Content feed Comments Feed

6 Şubat 1917’de, Merkezi Savaş Endüstrisi Komitesi içerisinde yer alan ve Menşeviklerden etkilenmiş olan bir grup, Geçici Hükümet talepli bir gösteri için aşağıdaki çağrıyı yayımladı. Savaş Endüstrisi Komiteleri, 1915 yılında Rus iş adamları tarafından, Rusya hükümetini askeri teçhizat konusunda desteklemek amacıyla kurulmuştu. Müdür ve mühendislerden oluşan komitedeki eksikler, fabrikalarda seçimle belirlenen işçi grupları ile doldurulmuştu. Bolşevikler ve Sosyalist Devrimciler genel olarak sanayi işçileriyle patronlar ve müdürler arasında böylesi bir işbirliğine karşı çıkarken, bazı Menşevikler işçi gruplarına katıldılar.

1917 başında, Merkezi Savaş Endüstrisi Komitesi bünyesinde bulunan ve Menşeviklerden oluşan Merkezi İşçi Grubu, çarlık rejiminin yerine Geçici Hükümetin gelmesi çağrısıyla işçileri harekete geçirmeye çalıştı. 6 Şubat 1917’de fabrikalarda dağıtılan aşağıda yer alan çağrı 8-9 Şubat 1917’de Merkezi İşçi Grubu üyelerinin gözaltına alınmasına neden oldu. Hükümet de Duma’nın toplanmasını 27 Şubat gününe kadar erteledi. İşçiler ise aşağıdaki bildiride çağrısı yapılan kitlesel gösteri yerine bir günlük grev ile hükümete yanıt verdiler.



Zorba rejim ülkeyi boğuyor. Mülkiyeti olmayan sınıflar üstüne tüm ağırlığıyla bastıran otokrasinin politikası, savaşın zaten şiddetli olan yıkımlarını daha kötü hale getiriyor. Hükümetin çıkarcılığı, savaşın, sayıları bile belli olmayan kurbanlarını çoğu zaman çoğaltıyor.

Ciddi bir gıda stoku krizi yaratan hükümet, inatla günden güne ülkeyi açlığa ve bütünlüklü bir yıkıma sürüklüyor. Hükümet savaş koşullarını, işçi sınıfının haklarını elinden almak için kullanıyor. İşçileri fabrikaya zincirleyerek fabrika serflerine dönüştürüyorlar. Savaşın önüne koyduğu görevleri yerine getirmekten aciz olan iktidar, hal böyleyken savaşı, Rusya’nın çeşitli halkları üzerindeki zulüm ve baskıyı yoğunlaştırmak için kullandı.

Savaş, halkın kendisi değil de mevcut otokratik iktidar tarafından bitirilirse, ne savaşın bitmesi ne de halkın çok arzu ettiği barış, halkın sefaletten çıkmasını sağlayabilir.

Otokrasi, savaşı bitirir bitirmez halk için yeni zincirler üretmeye girişecek. Savaşın bitmesi, halka rahatlama yerine yeni ve daha korkunç felaketler getirebilir. Halk, özellikle de proletarya, siyasi haklardan yoksun eli kolu bağlı bir şekilde keyfiyete, işsizliğe ve açlığa terk edilecek. Hükümetin baskı yönetimiyle birlikte yüksek fiyatlar ve işsizlik, işçi sınıfını yoksulluk ve esarete düşürecek.

İşçi sınıfı ve demokratik güçler daha fazla bekleyemez. Kaybedilen her gün tehlikelidir. Şu anda çözüm için ortada duran acil görev, zorba yönetimi kesin bir şekilde bertaraf etmek ve ülkeyi tamamıyla demokratikleştirmektir. Bu, işçi sınıfı ve demokratik güçler için hayat memat meselesidir.

Yukarıda belirtilen her şeyden kaynaklı olarak, varlıklı burjuva toplum ile yetkililer arasındaki ihtilafın, özellikle işçi sınıfının etkin müdahalesine uygun koşullar yarattığı açıktır. Halk hareketi, Duma’nın hükümet ile çatışmasını baskı rejimine karşı nihai patlamayı teşvik etmek için kullanabilir.

Biz ………………… işçileri (Bildiri, tüm fabrikalardaki işçiler için hazırlandığından boşluğa fabrika ismi gelecek; ç.n.), şunlar için kesin karar verdik: acilen güçlerimizi birleştirmeye ve örgütlenmeye, bir fabrika komitesi seçmeye girişmeye; başka atölye ve fabrikalardan yoldaşlarla anlaşmaya varmaya; birçok kurulda yer alan tüm yoldaşlara, bu anın olağanüstü önemini izah etmeye; kararlarımıza ilişkin diğer fabrikalara bilgi vermeye.

Duma (parlamento) toplandığı anda genel ve örgütlü bir halk inisiyatifi hazır olmalı.

Duma toplanmadan önce, işçi sınıfının ve demokratik güçlerin temel taleplerini ortaya koymak üzere fabrika fabrika, bölge bölge, Petrograd’daki tüm işçileri eşzamanlı olarak Tauride Sarayı’na (Duma’nın merkezi) doğru hareket ettirin.

Bütün ülke ve ordu, işçi sınıfının sesini duymalı. Sadece, mücadele yoluyla örgütlenmiş ve halka destek olma eğiliminde olan bir Geçici Hükümet, politik özgürlüğü güçlendirerek ve hem Rusya proletaryası hem de diğer ülkelerin proletaryaları için kabul edilebilir koşullarda barışı getirerek ülkeyi çıkmaz sokaktan ve ölümcül yıkımdan çıkarabilir.

http://links.org.au/1917-view-streets-mensheviks-central-war-industry-committee-provisional-government adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

1917 Rusya Devrimi Bildirileri-2: ‘Halkın gazabının günü yakındır’ başlıklı olan bir önceki bildiriyi okumak için buraya tıklayınız

22 Ocak 1917’de (Jülyen takvime göre 9 Ocak), Petrograd’da (St. Petersburg) yaklaşık 150 bin işçi savaşa ve çarlığa karşı bir protesto grevi gerçekleştirdiler ve bu, 6 hafta sonra patlak verecek olan Rusya devriminin öncü şoku oldu.

Aşağıda yer alan çağrı bildirisi, grev öncesindeki günlerde Sosyal Demokrat Bölgelerarası Komitesi (Mejrayonka) tarafından dağıtılmıştı. 22 Ocak, çarlık rejiminin 1905 yılında barışçıl bir gösteriyi askeri güç kullanarak şiddetle bastırdığı ‘Kanlı Pazar’ın yıl dönümüydü.

Bölgelerarası Komite üyeleri, bütün Marksist Sosyal Demokratları toplayarak, savaşa, otokrasiye ve işçileri, savaşı desteklemek üzere vatansever bir çabaya sürükleyen liberal girişimlere karşı birleşik sosyalist cepheyi ortaya çıkarmak üzere Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin gruplarının bir araya gelmesini istiyorlardı. 1917 yılında Mejrayonka, Bolşevik akım ile birleşti.



Sosyal Demokrat Bölgelerarası Komitesi (Mejrayonka) tarafından eylem çağrısı

Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi

Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!

Yoldaş işçiler! İşte üçüncü kez, büyük yas günü 9 Ocak’ın yıl dönümü, burjuvazi ve asiller hükümeti tarafından örgütlenmiş iğrenç savaşın ortasında geliyor. Savaş, üçüncü yılında devam ediyor. Hükümet, milyonlarca emekçiyi uzak savaş meydanlarında ve kirli siperlerde, cephelerde şereften yoksun biçimde ölmeye gönderiyor. Açlıktan, soğuktan ya da kendileri gibi tamamen masum olan emekçi kardeşleriyle giriştikleri kanlı bir çatışmada ölüyorlar.

Bütün ülkelerin emekçilerinin birbirlerini vahşice boğazladığı, patlattığı ve öldürdüğü sonu gelmeyen savaşların nedeni ne? Avrupa erkek nüfusunun yarısının yaralanması, sakat kalması ya da yok olması ile amaçlananlar neler? Gazete yazarı bozuntuları, burjuvazinin dalkavukları, bizi ahenkli bir koro şeklinde yanıtlayarak, hukuk ve adalet için, tüm halkların kardeşlik ve eşitliği için savaş açıldığını söylüyorlar. Onlara göre bu amaçlarla milyonlarca insan kıyıma uğruyor, birbirine eziyet ediyor ve masum insan kanı akıyor.

Yoldaşlar! Gerçeği, bir yalanla gizlemek istiyorlar. Hukuk, ahlak ve adalete dair düzmece ve haince kelamların, milyonların katledilmesini perdelemeye hizmet etmesi dehşet vericidir. ‘Efendilerimiz’; soylular, bankacılar ve sanayiciler en alçak suçları işlerken her zaman yalanlara bel bağlamışlardır. Güçlerini düzenbazlıktan alırlar. Egemen sınıflarımız, güçlerini ve zenginliklerini, halkın cehaleti ve bölünmüşlüğü üzerinden kurarlar.

Ne var ki cehalet nedeniyle, askeri üniforma giymiş ve askeri disiplinle sindirilmiş kardeşlerimizin ta kendisi, 9 Ocak 1905’te Kışlık Saray’ın önündeki uğursuz meydanda isyancı proletaryaya ateş açtı ve savunmasız baba ve annelerinin kanlarını döktü. Süngü, kırbaç ve kurşunlarla hükümeti 1905 ve 1906’daki ilk Rusya devrimini bastırdı. Trepov, “Fişeklerinizi cimri kullanmayın” emri vermişti. Fakat yoldaşlarımızı kimin süngü ve kurşunları öldürdü? Bunlar, bilinçten yoksun işçi ve köylülerin süngü ve kurşunlarıydı.

1905’teki büyük devrim karşısında zafere ulaşmak hükümet ve burjuvazi için zahmetsiz olmuştu. Sadece birkaç bin işçi ve birkaç yüz asker öldü. Bu askerler de işçi ve köylülerdi. Yoldaşlar; katışıksız zorba hükümet, bizi bölünmüş ve işçi sınıfını örgütsüz tutarak iktidarda kalıyor. Ancak 12 yıllık bir deneyim biriktirdik. Burjuvazi şimdi bizi kandıramayacak! Yakınlarımızın ve sevgili dostlarımızın hukuk ve adalet için değil, burjuva gazetelerin zırvalarında söyledikleri haliyle ‘vatanın sanayisi gelişsin’ diye cephede öldüğünü, annelerinin ve eşlerinin arkalarından ağladığını eksiksiz hatırlayacağız.

Yoldaş askerler! Burjuvazinin kârını arttırması için sizin ölmeniz gerekiyor. Yamyamlıklarının büyümesi doğrultusunda daha fazla mekân olabilmesi için sizin ölmeniz gerekiyor. Rusya onlar için çok küçük. Onlara İstanbul’u, Boğaz’ı ve Çanakkale’yi verin. Savaşan tüm ülkelerin burjuvazilerine, böylesi doyumsuz bir iştah yön verir. Şu anda hiçbiri savunmada değil. Hepsi saldırgan.

İşçi sınıfının direnişini zayıflatmak amacıyla, her bir ülkenin burjuvazisi, işçileri vatansever olmaya ve vatanı korumaya çağırır. Aslında vatanı koruruz, ancak bir dış düşmandan değil. Onu, adı çarlık istibdadı olan bir iç düşmandan koruruz. Onu, savaş başlatan bir haydut çetesinden koruruz. Bunlar, katiller güruhudur ve proletaryanın baş kaldıran kesimlerini vatanseverliğe davet ederek parçalamaya çalışırlar. Burjuvazinin ve onların gazete beslemelerinin amaçları, proletaryayı yanlış yöne göndermektir.

Aramızda, burjuvaziyle birleşmeye çağrıldıklarında sınıf öz bilincimizi unutan, savaş endüstrisi komitelerindeki işçi gruplarının üyesi olan hainler var. Yavaş yavaş fakat eksiksiz bir şekilde proleter inançlarını yitirdiler. Burjuvazinin gerisine düşerek, itaatkâr bir şekilde burjuvazinin faydasına olan her şeyi tekrar ettiler. Biz bunlara ‘Dokunmayın!’ diyoruz.

Savaşın başlangıcında, iç barıştan bahsetmişlerdi.

Şu anda, Merkezi Savaş Endüstrisi Komitesi’ndeki işçi delege, işçi sınıfının sesini çarpıtıyor. Hükümetin sözleriyle, burjuvazinin savaşında ona yardım etmek üzere proletaryayı ‘kitlesel politik eylemler’ gerçekleştirmeye davet ediyor. Ancak Prens Lvov ve Miliukov’un başında bulunduğu burjuvazinin, sadece bütünlüklü polis rejimine karşı değil, İstanbul’un ve boğazların güvenceye alınacağı bir fetih savaşını örgütleyecek durumda olmayan kişilere karşı da mücadele ettiğini unuttular. Miliukov’un, devrime karşı mücadele etmek ve kanlı hükümdarlığa yönelik paramparça olmuş güveni yenilemek için Guchkov’lar ile birleştiğini unuttular.

Hayır yoldaşlar, bizler ve onlar aynı yolda değiliz. Burjuvaziye, hükümetle kavgasında vereceğimiz bir yardım, yalnızca burjuvazinin devrimi erteleyen ve bizim kendi durumumuz üzerinde felaket etkisi yaratan fetih hedeflerine erişmesini kolaylaştırır.

Fakat biz, işçiler, köylüler ve çilekeş ordu güçlüdür; ancak kendimize bel bağlayabiliriz. Bu nedenle yoldaşlar, proletaryanın sınıf mücadelesi yolunda cesaretle ilerleyelim. Proleter vazifelerimizin henüz ortadan kalkmamış olduğunu hatırlayalım. 9 Ocak 1905 bayraklarımızın üzerine yazdığımız talepler hâlâ canlıdır. Sosyalizm ve yeni bir yaşam için birlikte mücadele edeceğiz; sadece bir defaya mahsus değil, dünya çapında, uyumlu bir aile olan uluslararası proletarya ile muazzam bir birliktelik oluşturarak yapacağız.

Bugünden tezi yok görevimiz, güçlü bir parti örgütlenmesi yaratmaktır. Biz Bolşevik ve Menşevik Sosyal Demokratlar, siz yoldaşlarımızı, güçlü bir proletarya orduyu isyana kaldırabileceği için tek bir Sosyal Demokrat İşçi Partisi oluşturmaya davet ediyoruz. Proletaryanın ve ordunun gücü, soylulara ve bürokrasiye karşı hazırlanarak tamamen kokuşmuş polis rejimi devrilebilir. Onun kalıntıları üzerinde demokratik bir cumhuriyet yaratılabilir. Yoldaşlar, halkın gazabının günü yakındır. O gün, halk kitlelerine yönelik şiddet uygulayan ahlaksız hükümete yönelik bir intikam, yargılama ve cezalandırma günü olacaktır.

Bugünden tezi yok, 1905 yılında yaşamları haince heba edilen yoldaşlarımız için büyük bir acı ve ıstırap günü olan 9 Ocak’ta saflarımızı daha kararlı biçimde sıklaştıracağız. Kardeşçe dayanışmanın çelikten zinciri bizleri çok daha güçlü bağlayacak. Yoldaşlar, uyumlu ve güçlü bir şekilde haykıracağız: Tahtta oturan saldırgandan intikam alalım. Milyonluk servetlerini biriktirmek için halkın emeğinin kan ve terini kullanan çarlık yardakçılarını ve halkın katillerini mahvedelim. Halkın sıkıntıda olduğu felaket dönemleri boyunca ziyafet çektiler. Kocalarını ve oğullarını öldürerek, eşleri ve anneleri, kendi kazanımları için fatura ödemeye zorladılar.

Yoldaşlar, sizleri, 1905 yılında 9 Ocak’taki bir günlük genel grevde düşenleri anmaya çağırıyoruz. İleri yoldaşlar! Savaşı protesto etmek üzere mitingler ve toplantılar düzenleyin. Politik baskı kurbanları için ve illegal basını finanse etmek üzere para toplayın. Bugün, örgütlü proletarya güçleri yeniden gözden geçirilecek. Bugün, bir kez daha gülü bir şekilde ve hep birlikte haykırmalıyız:

Kahrolsun istibdat! Yaşasın devrim! Yaşasın geçici devrimci hükümet! Kahrolsun savaş! Yaşasın demokratik cumhuriyet! Yaşasın işçi sınıfının uluslararası dayanışması! Yaşasın birleşik bir Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi!

Petersburg Bölgelerarası Komitesi

Ocak 1917


http://links.org.au/1917-view-streets-mezhraionka-day-peoples-wrath-near adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

1917 Rusya Devrimi Bildirileri-1: Kahrolsun savaş, yaşasın devrim! başlıklı olan bir önceki bildiriyi okumak için buraya tıklayınız

Ekim Devrimi’nin 100. yılı vesilesiyle, ABD’li tarihçi Barbara Allen ve Kanadalı sosyalist John Riddell tarafından Ekim Devrimi’ne giden süreçte kitlelere çağrı amacıyla oluşturulan bildiri ve açıklamaların çevirileri bir seri halinde yayımlanmaya başlandı. Bu serinin ilki olan ve Bolşeviklere yakın öğrenciler tarafından oluşturulan ve savaşa karşı olan öğrencileri, Rusya işçi ve köylüleri ile bir araya gelerek geçici devrimci hükümeti iktidara getirmeye davet eden “Kahrolsun savaş, yaşasın devrim” başlıklı bildiriyi aşağıda okuyabilirsiniz.


Devrimci öğrencilere çağrı, Aralık 1916;

‘Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!’

Rusya’nın devrimci öğrencilerine.

Zaferin şanı, sadece cesur olana verilir,
Mücadelede düşen, mahcubiyet nedir bilmez…
Gençlik; şarkımız size söyleniyor-
Sonsuz görkemimiz size…


Yoldaşlar! İşin zor ve sıradan olduğu gericilik yılları boyunca, çözüme doğru giden kesin eylemler talep eden sorgulamalar yoktu. Bu sebeple, öğrencilerimiz arasında ortaya çıkan ayrışmalar, yeterince iyi tanımlanmış yöntemle gün ışığına çıkamadı. Öğrenciler arasında bayağı, burjuva haller gelişti ve yozlaşmış bir yapının pis kokulu çürümüşlüğünde bunlar daha güçlü hale geldi. Ancak şimdi bu haller var gücüyle açuığa vurmuştur. Böylesi haller, eksiksiz bir ideolojik iflası ve genel öğrenci kitlesinin pervasız oportünizmini kanıtlar.

Bir zamanlar, devrimci demokrat hallerinde birleşmiş görünüyorlardı. Şimdi, toplumdaki sınıfsal çelişkiler şiddetlenmişken, öğrenciler iki karşıt gruba ayrılmıştır. İlki, son zamanlarda daha güçlü hale gelen ve Rusya liberal burjuvaları ile ideolojik açıdan bağlantılı olan burjuva-oportünist gruptur. İkincisi devrimci-sosyalist gruptur ve dünya proletaryasının enternasyonalist, sınıf temelli ideolojisine haizdir.

İlk gruba seslenmeye dair hiçbir arzumuz olmaksızın, fikirlerimizi paylaşan fakat çeşitli nedenlerle hâlâ proletarya örgütlerindeki sosyalist çalışmaların kenarında duran yoldaşlara sesleniyoruz. Geçmişte öğrenci kitlesinin büyük bir kısmı sadece bu çalışmaları destekliyordu, fakat günümüzde devrimci dünya görüşü, buna uygun düşen adımları atmayı zorunlu kılar. Olaylar, duygudaşlıktan vazgeçmeyi, öğrencilerin burjuva kesimleri ve Rusya burjuvazisiyle tamamen birleşmeyi ya da düşünce ve sözlerden, kesin devrimci eyleme doğru geçmeyi ve günümüz köleliğini alaşağı etmek için büyük mücadele veren proletarya ile kendilerini bağlantılandırmayı dayatır.

Evet, öğrenciler gayet ‘sempatizandı’: ‘Halkın’ çıkarları üzerine çok fazla konuştular, ancak büyük değerleri adına en ufak şeyi yapabilmeye dair düşüncelerle çok fazla zaman harcadılar. En iyilerinin hepsi mahvoldu. Bilincini ve iradesini ‘aç ve kölelerle’ birleştirerek, mevcut çarın talancı tazı sürüsüne karşı zorlu ve kahramanca mücadelenin sırat köprüsüne doğru ilerlediler.

Kutsal dava için kaybedilenlerin ebedi hatıralarına

Rezil hapishanelerde işkence görenlerin ebedi hatıralarına

Bize yaşam bilgisini verenlerin ebedi hatıralarına


Öğrenciler? Kendilerini, kesin bir ideolojik konumlanışa sahip olduklarına inandırmışlardı ve bununla, eylemsizliklerini ve zayıf iradelerini gerekçelendiriyorlardı. Tanımlanmış bir ideolojik ‘konumlanışı’ uzun zaman önce yitirdiklerinin farkında değillerdi. İdeolojik-toplumsal inançların sağlam temelleri üzerinde değil, pespaye oportünizmin kirli bataklığı üzerinde duruyorlardı. Böylece uzun zaman yaşadılar. İdeolojik moral çöküntüsünün zehirlenmiş havasını soludular. Kibirleriyle, pek yüce ‘konumlanışları’ ve (hareketsiz) hallerinin mutlak değerine ilişkin nutuk çektiler. Öğrenciler, gitgide bataklığın daha derinine saplanırken yıllar geçip gitti.

Egemen sınıfların ve onların hükümetlerinin yağmacı politikaları sonucunda dünya savaşı patlak verdi ve bu, herkesin hızla yanıtlaması gereken ağır soruları gündeme getirdi. Bu hemen ele alınması gereken sorunlara ve gözler önüne serilen korkunç olaylara Rusya’daki çeşitli toplumsal katmanlar farklı tepkiler verdi. Şu ana kadar, öğrenciler arasında bu sorulara yönelik tek bir tutum olmamış, olamamıştır. Burjuva basın, “ulusal birliğe” dair ne kadar yalan söylerse söylesin, halk (proletarya ve köylüler) savaş istememektedir.

Öğrencilerimizin devrimci azınlığı, ‘toplum’ denen şeyle değil, halkla aynı fikirdedir. Öğrenciler, birinci devrimin (1905) barikatlarında hakla birlikteydi, gericiliğin zorlu yıllarında onlarla birlikte acı çektiler ve onlarla birlikte, halkı sadece araç olarak gören burjuvazinin alçak düşmanlığını durdurmaya çalıştılar. Öğrenciler, proletaryayla birlikte, Enternasyonal’in kızıl bayrağını bütün ülkelerin burjuvazilerinin toplu saldırısından ve sosyalizmin bazı eski öğretmenlerinden savundu. Bazı öğrencilerin şovenizm eliyle kandırıldıkları ve savaşı etkin bir şekilde kabul ettikleri ve tamamen devlet ile onun para çantaları anlamına gelen ‘vatanı’ savunmak için hayali zalimlerin önüne attıkları doğrudur.

Dünya kıyımı başladığı andan itibaren, sadece ‘karşı koymamaktan’ daha iyi bir şey bulamayanların arasında, daha önceleri devletin sınıf egemenliğinin en güçlü ifadesi olduğunu ve mevcut hükümetinin burjuva egemenliğini ifade ettiğini söyleyenler bile vardı. Bunlar, tek haklı savaşı, proletaryanın burjuvaziye ve Kanlı Nikolay tiranlığına karşı, günümüz kölelerinin günümüz zalimlerine karşı savaşı olarak görüyorlardı.

‘Karşı koymama’ kararlarıyla, kendilerini yoldaşlarının çoğundan ayırdılar. Proletaryaya sırtlarını döndüler, çözülme ve sefahata yöneldiler. Savaşın 28 ayından sonra, sanki ezilenleri savunmak için kaldırmış oldukları ellerinin, çarlıkla kardeşçe bir kucaklaşmayı ördüğünü dehşetle fark ettiler. Aldatılmış olduklarını ve hükümdarlarla dost olmanın sonu gelmeyen, sürüncemeli uzun savaşın başlıca nedeni olduğunu anladılar.

İkinci Enternasyonal, enternasyonalistler ile nasyonal sosyalist unsurlara arasındaki çelişkilerin çok şiddetli olmadığı barış zamanında dâhi devrimci eylem örgütü rolünü oynamaya uygun değildi. Ağırlıklı kısmı, emperyalist savaş durumunda acil devrimci eylemlerin gerekliliğinin bilincinde değildi. Dünya Savaşı başladığında, oportünizm ile tüketildi ve proletaryayı devrimci eyleme çağırma isteğinden yoksun hale getirildi. Belirsiz pratik konumlanışı sayesinde, sıklıkla radikalleşen entelijensiyanın sempatisini kazandı. Barış zamanında bile insanlar üzerindeki militarizm boyunduruğunu çıkarıp atamazsa, yaratılmış ‘büyük’ kıyım zamanında bunu yapmaya çok daha az muktedir olacaktı. Birleşik dünya burjuvazisi, Enternasyonal ile karşı karşıya kaldığında daha yürekli adımlar atmak gerekiyordu ancak tek bir eylem arkasında birleşemedi. İkinci Enternasyonal’in pratik konumlanışının iflası, yürekli eylemler gerçekleştirmesi gerektiğinde örgütlülüğünün ve iradesinin hâlâ ne kadar zayıf olduğunu gösterdi.

Bu tarihsel ders boşa gitmedi. Kan ve gözyaşı denizinden, yaralıların iniltilerinden devrimci proletaryanın ve eylemin uluslararası örgütü olarak Üçüncü Enternasyonal ortaya çıkacak. Birinci Zimmerwald Konferansı toplandığında, gelecekteki Enternasyonal’in güçlerini bir araya getirme girişimi olarak Avrupa proletaryasına yönelik ‘manifesto’sunu sıcak karşılamıştık.

Savaşın en başından itibaren, enternasyonal işçi sınıfının tekil parçaları arasındaki örgütsel bağlantı koptu. İşçi sınıfı, kendisine karşı birleşmiş olan burjuvaziye karşı sosyalist zaferlerini korumaktan başka bir şey yapamazdı. Şimdi örgütsel dağılma evresinden çıkarak, devrimci eylem temelinde birleşme evresine geçiyor. Bundan böyle yoldaşlar, her birimiz tarafından sahip olunan inançlar, sosyalist örgütlere katılma derecemizle ölçülecektir. Şu andan itibaren bizim yanımızda olmayan her kimse bizim karşımızdadır.

İşe koyulun yoldaşlar! İllegal sosyal demokrat işçi örgütlerine girin! Savaşa ve savaşın faillerine karşı mücadele için kendi öğrenci örgütlerinizi yaratın! Bu örgütleri, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi ile bağlantılandırın. Bunların içinde sosyalist ve devrimci propagandayı güçlendirme ruhuyla yasal demokratik örgütlerde de çalışabilirsiniz. Harekete geçmek ve konuşmak için inisiyatif alın! Mümkün olan her şekilde, insanların tüm Rusya’nın despotunun süngüsünden özgürleşebilmeleri için parçalar halindeki yanılsamaları yok edebilirsiniz. Çalışın! Çalışın yoldaşlar!

Duydunuz: “Emekçi erkek ve kadınlar, anneler ve babalar, dullar ve yetimler, yaralanmış ve sakat kalmış olanlar ve savaşın tüm kurbanlarına sesleniyoruz; tüm sınırlar, kanla ıslanmış alanlar, şehir harabeleri ve ceset dağları boyunca elinizi birbirinize uzatın: ‘Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!’ Bunlar, ilk Zimmerwald Manifestosu’ndan sözler. Bunları duydunuz mu? ‘İki yıl dünya savaşı. İki yıl yıkım. İki yıl kana bulanmış kurbanlar ve kudurmuş gericilik. Bunun sorumluluğunu kim taşıyacak? Barut fıçısına yanan meşaleyi atanları kim arkasında saklar? Kim savaş istedi ve uzun zamandan beri buna hazırlandı? Egemen sınıflar yaptı!’

Duyuyor musunuz yoldaşlar: ‘Mezara yatırılmış milyonlarca insan, mateme sokulmuş milyonlarca aile, dul ve yetime döndürülmüş milyonlarca aile, harabe üstüne yığılmış enkaz ve kültürel değerlerin yok edilmiş eşsiz nesneleri ile savaş çıkmaz bir sokağa girdi.’ ‘Ne fatihler ne de fethedilmişler var. Daha kesin olarak hepsi yenildi, kan kaybıyla zayıf düştü, harap oldu, tükendi. Bunlar, dehşet dolu savaşın sonuçları. Dolayısıyla, egemen sınıfların emperyalist dünya egemenliğine dair hayalleri gerçek olmayacak.’

Duyuyor musunuz yurttaşlar: ‘Barışta, kapitalist sistem emekçiyi tüm yaşam zevklerinden mahrum bırakır. Savaşta her şeyden, yaşamından bile mahrum bırakır. Cinayetler yeter! Acılar yeter! Yıkım yeter! İnsanların katline olabildiğince çabuk bir şekilde son vermek için tasarrufunuzda olan bütün araçları kullanın! Savaşın acilen son bulmasını talep edin! Mahvedilmiş ve harap olmuş insanlar – kendinizi mücadeleye sürün! Daha cesurca hareket edin! Çoğunluk olduğunuzu ve eğer isterseniz baskın kuvvet olabileceğinizi hatırlayın. Savaşa yönelik nefretin ve toplumsal kurtuluşa dair arzunun tüm ülkelerde büyüdüğünü hükümetlere gösterin. Böylece halklar arasında barışın vakti yaklaşacak. Kahrolsun savaş!’

Bunlar ikinci Zimmerwald Manifestosu’ndan sözcükler: ‘Mahvedilmiş ve harap edilmiş halka.’ Bu, sosyalizmin davetkâr sesi! Büyük olayların eşiğindeyiz. Beklemiyorlar. Oyalanmayın yoldaşlar! Geç kalmamaya dikkat edin! Enternasyonal’in öncü birliği katliamı, iğrenç köleliği durdurmak, yeni yaşam biçimleri yaratmak için kanla bulanmış alana şimdiden girmiş durumda. Bütün yeni ve büyük güçler, devrimin zaferi için ve halkın isyan festivaline doğru ilerliyor. Onları sırtlarından hançerlemeyeceğiz. Arkalarından takip edeceğiz. Bu nedenle ileri yoldaşlar! Uzlaşmaz mücadelenin şerefli, kızıl bayrakları altındaki Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi saflarında yer alan işçilere ayak uydurun!

Çarist monarşiyi hesap vermeye çağırın! Kahrolsun savaş! Yaşasın devrim! İleri! Geçici devrimci hükümet için! Rusya Demokratik Cumhuriyeti için! Sosyalizm için! Yaşasın devrimci işçilerin Üçüncü Enternasyonal’i!

http://links.org.au/1917-view-from-streets-down-with-war-long-live-revolution adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Jacobin yazarı Rajeev Ravisankar, Marksizm ile Hıristiyanlık arasındaki tarihsel ilişkiye, benzerliklere ve ittifak olasılıklarına dair bir yazı kaleme aldı.


Azgın tüketim özendiriciliği ve bir kurtarıcı figürü yüceltmesiyle Christmas, solun büyük kısmı nezdinde lanetli bir şeydir. Doğal olarak, seküler ve bilimsel düşünen solcular arasında bu inanç yitirme hissi Hıristiyanlığa ve daha geniş haliyle dinsel inanca dek uzanır.

Buna karşın, sol politikalar ve Hıristiyanlık yoğun ideolojik kuşkulara karşın birbirini etkilemiş ve ihtilaflı olmayan yollarda birbiriyle kesişmiştir. Marksizm, dine yönelik katı eleştirileriyle bilinirken, Marx, “dini ıstırap”ı, “gerçek ıstırabın ifadesi ve gerçek ıstıraba karşı protesto”* olarak tanımlamıştır. Engels, Hıristiyanlığın ortaya çıkışını direnişin dip dalgası olarak görmüş ve “Hıristiyanlık, her büyük devrimci hareket gibi kitleler tarafından yaratılmıştır” diye yazmıştır.

İşçi sınıfından Hıristiyanlar, kilise içindeki hiyerarşi ve eşitsizliklere karşı çıkmak, emekği, toprak ve barınma hakkını savunmak, militarizme, ırkçılığa ve yoksulluğa karşı propaganda yapmak için, Hıristiyanlık dâhilindeki ilerici unsurları yakalamışlardır. 1800’lerin sonları ve 1900’lerin başlarında Protestanlar arasında Sosyal İncil (1870-1920 yılları arasında Birleşik Devletler’de öne çıkan dini toplumsal reform hareketidir. Savunucuları, Tanrı Krallığının hem toplumsal hem de bireysel kurtuluş sağladığı şeklinde yorumlarlar; ç.n.) sadece bireysel kurtuluş değil, toplumsal kurtuluşa giden yola işaret etmiştir. Katolik Emekçi hareketi, antimilitarizmi ve yoksullara yardımı vaaz etmeye devam etmektedir.

Bazı Hıristiyanlar –Uluslararası Sanayi İşçileri’nin kurulmasında en önemli şahsiyetlerden olan Thomas J. Hagerty’nin de aralarında olduğu- sosyalist ve komünist düşünceleri (açıkça Marksist değilse de) toplumsal analizlerine ve siyasi pratiklerine dâhil etmişlerdir. Güney Amerika bağlamında, Hıristiyanlık ve Marksizm, ekonomik sömürüyle mücadele eden ve diktatörlüğe, baskıya ve ABD emperyalizmine meydan okuyan yoksullara ve ezilenlere birincil özne rolünü veren kurtuluş teolojisi biçiminde kaynaştırılmıştır.

Hıristiyan memur sınıfı, böylesi bir heterodoksi ile doluydu. 1949 yılında Papa XII. Pius’un ofisi, Katoliklerin, komünist örgütlere katılma, destekleme ve hatta bu örgütlerin yazılı kaynaklarını okumalarını yasaklayan bir buyruk yayımlamıştı. Kurtuluş teolojisinin –San Salvador başpiskoposu Oscar Romero gibi isimler şahsına temsil edilen- birkaç on yıl sonra önem kazanmasıyla birlikte Vatikan, sol öğretiye acımasızca saldırmaya başladı. Kurtuluş teolojisi, Papa II. Jean Paul’un 1979’da iddia ettiği şekliyle “kilisenin ilmihali ile örtüşmez”.

Yine de Hıristiyanlık ile Marksizm arasındaki endişe verici ilişki, yalnızca elit düşmanların filleriyle suçlanamaz. Marksizm’in ateizm ile olan kuvvetli birlikteliğini, solun, dinin ve kiliselerin yönetici sınıfın araçları olduğu doğrultusundaki eskiden beri gelen görüşü ve iki tarafın destekçilerinin birbirlerine yönelik münferit şiddet eylemlerini göz önünde bulundurursak, kuşkucular iki geleneğin köklü bir şekilde bağdaşmaz olduğu konusunda kanıt eksikliği hissetmiyorlardı.

Bu gerilimlerin birkaçını detaylı bir şekilde ele alan bazı düşünürler, uzlaşma zemini bulunduğunu iddia ediyorlar. Andrew Collier’in Hıristiyanlık ve Marksizm: Uzlaşmalarına Felsefi Bir Katkı kitabı böyle bir girişimdir.

2014 yılında yaşamını yitiren Collier, Hıristiyanlık ve Marksizm’i birbirinden ayıran fay hatlarını sümen altı etmemiştir. Hıristiyanlık ve Marksizm kitabının bilhassa önemli olan bir bölümünde –‘Hıristiyanlar ve Marksistler birbirlerinden ne öğrenebilirler’ başlıklı bölüm- birkaç şeye dikkat çeker: Marksizm’in ateizmi, tarihsel materyalizmi ve pasif direniş sorunu.

Birincisine dair Collier şunu savunur: “Marx’ın ateizminin, onun bilimsel sosyalizmi üzerinde hiçbir etkisi ve sosyalist siyasi pratiği üzerinde asli bir etkisi olmamıştır. Ütopyacılık da dahil öteki temel konularda belirgin örtüşme olduğunda ısrar eder: “Günahkarlık öğretisi ile Hıristiyanlık ve gerçekten materyalist Marksizm’in her ikisi de… İnsan toplumunda böylesi olasılıklarla ilgili aşırı iyimserliğe karşı uyarırlar: kusursuz toplum olamaz.”

Her iki cenah aynı tehdit altında: “burjuvalaşma”. Daha zengin insanlar Hıristiyan cemaatine katıldıkça, cemaatin işçi sınıfından olan yandaşlarıyla aradaki toplumsal mesafe açılmıştır. Collier, bu eğilimle mücadeleye dair şunu yazmıştır:

“Hıristiyanlara, nerede yaşıyorlarsa oradaki işçi sınıfı hareketine bağlı olmaları için öncülük edilmeli. Onların davaları adil olduğu için böyle yapılmalı; ancak bu bağlılık aynı zamanda işçi sınıfı yaşamının gerçekliklerine karşı burjuvazinin kayıtsız tavırlarını parçalama doğrultusunda geliştirici bir etkiye sahip olacaktır.”

Collier, Doğu Bloku’nun çöküşüne, “hedeflenen fakat sağlanmasında başarısız olunan post-Stalinist rejimler gibi gerçekten sınıfsız ve adil bir toplum için çalışmak” yerine, “restore edilen/yenileştirilen kapitalistlerle barışarak” yanıt veren Hıristiyanlara da veryansın eder.

Öte yandan Collier, Sovyetlerin “imtiyazlı bürokrasisinin”, “burjuva özlemleri”ni yerer ve “atomize edilmiş bireyleri gereğinden fazla yönetici bulunduran devletle yüz yüze” bırakan, “sosyalist sivil toplum” oluşturmak üzere kendilerine sosyalist diyen devletlerin yetersizliklerinden hayıflanır. Collier burada, sosyalistlerin Hıristiyanların “totaliter ticari tutum” karşısındaki refleksif karşı koyuşlarından ve moda fikirlere karşı direnişlerinden ders alabileceklerini ileri sürer.

Collier, toplumsal kontrolün önemini tekrar ileri sürer:

“Esasen toplumun bireyler, hatta doğa üzerindeki kontrolünü kastetmiyorum; hem doğa hem de insan üzerinde devasa ve çoğunlukla yıkıcı etkisi olan fakat kapitalizmin etkisi altındayken kontrol edilemeyen toplumsal güçler, toplum tarafından yaratılan güçler üzerinde kontrolü kastediyorum.”

Collier, Marksizmin “insanlığın, piyasa güçleri biçimindeki yabancılaştırılmış güçlerden kurtuluşunu” amaçladığı ölçüde Hıristiyanlıkta bir müttefik görür. Her ikisi de “her şeyi alma ve satma” yetisini sınırlama çabasında olmuştur.

İkisi liberalizm ve postmodernizmin karşı tarafında, piyasa mantığıyla teşvik edilen “atomizm” ve “parçalanmaya” karşı durarak felsefi alemde de müttefik işlevi görebilirler. Marksizm de, Hıristiyanlık da, “kapitalizm koşullarında sadece toplumun değil, insanın da parçalanmasını” açıklayabilir ve karşı koyabilir.

Collier’in Marksizm ve Hıristiyanlığı uzlaştırma çabaları sadece bir ittifaka ilişkin politik ihtimallerin altını çizmez, ikisi arasındaki kalıcı uçurumu da vurgular. Çekiç ve haçın buluşması zorlama bir Christmas mucizesi olmayabilmesinden ziyade, Trump çağında bir politik gereksinimdir.

*: Karl Marx’ın, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” eserinde geçen, “Dini ıstırap, bir ve aynı zamanda, hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Kitlelerin afyonudur” cümlesine atıfla.

https://www.jacobinmag.com/2016/12/hammer-cross-left-christian-revolutionary-andrew-collier/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

FARC-EP Merkez Kumandanlığı, Kolombiya hükümeti ile imzaladıkları barış anlaşmasının reddedildiği referandumun ardından ikinci bir yazılı açıklama yayımlayarak barışın vazgeçilmezliğini ve anlaşmanın geçerliliğini vurguladı.


1- FARC-EP, Kolombiya ve dünyanın önünde ülke genelin deki gerilla cephelerinin nihai ve çift taraflı ateşkesi sürdüreceğini, çatışma kurbanlarının mağduriyetinin giderilmesi için gerekli bir önlem ve hükümetle yapılan anlaşmaya saygının göstergesi olarak teyit eder.

2- Toplumsal ve siyasal hareketi, seferberlik ve barışçıl ifadenin diğer biçimleriyle, İstikrarlı ve Kalıcı Barışın İnşası İçin Nihai Anlaşma’yı kararlılıkla desteklemeye çağırıyoruz. Kolombiya’da barış, nefret ve şiddete karşı galip gelmesi gereken anayasal bir hak ve zorunlu bir görevdir.

3- Barış, çoğunlukçuluk karşıtı bir haktır, çünkü insan onuru için yapılandırıcı ve olmazsa olmazdır. Bu yüzden, son kararında referandumun hukuki bir sonucunun olmadığını onaylayan Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına olanak tanır. Etkisi politiktir.

4- İstikrarlı ve Kalıcı Barışın İnşası İçin Nihai Anlaşma, bir özel anlaşma olarak imzalanmıştır ve Bern’de İsviçre Federal Meclisi teminatı altına alınmıştır. Bu durum anlaşmaya inkâr edilemez ve geri dönülemez bir hukuki sonuç bahşetmiştir.

5-
FARC-EP anlaşmaya sadıktır. Onurlu barış vazgeçilemezdir. Anlaşmayı sabote etmek isteyen savaş çığırtkanlarının hisleri, hiçbir zaman uyum, katılma ve toplumsal adalet duygularından daha güçlü olmayacaktır.

FARC-EP MERKEZ BAŞKUMANDANLIĞI


https://www.farc-epeace.org/communiques/farc-ep/item/1714-peace-is-here-to-stay.html adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Kolombiya’da halk oyuna sunulan barış anlaşmasının ret oyu almasının ardından FARC-EP yazılı bir açıklama yayımladı.


Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP), nefret ve hınç yayan yıkıcı gücün, Kolombiya halkının fikrini etkilemesinden derin üzüntü duymaktadır.

Bugün ortaya çıkan sonucun, politik bir hareket olarak görevimizin hâlâ daha büyük olduğunu ve istikrarlı ve kalıcı bir barış için daha güçlü olmamızı gerektirdiğini biliyoruz.

FARC-EP barış arzusunu sürdürmektedir ve geleceğin inşasında silah olarak sadece sözün kullanılması doğrultusundaki isteğini pekiştirmektedir.

Bize güvenen ve barışı hayal eden Kolombiya halkına.

Barış galip gelecek.

https://www.farc-epeace.org/communiques/farc-ep/item/1711-farc-ep-communique.html adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Brezilyalı Marksist sosyolog Michael Löwy, ülkesinde yaşanan “yasal darbe” sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, bugün yaşananlar ile 1964 yılındaki darbe süreci arasındaki benzerlikleri ortaya koydu.


Hadi dobra dobra konuşalım. Brezilya’da seçilmiş devlet başkanının görevden alınmasıyla yaşadığımız şey bir darbe. Sözüm ona yasal, “anayasal”, “kurumsal”, parlamenter, her ne isterseniz öule ama ne olursa olsun bir darbe.

Çok büyük ölçüde yolsuzluğa bulaşan parlamenterler –milletvekilleri ve senatörler- (yüzde 60’lık bir orandan bahsediliyor) Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e yönelik, geçmiş Brezilya hükümetleri tarafından da rutin olarak uygulanan kamu muhasebesindeki açıkları kapatma amaçlı ayarlamadan kaynaklı hesap düzensizliklerinin arkasına saklanarak görevden alma prosedürü oluşturdular. Şüphesiz, İşçi Partisi’nin (PT) birkaç yöneticisi ulusal petrol şirketi Petrobras ile ilgili yolsuzluğa bulaşmıştır ancak Dilma değil.

Aslına bakarsanız, başkana karşı kampanyaya öncülük eden sağcı politikacılar Parlamento Başkanı Eduardo Cunha’dan (yakın zamanda onun da görevi askıya alındı) başlayarak yolsuzlukla, para aklamayla, Panama’da vergi kaçırmayla, daha başka şeylerle suçlanan, yani bu konuda en çok çamura bulaşanlardır.

Yasal darbe uygulaması, Latin Amerika oligarşilerinin yeni stratejisi gibi görünüyor. Honduras ve Paraguay’da –basının her zaman “muz cumhuriyeti” olduklarına değindiği ülkeler- denendi ve solcu (oldukça ılımlı) devlet başkanlarını devre dışı bırakarak etkili olduğu kanıtlandı.

Dilma’ya birçok eleştiri yöneltebilirsiniz: seçim vaatlerini yerine getirmedi ve bankacılara, sanayicilere, büyük toprak sahiplerine muazzam imtiyazlar tanıdı. Geçen yıl, siyasal ve toplumsal sol, ekonomik ve sosyal politikada değişiklik talep etti. Ancak Brezilya’da kutsal sağın oligarşisi –finansal, endüstriyel ve tarımsal sermaye seçkinleri- daha fazla imtiyazla yetinmedi: bütün iktidarı istiyorlar. Artık müzakere etmek değil, güvenilir sırdaşları aracılığıyla doğrudan yönetmek ve son yıllardaki birkaç toplumsal kazanımı yok etmek istiyorlar.

Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i (ya da Türkçeye çevrildiği hali ile “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”; ç.n.) kitabında Hegel’e atıfta bulunarak “Tarihsel olaylar kendilerini tekrar eder; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…” demiştir. Bu, Brezilya’ya kusursuz biçimde uyuyor. Nisan 1964’te gerçekleşen askeri darbe, Brezilya’yı yüzlerce ölüm ve binlerce işkence pahasına 20 yıllık askeri diktatörlüğe saplayan bir trajediydi. Mayıs 2016’da gerçekleşen parlamenter darbe ise komedi; gerici ve yolsuzluklarıyla nam salmış parlamenterler kliğinin, 54 milyon Brezilyalının oylarıyla demokratik biçimde seçilmiş devlet başkanını “hesap düzensizlikleri” namına devirmesine şahit olduğumuz trajikomik bir olay. Sağdaki bu partiler ittifakının başlıca bileşeni, “üç B” (İngilizce Bullets, Beef ve Bible kelimelerinin baş harfleri; ç.n.) adı verilen meclis bloğu: “Mermiler” (askeri polisle, ölüm mangalarıyla ve diğer özel milislerle ilişkideki üyeler), Sığır eti (sığır yetiştiren büyük toprak sahipleri) ve İncil (Pentekostalist, homofobik ve mizojinist/kadın düşmanı neo-fundamentalistler). Dilma’nın görevden alınmasının en coşkulu destekçileri arasında, oyunu askeri diktatörlüğün yetkililerine, özellikle de namlı işkencecilerden Albay Ustra’ya adayan milletvekili Jairo Bolsonaro var. 1970’lerin başında silahlı bir direniş grubunun üyesi olan Dilma Rousseff de, gazeteci ve devrimci olan, 1971 yılında 21 yaşında işkencede yaşamını yitiren arkadaşım Luis Eduardo Merlino ile birlikte Ustra’nın kurbanları arasında.

Yardımcıları tarafından atanan yeni Devlet Başkanı Michel Temer’in kendisi birkaç olaya bulaşsa da şu ana dek herhangi bir incelemeye uğramadı. Son yapılan kamuoyu araştırmalarından birinde Brezilyalılara Temer’e oy verip vermeyecekleri soruldu ve sadece yüzde 2’sinden olumlu yanıt alındı.

1964 yılında “Özgürlük İçin Aileler Tanrıyla” gösterileri, Devlet Başkanı Joâo Goulart’a karşı darbenin zeminini hazırlamıştı; şimdi basın tarafından tahrik edilen yeni “vatansever” kalabalıklar Dilma’nın görevden alınması ve bazı durumlarda da ordunun geri dönmesi talebi için harekete geçirildiler. Esas olarak orta sınıfa mensup beyazlardan oluşan (Brezilya, ağırlıklı olarak siyahlardan ve mele4zlerrden oluşur) bu kalabalıklar, medya tarafından yaptıklarının “yolsuzluğa karşı mücadele” olduğu doğrultusunda kandırılmaktalar.

1964 yılındaki trajedi ve 2016’daki komedi, demokrasi nefreti konusunda ortaklar. Bu iki perde, Brezilya’daki egemen sınıfın demokrasi ve halk iradesine yönelik derin saygısızlığını gözler önüne serdi. “Yasal” darbe, Honduras ve Paraguay’da olduğu gibi asgari zorlukla mı ilerleyecek? Bu çok kesin değil –halk tabakaları, toplumsal hareketler ve isyankâr gençlik henüz son sözlerini söylemediler.

http://www.internationalviewpoint.org/spip.php?article4512 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler