Content feed Comments Feed

Jacobin’de Narges Bajoghli imzası ile yayımlanan yazıda, İranlıların liderlerine yönelik öfkeleri ile Suriye gibi olma korkusu arasında sıkışıp kaldıkları belirtiliyor. Bajoghli, temel olarak neoliberal politikaların halkın yaşamı üzerinde yarattığı tahribattan kaynaklanan protestoların, Ruhani muhalifleri tarafından da kullanılmak istendiğini belirtiyor.


“Şu anda üniversitedeyim fakat bunun vakit israfı olduğunu biliyorum. Buradan sonra bir işim olmayacak. Üniversiteye gitmeseydim de mesleğim olmayacaktı. Dört yıldır sadece bekliyorum. Ama geleceğim yok. Hiçbirimizin yok.”

Mohsen, Tahran’ın 26 mil kadar batısındaki Karaj kentinden 20 yaşında bir protestocu. Annesi ev hanımı, babası ise küçük işletme sahibi. 25 yaşında olan büyük kardeşi Ali makine mühendisi ve işsiz. “Ali’nin bir sevgilisi var ve evlenmek istiyorlar. Ama nerede yaşayacaklar? Anne-babamın evinde bizimle birlikte mi? Kız arkadaşının da büyük bir ailesi var ve bir apartmanda yaşıyorlar; bu nedenle Ali oraya da taşınamaz. Ali benden daha zeki ve o bir iş sahibi olamıyorsa ben hiç olamam. Protestolara katılmamın nedeni bu. Nasıl bir gelecek için yaşamalıyım?”

Mohsen’in babası Hüseyin 1980-1988 İran-Irak savaşı gazisi; bir emekli maaşı alıyor ve erkek kardeşiyle küçük bir iş sahibi. Hüseyin’in çocuklar doğmadan önce satın aldığı Karaj’daki üç odalı bir dairede yaşıyorlar. Yoksul değiller ancak “Aydan aya yaşıyoruz. Her şey çok pahalı. Özellikle de yiyecekler. Kira vermediğimiz için şanslıyız. Kira verenlerin bu ekonomik ortamda nasıl yaşadıklarını anlamıyorum” diyor.

Hüseyin 2009 yılındaki Yeşil Hareket protestolarına katılmış ve en büyük oğlu Ali’yi de yanında götürmüş. Ancak en küçük oğlu Mohsen hiçbir zaman siyasete eğilim göstermemiş. Hasan Ruhani’nin yüzde 70 oyla yeniden seçildiği Mayıs 2017 seçimlerinde bile ona oy veren kardeşi ve ebeveynlerine katılmamış. Hüseyin, “Mohsen günlerini Avrupa Ligi maçlarındaki son skorları ezberleyerek geçiriyor. Ünlü futbol yıldızlarının yaşamlarını kendi kuzeniymişler gibi bilir” diyor gülerek. “Bu nedenle birkaç gün önce protestoculara katılmaya gideceğini söylediğinde şaka yaptığını düşündüm.”

Mohsen’in annesi Fatemeh, sohbete dalıyor: “Mohsen ve yeğenim Meysam her akşam protestolara gidiyorlar. Anne olarak onlar için endişeleniyor ve gitmelerini istemiyorum. Ama usanmış olduklarını da biliyorum. Bir şeyler değişmeli. Ama hükümet sert önlemler aldığında oğlum ve yeğenimin bunun için bedel ödemelerini istemiyorum.”

35 yaşındaki diş hekimi Ahmed şehrin bir ucundan bir ucuna heyecanla arabasını sürerek protestocuları arıyordu. Sokaklarda onlara katılmayı istemediğini ama sloganlarıyla birlikte korna çalarak onları arabasından destekleyeceğini söyledi. “Ne istedikleri belirsiz. Öfkeliler ve bunu anlıyorum. Ama her şey benim için biraz fazla kaotik görünüyor. Tabii ki ben de sistemden bıktım. Ama ne talep edildiği birazcık netleşmedikçe sokaklardaki protestolara katılmayacağım.”

Ahmed devam etti: “Hastalarımızın çoğunun işçi sınıfından olduğu bir diş kliniğinde çalışıyorum. Bugün bütün hastalarımla protestolara dair konuştum. Bazı aileler gerçekten hükümetin kendilerine verdiği nakit aktarımına (yaraneh*) bel bağlamış durumda ve Ruhani’nin nakit aktarımını keseceğinden endişeleniyorlar. Nakit desteği enflasyonla birlikte artık pek bir şey değil. Ama yine de iki yakalarını nasıl bir araya getirecekler? Yüksek gıda fiyatlarının ağırlığını hissediyorum ve pahalı bir SUV ile gezen, daire sahibi olan bir diş hekimiyim. Hastalarımın, her şeyin pahalı olduğu bu fiyatlarla nasıl yaşadıklarını idrak edemiyorum.”

Hasan Ruhani’nin ezici bir çoğunlukla seçimi kazanarak yeniden seçilmesinden 6 ay sonra, ülkedeki siyasi düzenin ödünsüz unsurlarına darbe indirerek 28 Aralık’ta İran genelinde başlayan protestolar ülke geneline büyük bir hızla yayıldı. Şimdilik protestolar lidersiz ve sloganlar, ekonomik eşitlikten siyasi tutsakların özgürlüğü, dini liderin devrilmesinden bütün rejimin çöküşü talebine dek çeşitlilik gösteriyor.

2009’daki geniş çaplı Yeşil Hareket protestolarından farklı. Bu protestolar genellikle İran siyasetinin kıyısında olan şehirlerde, kasabalarda ve köylerde gerçekleşiyor. Şimdiye dek onlarca kişi öldürüldü, yüzlerce kişi de gözaltına alındı.

İran’daki ülke geneline yayılmış protestolara sevk eden başlıca faktör ekonomi. Uluslararası yaptırımlar ve ekonominin kötü yönetimi, yaşam maliyetinin aşırı yüksek olduğu, işsizliğin kol gezmeyi sürdürdüğü, ekonomik eşitsizliğin sadece genişlemekle kalmayıp zenginlerce övünülerek gösterildiği vahim bir durumla sonuç vermiş halde. Ruhani’nin neoliberal ekonomi politikaları işçi sınıfını olumsuz etkilemiş durumda. Önde gelen İranlı ekonomistlerden Djavad Salehi’nin işaret ettiği haliyle: “Bu ‘Ruhani etkisi’, enflasyonu düşüren ancak istihdam artışına mal olan, nakit desteğinin değerini düşürürken enerji fiyatlarını yükselten kemer sıkmanın ve işletmeleri ve büyük bir çoğunlukla başkentte ikamet eden orta sınıfı gözeten diğer politikaların sonucu.”

İran’ın enflasyon oranları son on yılda çok fazla dalgalandı ve şu anda yüzde 17 düzeyinde. Yozlaşmış politikacıların ve milyonlarca doları zimmetine geçiren iş insanlarının karıştığı skandallar tekrar tekrar patlak verdi ve aydan aya yaşayan yurttaşları öfkelendirdi. İran genel olarak düşük bir yoksulluk oranına, 2016-17’de yüzde 4.7’lik bir orana sahip olsa da işsizlik oranı, özellikle de gençler ve kadınlarda yüzde 30’un üzerinde. Bu, yerine getirilmeyen ekonomik beklentilerle –özellikle de İran nükleer anlaşmasının imzalanmasının ardından akması beklenen yabancı yatırım anlamında- birlikte bir barut fıçısıydı. Ruhani ve yönetimi, stratejilerini yaptırımların hafiflemesiyle ve ülkeye Avrupalı yatırımıyla ekonominin gelişmesine dayandırmışlardı. Donald Trump’ın “nükleer anlaşmayı yırtma” sözü göz önünde bulundurulduğunda şu anda bankalar İran’daki yatırıma para sağlama konusunda suskunlar ve Avrupalı şirketler, ABD hazinesi tarafından daha fazla yaptırıma uğrayabilecek bir pazara girmekten sakınıyorlar.

Ve Ahmed’in bahsettiği gibi, nakit desteğini sınırlama gibi kemer sıkma tedbirlerini de içeren Ruhani’nin neoliberal ekonomi politikaları kaygıya nende olmuş. UCLA’den sosyolog Kevan Harris’e göre 2016 yılında yapılan yaygın bir ulusal araştırma, neredeyse bütün yoksul ailelerin geçmiş cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın 2011 yılında başlattığı ve paralarını iki ayda bir ATM’lerden çektikleri nakit desteği/yaraneh sistemi ile bağlantılı olduğunu ortaya koymuş. Ruhani ve ekonomi ekibi, şimdi bu programda kesinti yapacağının sinyalini vermiş durumda. Yeni bütçe daha fazla aileyi programdan ayıracağa ve daha fazla yakınma üreteceğe benziyor.

Aslında Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin protestolar patlak vermeden birkaç hafta önce Aralık ortasında parlamentoya sunduğu yeni bütçe kanunu önerisi sadece nakit desteğini hedef almıyor, aynı zamanda ilk kez neredeyse hiç gözetim olmaksızın büyük bağışlar toplayan bir dizi muhafazakâr ruhani ve kültürel kuruluşun da adını anıyor. Ruhani parlamentodaki bir konuşmasında bu kuruluşlara çatarak bunların yüksek bütçeleriyle milyonlarca İranlının yaşamını mahvettiklerini ve ülkedeki “finansal mafya”nın bunlarla yüzleşilmez ise ülkeyi mahvedeceğini söyledi.

Bu konuşmayı takip eden haftalarda ödün vermeyenler –özellikle de İran’ın en büyük şehirlerinden ve Ruhani’nin cumhurbaşkanlığı seçimindeki rakiplerinin memleketi olan Meşhed’de- Yeşil Hareket’in bastırılmasının kutlandığı gün olan “9 Dey”de (miladi takvimde 30 Aralık’a denk geliyor; ç.n.) sonuçlanacağını umdukları protestoları başlattılar. Protestoların Ruhani karşıtı –yükselen yumurta fiyatlarına ve yeni gelen İran yılında yakıt fiyatlarının ikiye katlanacağı iddialarına bir tepki- olması bekleniyordu.

Ama protestocular kısa sürede bir bütün olarak sisteme karşı döndüler. Ruhani’nin başyardımcısı Eshaq Jahangiri protestoların başlamasının ardından şunları söyledi: “Gerçekleşen şeylerin arkasındaki insanlar hükümete zarar verebileceklerini düşünüyorlar fakat sokakta toplumsal hareketler ve protestolar başladığında bunları ateşleyenler her zaman kontrol edemezler.”

İran siyasetinin hizipçiliğini dallandırmak zor. İslam Cumhuriyeti’nin uzun zamandır taşıdığı bir özellik, İslam Cumhuriyeti içindeki farklı kliklerin ülkeye dair politikaları ve doğrultularına ilişkin sıklıkla herkesin önünde birbirleriyle boğuşma ve tartışmalarıydı. Ruhani’nin cumhurbaşkanlığı döneminde rejim içindeki uzlaşmaz unsurlar her defasında Ruhani ve yönetimi için engeller yaratma yaratmaya çalıştılar. Özellikle Mayıs’ta cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki yüz kızartıcı yenilgilerinden beri uzlaşmaz olanlar her fırsatta Ruhani’ye saldırdılar. Kendi adına Ruhani, katı tutumlu kuruluşların ekonomik güçlerini azaltmaya çalıştı ve az bir başarıyla da olsa Devrim Muhafızları’nı siyasetin dışına itme arayışında oldu.

Mücadelesinin ortasında, eski cumhurbaşkanlığı Mahmud Ahmedinejad sürpriz bir dönüş yaptı. Kasım 2017’de Ahmedinejad yolsuzluğa karşı provokatif açıklamalar yapmaya ve eğer ülkenin parası halka aitse, hükümetin, halkın refahı için para aktarımını neden hedef aldığını sormaya başladı. Ahmedinejad iletişim için sosyal medyayı başlıca araç olarak kullanarak İran’ın yargı sistemine tehditlerde bulundu, İran’ın dini liderine kendisinden talep edildiğinde fikrinden vazgeçmeyerek meydan okudu ve cumhurbaşkanlığının zenginlere ve yolsuzluğa saldıran popülist mesajını diriltti. Çarşamba günü İslami Devrim Muhafızları Birliği’nin komutanı, “ülkenin eski bir liderinin” halkı protesto için kışkırttığını duyurdu. İran’daki bazıları şu anda Ahmedinejad’ın soruşturulduğunu bildiriyor.

İslam Cumhuriyeti’nde tipik bir hareket olarak, protestolar hızla ilerlemeye ve bir yerden bir diğerine yayılmaya başladığında rejim, iletişimi sekteye uğratmak için interneti yavaşlattı ve özellikle İran’da popüler olan iki sosyal medya aracını, Telegram ve Instagram’ı hedef aldı. Bilhassa Telegram, bugün İran’da kullanılan en büyük mesajlaşma uygulaması olduğundan ciddi ölçüde hedef alındı. Bununla birlikte 2009 protestolarının aksine, devlet televizyonu –sertlik yanlılarının ve Ruhani karşıtlarının elinde olan- protestolara dair haberleri yayınladı ve hatta bazı durumlarda, dini lidere ya da bir bütün olarak rejime yönelik sloganlardan bahsetmeden yalnızca Ruhani’nin ekonomi politikalarına dair söyleşilere odaklanmaya çalıştı.

Bu arada, mevcut protestolardanmış gibi gösterilen ancak daha önceki protestolardan alınıp üzerinde oynanan fotoğraf ve videolar sorunu mevcut. Örneğin 2011 yılında Bahreyn’de gerçekleşen protestolardan görüntüler, sosyal medyada Tahran’dan görüntüymüş gibi yayılırken, Mısır devriminden yaralı ve ölü protestocuların fotoğrafları İran’dan görüntülermiş gibi yutturuluyor.

Dış müdahale korkusu

İran’da iç sorunlarına dış müdahaleye dair uzun bir geçmişe sahip. İran siyasetinde giderek istikrarsızlaşan bu zamanlarda –ve günümüz Orta Doğu’sunda giderek artan biçimde endişe verici ve kanlı dönemde- dış güçlerin rolü inkâr edilemez. İran’ın dini lideri tahmin edildiği gibi İran’ın iç işlerine dış müdahale favori ithamına başvurdu. Protestolara dışarıdan para ve silah geldiği suçlamasında bulunarak bu protestoların tabandaki gayet gerçek kökenlerini ve katılımcılarının şikâyetlerini dikkate almıyor. Bununla birlikte Suudi Arabistan, İsrail ve ABD gibi tarafların ve bunların destekledikleri muhalif grupların olayları kendi lehlerine döndürmek üzere sahaya inmediklerini ya da bunlara ilişmediklerini düşünmek saflık olacaktır.

Mohsen’in kuzeni 32 yaşındaki mimar Shayda, “Katılmamamın başlıca sebebi bu” dedi. 2009 yılındaki Yeşil Hareket protestolarına katılmış: “Bu kez benim için bir şeyler şüpheli.”

Mohsen ise sinirle geri bağırdı: “Şüpheli değil. Durumun daha iyi olması için beklemekten bıktık. Daha iyi olmuyor.”

Shayda öfkeyle sordu: “Peki ya yabancı taraflar dâhil olursa? İran’ı Suriye’ye mi döndürmek istiyorsun?”

Mohsen, ertesi gün kaçta sokağa çıkacakları konusunda Meysam ile koordinasyon sağlamak için dikkatini cep telefonuna yöneltirken cevap verdi: “Asla doğru zaman olmayacak. Doğru zamanı beklemekten bıktım.”

*Yaraneh: 2011 yılında Ahmedinejad yönetiminde başlatılan ailelere doğrudan nakit desteğine verilen isim.

https://www.jacobinmag.com/2018/01/iran-protests-hasan-rouhani-green-movement adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

İran’ın çeşitli kentlerinde yoksulluk ve hayat pahalılığına karşı halk sokaklara çıkarken, her ikisi de yasaklı olan İran Komünist Partisi (CPI) ve TUDEH tarafından yaşananlara ilişkin açıklamalar yapıldı.


İran Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından 28 Aralık 2017 tarihinde yapılan açıklamada, “İslami kapitalist rejimin liderleri, büyük endüstriyel tesislerdeki grev ve protestoların yayılmasının; kitlesel protestoların, öğrenci hareketinin ve Kürdistan’daki potansiyel devrimci hareketin yeniden dışavurumu olabileceğinin farkına vardı” denildi. Açıklamada ayrıca, Rejimin baskısına ve İslami kapitalist sistemin karşı karşıya olduğu krizi bastırmak üzere rejim muhafızlarının ortaya çıkmasına karşın, rejimin gündeminde yaşam şartlarının iyileştirilmesine ilişkin bir plan yokken emekçilerin ve kitlelerin protestolarının kaçınılmaz bir şekilde büyüyeceği ifade edildi. Partinin bugün, yani 30 Aralık 2017 tarihinde yaptığı açıklamada ise protestolar sonrasında, türban zorunluluğunun kalktığına ilişkin açıklamanın, halkın yaklaşık 40 yıldır inatla süren direnişinin zaferi olduğu vurgulanarak, “Hareketin devamlılığını sağlarken, halkın mücadelesinin birliğini sürdürmek ve gereksiz kayıpları önlemek doğrultusunda taktiksel ve siyasi adımlar atılmalı. Halkın direniş cephesi, mevcut dağınıklığından kurtulmalıdır. Radikal eylemciler ve ilerici toplumsal hareketler ağı birbiriyle bağlantıya geçmeli, birleştirici görev üstlenmelidir. Bu, monarşistlerin ve iktidardan sürülerek henüz yolunu bulamayan reformistlerin tevâtürlerinin ortasında, özgürlükçü ve protestolara katılan halkın devrimci ve devrimcileri destekleyen potansiyeli nedeniyle komünistlerin görevidir” ifadeleri kullanıldı. TUDEH ise yaptığı açıklamada sokaktaki hareketin önderliğinin, ilerici güçlerin eline alınması çağrısında bulunarak, “İlerici ve özgürlükçü güçler gösterilerde daha kapsamlı varlık göstermeli, geçmişin acı veren deneyimlerinin tekrarına izin verilmemeli, halkın özgürlük, bağımsızlık ve sosyal adalet mücadelesi, gerici oportünistlerin elinden alınmalıdır. Ülkenin otokratik velayet-i fakih rejiminden kurtuluşu tüm özgürlükçü ve diktatörlük karşıtı güçlerin ortak ve örgütlü mücadelesiyle gerçekleşebilir” dedi.

Açıklamada, “Modern tarihteki deneyimimiz, İran halklarının sesini egemenlerin kalbine ulaştıracaklarını göstermektedir. Bir kez daha ülkenin tüm özgürlükçü ve ilerici güçlerini tarihsel-teorik farklılıklarıyla bir araya gelerek İranlığın alaşağı edilmesi ve halk egemenliğinin tesisi, özgürlüğe, barışa ve bağımsızlığa erişme mücadelesine katılmaya çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC), barış görüşmelerinin ardından Halkın Alternatif Devrimci Gücü adıyla yasal parti halini aldı ve 11 Mart 2018 tarihinde gerçekleşecek olan seçimlere katılmaya hazırlanıyor. Yeni ismiyle yine akronim olarak FARC’ı kullanan parti, adaylarını ilgili kurullara bildirmesinin ardından bir açıklama yaptı.


Halkın Alternatif Devrimci Gücü Cumhuriyet Senatosu aday listesinin kaydıyla birlikte, her zaman iç savaşın olmadığı, katılımcılığın olduğu, yani gerçek demokrasiye sahip bir Kolombiya hayali kuranların umut yürüyüşü başlıyor.

Herkes için iyi bir yaşam, yani sosyal adaletle. Halkın ruhunu sülük gibi emmeye devam eden çürümüş insanlar olmaksızın. Halkın değil, kendi çıkarını düşünmeye alışmış ve mağdurlardan bahsederken ikiyüzlü bir söyleme tutunan kongre üyeleri olmaksızın. Olması gerektiği gibi. Bu bizim umudumuz.

Bütün Kolombiyalıların, halkı istismar eden ve onları devlet dairelerinde aşağılayan, insan haklarını çiğneyen, açlık ve barınaksızlık ya da dışlanmışların korkunç çileleri umurlarında olmayan güçlünün dokunulmazlığına karşı kutsal anlaşmasını yapalım. Hâkim ve savcıların her zaman emirlerine amade olarak işledikleri suçlar karşısında koruduğu oligarşik grupların imtiyazların sonu. Olması gerektiği gibi. Bu bizim umudumuz.

Tarihin sisinden, Jorge Eliécer Gaitán’ın 21. yüzyılın ergenliğinden haykıran sesinin titrekliğinden kurtulmak istiyoruz: Kolombiya halkı, göreve! Cumhuriyetin manevi yenilenmesi için, göreve! Birleşme çabasındayız, çünkü öyle yapmak için, yoksulların haklarını aldatmaca olmaksızın güçlendirecek, haysiyetlerine her zaman saygı gösterecek, bir avuç dokunulmaz için değil, herkes için çalışacak yeni bir hükümet için güce sahibiz.

Adalet, sadece panço ve espadrillileri ezmek için değil, herkes için olsun. Eğitim, Kolombiya’nın tüm çocuk ve gençlerine ulaşsın. En dezavantajlı olanların eşitsizliğe karşı savaşabilmesi için eğitimi yaymalıyız.

Ülkenin egemenliği, eşit ve saygılı bir muamele iddiasında olan dünya güçleri karşısında dik dursun ve komşu halkların sevecen kardeşçe göz kırpışları yayılsın.

Yurttaşlar; üstünde uzlaşılan ve bazı parlamenterlerin tahrip ettiği ve Kolombiya hükümetince hem Cenevre’de Özel Anlaşma olarak ve New York’da devlet olarak tek taraflı deklarasyon ile verilen uluslararası taahhütleri dikkate almayan bazı yöneticilerin teşvikleriyle parçalara ayırdığı yol nedeniyle Havana’da imzalanan barış anlaşmasının asli haliyle bağdaşmazlık konusundaki kaygı ve endişelerinizi biliyoruz. Horoz dövüşü eğitmenleri sözlerini yerine getirdikleri gibi anlaşmalar da uygulanır.

Elbette buraya ağlama duvarında yas tutmak için gelmedik. Buraya, Kolombiya halkına umudun hâlâ canlı olduğunu, ülkenin bütün anayönlerinden doğan ve ülkeyi adalet ve halkı dikkate alan iyi bir hükümet sularının altında bırakan gür bir ırmakta güçlerimizi bir araya getirirsek bir geleceğimizin olduğunu söylemek için geldik.

“Birleşirsek güçlü olacak ve saygıyı hak edecek, ayrışırsak ve yalnızlaşırsak mahvolacağız.” Bu ülkenin doğal zenginliklerini, şu an sermayedarlar için kâr sağlarken, topluma ait kaynakların sahibi olduğumuzu savunarak ülkeyi yoksulluktan çıkaracak gerekli kaynakları sağlar hale getirebiliriz. Bunun için hükümette, Kongre salonlarında ve üst düzey görevlerde dürüst insanlara ihtiyacımız var. Kamu maliyesinin yağmalanması yok. Her şey Kolombiyalıların iyiliği için.

Bizimle gelin, çünkü bizim söylemimiz farklı, saf ve açık, demagojiden, bizi bıktıran demagojiden arınmış. Bizden başka kimse halkın ve halk için adil hükümeti oluşturamaz.

Hepimizin kalplerinde taşıdığı alternatif güç ve kızıl gülle, demokrasinin hükmünün dışında farklı bir hükümet kurabiliriz. Havana Barış Anlaşması’nı uygulayan bir geçici hükümet. Toprağı köylünün mülkiyetine vererek, kırsaldaki yaşam koşullarını geliştirerek, seçim tuzakları olmaksızın gerçek demokrasiyi tesis ederek, şirketlerden ve her şeyi, iktidarın kendisini bile gümüşle satın alan yozlaşmış iş insanlarından kokuşmuş para almaksızın, biz tüm kesimlerden Kolombiyalılardan başka kimse Kapsamlı Kırsal Reform’u gerçekliğe dönüştüremez.

Hepsi mağduriyeti onarmayı amaçlayan, en derin yarayı bile sağaltabilecek olan hakikate önem veren, tekerrürün olmadığı, gerçek adalet ve telafinin olduğu bir kapsamlı sistem. Yasal güvence ve ekonomik, sosyal ve kültürel hakları da içeren insan haklarına saygı taahhütleri, yönetici elitlerin hiçbir zaman tanımadığı taahhütler, İsviçre hükümeti ve Birleşmiş Milletler’e verilen söz yerine getirilsin.

Geleceğin sahibi olacağız, çünkü değişimin ve bu ülkede barışçıl dönüşümün gücü olacağız. Kolombiya değişebilir. Değişmeli.

Bugün kentli ve köylü yurttaşlarımızın ve sürgündekilerin dikkatine sunduğumuz liste, tamamen toplumun istekleri doğrultusunda hazırlandı.

Birleşmiş iradenin dönüştürücü gücüne güveniyoruz.

Egemenlik halkındır.

Ulusal Siyasi Konsey-FARC

http://farc-epeace.org/communiques/farc-ep/item/2720-farc-we-are-the-hope-for-those-who-dream-of-a-new-colombia.html adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

New Internationalist dergisinden Mónica del Pilar Uribe Marín, Kolombiya’da hükümetle barış müzakerelerini sürdüren Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (ELN) gerilla komutanı ve müzakereci heyetinin lideri olan Pablo Beltrán ile sürece ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi. Mesleği petrol mühendisliği olan ve 1970’lerin ortasından bu yana ELN içinde yer alan Beltrán, 1 Ekim’de başlayan ve 9 Ocak 2018’desona erecek olan karşılıklı ateşkesin sona ermesine kısa bir süre kala müzakerenin gidişatı ve bundan sonraki politik hedef ve çizgilerine dair soruları yanıtladı.


Mónica del Pilar: Bu barış süreci ile önceki girişimler arasındaki fark nedir?

Pablo Beltrán: İlk kez, dört yıllık gizli tartışmalar sürecinde bir gündem oluşturuldu ve bunda iki nokta belirlendi. Birincisi, silahlı isyana sebep olan ekonomik, toplumsal ve siyasi faktörleri ortadan kaldıran dönüşümler olmalı. İkincisi, şiddeti siyasetin dışına çıkarmak. Gerilla örgütü, iktidarı askeri araçlarla elde etme arayışını, rejim ise iktidarını silahla korumayı sonlandıracak.

- Şu anda daha mı hazırsınız?


Evet, çünkü iki yıl önce ELN Ulusal Kongresi bize masaya oturma ve muhatabımızın, yani rejimin barış arzusu olup olmadığını görme talimatını verdi. Diyalog delegasyonumuzun o zaman aldığı talimat, masayı hiçbir zaman terk etmememiz gerektiği şeklindeydi.

- Hükümetle müzakerede en zor konular neler?

Hükümet üyeleri tek taraflı taleplerde bulunuyor ve bir şeyleri dayatmaya çalışıyor. Emir almaya değil, müzakereye geldiğimizi söylüyoruz. Bu durum görüşmeleri kriz süreçlerine sokuyor. Sonrasında çözüm bulmaya çalışıyor ve yeniden başlıyoruz.

- Bu müzakerelerde sivil toplumun önemli olduğu konusunda diretiyorsunuz. Katılım nasıl gerçekleşiyor?

İnsanlara ne şekilde katılabilecekleri, deneyimlerinin neler olduğu sorularak başlıyor. Daha sonra teşhis, ihtiyaç duyulan değişimlere ilişkin sonuçlara ulaşma amacıyla Kolombiya demokrasisini inceleme evresine giriyor.

Hükümet, bu sürecin devam edebileceğini ancak bağlayıcı olmadığını belirtti. Bize göre ise bağlayıcı. Kolombiya’da nelerin değişmesi gerektiğine dair büyük bir ulusal diyaloga herkesi dâhil eder ve sonrasında onların söylediklerini dikkate almazsak bu, süreci gülünç duruma düşürür.

- FARC’ın tasfiyesine, hükümetin oyalamacılığı ve taahhütlere uymaması eşlik etti. Bu senaryo ile hevesiniz kırılmıyor mu?

FARC, barış sürecine “evet” diyerek net bir siyasi karar aldı ve hükümet de bu şekilde yanıt verdi. Bu, gelecek için iyiye işaret değil. Bu bize, rejimin süreci ileri taşıma arzusu konusunda yeterince birleşmiş olmadığını gösteriyor. Tabii bu bizim içimize büyük şüpheler yaratıyor. Sözden çok eyleme güvenmemizin nedeni bu.

- Tasfiye olan gerillaların öldürülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yasal siyaset yapmaya çalışan insanlara saldırmak, barış anlaşmalarını engellemenin ve insanları öz savunma doğrultusunda hareket etmeye itmenin bir yolu.

- ELN’nin ve devletin mağdurları için nasıl telâfiler uygundur?

Mağdurların hakları garanti altına alınmalı; gerçek ortaya çıkarılmalı; sorumluluklar kabullenilmeli ve pişmanlık ifade edilmeli. Herkes “Bunu bir daha yapmayacağım” demeli. Bu temelde, savaş süresince gerçekleşenin tekrar edilmeyeceğine dair bir garanti var. Bu, mağdurlar için telafinin vazgeçilmez temelidir.

- Bir anlaşmaya varmanız halinde bu nasıl desteklenmeli?


Halkın katılımı sürecin sonunda değil, başından gerçekleşmeli. Halk planlamada, sorunların analizinde ve ihtiyaç duyulan değişikliklerde katkı sahibi olmalı ve bundan çıkan sonuçlara bağlı olmalı.

- ELN’nin uyuşturucu ticaretiyle nasıl bağlantıları var?

1980’lerden bu yana ELN kongrelerinin tamamı uyuşturucu ticaretini kategorik olarak reddetmeye taahhüt etmiştir. İllegal bitkilerin yetiştirildiği bütün alanlarda bu sürmektedir. Tüccarlardan bir vergi alıyoruz ancak mafya ya da kartellerle hiçbir ilişkimiz yok.

- ELN barışı istiyor mu?

Kolombiya’nın barış içinde olmasının yollarını aramaya devam etmemiz gerektiğine ve iktidar mücadelesinin, şiddete başvurulmaksızın devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Bundaki ısrarımız sürecek.

- ELN, FARC ile aynı şeyi yapıp kendi siyasi partisini kuracak mı?

Biz daha çok doğrudan katılıma dayalı demokrasinin örneklerinin inşasıyla ilgileniyoruz. Ancak partileri veya siyasi hareketleri temel alan bir mücadeleyi de reddetmiyoruz. Onları destekliyoruz. Bu hat ile mutabıkız fakat siyasi mücadeleye devam etmenin yegâne yolu bu değil.

- Siz ve ELN ne gibi hatalar yaptınız?

Bizim başlangıçtaki büyük hatamız, küçük bir gurubun devrimi gerçekleştireceğini düşünmek ve kendisi de mücadele eden sıradan insana değer vermemekti. Elde edilen en önemli değişimler onların baskıları vasıtasıyla gerçekleşti. Bu tutumun ELN’de günümüzde devam ettiğini düşünmüyorum.

Benim kendi hatalarım kendine aşırı güvenden kaynaklandı. Belki de yaptığımız şeye fazlasıyla inanmış durumdayım. Nasıl dinleyeceğimi bilirim ama böylesi bir köklü inanç çok sıklıkla başkalarını dinlemenizi güçleştirir.

- Sizce, nasıl bir hükümet halk için “iyi hükümet” olabilmeye en yakındır?

Bunu söylemek çok zor. İyi bir hükümet halkın katıldığı, toplumun basınç uyguladığı ve denetlediği ve sadece idareden sorumlu olmayan hükümettir.

- Donald Trump hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir imparatorluğun krizde olduğunu ifadesi olduğunu düşünüyorum. Onun çözüm olduğunu kastetmiyorum. Mevcudiyeti, ABD’nin ne kadar krizde olduğunun ölçüsü.

- Peki Beşar Esad?

NATO çevresinde öbeklenmiş Batılı güçler, kötü olsun ya da olmasın, Suriye devlet başkanına karşı savaşacaklar. Bu tamamen petrol kaynaklarına hâkimiyetle ilişkili. Bu onların ayıbıdır, petrol için savaşıyorlar.

- Nicolás Maduro ve medya savaşı?

Savaş, Chavistaları iktidardan uzaklaştırmak ve her şeyi, sahip oldukları dünyanın en büyük petrol rezervini oluşturan 300 milyar varil petrolden daha iyi pay alabilmek doğrultusunda 100 yıl önce olduğu hale döndürmek için.

Savaşın bir parçası da medya. Maduro ve devrimciler hatalar yaptılar. Şiddet kullanan aşırı sağ muhalefet de hatalar yaptı ancak yıllardan beri ABD’den hatırı sayılır düzeyde kaynak temin ettiler. Hâkimiyeti yeniden alırlarsa tekrar aynı şeyi yapacaklar. Venezuela halkının dış müdahale olmaksızın barışçıl biçimde zorluklarının, çelişkilerinin çaresine bakabilmesini umuyoruz.


https://newint.org/features/2017/12/01/eln-interview-colombia adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Raúl Zibechi: Sessiz ayaklanmalar

11 Aralık 2017 Pazartesi

Uruguaylı yazar ve siyasi teorisyen Raúl Zibechi, aşağıdan toplumsal hareketler ile bunların geçmişten farklı yapılarına ve potansiyellerine ilişkin bir yazı kaleme aldı.


Zapatizmo bildirilerinden birinde işaret edildiği üzere, büyük değişimler her zaman küçük hareketlerle başlar, tepedeki analistler ve büyük medya için görünmezlerdir. Binlerce insan büyük caddeleri doldurmadan önce, ezilenler, akademik çevrenin toplumsal hareketler dediği kitle etkinliklerinde daha sonra görünür hale gelecek olan başkaldırılarının “provasını” yaptıkları yeraltı süreçleri gerçekleşir.

Günlük hayatta meydana gelen bu değişimler, birbirleriyle doğrudan ilişkili gruplar tarafından üretilir, algılanmaları kolay değildir ve kitle eylemlerine dönüştürülüp dönüştürülmeyeceğini asla bilmeyiz. Bununla beraber, zorluklara rağmen hislerimizi keskinleştirirsek bir şeylerin değişiyor olduğuna dair sezgisel kavrama olasıdır.

Latin Amerika ülkelerinde buna benzer bir şeyler gerçekleşiyor gibi görünüyor. Coğrafyacıların toplumsal hareketlerle gerçekleştirdiği bir toplantıda (Uluslararası Tarımsal Coğrafya Sempozyumu, SINGA) Brezilyalı bir yoldaşım, ülkesinde bir “sessiz ayaklanmayla” karşı karşıya olduğumuz değerlendirmesinde bulundu. Sezgi, gerçek olgulara dayanır. Toplumsal hareketlerin bağrında ve toplumun en yoksul alanlarında değişime kadınlar ev gençler öncülük ediyor, devlete ve piyasaya tahsis edilmiş alanı boşalttırıyor.

Gerçek hareketler, kolektif şekilde hareket edip egemenlik dokusunu parçalarken dünyadaki insanların konumunu değiştirenlerdir. Bu noktada, içerdikleri karmaşıklıktan ve çoklu öznelerle etkileşiminden dolayı insan ilişkilerine dair kestirimler mümkün olmadığından, doğrudan ya da mekanik bir neden-sonuç ilişkisinin olmadığı anlaşılmalıdır.

Son yıllarda, çeşitli hareketler içinde sessiz değişim eğilimi gözlemleyebildim. Güney Kolombiya, Nasa ve Misak grupları arasında gençler, liderlerin kendilerine bol kaynak sağlayan devletle ilişkilerini geliştirmeye odaklanmalarından ötürü felce uğramış durumda olan toprak mücadelesiyle yeniden ilişkileniyor. Yeni bir Mapuche jenerasyonunun yenilenmiş güçler ile devlet baskısıyla yüzleştiği Güney Şili’de de benzer şeyler oluyor görünüyor.

Kuvvetli önderlik yapılarına sahip köylü hareketleri içinde de kadınlar ve gençler, kendilerini LGBT olarak tanımlayan bireyleri de içeren yeni tür tartışma ve önerilerle irtibatlanıyor.

Aynı zamanda, kendi alanlarını açan Brezilya ve Kolombiyalı akademik çevrelerce de takdir edildiği üzere üniversitelerde bile Quilombo* ve Palenqueler** inşa eden geleneksel siyah militan hareketinin tepesinde de giderek büyüyen bir aktivizm gözlemliyoruz.

Zapatista “escuelita”sı (küçük okul) sırasında bize takdir etmekten kendimizi alamadığımız şeyi, Zapatistaların yarıdan fazlasının 20 yaşın altında olduğunu ifade ettiler. Genç kadınların katılımı da dikkate değer. Zapatistaların davet ettiği sanat ve bilim toplantılarına katılanlar bu gerçekliği vurguluyorlar. Başka hareketlerde, erkek ve kız çocuklarının örgütlenmesi, daha yaşlı olanları dışarıda tutan meclislerle birlikte boy gösterir.

Toplumun tamamına ve özellikle de anti-sistemik hareketlere yayılan bu sessiz ayaklanmaya dair ne gibi düşünceler üretebiliriz? Henüz başlamakta olan tartışmayı tüketmeyi amaçlamaksızın üç değerlendirme öneriyorum.

Birincisi, kadınlar, siyahlar ve yerli halklar ile tüm halk kesimlerindeki gençlerde seyir halinde olan başkaldırı, hareketlerin içini etkiliyor. Bir taraftan, kurucuların yerine geçmeden gerekli olan nesil değişimini meydana getiriyorlar. Diğer taraftan, politik eylemi bu satırları yazanın açıkça tanımlayamayacağı yönlerde değiştirme eğiliminde olan şeyler yapmanın ve kendini ifade etmenin yöntemleri de bu değişime eşlik ediyor.

İkinci değerlendirme, birincisi ile yakından ilişkili olan nitel karaktere dair. Genç/dişil akın, hareketlerin içinde kendi ayırt edici özellikleriyle ayrıntılandırılmış soruların ve kültürlerin bir taşıyıcısıdır. Örneğin aşağıdan gelen kadınlar, ne klasik feminist söylemi ne de farklılıkların eşitliği söylemini yükseltmiyor; toplum, siyah, yerli ve halk feminizmlerinden bahsedenler olsa da bundan ziyade kavramsallaştırmaya cesaret edemeyeceğim yeni bir şeyi yükseltiyor.

Zapatista gençliğinin arzusu, müzik ve danslarının, sanatsal bir mevzudan daha fazlası olduğunu göstermek; bu, onların bilime dair mevzularıyla aynı. Mapuche ya da Nasalar gibi bazı durumlarda, dışarıdan, yalnızca eylem biçimlerine değil, aynı zamanda daha yaşlıların neredeyse terk ettiği mücadele geleneklerinin toparlanmasına odaklanan radikalleşme olarka değerlendirebileceğimiz değişimler gözlemlenebilir.

Üçüncü ve belki de en önemli değerlendirme, aşağıdan kadınların ve gençlerin akınının, Leninist tarzda devrim şeklindeki geleneksel teoriden ayrı, başka bir devrim fikrinin profilini çıkarıyor olmasıdır. Burada bir başka soru beliriyor: Quilombo/Palenque kodunda siyaset nasıl yapılır? Kadın kodunda siyaset nasıl? Aşağıdan kadınların ve gençlerin mevcut yapılara katılımını kastetmiyorum.

Yukarıdaki analist, her zaman onları geçmişin gözleri ve kavramlarıyla görme eğiliminde olsa da, halklar kendileri, yeni yollar açan cevapları verecekler. Bu, mevcut kurumları zapt etmekten ziyade yeni kurumlar inşa etmekle ilgilidir. Onları eski kavramlarla adlandırmak isterseniz, yeni dünyalar ya da yeni toplumlar yaratıyorlar: birinin kendi iktidarları, birinin kendi taban adaleti, bazen gelenekler ve başka zamanlarda halkların ortak aklı; sağlık, eğitim ve kapitalist olmayan mantıkta temellenmiş alanı zapt etmenin yolları.

Dünya, dünyamız hızla değişiyor. Bu değişimleri reddetmek, kapitalizmi gömen ve yıkıntılarının üstünde yeni bir dünya kuran dönüştürücü kapasiteyi geçersiz kılmak gibi olacaktır.

*Quilombo: Kaçarak kurtulan kölelerce Brezilya’da inşa edilen köyler
**Palenque: Kaçarak kurtulan kölelerce Kolombiya’da inşa edilen köyler


https://chiapas-support.org/2017/12/10/silent-insurrections/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, yaptığı açıklama ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma açıklamasını Filistin halkına ve haklarına karşı savaş ilanı olarak tanımlayarak, ABD’nin pozisyonunun, Filistin halkına karşı düşmanca varoluş ve Siyonist devletin Filistin halkına ve yurduna karşı işlediği suçların ortaklığı şeklinde olduğunu ifade etti.

FHKC ayrıca, Trump’ın iki devletli çözüm denilen şeye, yerleşim projesine ve barış süreci aldatmacasına “merhamet kurşunu” sıktığını belirtti. Cephe, Filistin yönetimini, müzakereye ve ABD egemenliğine bel bağlamanın yıkıcı deneyiminden gerekli dersleri çıkarmaya ve Oslo Anlaşması ile bunu takip eden ve buna bağlı bütün yükümlülüklerden çekilmeye davet etti.

FHKC, Filistinli kitleleri ve örgütlerini, çabalarını birleştirerek bu karara karşı halk hareketinin eylemi ve yükselişi vasıtasıyla ortak, pratik ve etkili yanıt vermeye çağırdı.

Cephe, “Kudüs için mücadele, bütün Filistin için mücadeledir. Bizim için Kudüs; Haifa’dır, Safad’dır, Yafa’dır, Gazze’dir, Ramallah’dır ve Filistin’deki her köy ve şehirdir” ifadelerini kullandı. FHKC açıklaması şu ifadelerle devam etti:

“Ayrıca cephe, Kudüs ve Filistin’e, Filistin ve Arap halkının haklarına karşı emperyalizm, Siyonizm ve Arap gerici rejimlerinin oluşturduğu komplo üçgenine karşı koyma ve bu planlara karşı direnmeye ilişkin uygun seçeneklere kapı açma ihtiyacını vurgular.

Arap kitleleri de, hegemonyasını sürdürmek amacıyla bölgeyi sürekli tutuşturmayı amaçlayan ABD emperyalizminin, bölgedeki Siyonist terörün birincil destekçiliği şeklindeki doğasını daha fazla açıklığa kavuşturan bu kararı açık bir şekilde kınıyor.

Kudüs her zaman, Filistin halkının ve Filistin devletinin başkenti olarak kalmaya devam edecektir ve emperyalist-Siyonist ittifak, kentin Arap kimliğini ve Arap ve İslam dünyasındaki statüsünü yok etmeye yönelik girişimlerinde başarılı olamayacaktır.”

http://pflp.ps/english/2017/12/06/pflp-our-struggle-not-trump-will-decide-the-fate-of-jerusalem/ adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Immanuel Wallerstein, sol toplumsal hareketlerin seçim siyasetiyle ilişkisinin olası olumsuz ve olumlu sonuçlarına ilişkin yazdı.


Sol toplumsal hareketler için esas zorluk hem kısa hem de orta vadede kazanmalarını mümkün kılacak seçim taktiklerini belirlemektir. Görünüşte, kısa vadede kazanmak, orta vadede kazanmak ile çelişir gibi gelir.

Kısa vadede, bir sol hareketin birincil hedefi nüfusun yüzde 99’u denilen kesimin, özellikle de en yoksul kesimin hayatta kalması için acil ihtiyaçlarını savunmak olmalıdır. Bunu yapmak için, tüm düzeylerde devlet kurumlarına hâkim olunmalıdır. Bu da seçimlere katılmak anlamına gelir.

Seçim yasalarının, iktidarın, seçilmiş yetkililerin bir kesiminden bunun zıttı bir kesime geçmesine müsaade ettiği her alanda sol hareketlerin mutlak ihtiyacı böylesi seçimleri kazanmaktır. Buna karşın böyle bir seçimi kazanmak, mevcut kapitalist dünya sisteminin yapısal krizinde ne tür bir sistemin (ya da sistemlerin) galip geleceği asli tercihine ilişkin orta vadeli mücadeleyi kazanabilme yetisini etkisiz kılabilir. Bunu önlemenin yolu asla seçim siyasetine kendini kaptırmak değildir.

Seçimlere kendini kaptırmanın, sol toplumsal hareketler üzerinde iki negatif etkisi vardır: Bu, onları orta vadede kazanma mücadelesi için örgütlenmekten uzaklaştırır. Ve bu durumu, ruhunu satmak olarak gören üyelerini hayal kırıklığına uğratır, çünkü dünya sistemini dönüştürme kararlılığı olmayan kişilere oy vermeye çağrılıyorlardır.

Bu sonuçlardan kaçmayı olası kılan herhangi bir seçim taktiği var mıdır? Olabileceğini düşünüyorum. Yapılacak ilk ve bir bakıma en kolay şey, kısa ve orta vade zamansallıkları arasındaki farkı ve seçim taktiklerinin mücadeledeki yerini sol hareket içinde enine boyuna tartışmaktır.

Sol toplumsal hareket içinde sadece bu konuyu tartışmak, sol hareketi bir arada tutmaya ve karşılıklı güveni yeniden sağlamaya yardımcı olacaktır. Tartışma, iki en büyük tehlikeye ilişkin olmalıdır. Kısa vadede, seçimleri kazanmak dünyayı dönüştürmek ile hiç alakadar olmayan birçoğunun oyunu gerektirir. Bu insanlar destekleri için bir bedel talep edecek.

Ne kadar büyük bir bedel olacağı çeşitlilik gösterecektir. Sol toplumsal hareket tarafından ne kadar az bir ödeme yapılabileceği de çeşitlilik gösterecektir.

Bir diğer tehlike hayal kırıklığıdır. Yine her bir durum değişkenlik gösterir. Ancak hayal kırıklığı ile mücadele etmenin yolu her zaman yanılsamaları önlemektir. Ulusal ya da yerel zaferler tabii ki kutlanmalıdır. Ancak bu zaferlere asla, en yoksul kesimi korumayı hedeflemiş geçici zaferlerden fazlasıymış gibi yaklaşılmamalıdır.

Sol toplumsal hareketlerin, seçim siyasetinin tehlikeli sığlıklarında seyretme konusunda başarılı olması imkân dâhilinde. Seçim siyaseti ile sarmaş dolaş olmayarak ve bunları koşulsuz biçimde reddetmeyerek, kısa vadede kazanmanın aslında orta vadeli mücadele için üyelerini eğitebileceğini anlayabilirler.

Bu şekilde, sol toplumsal hareketler ikisini –kısa vadeli ve orta vadeli çarpışmada kazanma- fiilen aynı anda yapabilirler. Aslında, ikisinin birbiriyle çelişmesi şöyle dursun, sol toplumsal hareketin her iki çarpışmada başarılı olmasını yegâne yolu budur.


http://agenceglobal.com/2017/12/01/left-social-movements-what-electoral-tactics/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler