuşsaydım, “bu gerçekleşen mükemmel bir şey, her şey mükemmel” demek konusunda ihtiyatlı olmak isterdim. Şunu demeyi isterdim: “Baksana; gelişmelerin, desteğimize ve üzerine konuşmamıza layık ilginç bir doğrultuda gittiğini düşünüyorum ve halkın kendisinin başarmaya çalıştığı her neyse, onu desteklemeye çalışırken elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.”

Hamburg’daki bir konferans sırasında Fırat Haber Ajansı’na verdiğiniz bir mülakatta, Orta Doğu’nun parçalara ayrılmış bir bölge olduğundan bahsetmiştiniz. Bununla birlikte, Rojava bu kaotik ortamda bir alternatif olarak serpiliyor, böyle düşünmüyor musunuz?


Evet, bu coğrafyada meydana gelen şeyler jeopolitik anlamda dünyanın önemli bir parçası. Orta Doğu, şu anda gerçek bir keşmekeş içinde. Pastanın üstünde herkesin parmağı var: Ruslar, Çinliler, Amerikalılar, Avrupalılar. Bir anlaşmazlıklar bölgesi ve bu bir süredir de böyle. Demek istiyorum ki, Suriye’de neler olduğuna bakın –ayrıca Lübnan’da iç savaş vardı, Irak’taki durum ve şu anda Yemen’de, Mısır’da olanlar vb. Dünyanın, bölge halkları için felaketler yaratan çok istikrarsız bir coğrafi bölgesi ve jeopolitik konumu.

Ancak felaketlerle birlikte sıklıkla gerçekleşen bir şey de, bu felaketlerden yeni bir şeyler çıkması. Bu yeni şeyler çok çok önemli olabilir. Felaketin yeni bir şeyler üretmesinin nedeninin, tipik burjuva iktidar yapısının ortadan kalkması ve hâkim sınıfların yönetemez hale gelmesi olduğunu düşünüyorum. Felaket, insanların geleneksel iktidar yapıları haricinde kendi kendilerini yönetmeye başlayabilecekleri bir durum yaratıyor. Bu yüzdeni sadece Rojava’da değil, başka yerlerde de olasılıkların ortaya çıkmasını görmemiz muhtemel. Tabii ki bunlardan bazıları çok güzel olmayacak –IŞİD gibi. Bundan dolayı, asla her şeyin doğru yönde gideceğini söylemiyorum. Orta Doğu, felaketlerle birlikte bir fırsatlar bölgesi.

Sohbetimizde bir başka başlık açmak isterim; bu başlık kentlerle ilgili –üstüne çok fazla yazdığınız şeye dair. Son 10 yıl civarında, Kürt siyasetinde kentlerin yükselen önemine şahitlik ettik. Şu an bulunduğumuz Diyarbakır’da, Kürt hareketinin belediyesi, kentsel mekânlarda kendi ajandaları doğrultusunda tasarrufta bulunmanın yanı sıra sosyoekonomik ve politik yaşama da müdahil oluyor. Aynı zamanda ilk kez, Kobanê’nin direnişi, kentin direnişi oldu – Kürt hareketinin tarihinde karakteristik olarak daha çok bir aşiretin, bir geleneksel liderin ya da bir milliyetçi siyasi partinin önderlik ettiği direnişler şeklinde olan diğer isyanlardan farklı olarak.

Kobanê’deki direnişi ya da Diyarbakır’daki ve Türkiye’deki diğer Kürt kentlerindeki yerel yönetimci hareketi, Kahire’deki Tahrir Meydanı’nda New York’da başlayan Occupy/İşgal Et hareketinde, İstanbul’daki Gezi protestolarında veya çok yakın zamanda Baltimore’daki isyanda olduğu üzere son beş yılda tanık olduğumuz daha büyük bir küresel hareketle bağlantılandırabilir miyiz, merak ediyorum. Kentsel sokak siyasetinin ortaya çıkan bu biçimleri arasında bağlantı görüyor musunuz?


Evet; dünya giderek artan oranda şehirleşiyor ve biz de giderek artan oranda kent yaşamının niteliği ile ilgili hoşnutsuzlukların ortaya çıktığını görüyoruz. Böyle olunca, bu huzursuzluğun bazı durumlarda ayaklanmalar ya da Gezi gibi kitlesel protestolar veya Gezi’den kısa süre sonra Brezilya’da meydana gelene benzer şeyler ürettiğini görebilirsiniz. Aslında kent ayaklanmalarının eskiye dayanan bir geleneği vardır -1871 Paris Komünü ve bundan çok önceki başka örnekler- ancak kent sorununun bugün gerçekten merkezi bir sorun haline geldiğini ve güncel protestoların nedenleri konusunda kent yaşamının niteliklerinin ön plana çıktığını düşünüyorum.

Fakat aynı zamanda, giderek artan bir şekilde politik protestoların kentlerin bünyesinde içselleştirildiğini görüyoruz. İsrail güçlerinin Filistinlilerle karşılaştığı Ramallah’da veya buna benzer başka yerlerde görmeye başladığımız şey, durumun artık devlete karşı devlet şeklinde olmadığıdır –durum, kentsel nüfusun geri kalanını kontrol etmeye çalışan devlete ilişkindir. Bunu ABD’de bile, protestonun karşısına silahlı bir gücün çıktığı Ferguson gibi bir yerde gördük. Ve aynı şekilde Baltimore’da da. Bu nedenle, giderek artan bir şekilde ahali arasında düşük seviyeli kent savaşları göreceğimizi ve yine giderek artan bir şekilde, hizmetle yükümlü oldukları halktan kendini izole eden, sermayenin kent halkını baskılayan yönetimsel aygıtları haline gelen devlet aygıtları göreceğimizi düşünüyorum.

Dolayısı ile, bu tür kent ayaklanmalarını tüm dünyada düzensiz bir tarzda görüyoruz: Buenos Aires’de, Bolivya’da, Brezilya’da vb. Latin Amerika, bu türden şeylerle dolu. Avrupa’da bile büyük kentsel karışıklıklara şahit olduk: Londra, Stockholm, Paris ve başkaları. Yapmamız gereken şey, antikapitalizmin öncelikli olarak meşgul olması gereken yeni siyaset biçimi üzerine düşünmek. Ne yazık ki, geleneksel sol hâlâ dar biçimde işçilere ve iş yerlerine odaklanıyor; oysa bugün gerçekten önemli olan günlük hayatın siyasetidir.

Sol, neyin önemli olduğunu düşünme anlamında bazen çok muhafazakâr oluyor. Marx ve Engels’in, belirli tür proletarya hakkında tasavvurları vardı. Bu proletarya, farklı koşullar altında Çin ve Meksika gibi yerlerde yeniden ortaya çıkmış olsa da, dünyanın birçok bölgesinde ortadan kalktı. Bu nedenle, genel bir husus olarak sol, Baltimore’da, Tahrir Meydanı’nda ve benzerlerinde gördüğümüz üzere kentsel yaşam sorunu etrafında ortaya çıkan antikapitalist hareketlere yaklaşımı konusunda çok daha esnek olmalı. Tamamen aynı olduklarını söyleyemeyiz –çünkü değillerdi-, ancak şüphesiz bu hareketler arasında mutlak paralellik mevcut.

Baltimore gibi bir yerde gerçekleşen şeyin, küresel antikapitalist hareket açısından nasıl olası sonuçları olacağını düşünüyorsunuz? Bunlar, kendi özel mekân-zamansal koşullarında anlık protestolardan mı ibaret, yoksa bunlar sistemin özünde yanlış olan bir şeylerin işareti olarak görülebilirler mi?

Politik konuşursak, en büyük zorluklardan biri, insanların, içinde yaşadıkları sistemin doğasını görmesini sağlamak. Sistem, ne olduğu ve bunu nasıl yaptığını gizlemek konusunda çok komplike. Marksistlerin ve eleştirel teoricilerin görevlerinden biri gizemi azaltmak; fakat bunun bazen sezgisel olarak gerçekleştiğini görebilirsiniz. İndignados (Öfkeliler) hareketini ele alalım: İspanya’da bir şeyler oluyor ve bir anda Yunanistan’da da oluyor –ve hızla başka yerlerde oluyor. Occupy/İşgal Et hareketini alalım: aniden her yerde işgaller gerçekleşti. Bundan dolayı, burada bir bağlantısallık var.

Baltimore gibi özel olaylar kendi kendine bir şey yapmaz. Onun yaptığı, bunu Ferguson’a ve devam eden başka şeylere eklerseniz, geniş kitlelerin kullanıldıktan sonra atılan insanlar olarak muamele gördüğünü göstermesidir. Başka yerler ile birlikte ABD’de olan bu. Bu durumda, insanlar bunun sistemsel bir sorun olduğunu aniden görmeye başlar. O yüzden, yapmamız gereken şeylerden biri, bu türden olayların sistemik doğasını vurgulamak, sorunun sistemin içinde yattığını göstermektir.

Uzun yıllar boyunca Baltimore’da yaşadım –ve burada şu anda olanlar, birçok yerin yakılmasından bir yıl sonra 1969’dabenim karşılaştığım şeyin yeniden gösterimi. 1968’den 2015’e gittik ve her şey hâlâ aynı! “Hey, her şeyi aynı tutan ne” diye söylenebilirsiniz. 1970’lerdeki durumu çözecekleri iddiasında bulunanların ya da bugün çözüm iddiasında bulunanların verdikleri sözlere karşın bu olmuyor. Aslında, birçok bakımdan kötüye gidiyor.

Baltimore, sadece yoksul bölgelerde meydana gelenler açısından ilgi çekici değil. Kentin geri kalanı, fiili biçimde aşırı varlıklı ve soylulaştırılmış durumda –bu nedenle gerçekten iki kent haline gelmiş durumda. Her zaman iki kent vardı ama şu anda aralarında daha geniş bir uçurum olan iki kent var ve herkes farkı görüyor. Tahrir Meydanı’ndan biriyle yapılmış söyleşiyi okudum; söylediği şeylerden biri, her zaman çok varlıklı koşullarda yaşamadıkları, ancak farkına vardıkları şeyin birilerinin müthiş zengin olduğuydu. Bu insanlar aşırı zengin hale gelirken diğerlerinin daha fazla yoksullaşmasının ya da yerlerinde saymalarının nedenini anlayamamışlar. Ve onları sisteme karşı döndüren şey, bu eşitsizliğe duydukları öfke. Bu, Baltimore için de doğru: “şehrin onlara ait olan kısmı güzel, benim yaşadığım kısım ise pike yapıyor.”

Bu birçok şehir için hakikaten doğru. Çevrenize bakın ve bunu İstanbul’da görün; bunu her yerde görürsünüz. Hükümet buna dair ne yapıyor? İnsanları gecekondu bölgelerinden temizliyor çünkü yüksek değerli arazilerde oturuyorlar ve bu arazileri, alışveriş merkezleri ve ofis alanları yapabilmeleri için müteahhitlere verebilirler. –ve insanlar “Bu doğru değil!” diyorlar. İnsanların, kenti, kendi amaçları doğrultusunda kullanmalarını sağlayacak kendi kent haklarını kullanmaya başladıkları can alıcı noktaya gelmeleri bu şekilde oluyor.

Sermayeninkinden radikal şekilde farklı olan kendi belirlediğimiz yöntemle kent hakkımızı kullanmak istiyoruz. Başka türlü bir kent oluşturmak istiyoruz. Bunu nasıl yapabiliriz? Bunlar zor sorular. İnsanlar bu talebi yükselttiklerinde, bir başka soru daha ortaya çıkıyor: Bunu, mevcut mülkiyet hakları yapısı dâhilinde yapabilir misiniz? ABD’de, özel mülkiyetin ve toprak sahipliğinin sorun olmadığına dair bir inanç var. Çözümün bir kısmının, insanların bunun sorunun bir kısmı olduğunun farkına varmalarında yattığını sanıyorum. Bunun sonrasında, bizim, özel olmayan mülkiyet haklarına dayalı bir alternatif yapı bulmamız gerektiğini görmeye başlarsınız. Bu yapıda mülkiyet kolektiftir, mülkiyet müşterektir. Ve aynı zamanda güvence sunar ve sermaye yararına spekülasyon korkusunu ortadan kaldırır.

Söyleşimizi, Kürdistan’a yolculuğunuz için size neyin ilham verdiğini sorarak sonlandırmak istiyorum. Sizi yeniden buraya getiren bir şey mi var?

Evet, dediğim gibi, bu bölgenin tamamı bir hayli kritik bir bölge. Aslına bakılırsa, yakın zamana kadar bu çevrede bir yerlere taşınmak gibi hayallerim vardı. Atina’ya yerleşebilir ve biraz Türkiye’de, biraz Lübnan’da, biraz Mısır’da çalışırdım diye düşünüyordum, çünkü bu alan Orta Doğu ile Avrupa arasında bir bölge. Burada meydana gelen şeyler çok enteresan geliyor ve bundan dolayı bu bölgede olmayı istiyorum. Burada çok iyi dostlarım ve Sel Yayıncılık gibi harikulade bir yayıncım var. Hem çeviride, hem de çoğunlukla beni buraya davet ederek gelişmeleri görmem konusunda çok mükemmel iş çıkardıklarını söylemeliyim. Kobanê’ye gidebilirsem, bu, onların buna dair büyük çaba göstermelerinden kaynaklı olacaktır.

Kitaplarınızın yakın zamanda Kürtçeye de çevrilmiş olduğunu görmeyi umuyorum –ve bölgeye taşınmayı düşünmeniz halinde Diyarbakır halkının sizi ağırlamaktan mutluluk duyacağına eminim. Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz Profesör Harvey. Umuyorum ki yakın zamanda Kobanê’ye gidersiniz.


http://roarmag.org/2015/05/david-harvey-interview-rojava-baltimore/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Erkan Çınar (Gerçeğin Günlüğü)

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

Yükleniyor...

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler