Content feed Comments Feed

Asi kentler & Kentsel direniş

8 Ocak 2013 Salı

Körfez Savaşı gazilerinden olan Vince Emanuele, Veterans Unplugged Radio için Profesör David Harvey ile son kitabı “Asi Kentler”den yola çıkarak, geçmişin ve günümüzün kentleşme anlayışı ve kentin sermaye beklentileri doğrultusunda dizaynına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi.

Vince Emanuele: Kitabınız, “Asi Kentler”in önsözüne, 1970’ler süresince Paris’te yaşadığınız deneyimi tanımlayarak başlıyorsunuz; “Uzun, devasa inşaatlar, otoyollar, ruhsuz sosyal konutlar ve eski Paris’i yutma tehdidi taşıyan sokaklardaki tekelleştirilmiş metalaştırma… Paris, 1960’lardan itibaren açık şekilde varoluşsal bir krizin ortasındaydı. Eski Paris varlığını sürdüremedi. Ayrıca 1967 senesi aynı zamanda Henry Lefebvre’in ufuk açıcı ‘Kent Hakkı’ kitabını yazdığı senedir.” 1960’lar ve 70’lerdeki bu dönemden bahsedebilir misiniz? Nasıl kent düzeni ile ilgilenir hale geldiniz? Ve “Asi Kentler”i yazmanızdaki itici güç neydi?

David Harvey: Dünya çağında 1960’lara tarihsel olarak çoğunlukla kentsel krizler dönemi olarak bakılır. Örneğin ABD’de 1960’lar birçok kentin tutuştuğu bir zamandır. Los Angeles, Detroit gibi birçok kentte isyanlar oldu, neredeyse devrimler gerçekleşiyordu ve tabii ki 1968 yılında Dr. Martin Luther King suikastının ardından 120’den fazla Amerikan kenti irili ufaklı toplumsal kargaşa ve isyan hareketine maruz kaldı. ABD’dekilerden bahsediyorum, çünkü gerçekte meydana gelen kentin modernize edilmesiydi. Kent, otomobil çevresinde modernize ediliyordu; varoşlar çevresinde modernize ediliyordu. Şu anda “Eski Kent” ya da 1940’lar ve 50’ler boyunca kentin politik, ekonomik ve kültürel merkezi olan şey geride kalmış durumda. Hatırlayın; bu yönelimler ileri kapitalist dünya genelinde vuku buluyordu. Dolayısıyla sadece ABD’de değildi. Eski yaşam tarzının parça parça edildiği İngiltere ve Fransa’da da ciddi problemler vardı –bunun, kendisine özlem duyulması gerektiğini düşündüğüm bir yaşam tarzı olduğunu düşünmüyorum, fakat bu eski yaşam tarzı bir kenara itildi, yerine ticarileştirme, mülkiyet, emlak spekülasyonu, otoyol inşası, otomobiller, varoşlaşma temelli yeni bir yaşam tarzı geldi ve tüm bu değişimlerle birlikte artan eşitsizlik ve toplumsal huzursuzluğa şahit olduk.

Söz konusu zamanda nerede olduğunuza bağlı olarak, bunlar katı sınıfsal eşitsizlikler veya belirli azınlık gruplarını odağına almış sınıfsal eşitsizliklerdi. Örneğin, ABD’de bunlar açık biçimde, istihdam olanağı ya da kaynağı bakımından çok az şeye sahip olan şehir merkezinde yoksul mahallelerde yerleşik Afro-Amerikalılardı. Dolayısı ile 1960’lar dönemi, kentsel kriz olarak bahsedilen bir zamandı. Geriye gidip 1960’lardan beri kentsel krize ilişkin ne yapıldığını araştıran tüm komisyonlara baktığınızda, İngiltere’den Fransa’ya ve ABD’ye dek uygulanmış hükümet programları vardır. Benzer bir şekilde hepsi de bu “kentsel kriz”den bahsetmeye çalışıyordur. Ben bunu üzerinde çalışma yapmak için çok enteresan bir başlık ve yaşamak için travmatik bir deneyim olarak buldum. Biliyorsunuz, giderek daha zengin hale gelen bu ülkeler, arkalarında, kentleştirilmiş gettolarda tecrit edilen ve mevcut olmayan insanlarmış gibi davranılan insanlar bıraktılar. 1960’ların krizi can alıcı ve Lefebvre’in çok iyi anladığını düşündüğüm bir krizdi. Lefebvre, bu alanlardaki insanların söz konusu alanların nasıl görünmesi gerektiğine ve buralarda ne türden bir kentleşme sürecinin meydana geleceğine karar verecek bir ses olması gerektiğine inanıyordu. Aynı zamanda, sanayileşmiş kapitalist ülkelerin tamamında kentsel alanları tamamen sarmaya başlayan emlak spekülasyonu dalgasını etkisiz hale getirmeyi umarak direnenlerin…

Vince Emanuele: Kitabın birinci bölümünde şöyle yazıyorsunuz: “Ne tür bir kent istediğimiz sorusu, nasıl bir insan olmak istediğimiz, ne türden toplumsal ilişkiler amaçladığımız, üzerine titrediğimiz doğayla nasıl ilişkiler amaçladığımız, ne tür bir yaşam arzuladığımız, hangi estetik değerleri savunduğumuz sorusundan ayrılamaz.” Bununla birlikte, söz konusu görüşe, içinde yaşadığımız neo-liberal bağlamdan açık bir şekilde bahsederek giriş yapıyorsunuz. Bölümün ileriki kısımlarında, “kent hakkı”nın nasıl görünebileceğini kafamızda canlandırmamıza muhtemelen yardım edecek ve incelenecek bir tarihsel olay olarak Paris Komünü’nden bahsediyorsunuz. Üzerine kafa yorabileceğimiz ve Paris Komünü’nü de içeren başka tarihsel olaylar var mı? Karşılaştığımız meydan okumalardan, özellikle de neo-liberal bağlam dâhilindekilerden bahsedebilir misiniz?

David Harvey: İnşa etmeyi arzuladığımız kent planının, kişisel arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı çok önemli bir plan olarak yansıtması gerektiğini düşünüyorum. Biliyorsunuz; toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi ve kentsel çevre çok önemlidir. Bu yaklaşım ve yönelimleri nasıl geliştiririz? Bu önemli. Dolayısıyla, New York gibi bir şehirde yaşıyorsanız şehri gezmelisiniz, kendiniz taşımalısınız ve diğer insanlarla çok belirli bir düzen içinde uğraşmalısınız. Herkesin bildiği üzere New Yorklular birbirine karşı soğuk ve hareketli olma eğilimi gösterirler. Bu, birbirlerine yardım etmedikleri anlamına gelmiyor, ancak günlük koşuşturmayla ve sokaklardaki, altgeçitlerdeki devasa miktardaki insanla başa çıkmak için, kentle belirli bir düzen içinde pazarlık etmelisiniz. Aynı sebeple, kenar mahallelerdeki etrafı çevrili güvenlikli sitelerde yaşamak, günlük yaşamın neden ibaret olması gerektiğine ilişkin belli bir düşünüş biçimine neden olur. Ve bunlar, çoğunlukla belli toplulukları, çevrede meydana gelen şeyler pahasına güvenlikli ve seçkin tutmayı içeren farklı politik yaklaşımlara evrilir. Bu toplumsal ve politik yaklaşımlar, oluşturduğumuz çevrenin niteliğiyle yaratılır. Bu, benim için çok önemli bir fikirdir: kentsel çevreye devrimci müdahalelerin birçok tarihsel emsali vardır. Örneğin 1871 yılında Paris’te, insanların farklı bir kentleşme biçimi istedikleri bir yaklaşım türü vardı; farklı niteliklerden insanlarsın orada yaşamasını istediler; bu, zenginler sınıfına, o zaman meydana gelen spekülatif müşteri gelişimine bir tepkiydi. Bu yüzden orada farklı türden ilişkiler talep eden bir ayaklanma vardı: sosyal ilişkiler, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve sınıfsal ilişkiler.

Buna bağlı olarak, diyelim ki kadınların rahat hissedeceği bir şehir kurmak istiyorsanız, şu anda tipik olarak sahip olduklarımızdan çok daha farklı bir şehir kurarsınız. Tüm bu sorular, ne türden bir şehirde yaşamak istediğimiz sorusuyla birbirine bağlı. Bunu, nasıl bir insan olmak istediğimizden, nasıl cinsiyet ilişkileri, nasıl sınıfsal ilişkiler istediğimizden ve benzerlerinden ayıramayız. Bana göre, farklı bir yöntemle, farklı bir felsefeyle, farklı amaçlarla kent kurma projesi çok önemli bir fikir. Bazen, devrimci hareketler bu fikrin arkasında olmuştur; Paris Komünü gibi. Ve 1919’da Seattle dolaylarında gerçekleşen genel grev gibi bahsetmemiz gereken birçok başka örnek var. 2001 yılında Buenos Aires’de söz konusu benzer şeyler oluyordu. 2003’te El Alto’da başka bir çeşit patlama oldu. Fransa’da son 20-30 yıl boyunca isyanlara ve devrimci hareketlere karışan banliyö bölgelerine şahit olduk. İngiltere’de zaman zaman, gerçekten de yaşanmakta olan hayat biçimine karşı bir protesto olan bu türden isyan ve ayaklanmalar gördük. Şu anda kentsel alanlardaki devrimci hareketler çok yavaş gelişiyor. Bütün kenti bir gece içinde değiştiremezsiniz. Bununla birlikte, şahit olduğumuz şey neo-liberal dönemde kentleşme biçimindeki dönüşümdür. Önceden, diyelim ki 1970’lerin ortalarında kentleşme, bu protestoların birçoğuyla karakterize edilirdi; birçok ayrışma vardı ve aslına bakılırsa bu protestoların çoğuna yanıt, özgüven, kişisel sorumluluk alma, rekabet, şehrin etrafı çevrili sitelere ve imtiyazlı alanlara bölümlenmesi şeklindeki bu neo-liberal ilkelere bağlı olarak şehrin yeniden tasarlanmasıydı. Neyse ki insanlar, 2001 yılında fabrika yönetimi devralmalarına ve meclisler kurulmasına öncülük eden hareketlerin olduğu Buenos Aires’teki gibi, zamanın belli bir noktasında vuku bulan devrimci dönüşümün kimi biçimlerine dair düşünmeye zorlandı. Gerçekten de, birçok bakımdan şehrin nasıl düzenleneceğini belirleyebiliyorlardı ve ciddi sorular sormaya başladılar: Kim olmak istiyoruz? Doğayla ne şekilde ilişkileneceğiz? Ne tür bir kentleşme istiyoruz?

Vince Emanuele: Bu dönemlerin bazılarından bahsedebilir misiniz? Mesela, varoşlaşmayı “ihtiyaç fazlası mamulün emilmesi ve böylece sermaye fazlası emilimi sorununun çözülmesi yöntemi”nin bir sonucu olarak ele alabilir misiniz? Başka bir deyişle, neden şehirlerimizin içi, bu belirli biçimlenişle oyulmakta? Bu soru, özellikle son 30-40 yıl boyunca tamamen harap edilmiş kuzey bölgelerindeki dinleyicilerimiz için önceden bilinen bir duruma ilişkin. Örneğin şu anda arabanızı Chicago şehir merkezine bir günlük park etmeniz 60 dolara mal olurken, varoşlarda eroin kullanımında patlama var ve azınlık mahalleleri, şiddetin, yoksullaştırmanın ve polis baskısının istilası altında. Bu süreçlerden bahsedebilir misiniz?

David Harvey: Bu bir kez daha çok uzun süren bir süreç. 1930’lara ve Büyük Buhran’a dönmeme izin verin. Şu soruyu soralım: Büyük Buhran’dan nasıl çıktık? Ve Büyük Buhran süresince sorun neydi? Herkesin saptadığı büyük sorunlardan biri, güçlü bir piyasa olmamasıydı. Üretim kapasitesi vardı. Ancak sorunu çözmek için gelir akışı yoktu. Bu nedenle, çevrede gidecek yeri olmayan bir sermaye fazlası mevcuttu. 1930’lar boyunca, bu artık sermayeyi harcamanın yöntemini bulma arayışıyla ümitsiz girişimler gerçekleşmişti. Elinizde Roosevelt’in “İş Programı” gibi şeyler vardı. Biliyorsunuz; otoyollar ve bu türden şeyler yapmak. Yani o dönemlerde etrafta gezen artık sermaye ve artık emeği temizlemeye çalışmak. Ancak 1930’larda, II. Dünya Savaşı’nın gelişine dek bulunmuş gerçek bir çözüm yoktu. O andan sonra tüm artık, acilen savaş çalışmalarının içine –savaş malzemeleri ve benzerlerinin üretimine- çekildi. Çok sayıda insan orduya katıldı; çok miktarda emek bu yöntemle emildi. Böylelikle, II. Dünya Savaşı görünüşte Büyük Buhran sorununu çözdü. Bu durumda 1945 sonrasını sorabilirsiniz: Savaş bittikten sonra ne olacaktı? Bu fazladan sermayeye ne olacaktı? Sonrasında ABD’nin varoşlaşması vardı. Aslına bakılırsa, varoşların kuruluşu -o zamanlarda bu, zengin varoşların kurulması oluyor- artık sermayenin temizlenmesinin yöntemiydi. Önce otoyol sistemini kurdular, sonra herkes otomobil sahibi olmak zorunda kaldı ve sonrasında banliyödeki ev, işçi sınıfından kitleler için bir çeşit “saray” haline geldi. Tüm bunlar, ardında, şehir merkezindeki yoksul mahallelerinde yoksullaştırılmış bir ahali bırakmasına karşın gerçekleşti. Bu, 1950’ler ve 60’larda gerçekleşen kentleşme modeliydi. Sermayenin her zaman ürettiği artıklar şöyle bir işlev gördü: kapitalistler güne belirli miktarda bir parayla başlarlar, günü daha fazla parayla bitirirler. Şu soru ortaya çıkıyor: Günün sonunda bu parayla ne yaparlar? Bununla yatırım yapacakları, genişleyecekleri alan bulmaları gerekir.

Kapitalistlerin her zaman şu sorunu vardır: Daha fazla para elde etmek için genişleme ve fırsatlar nerede? II. Dünya Savaşı’nın ardından büyük genişlemeci fırsatlardan biri kentleşmeydi. Askeri-endüstriyel kompleks gibi ve buna benzer başka fırsatlar da vardı. Ancak başlıca fırsat, artıkların emildiği varoşlaşma aracılığıylaydı. Bu, 1960’ların sonlarındaki kentsel kriz gibi birçok sorun yarattı. Zira, sermayenin bilfiil kent merkezine geri döndüğü ve akabinde şehir içindeki yoksul mahallesini yeniden işgal ettiği bir süreçteyiz. Ondan sonra modeli tersine çevirir. Yoksullaştırılmış topluluklar artan bir biçimde dış kesimlere sürülmüş ve zengin kitleler şehrin merkezine geri taşınmıştır. Örneğin 1970’te New York’ta şehrin merkezinde neredeyse yok pahasına bir yer alabilirdiniz çünkü ortada muazzam bir emlak fazlası vardı ve kimse kentte yaşamak istemiyordu. Ancak bu tamamen değişti: şehir, tüketicilik ve finans için bir merkez haline geldi. Bahsettiğiniz gibi, arabanıza bir çatı temin etmek, bir insana ev temin etme bedeli kadar tutuyor. Gerçekleşen dönüşüm bu. Özetle, 1940’lar süresince meydana gelen kentleşme süreci 1960’lara da uzadı. Çok geçmeden, 1970’leri takip eden süreçte “yeniden kentleşme” vuku buldu. 1970’lerden sonra kentin merkezi aşırı zengin hale geliyor. Aslında Manhattan 1970’lerdeki satın alınabilir yer konumundan, aşırı zengin ve güçlüler için göz alabildiğine etrafı çevrili siteler güvenlikli bölgesi haline geldi. Bir yandan da, genellikle azınlık toplulukları olan yoksullaştırılmışlar, şehrin dışına sürüldü. Ya da New York’dan bahsedersek, insanlar şehrin dışındaki küçük kasabalara ya da Pennsylvania’ya kaçtılar. Bu genel kentleşme modeli, sermaye yatırımı için kârlı fırsatları nerede bulduğun sorusuyla ilgili. Gördüğümüz üzere, kârlı fırsatlar yaklaşık son 15 yıldır yetersiz. Bu süre boyunca, devasa miktarda para konut piyasasına, konut inşasına ve bununla ilgili geri kalan şeylere akıtıldı. Sonrasında, konut edindirme balonunun patladığı 2008 sonbaharına ne olduğunu gördük. Dolayısı ile kentleşmeye, artan üretkenliğin ve şayet varlığını sürdürecekse, bileşik büyüme anlamında yıllık yüzde 3 büyümesi gereken son derece devingen kapitalist toplumun ürününün soğurulacağı yöntemler arayışının bir ürünü olarak bakabilirsiniz. Kendi adıma soru şu: Önümüzdeki yıllarda yüzde 3’lük büyümeyi geçmişin kentleşme/varoşlaşma açmazını savuşturacak bir şekilde nasıl soğuracağız? Neye benzeyebileceğini kafada canlandırmak ilgi çekici.


http://www.zcommunications.org/rebel-cities-and-urban-resistance-by-david-harvey adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Erkan Çınar / Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Bu bölümde Neil Faulkner, Atina merkezli demokratik imparatorluğun yenilgiye uğratılmasının üzerine eğiliyor.

Yunanistan’daki en gelişmiş demokrasiye sahip olmakla birlikte, Atina aynı zamanda en zengin şehir devletti. Zenginliği, güney Attika’daki gümüş madenlerinden, deniz ticaretinden ve adım adım Atina İmparatorluğu’na dönüşen Ege şehir devletlerinin Pers karşıtı ittifakının önderliğini yapmasından geliyordu.

Yunanistan anakarasının daha muhafazakâr şehir devletlerine göre çifte tehditti. Demokrasinin Atinalı örneği, başka yerlerdeki oligarklara aşağıdan bir devrim korkusu salmıştı. Ve Atina İmparatorluğu’nun büyüyen serveti ve gücü, hasım şehir devletler arasındaki hassas güç dengesini tehdit ediyordu.

Milattan önce 5. yüzyılın ortaları ile birlikte demokratik-emperyalist Atina, Yunanistan üzerinde hegemonya kurmaya hazır gibi görünüyordu.

Milattan önce 431-404 arasındaki Peloponnes Savaşı, Atina önderliğindeki demokratik konfederasyona karşı Sparta önderliğindeki muhafazakâr ittifakı karşı karşıya getirdi. Atina yenildi, imparatorluk dağıldı ve demokratik davası yeni Sparta üstünlüğünün gölgesinde kaldı.

Savaş, hem imparatorluk üzerinde jeopolitik mücadele, hem de oligarklar ve demokratlar arasında sınıf mücadelesi şeklinde gerçekleşti. Yunan aristokratlarının, Makedon krallarının ve Romalı valilerin, milattan önce 510-506 yılları arasında başlayan Atina Devrimi’nin demokratik deneyimini yok ettiği uzun süreli karşı devrimin ilk aşamasıydı.

İkinci aşama milattan önce 330 yılında, Kral II. Philip’in Makedon ordusunun, Yunan şehir devletlerinin müşterek ordusu tarafından yenilgiye uğratıldığı Chaeronea Muharebesi çevresinde gelişmişti.

Şekli demokrasi Atina ve başka şehirlerde bir süre daha devam etti, ancak etkin güç başka yere kaydı. Milattan önce 336’da Tebes şehir devleti Büyük İskender’e başkaldırınca saldırıya uğradı, ele geçirildi ve tamamen yok edildi.

Radikal gelenekler çoğu kez, tarihin bakış seviyesinin altında, toplumun gizli derinliklerinde, halkın arasında, sömürüsüz, şiddetsiz, baskısız bir dünya, dönüşmüş bir dünya fikirlerinin olduğu yerde yüzyıllarca yaşarlar, muhalif azınlıklar arasında sürüp giderler. Yunan demokrasisi de böyle oldu.

Milattan önce 146’da, Yunan kitleler Roma egemenliğine karşı ayaklandılar, vergi tahsildarlarını ve ülke dışındaki toprak ağalarını kovdular ve eski demokrasilerini yeniden kurdular. 1871 Paris Komünü gibi, milattan önce 146’nın demokrasisi, yabancı işgalciler ve içerideki egemenlerden oluşan gerici ittifaka karşı savaşta yenildi.

Bu, Yunan demokrasisinin son nefesiydi. Çok önce, milattan önce 4. yüzyılın sonunda, Yunan aristokrasisinin çoğunluğunca desteklenen Makedon egemenliği onu boğmuştu.

Makedonya Krallığı; Yunan medeniyeti ile Balkan barbarlığının bir karışımıydı. Hükümdar ve maiyeti Helenizm’in bir merkeziydi ve Kral II. Philip kısmen Yunan şehir devletlerinin ağır piyade falanjlarına dayalı bir ordu tasarlamıştı.

Ancak Makedonya aynı zamanda, sözde otokratik monarşiyle gevşek biçimde birbirine bağlanan feodal toprak sahiplerinin ve kabile şeflerinin de bulunduğu bir konfederasyondu. Bu eğreti devlet iç ayaklanmayla cezalandırıldı. Makedonya kralının merkezi meşgalesi tahtını korumak ve ülkenin dağılmasını engellemekti.

İstikrarsızlık emperyalizmi yarattı. Kralın iktidarı, baronlarını sadakat ve hizmetlerine karşılık ödüllendirme yeteneğinde dayanıyordu. Kraliyet himayesindekileri finanse etmenin en kolay yolu savaş ve yağmaydı. II. Philip döneminde (M.Ö. 360-336) Makedonya Krallığı bütün güney Balkanlar’ı idare eden bir imparatorluk haline geldi.

Fetih; yağma ve haraç sağladı. Makedonya ordusu genişledi ve tamamen profesyonel bir güç halini aldı. Philip’in ayırt edici katkısı, bir “karma sınıflar” gücü yaratmak için üç ayrı askeri unsuru kaynaştırmaktı.

Krallık sınırlarındaki dağlı kabileler hafif piyadeleri sağlıyordu. Makedonya beylerinin aristokrat maiyetleri, feodal tipte ağır süvari oluşturmuştu. Ve özgür köylüler, Yunan tarzı ağır piyade falanjına dönüşmüştü. Krallık, elindeki insan hammaddesinin geleneksel savaşçı nitelikleriyle Yunan savaş biçiminin yöntem ve ilkelerini birleştirdi. Sonu., benzeri görülmemiş güç şeklindeki askeri mekanizmaydı.

Milattan önce 338’de, Yunanistan’ın orta kesimlerinde gerçekleşen Chaeronea Muharebesi’nde Makedonya ordusu, Yunan şehir devletlerinin bağımsızlığını yok etti. 7 yıl sonra kuzey Irak’taki Guagamela Muharebesi’nde ise Pers İmparatorluğu’nu yok etti.

Atinalılar, Persler’i ilk kez milattan önce 490 ve 480’de mağlup ettiler ve Türkiye’nin batısındaki Yunan şehirlerini özgürleştirdiler. Ancak sonrasında, nispeten geri kalmış olan Makedonya Krallığı’na boyun eğdiler. Ve Batı Asya’yı zaptetmeyi başaran, bu melez medeniyetti. Neden böyleydi?

Yunanistan’ın sadece yüzde 15’i ekilip biçilebilmektedir. Çok sayıdaki, küçük ve dağınık olan tarımsal ovalar dağ sıralarıyla birbirinden ayrılmaktadır. Her bir şehir devletinin bağımsızlığının dayanağı buydu. Milattan önce 5. yüzyılda toplanda birbirinden ayrı 1500 şehir devleti vardı.

Demokrasi, bu küçücük rakip devletlerin içinde koza gibi örülmüştü. Bunların en büyük ve en zengini olan Atina’da sadece 30 bin civarında yetişkin erkek yurttaş mevcuttu. Kadın, çocuk, yabancı ve köleleri de kapsayan toplam nüfus muhtemelen en az 200 bindi. Yunan demokrasisi dar ve parçalı bir toplumsal tabana dayanıyordu.

Jeopolitik bölünme, sonu gelmez yerel savaşlar anlamına geliyordu. Önce gelen devletlerle onların kendi müttefikleri arasındaki mücadele bazen geniş çaplı savaşlar anlamındaydı. Her zaman oldukça militarize edilmiş durumdaki Yunan toplumu, üretim fazlası yükseldikçe ve jeopolitik çekişme yoğunlaştıkça daha da militarize hale gelmişti. Peloponnes Savaşı bu yönelimin en üst düzeydeki dışavurumudur.

Gelmiş geçmiş hiçbir devlet, kalıcı hegemonya tesis edecek kadar güçlü değildi. Atina, milattan önce 404’te Sparta tarafından yenilgiye uğratıldı. Sparta, milattan önce 371 yılında Thebes tarafından yenildi. II. Philip –Kuzey Aslanı-, sonunda hepsini zaptedecek olan imparatorluğu kurarken, Yunan şehir devletleri kendi içlerinde bölünmüş kalmaya devam ettiler.

Bu sırada, şehir devleti demokrasisi ülke içinde büyüyen militarizasyon tarafından aşındırıldı. Uzun, uzak, sıkı dövüşülen seferler; profesyonel komutanların, paralı asker birliklerinin ve askeri uzmanların ortaya çıkışını gördü. Yunanistan’da iktidar piyade mızraklarıyla tasarlandı. Bunlar, yurttaş çiftçiler tarafından kullanıldığında demokrasi güçlüydü. Profesyonel paralı askerlerce kullanıldığında ise demokrasi baltalandı.

Antik Yunan medeniyeti emsalsiz çok yönlülük ve dinamizme sahipti, ancak içine hapsedildiği jeopolitik ve sosyolojik çerçeve ile keskin aykırılık içerisinde var olmuştu. Demokrasi, ne şehir devletlerinin içinde, ne de şehir devletlerinin arasında genelleştirilmedi.

Diğer yandan Makedonya, Yunan medeniyetinin ilerlemelerinin üstüne kondu ve bunları, orta büyüklükte bir kraliyet devletini bir Balkan imparatorluğuna dönüştürebilecek askeri sistemi yaratmak için kullandı. Teknik önemliydi, ancak boyut da öyle: bölgeyi ve fetih savaşlarını yürütmek, sonrasında da Yunan dünyasını birleştirmek için gerekli üretim fazlasını sadece Makedon Kralı kontrol etti.

Çünkü Yunanistan yukarıdan bir güçle –aşağıdan bir devrim yerine- birleştirilmişti ve demokrasi ölüme mahkûm edilmişti. Yunanistan, Batı Asya’nın fethi için lojistik üs haline gelmişti. Daha sonra, İskender’in imparatorluğunun dağılmasının ardından, daha geniş bir Makedonya “Halef” devleti içinde önemsiz bir vilayet halini aldı.

Topraklara ve Pers İmparatorluğu’nun üretim fazlasına –bu, Yunanistan’ın sahip olduğunun yüzlerce katı büyüklükte bir serveti ifade eder- el konulması, Yunan medeniyetinin bir şehir devlet demokrasileri ağından küresel emperyal sistem biçimine dönüşmesi anlamına geldi.

Bu arada daha batıda, antik askeri emperyalizmin daha dinamik bir biçimi doğuyordu. Antik Roma şehir devleti de kendisini küresel bir imparatorluğa dönüştürüyordu. Zaman içerisinde Roma, Doğu’daki yeni dünya düzeninin kudretli Makedon krallarını bile devirecekti.

http://www.counterfire.org/index.php/articles/a-marxist-history-of-the-world/6772-a-marxist-history-of-the-world-part-15-the-macedonian-empire adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Yazı dizisinin "Yunan Demokratik Devrimi" başlıklı bir önceki bölümünü okumak için buraya tıklayınız

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Neil Faulkner, yazı dizisinin bu bölümünde, “tarihin gördüğü en ileri siyasi düzen” olarak tanımladığı Yunan demokrasisini irdeliyor.


Demir tekniği, insan emeğinin üretkenliğinde ve toplumsal artıkta devasa artışları mümkün kılmıştı. Bu yeni servete, merkezileşmiş yönetici sınıf tarafından el konulması, onların Pers, Hint ve Çin İmparatorluğu’nu oluşturmalarına olanak tanıdı.

Ancak demir tekniği, bir alternatif sağladı. Çünkü hammadde bol, üretim süreci basitti, demir aletler ve silahlar herkes için erişilebilirdi. Bronz, bir soylu kesimini güçlendirmişken, demir, kitleleri güçlendirme potansiyeline sahipti.

Bu olsun ya da olmasın, kitleler sınıf mücadelesinin akıbetine bel bağlamıştı. Dünyanın küçük bir köşesinde kitleler galip geldi. Toprak sahibi soylular aşağıdan bir devrimle alaşağı edildi, katılımcı demokrasinin radikal bir tecrübesi başladı ve insanlık tarihindeki en büyük kültürel başarılardan birinin koşulları geldi.

Demokratik devrimin merkez üssü Atina şehir devletiydi. Milattan önce 510-506 yılları arasında, şehrin içindeki devrimci sınıf mücadeleleri diktatörlükten demokrasiye geçişi beraberinde getirdi. Hareket, üç belirgin aşamadan geçmişti.

İlk olarak 30 yıllık diktatörlük devrildi ve yerine geçici aristokrat hükümeti getirildi. İkinci aşamada, muhafazakâr aristokratların reformun önünü kesme girişimleri bir halk ayaklanmasını ateşledi ve bir demokratlar hükümeti kuruldu. Üçüncü aşamada, aristokratik karşı devrimin desteğiyle gerçekleşen bir Sparta askeri işgali yeni bir halk ayaklanması ile yenilgiye uğratıldı.

Atina demokrasisi hemen hemen iki yüzyıl sürecekti. Bu, Grek dünyasında başka şehir devletlerince de kopyalandı. Milattan önce 5. yüzyılın ortalarından itibaren Ege’deki neredeyse bütün şehir devletler birer demokrasiydi.

Atina demokrasisi, yurttaş kitlesinin en önemli kısmını oluşturan küçük çiftçileri güçlendirdi. Milattan önce 6. yüzyıl boyunca büyük toprak sahipleri, arazilerini borç karşılığı çalıştırma vasıtasıyla genişletmeye çalıştı. Bu mekanizma, antik dünyada sınıf mücadelesinin açıklama gerektirir şekilde merkezindedir.

Geleneksel toplumdaki küçük çiftçilerin, zor zamanlarda kullanmak için yastık altı birikimleri yoktur. Bazen hayatta kalmak, kötü hasadın üstesinden gelmek için zenginlerden borç almak zorunda kalırlar. Borç için tek güvenceleri toprakları ve emekleridir.

Büyük toprak sahiplerinin borç vermeleri konusunda başlıca özendiricileri daha fazla toprak elde etme beklentisidir. Borç geri ödenebilirse öyle olsun. Ancak ödeyemezlerse çok daha iyi. O durumda küçük tarlalar devralınabilir ve küçük çiftçiler, büyük toprak sahipleri için çalışmaya zorlanan köleler olarak borç esiri haline gelebilir.

Atinalı kitleler, borç ve borç karşılığı çalıştırma zincirini mücadele yoluyla kırdılar. Milattan önce 6. yüzyılın sonunda ellerindeki malları ve özgürlüklerini güvence altına almak için ortaya çıktılar. Atina toplumunun temel yapıtaşları büyük araziler değil, köylü “oikos”larıydı Bu Antik Yunan kelimesi, küçük çiftlik ya da atölye sahipliği temeline dayanan ataerkil ev anlamına gelir. (Oikos, Antik Yunan’da evde temel yaşam alanı olarak kullanılan odayı, evi veya –kamusal alana karşıt olarak- özel alanı tanımlar; ç.n.).

Küçük yurttaş çiftçiler, şehir devletleri milislerini oluşturdu. Muhtemelen toplam sayının üçte birini oluşturan zengin köylüler ağır piyade olarak savaştılar. Daha fakir köylüler hafif piyade ya da savaş gemilerinde kürekçi olarak savaştılar.

Şehir devletleri arasındaki savaş mahalliydi. Atina, milattan öne 5 ve 4. yüzyıllar boyunca dört yılın üçünde savaştaydı. Kara savaşındaki başarı, şehrin ağır piyade “falanj”larının (kalın mızraklılar bloku) boyutuna ve direncine bağlıydı. Denizdeki başarı, kadırga filosunun sayısına, hızına ve manevra kabiliyetine bağlıydı.

Toprak sahipliği ve milislik, Atina’nın küçük yurttaş çiftçilerini devrimci güce dönüştürdü. Milattan önce 510-506 arasındaki demokratik devrim bir yandan çiftçilerin, zanaatkârların, küçük tüccarların devrimiyken, bir yandan da yurttaş askerlerin ve yurttaş kürekçilerin devrimiydi.

Antik Atina demokrasisi bugünküne göre hem daha sınırlı, hem de daha derindi. Kadınların, yabancıların ve kölelerin siyasi hakları yoktu. Sadece yetişkin erkek yurttaşlar oy kullanabilirdi. Ancak bunların büyük çoğunluğu emekçi insanlardı. Ve kullandıkları güç gayet gerçekti.

Her yıl önde gelen on şehir yetkilisi (strategoi) seçimde aday olurdu. Asıl düşünen topluluk olan Dört Yüzler Meclisi (boule) kurayla seçilirdi. Tüm yurttaşların kitle açık hava toplantısı olan Halk Meclisi (ekklesia) devletin bağımsız karar alma topluluğuydu. Adalet, 2500 kadar sıradan yurttaştan oluşan jüri heyeti tarafından ifa edilirdi. Sürgün bozulma halinde bir tercihti; 6 bin olumsuz oy alan kişi on yıl boyunca şehirden sürülürdü.

Demokratik yapı, küçük mülkiyetin güvende olması demekti, sadece zengin olanlar vergi verirdi ve savaşa girme kararı savaşacak olanlar tarafından alınırdı. Antik Yunan demokrasisinin gerçekliğine dair şüphesi olanlar, onun aristokrat düşmanlarının zehir zemberek fikirlerini okumalılar.

Yunan dünyası, oligarklar ve demokratlar (her ikisi de Yunanca kelimelerdir) –‘az’ (oligoi) olanların hâkimiyetini onaylayanlar ve ‘yurttaş yığını’nın (demos) hâkimiyetini onaylayanlar- arasında keskin biçimde ayrılmıştı. Demokrasi düşmanlığı, Yunan felsefesi, tarihi ve sanatlarının büyük kısmına ilham vermiştir. Sokrates, Plato ve Aristo gibi sağ görüşlü entelektüeller, demokrasi karşıtı mücadelenin ideologlarıydı.

Çoğu antik toplumda, eğitim ve kültür küçücük bir azınlıkla sınırlanmıştı. Bu azınlık, servetini ve iktidarını korumakla meşguldü. Antik Atina’da siyasi iktidarı 30 bin erkek paylaşmıştı. Bu, eğitim ve kültür için devasa bir kitle tabanı yaratmıştı. Sonuç yaratıcılık patlamasıydı.

Partenon gibi büyük mimari eserler ve heykelcilik ve resim alanında insan vücudunun muhteşem natüralist temsilleri vardı. Tukidides’in tarihi, Sokrates’in felsefesi ve Aşil, Sofokles ve Euripides’in acıklı dramları mevcuttu. Özellikle, demokratik siyasetin teori ve pratiğinde başarı vardı. Atina’nın en büyük demokratik lideri Perikles kentin yönetimini şöyle tanımlıyor:

“Bizim yapımıza demokrasi deniyor, çünkü iktidar bir azınlığın değil, tüm insanların elinde… herkes kanun önünde eşit… önemli olan belli bir sınıfa üyelik değil, kişinin sahip olduğu mevcut beceri… Kimse, ona devlete hizmet için sahip olduğu sürece, yoksulluğundan dolayı politik belirsizlik içinde tutulamaz… Yetkili konuma yerleştirdiğimiz kişilere sadakatimizi sunuyoruz…”

Demokrasinin askeri edinimleri de aynı derecede etkileyiciydi. Muazzam Pers İmparatorluğu, Yunanistan’ı iki kez fethetmeye çalışmıştı. Atinalılar iki kez Yunan direnişine öncülük etmişlerdi; birincisi milattan önce 490’da Maraton’da karada, ikincisi milattan önce 480’de Salamis’te denizde. Sayıca daha az olsalar da, profesyonellerden oluşan orduya karşı amatör çiftçilerle savaşsalar da, her savaşta Atinalılar galip geldiler.

Pers Savaşları’nda, dünyanın gördüğü en ileri politik düzeni temsil eden özgür insanlar ordusu, geleneksel bir imparatorluğun ilkel militarizmine karşı zafer kazandı.

Ancak, ileride göreceğimiz şekilde, Yunan demokrasisinin yolu tarihsel bir çıkmaza çıktı.


http://www.counterfire.org/index.php/articles/a-marxist-history-of-the-world/6674-a-marxist-history-of-the-world-part-14-the-greek-democratic-revolution adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Yazı dizisinin "Çin: Ch'in İmparatorluğu" başlıklı bir önceki bölümünü okumak için buraya tıklayınız

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Critical Mass isimli bisikletli hareketinin kurucularından Chris Carlsson, tanınmış antropoloji/coğrafya profesörü David Harvey ile son kitabı "Asi Kentler" üzerine e-posta yoluyla bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide, Harvey'in özellikle âdemi merkeziyetçiliğe yönelik eleştirileri öne çıkıyor.


Chris Carlsson: “Asi Kentler”i kimin için yazdınız?

David Harvey:
Hedefim, maruz kaldıkları kent yaşamının niteliklerine ve siyasi ve ekonomik iktidarın, insanların ihtiyaçlarını tatmin etmek yerine kendi arzu ve ihtiyaçları doğrultusunda (kâr ve sermaye birikimi için) şehirler inşa etmeye dair hegemonik bir hak iddiasında olma yöntemi göz önünde tutulursa, ortaya çıkan sınırlı seçeneklere dair ciddi soruları olan herkes için bir kitap yazmaktı.

Bunu yaparak, başvurduğum kuramsal çerçevenin niteliğine dair belirtiler sağlamak istedim ve bu sebeple görünüşte soyut (çoğu kez Marksist, ancak sadece öyle olmayan) kavramlar kullanıyorum. Ancak hedefim, bu kavramları herkesin kavrayabileceği bir yöntemle kullanmak (tabii ki her zaman başarılı değilim). Zira umuyorum ki, insanlar kullandığım çerçevenin türüne dair daha derin bilgi arayışına ilgili hale gelebilirler. Örneğin “Rant Sanatı”nda (Tam ismi “Rant Sanatı: Küreselleşme, Tekel ve Kültürün Metalaştırılması” olan, 2001 yılında yayımlanan Sermayenin Mekânları: Eleştirel Bir Coğrafyaya Doğru kitabının bir bölümünü oluşturan David Harvey makalesi; ç.n.) görünüşte esrarlı bir kavram olan “tekelci rant”ı kullandım, ancak bölümün sonunda insanların kavramın ne anlama gelebileceğini çok iyi anlayacaklarını ve rekabeti işleyişinin temeli olarak öven bir toplumun, tekel gücünü her ne şekilde olursa olsun güvence altına almak amacıyla her çareye başvuracak olan kapitalistlerce nasıl nüfuslandırıldığına ve onların söz konusu tekel gücüne başvurarak hak edilmemiş ranta nasıl el koyduklarına şaşıracaklarını umuyorum.

İnsanlar benim çerçeveme dair daha kapsamlı bir kavrayış isterlerse, kedi kitaplarım olan Sermaye Muamması ve Neoliberalizmin Kısa Tarihi, web sayfamdaki dersler gibi birçok kaynağı kullanabilirler. Buna karşın umuyorum ki Asi Kentler, öncelikle tüm bu materyallere göz atılmayacak kadar anlaşılırdır. Bana göre zamanımızdaki antikapitalist toplumsal hareketler için en büyük problemlerden biri olup bitenin dinamiklerine dair üzerinde uzlaşılmış bir çerçeveden yoksunluk; eğer aktivistleri yaptıkları şeye ve bunu yaptıkları genel duruma (ve değişik mücadelelerin birbirleriyle nasıl ilişkileneceklerine) dair daha kapsamlı düşünmeye bir şekilde teşvik edebilirsem çok mutlu olacağım.

Chris Carlsson: Şöyle yazmıştınız: “Kapitalist yaratıcı yıkımın kaotik işleyişleri, besbelli ki kolektif solu kitlesel protesto hareketlerinin dönemsel kabarışları sırasında bile enerjik fakat parçalanmış uyumsuzluğa düşürmekte… kapitalist değer yasasından daha radikal bir kopuşa ulaşmak için objektif koşulların vakti geldi de geçiyor bile diye düşünüyorum.”

Birçok insan için “kapitalist değer yasası”nı hedeflemek aşırı soyut. Bunu, insanların günlük hayatlarında görebilecekleri ve hissedebilecekleri kavramlarla başka bir şekilde ifade edebilir misiniz?

David Harvey:
“Kapitalist değer yasası” tabirini “küresel rekabet şartlarında kârın maksimizasyonu” tabiriyle değiştirebilirim ve o durumda 1980’lerden itibaren şehirden şehre, sadece Kuzey Amerika’da değil, Avrupa’da ve başka yerlerdeki (örneğin Mumbai ve Kuzey Çin) sanayisizleştirme (yaratımdan çok yıkım) şeklindeki tahrip edici tarihine işaret edebilirim.

Ancak sermayenin değer biçtiği şeyin ne olduğu ve başka türlü bir toplumda bunların yerine geçebilecek değerlere dair diğer düşünme yöntemlerinin bununla ne kadar kökten çeliştiğine dair soruya neden olmak için “değer” kavramını çok açık bir şekilde kullanmak istedim. Bain Capital’in (ABD’nin Cumhuriyetçi Başkan Adayı Mitt Romney’in sahibi olduğu sermaye şirketi; ç.n.) faaliyetini dirilten kapitalist değer yasasıdır ve değer sisteminin insanoğlunun özgürleşmesine ve iyiliğine son derece karşı olduğunu, sermayenin özümsediği ve uyguladığı, yolunun üzerinde duran tüm diğer değerleri ezen kendine özgü bir “değer yasası” olduğunu görmeliyiz.

Sermayenin özümsediği değerler insanın iyiliğine katkıda bulunmaz ve gerçekten de varlığımızı sürdürmemizi tehdit edebilir. Daha çok insan sermayenin değer sisteminin farkında hale geldikçe buna karşı “bizim” alternatif değerlerimizi daha fazla harekete geçirebiliriz. Kapitalizme karşı mücadeleyi değerler üzerine bir mücadele olarak görmek çok önemlidir. Bu, çeşitli zamanlarda, içtenlikle antikapitalist olan bir kurtuluş teolojisine can vermiştir. Sermaye sınıfının, eylemlerine can veren özgün “değer yasası”ndan bahsetmek ya da bunu kabul etmek istememesi bundandır. Sermayenin savunucuları, kapitalizmin aileleri parçalayan politikaları desteklemesine karşın kendilerinin ailevi değerlere uygun olduğunu iddia ederler. Özgürlükten yana olduklarını iddia ederler, fakat yanında oldukları özgürlüğün birkaç kişinin sömürmesi ve çoğunluğun emeğiyle geçinmesi, Wall Street’cilerin talancı uygulamaları vasıtasıyla ölçüsüz kâr payları elde etmeleri için kuralsızlıkları olduğunu söylemeyi ihmal ederler.

Chris Carlsson: Bu web sayfasını okuyanların çoğu, onurlu bir şekilde parasal kârın ötesindeki değerler üzerinde temellenen çeşitli biçimlerdeki kooperatifler, kolektifler ve tasavvurlar ile uğraşmakta. Ancak bunun yeterli olduğunu düşünmüyorsunuz. Şunu savunuyorsunuz: “…işçi egemenliğinde ve paralel hareketlerle –ortaklaşa sahipli projeler, “dürüst” ve “dayanışma” ekonomileri adı verilen şeyler, yerel ekonomik ticaret sistemleri ve takas, özerk alanların yaratılması (günümüzde en ünlüsü Zapatistalarınki) gibi- dünyayı değiştirme girişimleri, bunlar şiddetli düşmanlık ve etkin baskı karşısında sürdürülen asil çabalar ve fedakârlıklar olmasına karşın şu ana dek, daha küresel antikapitalist çözümler için uygulanacak şablon sağlamadılar… Doğrusu istenirse bunların hepsi kolaylıkla, tam olarak sermayenin uyguladığı kadar baskıcı olan biçimde işçilerin kolektif öz-sömürüde bulunduğu koşullara varmasıyla sonuçlanabilir.”

Tam anlamıyla, bir şehir ya da küçük bir işletme bir yana, tek ülkede sosyalizm var etme çabalarının her zaman başarısız olduğuna dikkat çekiyorsunuz. İnsanların neden bu çok büyük tarihi görmezden gelip herhangi bir şekilde bunun işlemesini sağlamaya çalışmayı sürdürdüklerini düşünüyorsunuz?

David Harvey:
Bu, solun tarihine iliştirilmiş en çetin çelişkilerdendir (düşünüşüne, projelerine ve faaliyetlerine). Hepimiz, kendi yaşamlarımızı kontrol etme, ikamet ettiğimiz mahallelerin yanı sıra işimizde bir dereceye kadar özerkliğe erişme isteğimizi anlayabiliriz; ve toplumdaki birçok unsur nezdinde yaygın ve geniş biçimde kabul edilebilir olduğuna inandığım bu basit arzu, daha geniş politikalar için temel teşkil edebilir. Sermaye, periyodik biçimde yaptığı şekilde çöküşe uğradığında işçiler işlerini kurtarmak için çoğu kez harekete geçer (2001-2002’de Arjantin’de olduğu gibi) ve kooperatifçilik ile işçi egemenliğinin umut verici uzun ömürlü örnekleri mevcuttur (örneğin Mondragon –1956 yılında Bask ülkesindeki Mondragon kentinde kurulan aynı isimli işçi egemenliğindeki kooperatif, 2011 yılı sonu itibariyle bünyesindeki 256 şirkette 83 bin 869 kişiyi istihdam etmektedir; ç.n.-).

Sorun şu ki, bu işletmeler, üreticilerin, otonom kuruluş biçimlerine yönelik bu bağımsız çabaları eninde sonunda kapitalist girişim gibi davranmaya zorlayan “rekabetin zorlayıcı yasalarına” tâbi kılındığı kapitalist değer yasasının (Evet, bu kadar önemli olmasının nedeni bu) baskınlığındaki şartlarda işliyor. “Kapitalist değer yasası”nın hegemonyasına meydan okumak için eninde sonunda böylesi bir yöntemle düşünmek ve eylemek işte bu nedenle çok önemli.

Nitekim Lefebvre, heterotofik (normalden başka bir yerde oluşan; ç.n.) uygulamaların, er ya da geç hâkim uygulamaların içine çekilmeden önce kısa süreliğine ayakta kalabileceğini belirtir. Bu, belli bir noktada hâkim uygulamalara meydan okumayı çoğaltmamız gerektiğini söylüyor ve bu, derinden kökleşmiş ve bütün yönleriyle egemen olan sermaye sınıfına ve bağlı olduğu değer yasasına (örneğin Bain Capital tarafından temsil edildiği gibi) meydan okumak anlamına geliyor. Bunun birazcık soyut bir fikir olduğu konusunda haklısınız; ancak bunu sahiplenemezsek bu kez tamamen başka soyut kavramlarla yönetileceğiz (“Pazar” ve “küreselleşme” gibi).

Chris Carlsson: Garrett Hardin’in “Meraların Trajedisi”ni, onun müşterek toprak ve kaynaklar ihtimalinin bile altını oyarak özel mülkiyet altındaki sürülerdeki sığır çobanlarını incelediğini belirterek reddediyorsunuz. Ancak ağırlıklı olarak, toplulukların kendi kendilerine yönettikleri müşterek kaynaklara dair nispeten küçük örneklemi nedeniyle Elinor Ostrom’un müştereklere dair fikirlerine de eleştirel bakıyorsunuz. Ostrom, devlet ve pazar şeklindeki basmakalıp karşıtlıktan uzak duruyor ise de, örgütlenme karmaşası sorunundan, bölgesel olarak yayılmış ekonomik ilişkilerden sıvışıyor (sizin öne sürdüğünüz şekliyle birçok anarşist ve otonomistin yaptığı gibi). “Radikal âdemi merkeziyetçilik –elbette değerli bir araçtır- üst seviye hiyerarşik otorite oluşturmadan nasıl işler? Çokmerkezciliğin ya da âdemi merkeziyetçiliğin herhangi başka bir biçiminin güçlü hiyerarşik baskı ve etkin yaptırım olmaksızın işleyebileceğine inanmak sadece saflıktır.”

Hâlihazırda, “para iktidarının mevcut demokrasisi”nde tamamen sahip olunan bir proje olan devletin, sermaye birikimi ve ekonomik büyüme dışında çıkarlara hizmet ettirilebileceğini düşünüyor musunuz?

David Harvey: Devletin yekpare değil, idari yapıların karmaşık bir ekosistemi olduğunu düşünüyorum. Kapitalist devletin özünde, benim "devlet-finans bağlantı noktası" adını verdiğim ve bugün en iyi Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası tarafından temsil edilen şey yatar; ve gerçekten, Lehman Brothers'ın çöküşünün ardından bu iki kuruluşun, ABD hükümetinin kontrolünü tamamen devralmasının çok açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Diğer birimlerdeki birçok projeye dair son sözü Maliye'nin söylediği gerçeği devlet bünyesinde herkes tarafından bilinen bir durumdur.

Devlet-finans bağlantı noktasının paralelinde, gerçekten de sermaye sınıfı iktidarının desteğiyle şekillendirilmiş adalet sistemince arka çıkılan asker ve polis güçlerinin yoğunluğuyla ilgili olduğundan birazcık yanlış isimlendirilen askeri-endüstriyel kompleks vardır. Bu, göze çarpar bir biçimde sermaye sınıfı devlet aygıtına doğru gider. Açıkça görülüyor ki, eğer kendimizi kapitalist değer yasasından özgürleştireceksek, devlet iktidarının bu biçimiyle yüzleşilmeli ve bu yenilgiye uğratılmalı.

Ancak bunun ötesinde, kamu yönetiminin sağladığı kamu hizmetlerinin birçok boyutu vardır -kamusal sağlık hizmeti, konut edindirme, eğitim ve kamu ortak mallarının idaresi. Bizim toplumumuzda, muhakkak bu yönetim dalları sıklıkla sermaye tarafından yozlaşmış hale getirilir, fakat devlet aygıtının bu görünüşlerini özgürlükçü kamusal gayelere doğru yola getirmek, yerel, ulusal ve hatta ulusal düzeylerdeki sol politik hareketlerin gücünün ötesinde değil.

İronik bir biçimde, neoliberalizm, sivil toplum kuruluşu biçiminin sınırlandırmalarının üstesinden gelebilirse devletin bu yönlerini halkın istemi doğrultusunda toplumsallaştıracak potansiyel bir yol açmıştır. Mevcut devletin bütün birimlerinin sermaye birikiminin ilerletilmesi için araç olarak kullanılmasının muhtemel olduğu konusunda uyanık olması gerekiyorsa da, soldan, devlet iktidarına yönelik cepheden taarruz, kanalizasyon idaresini ya da internet kurumunu ve hava trafik kontrolünü değil, devlet-finans bağlantı noktasını ve asker/polis bloğunu hedef almalıdır. Mevcut durum şudur ki, sermaye sınıfı pek de başka bir şeyi dert etmezken, egemenlik yetkilerini militarizasyon ve devlet-finans bağı vasıtasıyla yükseltiyor.

Chris Carlsson: Kitabınızın sonunda, “Kent yaşamı, hâkim sınıf ilişkileri dışında yeniden canlandırılacak ve yeniden inşa edilecekse, halk meclisleri gibi alternatif demokratik araçların inşası gerekiyor” diyorsunuz. Wall Street’i İşgal Et hareketinin, kamusal alanın yokluğunda nasıl gitgide geliştiğini düşünüyorsunuz?

David Harvey: Wall Street’i İşgal Et hareketine yönelik korkunç polis müdahalesinin, Wall Street’in, İzlanda’da gerçekleşen ve şimdi de İrlanda’da gerçekleşmekte olan gibi devlet-finans bağlantı noktasını tehdit edecek, bunun aleyhine dava açacak ve sonunda da bankacıları hapsettirecek bir kitle hareketinin ortaya çıkabileceğine dair paranoyak korkusunun belirtisi olduğu açık.

Onlar için militarizasyon vazgeçilmez yanıt ve bu militarizasyonun bir parçası da işgal hareketinin, etkinlikleri için bir kamusal alana sahip olduğunu inkâr etmek için kamusal alanı nizam altına almak. Bu durumda, kamusal alanın kamusal siyasi amaçlar için özgürleşmesi, verilmesi gereken ilk kavga haline geliyor. Meclisler, alternatif demokrasinin nasıl görünebileceğine dair bir kısa ve öz bir esinti sağladı, ancak küçük çapları ve sınırlı alanları, bir bütün olarak büyükşehir bölgesini göz önüne alabilecek halk iktidarının başka demokratik biçimlerinin, New York ya da Sao Paulo gibi kentlerin bir bütün olarak nasıl düzenleneceğinin deneyimlenmesini elzem kıldı.

Chris Carlsson: Fiziksel alanın ötesine geçerek, faydalı bir biçimde şuna dikkati çekiyorsunuz: "Burada aslına bakılırsa bir müşterekleştirme toplumsal pratiği var. Müşterekleştirme pratiğinin temelinde, toplumsal grup arasındaki ilişki ve hem kolektif olması, hem de metalaşmaması gereken -piyasa değişim ve piyasa fiyatlandırma mantığının sınırları dışında- bir müşterek muamelesi gören çevre boyutu yatar .

Chris Carlsson: Günümüzün, bir yandan etik alışveriş ile zihni meşgul iken, diğer yandan ırkçılık, patriyarki, homofobi ve başka kimlik sorunlarını ele alan mevcut toplumsal hareketlerinden doğan "müşterekleştirme" mantığını nasıl görüyorsunuz?

David Harvey: Bana göre muazzam bir kent ve kentli yaşamın esası, her türlü karşılaşmanın olanağını geliştiren her türlü insanın serbestçe birbirine karışması. Genellikle iyi nedenlerle, kadınlar, LGBT gençler ya da diğer "kimlikçi" denilen gruplar şehrin kamusal ve sözümona "müşterek" alanlarını serbestçe kullanamazsa, bu müşterek alanları kendi katılımları için özgürleştirecek hareketlerin ortaya çıkması kritik öneme sahiptir. Böylesi hareketler, daha kapsamlı müşterek politikalara hayati önem taşıyan bir boşluk sağlayabilir. Bu, söz konusu grup için sadece bir meşgale olunca ve dahil olma talebiyle başlayan şey bir dahil etmemeler hareketine dönüşünce sorun gelip çatar. İttifaklara ihtiyaç duyuluyor ve her türlü kamu yararı için kamusal alanları özgürleştirmek ne kadar çok kabul edilir hale gelirse, bir müşterekleşmeye erişmenin, müştereklerin inşasının ve şehrin ya da bir bütün olarak büyükşehirin her tarafında müşterekler siyasetine ulaşmanın demokratik olanakları da daha hazır olur. Ancak mücadele edilmesi gereken karşı hareketler var. An itibariyle, ayrımcı faşist hareketler (Yunanistan'daki Altın Şafak gibi) şehirlerin mahallelerini (örneğin Yunanistan’da) alan alan işgal ediyor; ayrımcı hareketler adına işgal edilen alanlar var. Bu tabii ki uç bir durum, fakat bir yandan müşterekler arası ilişki ve dâhil edilenler ve dışarıda bırakılanlar arasındaki dengenin, diğer yandan ise açık alanlar ve serbest kullanımların sürekli olarak tartışmaya ve politik mücadeleye açık bulunmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Bunlar, hepimizin içinde yer alması gereken türden mücadelelerdir. Ortada, sahip olunan kendiliğinden bir uyum yok ve aslına bakılırsa, kent yaşamı etrafındaki aralıksız ihtilafın belli bir seviyesinin çok olumlu bir özellik taşıdığını düşünüyorum.

Chris Carlsson: Sanatçılar ve “kültür emekçileri”, tarihsel olarak muhalefetin öncü sesleri olmuşlardır, ancak şu anda bunun çok daha azını görüyoruz. “Incite Collective”in (Tahrik Koletifi anlamına gelen bir yazın grubu; ç.n.) The Revolution Will Not Be Funded (Devrim Finanse Edilmeyecek; ç.n.) kitabında ortaya koyduğu gibi, çoğu insan şu ya da bu “kâr amacı gütmeyen endüstriyel kompleks” kuruluşuna borçlu. Muhalif türleri, piyasanın ve paranın mantığına kafa tutmayan sınırlar içinde güvende duruyor.

Şöyle yazmıştınız: “Cinsiyet, inanç, toplumsal gelenekler, sanatsal ve mimari toplantılara dair saldırgan olan tek şey bu, ancak kuruluşlara ve kapitalist tahakkümün uygulamalarına ilişkin saldırgan olan bambaşka bir şey ise bunların kültürel kuruluşlara derinlemesine nüfuz etmesi… Sermaye için mesele, böylesi kültürel farklılıkları ve kültürel müşterekleri, bunlardan tekelci rantı alabilmek için gereken sistemin parçası haline getirme, kapsama, metalaştırma ve paraya çevirme yöntemlerini bulmak.”

Büyük oranda bireyselleştirilmiş ve rekabetçi sanatçılar ve kültür üreticileri hizmet bedelinin ötesindeki bir dünya mücadelesi için nasıl ortak zemin bulur?

David Harvey: Ben, kültür emekçilerinin edilgen olduğu şeklindeki bakışla pek hemfikir değilim. Şartlar, fikir ayrılığının farklı ifade biçimlerinin benimsenmesini gerektiren şekilde değişmiştir (kültürün, endüstri ve sermaye birikimi ile varlık değeri yaratmanın aracı haline gelmesi şeklinde belirttiğim şey). Meydan okuma yerine yıkıcılık başlıca taktik haline gelmeli ve bunu yapmak için oldukça fazla gönüllülük belirtisi görüyorum. Akılma gelmişken, akademide de aynı sorunumuz çok fazla mevcut. Meslektaşlarımızın, bunu nasıl ele alacaklarına dair öğrenecekleri çok fazla şey var ve kültürel dünyada bu yıkıcılık için duyarlılık çok daha yaygın.

Chris Carlsson: Şöyle belirtmiştiniz: “Kent hakkı için mücadele, başkalarının ürettiği ortak yaşamın sırtından insafsızca beslenen ve bu yaşamlardan rant sağlayan sermaye iktidarlarına karşıdır… Kapitalist kentleşme, toplumsal, siyasi ve yaşanılabilir ortak alanlar olarak şehri daima yok etme eğilimi gösterir.” Amerikalılar özel mülkiyet fikri konusunda oldukça inançlılar. İlericiler bile mülkiyet sahipliğinin imtiyazlarını sorgulamaktan hoşlanmıyor.

Kentsel soylulaştırmayı ve bunun doğurduğu büyüyen kent mahallelerinin değerinin düşmesini durduracak, mahalle varlıklarının kolektif sahipliğini yaratmaktan başka anlamlı bir yol olabileceğini düşünüyor musunuz?

David Harvey: Beni sıklıkla hayrete düşüren şey, toplumsal yaşamın her türlü mücadele alanında sol deneyleme için geniş araç yelpazesinin hâlihazırda mevcudiyetidir. Gelir düzeyi düşük kitleler için barınmayı güvence altına almanın yollarını sağlayan her türlü mülkiyet düzenlemesi vasıtasıyla konut edindirme gayet doğrudur. Şimdiye dek bu araçların, kısmen ideolojik sınırlar nedeniyle, ancak bunun yanında söz konusu araçlara yönelik ideolojik ve başka biçimlerdeki desteğin yokluğundan ihmal edildiğini ve yetersiz kullanıldığını sanıyorum.

Mevcut yapılar bünyesinde çok şey yapılabilir, ama sorun örneğin yine özkaynak kooperatiflerinin, bunları ayakta tutacak ve genişletecek etkin toplumsal hareket olmadığından ne kadar sınırlı oldukları. Aksi halde, burada bir çatışmayı kazanma (örneğin soylulaştırmaya karşı), ancak muharebelerin çoğunu kaybetme ve antikapitalist savaşta hiçbir etki sahibi olmama durumundayız. Böyle olunca, savaşı hâkim pratiklere karşı vermeyi ne zaman ve nasıl öğreneceğiz?

Chris Carlsson: Kentleşme ve inşa edilmiş çevrenin sermayenin hareket yasaları genel teorisine uygun biçimlenme sürecine dair bir kavrayışın tamamlanması ihtiyacına işaret ediyorsunuz. Başka yazarlar, Fordist seri üretimin çöküşünü ve kapitalizmin “toplumsal fabrika” üzerinde temellenen bir sisteme evrilmesini analiz ettiler.

David Harvey: Fabrika benzetmesinden tamamen uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum. Kentin sorunu oldukça farklı, çünkü sorun sadece üretimle ilgili değil, aynı zamanda tüketim, tüketiciyi özendirme ve gösteri (örneğin birçok şehre ekonomik güçlükler getiren ve Yunanistan’da kamu maliyesinin çöküşünde kilit rol oynayan Olimpiyat Oyunları) vasıtasıyla değerlerin paraya çevrilmesiyle ilgili. Marx’ın teorilerinden kazandığım şeylerden biri, mal üretimi ve malın piyasada değişim yoluyla paraya çevrilmesi arasındaki ilişki ve her ikisinin de eşit derecede önem taşıdığı, kentin “tüm bunların bir araya geldiği yer” olduğudur.

Chris Carlsson: Şunu belirtiyorsunuz: “Şehirdeki kamusal alanlar ve kamu malları her zaman bir devlet iktidarı ve kamu idaresi meselesi olmuştur ve böylesi alanlar ve mallar muhakkak kamusal mülkiyet yaratımı değildir.” Kamusal alanlar nasıl kamusal mülkiyet olur?

David Harvey: Dil bir kamusal mülkiyettir ve birbirimizle ilişkiye geçmek ve çevremizdeki dünyayı anlamak (kapitalist değer yasasından bahsetmek istememin nedeni olan şey) için kullandığımız dili değiştiren politik yaşamın ilgili olduğu şeyin bir parçasıdır. Dil cisimleştirilmeli ve somutlaştırılmalı (örneğin basılı olarak), tartışılmalıdır (örneğin bir mecliste ya da sohbet odasında). Müşterekleştirme tüm bu özellikleri kapsar. Bu sadece fiziksel bir alan değildir, ancak sokaktaki yığınlar hâlâ siyasi üstünlük sahibidir (Tahrir Meydanı’nda gördüğümüz gibi) ve sermaye sınıfının diğer bütün siyasi güçler (para, zor aygıtları, devlet aygıtının kilit unsurları, seçimler, hukuk vb.) üzerinde neredeyse topyekûn güce sahip olduğu ölçüde özellikle önemlidir.

Chris Carlsson: Son olarak, şunu iddia ediyorsunuz: “Âdemi merkeziyetçilik ve özerklik, neoliberalizm vasıtasıyla daha büyük eşitsizlikler yaratmanın birincil araçlarıdır.” Siyasi hareketler kendi özerklik yanlısı ve eşitlikçi pratiklerine tutunurken bu yörüngeyle nasıl mücadele eder?

David Harvey: Şu zamanlarda hayli tuhaf olan şey, solun büyük kısmının, sağın büyük kısmı ile âdemi merkeziyetçiliğin ve bütün merkezi iktidar biçimlerine karşı durmanın yanıt olduğunda hemfikir olması. Günümüz solunda baskın çıkan “örgütsel şekiller fetişizmi”nden bahsetmemin nedeni bu. Tek tek ele alındığında, piyasa tabii ki tahayyül edebileceğiniz en merkezi karar alma sistemidir ve kesinlikle, oldukça güçlü sermaye sınıfı iktidarını yaratan şey, böylesi rekabete dayanan âdemi merkeziyetçi piyasanın örgütlenmesidir. Böyle olur, çünkü "eşit olmayanlara eşit muameleden daha eşitsiz bir şey yoktur."

Eğer tüm dünya bir dizi bağımsız ve bütün yönleriyle otonom anarşist komünler şeklinde örgütlenseydi küresel müşterekler (örneğin biyo-çeşitlilik) nasıl korunacak, bazı komünlerin diğerlerinden daha müreffeh olmasını ne önleyecek ve insanların, malların ve ürünlerin bir yerden diğer yere akışı (bazı komünlerin dışlamaya ilişkin ilkeleri vardır) nasıl işleyecekti? İlginç biçimde, şirketlerin çoğu, yönetimin şebekelenmiş biçiminin örnekleridir ve şirket uygulamaları ile anarşist tasavvurlar arasında örtüşme olduğü gibi kabul görmeden geçip giden sol ve sağ arasında da her tür benzerlik vardır.

Politik eylemin merkezsizleştirilmiş dayanakları konusunda söylenecek çok şey var. Ancak bu, belli bir noktada basamak atlamalı ve günümüz muhalif toplumsal hareket bolluğunun ortasında sağ salim ayakta kalacak gibi görünen berbat hâkim sınıf pratikleriyle kapışmak için en azından büyükşehir biyo-bölgesel düzeyinde örgütlenmelidir.


http://www.shareable.net/blog/interviewed-david-harvey-on-rebel-cities adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Çeviri: Erkan Çınar/Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız



Dizinin bu bölümünde aşırı merkeziyetçi ve yönetimi kitlelere karşı gaddarlığı ile bilinen Ch’in İmparatorluğu’nun kökenleri irdeleniyor.

Neolitik Devrim -ürünlerin yetiştirilmesi ve hayvanların ehlileştirilmesi- tek bir vaka değildi. Farklı mekânlarda, farklı zamanlarda ve birbirinden bağımsız yenilikle ortaya çıktı. Aşırı avlanma ve küresel ısınmanın kimi bileşimleri, her bir duruma yaşamsal dürtü sağladı.

Çin'in Neolitik Devrim'i milattan önce 6 bin dolaylarında başladı. İlk tarım köyleri, Çin'in kuzeyindeki Sarı Nehir vadisindeydi. Domuzlar ehlileştirildi ve sulanmış yamaç taraçalara darı (sonrasında buğday) ekildi. Tarım, bunu takip eden bin yıl boyunca Orta Ova üzerinden güneye doğru yayıldı.

Çok sonraları, milattan önce 2000'lerde başlayan Çin'in "Kentsel Devrim"i, Anyang gii antik kentleri merkez alan bir Bronz Çağı uygarlığı yarattı. Bu uygarlık, kuzeydoğu Çin'i 400 yıl boyunca (M.Ö. 1523-1027) egemenliği altında tutan Şang Hanedanı ile doruğa ulaştı.

Şang iktidarı, atların, savaş arabalarının ve bronzun masrafını çekmek için tahıl üretim fazlası üzerinde hakimiyete dayanıyordu. Ancak o da diğer Bronz Çağı uygarlıklarının yörüngesini takip etti: jeopolitik rekabetin devinimi Şang Çin'inin aşırı militarize olmuş ve aşırı genişlemiş hale gelmesine sebep oldu. Zayıflatılmış Şang, milattan önce 11. yüzyıl boyunca batıdan gelen Çu Hanedanı istilacıları tarafından yıkıldı.

Çu Çin'i (M.Ö. 1027-227) hiçbir zaman etkili bir şekilde merkezileşmedi; rakip, derebeylik şeklindeki devletlere bölünmüş olarak kaldı. Her devlette kilit bölgesel yönetimlere kral, kendi akrabalarını, uşaklarını ve yetkililerini atadı. Bu bölgesel beyler devleti duvarlarla çevrilmiş şehirlerden yönetti, çevreleyen kırsaldaki köylü üreticilerde üretim fazlası sağladı.

Uygarlık ilerlemişti. Çu egemenliğinde Orta Ova'nın güney sınırındaki Yangtze Nehri vadisinde pirinç yetiştirilmiş ve sığır güdülmüştü. Üretim fazlası ve lüks eşyaların uzun mesafeli nakli için büyük bir kanallar ağı inşa edilmişti. Tarımın sınırları kuzey, batı ve güneydeki dağlara kadar girmişti.

Ancak ahşap ve taş aletlerle çalışılırken üretim fazlası az oluyordu. Duvarlarla çevrili şehirlerin altyapısının ve feodal orduların desteklendiği koşullarda derebeyi seçkinler tarafından kaymağı sıyrılan kısım büyüktü.

"Çalış, doğan güneşten günbatımı gelene ve gün bitene dek çalış. Çayırı sürüyor ve toprağı tırmıklıyorum, ve et ve içkinin her ikisi de bana geliyor, öyleyse hangi güçlerin olduğu beni ne ilgilendirir?" Antik Çin'den bir köylü şarkısı, sonu gelmeyen çalışmayı ve uygarlığın "yük hayvanları" insanların politik yabancılaşmasını tescil ediyor.

Milattan önce 4. ve 3. yüzyıllarda, "Savaşan Devletler Çağı"nda derebeyi şiddeti giderek artan bir hale erişti. Ancak doğudaki Çu devletlerinin her biri bir diğerini hırpalarken batıda yeni bir güç doğuyordu.

Milattan önce 500'lerden itibaren Çin geniş çapta demir dökümüne başladı. Arkeolojik kayıtlarda muazzam miktarlarda dökme demir aletler -baltalar, sabanlar, çapalar, kürekler, oraklar, keskiler, bıçaklar- bulunmaktadır.

Demir, savaş halinin yoğunlaşmasıyla meydana gelen bir askeri devrime de olanak sağlamıştır. Demir aletler verimliliği arttırarak orduları desteklemek için kullanılabilen üretim fazlasını büyütmüştür. Demir silahlar da orduların öldürme gücünü arttırmıştır.

Savaş arabası, Antik Çin ordularının geleneksel darbe silahıydı. Bunların sayıları hemen artmalıydı. Ancak savaş arabası aynı zamanda sınırlı bir savaşçı seçkinin silahıydı. Öte yandan demir, piyadelerin eline güçlü silahlar verdi. Demir uçlu süngü atan bir yaylı tüfek, büyük bir beyin zırhını delebilirdi. Demir kılıç, çok keskin kalan sert ucuyla atların koşumlarını ve atları dilimleyebilir ve onları savaş arabalarından düşürebilirdi.

Daha fazla savaş arabası ile daha çok ve iyi silahlanmış piyadelerin yanı sıra istihkâmda, savaş makinelerinde ve kuşatma savaşında da ilerleme vardı. Son olarak tüm bunlar kadar önemli biçimde, Çin ordusunu gerçek bir "karma sınıflar" gücü yapan süvarilerin sahneye çıkışı vardı.

Yüzyıllarca, Çu Çin’inin kuzey sınırı boyunca Hsiung-nu, bozkırların atlı göçebeleri, Hun ve Moğollar’ın ataları bir yağma ve talan savaşı sürdürdü. Hsiung-nu, Çinlilere hafif atlı okçuların, hareketlilik ve ateş gücünün emsalsiz bileşiminin değerini öğretti.

Ders en iyi, Ch’in yarı uygarlaşmamış kuzey batı devletinde öğrenildi. Diğer Çin hükümdarları savaşçı krallarca yönetilen dağlık sınır krallığını uygarlık sırının haricinde olarak değerlendirdiler. Ch’in, Hsiung-nu’ya karşı cephede direndi. Askeri tesir, yegâne öncelikti. Gelenek ve muhafazakârlık, önünde engel oldu. Ch’in yenilikçiydi, çünkü öyle olmalıydı.

Uzak kuzeybatıda yerel egemenlik zayıftı. Vergiler, işçi hizmetleri ve zorunlu askerlik doğrudan bağımsız köylü çiftçilere dayatıldı. Duvarla çevrili şehirlerin feodal asalaklığı her yerden çok daha az külfetliydi.

Bu nedenle, Demir Çağı devriminin tarımda ve savaşta kritik kütleye eriştiği yer Çu Çin’inin en uzak kenarındaki vahşi Ch’in idi. Yeni düzenin mimarı Ch’in kralıydı. Savaşan Devletler periyodundaki kanlı zirvede Ch’in savaş arabası, yaylı tüfekçi ve atlı okçu orduları Çu’lu rakiplerini birbiri ardına fethetti.

Verilen insan yaşamı bedeli devasaydı. Bir zaferden sonra 100 bin mahkûmun kafası kesilmişti. Nihai zaferin ardından “zengin ve güçlü” 120 bin kişi sürgün edildi. Ch’in kralı, Shih Huang-ti, yani Tanrısal İmparator unvanını aldı.

Zafer, askeri-bürokratik seçkinler tarafından egemen olan merkezileştirilmiş bir Çin imparatorluğu yarattı. Ch’in imparatorluğu, kendinden bin yıl önceki Şang krallığından beş kat büyüktü. Tarımın ve demir tekniğinin yayılması, yarattığı üretim fazlasının da kat be kat fazla olması anlamına geliyordu.

Yol ağı, Roma İmparatorluğu’nunkinden uzundu, kanal sistemi dünyadaki hiçbir yerdekine benzemiyordu. Ağırlıklar ve ölçüler, yol ve yük arabası ebatları, hatta tarım aletlerinin şekilleri bile standartlaştırıldı.

İnsanlık tarihindeki en büyük inşaat projesi olan Çin Seddi, İlk İmparator tarafından Hsiung-nu’ya karşı bir engel olarak inşa edildi. 2 bin 240 mil uzunluğundaki orijinal set 7.3 metre yüksekliğindeydi ve sur boyunca sekiz insanın yan yana yürüyebileceği genişlikteydi.

Çin Seddi’nin inşası tam 12 yıl sürdü. İnşaat, yüz binlerce işçinin zorla çalıştırılmasını gerektirdi. Milyonlarca köylünün tahıl üretim fazlasını tüketti.
Fetih ve tedhiş ile yaratılan kısa ömürlü Ch’in İmparatorluğu aşırı merkezileşme, askeri tarzda sömürü ve öldürücü baskı ile nitelenmiştir. İlk İmparator Şi Huang-ti, olağanüstü gaddarlık, paranoya ve dengesizlikte bir savaş ağası ve zorbaydı.

Yönetim, tüm kitapların yakılmasını emrederek muhaliflerin entelektüel temelini yok etmeye çalıştı. Kitap gizledikleri ortaya çıkan âlimlerin ya kafaları kesildi ya da bu kişiler ölünceye dek Çin Seddi inşaatında çalıştırıldılar. Siyasi güvensizlik kendisini tarihi silme ve bir Ch’in “Miladı” yaratma girişimiyle göstermiştir.

İlk imparator’un ünlü Terracotta Ordusu tarafından korunan anıtmezarı, Büyük Piramit’i ve Tutankamon’un Mezarı’nı bile gölgede bırakacak çapta bir aşırı tüketimi gözler önüne serer. (Anıtmezar çok eski tasvirlerden bilinmektedir, henüz kazılmamıştır)

Ch’in Hanedanı, Şi Huang-Ti’nin milattan önce 210 yılındaki ölümünün ardından yıkıldı. Saraydaki iktidar mücadelesi, Çin genelindeki bir dizi feodal-aristokrat ve köylü ayaklanmasıyla aynı zamana rastladı. Nihai galip, yeni Han Hanedanı’nın (M.Ö. 206-M.S. 220) ilk imparatoru olan köylü devrimcisi Liu Pang’dı.

Han silsilesi, Ch’in Devrimi’nin istikrarını gösterir. Merkezileştirilmiş imparatorluk üstyapısı muhafaza edilmiştir, ancak bürokratlar, memurlar ve âlimlerden oluşan yönetici sınıfı tutarsız diktatörün keyfi öldürücülüğünün tehdidi altında değildir ve kitlelerin sömürülmesi, halkın hoşnutsuzluğunu gidermek için kâfi düzeyde gevşetilmiştir.

Soru, yeni imparatorluk düzeninin, Çin’in Demir Çağı dönüşümünün doruğunun kendini takip eden toplumsal ilerlemeyi kolaylaştıracağı mı, yoksa aksatacağı mı şeklinde. Çin İmparatorluğu bir başlangıç kapısı mıydı, bir engel miydi?

http://www.counterfire.org/index.php/articles/a-marxist-history-of-the-world/6608-a-marxist-history-of-the-world-part-13-china-the-chin-empire adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Yazı dizisinin "Hindistan: Maurya İmparatorluğu" başlıklı bir önceki bölümünü okumak için buraya tıklayınız

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Neil Faulkner, doruk noktasında günümüz Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’ini kapsayan bir alana erişen Maurya İmparatorluğu’nu ve imparatorluğun toplumsal yapısını inceliyor.

Çiftçilik, milattan önce 7000’lerde Hindistan’da İnduş Vadisi’nin batısındaki Kacchi Ovası’nda başladı. Burada buğdayın yabanıl ataları, arpa, sığır, koyun ve keçiler ehlileştirmeye uygundu. Bu doğal kaynaklar, küresel ısınma ve aşırı avlanma ile temsil bulan ekolojik krizden bir çıkış yolu sunmuştu.

Bununla birlikte İnduş Vadisi insanları çiftçilerin etkisinden üç bin yıl boyunca büyük oranda bağışık kalmışlardı. Alüvyal taşkın ovasının devam eden doğal bereketi, milattan önce 4000’lere dek tarımla uğraşmayı gereksiz kılmıştı.

Ondan sonra tarımın yayılması hızlı oldu. Milattan önce 4000’li yıllar zarfında İnduş Vadisi tarımsal köylerle dolduruldu. Milattan önce 3000’lerin ortasında, nehir havzalarındaki toprağın işlenmesiyle yaratılan devasa üretim fazlası bir “kent devrimi”ni devam ettirdi. İnduş, Erken Bronz Çağ’da bağımsız medeniyetlerin var olduğu dünyadaki sadece dört yerden biri haline geldi.

Milattan önce 2000’lerde, var oluşlarından sadece 500 yıl sonra Mohenjo-daro, Harappa ve diğer İnduş şehirleri terk edildi. Hint Yarımadası’ndaki Erken Bronz Çağ medeniyeti kendi ağırlığı altında çöktü. Kent merkezli seçkinlerce gerçekleştirilen aşırı birikim büyük bir ihtimalle, ahşap ve taştan yapılmış aletlere dayalı tarımsal ekonominin üretici kapasitesini felce uğrattı.

Orta Asya bozkırlarının göçebe çobanları arasında, kuzeye oranla çok değişik bir kültür gelişti. Bu uçsuz bucaksız alan, batıda Karpatlar’dan doğuda Mançurya’ya kadar uzanan yüzlerce millik bir çayır şeridiydi. Düşük yağış, şiddetli soğuk kışlar ve kızgın sıcak yazların bileşimi nedeniyle tarım, bozkırlarda yavaş bir ilerleme gerçekleştirmiştir.

Bozkır göçebeleri, atı evcilleştirdi, at arabasını icat etti, alaşım yayı geliştirdi ve bakır, bronz, gümüş ve altından müthiş objeler üretti. Heybetli doğuştan savaşçılar olan bozkır göçebeleri dünyanın en iyi atlı okçularıydı.

Bozkırlarda yaşam istikrarsızdı. İnsanların sayısı, sürülerin büyüklüğü ve otlağın yeterliliği ince bir dengedeydi. Eğer sıcak bir yaz çayırları yakıp yok ettiyse, savaş, yerinden edilme ve kitlesel göç bunu takip edebilirdi. Bu nedenle bozkır insanlarının, sel gibi güçle daha geniş bir dünya üzerinde etkisi olabilirdi.

Belirli aralıklarla ancak önceden kestirilemeyen bir şekilde Orta Asya dışına aktılar, gıda ve yem, ganimet ve servet, yerleşecekleri yeni bir yurt arayarak batıya, güneye ve doğuya, kurumuş çayırlardan bereketli ekilebilir topraklara yöneldiler. Örneğin milattan sonra 13. yüzyılda Moğollar, 5. yüzyılda Hunlar ve milattan önce 3. yüzyılda Çin’in kendisine karşı Çin Seddi’ni inşa ettiği Hiung-nu bunlardandı.

Çok önceleri, milattan önce 1500’lerde Aryenler bozkırları terk ettiler, Hindikuş Dağı’nı aştılar ve kuzeydoğu Hindistan’daki İnduş Vadisi’ne girdiler.

Göçebe çoban istilacılar olarak nispeten sayıca az ve ilk sıradaydılar; yaşam biçimleri ve kültürleri daha önce olduğu şekliyle devam edecek gibi görünüyordu. Bununla birlikte, yüzyıllar boyunca Kuzey Ovası’ndan Ganj Vadisi’ne ve sonrasında da güneye doğru Deccan’a yayıldılar.

O zaman, Hindistan’a milattan önce 800 dolaylarında ulaşan ve Hint-Aryenlerin balta girmemiş ormanlardaki ağaçları devirmesine, kuzey ve orta Hindistan’ı çiftliklerle kaplamalarına fırsat veren demire sahiplerdi.

Aryenler atları, at arabalarını ve fetihçilerin savaşçı kültürlerini tanıttılar. Hindu inancı muhafazakârdı, ritüelleştirilmişti ve korkunç güç tanrıları ile doldurulmuştu. Kast sistemi, savaşla şekil verilen yeni toplumsal hiyerarşiyi taşlaştırmıştı. Aryenler savaşçıydılar (kşatriya), rahiptiler (brahman) ve toprak sahibiydiler (vaişya). Dördüncü bir kast, surdalar karışık ırklardan köylülerdi. Yeni gruplar, Aryen-Hindu toplumuyla giderek büyüyen bir alt-kast aracılığıyla bütünleştiler.

Hinduizm kast sistemini meşrulaştırmıştır. Toplumsal düzen doğal bir düzendi, kutsal olarak onaylanmıştı ve yükselme kişisel bir meseleydi. Erdemliler uyumlu olanlardı; öldükten sonra daha üst bir kastta yeni bir bedende dirileceklerdi. Diğer yandan karşıt görüştekiler bir sonraki yaşamda alt kasta düşürülmeyi bekleyebilecekti.

İstilacılar kendi dillerini de doğurdular: Sanskrit. Bu dil, modern Avrupa dillerinin çoğunun türediği Hint-Avrupa dil grubunun değişik bir biçimiydi. Bununla birlikte Hindistan’da kast sistemi dilin kitleselleşmesini önledi: Sanskrit, eğitimli elitlerin dili haline geldi.

Demir teknolojisi Ganj Vadisi’ni zengin çiftlikler, güçlü hükümdarlıklar ve büyük ordularla doldurdu. Üç yüz yıl süresince rakip devletler üstünlük için savaştı. Milattan önce 321’de Çandragupta Maurya’nın tahtı zorla almasıyla Magadha, bu devletlerin en güçlüsü olarak ortaya çıktı. Bir Yunan yazar, Magadha ordusunun gücünü 200 bin piyade, 20 bin süvari, 2 bin savaş arabası ve 3 bin fil şeklinde tahmin etmiştir.

Milattan önce 321 ile 303 yılları arasında Çandragupta, Ganj Vadisi’ni, Kuzey Ovası’nı ve İnduş Vadisi’ni ele geçirdi. Hemen ardından gelen halefleri güney Hindistan’da başka fetih savaşları açtılar ve milattan önce 260’ta Maurya İmparatorluğu bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş olan bölgenin neredeyse tamamını kapsadı.

Maurya fethi şiddetliydi. Kalingalılar direnenlerin sonuncularıydı fakat Maurya imparatoru Aşoka onları tamamen ezdi, 150 bin insan sürüldü, 100 bin insan öldürüldü.

Fethedilen bölgenin sömürülmesi sistematikti. Köleler (genellikle savaş esiriydiler) madencilikte, inşaatta, endüstride ve ev hizmetlerinde çalıştırıldılar. Köylüler toprakta çalıştırıldı. Hükümet bentlerin, sarnıçların ve kanalların bakımını sağladı. Sıradan köylüler kendi arazilerine kira, ürünlerine vergi verdiler. Tüccarlar ve zanaatkârlar da çeşitli vergi ve paylar verdiler.

Maurya İmparatorluğu, haraç veren köylü ve küçük tüccarların temeline dayalı olan bir üstyapıydı. Bu durum, Çandragupta zamanından devlet idaresine ve ekonomiye dair bir eser olan Arshashastra’da belirgindir. Tüm topraklar imparatora aitti ve tüm köylülerin ona vergi borcu vardı. Tek aracılar devletin atadığı yetkililerdi.

İmparatorluk şehirlere, şehirler ilçelere, ilçeler köy gruplarına bölünmüştü ve en küçük biri köydü. Her bir köyün muhtarı vardı. Her köy grubunun bir saymanı ve tahsildarı bulunuyordu. Ve hiyerarşi, altındakine değil üstündekine karşı sorumlu olan astlar şeklinde gidiyordu.

Bir ihbarcılar ağı halkın içinde casusluk yapıyor ve muhalifleri yetkililere bildiriyordu. Maurya fethini tamamlayan ve sonrasında imparatorluk idaresini şekillendiren Aşoka (milattan önce 269-232), Dhamma anlayışını destekleyerek herkesi kapsayıcı bir ideolojik hegemonyaya erişmeye çalıştı.

Budizm’in muhafazakâr bir biçimi olan Dhamma (Dharma adı da verilir; ç.n.) toplumsal harmoni çıkarına, farklılıkların hoş görülmesine ve gizli tutulmasına vurgu yapıyordu. Bu, Maurya toplumunun aykırılıklarını dondurarak kurutma girişimiydi.

İşe yaramadı. Aşoka’nın ölümünden 50 yıl sonra Maurya İmparatorluğu dağıldı. Yönetici sınıfın Hindu ve Budist kesimleri arasında gerginlikler vardı. Buyruk altına alınan devletler başkaldırdı. Dış düşmanlar ülkenin parçalarını kopardı.

Askeri üstyapı devasaydı. Romalı bir yazar, rakamları 600 bin piyade, 30 bin süvari ve 9 bin fil şeklinde belirtir. Ancak Maurya devleti, birleşmiş bir yönetici sınıf, ortak bir kültür ve iyi iletişimden oluşan yapıştırıcı olmaksızın alelacele bir araya getirilmiş bir karışımdı.

Pers İmparatorluğu dışarıdan fetih ile yok edildi. Maurya İmparatorluğu iç ahenk olmadığından içeriye doğru çöktü. Buna karşın Ch’in İmparatorluğu 2000 yılın ardından son buldu. Şimdi buna döneceğiz.

http://www.counterfire.org/index.php/articles/a-marxist-history-of-the-world/6527-a-marxist-history-of-the-world-part-12-india-the-mauryan-empire adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Yazı dizisinin "Batı Asya: Pers İmparatorluğu" başlıklı bir önceki bölümünü okumak için buraya tıklayınız

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi