İspanya merkezli yayın yapan En Lucha dergisinden Aleix Bombilla, “Marx’ın Ekolojisi” ve “Ekolojik Devrim” kitaplarının yazarı John Bellamy Foster ile “Marksizm ve Ekoloji” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.
En Lucha: Marx’ın Ekolojisi kitabınızda Marksizm’in ekolojik harekete sunacağı çok şey olduğunu iddia ediyorsunuz. Marksistler ve ekolojistler arasında ne türden birleşik işler tesis edilebilir?
John Bellamy Foster: Marksistler ve ekolojistlerin tamamen farklı gruplar olmadıklarını kabul etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii ki anti-ekolojik olan Kızıllar ve anti-Marksist olan Yeşiller olduğu bir gerçek. Ancak bu ikisinin örtüşmeleri ve giderek artan biçimde birbirlerine yaklaşmaları olağandışı değil. Birçok sosyalist çevrecidir ve birçok çevreci de sosyalisttir. Aslında Marksizm ve ekolojinin hem klasik olarak hem de bugün aynı sonuca götürdüğü kanısı mevcut. Marx’a göre hedef, insanlık ve doğa arasındaki metabolik ilişkinin ortak üreticiler tarafından akla uygun biçimde düzenlendiği bir toplumun inşasıydı. Bahsettiğiniz kitabımın orijinal başlığının Marx ve Ekoloji olması gerekiyordu, fakat kitabın ismini Marx’ın ekolojik anlayışının derinliği nedeniyle Marx’ın Ekolojisi olarak değiştirdim.
Eleştirel bir çevrebilimi antikapitalist ve sonuçta da sosyalist bir yönelim gerektirirken, eleştirel bir Marksist yaklaşımın, özellikle de bizim zamanlarımızda, ekolojik bir dünya görüşü gerektirdiğini ileri sürmek istedim. Marksistlerin ve ekolojistlerin paylaşabileceği ortak emek bakımından, sosyal adalet ve çevresel sürdürülebilirlikten bahsetmek istedim: insanlığı kurtarmak ve dünyayı kurtarmak. Biri olmadan diğerinin başarılı olmasını bekleyemezsiniz ve mevcut sistemde ikisi de mümkün değildir. Bugün ekolojik ilişkiye dair dünyadaki en güçlü bireysel ses muhtemelen Evo Morales’inkidir, Bolivya’nın sosyalist (ve yerli) devlet başkanınınki. İklim değişikliğine dair başarısız Kopenhag Zirvesi’nin ardından Fidel Castro tamamen geleceğin toplumunu belirleme mücadelesi içinde olduğumuz fikrine alıştığımızı, ancak şimdi hayatta kalma mücadelesini verdiğimizi bildiğimizi söyledi. Tarihsel materyalistlerin insanlığın ekolojik ihtiyaçlarının tanımlanmasında küresel liderliği aldığı bir noktaya eriştik.
En Lucha: İklim değişikliğine karşı mücadele ilk bakışta bir çeşit soyut düşünce olarak görünüyor. İklim değişikliğine karşı gerçekten etkili kampanyaları nasıl örgütleriz? Bunu kim desteklemeli?
JBF: İklim değişikliği ve daha büyük olan bir bütün olarak gezegensel ekolojik kriz uygarlığa yönelik ve aslında insanlığın şu ana dek yüzleştiği en büyük esaslı tehdittir. Gidişatı değiştirmezsek, bugünkü canlı türlerinin çoğu için yaşanabilir bir gezegen olan dünyanın ölümüyle yüz yüzeyiz. Ancak sizin de dediğiniz gibi bu soyut görünüyor. İnsanlar bunu hissedemezler, çünkü günlük veya mevsimsel temeldeki kısa vadeli hava koşullarında devamlı olarak yansımasını göstermez. Dahası kademeli ve düzenli içimde büyüyen bir problem değil, aksine her türlü taşma noktasıyla hız kazanacak, dönüşü olmayan değişiklikler yaratacak. Bu nedenle zamanımız aşırı kısa ve ne olduğuna ilişkin belli derecede bir eğitim gerektiriyor. Bilim insanları tüm detaylarda değilse de tehdide dair şu anda neredeyse hemfikir, ancak halkla doğrudan bağlantıları yok. Küresel ısınmayı reddeden gerçekten sözünü geçirir çok az sayıda kişi var ve onlarsın bilimsel iddiaları da kendileri gibi tekrar tekrar çürütülmekte, ancak sorunun önüne geçmek için yapılan her eylemi anlık çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak gören kapitalist sınıfın gücünden dolayı retçi bakış şirket medyasında sürekli daha güçlü hale getiriliyor. Böylece sıradan insanlar ne düşüneceklerine dair tereddütte bırakılıyor. Bunun yanı sıra insanlar daha acil görünen diğer maddi sorunların darbesini alıyor: ekonomik durgunluk, mevcut olağanüstü çöküş ve neoliberal politikaların yıkıcı etkileri. Çalışanlar ekonomik yaşam standartlarının düştüğünü görüyor ve işleri için endişeleniyor; yükselen rakamlar işsizliğe ve yoksulluğa dair. Bu nedenle iklim değişikliği gibi görünüşte şüpheli olan bir şeye odaklanmaları zor.
Eğer bu alanda aşağıdan gelecek kitlesel bir isyan bekliyorsak bunun ilk olarak kapitalist dünyanın merkezinde değil çevrede çıkacağına inanıyorum. Arnold Joseph Tonybee tarih üzerine çalışmalarında iç ve dış proletaryadan bahsederdi. Genel olarak kapitalizme karşı ayaklanmalarla birlikte iklim değişikliğine karşı ayaklanmalarda, hiç kuşku yok ki öncülük rolünü alacak olan kapitalist dünya ekonomisinin çevresindeki dış proletarya olacak. Son yazılarımda “çevresel/ekolojik proletarya” olarak adlandırdığım şeyin olasılığına vurgu yaptım – sadece endüstriyel koşullara değil, kapsamlı biçimde çevresel koşullara direnmenin tanımlanan mücadele olduğu. Dünyada en çok sömürülen, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bu kimseler ağırlıklı olarak üçüncü dünya bölgelerinde bulunuyor. Bu nedenle buralar çevresel proletaryanın da esas olarak bulunduğu yer. Bu özellikle deniz seviyesinin yükseleceği Hindistan ve Bangladeş’teki Ganges-Brahmaputra Deltası’ndaki, Hint Okyanusu’nun ve Çin Denizi’nin deniz seviyesinin altındaki kesimlerindeki –Hindistan’da Kerala, Tayland, Vietnam, Endonezya- etkilerle gün gibi ortada; Çin’deki deniz seviyesinin altındaki Pearl Nehri deltası gibi, en hızlı gelişen ve sınıf çelişkilerinin en keskin olduğu alanlara tekabül eden bazı alanlarda. Bu nedenle çevre ve sınıf mücadelesinin merkez üsleri örtüşebilir. Toplumsal mücadelenin maddi temellerinin değiştiğine, artan sorunların daha kapsayıcı olduğuna –Bolivya’da sosyalist ve yerli kökenli bir gücü iktidara getiren su, hidrokarbon ve koka savaşlarındaki gibi- dair her türlü belirti mevcut.
Sistemin merkezinde de (iç proletarya) çevrecilerce devam ettirilen birçok mücadele, özellikle de gençlik temelli iklim adaleti hareketi mevcut. Ancak şu anda aşağıdan, işçilerden gelen bir ayaklanmanın belirtisi yok ve özellikle giderek kötüleşen ekonomik koşullar ortamında ABD’de işçi hareketi tamamen uyuşuk görünse bile, halk temelli, emek-çevre mücadelesinin değişim için yeni şartları oluşturacağına dair umut var. Çevre proletaryası gibi bir şeyin er ya da geç merkezde de ortaya çıkacağı umuluyor. Eğer birisi Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” gibi klasik çalışmaları okursa, prodüktivist görüşü maskeleyen dar bir bakışla, klasik dönemde İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunda çevre mücadelelerinin çok önemli olduğunu hisseder.
Gerçek şu ki, durum sistemin ekonomik ve çevresel başarısızlıklarıyla temsil edilen çifte çelişki haline geldiğinde bu sorunu etkili biçimde bir araya getirebilecek olanlar sadece sosyalistlerdir. İki sorunun da birbirinden ayrılmaz olduğunu, kapitalist üretim tarzında ortak temelli olduğunu fark eden teori ve pratiği tamamen somutlaştıran sadece tarihsel materyalistlerdir. Gerçekten de, gelecekteki sosyalist ve ekolojik tasavvurlarda giderek artan biçimde bir birleşme gördüğümüzü düşünüyorum, bir bakıma bu daha önce hiç görmediğimiz kadar çok devrimci bir yönelime öncülük edecek. Fakat körü körüne iyimser olmamalıyız. Bu durum örgütü de gerektiriyor. Ve eko-faşizmin büyümesi ve “çatışan sınıfların ortak çöküşü” diye söylenebilen iktidardakilerin oyalama taktikleri gibi büyük tehlikeler mevcut.
“Çevre sorunu, sınıf sorunudur”
En Lucha: İşçi sınıfına zarar vermeden çevresel adaleti nasıl geliştirebiliriz?
JBF: Birisi de şunu sorabilir: İşçi sınıfına zarar vermeden çevresel adaleti nasıl geliştiremeyiz? İklim adaletine dair ilk çalışmalardan biri, daha önce belirttiğim gibi Engels’in işçi sınıfının zehirli yaşam koşullarına ve sağlık açısından sonuçlarına maruz bırakıldığına, bunun sınıfsal ayrımı ve kent yapısını nasıl etkilediğine odaklanan “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” eseridir. Böylesi endişeler başlangıçta işçi sınıfı mücadelesinin parçasıydı. Çevresel adalet aynı zamanda fabrikaların içinde sağlık ve güvenliği kapsar. Bu sadece işe yönelik sendikal hareketin büyümesi ve bunun günümüz kapitalist sisteminde diğer işçi sınıfı sorunlarından, insanların özelde emek hareketi, genelde sınıf mücadelesinin çevresel adaletten ayrılmış biçimde çok sınırlı bir dizi soruna yoğunlaştığı şeklinde düşünmelerine olanak veren yasal/politik düzenleme ile ayrıştırılmasıdır.
Tabii ki ABD’deki çevresel adaletsizlik, en büyük etkisi bu bireyler üzerinde olduğundan ve bu topluluklar çevresel ırkçılığın hedefi olduğundan beri anlaşılır biçimde sınıftan ziyade etnik kökenle, ırkla ilişkili görülüyor. Çok iyi bilindiği gibi zehirli atıklar genel olarak “renkli” toplulukların olduğu yerlere dökülüyor. Birileri bu nedenle durumun sınıf sorunu değil ırk sorunu olduğu yanlış fikrine kapılıyor. Sık sık işçi sınıfının beyazlardan oluştuğu ima ediliyor ve bu nedenle sorun birincil olarak Amerikan yerlilerini, siyahları, Latinleri, Asyalıları etkiliyorsa sınıfsal sorun olmadığı yanlış kavrayışı ortaya çıkıyor. Ancak ABD işçi sınıfı ezici bir çoğunlukla “azınlık ırkları” denilenlerden oluşuyor. Genellikle varsayıldığı gibi işçi sınıfının beyaz bir işçi sınıfı olduğu fikri yok. Çevresel adalet bu nedenle bir ırk ve sınıf (aslında toplumsal cinsiyet) sorunudur. Bu, günümüz emek hareketinin sınırlı “pazarlık” durumu ve çoğu kez durumun devamlılığına yardım eden ırksal bölünmelerle, sorunun üstesinden gelebilmek için çok iyi donanmadığı, ancak sosyalist işçi sınıfının çok daha kolay becerebileceği meselesini ortaya atıyor.
En Lucha: Kirleten endüstrilere yönelik vergiler çözüm mü?
JBF: Kesin bir çözümü kastediyorsanız cevap hayır. Tek gerçek çözüm kapitalizmin kökünün kazınması ve yerine ortak üreticiler tarafından idare edilen eşitlikçi, sürdürülebilir bir toplumun yerleştirilmesidir. Ancak iklim değişikliğini de içeren çevresel problemin hızlandığı, problemin insanlığın ve dünyadaki canlı türlerinin çoğunun hayatta kalması olduğu gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Çok kısa sürede gerçekleşecek geri dönülemez çevresel çöküşten kurtulmak istiyorsak eyleme geçmek ya da köklü bir değişimi gerçekleştirmek zamanıdır. Bu en azından bilimin bugün bize söylediğidir. Bu koşullar altında hem kısa vadeli radikal tepkilere hem de uzun vadeli ekolojik devrime ihtiyacımız var. Birinci ihtiyaç, ikincisinin koşullarını geliştirmeye yardım eder. Acil olarak benim de ikna olduğum gibi kısa vadeli tepki James Hansen’in önerdiği türden bir karbon vergisidir: baca ağızlarına, maden kuyularına, girişlere giderek artan biçimde uygulanacak, yüzde 100’ü aylık olarak halka dönecek vergi. Hansen’in dediği gibi bu projenin amacı karbon vergilerinin üretim noktasında olabildiğince çabuk uygulandığından ve halkın çoğunun karbon vergisi gelirinden faydalandığından emin olmak. Ne sermaye ne de sermaye tarafından kontrol edilen hükümetlerin elleri doğrudan halka aktarılacak gelirler üzerinde olmayacak. Sahip olduğumuz türden bir toplumda bunu uygulamak tabii ki zor. Ancak bunun hem dünyayı korumaktaki hem de genellikle toplumun en altındakilere düzenli yeniden dağıtım geliri sağlamaktaki etkisi bir kez anlaşılırsa proje güçlü bir halk desteği kazanacaktır.
Gerçek olan şu ki, kapitalist bir toplumda yaşadığımız sürece bir kirleticiyi kontrol etmenin en önemli anlamlarından biri onun değerini arttırmaktır. Aynı zamanda kontrolün daha doğrudan politik biçimleri tabii ki kullanılmalıdır. Örneğin ayrıştırma teknolojisi bulunmadığı sürece kömür santrallerinin tamamen yasaklanmasına ve mevcut olan kömür santrallerinin çabucak yürürlükten kaldırılmasına ihtiyacımız var. Bununla birlikte bunu gerektiği derecede başarmak ne ürettiğimizi, tükettiğimizi ve toplumumuzun nasıl örgütlendiğini etkileyecek bir genel ekolojik devrim gerektirir. .jpg)
“Dönüşüme, sistem içinden katkı yapılabilir”
En Lucha: Ekolojik krize sistem içinde toptan bir çözüm mümkün mü? (yenilenebilir enerji, toplu taşımanın arttırılması, büyük altyapı çalışmalarının durdurulması, vs.)
JBF: Tekrar ediyorum, sistem içinde toptan bir çözüm yoktur. Ancak toptan çözümlere kendi mantığına aykırı biçimde diğerine, halk kontrolündeki sisteme dönüşümde pay sahibi olan sistem içinden katkıda bulunabiliriz. Yeni toplum, eskisinin dölyatağından ortaya çıkacaktır. Fred Magdoff ve ben, Monthly Review’in Mart 2010 sayısında yayınlanacak olan “Kapitalizme Dair Her Çevrecinin Bilmesi Gereken Şey” başlıklı makalemizde kapitalizm sorununu tartıştık. Tabii ki ayrıntılandırılması gereken temel nokta kapitalist rejimin kendini genişleten hücrelerden biri olduğudur. Kapitalizmin öz varlığı sürekli ekonomik büyümeye gerek duyar; daha açık bir söylemle, sermaye birikimine. Böylesine bir sistem, üretimi ve ekonomik gelişimi teşvik noktasında şüphesiz ki etkili olabilir. Ancak bu, son derece sömürücüdür ve sonunda kendi varlığının çevresel koşullarını yok etmeye sürüklenir. Tek gerçek toplumsal ve ekolojik çözüm, sermaye birikimi ya da ekonomik büyüme yerine sürdürülebilir insani kalkınmaya odaklanmış bir toplumdur. Kapitalizmi ekolojik yönden modernize etme konusunda yüzleştiğin ölçütler ne olursa olsun, sistem üretimin temel parçalarının sabit büyümesine gerek duymaktadır. Eğer özel ulaşım yerine toplu ulaşımı koyarsak, yenilenebilir enerji kaynaklarını gündeme getirirsek ve diğer kolektif yapıtaşlarını benimsersek, işte bu yardımcı olabilir. Ancak bunlar, sistemin birikim hedefiyle sınırlı olma eğilimindedir. Örneğin yenilenebilir kaynaklara güvenme önemlidir. Ancak bu, söz konusu kaynakları yenilenebilecekleri düzeyde kullanan bir sistem gerektirir. Sermaye, tüm bu sınırların ötesine geçer.
Bu, daha toplumsal, toptan ve kamusal çözümlerden vazgeçmemiz anlamına gelmez. Ancak sürekli olarak bu doğrultuda gitmemizin sistemin mantığına karşı ilerlememiz anlamına geldiğinin farkına varmamız gerekiyor, dolayısıyla bu radikal örgütü gerektirir. Bahsettiğimiz şey, kısmen kapitalizmin içinde başka bir çeşit toplumun altyapısını kurmayı denemektir. Sistemin sermaye birikimi dürtüsüne esasen çarpmadıkça aşağıdan gelen sürekli baskıyla bazı şeylere erişilebilir. Ancak sermaye birikiminin kendisi tehdit edilirse sermaye direnir ve küçük zaferler muhtemelen tersine döner. Tek cevap, sermayenin kabul etmeye hazır olduğu şeyi geri çekmektir; yani insani ve kolektif ihtiyaçları “serbest pazar” denilen şeyin dışında ilerletmek. Bu durumda, gerçek bir fark yaratmak adına bunu yeterince ileriye götürmek için, ekolojik ve toplumsal devrim ve başka tür bir topluma dönüşmekten bahsediyorsunuz.
En Lucha: Bazı toplumsal hareketler kapitalizmden kopuk bir yaşamın mümkün olduğuna inanıyorlar. Siz bunun mümkün olduğuna mı yoksa bunun sadece muhalifliğin atomizasyonuna yol gösterdiğine mi inanıyorsunuz?
JBF: Monthly Review’de uzun yıllar boyunca düzenli köşe yazıları yazan Amerikalı sosyalist Scott Nearing, öz yeterlilik ve toprağa dönüş hareketlerinin lideriydi. Şüphesiz sistemin ana mantığından ve etkilerinden (sistemin dışında yaşamanın bir türü) kendini soyutlamanın bu şekli pasif direnişin ( ki hala bir direniş formudur) bir formunu oluşturur. Adeta tarih boyunca baskıcı sistemlerle yüzleşen insanlık yurduna döndü ve kendi toprağını ekti. Bu, iyileştirmenin, yeniden toplanmanın vb. bir çeşidi olabilir. Bu genel kabul görmüş istikamette ilerleyenlerin birçoğu organik çiftçilik ve toplum destekli tarımı da kapsayan alternatif ziraat formlarına öncülük etti. Sistemin sayısız yarığının içerisinde bazen yeni bir toplumun gelişmesi için çok mühim alternatifler üreten böylesine hareketlerin gücünü hafife almamamız gerekmektedir. Ancak, yeni bir toplum yaratmak adına verilen mücadele beraberinde, üretimin mevcut ilişkilerine karşı direkt bir isyan olarak tanımlanabilecek aktif bir direniş ve politik bir organizasyon gerektirir. Bundan dolayı, geri çekilme süresince kazanılan yeni kuvvetler aktif bir direnişin bir parçası olmak zorundadır. Globalleşmiş kapitalist bir sistemde tam anlamıyla geri çekilme büyük ölçüde bir yanılsamadır. Nearing’in durmadan devam eden aktif bir direniş göstererek öz yeterlilikle bütünleşmesi ilginçtir. O, bunu her iki uçtan da çalıştırdı. Bugün direnişlerinde aktif olan insanlara ihtiyacımız vardır. Eğer onlar, bu hengameden kendilerini özgür bırakmanın çeşitli yollarıyla bunu birleştirebilirse, işte bu çok daha iyi!
“Büyümenin olmadığı kapitalizm oksimorondur”
En Lucha: Degrowth (sürdürülebilir kalkınma ve büyüme bozukluğu) hareketi kapitalizme karşı alternatif arayışında bireysel ve kolektif inisiyatifleri şiddetle savunmaktadır. Bunun hakkında sizin düşünceniz nedir? Kapitalist sistemin içinde global olarak nasıl küçülebiliriz?
JBF: Kapitalizmde global olarak küçülmek mi? Bunu gerçekleştiremeyiz. Kapitalizm tamamen sermaye birikimiyle alakalıdır. Gitgide artan global ölçekteki bir “yaşa ya da öl” sistemidir. Ekonomik büyüme, özellikle kâr artışı gerçekleşmediği zaman sistem şimdi olduğu gibi krize sürüklenir. Bunun sonucu olarak büyük çaplı işsizlikler meydana gelir. Özellikle Nisan 2008’de Paris’te açık seçik beyan edildiği gibi, “degrowth hareketi”ne dair söylenecek birçok iyi şey vardır. Ama bu, tüketimi azaltmak için özgür iradeci bir yaklaşımı temel alır ve 19. yüzyılda John Stuart Mill’in öngördüğü ve bir şekilde mevcut sistemin şartlarıyla eşdeğer özellik gösteren işlevsiz bir devlete sahip olabileceğiniz (yani ekonomik büyümenin olmadığı) gibi gerçekdışı bir varsayım üzerine kuruludur. Bu, kapitalizmin doğasına göre basitçe bir yanlış anlaşılmadan ibarettir. Joseph Schumpeter’in yazdığı üzere, büyümenin olmadığı kapitalizm oksimorondur (contradictio in adjecto). Yalnızca yeterli olana –daha fazlasına değil- odaklanmış yeni bir ekonomik yapıya ihtiyaç duyduğumuz tartışmasız bir gerçektir. Dünya düzeyinde ekonomik ölçekte toplam bir azalma, özellikle zengin ülkelerde, insanlığın gerçek koşullarını mülkçü-bireycilikten, mülksüz hümanist-kolektivizme taşıyarak geliştirmek suretiyle sürdürülebilir kişisel gelişimin ilerlemesine eşlik edebilirdi. Ancak bunu çaresizlik yerine mümkün kılmak için sosyalist bir ekonomiye gerek duyulacaktır.
En Lucha: Eğer kapitalizme alternatif, demokratik olarak planlanmış bir ekonomiyse, çevresel konuları kapsaması için nasıl bir şekilde yürütülmesi gerekir?
JBF: Sanıyorum ki bu noktada, Marx’ın Kapital’de yazdığı “geleceğin restoranları için yemek tarifleri” uyarısını anımsamamız gerekir. Sosyalist bir toplum için ortak çevre konularını da kapsayan bir taslak çıkarmaya çalışmak yanlış olurdu. Ancak, Monthly Review’in Ekim 2005 sayısında “Marx’ın komünist kavramsal yaklaşımlarından biri de sürdürülebilir insani kalkınmadır” diyen Paul Burkett’nin “Sürdürülebilir İnsani Kalkınmaya Marx’ın Bakışı” yazısında dahice gözler önüne serdiğini ve Marx’ın kendi çevrelerindeki değişimi düzenleyen özgür ortak üreticiler hakkındaki görüşünün ne olduğunu anlayabilmemizin yalnızca o koşullarda gerçeklik arz ettiğini düşünüyorum. Hugo Chavez, kendi tabiriyle “sosyalizmin temel üçgeni” diye tanımladığı bakımdan 21. yüzyılda sosyalizm için mücadeleyi tanımladı. Marx’tan türetilen bu görüşe göre sosyalizm, (1) toplumsal mülkiyet; (2) işçiler tarafından organize edilen toplumsal üretim; (3) komünal ihtiyaçların tatmininden oluşur. Direkt olarak Marx’tan türeyen benim görüşüme göreyse; “ekolojinin temek üçgeni”nden bahsedilebilir. Bu da; (1) doğanın toplumsal mülkiyeti yerine toplumsal kullanımı; (2) insan ve doğa arasındaki değişimin ortak üreticileri tarafından mantıksal düzenlemesi; (3) yalnızca şimdiki değil gelecek nesillerin de komünal ihtiyaçlarının tatmini olarak tanımlanabilir. Bütün bunlar, “Ekolojik Devrim” isimli kitabımın son bölümlerinde de varolmasının yanı sıra, önsöz bölümünün sonunda da detaylı olarak anlatılmaktadır.
En Lucha: Son olarak, neden son kitabınız “Ekolojik Devrim”i okumalıyız?
JBF: Ekolojik Devrim’in önsözünün açılış cümleleri şunu vurgulamaktadır: “Bu kitapta benim önceliğim, bizim, dünyayla insan ilişkilerinde bir dönüm noktasına eriştiğimizdir: bu ilişkinin geleceğine dair bütün umut, şimdi ya devrimci olduğu ya da bunun gerçek olmadığıdır.
Ekolojik Devrim’i okumak için bir neden de, gün gibi ortadadır ki; geleceğe doğru gidişatımızda insanlığı karşılayacak en büyük soru olan bu soruya yaklaşımımızın başlangıcıdır.
John Bellamy Foster: Monthly Review dergisi editörü, Oregon Üniversitesi Sosyoloji Profesörü, çevre sosyologu, Marksist teoriysen, yazar.
http://mrzine.monthlyreview.org/2010/foster240210.html adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.
Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, Cumartesi günü Venezüella’da Federal Savaş’a liderlik eden köylü General Ezequiel Zamora’nın 151. anma töreninde ulusal Bolivya Silahlı Kuvvetleri’nin bir parçası olarak kurulacak ve Federal Hükümet Meclisi’nce kanunlaştırılan yeni Köylü Milisleri’ni kamuoyuna duyurdu.
Pazar günü Chavez “Chavez’in Satırları” isimli köşe yazısında, köylü milislerinin fakir çiftçileri, varlıklı toprak ağaları ve çiftlik sahipleri tarafından organize ve finanse edilen çıkar gruplarından korumakla sorumlu olacağını açıkladı. 2001’de hükümet Toprak ve Zirai Gelişim konusunda yeni yasayı duyurduğundan ve zirai bir reform programı başlattığından beri, üç yüzden fazla köylü lideri ve aktivist öldürüldü.
Zirai reform programı kapsamında, toplamda 2,5 milyon hektar alana tekabül eden 1505 tarla geri kazanıldı ve tekrar dağıtıldı. Diğer yandan Chavez, “Bu kamusal alanların kurtarılması karşısında toprak ağalığı oligarşisi vahşi bir takvim başlattı” dedi.
Ulusal Çiftlik Sahipleri Federasyonu Başkanı Manuel Heredia, “Bir kurum olarak asla bizi korumaları için paramiliter grupların arayışına girmedik” dedi, ancak bireysel üyelerden bazılarının paramiliter gruplara bulaşmış olabileceğini göz ardı etmeyerek ekledi: “Eğer üyelerimizden herhangi birinin kanıtlanmış bir suçu varsa, bu suçun gereği olan cezayı çekmelidir.”
Chavez, “Toplumumuzun en dejenere güçlerinin köylülere karşı saldırılar, sabotajlar, kiralık katil cinayetleri aracılığıyla tepki göstermesiyle yüz yüzeyiz; Bolivarcı ulusal devletin ve devrimci hükümetin devredilemez görevi köylülüğü korumaktır: onları emirlerine amade biçimde her anlamda savunmak” dedi.
Chavez sözlerine, “Köylü milisleri, bu görevi yerine getirmek, öz savunmaları işinde ortak bir hedef olarak köylülüğün öncülüğüne ve sorumluluğuna önem vermek için kurulmuştur” diye devam etti.
Chavez, yeni milislerin paramiliter olduğu iddiasındaki muhalif kesimlerin bu iddialarını çürütmek için milislerin Bolivarcı Silahlı Kuvvetler’in parçası biçimini alacağını, bu nedenle ne bu kuvvetlerin altını oyacağını ne de yerine geçmeyi amaçlayacağını açıkladı ve ekledi: “Böylesi yalanları yayan kişilerin canını sıkan ve rahatını kaçıran şey silahlı kuvvetlerin asıl kimliğiyle yeniden bir araya gelmesidir: silahlanmış halk.”
ABD ordusunun, Venezüella’nın geniş petrol rezervlerinin kontrolünü ele geçirmek amacıyla ülkeyi işgal edebileceği uyarısında bulunan Chavez, köylü milislerinin aynı zamanda herhangi bir yabancı saldırgana karşı düzenli orduya yardım edeceğini yazdı.
Başkan Chavez, Cumartesi günkü konuşmasında binlerce destekçisine, “Bizim kimseye saldırma planımız yok, ancak Venezüella’yı kendi toprağının her parçasını savunabilecek bir ülkeye dönüştüreceğiz” dedi.
Chavez’e göre köylü milisleri “ülkenin bütünlük ve bağımsızlığının teminatını sağlayacak halk silahlı güçlerinin gelişmesinin ilk işareti” ve “yeni komünal devletin, inşa edilen komünal gücün yeni düzenlemelerinin ayrılmaz parçasının dışavurumu”.
Kırsal bölgelerde aktif olan köylü milisleri, 22 Ekim 2009’da yürürlüğe giren Silahlı Kuvvetler Kanunu reformuna dahil edilen ve aslında şehir kökenli olan Bolivarcı milislerin tamamlayıcısı olacak.
Tümgeneral ve Savunma Bakanı Carlos Mata Figueroa, geçtiğimiz hafta Cojedes eyaletinde eğitimlerine başlayan köylü milislerini “cumhuriyeti korumak için stratejik silah” olarak tanımladı.
Yeni köylü milislerinin bir birliğinin de katıldığı Cumartesi günkü tören sırasında Chavez, bir dizi gücü geleneksel kent ve eyalet yetkililerinden yerel merkeze dağıtmayı ve bu güçleri halk meclislerine aktarmayı amaçlayan, finansal kaynakların daha fazla bir oranda değerlendirme ve onaylanmasında daha fazla halk katılımı içeren Federal İdare Meclisi Kanunu’nu da imzaladı.
Federal İdare Meclisi, halk seçimiyle belirlenmiş sözcüler ve halk meclislerinin temsilcilerinin yanı sıra, seçilmiş valiler, belediye başkanları, yürütme organı üyelerinden oluşacak.
Chavez, Yeni Federal İdare Meclisi Kanunu’nun, “sosyalist vatanın inşası, halkçı, politik, toplumsal, komünal ve askeri gücün yeni geometrisine şekil vermek için güçlü bir araç” ve “oligarşi ve imparatorluğa karşı savaşmaya, ulusun özgürlüğünün inşasına devam etmesi için devrimci güce yeni bir vasıta yaratılması” olduğunu açıkladı.
http://www.venezuelanalysis.com/news/5150 adresinde yayımlanan haberden çevrilmiştir.
Uluslararası çiftçi, köylü ve yerli halklar örgütü Via Campesina, yayımladığı bildiriyle tüm dünyayı gıda ve tarımsal üretim üzerindeki çokuluslu şirket egemenliğine karşı hareket etmeye ve 17 Nisan 2010 tarihinde bu doğrultuda eylemler gerçekleştirmeye çağırdı:
Tarım ve gıda üzerindeki şirket kontrolüne hayır deyin!
17 Nisan 2010’da Uluslararası Köylü Mücadele Günü’nü kutlamak için uluslararası köylü hareketi Via Campesina üye örgütlerini, müttefiklerini ve destekçilerini dünya üzerindeki gıda ve tartım sistemi üzerinde tam bir kontrol elde etmek için çabalayan çokuluslu şirketlere karşı birleşmeye çağırıyor.
17 Nisan 1996’da, toprağa erişim talebiyle gıda üretme haklarını savunan 19 topraksız Brezilyalı köylü jandarma tarafından katledildi. El Dorado dos Carajás’daki katliamdan beri her yıl aynı tarihte tüm dünyadaki çiftçi örgütleri, topluluklar, öğrenci grupları, demokratik kitle örgütleri ve aktivistler tarafından gıda egemenliği ve köylülerin gıda üretme hakları talebiyle eylemler örgütleniyor.
2009 yılı üç uluslararası buluşma ile sona erdi: Roma’da gıda güvenliğine dair Gıda ve Tarım Örgütü Dünya Zirvesi, Cenevre’de Dünya Ticaret Örgütü bakanlar konferansı ve Kopenhag’da Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi. Çokuluslu şirketler her bir konferansta dünya çapında gıda ve tarım sistemi, pazar, topraklar, tohum ve su –aslında tüm doğa- üzerindeki kontrol niyetini sergiledi. Monsanto, Cargill, Archer Daniels Midland ve Nestlé gibi çokuluslu şirketler politikaları kendi çıkarlarına şekillendirmek için lobici ordusunu bu etkinliklerde mevzilendirdi.
Örneğin ABD merkezli Monsanto şirketi, dünyada en yaygın olarak kullanılan tarımsal mücadele ilacı olan glifosata (şirket tarafından Roundup adıyla satılıyor) dayanması amacıyla genetiği değiştirilen Roundup Ready soya fasulyesi için sübvansiyon almak amacıyla lobi faaliyeti yürütüyor. Monsanto, Roundup’ın iklim değişikliğini zayıflattığını, çünkü Roundup’a dayanıklılığın soya fasulyesinin toprak sürülmeden (toprak sürmek, karbondioksit salınımına yol açıyor) büyüyebilmesi anlamına geldiğini iddia ediyor. Şirket, bu nedenle, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Temiz Kalkınma Mekanizması’ndan karbon kredisi alabilmek için uygun olduğunu savunuyor.
Oysa gerçek şu ki, Monsanto ve diğer çokuluslu şirketler iklim değişikliğine ve diğer çevresel krizlere birincil olarak katkıda bulunanlardır, çünkü bu şirketler endüstriyel tarımın sürdürülemez bir modelini destekliyorlar.
Buna ek olarak çokuluslu şirketler dünya çapında yoksulluğu ve ekonomik durgunluğu alevlendiriyor. Topraklar ve tarım pazarları üzerinde kontrollerini pekiştirdikleri için çokuluslu şirketler küçük çiftçileri ve köylüleri topraklarından atıyorlar ve kırsal bölgelerde iş fırsatlarını azaltıyorlar, dolayısıyla kentlerin kenar mahallelerini daha fazla umutsuz ve işsiz ailelerle dolduruyorlar.
Çokuluslu şirketler, açlık ve yoksulluk yükselişteyken devasa kârlar elde ediyorlar. Bu nedenle çokuluslu şirketlere yönelik bir taarruz Via Campesina için önceliktir. Hareketimiz, Monsanto, Cargill, Carrefour ve Walmart gibi çokuluslu şirketlerin ve onların doğa ve insanlığı yıkımının sona ereceği bir dünya tasavvur ediyor. Onların yerini yerel ve bölgesel pazarlar için sağlıklı gıdalar üreten, biyo-çeşitliliği ve yeraltı su kaynaklarını koruyan, karbonu tecrit eden ve kırsal ekonomiyi canlandıran küçük ve orta boy çiftliklerde milyarlarca köylü alacak.
Via Campesina, 17 Nisan 2010’a dikkat çekmek amacıyla üyelerini ve müttefiklerini güçlerini birleştirmeye ve çokuluslu şirketlere karşı direnişi yükseltmeye ve dünya çapında köylülerin seslerini ve haklarını yükseltmeye çağırıyor.
Ne yapabilirsiniz?
• Çokuluslu şirketlerin neden olduğu yıkım ve köylü tarımının faydaları hakkında farkındalığı arttırmak için mahallenizde, okulunuzda, şehrinizde veya örgütünüzde bir etkinlik veya eylem düzenleyin.
• Dünya çapında düzenlenen eylemlerden haberdar olmak, seferberlik materyallerimizi elde etmek ve kendi planlarınızdan bahsetmek için Via Campesina mail listesine kaydolun. Listeye http://viacampesina.net/mailman/listinfo/via.17april_viacampesina.net adresinden kaydolabilirsiniz.
• www.viacampesina.org adresinde yayınlanan etkinlik listesine dahil olması için planlarınızı bir an önce bize bildirin.
• Etkinlik sonrasında fotoğrafları, haberleri ve videoları viacampesina@viacampesina.org adresi vasıtasıyla bize gönderin.
http://viacampesina.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id=874:say-no-to-corporate-control-of-agriculture-and-food&catid=26:17-april-day-of-peasants-struggle&Itemid=33 adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.
NATO güçlerinin Afganistan’ın Marjah ve Nad Ali kentlerine yönelik olarak başlattığı operasyon sürerken, bölgede yaşayan siviller çatışmalardan büyük zarar görüyor. Democracy Now’dan Amy Goodman’ın görüştüğü Laşkar Gah Hastanesi Acil Yardım (İtalya menşeli bir sivil toplum örgütü, ç.n.) Koordinatörü Matteo dell’Aira, NATO güçlerinin yaralı sivillerin hastaneye getirilmesine engel olduğunu ifade etti:
Amy Goodman: ABD ve NATO güçlerinin Afgan kenti Marjah’a yönelik saldırısı beşinci gününe girdi. ABD Deniz Kuvvetleri askerleri, kentin kontrolünü ele almaya çalışırken karşılaştıkları sürekli direniş ve ağır ateş karşısında helikopterleri desteği istiyor. 15 binden fazla Afgan, ABD ve NATO gücünün katıldığı saldırı sekiz yıllık savaştaki en büyük askeri operasyonlardan.
ABD, saldırı sırasında çoğalan artan sivil kayıpları nedeniyle giderek artan biçimde eleştiriye maruz kalıyor. Saldırıda şu ana kadar aralarında şehrin kenar mahallelerinden birindeki evlerine roket isabet etmesi sonucu hayatını kaybeden 6 çocuğun da olduğu 19 sivil öldü. Ordu başlangıçta roketin yanlış hedefe gittiğini iddia etmiş, ancak Güney Afganistan’daki İngiliz güçlerinin komutanı Tümgeneral Nick Carter Salı günü yaptığı açıklama ile roketin önceden belirlenmiş hedefi vurduğunu söylemişti.
Bu arada, Hermand eyaleti valisinin sözcüsü Marjah’da 1200 ailenin evlerini terk ettiğini ve tahliye edildiğini belirterek, bu ailelerin hepsinin eyaletin başkenti Laşkar Gah’ta yardım aldığını iddia etmişti. Ancak İtalya sivil toplum örgütü Acil Yarım yaptığı bir açıklamayla düzinelerce ağır yaralının Laşkar Gah’taki hastaneye ulaşmasının NATO askeri kuşatması nedeniyle hastaneye gelemediğini belirtti.
Dün, Laşkar Gah hastanesi Acil Yardım tıbbi koordinatörü Matteo dell’Aira ile görüştük. Matteo dell’Aira, son on yıldır Afganistan’da çalışan bir hemşire. Konuşmaya, ondan Laşkar Gah’taki manzarayı tarif etmesini isteyerek başladım.
Matteo dell’Aira: Çok sayıda yaralı görüyoruz, ancak 3-4 gün önce büyük operasyonun başladığı bölgeden çok az insan geliyor, çünkü bu onlar için imkansız – sivillerin birçoğu için Laşkar Gah’taki hastanemize gelmek imkansız, Laşkar Gah Marjah’dan aşağı yukarı 40 kilometre uzakta.
Amy Goodman: Onların size gelmelerini engelleyen nedir?
Matteo dell’Aira: Çok sayıda kontrol noktası var ve koalisyon güçleri galiba sivilleri ve yollardaki her türlü hareketliliği engelliyor. Buna ek olarak bölge muhtemelen muhalefet güçleri tarafından yoğun olarak mayınlanmış. Bu nedenle siviller fiili olarak Marjah’da, Marjah’ın içinde ve öncelikli olarak bizim hastanemizin olduğu hiçbir tıbbi kuruluş ulaşamıyorlar. 
Amy Goodman: ABD ordusu tarafından roket atılmasıyla bir evde 6 çocuğun ve başka sivillerin öldüğüne dair bir haber duyduk. Marjah’daki bu operasyon ile ilgili neler biliyorsunuz?
Matteo dell’Aira: Biz bilmiyoruz. Demek istiyorum ki ben de buna dair haberleri gazetelerden okuyorum. Fakat, bunun savaşın bir yan etkisi olduğunu çok iyi biliyoruz. Bazı büyük beyinliler savaşın problemleri çözmek için iyi bir yöntem olabileceğini düşünseler de ne yazık ki gerçek bu değil, çünkü her savaş çok fazla müsamaha, çok fazla ölü insan yaratır ve siviller, halk, halkın büyük çoğunluğu çok acı çeker. Özel olarak bu olaya dair bilgim yok. Sadece okuyorum. Ama iki gün önce hastanemize göğsünde kurşunla 7 yaşında bir erkek çocuğu geldi. Ve kuşkusuz, bu 7 yaşındaki çocuk her açıdan kesinlikle masum.
Amy Goodman: Basın bildiriniz çok güçlü. Bildiride, Acil Yardım’ın Birleşik Devletler’in liderliğindeki uluslararası koalisyon güçleri tarafından bu şiddetli savaş suçlarının işlenmesini kınadığı ve yaralılara acil yardım ulaşmasını garanti etmek adına insani yardım yolları açılması çağrısında bulunduğu söyleniyor. Yine bildiride, personelinizin düzinelerce yaralıyı hastanelere ulaştırmak isteyen araçların askeri barikatlar tarafından engellendiğini haber verdiği söyleniyor. Bu doğru mu?
Matteo Dell’Aira: Evet, bu doğru. En az 22 –daha az yahut daha çok- hastanın hastanemize naklinin engellenme nedeniyle gerçekleşemediğini ifade etmiştik. Ve hatta bizim ve Acil Yardım’ın çok iyi bildiği üzere, bu 22 sayısı gerçekten ama gerçekten toplam yaralı sayısının yanında bir hiçtir diye ekleyebilirim. Şuan Marjah’da medyada çıkan haberlerden çok daha fazla yaralı olduğu konusunda eminiz, çünkü her savaş birçok yaralanmaya sebebiyet verir. Birtakım insanlar savaşın cerrahi bir çözüm olabileceğini yahut haklı sebeplerle çıkabileceğini söylese de,teknik olarak kesin olan bir şey varsa, bu da bizim on yılı aşkın bir süredir bu savaşın etkilerini gördüğümüzdür. Ve her seferinde gördüğümüz birçok,birçok insanın,sivilin zarar gördüğüdür. Ama savaşın problemler için bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Bunu hiçbir suretle düşünmüyorum. Savaş bir çözüm değildir, sadece trajedidir, yalnızca trajedidir. Ve biz bu trajediyi hastanedeki acil servisimizde her gün, günün yirmi dört saati hissedebiliyoruz.
http://www.democracynow.org/2010/2/17/group_nato_forces_blocking_wounded_afghan adresinde yayımlanan mülakattan çevrilmiştir.
13-14 Şubat 1945 Dresden Bombardımanı'nın 65. yıldönümünde Dresden'de toplanıp bir yürüyüş gerçekleştirmek isteyen neo-naziler, Almanya'nın birçok bölgesinden kente gelen antifaşistlerin direnişiyle karşılaştı ve amaçlarına ulaşamadı. Aşağıda Almanya'dan bir okurumuzun 13 Şubat Cumartesi günü yaşananlara dair gözlemlerini bulabilirsiniz:
Dresden, bundan tam 65 yıl önce ABD ve İngiliz Hava Kuvvetleri’nin üç gün süren bombardımanıyla yıkıntı, kül ve kömürleşmiş insan bedenlerinden bir ateş topuna döndü. Felaketin sorumluluğu sadece şehre doğru ilerleyen Kızıl Ordu'ya gözdağı vermek isteyen müttefiklerde değil, aynı zamanda halen çalışır durumda olan silah
fabrikalarını, ikmal yollarını canlı kalkanlarla korumak için savaştan kaçan göçmenleri şehirde toplayan Nazi yönetimindeydi de. Dresden Bombardımanı, Propaganda Bakanı Goebbels için, Almanya'nın bu savaşın suçlusu değil, kurbanı olduğunun deliliydi. Bu çarpıtma, bugün neonazilerin “Bomba Holokostu” (Bombenholocaust) kavramında yaşatılıyor.
Dresden şehri, kendini Guernica, Grozni, Monrovia, Bağdat, Hiroşima gibi savaşın yıktığı şehirlerle birlikte, yasayan bir savaş uyarısı olarak algılıyor. Ancak şehrin bugüne kadar bu durumun faşistlerce istismar edilmesini engellemek için somut bir şeyler yaptığını söylemek zor. 1998’den beri şehir, her 13 Şubat’ta tüm Avrupa’dan faşistler için Kabe’ye dönüşüyor. Her yıl neredeyse benzer ritüel
tekrarlanıyor; şehrin kiliseleri çanlarını çalıyor, sinagogda dua ediliyor, Belediye Başkanı derin ve hüzünlü bir konuşma yapıyor,mumlar yakılıyor, yollarda oturma eylemi yapan bir avuç antifaşist,yasal yürüyüş hakkını engelledikleri için polis tarafından gözaltına alınıyor ve şehir neonazilerin insafına terk ediliyordu. “-Du” diyorum,durumdan güç alan faşistlerin, gecen yıl 65.yıldönümü dolayısıyla II.
Dünya Savaşından sonraki en büyük faşist yürüyüşü organize edeceklerini açıklamalarına ve antifaşistlerin bu yürüyüşü durdurma kararını almalarına kadar.
Dresden Nazifrei (Nazisiz Dresden) İnisiyatifi bu şartlarda doğdu; geniş bir imza kampanyasıyla göçmen örgütlerinden, sendikalara, die Linke’den (Sol Parti), die Grünen’e (Yesiller), Piraten Partei’a (Korsan Partisi), punk gruplara, sanatçılara, globalizm karşıtlarına, öğrenci birliklerine, kiliselere ulaşıldı. İnisiyatif, sınırlarını mümkün olduğu kadar geniş tutarak, ancak hedefini de açık ve net belirleyerek bu çok farklı çevrelerden gelen grupları bir arada tutmak, koordine etmek gibi ağır bir önderlik görevini üstlenmiş oldu. Katılımcıların yapıcı katkıları da burada anılmalı.
Faşistlerin de benzer bir süreçle tüm olanaklarını seferber etmeleri, gerilimi hisseden Saksonya Eyaleti Meclisi’ni harekete geçirdi. 20 Ocak’ta merkez sağ CDU ve liberal FDP oylarıyla kabul edilen yeni bir toplantı yasasıyla hem faşistlerin gösterisini hem de “şiddet yanlısı karşı gösterileri” yasaklayacak düzenlenmeler yapıldı. Ancak bu alelacele yapılmış, istismara açık yasanın daha çok karşı
göstericileri durdurmaya yönelik olduğunun anlaşılmasıyla birlikte, hem Yeşiller hem de Sol Parti milletvekilleri yasayı iptal için yasal yollara başvurdular. Ardından yürüyüşün yasaklanmasına dair başvuruyu Yüksek Mahkeme, fikir özgürlüğü gerekçesiyle reddetti. Yürüyüşün rotası, Yahudilerin toplama kamplarına yollandığı tren garından
başlayacak, sol semtlerden geçerek şehir merkezine ulaşacaktı. Böylece vatandaşların(!) yasal haklarını kullanmasını engelleyeceklere, kullandıkları yol ne kadar barışçı olursa olsun, yaptıklarının suç olacağı ve şiddet kapsamında değerlendirileceği ifade edilerek antifaşistlerin kriminalize edilmesinin yolu açıldı. Savcılık bu kapsamda önce Dresden Nazifrei’in afişlerini yasakladı, ardından netteki sayfasının kapatılması kararını aldı. İnisiyatif hemen başka bir sayfa açtı ve illegal ilan edilen afişler yine de yapıştırıldı, hem de tüm Almanya’da. Afişlemeye çıkanlara Sol Parti’den milletvekilleri eşlik etti ve beraber tutuklandılar, haklarındaki suç duyuruları halen savcılıkta. Bunun üzerine
kampanyanın merkezleri, afişlerin dağıtımını yapan solcu dükkanlar basıldı. Afişlere, bilgisayarlara el konuldu. Çağrıya uyanlar “yasadışı” bir iş yaptıklarını, bilinçli olarak “suç” işlediklerini ve somut sonuçlarına katlanacaklarını bilerek gelmeliydiler.
Belediye başkanı "solcuları da" istemiyor!
Belediye Başkanı Frau Orosz, “biz sağcılar kadar solcuları da istemiyoruz” yollu mesajlar verdi, adını vermedikleri bombardımandan kurtulan insanların sırf kavgacı solcular gelecek diye, korkup anmalara katılamayacak olmaları titrek bir ses tonuyla anlatıldı, tv’lerde. İnsanlara acılarını huzur içinde anma şansı bile vermeyecek
bu başıbozukları Dresden’in en az neonaziler kadar istemediği söylendi. Sırf bir şey yapılmadı denmesin diye bir insan zinciri oluşturulmasi kampanyası açıldı. Bu durum, her ne kadar “cici” karşı göstericileri yaratmak için atılmış bir adım da olsa, o güne kadar atıl duran “sıradan” vatandaşın ve merkez partilerin harekete geçmek
zorunda kalmasının adımı olarak da antifaşistlerin hanesine yazıldı.
13 Şubat sabahı, kar altında Dresden kenti, bu ucu açık savaşa sahne olmaya hazırdı. Almanya’nin her yerinden Dresden’e yollanan robocoplar, tazyikli su araçlarıyla, biber gazlarıyla, helikopterleriyle hazırdılar. Faşistler, bir kısmını önceden şehre
yığdıkları güruhla, tren garına Avrupa’nın her köşesinden gelecek diğer faşistleri karşılamak üzere hazırdılar. Elbe Nehri’nin öte yakasındakı şehir merkezinde toplu dua edenler, el ele tutuşarak faşistleri sevgiyle durduracaklarını iddia edenler hazırdı. Belediye Başkanı yine son derece etkileyici, iç yakıcı konuşmasına, ezberlenmiş mimikleriyle hazırdı.
Antifaların bir kısmı, tren raylarının üzerine oturmuşlar, tren garını kuşatmışlardı. Kilit sokaklarda oturma eylemleri başlamıştı. Bekleyişin gerginliği, antifaşist sanatçıların şarkıları, gerilla tiyatroları, karnaval dansları ve futbol toplarıyla yumuşatılıyordu. Sadece polise, faşistlere değil amansız soğuğa ve yarı erimiş kara karşı uzun bir gün önlerindeydi. Dresdenli Antifalar konuklarını sıcak kahve ve çayla ağırladılar. Bir diğer gözde ikramsa yedek çoraplar oldu. Koordinasyon, Twitter ve Wap-ticker üzerinden sağlanıyordu. Twitter’den hedef şaşırtmaya, yanlış haber yollamaya calışan faşistlerin önceden kararlaştırılmış bir sisteme karşı hiçbir şansı yoktu.
Tren garında bekletilen ve henüz yürüyüşe geçirilmeyen kitle demir parmaklıklar ve polislerce antifalardan ayrılmıştı. Giderek sabırsızlaşan ve hatta kendi eylem görevlileriyle itişen kakışan faşolardan bir kısmı, uyanıklık ederek arka köprü üzerinden gardan çıkmaya kalkışsa da hemen geri püskürtüldü.
Bu arada sokak girişlerindeki yaklaşık yüzer kişilik oturma eylemcileri polis tarafından tavizsizce toplandı. Ancak koordinasyonun bilinçli müdahalesiyle, şehre otobüslerle sokulmadıkları için alternatif yollardan yaya olarak bu noktalara yönlendirilen yaklaşık 2000 eylemci kısa sürede barikatlara intikal ettiler ve dengeyi antifa adına değiştirdiler.
Çatışmaların başladığı tren garı bölgesindeyse polis eylemcilere o soğukta, uyarı yapmadan tazyikli su ve gazla müdahale etti, aynı anda faşistler de saldırıya geçtiyse de direniş kırılmadı.
Tam bu sırada şehir merkezinde aralarında eyalet başkanının da bulunduğu yaklaşık 10-15 bin kişi el ele tutuşarak sembolik bir kuşak oluşturmakla meşguldüler. Polis tarafından diğer antifalarla birleşmeleri engellenen bir grup antifa da bu eyleme katıldı.
Antifaşistlerden neonazilere: "Ağlayın o zaman"
Öte yandan otobandan geri yollanan faşistler de yaklaşık 3000 kişilik bir grupla şehre doğru yürüyüşe geçmişlerdi, sürekli helikopter kontrolüne rağmen polis, yürüyüş rotası dışında hareket eden bu grubu görmezden geldi. Anti faşistler bu yönden bir saldırı beklemediği için, bu grup direnişle karşılaşmadan sol semtlere ve alternatif gençlik merkezlerine doğru yönünü değiştirdi. Tam bu sırada şehirde
küçük gruplar halinde gözetleme amaçlı gezinen antifalarla ilk sıcak temas gerçekleşti. Birkaç yıldır faşistler, bilinçli olarak anarşistlerin, komünistlerin giyim tarzını benimsediğinden, hatta pek çoğunun üstünde che t-shirtleri, rozetleri olduğundan, bazen karşı tarafın kimliğini anlayamamaktan kaynaklı sorunlar çıktı. Antifa ilk ağır yaralılarını burada verdi. Çatışmanın giderek büyümesi üzerine polis araya girerek tampon oluşturdu. Bu sırada Koordinasyon Komitesi tarafından, çatışmadan haberdar olan oturma eylemcilerine yerlerini terk etmemeleri çağrısı
yapılıyordu. Durum gözden geçirildikten sonra bir miktar eylemci çatışma bölgelerine kaydırıldı. Tamamen düzenini kaybeden ve ne yapacağına karar veremeyen faşistlerin farklı yönlere yürüme çabaları direniş karşısında sonuçsuz kaldı. Polisin alternatif yol teklifi de antifaların blokajına takıldı. Bu noktadan sonra polis, faşistlerin
can güvenliğini sağlayamayacağını anladı, yürüyüşü ne pahasına olursa olsun yaptırma hedefinden vazgeçti ve sadece güvenli bir geri çekilmeyi garanti edebileceklerini söyledi. Bunun üzerine faşistler polisi tehdit ettiyse de yapılacak bir şey yoktu. Ne “Alman gençliğine yol açın” sloganları ne de “biz buraya halkımız için üzüntümüzü
göstermeye geldik” yollu halka seslenme çabaları işe yaradı. Antifalar hep beraber “ağlayın o zaman” (heul doch!) sloganları eşliğinde yolu bir süre daha kesti. Faşolar, toplu halde tramvaylara bindirilerek şehir dışına çıkarıldılar. Avrupa’nın dört bir yanından bu büyük güne katılmak için akın akın koşan faşistlerse tren garını görmekten öteye gidemediler. Polisin eşlik ettiği trenlerle geri yollandılar. İliklerine kadar aşağılanmayı kendilerine yediremeyen faşistler geri döndükleri şehirlerinde olaylar çıkardılar, antifaşist yapılanmalara saldırdılar. Bunlardan 200 kadarı geçici olarak gözaltına alındı.
Daha önce benzer eylemliliklerden geri dönüşlerde otobanda saldırılarin olması nedeniyle şehir dışından gelen antifalar toplu konvoylar halinde geri döndüler. Şehirde kalanlar kısa bir kutlamanın ardından benzer şekilde dikkatlice dağıldılarsa da birkaç küçük saldırının olduğu haberi alındı.
Eylemin bir diğer başarılı yönü, polisin tüm provakasyonlarına rağmen, antifaların üzerinde anlaşıldığı şekilde sakin kalmaları oldu. Basının ve savcılığın özlemle beklediği yanmış, yıkılmış şehir görüntüsü kozu verilmedi. Polis Sendikası yine de milletvekillerinin açıktan halkı yasalara karşı gelmeye çağırmasını şiddetle protesto etti.
Belediye Başkanı Frau Orosz, faşistleri sevginin gücünün ve el ele tutuşanların engellediğini savunsa da ilk gün tamamen arkasında olan anaakım basın bile bu söylemin komikliğini fark ederek çark etti ve bir takım milletvekilerinin de resmen yaptığı gibi Frau Orosz’dan antifalara teşekkür etmesini talep ettiler.
Dresden deneyimi, doğru temeller üzerinde yükseltilen, doğru önderlikte somutlanan antifaşist bir savaşımın neleri başarabileceğini gösterdi. Statükoları sorgulayacak, ufukları yeniden tanımlayacak, yeni tarz bir direniş kültürünün, geniş tabanına rağmen, bu tabanı gerektiği gibi aktif mücadeleye katabilecek cesur ayak sesleri bunlar. Yaşananlar daha yoğun tartışılmayı, daha eleştirel bakılmayı
hak ediyor muhakkak. Ancak şu an direnişin mimarlarına, katılımcılarına en içten, en coşkulu devrimci selamlarımı yolluyorum ve ortak sloganı bir kez daha en yüksek sesle tekrarlıyorum: NO PASARAN!

Naomi Klein
G-7 maliye bakanlarına inanacak olursak Haiti çok uzun zamandır hak ettiği bir şeyleri elde etme yolunda: dış borçlarının tamamen “affı”. Haitili ekonomist Camille Chalmers, Port-au-Prince’te bu gelişmeleri ihtiyatlı bir iyimserlikle izlemekte. El Cezire’ye borç iptalinin iyi bir başlangıç olduğunu söylüyor, fakat “Çok daha öteye gitme zamanı. Borcun yıkıcı sonuçlarının telafisi ve tazmininden bahsetmeliyiz” diye ekliyor. Bu söylemin ana fikri Haiti’nin tek edilmesi gereken bir borçlu olduğu. Chalmers’ın iddiası, Haiti’nin alacaklı, biz Batı’dakilerin ise derin biçimde borçlu olduğumuz.
Haiti’ye borcumuzun dört ana kökeni var: kölelik, ABD işgali, diktatörlük ve iklim değişikliği. Bu iddialar ne saçma ne de sadece retorikle sınırlı. Bunlar yasal kurallar ve anlaşmaların birçok defa ihlaline dayanıyor. Aşağıda çok kısaca Haiti sorununun önemli noktaları var.
Kölelik Borcu. Haitililer 1804 yılında Fransa’dan bağımsızlılarını kazandıklarında, üç asır boyunca çalınan emeklerinden menfaat sağlayan güçlerden bunun telafisini talep etmelerine dair bütün haklara sahip olacaklardı. Ne var ki Fransa, bedava çalışmayı reddederek köle sahiplerin servetlerini çalanların Haitililer olduğu konusunda insanları ikna etti. Böylece 825 yılında küçük bir savaş gemisi filosu eski sömürgeyi yeniden köleleştirmek tehdidiyle Haiti açıklarında demirledi, Kral 10. Charles tahsilata gelmişti: 90 milyon altın frank – Haiti’nin o zamanki yıllık gelirinin 10 misli. Reddedilmesinin ve ödenmesinin hiçbir yolu olmaksızın, genç devlet kapatılması 122 yıl sürecek bir borç ile zincirlendi.
2003 yılında ülkeyi felce uğratan bir ekonomik ambargoyla yüz yüze kalan Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide, Haiti’nin bu çok eskiye dayanan soygun hakkında Fransa’ya dava açacağını açıkladı. Aristide’nin eski avukatı Ira Kurzban bana, “İddiamız sözleşmenin geçersiz bir anlaşma olduğu, çünkü anlaşma uluslararası toplumun köleliği bir bela olarak addettiği zamanlarda yeniden köleleştirme tehdidine dayanıyor” demişti. Fransız devleti durumdan, olayı mahkeme haricinde tutmayı sağlaması için Port-au-Prince’e bir arabulucu gönderecek kadar endişelendi. Fakat sonunda problemleri ortadan kaldırıldı: dava hazırlıkları yoldayken Aristide iktidardan devrildi. Dava kayboldu, ancak birçok Haitiliye göre telafi talebi hâlâ geçerli.
Diktatörlük Borcu. Haiti 1957 yılından 1986’ya dek küstahça kleptokraik* Duvelier rejimi ile yönetildi. Fransız borcunun aksine, Duvalierlere karşı dava Haitililerin birikimlerinin izini karmaşık bir İsviçre bankası ağı ve hesapsızca harcanan kaynaklarda bulan birkaç mahkemeye dönüştü. Kurzban 1988’de, ABD’de Miami Bölge Mahkemesi görevden alınan başkanın “504 milyon dolardan fazla kamu kaynağını zimmetine geçirdiğine” karar verirken “Baby Doc” lakaplı Jean-Claude Duvalier’e karşı dönüm noktası olan bir dava kazandı.
Haitililer tabii ki hâlâ geri ödemelerini bekliyorlar, ancak bu kayıplarının sadece başlangıcıydı. Ülkenin alacaklıları 20 yıldan fazladır, Duvalierler tarafından yapılan ve t844 milyon dolar olduğu tahmin edilen, büyük kısmı IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlara ait olan devasa borcun Haitililer tarafından ödenmesinde ısrar ediyorlar. Haitililer sadece borçları ödemek için her yıl on milyonlarca dolar ödüyor.
Büyük bir kısmı hiçbir zaman Haiti’de harcanmamışken yabancı alacaklıların Duvalierlerin borcunu tahsil etmesi meşru muydu? Birleşmiş Milletler yabancı borçlar konusunda Bağımsız Uzmanı Cephas Lumina’ya göre Haiti’nin durumu dünyadaki tiksindirici borç konusuna en iyi örneklerden. Sadece buna dayanarak borç kayıtsız şartsız iptal edilmeli.
Ancak Haiti borçlarının tamamen silindiğini görse bile (büyük bir “bile”), bu durum halihazırda tahsil edilmiş gayrı meşru borçların tazmini haklarını yok etmeyecek.
İklim Borcu. Kopenhag’daki iklim zirvesinde birkaç gelişmekte olan ülke tarafından savunulan, iklim borcu konusunun apaçık ortada olduğuydu. İklim krizini irdelemekte göz alıcı biçimde başarısız olan zengin ülkeler, krizin oluşumunda çok az payı olan, ancak krizin etkileriyle bununla orantısız biçimde karşı karşıya kalan gelişmekte olan ülkelere borçlu. Kısacası: kirleten öder. Haiti’nin özellikle ikna edici bir alacak hakkı var. Ülkenin iklim değişikliğine katkısı kayda değer değil; Haiti’nin kişi başına karbondioksit emisyonu ABD’nin yüzde 1’i kadar. Ancak Haiti bir göstergeye göre iklim değişikliğinden en sert darbeyi alacak ülkeler arasında, sadece Somali Haiti’den daha savunmasız.
Haiti’nin iklim değişikliğine karşı savunmasızlığı sadece coğrafi konumundan kaynaklanmıyor. Evet, artan biçimde şiddetli fırtınalarla karşılaşıyor. Ancak sorunları afetlere, afetleri de gerçek felaketlere dönüştüren ülkenin zayıf altyapısı. İklim değişikliğiyle bağlantılı olmasa da deprem en önemli örnek. Ve gayrı meşru borç ödemelerinin en yıkıcı bedellerinin nihayet ortaya çıkacağı yer de bu nokta. Yabancı bir alacaklıya yapılan her ödeme, yola, okula, elektrik hattına harcanmayan paraydı. Ve bu gayrı meşru borç, IMF ve Dünya Bankası’nı, alınan her yeni borç için ülkeye, Haiti devletinin ekonomi üzerindeki denetimini kaldırmayı ve kamu sektöründe daima daha çok kesintiyi de içeren ağır koşullar yüklemek konusunda güçlendirdi. İstenilenlere uymadaki başarısızlık, 2001’den 2004’e kadar bir yardım ambargosuyla, Haiti’nin kamusal alanının ölüm çanlarıyla cezalandırıldı.
Şimdi tarihle yüzleşmeye ihtiyacımız var, çünkü tekerrür tehlikesi barındırıyor. Haiti’nin alacaklıları şimdiden, ülkede sömürünün en yüksek olduğu işlerden olan konfeksiyon sektöründeki üretimi beş katına çıkarmaya zorlamak için deprem yardımlarına olan çaresiz ihtiyacı kullanıyor. Haitililerin bu görüşmelerde hiçbir konumları yok, çünkü telafi ve tazmin sürecinin tam ve saygın katılımcıları değil, pasif yardım alıcıları sayılıyorlar.
Dünyanın Haiti’ye olan borcunu hesaplamak, bu zehirli dinamiği kökten değiştirecektir. Onarılacak gerçek yolun başladığı yer burasıdır: Haitililerin tazminat haklarının tanınması.
Ekonomist Camile Chalmers ile eşim Avi Lewis tarafından yapılan söyleşi bugün (11 Şubat 2010) El Cezire English’de detaylı bir haber olarak yayımlandı. “Haiti: Yeniden İnşa Politikaları”, diğer birçok kanalda pasif kurbanlar olarak gördüklerimizin aksine, ülkelerini bağımsızlık ve adalet fikirleri temelinde nasıl yeniden kuracaklarına dair fikirlerle dolu bir halkın çok ilginç portresini sunuyor. Dosya, The Shock Doctrine kitabımın araştırmacılarından olan eski iş arkadaşım Andréa Schmidt tarafından yapıldı ve Haiti’de felaket kapitalizminin önlenmesiyle uğraşan herkes için çok önemli bir bakış açısı.
(Haiti: Yeniden İnşa Politikaları dosyası http://english.aljazeera.net/programmes/faultlines/2010/02/201021113542380300.html adresinden izlenebilir, ç.n.)
*Kleptokrasi: Kleptomani ile bürokrasi kelimelerinin bileşiminden oluşur. Kelime ilk kez İngiliz Ekonomist Peter Bauer tarafından kullanılmıştır. Kısaca “hırsızların yönetimi” olarak adlandırılabilir.
Naomi Klein: Ödül gazeteci, yazar, “No Logo: Küresel Şirketler Hedef Tahtasında”, “Tel Örgüler ve Pencereler” ve son olarak henüz Türkçe’ye çevrilmeyen “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi” kitabının yazarı.
http://www.zcommunications.org/haiti-a-creditor-not-a-debtor-by-naomi-klein adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.