Content feed Comments Feed

5 Mayıs 2018 tarihinde kendini feshetmesi beklenen Bask ülkesi ulusal kurtuluş örgütü ETA, Gara gazetesine gönderdiği açıklama ile silahlı mücadele sürecinde bugüne dek yaşanan çatışmalardan zarar görenlerden ve yakınlarından özür diledi. Söz konusu açıklamanın tam metnini aşağıda bulabilirsiniz.


“Bask devrimci sosyalist ulusal kurtuluş örgütü ETA, bu açıklama ile, silahlı mücadele döneminde sebep olduğu zararı kabullenirken, çatışmanın sonuçlarının üstesinden gelmeye ve bunların tekrarlanmamasına ilişkin taahhüt sunar.

On yıllar boyunca yurdumuzda çok fazla cefa çekildi: ölüm, yaralanma, işkence, kaybedilme ya da insanların ülke dışına kaçmaya zorlanmaları. Müthiş bir cefa. ETA, bu acılardaki doğrudan sorumluluğunu kabul ederek, bu tarihsel çatışmanın çok önce demokratik bir çözüme kavuşmuş olması ve bu acıların hiçbirinin yaşanmamış olmasını veya çok önce sona ermiş olmasını umut ettiğini belirtir. Aslında bu acılar ETA doğmadan önce de vardı ve ETA silah bıraktıktan sonra da devam etti. Guernica’nın bombalanmasından nesiller sonra bu acı ve ağıt bizlere miras kaldı; sonraki nesiller ise başka bir gelecek seçecek.

Uzun silahlı mücadele dönemi boyunca çözüm olmayan zararlara, birçok acıya sebep olduğumuzun farkındayız. ETA eylemlerinden dolayı ölenlere, yaralananlara, bu eylemlerin kurbanlarına, çatışmadan etkilenenlere saygılarımızı sunmak istiyoruz. Gerçekten üzgünüz.

Hataların ve yanlış kararların sonucu olarak ETA, hem Bask Ülkesi’nde hem de dışında çatışmaya doğrudan dâhil olmayanların mağdur olmasına sebep oldu. Silahlı mücadelenin gereklerinin zorlaması ile eylemlerimiz hiçbir sorumluluğu olmayan yurttaşlara zarar verdi. Dönüşü olmayan ciddi zararlara da sebep olduk. Bu insanlardan ve ailelerinden af diliyoruz. Bu sözler ne yaşananları telafi eder ne de büyük acıları azaltır. Bunları, benzer acılara bir daha neden olmayı istemeyerek saygı ile söylüyoruz.

Eylemlerimizin kabul edilemez ve insafsız olduğunu düşünen ve ifade edenleri anlıyor ve onlara saygı duyuyoruz, çünkü kimse düşünmediği ya da hissetmediği bir şeyi söylemeye zorlanamaz. Başkalarına göre, yasa maskesini kullanmasına karşın, birlikte hareket eden devlet güçleri ve özerk güçlerin eylemleri de tamamen haksızdı ve bu yurttaşların hiçbiri aşağılanmayı hak etmemişti. Aksi halde, alkışı hak eden bir haklı zarar olduğu değerlendirmesinde bulunmalıyız. Diğer yandan ETA’nın başka bir konumlanışı var: Özgürlük ve barışın Bask Ülkesi’nde çok uzun zaman önce kök salmış olmasını umut ederdik.

Kimse geçmişi değiştiremez, fakat şu anda yapılabilecek en zarar verici şeylerden biri bunu çarpıtmaya ve kati olayları saklamaya çalışmaktır. Hepimiz sorumluluğumuzun ve verdiğimiz zararın bilincinde olalım. Aynı bakış açılarına ve hislere sahip olmamamıza karşın, zarar verdiğimiz bir diğerimize saygı duymalıyız. ETA’nın ifade etmek istediği budur.

Bask Ülkesi’nde gelecek için kesinlikle yerine getirilmesi gereken görevlerden biri uzlaşmadır. Bu acılar tekrar yaşanmasın diye gerçeği, yapıcı bir yöntem ile bilmek, yaraları sarmak ve garantiler vermek de gerekli pratiklerdir. Siyasi çatışmaya demokratik çözüm getirmek yoluyla, barışın inşasına ve Bask Ülkesi’nde özgürlüğe erişilebilecektir. Guernica’nın alevlerini sonunda söndürmek için.”

Bask Ülkesi-8 Nisan 2018
Euskadi Ta Askatasuna (ETA)

https://www.naiz.eus/eu/hemeroteca/gara/editions/2018-04-20/hemeroteca_articles/eta-al-pueblo-vasco-declaracion-sobre-el-dano-causado adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Ekvador Devlet Başkanı Lenin Moreno’nun, Kolombiya hükümeti ile Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) arasındaki barış görüşmelerinde ülkesinin garantörlüğünü askıya alma kararından kısa süre sonra teleSUR’dan Victor de Currea-Lugo, Ekvador’un başkenti Quito’da ELN komutanları Pablo Beltran ve Aureliano Carbonell ile bir söyleşi gerçekleştirdi.


Victor de Currea-Lugo:
Kolombiya müzakere ekibinde bir değişiklik oldu. Gustavo Bell liderliğinde yeni bir ekibin gelmesine bağlı olarak görüşmelerde bir değişiklik oldu mu?

Aureliano Carbonell: Biz bir değişiklik olduğunu sezinledik, daha olumlu bir tutum, işlerin akışı bağlamında daha samimi bir atmosfer var. Tartıştığımız konuların içerikleri ve ilerleme sağlama olanakları bakımından kritik nokralara geliyoruz ve ne ölçüde daha esnek bir durum olacağını söylemek için erken olur. Ancak daha çok ilgi, daha yapıcı bir ruh olduğunu düşünüyoruz. Bugünlerde göreceğiz, çünkü yeni ateşkes ve toplumsal katılımın planlanması gibi zor konuları tartışacağız.

Victor de Currea-Lugo: Yeni hükümet 7 Ağustos’ta koltuğu devralacak. Yeni hükümetten ilerleme olarak ne göstermesini istiyorsunuz? Santos’un hükümetiyle barış sürecinde ne inşa etmeyi umuyorsunuz?

Pablo Beltran: Yol almak için bir anlaşmamız var, özellikle de iki izlekte: Büyük Ulusal Diyalog ve bir öncekinden daha iyi bir karşılıklı ateşkes. V döngüsünün anlamı budur. İlerleme kaydetmek için iki ayımız var, iki taraf da iyi niyetini sürdürürse bu hedeflere ulaşılabilir.

Aureliano Carbonell: Katılımcılık anlamında şu ana dek hazırlık niteliğindeki duyumlarımızı değerlendirdik, düşünce ve kararları paylaştık. Bunlarda benzerlikler olduğu gibi fikir ayrılıkları da var. Bugünlerde tamamen toplumsal katılım modeline dair çalışmaya başlayacağız.

Pablo Beltran: Ateşkes bakımından, daha önceki deneyimimiz temel alan yeni ve daha iyi bir ateşkeste anlaşma arzusu var. Yeni ateşkese dair, bir önceki ateşkesimizin değerlendirmesini temel alan anlaşmalarımız, görüş ayrılığımız ve katkılarımız mevcut. Şimdi aktif askeri ve teknik komisyonun kurulmasını dâhil etmeliyiz. Üstünde çalışılması gereken detaylar var fakat daha etkili planlanmış bir aşamaya gireceğiz.

Victor de Currea-Lugo: Seçimler yaklaşıyor ve ülke ziyadesiyle kutuplaşmış durumda. ELN’nin, siyasi uğrak ve seçim senaryosuna dair düşüncesi nedir?

Aureliano Carbonell: Mart 2018’deki yasama seçimlerinde, Kolombiya’da her zaman olan şeylere şahit olduk: oy satın alma, müşteri-patron düzeneği… Olumlu olan neydi? Demokratik Kutup’u, Yeşil İttifak’ı, yerlileri ve FARC’dan geriye kalanları bir araya getirdiğimizde geleneksel partilerle aynı görüşlere sahip olmayan 25-30 parlamenterimiz oluyor. Bu küçük bir sayı ancak aktif bir sol ve merkez muhalefet ilanı taahhüdünde bulunurlarsa ve toplumsal mücadelelerle dinamik bir ilişki içinde olurlarsa bu olumlu olabilir.

Başkanlık seçimlerinde hâkim sınıfların aşırı sağı desteklediklerini gördük: Uribe’nin adayı ve Vargas Lleras. Ülkede aynı zamanda olumlu bir olay görüyoruz ve bu, umut doğuran farklı bir ses, kent meydanlarında iyi iş çıkardı ve kamuoyu araştırmalarına göre iyi durumda. Bu, olumlu gördüğümüz bir eğilim yaratıyor. Ancak şu anda barış süreciyle hiçbir şekilde ilgilenmek istemeyen, ülkenin bir milimetre dâhi değişmesini istemeyen sağın ve aşırı sağın güçlü bir hâkimiyeti var.

Victor de Currea-Lugo: Hükümet ile FARC arasındaki müzakere sürecinin liderlerinden biri olan Jesus Santrich’in tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu olan Quito’daki görüşmeleri etkiler mi?

Pablo Beltran: Size bir teşbihte bulunacağım: kör bir adam geliyor, bir muz kabuğu atıyorsunuz ve düşüyor. Herkes alkışlıyor çünkü bu muz kabuğunu attınız. Kolombiya da bu noktada. Tuzağa düşürmek için bir komplo var ve herkes tuzağı kuran kişiyi alkışlıyor. Bu resim çok net bir mesaj: açık şekilde, ABD tarafından barış sürecini çöpe çevirmek için bir müdahale. Ve Santos hükümeti bunu alkışlıyor.

Victor de Currea-Lugo: Bazı insanlar kendilerine “ELN neden barış müzakerelerinde kalıyor” diye soruyor.

Pablo Beltran: Bunu, müzakereleri terk ederek çözümleyemezsiniz. Siyasi çözüm arayışında ısrarcı olmalıyız. Her zaman hasımlar olacak. ABD’den daha büyük hasım var mı? Ancak bu önemli değil, ısrar etmeliyiz.

Victor de Currea-Lugo: Bugünlerde Kolombiya’da, sizin Halk Kurtuluş Ordusu (EPL) gerillalarıyla çatışmalar yaşadığınız Catatumbo bölgesine dair bir endişe var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pablo Beltran: Durum içler acısı. Sorunları çözmek için çeşitli açılardan girişimlerde bulunuyoruz. Yerli topluluklarıyla, köylülerle, siyasi çevrelerleve Norte de Santander valiliği ile temaslarımız var. Ağırlıklarına karşın, sorunlara müzakere edilmiş çözümler bulma arayışındayız. Bölgede çok iyi örgütlenmiş topluluklar var ve onlara saygı göstermeliyiz. Sorun ihraç eden değil, komşularına saygı durmak zorunda olan sınırın bir parçası.

Orada bir orman rezervi bölgeleri var ve buna saygı gösterilmeli, fakat koka mahsulleri amansızca büyüyor ve mahsullerin artışını teşvik edenler yerlilerin doğal koruma alanlarına el uzatıyor. Ayrıca, tomruklar geliyor ve Catatumbo Nehri bundan etkileniyor. Yerli yetkililere saygı göstermiyorlar. Pozisyonumuz: topluluk kurallarına, yerli yasalarına ve otoritesine saygı göstermeliyiz, sınırda nasıl bulunulacağını ve saygı duymayı bilmeli ve anlaşmalar yaparak bunları yerine getirmeliyiz.

Victor de Currea-Lugo: Devlet Başkanı Lenin Moreno’nun garantör olarka kendi rolünü askıya almasının ardından Ekvador’a karşı nasıl duygular içindesiniz?

Pablo Beltran: Ekvador, gizli müzakerelerin başlamasından bu yana çok iyi bir garantör ülke oldu, kamuya açık aşamada da beş periyoda ev sahipliği yaptı, büyük çabalar sergiledi ancak şimdi bize garantörlük rolünü sürdüremeyeceğini söylüyor. Bu onların kararı ve buna saygı duyuyoruz. Bir başka şey de kamuoyuna duyurulan nedenleri paylaşmaktır. Ama buna saygı duyuyoruz, çünkü iyi bir garantör ülke oldular, olanca desteklerini verdiler ve bunun farkındayız.

https://www.telesurtv.net/english/news/ELN-We-Must-Persist-in-Looking-for-a-Political-Solution-20180419-0003.html adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

John Smith tarafından yazılan "David Harvey'in emperyalizm analizine bir eleştiri" başlıklı metin ile başlayan emperyalizm polemiği, David Harvey'in Smith'e yanıt niteliği taşıyan metni ile devam etti. Harvey aşağıdaki metinde, servet akışının tersine dönüşü iddiası ile neyi kastettiğini açıklamaya çalışıyor. Tartışma, Hewlêr Kürdistan Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Adam Mayer tarafından kaleme alınan ve önümüzdeki günlerde çevirisine buradan erişebileceğiniz üçüncü bir metin ile -şimdilik- sona erecek.


John Smith çölde kaybolmuş ve susuzluktan ölüyor. Güvenilir GPS sistemi ona, on mil doğuda temiz su olduğunu söylüyor. Doğu'ya varmak için Batı'ya yönelmek gerektiğine inandığından, ki bu Güney'e varmak için Kuzey'e gitmek gerek şeklinde anlaşılmalı, sonuçta Güney'e varmak için yola çıkıp kayboluyor. Yazık ki, bana karşı ürettiği argümanın kalitesi budur.

Son zamanlarda servetin Batı’dan Doğu’ya taşındığını yorumlarken bahsini ettiğim Doğu, kendisini üçüncü sırada Japonya’nın takip ettiği ve şu anda dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan (Avrupa tek bir ekonomi olarak değerlendirilmezse) Çin’den müteşekkildir. Güney Kore, Tayvan ve (biraz coğrafyanın verdiği izinle) Singapur’u ekleyin ve şimdi gayrisafi hâsılanın yaklaşık üçte birini oluşturan (dörtte birinden biraz fazlasını oluşturan Kuzey Amerika ile karşılaştırıldığında) küresel ekonomide bir güç bloğunuz var (bir zamanlar “uçan kazlar” kapitalist bloğu olarak adlandırılmış olan). Geriye dönüp diyelim ki 1960 yılındaki dünyanın düzenine bakacak olursak, Doğu Asya’nın küresel sermaye birikiminde bir güç merkezi olarak şaşkınlık verici şekildeki yükselişi göz kamaştırıcı şekilde bariz olacaktır.

Çinliler ve Japonlar, şu anda ABD’nin sarsıcı devlet borcunun büyük parçalarına sahipler. Doğu Asya’daki her bir ekonomide, sınırları dâhilindeki çok büyük miktardaki sermaye fazlası için mekânsal çözüm arayışı şeklinde ilginç bir silsile var. Japonya 1960’ların sonunda sermaye ihracına başladı, Güney Kore 1970’lerin sonunda, Tayvan ise 1980’lerin başında. Bu yatırımın çoğu Kuzey Amerika ve Avrupa’ya gitti.

Şimdi sıra Çin’de. Çin’in dış yatırım haritası 2000 yılında neredeyse tamamen boştu. Şimdi bu akış sadece Orta Asya’dan Avrupa’ya uzanan “Bir Kuşak, Bir Yol” (Çin’in yeni ipek yolu projesine verilen isim; ç.n.) boyunca değil, aynı zamanda özellikle Doğu Afrika boyunca ve Latin Amerika’yadır (Ekvador’un doğrudan yabancı yatırımın yarıdan fazlası Çin’dendir). Çin, Mayıs 2017’de dünyanın dört bir yanından liderleri “Bir Kuşak, Bir Yol” konferansına katılmaya davet ettiğinde, kırk dünya lideri, çoğunun, Başkan Xi’nin, Çin’in hegemonik bir güç olacağı yeni dünya düzenini başlatması olarak gördükleri şeyi ilanını dinlemeye gitti.

Bu senaryoda ilgi çekici mikro özellikler var. Küresel Güney imalat sanayindeki korkunç aşırı sömürü koşulları anlatılarını okuduğumuzda, bu anlatılar çoğu kez nihai ürün Avrupa ya da ABD’ye girerken bile sürece dâhil olanların Tayvan ya da Güney Kore firmaları olduğunu belirginleştirir. Çin’in madenlere ve tarımsal mallara (özellikle soya fasulyesine) susamışlığı, Çin firmalarının tüm dünyada (Latin Amerika’ya bakın) tabiatı yıkıma uğratan maden çıkarıcılığının da merkezinde olduğu anlamına geliyor. Afrika’daki arazi gasplarına üstünkörü bir bakış Çin şirketlerinin ve varlık fonlarının, toprak elde etmede diğer herkesin önünde olduğunu gösteriyor. Zambiya’nın bakır bölgesinde faaliyet gösteren iki en büyük maden şirketi Hindistanlı ve Çinlidir.

Öyleyse John Smith’in başvurduğu sabit, sert emperyalizm teorisi tüm bunlar hakkında ne söylemeli?

John Smith’e göre Sermayenin Sınırları’nda emperyalizm sorununu ele alma konusunda başarısız olmuşum. Bundan sadece bir kez bahsettiğimi söylüyor. İndeks 24 kadar değinmeyi kayıt altına alıyor ve son bölümün ismi de “emperyalizmin diyalektiği”. Burada, kökenini Lenin’den alan emperyalizm kavrayışının, tüm dünyada meydana gelen karmaşık mekânsal, bölgelerarası ve mekâna özgü üretim, tahakkuk ve bölüşüm biçimlerini betimlemek konusunda yetersiz bulduğum kesinlikle doğru.

Daha sonra, aynı tür bir gayret bulmak için ilgimi, Emperyalizmin Geometrisi (hemen hemen aynı zamanlarda yazılan) kitabında, dünya sistemi dâhilinde yer değiştiren egemenliklerin daha açık ve akışkan bir analizi adına emperyalizm kavramını terk eden Giovanni Arrighi’ye yönelttim. İkimiz de, bir yerde üretilen değere bir başka yerde el konulduğunu ve bunda dehşete düşürecek derecede bir ahlâksızlık olduğunu inkâr etmiyoruz. Buna rağmen, elimizden geldiğince taslağını çıkarmaya, meydana çıkarmaya ve teorize etmeye çabaladığımız süreç bu. Marx bize, tarihsel materyalist yöntemin kavramlarla başlayarak sonrasında bunları gerçeklik olarak dayattığını değil, durumlarına uygun soyut kavramları bulmak için ortada olan gerçekliklerle başladığını öğretti. John Smith’in yaptığı gibi kavramlarla başlamak, kokuşmuş idealizmle meşgul olmaktır.

Bu yüzden, mevcut gerçekleşen şeyler temelinde eşitsiz coğrafi gelişme, çalışmanın çoğalan ve farklılaşan boyutlarına ilişkin bir teoriyle, küresel meta zincirleri ve mekânsal çözümlere ilişkin kavrayışla, mekân üretimi (özellikle kentleşme-John Smith’in bihaber olduğu hayati bir konu) kavrayışıyla, devalüasyon ve mülksüzleştirme yoluyla birikim şeklindeki kuvvetli güçler, yaratıcı yıkım güçlerini harekete geçirene dek bir süre için belli bir “yapısal uygunluk”un oluşabileceği bölgesel ekonomilerin inşası ve yıkımı kavrayışıyla çalışmayı tercih ediyorum. Bu güçler sadece Küresel Güney’de olan şeyleri değil, sanayisizleştirilen Kuzey’de olanları da etkiliyorlar.

Sermayenin, emeğin, paranın ve finansın farklılık gösteren coğrafi hareketlilikleri prizmasından buna ve rantiyecilerin artan güçlerine ve sermaye ile emek arasındakinin yanı sıra sermayenin çeşitli klikleri (örneğin üretim ile finans arasında) arasındaki değişen güç dengesine dikkatlice bakmaya çalıştım. John Smith’in benimsediği yavan ve sabit emperyalizm teorisinin yerine koymak istediğim bu. Bu teori, birkaç şirketin, birkaç zengin ailenin elinde gerçekleşen muazzam parasal güç birikimini ya da dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun düşürüldüğü rezil yaşam koşullarını inkâr etmez. Ancak Ohio ve Pennsylvania işçi sınıfının her ikisinin de lüks içinde yaşadığını tahayyül etmez. Marx’ın, çoğunlukla Küresel Güney’de egemen olan daha fazla yoksullaştırılmış sermaye birikimi alanlarından elde edilen mutlak artı değer ile ulaşılması imkânsız olan bir şekilde, sömürü oranı çarpıcı düzeylerde artarken bile emekçinin fiziksel yaşam standardında önemli yükselişi mümkün kılan göreli artı değer teorisinin önemini kabul eder. Dahası, Marx’ın uzun zaman önce işaret ettiği gibi servetin dünyanın bir yerinden diğerine coğrafi olarak taşınması bütün bir ülkeye fayda sağlamaz, bu servet sürekli olarak imtiyazlı sınıfların elinde toplanır. Son zamanlarda ABD’de, Wall Streetçiler ve onların dalkavukları bunu muhteşem bir şekilde yaparken, Michigan ve Ohio’nun eski işçileri çok kötü yaptı.

Tüm bunlara dair geçmişe bakalım. 1960’larda işçi sınıfının imtiyazlı kesimleri, Küresel Kuzey’in ulus devletlerinin sınırları içinde büyük oranda korumalı haldeydi ve kendi alanları dâhilinde siyasi iktidar için gayret edebilirlerdi. Sosyal demokrasinin taktikleriyle refah devletleri elde ettiler ve yükselen verimlilikten kaynaklanan bir hayli çıkarları oldu. Kapitalist karşı adım, bu gücü zayıflatmak ve göçmenliği teşvik ederek ücretleri düşürmek oldu. Almanlar Türkiye’ye, Fransızlar Kuzeybatı Afrika’ya, İsveçliler Yugoslavya’ya, İngilizler eski sömürgelerine baktılar ve ABD de tüm dünyaya açılmak için 1965 yılında göçmenlik kanununu yeniden düzenledi. John Smith, tüm bunların sermaye sınıfının isteğiyle sermaye devletince desteklendiğini unutuyor. Ancak bu çözüm işlemedi. Bu nedenle, 1970’lerden itibaren büyük miktarda (ancak kesinlikle tamamı değil) sermaye, emek gücünün en ucuz olduğu yerlere gitti. Ancak küreselleşme, ticaret borsası ve para akışına yönelik bariyerler indirilmeksizin işlemez ve ikinci söylediğim, uzun zamandan beri ulusal mevzuattan bıkmış olan finans-kapital için Pandora’nın kutusunun açılması anlamına geliyordu. Uzun erimli etkisi, Küresel Kuzey’in işçi sınıfı hareketlerinin gücünü ve imtiyazını, onları neredeyse her fiyata olabilen küresel emek gücünün rekabetçi kapsamına sokarak açık olarak azaltmasıydı. Günümüz kapitalizminin küresel yapısındaki işçi sınıfının, birbirleriyle 1960’larda olduklarından çok daha fazla rekabet halinde oldukları iddiasını destekliyorum.

Bununla birlikte, teknolojik gelişme, emeği ekonomik faaliyetin birçok alanında (örneğin Google ve Facebook) daha az önemli hale getirmiştir. Küresel Kuzey’in entelektüel ve örgütsel emeğini, Küresel Güney’in kol emeğiyle birleştiren yeni yapılar, Küresel Güney’deki geleneksel işçi sınıfı gücünü devre dışı hale getirirken, geride imkân dâhilindeki her yolla sömürülmüş sanayisizleştirilme ve işsizliğin harap manzarasını bıraktı.

Smith’in makul bir eleştirinin yerine kendini kaptırdığı polemiğin niteliğini gösteren son bir yorum. Yeni Emperyalizm kitabımda, “daha yardımsever bir Yeni Düzen (New Deal) emperyalizmi”ne dönüşün “özlemini çektiğimi” iddia ederek dalga geçiyor. İçerik, bunun kapitalist üretim biçimi dâhilinde mümkün olan tek yol olduğunu söylediğimi gösteriyor. O zaman (2003), kapitalizme bir alternatif ve kapitalizmin 2007-2008’de gerçekleşen türden ciddi bir şoka doğru yol aldığını belirleyebilen bir küresel işçi sınıfı hareketinin olmadığı açıktı (evet, bunun olabilirliğini Yeni Emperyalizm’de açık bir şekilde tahmin etmiştim). Bunu takip eden öngörülebilir krizin, bütün nüfusun zenginliklerinin ve varlık değerlerinin çoğuna daha çok el konularak çözüldüğü göz önünde bulundurulduğunda, solun Keynesyen bir alternatifi (yeri gelmişken, daha sonra Çin tarafından uygulanan) desteklemesi daha iyi olurdu diye düşünüyorum.

Yeni muhafazakâr hareket tarafından, İkinci Dünya Savaşı’na zemin hazırlayan şeyi tekrar eden biçimde şiddetli militarist ve aşırı sömürücü çözümün açık biçimde tasarlandığı o sıralarda, benim siyasal değerlendirmemde bu, solun tıkanmayı karşılaması için yaratılabilecek bir soluklanma alanıydı; Şimdi geriye baktığımda, birçok insanın benimle aynı fikirde olmayabileceğini bilsem bile bu fikrimde haklı olduğumu düşünüyorum. Yazık ki bu açmaz hâlâ bizimle. Ancak makul eleştiri başka, gereksiz yere alay içeren eleştiri başka şeydir.

http://roape.net/2018/02/05/realities-ground-david-harvey-replies-john-smith/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız




Monthly Review’da 2017 yılı Mart ayında yayımlanan bir söyleşide, söyleşiyi yapan Michael Yates, emperyalizme ilişkin bir soruda, tanınmış Marksist bilim insanı David Harvey’in “zengin ülkelerdeki servetin, Küresel Güney ülkeleri tarafından hortumlandığını iddia ettiğine(1) dikkat çekmişti. Yates özellikle Harvey’den alıntılamıştı:

“Emperyalizmin eski kategorilerinin bu zamanlarda yeterince iyi işlemediğini düşünenler, servet birikiminin büyümesine ve gücün, dünyanın bir tarafında diğer tarafının zararına toplanmasına neden olan karmaşık değer akışlarını hiçbir şekilde inkâr etmez. Sadece akışların daha karmaşık ve sürekli yer değiştiren biçimde olduğunu düşünürüz. İki yüzyıldan bu yana Doğu’dan Batı’ya gerçekleşen tarihsel servet akışı, örneğin, son 30 yıl boyunca büyük oranda tersine dönmüştür.”

Seymour, Yates’in söylediklerinin Harvey için çok ağır bir itham olduğunu iddia etmişti. Yani, Prabhat ve Utsa Patnaik’in “A Theory of Imperialism” (2) kitaplarından yapılan yukarıdaki Harvey alıntısının, Küresel Güney’in Tayvan ve Güney Kore gibi makul zenginlikte belirli ülkelerinin şu anda “alt-emperyalist” olabileceği anlamına gelmesi gerekir. Monthly Review yayınlarından çıkan “21. Yüzyılda Emperyalizm” (3) kitabının yazarı John Smith, Seymour’un, Harvey’in sözlerine ilişkin yorumuna itiraz ediyor. Smith aşağıda argümanını açıklıyor. Smith’in yorumları, kendisinin Yates’e gönderdiği çeşitli e-postalardan ve dosyalardan derlendi. Smith, görüşlerini doğru bir şekilde yansıttığından emin olmak için bunları gözden geçirdi.


I. Bir emperyalizm inkârcısı

Yeni Emperyalizm kitabının ve kapitalizmin tarihi ile Marksist ekonomi-politiğe ilişkin başka takdir göre kitapların yazarı David Harvey, tanınmış bir Marksist teorisyen olarak, Marksist ekonomi-politikle çelişen biçimde tek başına en önemli sorunda okurlarına hatalı bir şey öğretme doğrultusunda hatırı sayılır prestijini kullanan bir emperyalizm inkârcısıdır: değerin ve artı değerin Küresel Güney’den (düşük ücretin olduğu Doğu Asya ülkelerini dâhil ettiğim şey) emperyalist merkezlere devasa akış, neoliberal çağda ölçek ve önem anlamında fazlasıyla artmış bir akış.

Richard Seymour’a göre, Harvey’in “iki yüzyıldan bu yana Doğu’dan Batı’ya gerçekleşen tarihsel servet akışı, son 30 yıl boyunca büyük oranda tersine dönmüştür” şeklindeki aksi iddiası, Tayvan ve Güney Kore’nin “alt-emperyalizmler” haline gelmelerine bağlı olabilir. Bu alıntının yapıldığı çalışmada, bunun için bir temel görmüyorum. Dahası, Harvey’in, “Doğu”nun şu anda “Batı”yı sömürdüğü iddiası neredeyse kelimesi kelimesine 2014 yılındaki çalışması On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu’nda söylediği şeyi tekrar ediyor:

“Küresel çapta ülkeler arasındaki servet ve gelir dağılımı farklılıkları pek çok gelişmekte olan ülkede kişi başına gelirlerin yükselmesiyle büyük ölçüde azaldı. Doğu'dan Batı'ya iki yüzyıl boyunca devam eden net servet akışının yönü, özellikle Doğu Asya'nın küresel ekonominin enerji santralı konumuna yükselmesi sonucunda tersine çevrildi. 2007-9 travmalarından sonra dünya ekonomisindeki iyileşme (mecalsiz bir iyileşme de olsa) 2013'e kadar 'yükselen ekonomiler' denilen piyasalarda (esas olarak BRIC ülkeleri) gerçekleştirilen hızlı büyümelerden kaynaklandı. Bu atak, krizin her türlü etkisinden neredeyse tümüyle kurtulmuş görünen tek yeryüzü parçası olan Afrika'ya bile yayıldı.” (4)

Tüm bunlar, bunun Tayvan ve Güney Kore vakalarına ilişkin istisnai durumla sınırlı olmadığını, Harvey’in Kuzey ve Güney arasında değer akışının tersine döndüğü varsayımına ilişkin genel bir durum üzerinde durduğunu kuşkusuz netleştiriyor.

Harvey’in, üretimi düşük ücretlerin olduğu ülkeler üzerinden dışarıda yaptırmanın, Güney emeğinin ABD, Avrupa ve Japon çokuluslu şirketlerince doğrudan ya da dolaylı aşırı sömürüsünde önemli büyüme anlamına geldiğini kabullenmeyi reddetmesi ve bu dönüşümün, emperyalizmin en yüksek aşamasına değil de gelip geçmesine işaret ettiğine ilişkin düşüncesi, emperyalist ülkelerde kendilerini Marksist olarak tanımlayanlar –her ne kadar emperyalizmin bu gerçekliğinin inkârı, bilhassa Monthly Review ve Radikal Ekonomi-Politik Birliği (URPE) ile ilişkili bilim insanları ve aktivistlerden önemli dirençle karşılaştıysa da- arasında hâkim görüş olmuştur ve belki de öyle olmaya devam etmektedir. Aşağıda, 21. Yüzyılda Kapitalizm kitabımdan, Harvey’in meşhur Sermayenin Sınırları kitabına kadar çeşitli çalışmalarında aşırı sömürüyü ve sonucunda artı değerin Güney-Kuzey yönlü akışını inkârının izini süren bir alıntıya yer verdim. Alıntı, Michael Yates’in, David Harvey’in argümanına dair tanımlamasının tamamen haklı olduğuna dair bol bol ek delil sunuyor.

Örneğin, Harvey’in Sermaye Muamması’nda sadece şu anda Doğu’nun, Batı’nın servetini kendi yönüne hortumladığı fikrinin erken bir yinelemesini değil, aynı zamanda bu fikrinin kaynağını da buluruz. Harvey, “ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin Obama’nın seçilmesinden kısa süre sonra yayımlanan dünyanın 2025 yılında neye benzeyeceğine ilişkin anlaşılmaz tahminlerine” onaylar şekilde atıfta bulunuyor. “Belki de ilk kez, resmi bir ABD kuruluşu o gün geldiğinde ABD'nin dünya meselelerinde önemli bir oyuncu olmaya devam etmesine rağmen artık hâkim konumda olmayacağını öngörmüştür… Her şeyden önemlisi, ‘şimdiden başlamış olan, göreli zenginlikte ve ekonomik güçte kabaca batıdan doğuya eşi görülmemiş kayma devam edecektir." Ve devam ediyor: “Bu ‘eşi görülmemiş kayma’ doğu, güneydoğu ve güney Asya’dan Avrupa'ya ve Kuzey Amerika'ya on sekizinci yüzyıldan beri devam etmekte olan uzun vadeli hortumlamayı tersine çevirmiştir.(5)

Harvey bir başka yerde şöyle itirafta bulunuyor: “Sermaye fazlasına boğulmuş ABD kökenli şirketler kıyı ötesi üretime aslında 1960'lı yıllarda başlamıştı, ama bu yönelişin gerçekten istim kazanması için bir on yıl daha gerekecekti(6) ve “Dünyanın neresinde olursa olsun, tercihen işgücünün ve hammaddelerin daha ucuz olduğu yerlere” olan bu üretimin yönünü değiştirme, ABD’li kapitalistlerin içeride yatırım yapmaktansa sermayelerini ihraç etme kararıyla güdümlenmişti. Oysa bütün bunlar, hassas ekonomiler üzerinde artan metropolitan güce ve faal emeklerinin sömürüsünün artmış olduğuna işaret ediyor, emperyalizm terimini hak ediyor(aslında gerektiriyor). Harvey’in bunu nasıl rasyonalize ettiğini açıklamaya yardım edecek ipucunu, şunları söylediği Yeni Emperyalizm kitabında bulunabilir:

… şu ya da bu ulus-devlette merkezi bulunsa da emperyalizmin daha önceki aşamalarında düşünülmesi mümkün olmayacak şekilde dünya haritasında yayılan, ulusaşırı nitelikteki kapitalist şirketlerin (Lenin ve Hilferderg’in hepsinin belli bir ulus devlete sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirttiği tröstler ve karteller) ortaya çıkmasıyla ilgiliydi.(7)

Bir başka deyişle bu, ABD ve Avrupa çokuluslu şirketleri ve onların kapitalist sahipleri değil, üretimin düşük ücretlerin olduğu ülkelere doğru kaydırılmasından kâr sağlayan köklerinden koparılmış, yerinden yurdundan edilmiş, kişiliksizleştirilmiş bir “küresel sermaye”dir.

Harvey’in, Patnaik’in yeni kitabına ilişkin yorumu, aşırı sömürü kavramına çalışmalarında herhangi bir yerde ilk kez başvurması bakımından dikkat çekicidir:

Tropikal ve subtropikal kıta, aşırı sömürüye olanak sağlayan koşullarda yaşayan devasa bir emek rezervi barındırıyor. Son 40 yıldır (ve bu yeni bir şey), sermaye giderek artan biçimde bu emek rezervini endüstriyel gelişme vasıtasıyla daha yüksek kâr arayışı doğrultusunda harekete geçirme çabasında. Tropikal kıtanın ayırt edici özelliğini teyit eden bir harita varsa, bu harita yüzde 90’ı tropikal kıtada olan serbest üretim bölgelerinin yerini gösteren harita olur. Ve cazip olan tarımsal taban değil, emek rezervidir (toplumsal yeniden üretim olarak gerçekleşen kısmi proleterleşme toprak konusunda ele alınsa da, sermayenin emeği asgari ücretin altında tam anlamıyla sömürmesi şüphesiz önemli)." (8)

Aşırı sömürüyü tarif etmiyor, ancak yakarması bile önemli bir yola çıkış. Bununla birlikte, yola çıkıyor ancak varamıyor: “sermaye” burada ruhani, bölgesellikten koparılmış bir soyutluk olarak beliriyor emperyalist ülkeleri merkez edinmiş çokuluslu şirketler olarak değil; bu da onun bariz sonuçtan kaçınmasına olanak sağlıyor: bu yeni ve çok önemli gelişmenin, değerin, düşük ücretlerin olduğu ülkelerden emperyalist merkezlere akışında önemli bir itme gücü anlamına geldiği sonucundan.

Harvey’in modern emperyalist sömürüye ışık tutmak yerine bunun üstüne bir perde çekmek üzere tasarlanmış görünen son yazılarında başka pek çok şey var –örneğin yukarıdaki alıntıyla aynı sayfada şunu diyor:

Metropolitan merkez ile çevresi arasındaki rezerv farkı, son zamanlarda küreselleşme eliyle epey azaltılmıştır; öyle ki, sermaye-emek çatışmasının küresel ekonomi alanları boyunca daha birleşmiş olduğunu makul bir şekilde aklımızdan geçirebiliriz.(9)

Sonuç olarak: Harvey’in, şu anda “Doğu”nu “Batı”yı sömürdüğü iddiası, üretimin düşük ücretlerin olduğu ülkelere küresel kaydırılmasının, emperyalist sömürüde önemli derinleşme ifadesi olduğunu inkârıyla uyumludur. Serbest üretim bölgelerinde ve “tropikal kıta”daki başka yerlerde aşırı sömürünün olduğuna dair gecikmiş ve kafası karışık kabulü, mozaik (Seymour’un, yukarıda başvurulan röportajında Harvey’i savunurken kullandığı bir kelime) şöyle dursun, okurlarını kandırmak üzere tasarlanmış aptalca bir yol döşememiz olduğunun işaretidir.

II. 21. Yüzyılda Emperyalizm kitabından David Harvey’e ilişkin alıntı; sayfa 199-202

Günümüz Marksist teorisyenleri arasında öne çıkan isimlerden olan David Harvey, Marx’ın değer teorisine, neoliberalizme ve yeni emperyalizme dair bir dizi etkileyici kitap yayımladı. Görüşleriyle kazandığı geniş okuyucu kitlesi nedeniyle bunları, sadece burada meydana atılabilecek bir görev olarak ciddi bir değerlendirmeye tâbi tutmak gerekli.

Harvey’in yeni emperyalizm teorisinin ana argümanı, sermayenin aşırı birikiminin kapitalistleri ve kapitalizmi, giderek artan biçimde talanın kapitalist olmayan biçimlerine başvurmaya, yani ister kamu malı, ister el değmemiş doğa olsun, sermayenin müştereklere el uzatmasından kaynaklanan şekilde toplumsal mülkiyete el koymaktan servetin özelleştirilmesine dek, ücretli emekten artı değer çıkarmaktan başka biçimlere zorladığıdır. Yeni emperyalizmin, “şu anda karşı karşıya kaldığı birincil çelişki” olacak şekilde önemin “genişletilmiş yeniden üretim yoluyla birikimden, mülksüzleştirme yoluyla birikime kayması” ile karakterize edildiğini iddia ediyor. (10) Harvey, mülksüzleştirme yoluyla birikimin eski ve yeni biçimlerinin devam eden ve hatta artan önemine dikkat çekmekte haklı, fakat emperyalizmin üzerine durmadaki en önemli değişimin tamamen farklı bir yönde olduğunu kabul etmiyor –üretimin, tamamen emek-sermaye ilişkisine içkin bir olgu olan küresel emek arbitrajı odaklı küreselleşmesi vasıtasıyla, kendi artı değer çıkartma temel süreçlerinde meydana gelen dönüşümüne doğru değişim. (11)

Harvey’in Sermayenin Sınırları kitabı, kasten belirsiz bırakılan bir başlık taşıyor. Kitap, sermayenin durmak bilmeyen ilerleyişine sınırlar keşfetme ve aynı zamanda Marx’ın kapitalist kalkınma teorisi olan Kapital’e sınırlamalar belirleme girişiminde bulunuyor. Sermayenin Sınırları, emperyalizme ilişkin Kapital’den çok daha az şey söylemektedir. Aslında emperyalizmin bahsi, sadece kısa ve gelişigüzel bir şekilde geçer: “…emperyalizme dair olanların çoğu, bir çeşit üstün, baskın ve baskıcı gücün koruması altında bir bölgedeki halkların başkaları tarafından sömürüsüne dayanmaktadır... Burada tarif edilen süreçler , (bir taraftan üretim ve toplumsal bölüşümü birbirinden ayrıştırırken, diğer taraftan) artı-değerin coğrafi üretiminin kendi coğrafi bölüşümünden kopuşmasına izin verirler.(12) Bu önemli kavrayışı genişletmek yerine, bununla daha fazla ilgilenmiyor. Harvey, üretimin düşük ücretlerin olduğu ülkelere doğru coğrafi yer değişimi konusuna, bu durumun derinleşen emperyalist sömürünün bir işareti olarak görülmediği Portmodernliğin Durumu’nda (1990) dönüyor:

1970’li yılların ortalarından itibaren…yeni sanayileşen ülkeler belirli ürünlerde (tekstil, elektronik vb.) ileri kapitalist ülkelerin piyasalarında ciddi köprü başları (ilerlemeler; ç.n.) elde ettiler. Bunlara kısa süre sonra bir dizi başka yeni sanayileşen ülke (Macaristan, Hindistan, Mısır) ile daha önce ithal ikameci bir strateji izlemiş olan ülkeler (Brezilya, Meksika) katıldı. İleri kapitalizmin küresel ekonomi politiğinde I 972'den bu yana ortaya çıkan bazı güç değişiklikleri gerçekten çarpıcıdır. ABD'nin dış ticarete bağımlılığı…1973-80 arasında ikiye katlanıyordu. Gelişmekte olan ülkelerden ithalat neredeyse on katına çıktı.” (13)

Bu, gerçekliği tamamen farklı bir şekilde sunuyor: düşük ücretlerin olduğu ülkelere doğru güç kayması şöyle dursun, dış ticaretin büyümesi, emperyalist çokuluslu şirketlerin bu ülkeler üzerindeki gücünde muazzam büyümeyi gösterir –ve bu şirketlerin, söz konusu ülkelerin işçilerinden artı değer çıkarmaya olan bağımlılıklarında artışı. Aynı çalışmada Harvey’in teşhisiyle şu yargı öne sürülmüştür: “Bu yeniden canlanmaya paralel olarak, çokuluslu sermayenin Fordist kitle üretimi sistemlerini ülke dışına taşıma konusunda artan kapasitesi, orada son derece zayıf konumda bulunan kadın işçilerin emek gücünün, aşırı derecede düşük ücret ve hemen hemen hiçbir güvencesi olmayan çalışma koşullarında sömürülmesini olanaklı kılar.(14) Ayrıca, düşük ücretlerin olduğu ülkelere yönelik küresel yer değiştirme, çokuluslu şirketler tarafından rekabet gücü ve kârlılıklarını desteklemek ve fayda yaratmak amacıyla yönlendirildi –oysa Harvey bunu emperyalist rekabet gücünde düşüşün belirtisi olarak sunuyor. Harvey’e göre, çekirdek sermaye, aşırı birikim krizini “kapitalist üretimin içinde gelişebileceği yeni mekanların (örneğin altyapı yatırımlarıyla) üretimini, ticaretin ve doğrudan yatırımların büyümesini ve emek gücünün sömürülmesi için yeni olanakların araştırılmasını(15) gerektiren mekânsal bir onarım ile çözmeye çalışıyor. Bu, Marx’ın kaotik bir anlayış dediği şeydir. Emek-gücünün sömürülmesinin yeni olasılıklarının keşfinin kasti muğlaklığı yerine, düşük ücretli emeğin şiddetlenmiş sömürüsü gibi çok daha dolambaçsız bir şeye ne dersiniz? Sonuçta, Harvey’in, Marx’ın kapitalizm teorisine mekânsal bir boyut katma girişimi çuvallamıştır, çünkü göçmenlik kontrollerinin, emperyalist ve yarı sömürge ülkeler arasında derinleşen ücret farkının ve küresel ücret arbitrajının mekânsal içerimlerini tartışmayı göz ardı eder.

Harvey, 2003 yılında yayımlanan Yen Emperyalizm’de, üretim süreçlerinin küreselleşmesine iki sayfa ayırır. Bu gelişmeyi, kendi temel sermayenin aşırı birikimi tezinin arasına sokar: “Kolayca sömürülen düşük ücretli işgücü ve üretimin coğrafi hareketliliğinin artması, sermaye fazlasının karlı bir biçimde istihdamı için yeni fırsat kapıları açtı. Fakat kısa dönemde bu durum, dünya çapındaki sermaye fazlası üretim sorununu daha da kesifleştirdi.(16)

Endüstriyel kapitalistler ile finansal kapitalistleri şeklen ayırarak, dış kaynak temini dalgasının itici kaynağını, üretim sermayesi üzerindeki egemenliklerini savunan finans kapitalistlerin zincirlerinden kurtulmuş gücüne yorar:

…bir dizi teknolojik ve örgütsel değişimler…hiper hareketli mali sermayenin beslediği üretim sermayesinin coğrafi hareketliliğini arttırdı. Mali güç ABD'ye birçok doğrudan fayda sağlasa da, bu gücün, kendi endüstriyel yapısı üzerinde de felaket düzeyinde olmasa da sarsıcı etkileri oldu…yayılan endüstrisizleştirme (deindustrialization) dalgaları, ABD içinde tek tek endüstrileri ve bölgeleri vurmaya başladı… ABD, mali gücün etkisini tüm dünyaya yayarak üretimdeki üstünlüğünü zayıflatmakta hatalıydı. Fakat bunun faydası, ABD'nin bağımlı olduğu sonsuz tüketimciliği körükleyecek ucuz malların başka yerlerden temin edilmesi oldu.(17)

Bunun milliyetçi ve korumacı perspektifini ve başka yerlerdeki daha ucuz malların başka yerlerdeki daha ucuz emek ile mümkün kılındığını, yani aşırı sömürüyü fark edememesini bir kenara koyarsak, Harvey’in argümanı ölümcül bir kusur içeriyor. Dış kaynak temini, finansın uyanışıyla çok fazla işlememiş, üretim kârı oranındaki durağanlık ve gerilemeyle ve endüstrinin liderlerinin buna karşı koyma çabalarıyla işlemiştir. Ucuz üretilmiş malların ithalat artışı, akaryakıt tüketiminden çok daha fazlasını gerçekleştirdi, Kuzey Amerika’nın sanayi devlerinin kârlılıklarını ve rekabetçi konumlarını da destekledi ve bunlar tarafından bilfiil desteklendi. ABD egemenliğine –bir başka deyişle, şirketlerinin artı değerden aslan payını alma yetilerine- son vermek şöyle dursun, dış kaynak temini ABD, Avrupa ve Japon sermayedarlarına küresel imalat sanayi üretiminde egemenliklerini sağlamlaştırmaları için yeni yollar açmıştır.

Harvey’in temel hatası, “Kautsky'nin çok önceden öngördüğü gibi, kapitalist güçlerin koalisyonuyla ulaşılan daha yararlı yeni bir ‘Yeni Anlaşma’ emperyalizmine dönülecektir… (Bu) mevcut konjonktürde…mücadele etmek için şüphesiz yeterlidir(18) sözleriyle özlemini ifade ederek Yeni Emperyalizm’in sonucunda berbat reformizmini açıklamasına kadar varırken, 20 yıl önce Sermayenin Sınırları’nın sonuç bölümünde ne yazdığını unutuyor: “Dünya, büyük buhranın dehşetinden sadece bir görkemli 'New Deal' ya da Keynezyen iktisadın merkez bankalarına sihirli dokunuşu ile değil, aynı zamanda küresel savaşın yıkım ve ölümü sayesinde kurtarılmıştır.(19)

REFERANS METİNLER


1- Michael D. Yates tarafından Richard Seymour ile yapılan ve Monthly Review dergisinin 68/10:17-24 sayısının 21. sayfasında yayımlanan “Matem ve Militanlık” başlıklı söyleşiden.
2- Prabhat Patnaik ve Utsa Patnaik, A Theory of Imperialism (Bir Emperyalizm Teorisi), sf. 169
3- John Smith, 21. Yüzyılda Emperyalizm / Imperialism in the Twenty-First Century (New York: Monthly Review Press, 2015)
4- David Harvey, On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu (İstanbul, Sel Yayıncılık, 2015), sf. 176
5- David Harvey, Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri (İstanbul, Sel Yayıncılık, 2010), sf. 45-46
6- a.g.e., sf. 26
7- David Harvey, Yeni Emperyalizm (İstanbul, Everest Yayınları, 2004), sf. 58
8- Prabhat Patnaik ve Utsa Patnaik, A Theory of Imperialism (Bir Emperyalizm Teorisi), sf. 165. Patnaiklerin, kitabında (sf. 168-169) Yeni Emperyalizm’deki aşırı sömürüye atıfta bulunulur: “Metropolitan ülkelerde bilgisayarları satan Apple, yüzde 27 kâr açıklarken, Güney Çin’deki göçmen emeği üzerinden aşırı sömürücü çalışma koşulları altında Apple bilgisayarları üreten Foxconn yüzde 3 kâr açıklıyor.”
9- a.g.e.
10- David Harvey, Yeni Emperyalizm, (İstanbul, Everest Yayınları, 2004)
11- Anwar Shaikh ve Ahmet Tonak, Milletlerin Zenginliğinin Ölçülmesi kitabında kapitalist üretim sürecinde çıkarılan artı değer ve sermaye ile örneğin küçük mal üreticileri arasındaki etkileşimden elde edilen kapitalist kârlar arasındaki önemli farkı açıklarlar: “Marksist teorinin en soyut düzeyinde, toplam kâr, basit olarak toplam artı değerin parasal ifadesidir. Ancak çoğu zaman kârın, sermaye dolaşımı ve toplumsal yaşamın diğer alanları arasındaki aktarımlardan da ortaya çıkabileceği unutulur. Marx, kârın bu ikinci biçimini, -artı değerden kârdan farklı olarak- esasen bir tür eşitsiz değişime bağlı olan yabancılaştırma yoluyla kâr (Tonak’a göre, yabancılaştırma yoluyla kâr kavramının aktarmak istediği, ticari ilişkilerde malın alım satımı sırasında, satış ve alış fiyatları farklılığı yüzünden ortaya çıkan kârdır; ç.n.) olarak adlandırır. Varlığı, değerlerden üretim bedellerine dönüşümle meydana gelen kârlar toplamı ve artı değerler toplamı arasındaki farka ilişkin meşhur bulmacayı çözmemizi mümkün kılar. (Anwar Shaikh ve Ahmet Tonak, Milletlerin Zenginliğinin Ölçülmesi, İstanbul, Yordam Kitap, 2012)
12- David Harvey, Sermayenin Sınırları, (Ankara, Tan Kitabevi Yayınları, 2008), sf. 527
13- David Harvey, Postmodernliğin Durumu (İstanbul, Metis Yayınları, 1996), sf. 190
14- a.g.e., sf. 177
15- a.g.e., sf. 209
16- David Harvey, Yeni Emperyalizm, (İstanbul, Everest Yayınları, 2004), sf. 55
17- a.g.e., sf. 56
18- a.g.e., sf. 174
19- David Harvey, Sermayenin Sınırları, (Ankara, Tan Kitabevi Yayınları, 2008), sf. 530

NOT: David Harvey'in, John Smith'in eleştirilerine yanıtını içeren metin, önümüzdeki günlerde blogumuzda yayımlanacaktır.

https://mronline.org/2017/08/26/a-critique-of-david-harveys-analysis-of-imperialism/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Gazeteci Volodya Vagner, geçtiğimiz haftalarda Rusya’da gerçekleşen ve Vladimir Putin’in bir kez daha ezici çoğunlukla başkan seçildiği seçim sürecine ve bu süreçte ülke solunun konumlanışına dair, ilgili kesimlerin görüşlerinin de yer aldığı bir haber çalışması gerçekleştirdi.


Rusya’nın geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen başkanlık seçimlerinde neredeyse bütün adaylar iştirak ettikleri şeyin bir gösteri olduğunu açık şekilde kabul ettiler. Ve beklendiği üzere gösterinin yönetmeni kazandı. Rakipleri arasındaki küfür yüklü bağrışmalı boy ölçüşmeler ve fiziksel meydan okumaların eşlik ettiği televizyon tartışmalarını incelikle atladıktan sonra Rusya Başkanı Vladimir Putin 18 Mart’ta ezici bir şekilde yeniden seçildi. Seçim koşuşturmacasının gerçek sorusu hiçbir zaman kimin kazanacağı olmadı, bunun yerine Putin’in zaferinin ne kadar meşru olacağı oldu.

18 yılı aşan görev süresinin ardından Rus diktatörün iktidarı kavraması her zamanki gibi sağlam görünüyor. Kendisine karşı yarışacak sadece muhalif karikatürlerinin –ya tamamen destek görmeyen ya da Kremlin’e sadık- yer aldığı “gözetimli demokrasi”nin olduğu ince ayarlı bir sistem ile Putin seçimlerin sonucuna dair endişelenmeksizin ülkeyi yönetiyor. Garantiye almak için, resmi seçim sonuçları rutin bir şekilde tahrif edilerek başkanın galibiyeti daha öteye yükseltiliyor. Altı yıl önceki seçimde meydana gelen yaygın ve aşikâr hilenin ardından ülke, 90’ların başından bu yana en büyük muhalefet protestolarına şahit oldu.

Bu seçimde de geleneksel senaryo izlendi. Ülke muhalefetinin önde gelen ismi Alexey Navalny’nin seçime katılması engellenirken, bu durum Navalny’nin destekçilerini seçimi boykot etmeye ve bunun yerine gönüllü olarak gözlemci olmaya davet etmesine neden oldu. Seçime katılmasına izin verilen adaylar çeşitli tekrar eden karakterlerden oluşuyordu. Putin’e sadık olan ve alametifarikası olan öfke nöbetleri son birkaç seçimde sağ siyasette hüsrana yol açan milliyetçi Vladimir Jirinovski, ancak yüzde 6’nın altında oy aldı. Daha önceki adaylıklarından da bilinen kıdemli liberal Grigory Yavlinsky de yüzde 1’in biraz üstünde oy aldı. Bazı taze yüzler de vardı: liberal televizyon ünlüsü Ksenia Sobchak ve Komünist Parti adayı Pavel Grudinin. Sobchak altı yıl önce protesto hareketine katılmışken, seçim kampanyasına yaygın biçimde Kremlin dalaveresi denilerek güvenilmedi. Putin’in geçmişte ölen siyasi danışmanı ve Petersburg belediye başkanının kızı olarak Sobchak müesses nizamın bir parçası. Yüzde 2’den az oy aldı.

Komünist Parti’nin (Rusya Federasyonu Komünist Partisi/KPRF) kendi daimi başkanının sahaya sürmeyip Gennady Zyuganov’un adaylığını yinelememesi, bu seçimin alışılagelmiş senaryodan en göze çarpan sapması oldu. Komünist Parti’nin adayı Grudinin yüzde 12’den biraz az oy alarak ikinci geldi. Bu, Rusya siyaseti için umut verici bir işaret olarak değerlendirilebilir miydi? Rusya soluna soracak olursanız hayır.

Aleksey Gaskarov, Moskova’daki bir kafede Green Week Leftly’ye, “Sol içinde kimse KPRF’yi bir sol güç olarak görmüyor” diyor. 32 yaşındaki Gaskarov, genç Rusya solunun en göze çarpan temsilcilerinden. 2011-2012 protesto hareketinin epey öncesinde kendisini çevre hareketi ve antifaşist hareket içinde yetenekli bir örgütçü olarak kabul ettirmişti. Rusya’nın parçalı muhalefeti 2012 ilkbaharında ortak bir koordinasyon meclisi seçtiğinde Gaskarov en geniş desteği alan sol adaydı. Putin’in daha sonra aynı yıl içerisinde muhalefete yönelik kısıtlamasıyla Gaskarov üç buçuk yılını bir cezaevinde geçirdi. Gaskarov bu kez boykotu savundu. İğrenerek, “KPRF, tek başarısı gerçek Rusya solunun gelişmesini yavaşlatmak olan bir rezil soytarılar topluluğu” diyor. Gaskarov’a göre, Rusya solunun çoğunluğunun gözünde KPRF olumlu bir güç teşkil etmiyor.

Siyaset bilimci Ilya Matveev’e göre KPRF, Kremlin yönetimindeki sahte demokrasi oyununda da düpedüz rol oynuyor. 29 yaşındaki Matveev, Rusya solunun önde gelen genç entelektüellerinden. Genellikle bir Saint Petersburg üniversitesinde ders verse de, bu bahar kentteki sosyalist bir mekânda Putin’in ekonomisine ilişkin bağımsız dersler dizisi düzenliyor. Kendini dikkatle izleyen genç bir dinleyici kitlesi önünde başka şeylerin yanında Rusya’nın azalan oranlı vergi hukukunun oligarklara nasıl fayda sağladığını ve ülkenin vahşi sınıf ayrımına nasıl katkı sunduğunu ele alıyor. Green Left Weekly’ye, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin ismine karşın Rusya’daki aşırı eşitsizliğe yönelik neden bir tehdit olmadığını açıklıyor. “Partinin sol politikalarla esasen hiçbir ilgisi yok. Rusya milliyetçiliği unsurlarıyla Sovyet vatanseverliği üzerinde temellenmiş olan programları muhafazakâr. Oligarkları eleştiren, fakat bunu Putin’i ya da sistemi sorgulamaksızın yapan muğlak bir popülist söylemleri var” diye anlatıyor.

Matveev’e göre, partinin şimdi yeni bir aday göstermesi bir yenilenme işareti değil. Partinin demir yumruklu patronu Zyuganov’un, tayin edilen rolünü yerine getirmek için çok az rağbet gören bir hale geldiğine inanıyor. Matveev, “Yeni bir aday göstermek için Kremlin’den dürtüklendiklerine inanıyorum. Rejim, Zyuganov’un almasına razı oldukları oya erişemeyeceğinden ve böylece seçimin meşruiyetini baltalayacağından korktu” şeklinde açıklıyor. Çözüm Pavel Grudinin idi: bir zamanlar ırkçı nefret söyleminden mahkûm edilen ve daha önce Kremlin’in partisi Birleşik Rusya’nın üyesi olan zengin bir iş adamı. Bazı milliyetçi gruplarca kampanyası desteklenirken, sol çok daha az istekliydi. “Solun ezici bir çoğunluğu seçimleri boykot ederken sadece Sol Cephe, Grudinin’i destekledi” diyor Matveev.

Sergey Udaltsov liderliğindeki Sol Cephe, altı yıl önceki protesto hareketinde en göze çarpan sol gruplardan biriydi. Protestoların bastırılmasının ardından Sol Cephe ezildi ve Udaltsov birkaç yılını cezaevinde geçirdi. Cezasını çekerken Kremlin ile, özellikle de Putin’in yabancı düşmanı dış politikasına hevesli desteği üzerinden sıkı fıkı hale geldi. Cezaevinden çıkar çıkmaz Sol Cephe’yi yeniden harekete geçirdi, ancak bu kez Komünist Parti ile yakın bağlar ve Kremlin’e sadık kalemşorların açık desteğiyle. Aleksey Gaskarov gibi aktivistlere göre bütün olay şüpheli kokuyor.

KPRF’yi desteklemek yerine Gaskarov, yolsuzluk karşıtı eylemci Navalny’nin öncülük ettiği boykot kampanyasına katıldı. Navalny liberal kamptan geldiğinden ve kariyerinin başlarında milliyetçi söylemi kullandığından bu, Gaskarov için kolay bir karar değildi. Yine de bu koşullar altında bunun doğru tercih olduğunu hissetmiş: “Gerçek sol örgütlerin her türlüsü vahşice bastırıldığından şimdi önemsenecek olan böyle bir direniş” diyerek kararını gerekçelendiriyor. “Navalny müthiş ve etkili bir ağ kurdu. Ayrıca, durduğu yer yavaş yavaş zamanla daha ilerici bir hale geldi.”

Örgütsel altyapı ve harekete geçirme kapasitesi bakımından Navalny’nin hareketi kesinlikle Rusya’daki en kayda değer muhalefet gücü. Bununla birlikte, Kremlin’in her biri için yüzde 70 şeklinde belirlenen hedefini aşağı yukarı karşılamış biçimde, yüzde 67’lik katılım ve Putin’in resmi olarak oyların yüzde 77’sini almasıyla, Navalny’nin boykot kampanyası özellikle başarılı değildi. Aynı zamanda, Navalny’nin seçim sürecini gözlemlemesi çağrısı yaptıkları, hem katılım hem de Putin2in oyu bakımından kesinlikle resmi sonuçları yükselten yaygın hile raporladılar. Bu nedenle, Putin’e desteğin gerçek düzeyi, resmi sonucun iddia ettiğinden çok daha belirsiz kalmış durumda.

Bu arada, Navalny’nin programındaki Gaskarov tarafından işaret edilen siyasi yön değiştirme, siyaset bilimci Ilya Matveev’in de söz ettiği bir şey: “Navalny, salt liberalizmin çoğunluğa hitap etmediğini anladı ve bu nedenle, giderek artan bir şekilde açıkça sol popülist konumlanışlar, örneğin servetin yeniden bölüşümü ve belirgin asgari ücret artışı talebini ifade etti.” Matveev, navalny’nin hafife alınmaması gereken bir güç olarak durumunu koruduğuna inanıyor. “Putinist çağın sonuna yaklaşıyoruz. Bu dönemin sonu olan 2024 yılında Putin 71 yaşında olacak ve anayasaya göre bunu takip eden bir dönem daha başkanlık için yarışamayacak. Bu rejim için bir sorun. Bu arada ekonomi durağanlaşıyor ve reel ücretler düşüyor. Bu seçim ezber bozucu değildi, fakat Navalny şimdiden bir sonrakinin planını yapıyor” diyor.

İlginç bir biçimde, seçim gösterisinin gölgesinde tamamen farklı bir gelişme, Putinist sistemin aslında ne kadar kırılgan olabileceğine dair bir işaret sağlıyor. Moskova’nın bir saat batısında bulunan Volokolamsk kasabasının binlerce öfkeli sakini haftalardır, belediyenin bir katı atık sahasını hatalı yönetimini protesto ediyor. Çocuklar, çöp toplama alanından zehirli gazları soluyarak hastanelik olacak şekilde hastalanırken, ziyarette bulunan valiyi öfkeli ebeveynlerden korumak üzere toplum polisi çağrıldı. Ülkenin altyapısının çürümesi, ekonomisinin durağanlaşması ve seçkinlerinin yozlaşmasıyla birlikte bunun gibi olayların artacağından emin olabilirsiniz. Navalny’ninki biçiminde ya da başka bir şekilde muhalefet Rus halkını, onların sorunlarına eğilme için sistemik bir değişime ihtiyaç olduğuna ikna etme konusunda başarılı olursa, Putin’in mevcut başkanlık dönemi 2024’ten daha erken bitebilir.

http://links.org.au/putin-russia-elections-left adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü


Gerçeğin Günlüğü’nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Fransa’da yayımlanan l'Humanité gazetesinden Pierre Chaillan, feminist düşünür Judith Butler ile #Metoo hareketinin feminist mücadele, insanlık ve toplumsal kurtuluş mücadelesi açısından önemi ve sonuçlarının yanı sıra mevcut siyasi konjonktürde ortak mücadele arayışına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi.



- #Metoo hareketiyle ne değişti?

“#Metoo”nun önemli katkısı, daha geniş bir kamuoyunun kadınlara yönelik zorlayıcı cinsel davranışın sistematik ve yaygın varlığını idrak edebilmesi oldu. Bunlar sadece bir dizi olay değil, cinsel zorlamanın kanıksanmışlığına işaret ettiler. Bu da önemli çünkü cinsel şiddet mağduru olduklarında kadınlar çok sıklıkla utanmış hissediyorlar. Hikâye anlatılmadığı için şiddetin bu biçiminin gizli konumu sürüyor. Çoğu insan şu anda feminist teze, yani bu tür davranışın her tarafa yayıldığına ve nihayet mevcut durumun akla yatkın olduğuna inandılar. Şikâyette bulunma hikâyesini anlatan kadınları histerik gösterme çabaları artık gerçekten akla yatkın değil. Ve muhtemelen gelecekte daha az akla yatkın hale gelecekler.

- ABD’de Donald Trump’ın seçilmesini takip eden Kadın Yürüyüşü’nden bu yana feminist hareket ataerkil, muhafazakâr ve neoliberal sisteme karşı çıkışın merkezinde. Feminizm, Marx’ın düşündüğü anlamda yeni bir “proletarya”nın temsili, çıkarı kurulu düzenin alaşağı edilmesinde olan bir “sınıf” haline mi geldi?

Hayır, işçi sınıfından ve yoksul kadınların her zaman sınıfın bir parçası olmasına karşın kadınların yeni proletarya olduklarını düşünmüyorum. Aslında, kadınların hem yoksulluk hem de cehaletten acısını çektikleri orantısız hallere dair düşünmeksizin sınıfa dair düşünmek mümkün değil. Ve sınıfa dair düşünmeksizin kadınların kategorisine ilişkin düşünemeyiz. Bu kategoriler birbirlerinin parçası zaten ve ayrık güç eksenleri değil. Tabii ki sınıfı kuramlaştıranlar her zaman kadınları dikkate almamıştır ve feministler de kimi zaman sınıfı dikkate almadan ataerkiye odaklanmıştır. Ancak bu çerçevelerin bize sağladıklarından daha zengin açıklamalara ihtiyacımız var. Soracak olursak, toplumsal cinsiyet olarak sınıf nasıl yaşar? Ya da ırk, sınıf olarak nasıl yaşar? Dokulu gerçekliklerin temsil şekillerimizde nasıl görünebildiğini ve bunların, politik analizlerimizi daha canlı ve merak uyandıran hale getireceğini görmeye başlıyoruz. Bazıları buna kesişimsel diyor.

- Eril ve kapitalist tahakküme meydan okumaktan politik alternatiflerin inşasına giden yol nedir? Birleştirici siyasi proje için nereye bakmalıyız?

Bourdieu’nün eril tahakküm düşüncesine ve kapitalizmin devamlı sömürücü ve yabancılaştırıcı güçlerine dair düşünmek kadar önemli olan, geçerli olan sadece iki iktidar biçimi olmadığıdır. Mesela, neoliberalizmin, geç kapitalizm ile aynı şey mi olduğu, yoksa ayrı bir iktidar biçimi mi olduğu net değildir. Ayrıca, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, her zaman kadınlara karşı ayrımcılık ile aynı değildir. Toplumsal cinsiyet normlarına –eril ya da dişil- uymayan birçok insan, ayrımcılığın mağduru olur ve cinsiyet ayrımcılığının bu biçimi eril tahakküm çerçevesinde açıklanamaz. Üstelik ırk, mültecilik hali, inanç ve cinsiyet temelli ayrımcılıkların tamamı, mevcut gerici siyaset ikliminin parçası olarak anlaşılmalı. Bana göre görev, tek ya da yapay bir çerçeve bulmak değil, ittifak halinde düşünmenin bir yolunu bulmaktır. İttifak geniş, genişliyor ve bu, daha radikal bir demokrasi mücadelesi. Ortak bir siyasi proje varsa, bu otoriterizm ve faşizmin yeni biçimlerine karşı mücadelede bir araya gelecek olan bir toplumun ifadesinde bulunur –kadınlar ve onların müttefikleri hiç kuşku yok ki ön safta olacaklar, fakat aynı zamanda kuirler ve translar, kâğıtsızlar ve işleri artık onlara geçinecekleri bir ücret vermeyenler de olacaklar. Neyle mücadele ettiğimizi ve ne tür bir dünya inşa etmek istediğimizi bilirsek, ortak amacımızı da sağlıklı bulabiliriz.


Orijinali l'Humanité gazetesinde yayımlanan söyleşinin https://www.versobooks.com/blogs/3718-thinking-in-alliance-an-interview-with-judith-butler adresinde yayımlanan İngilizce versiyonundan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

David Harvey, emek-değer teorisinin güncelliği ve Marx'ın teoriye yaklaşımına ilişkin bir makale kaleme aldı.


Marx’ın, sermaye birikimi çalışmaları için kurucu bir kavram olarak Ricardo’nun emek-değer teorisini uyarladığına yaygın biçimde inanılmaktadır. Emek–değer teorisi genel olarak gözden düştüğünden beri Marx’ın teorilerinin değersiz olduğu sıklıkla resmi bir şekilde beyan ediliyor. Ancak aslında Marx hiçbir yerde emek-değer teorisine sadakatini açıklamamıştır. Bu teori, değer sorununun ekonomi politik çalışmasında kritik olduğunda ısrar ederken bile teorinin son derece sorunlu olduğunu kabul eden Ricardo’ya aitti. Marx, bu meseleye ilişkin doğrudan yorumda bulunduğu birkaç durumda (1) emek-değer teorisinden değil, “değer teorisi”nden bahseder. Öyleyse, Marx’ın kendine özgü değer teorisi neydi ve emek-değer teorisinden nasıl farklılık gösterir?

Yanıt (her zamanki gibi) detaylarıyla karmaşıktır ancak ayırt edici özellikleri, Kapital’in birinci cildinin iskeletinden yeniden kurulabilir. (2)

Marx bu çalışmasına, kullanım değeri ve değişim değerinin, meta değişiminin maddi eylemindeki yüzey görünüşünün bir sorgulamasıyla başlar ve değişim değerinin nicel yönünün arkasında yer alan değerin mevcudiyetini varsayar. Bu değer, öncelikli olarak metalarda katılaşmış toplumsal (soyut) emeğin bir yansıması olarak ele alınır (bölüm 1). Marx, piyasa alanındaki düzenleyici bir kural olarak, değerin, ancak meta değişiminin “normal bir toplumsal eylem” olarak bulunduğu yer ve zamanda var olabileceğini gösterir. Bu normalleşme, özel mülkiyet ilişkilerinin, tüzel kişiliklerin ve eksiksiz rekabetçi piyasaların mevcudiyetine bağlıdır (bölüm 2). Böyle bir piyasa, değeri biriktirmek için uygun bir araç sağlarken değişim ilişkilerini etkin yöntemlerle kolaylaştıran ve kayganlaştıran mali yapıların ortaya çıkmasıyla (bölüm 3) işleyebilir. Para, böylelikle değerin maddi sureti olarak resme girer. Değer, sureti olmaksızın var olamaz. 4’ten 6’ya kadar olan bölümlerde Marx, ancak ekonomik faaliyetin hedef ve amacının meta üretimi olduğu bir sistemde değişimin normal bir toplumsal eylem gibi gereklilik haline geldiğini göstermektedir. Bu, düzenleyici bir kural olarak, sermayenin ayırt edici değer biçiminin oluşturma koşullarını sağlamlaştıran paranın sermaye olarak dolaşımıdır (bölüm 5). Ancak sermayenin dolaşımı, ücretli emeğin piyasada alınıp satılabilen bir meta olarak öncelikli mevcudiyetini gerektirir (bölüm 6). Kapitalizmin ortaya çıkışından önce emeğin nasıl olup da böylesi bir meta haline geldiği, ilksel ya da asli birikime değinen 8. bölümünün konusudur.

Emek gücünün ve üretim araçlarının satın alınmasına dayanan bir süreç olarak –devinim halinde değer olarak- sermaye kavramı, değer biçiminin ortaya çıkışıyla ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir. Marx’ın argümanına dair basit ancak kabataslak bir benzeşim şöyle olabilir: insan vücudunun canlılığı, insan vücudu dışında bir varlığa sahip olmayan kanın dolaşımına bağlıdır. İki olgu, karşılıklı olarak birbirini oluşturur. Değer oluşumu da aynı şekilde kendisini barındıran dolaşım süreci dışında anlaşılamaz. Önemli olan, sermaye dolaşımının bütünselliğinde karşılıklı bağlılıktır. Fakat sermayenin durumunda, süreç sadece kendini çoğaltma (döngüsel) olarak değil, aynı zamanda kendini genişletme olarak da (birikimin sarmal şekli) ortaya çıkar. Bu böyledir, çünkü kâr ve artı değer arayışı, meta değişimlerini ileriye sevk eder, dolayısıyla bu da değer biçimini destekler ve ayakta tutar. Böylece değer, yalnızca sermaye birikimi koşulları altındaki değişim alanında yerleşik düzenleyici kural haline gelir.


Argümanın basamakları karmaşıkken, Şekil-1’de tasvir edildiği şekilde Ricardo’nun emek-değer teorisini dolaşım ve birikimin bütünlüğüne yerleştirerek, teoriyi sentezleme ve biçimlendirmeden daha fazlasını yapmış görünüyor. Argümanın çok yönlülüğü ve zarafeti, Marx destekçilerinin birçoğunu, bunun hikâyenin sonu olduğunu düşünmeleri doğrultusunda ayartmıştır. Öyle olsaydı, Marx’ın değer teorisine yöneltilen eleştirilerin çoğu haklı çıkacaktı. Ancak bu son değil. Aslında başlangıç. Ricardo’nun beklentisi, emek-değer teorisinin fiyat oluşumunu anlamaya bir temel sağlayacağı yönündeydi. Sonraki analizlerce insafsızca ve esaslı bir şekilde ezilen bu beklentidir. Marx, genel olarak aynı şeymiş gibi sunumlarında sık sık değerlerden fiyatlara kayarken bile (taktik sebeplerle olduğundan şüpheleniyorum) bunun imkânsız bir beklenti olduğunu anlamıştı. Başka örneklerde sistematik farklılıkları çalışmıştı. Birinci ciltte Marx, vicdan, onur, işlenmemiş toprak gibi şeylerin bir fiyatı olabileceğini ama bir değeri olamayacağını kabul eder. Kapital'in üçüncü cildinde, piyasadaki kâr oranının dengelenmesinin, metaların değerlerine değil de “üretim fiyatları” adı verilen şeye bağlı olarak mübadele edilmesine nasıl neden olduğunu araştırır.

Ancak Marx, birincil olarak fiyat oluşumu ile ilgilenmemişti. Başka bir gündemi vardı. Birinci cildin 7’den 25’e kadar olan bölümleri, emekçinin, -piyasada değişimin genelleştirilmesi ve normalleştirilmesi vasıtasıyla oluşturuldukça- değer yasasının hükmettiği bir dünyada yaşama ve çalışma koşullarını anlaşılması güç detaylarıyla açıklar. Bu, Marx’ın 6. bölümün sonunda bizi dolaşım alanını, “egemen olanın yalnızca, Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham” olan yeri, “insanın doğuştan varolan haklarının tam bir cenneti”ni terk etmeye davet ettiği meşhur geçiştir. Aynı zamanda sadece burada değerin nasıl biçimlendiğini göreceğiz.

Piyasada rekabetin mücbir yasaları, çalışma günü uzunluğunu sınırlayan yasalar gibi kısıtlayıcı bir gücün yokluğunda bireysel kapitalistleri çalışma gününü son noktaya kadar uzatmaya, emekçinin yaşamını ve sağlığını tehdit etmeye zorlar (bölüm 10). Daha sonraki bölümlerde, aynı mücbir yasalar sermayeyi, hepsi nispi artı değer peşinde olan şekilde teknolojik ve örgütsel yenilikleri takip etmeye, emekçinin doğasında olan işbirliği ve emeğin taksimatı güçlerini harekete geçirmeye ve sahiplenmeye, fabrika üretim makinelerini ve sistemlerini tasarımlamaya, eğitim, bilgi, bilim ve teknoloji güçlerini harekete geçirmeye zorlar. Kümelenme etkisi (bölüm 25), emekçinin konumunu alçaltmak, endüstriyel yedek işgücü ordusu yaratmak, işçi sınıfı arasında rezil sefalet ve çaresizliğin çalışma koşullarını dayatmak ve emekçilerin çoğunu son derece berbat olan toplumsal yeniden üretim koşullarının altında yaşamaya mahkûm etmektir.

Bu, Diane Elson’ın konuya dair ufuk açıcı makalesinde “emeğin değer teorisi” olarak adlandırdığı şeydir. Bu, sermaye için çalışacakları konum tarafından mahkûm edilmiş emekçilerin deneyimleri için değerin, piyasada bir düzenleyici kural olarak işlemesinin sonuçlarına odaklanan bir teoridir. Bu bölümler aynı zamanda Bertell Ollman’ın, Marx’ın değer teorisini neden bir piyasa olgusu olarak görmek yerine emeğin üretimde yabancılaşması teorisi olarak gördüğünü açıklar (3).

Fakat emeğin verimlilik ve yoğunluğu, piyasadaki rekabet baskılarının altında sürekli olarak değişiyor (Kapital’in sonraki bölümlerinde açıklandığı üzere). Bu, Kapital’in birinci bölümündeki değer formülasyonunun, sonradan gelenlerce kökten değiştirildiği anlamına gelir. Değer, piyasadaki dolaşım alanında tanımlandığı şekliyle değer ve üretim alanındaki devrimler vasıtasıyla sürekli yeniden tanımlandığı şekliyle değer arasında değişken ve sürekli evrilen bir iç bağlantısallık (içsel ya da diyalektik bir ilişki) haline gelir. Daha önce Grundrisse’de Marx, ünlü “makineler üzerine parça” bölümünde değişmez (sabit) sermayeye insan bilgisinin katılmasının, onu yeniden canlandırmaya mecbur eden bazı zorlayıcı güçler ya da nedenler olmadıkça, değerin önemini büsbütün sona erdireceğini bile iddia etmişti (4). Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, düşen kâr oranı tezine neden olan teknolojik değişimlerin değer üzerindeki etkisinin çoğunu gösterir. Piyasada tanımlanmış şekliyle değer ile emek sürecindeki dönüşümlerle yeniden inşa edilen değer arasındaki çelişik ilişki Marx’ın düşünüşünün merkezindedir.

Emeğin değişen verimliliği, şüphesiz bütün ekonomik analiz biçimleri için kilit roldedir. Bununla birlikte Marx özelinde göz önünde bulundurulan, klasik ve neo-klasik ekonomi politikte vurgulandığı şekliyle fiziksel emek verimliliği değildir. Önemli olan, artı değer üretimi bakımından emek verimliliğidir. Bu, göreli artı değer uğraşı (teknolojik ve örgütsel yenilikler vasıtasıyla) ile piyasa değeri arasındaki içsel ilişkiyi Marx’ın değer teorisinin merkezine koyar.

Marx’ın değer teorisinde ilk kesitin, geleneksel olarak piyasa alanında emek-değer teorisi (Kapital’in ilk altı bölümünde sergilendiği gibi) ve üretim alanındaki emeğin değer teorisi (Kapital’in 7’den 25. bölümüne kadar analiz edildiği üzere) olarak anılan sürekli değişken ve çelişik birliği merkezine aldığı sonucuna vardım.

Ancak Kapital’in 25. bölümünde sunulan malzemeler, değer teorisinde söz konusu olanın sadece emek sürecindeki deneyim olmadığını öne sürer. Marx, endüstriyel yedek işgücü ordusu sınıfına indirilenlerin hepsinin toplumsal yeniden üretim koşullarını, sermaye birikiminin genel yasasının (Bölüm 25’in konusu) işleyişi ile açıklar. Engels’in 1844’te İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu anlatısının yanı sıra, İngiltere kırsalındaki halk sağlığına ilişkin resmi raporlara (bunların en dikkat çekeni şüphesiz Dr. Hunter tarafından hazırlananıdır) ve İrlanda ile Belçika’daki günlük yaşama dair başka açıklamalara atıfta bulunur. Bu raporların hepsinin ortak kanısı, işçi sınıfının bu kesimi için toplumsal yeniden üretim koşullarının, feodalizm döneminde duyulan her şeyden daha kötü olduğuydu. Dehşet verici beslenme, barınma, eğitim, aşırı kalabalık, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve daimi yerinden edilme koşulları, cezalandırıcı toplum yararı politikalarıyla (en dikkat çekeni Britanya’daki Yoksul Yasaları’dır) şiddetlendirilmişti. Cezaevindeki mahkûmlar arasında beslenmenin, dışarıda yoksullaştırılmış olanlarınkinden daha üstün olduğu şeklindeki üzücü gerçek bilinir (yazık, ABD’deki durum hâlâ böyledir). Bu, Marx’ın değer teorisinin genişlemesinin yolunu açar. Piyasadaki kapitalist rekabetin yoğunlaştırılmasının sonuçları, böylesi etkileri önlemek üzere dengeleyici güçler ya da kamu politikaları devreye sokulmazsa emekçi sınıflar (ya da bunun kayda değer kesimlerinin) için toplumsal yeniden üretimin kötüye götüren koşullarını üretir.

Aynı şekilde, emeğin değer teorisi Marx’ın değer yaklaşımının temelidir; böylelikle “toplumsal yeniden üretimin değer teorisi” çalışma için önemli bir odak noktası olarak ortaya çıkar. Marx, Kapital’in birinci cildinin 25. bölümünün son kısımlarında bunun incelemesini başlatır. Son 40 yıl boyunca toplumsal yeniden üretimin yeterli bir teorisini inşa etmek üzerine harıl harıl çalışan Marksist feministlerin odak noktası da budur (5).

Marx, (Kapital’in birinci cildinde) kendilerini cezaevlerindeki “mahkûmlardan daha idareli yaşamaya” zorlanırken bulan Belçikalı işçilerin çoğunluğunun yaşam koşullarına ilişkin resmi rapordan bahseder. Bu gibi işçiler bunu “sırrını yalnız emekçilerin bildikleri bazı çarelere başvurarak beceriyorlar: günlük yiyecek miktarını azaltıyorlar; buğday ekmeği yerine çavdar ekmeği yiyorlar; daha az et yiyorlar ya da hiç yemiyorlar, tereyağı ile baharatı da öyle; bütün ailenin üst üste oturduğu bir-iki odayla yetiniyorlar ve oğlanlarla kızlar yan yana ve çoğu zaman aynı hasırın üzerinde yatıyorlar; giyim, yıkanma ve öteki temizlik gereçlerinden kısıyorlar; Pazar eğlencelerinden vazgeçiyorlar; yani kısacası kendilerini en ıstıraplı yoksunluğa mahkûm ediyorlar. Bu son sınıra dayandıktan sonra, yiyecek fiyatlarında ufak bir yükselme, işin durması, hastalık gibi nedenler, emekçinin çektiği sıkıntıyı artırıyor ve büsbütün mahvolmasına yol açıyor; borçlar birikiyor, veresiye kesiliyor, en gerekli giyecekler ve eşyalar rehine veriliyor ve en sonunda aile, kendisini, yoksullar listesine kaydettiriyor.” Eğer bu, kapitalist değer birikimi yasasının işleyişinin tipik sonucuysa, toplumsal yeniden üretimin kötüye götüre koşullarıyla, sermayenin sürekli pazar genişletme ihtiyacı arasında derin bir çelişki vardır. Marx’ın, Kapital’in ikinci cildinde işaret ettiği gibi kapitalist krizin gerçek kökeni, ücretlerin baskılanmasında ve nüfusun çoğunluğunun meteliksiz yoksullar konumuna düşürülmesinde yatar. Piyasa yoksa değer de yoktur. Piyasada tahakkuk ettiği haliyle değerler açısından toplumsal yeniden üretim teorisinin bakış açısından ortaya çıkarılan çelişkiler çok yönlüdür. Örneğin, eğer yedek işgücü ordusunda sağlıklı, eğitimli, disiplinli ve kalifiye emekçiler yoksa artık rolünü yerine getiremez.

Rekabetçi piyasa süreçleriyle, artı değer üretimi ve toplumsal yeniden üretim arasındaki diyalektik ilişkiler, değer oluşumunun karşılıklı belirleyici ancak derinlemesine çelişen unsurları olarak ortaya çıkarlar. Analiz için bu tür bir çerçeve, sermayenin pratikleri vasıtasıyla sürekli olarak yeniden inşa ettiği bütünsellik anlayışından vazgeçmeksizin, değer teorisinin teorik düzeydeki özgünlük ve farklılıklarını korumak için merak uyandıran bir yöntem sunar.

Değer teorisinin diğer tadilat, genişleme ve detaylandırmalarının da dikkate alınması gerekir. Üretim ve paraya çevirme arasındaki rahatsız edici ve çelişik ilişki, değerin; bir tüketici kitlesinde ödeme yetisi ile desteklenen istekler, ihtiyaçlar ve arzuların varlığına bağlı olduğu gerçeğine dayanır. Bu türden istekler, ihtiyaçlar ve arzular, toplumsal yeniden üretim dünyasına derinden içkindir. Marx’ın, Kapital’in birinci bölümünde işaret ettiği üzere, bunlar olmaksızın değer de olmaz. Bu da, “olmayan değer” ya da “karşıt değer” fikrini tartışmaya sokar. Bu aynı zamanda, ücretlerin neredeyse hiçbir şeye indirilmesinin, piyasada değerin ve artı değerin paraya çevrimine zarar verici olacağı anlamına gelir. “Rasyonel tüketim”i sağlayacak şekilde ücretleri yükseltmek ve bir tüketimcilik alanı olarak gündelik yaşamı sömürgeleştirmek, değer teorisi için çok önemlidir.

Üstelik, kusursuz rekabet varsayımı genel olarak tekele ve sermaye dolaşımının mekânsal örgütlülüğünün doğasında olan tekelci rekabete dönüştüğünde olan şey, değer sistemi dâhilinde çözülecek bir dizi problem doğurur. Yakın zamanda, değerin tek bir anlatımı fikrinin alışılagelmiş kabulünün yerini, küresel ekonomi içinde çeşitli özgün bölgesel değer rejimlerinin kabulünün aldığını ileri sürdüm.

Marx’ın değer biçiminin; sermayenin çalkantılı dünyasında durgun ve istikrarlı bir dayanak noktası değil, piyasa mübadelesinin kargaşasıyla, teknolojilerde ve örgütsel formlardaki devrimsel dönüşümlerle, toplumsal yeniden üretimin ortaya çıkan pratikleriyle ve gündelik yaşamın bireye kazandırdığı bilgiler vasıtasıyla bütün halkların ifade ettiği istek, ihtiyaç ve arzulardaki muazzam değişimlerle bir o yana, bir bu yana itilen sürekli değişen ve istikrarsız ölçü olduğuna hükmettim. Bu, Ricardo’nun aklında olanın çok ötesinde ve çoğunlukla Marx’a atfedilen değer mefhumundan aynı derecede çok uzak.

1. Editörlüğünü A. Dragstedt’in yaptığı “Değer: Marx’ın Çalışmaları” (New Park Publications, Londra, 1976) kitabından Karl Marx tarafından yazılan “Adolph Wagner Üzerine Notlar” bölümüne bakınız.

2. Bunların büyük kısmı David Harvey’in “Marx, Sermaye ve İktisadi Aklın Cinneti” (Sel Yayıncılık, İstanbul, 2017) kitabından elde edilmiştir.

3. Diane Elson’ın “Value: The Representation of Labour in Capitalism” (CSE Books, Londra, 1979) kitabının “The Value Theory of Labour” bölümü; Bertell Ollmann, Yabancılaşma (Yordam Kitap, İstanbul, 2012)

4. “Makineler üzerine parça” denilen metin son yıllarda yaygın biçimde tartışılmıştır. 2007 yılında Carlo Vercellone’nin Historical Materialism dergisinin 15. sayısında yayımlanan “From Formal Subsumption to General Intellect: Elements for a Marxist Reading of the Thesis of Cognitive Capitalism” başlıklı makalesine bakınız.

5. Son araştırma ve derleme için Tithi Bhattacharya’nın “Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression” (Pluto Press, Londra, 2017) kitabına bakınız.

http://davidharvey.org/2018/03/marxs-refusal-of-the-labour-theory-of-value-by-david-harvey/ adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü, Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi