Content feed Comments Feed

Fidel Castro: Eşitlerin ortaklığı

23 Mart 2011 Çarşamba



Cumartesi akşamı, ayın 19'unda, şaşalı bir ziyafet sonrası NATO liderleri Libya’ya saldırı emrini verdi.

Tabii ki hiçbir şey, reddedilemez hakimiyetinin peşinde olan Birleşik Devletlerin yokluğunda gerçekleşemezdi. Avrupa'da o kurumun komutanlığından üst düzey bir yetkili "Odyssey Şafağı"nın başlamak üzere olduğunu açıkladı.

Dünya kamuoyu Japonya'daki trajedi ile yoğun bir şekilde meşguldü. Deprem, tsunami ve nükleer kaza kurbanlarının sayısı artmaya devam etti. O ana dek binlerce kişi ölü, kayıp ve radyasyon bulaşmış insan vardır. Aynı zamanda nükleer enerji kullanımına karşı direnç de önemli ölçüde artacaktır.

Dünya; iklim değişikliklerinin faturasının, gıda kıtlığının ve pahalılığının, askeri harcamaların, doğa ve insan kaynaklarının israfının giderek artmasının ızdırabını yaşıyor. Savaş böyle bir zamanda olabilecek en vakitsiz olaydır.

Obama'nın Latin Amerika gezisine, halk geçmişten hareketle ciddi ilgi göstermişti. Brezilya'da, Amerika Birleşik Devletleri ve kardeş Brezilya ulusu arasındaki çelişkili çıkarlar belirginleşmiştir.

Rio de Janeiro'nun 2016 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapmak için Chicago ile yarışmasını unutamayız.

Obama, Güney Amerikalı devin dostluğunu kazanmak istiyordu. Brezilya’nın uluslararası arenayı hayran bırakan “sıradışı yükselişinden” bahsetti ve dünyanın en hızlı büyüme oranına sahip ekonomilerinden biri olan ekonomisini övdü, fakat Brezilya'nın seçkin Güvenlik Konseyi'nin daimi ve ayrıcalıklı üyelerinden biri olmasını desteklemekte asgari bir taahhütte bile bulunmadı.

Brezilya Devlet Başkanı, Birleşik Devletlerin muhatap ülke ekonomisi önünde zorlu bir engel oluşturan tarifeler ve sübvansiyonlarla, Brezilya aleyhine uyguladığı korunmacı tedbirlere karşı görüşlerini açıkça ilan etmekte duraksamadı.

Arjantinli yazar Atilio Boron şunları söylüyor: "...imparatorluğun yöneticisi olarak Obama'yı en çok ilgilendiren şey Amazon havzasının gelişen kontrolünde avantaj sağlamak. Bölgede büyüyen politik ve ekonomik kordinasyon ve bütünleşme, ABD tarafından durdurulabilir olmaktan çıktığından beri, planlarının temel amacı gelişimi yavaşlatmaktır: bu ALCA’nın (Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) 2005'teki çöküşünden ve 2008'de Bolivya, 2010'da Ekvador'da gerçekleşen sonuçsuz ayrılıkçı komplo ve darbelerin ardından çok daha önemli olmuştur. Aynı zamanda bölgedeki en radikal yönetimler (Küba, Venezüela, Bolivya ve Ekvador) ve “ilerici” hükümetler (özellikle Brezilya, Arjantin ve Uruguay) arasında nifak tohumları ekmeyi de denemiştir."

"En küstah Amerikan stratejistlerine göre, Antarktika gibi Amazon nehir havzası da, ulusal bağımsızlıkların tanınmadığı serbest bir erişim alanıdır ..."

Yarın Obama Şili'ye hareket ediyor. Onun Şili'ye varışından önce bugün, pazar günü, El Mercurio gazetesine verilmiş, röportajı yayımlandı. Bu röportajda, kendi deyimiyle "Amerika kıtasındaki müzakere"nin Latin Amerika'da “Eşitlerin Ortaklığı”na dayandığını itiraf etmesi, bizim pratikte, Domuzlar Körfezi’ne paralı askerlerce düzenlenen çıkarmayı takip eden “İlerleme için İttifak” döneminde olduğu gibi soluğumuzu kesiyor.

Obama sade bir dille yarımküre için ABD vizyonunun [...] o ABD başkanı olduğundan bu yana eşitlerin ortaklığı kavramı üzerinde şekillendirildiğini söylüyor.

Obama, aynı zamanda ekonomik büyüme, enerji, güvenlik ve insan hakları gibi birlikte çalışabilecekleri belirli konulara odaklanabileceklerini ifade etmektedir.

Bu vizyonun 'kamu güvenliğinin geliştirilmesi, ekonomik fırsatların genişletilmesi, temiz bir enerji geleceğinin sağlanması ve paylaştığımız demokratik değerlerin desteklenmesi' amacında olduğunu vurgulamaktadır.

...ABD ve onun ortaklarının kilit bölgesel ve evrensel konularda sorumluluklarını paylaştıkları güvenli, istikrarlı ve müreffeh bir yarımküreyi destekliyor.

Görebildiğimiz üzere, her şey hayret verici bir şekilde güzel, tıpkı Reagan'ın sırları gibi 200 yıl içinde yayınlanmak üzere gömülmeye layık.

Problem şu ki, DPA ajansının La Tercera gazetesinin gerçekleştirdiği araştırmaya dayanarak bildirdiği şekilde “... 2006 yılında, Şili nüfusunun yüzde 43'ü nükleer santralleri reddetmekteydi.”

“İki yıl sonra reddetme yüzde 52'ye yükseldi ve 2010 yılında yüzde 74'e ulaştı.” Bugün, Japonya'da olanlardan sonra “... Şilililerin yüzde 86'sı ...”
Obama'ya sadece bir soru sormalıyız. Onun şanlı haleflerinden biri olan, Richard Nixon'un, darbe ve Salvador Allende'nin kahramanca ölümüne, binlerce insanın işkence görmesine ve ölümüne sebep olduğu dikkate alındığında, Obama Şili halkından af diler mi?


Fidel Castro Ruz
20 Mart 2011
20:14


http://en.cubadebate.cu/reflections-fidel/2011/03/21/partnership-equals/ adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Libya'da halkın diktatör Muammer Kaddafi yönetimine karşı isyanına "destek" bahanesiyle günlerden beri planlanan "uluslararası müdahale" bu akşam saatlerinde başladı. Saldırı, Türkiye saati ile 18:45 dolaylarında Fransa'ya ait uçakların hava bombardımanı ile başlarken ve ABD'nin Tomahawk füzeleriyle desteklenirken, saldırıya başka ülkelerin de katılması bekleniyor. Saldırıya dair son dakika gelişmelerini aşağıdan takip edebilirsiniz:


- Libya'nın başlıca hava üslerinden biri, ABD'nin B-2 ağır bombardıman uçakları tarafından bombalandı.

- Libya'ya dair BM kararına çekimser oy veren Çin'in Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ülkenin Libya'daki son gelişmeleri dikkate aldığı ve ülkeye yönelik askeri saldırıya dair üzüntüsünü beyan ettiği açıklandı.

- Libya Devlet Televizyonu haberine göre saldırıda şu ana kadar 48 sivil öldü, 150'si de yaralandı.

- AFP'ye göre Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri de saldırıya katılmak üzere yaklaşık 30 uçak gönderecek.

- Pentagon: Şu anda Libya üzerinde uçan hiçbir ABD uçağı yok.

- ABD, saldırının idaresini Fransa'dan devraldı.

- Libya Devlet Televizyonu'na göre Trablus'ta sivil hedefler vuruldu.

- Kaddafi: Cephanelikler Libya'yı savunmaları için halka açıldı.

- Kaddafi: Saldırı, ikinci bir "Haçlı Seferi" başlatacak.

- Kaddafi: Akdeniz, savaş alanına dönüşmekte.

- Kaddafi: Şimdi bütün cephanelik ve silahları Libyalılara açmalıyız.

- Libya Devlet Televizyonu: Kaddafi, kısa süre içerisinde "Haçlı saldırısına" dair bir konuşma yapacak.

- Libya Devlet Televizyonu, saldırıya katılan güçleri "Haçlı güçleri" olarak tanımladı.

- ABD, saldırıda Trablus ve Misurata'daki hava savunma sistemlerinin hedef alındığını belirtti.

- Libya Devlet Televizyonu: Fransa'ya ait bir savaş uçağı düşürüldü.

- Libya Hükümet Sözcüsü: İlan ettiğğimiz ateşe sadık kaldık. Biz BM'den yaşananları yerinde incelemek üzere gözlemci göndermesini istedik, onlar bize füze gönderdiler.

- Libya Hükümet Sözcüsü, yaşananları "barbarca bir saldırı" olarak yorumlarken, bombardımanın sivil halka ve yerleşim yerlerine ciddi zarar verdiğini belirtti.

- ABD ve İngiliz donanmalarına ait gemilerden Libya'ya 110 Tomahawk füzesi atıldı.

- Trablus'ta meydanlara çıkan Kaddafi taraftarları, milliyetçi marşlar söylerken isyandan El Kaide'yi sorumlu tutuyorlar.

- Libya'ya saldırı, Fransa'ya ait savaş uçaklarının bombardımanı ile başladı.


Hüsnü Mübarek’in korku duvarı, insanlar başkalarının da arzularını paylaştıklarını görebildikleri zaman çökmeye başladı.

1990’larda birileri Hüsnü Mübarek’in ismini sadece fısıldayabilirdi. Telefon konuşmalarında politik konuşmalardan veya şakalardan kaçınılırdı. Bu yıl milyonlarca Mısırlı yaşlanan tiranlarına karşı 18 gün boyunca mücadele etti, kendilerine gaz bombası atan, plastik ve gerçek mermi sıkan polis güçlerine göğüs gerdi. Mısır’daki insanlar korku duygularını kaybettiler, ancak bu bir gecede gerçekleşmedi. Mısır devrimi, 25 Ocak 2011’de olup bitmekten ziyade, geçtiğimiz on yıl boyunca mayalanan bir sürecinin sonucudur –2000 yılı sonbaharında Filistin intifadası ile dayanışma amacıyla yapılan protestoların zincirleme reaksiyonu.

Mübarek’in demir yumruk yönetimi ve 1990’larda yönetim ile İslamcı militanlar arasındaki kirli savaşın patlak vermesi, sokaktaki muhalefetin ölümüne yol açtı. Kamusal toplantılar ve sokak protestoları yasaklandı ve gerçekleşmeleri halinde şiddetle karşılaştı. Grevcilere karşı gerçek mermiler kullanıldı. Sendikalar hükümet kontrolüne girdi.

Ancak Eylül 2000’de Filistin intifadasının patlak vermesinin ardından on binlerce Mısırlı protesto için –muhtemelen 1977’den beri ilk kez- sokaklara çıktı. Bu göstericiler Filistinlilerle dayanışma içinde olmalarına rağmen kısa sürede rejim karşıtı bir boyut kazandılar ve barışçıl protestolasrı bastırmak için polis ortaya çıktı. Bununla birlikte başkan, tabu konusu olarak kaldı ve Mübarek karşıtı sloganlar nadiren duyuldu.

Protestocuların hep birlike başkana karşı slogan attıklarını ilk duyduğum zaman olarak Nisan 2002’de Kahire Üniversitesi çevresindeki Filistin’i destekleyen isyanı hatırlıyorum. Protestocular, kötü şöhretli güvenlik güçleri ile çatışırken Arapça “Hüsnü Mübarek, Ariel Şaron’un aynısı” sloganını attılar.

Öfke, Mart 2003’te Irak savaşının başlaması ile birlikte daha geniş çapta patladı. 30 binden fazla Mısırlı Kahire’nin merkezinde polisle çatıştı, kısa bir süre için Tahrir Meydanı’nı ele geçirdi ve Mübarek’in fotoğraflarının olduğu billboardları yaktı.

El Cezire ve diğer uydu kanalları tarafından yayınlanan Filistin ayaklanması görüntüleri veya Irak’taki ABD öncülüğündeki saldırı, tüm Mısır’daki eylemcilerin korku duvarını tuğla tuğla yıkmasını teşvik etti. Filistin destekçisi ve savaş karşıtı kampanyacılar, devlet başkanı ve ailesi ile dövüşen Kifaya Hareketi’ni 2004 yılında faaliyete geçirdi.

Fakat Kifaya, işçi sınıfı ve kent yoksulları arasında kitlesel destek bulmakta başarısız oldu, Kifaya’nın hem sosyal, hem anaakım medyayı kullanması ülkedeki politik kültürün değişmesine yardım etti. Milyonlarca Mısılı evlerinde otururken bu genç gözüpek eylemcilerin, bir on yıl önce tasavvur edilemeyecek biçimde Kahire’nin merkezinde başkanla dalga geçişlerini, sloganlarla pankart taşıyışlarını izleyebildi.

Aralık 2006’da, Nil Deltası’ndaki Mahalla şehrinde bulunan Orta Doğu’nun en büyük tekstil imalathanesindeki işçiler greve gitti. Eylem, endüstriyel mücadeledeki baskında ve IMF ve Dünya Bankası’nın lütfu olan neo-liberal programın saldırganlığından kaynaklanan yirmi yıllık sûkunetin ardından geldi. İşçilerin medyada geniş biçimde yer alan zaferlerinin ardından tekstil sektörü, Mahalla’dakilerin kazanımlarını aynılarını talep eden başka imalathanelerdeki işçilerle bir grev dalgası içinde kayboldu. Endüstriyel militanlık, kısa sürede ekonominin diğer sektörlerine yayıldı. Hem sosyal medya, hem de anaakım medya tarafından yaynlanan grev görüntüleri, milyonlarca işçinin aşama aşama korkularının üstesinden gelmesi ve diğer sektörlerdeki grevlere dair zafer haberlerinden ilham alarak protestolar örgütlemeleri anlamına geldi. 2007’deki grev dalgasını yazan bir gazeteci olarak grevcilerden sıklıkla şunu duydum: “Mahalla’dan duyduklarımızın ardından harekete geçmek için yüreklendik.”

Bazıları tarafından sadece ekonomik olduğu şeklinde dudak bükülmesine karşın, grev özü itibariyle politikti. Nisan 2008’de Mahalla’da, ekmek fiyatı nedeniyle mini bir isyan gerçekleşti. Güvenlik güçleri, ayaklanmayı iki günde bastırdı, geride üç ölü, yüzlerce tutuklu ve işkenceye maruz kalmış insan kaldı. “Mahalla İntifadası” olarak bilinir hale gelen şeyden görüntüler, Mübarek posterlerini indiren, sokaklarda polislerle çatışan ve en çok nefret edilen Ulusal Demokratik Parti’nin sembollerini hiçe sayan göstericilerle 2011’de gerçekleşenler için bir kostümlü prova teşkil etti. Kısa süre sonra Nil Deltası’nın kuzeyinde bulunan El-Borollos kentinde benzer bir ayaklanma gerçekleşti.

Söz konusu ayaklanmaların bastırılmasına rağmen ülke günlük olarak grevlere, işçilerin oturma eylemlerine ve Kahire merkezi ile diğer şehirlerde eylemcilerin küçük gösterilerine şahit olmaya devam etti. 2010 ilkbaahar ve kışında protestolar düzenleyen işçiler, ülkedeki köşe yazarlarının “Kahire’nin Hyde Parkı” şeklinde tanımladıkları biçimde parlamento çevresini işgal etti.

Devlete karşı söz konusu günlük ekonomik ve politik mücadeleler, şayet herhangi bir zamanda var olduysa, Mübarek rejiminin meşruiyetinin aşınması anlamına geldi.

Ekim 2010 itibariyle, kesinlikle ortalıkta dolaşan bir şeyler vardı. İşe giderken şurada burada bir grevle karşılaşmak normal hale gelmişti. Evden işe giden devlet memurları, Kahire merkezinde küçük protestolar düzenleyen eylemcilerin önünden geçiyordu. Bakıyorlardı ve çok nadiren tepki gösteriyorlardı. Ancak günlük ihtilafın görsel sunumlarına şahit oluyorlardı.

Sonra Tunus kendi isyanını yaptı, tiranı devirdi ve daha önemlisi devrim, yine ağırlıklı olarak El Cezire tarafından Mısır ve başka yerlerdeki milyonlarca izleyiciye yayınlandı. Bu, çok sayıda katalizörden sadece biriydi –günlük polis vahşeti vakaları başkalarını temin etti.

25 Ocak 2011’de başlayan ayaklanma, korku duvarının ufak ufak yıkıldığı uzun bir sürecin sonucuydu. Bunun anahtarı, alandaki eylemlerin mümkün olan en geniş seyirci kitlesine görsel olarak nakledilmesiydi. Hiçbir şey, birinin korkusunun aşınmasına, başka yerlerde kendisiyle aynı özgürük arzusunu paylaşan ve harekete geçen başkalarının olduğunu bilmekten daha çok yardım edemez.


http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/mar/02/egypt-revolution-mubarak-wall-of-fear adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.


Monthly Review editörlerinden Yoshie Furuhashi, Libya’da muhalefetin durumunu ve Batılı güç odaklarının Muammer Kaddafi’nin devrilmesi halinde öne çıkarmaları olası unsurları değerlendirdi. Furuhashi’ye göre Libya’da Batılı güçlerin öne çıkarmaya çalıştığı ve çeşitli yöntemlerle desteklediği başlıca “muhalif” unsur Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe:



Richard Seymour, blogu “Lenin’s Tomb”da kendinden emin biçimde şunu belirtiyor:

“Çünkü bu ayklanmada ABD ve İngiltere hükümetleri için sorun, Kaddafi’nin iktidardan düşmesini gerçekten istememeleri. Kaddafi, birlikte iş yapabilecekleri kişilerden. Buna karşın, uzun zamandır direnişin önde gelen unsurlarından olan Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe daha az esnek olacak gibi duruyor.”

Bu ne hız! Yorumunun üç bileşeninin hepsi –ABD ve İngiltere hükümetlerinin ne istediği, Libya Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe’nin (NFSL) gerçekten “direnişte önde gelen bir unsur” olup olmadığı ve NFSL’in Kaddafi’den daha az esnek olup olmadığı- tartışmaya açık.

1- ABD ve İngiltere “Kaddafi’in iktidardan düşmesini” gerçekten de istemiyor mu? Ben bundan şüpheliyim. Fikrimce, büyük güçler Libya’da Tunus ve Mısır’da oynadıkları oyunun aynısını oynuyor: başlangıçta, kendileri için iyi olduğundan iktidardaki yönetimleri tamamen desteklediler (Berlusconi’nin Libya ayaklanmasına dair ilk tepkisi, Batılıların birincil tepkilerinin en semboliğidir); sonra önceki statükoya geri dönüşün imkanı olmadığını görmeleriyle, sevsinler ya da sevmesinler halihazırda seyir halinde olan geçişi yönetmek için çabalarlar (muhalefetin içinde tam da böylesi olasılıklar için uzun zamandır yetiştirdikleri mülkleri vardır). Demek ki emperyalistlerin “A Planı”, kendi iktidarına karşı daha önceki birçok meydan okumada becerdiği gibi Kaddafi ayaklanmayı bastırabilecek mi, görmekti. Bu A Planı şimdi kül olup gitti; fakat şimdi “B Planı”na geçme zamanı: işbirlikçiler bulmaya çalışmak ve yeni harika bir ilişkiye başlamak. İşbirlikçilerin bazıları eski rejimin unsurlarıa rsaından bulunabilir (örneğin Tunus ve Mısır orduları); bazıları da eski muhalefetten bulunabilir (örneğin Mısır’da Mübarek’in devrilmesinden sonra ilk tweetlerinden biri, ülkede yeni adil bir toplumsal düzen kurma çabasıyla grevde olan işçilere işlerine dönmelerini ve “daha önce hiç olmadığı gibi çalışmalarını” söyleyen Google Mısır’ın yöneticisi Wael Ghonim).

Tunus ve Mısır’da endüstriyel eylemleri de içeren işçi sınıfı protestolarının devam eden zindeliği, Plan B’nin imparatorluğun istediği gibi işlemesini şimdiye kadar engelledi. (Şüphe yok ki Batılı güç odakları, bunun üstesinden C Planı ile gelemek için gece gündüz çalışıyor) Buna karşın Libya’da imparatorluğun şansı yaver gidebilir, özellikle oradaki varlıklarını, Libya’da Kaddafi sonrası yönetimi dolduracak “muhalefetin önde gelen unsurları” olarak geçiştirirse. Bu, bir sonraki soruya neden oluyor.

2- Libya'nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe, gerçekten “direnişin önde gelen unsuru” mu? Nasıl bilelim? Örneğin Ian Black şöyle söylüyor: “Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe gibi sürgüne gönderilmiş grupların, ülkedeki 6.5 milyon insandan az bir destek aldığı düşünülüyor. Şüphesiz, medyanın büyük çoğunluğu sadece “enformasyon” konusunda ağırlıklı olarak NFSL’ye bel bağlamıyor, aynı zamanda siyaset uzmanları ile birlikte önde gelen NFSL üyelerini güvenilir alternatif liderler olarak sunuyor, ancak kuşkucu olmak için daha çok neden var. Mısır devrimini ilk aşta, bir Gene Sharp okumasıyla perde arkasında Otpor’a (Sırbistan’da Miloşeviç’i deviren, şiddet içermeyen gençlik örgütlenmesi, ç.n.) benzer biçimde Katar’daki Değişim Akademisi’nde eğitilmiş genç profesyonellerce tasarlanmış bir Facebook devrimine çevirme çabalarını anımsayın. Bu, bir çeşit edimsel konuşma: bu, anaakım medya görevlilerinin Mısır devriminin gerçekten de kesinlikle böylesi karakterler tarafından yapıldığını düşündükleri anlamına gelmiyor, öldürücü darbenin, yıllardır devam eden toplantı ve ortak mücadeleler vasıtasıyla, hep birlikte, özellikle Süveyş Kanalı gibi stratejik bölgelerde greve giderek oluşmuş sıkı bağlara güvenen işçiler tarafından vurulduğunu gerçekten bilmeliler; doğrusu Batı’nın güç odakları, işçi sınıfının organik entelektüellerindense onların Mübarek sonrası düzenin liderleri olmalarını ve dümenini “neo-libealizmden tasarrufa” doğru kırmalarını ister. Kaddafi sonrası Libya’yı, kapitalist ve emperyalistlerin çıkarlarına zarar vermek yerine bir bakıma bunlara destek olan biçimde şekillendirecek gibi görünen propagandacıların bakış açısından NFSL neye benzeyecek? Bu bizi diğer soruya geçiriyor.

3- Libya’nın Kurtuluşu İçin Ulusal Cephe, “Kaddafi’den daha az esnek olacak gibi” mi duruyor? Korkarım NFSL, uzun zamandır ayağını kaydırmaya çalıştığı despot albaydan daha esnek olacak. Diğer kaynaklarla birlikte Richard Keeble, Jeffrey Richelson ve Joseph T. Stanik’e göre NFSL, Soğuk Savaş döneminde CIA ve Suudi Arabistan tarafından finanse edilen bir araçtı. NFSL’nin son dönemlerdeki finans kaynakları belirsiz iken, büyük 21. yüzyıl Arap ayaklanmasına katılmak konusunda umutsuz olan genç Libyalılar, Kaddafi ailesini devirdikleri zaman, görünüşe bakılırsa geçtiğimiz yüzyılın çöp kutusundan çıkan ürkütücü hayaletten daha iyi bir önderliği kesinlikle hak ederler.

Kaddafi bitti. İlk olarak direniş ekseni tarafından reddedildi, şimdi Batı tarafından da terk edilmek üzere. Bu, zaferlerini özgürlük için dökülen kanların getirdiği ganimetin olası hırsızlarından korumalarında Libya halkına destek vermenin her şeyden önemli olduğu anlamına geliyor.




http://mrzine.monthlyreview.org/2011/furuhashi240211.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


25 Şubat Cuma günü, muhtemelen Irak’ta son zamanlarda görülmüş en büyük gösteriye şahit olunacak. Kürdistan’da kitlesel gösteriler, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) hükümetine bağlı güçlerin göstericilere ateş açmasına ve dört protestocuyu öldürmesine karşın devam ediyor.

Süleymaniye’de 21 Şubat Pazartesi günü düzenlenen gösterilere yaklaşık 2 bin kişi katıldı. Şehir hastanesi çalışanları da gösteriye işyerlerinde yaptıkları eylemin ardından katılırken, hastane çalışanlarından Dr. Kawa Sabah, “Protestocularla birlikteyiz ve protestolara katılıyoruz” dedi. Geçtiğimiz hafta göstericilere öldürücü biçimde ateş açılmasının üzerine üniversite çalışanları da protestolara katıldı.

Protestolar, Irak Kürdistanı’ndaki başka şehirlere de sıçramış durumda. Pazartesi günü Kalar, Dervendişan ve Halepçe’de gösteriler gerçekleşirken, önümüzdeki günlerde bunları başka gösteriler izleyecek. Karal ve Dervendişan’daki protestolara 200’er kişi katılırken birkaç kişi gözaltına alındı.

Pazartesi günü Süleymaniye’de 17 yaşındaki Şerko Muhammed isimli gösterici polis kurşunuyla öldürülürken, geçen hafta silahla vurulan Surkiu isimli bir gösterici de hastanede hayatını kaybetti. Aynı gün 47 kişinin de yaralandığı bildirildi.

Irak Kürdistanı’nda iktidarda olan partiler Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtsever Birliği (PUK), muhalefet liderlerile “müzakerede bulunmayı” istediklerini iddia ediyor. Ancak var olan muhalefet partisi Goran (değişim) ise buna hayır diyor ve hükümetin istifasını talep ediyor. Goran, sürece temkinli yaklaşıyor ve protestolara doğrudan katılmıyor. İlk girişim, gençleren gelmiş durumda.

Bölgedeki diğer yönetimler gibi KDP de daha fazla şiddet uygulamakla tehdit ediyor. KDP liderlerinden Fazel Mirani, birilerinin KDP parti merkezine saldırması halinde “ellerinin kesilmesinin gerektiğini” söyledi. Protestocular ise bu tehdide, böyle bir şey olması halinde onların da Mirani’nin tüm kolunu keseceklerini belirterek yanıt verdiler.

ABD emperyalizmi ile yakın işbirliği


KDP ve PUK, ABD’nin 1991’deki ilk Irak işgalinden bu yana iki parti arasında 1994-96 arasında gerçekleşen çatışmalar haricinde Kürdistan’ı özerk bir bölge olarak birlikte yönetiyor. ABD ile yakın işbirlikleri ve Irak Kürdistanı toplumunda görünüşte diğer yerlere oranla görece sakin durum, Irak’ın geri kalanıyla karşılaştırıldığında bölge halkının yaşamında esaslı bir farka neden olmamış durumda. Günde yalnızca 10 saat elektrik veriliyo ve temiz içme suyu yok. Yoksulluk ve işsizlik yaygın. Çoğu zaman sadece polis veya asker istihdam ediliyor ve bu KDP ve PUK’un devasa bir polis ve güvenlik aygıtı kurduğu anlamına geliyor.

Öfke şu anda KDP üyesi Devlet Başkanı Barzani’ye ve yolsuzluk düzeyine odaklanıyor, ancak protestocular aynı zamanda birçok toplumsal endişeyi irdeliyor, özellikle de kitlesel işsizliğin sona erdirilmesini talep ediyor.

Bütün bölgedeki devrimci hareketlerden güç alan Irak genelindeki protesto hareketinin, örgütlü bir güç olarak grevler ve işçi katılımıyla gücünü arttırması gerekiyor. Mısır ve Tunus, diktatörlerin devrilebileceğini, aynı zamanda mücadelenin devam etmesi ve bütün bir kapitalist sisteme yönelmesi gerektiğini gösterdi.



http://www.socialistworld.net/doc/4876 adresinde yayımlanan metinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Tarık Ali: Bu, Arap 1848’idir

23 Şubat 2011 Çarşamba

Batı destekli despotların kapı dışarı edilmesiyle birlikte politikalar sonsuza dek değişmiştir. Bu durumda devrim ne kadar uzağa yayılabilir?

İnsanların, kendilerini on yıllardır döven sopayı öpmeyi reddetmeleri ya da buna aldırmamaları, Arap ulusunun tarihinde yeni bir faslı açmış durumda. Araplar veya Müslümanların demokrasiye düşman olduğuna dair gülünç yeni muhafazakâr düşünce, ateşteki parşömen kağıdı gibi yok oldu.

En mutsuz olanlar, böylesi düşünceleri destekleyenler görünüyor: İsrail ve onun Avrupa ile Amerika’daki lobicileri; silah sanayii, bunu yapabilirken satabildiği kadar çok satmaya çalışıyor (İngiltere başbakanı, Abu Dabi Silah Fuarı’nda ölüm taciri gibi davranıyor); ve Suudi Arabistan’ın kuşatılmış muktedirleri, salgının kendi zalim krallıklarına sıçrayıp sıçramayacağını merak ediyor. Şu ana kadar despotlardan birine sığınma tanıdılar, ancak zamanı geldiğinde kraliyet ailesi nereye sığınmaya çalışacak? Patronlarının, kendilerini törensiz bir biçimde ve her zaman demokrasiyi desteklediklerini iddia ederek çöpe atacaklarının farkına varmalılar.

Avrupa ile bir karşılaştırma yapılacaksa, bu karşılaştırma, devrimci ayaklanmaların sadece Britanya ve İspanya’ya uğramadığı –diğer taraftan Kraliçe Victoria, Çartistleri aklına getirip korksa da- 1848 ile olur. Victoria, Belçika Krallığı’nda mahsur kalan yeğenine yazdığı mektupta duygudaşlığını ifade ediyor, fakat “hepsinin yataklarında katledilip edilmeyeceğini” merak ediyor. Tacını veya değerli taşlarla örülmüş başörtüsünü taktığı kafası endişe ile dolu ve yabancı bankalarda saklamış milyarları var.

Arap halkı, 1848’deki Avrupalılar gibi yabancı egemenliğine karşı savaşıyor (son yapılan kamuoyu yoklamalarından birine göre Mısırlıların yüzde 82’si ABD’ye olumsuz bakıyor); demokratik haklarının ihlaline karşı, kendi gayrimeşru servetleriyle körleşmiş seçkinlere karşı ekonomik adalet için savaşıyor. Bu, öncelikle İngiliz kalıntılarını bölgenin dışına kovmakla ilgilenen ilk Arap milliyetçiliği dalgasından farklı. Nasır yönetiminde Mısırlılar Süveyş Kanalı’nı kamulaştırdılar ve İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından işgal edildiler –ancak bu Washington’ın izni dışında oldu ve bu nedenle çekilmek zorunda kaldılar.

Kahire muzafferdi. İngiliz destekçisi monarşi 1958’de Irak devrimiyle devrildi, Şam’da radikaller iktidarı ele geçirdi, yaşça büyük bir Suudi prensi saray darbesi denedi ve başarısız olunca Kahire’ye kaçtı, Yemen ve Umman’da silahlı mücadeleler patlak verdi ve aynı anda üç başkenti olan bir Arap ulusundan epey bahsediliyordu. Bir yan etkisi, genç, yarı-aydın bir subayı, Muammer Kaddafi’yi iktidara getiren Libya’daki alışılmadık darbeydi. Kaddafi’nin Suudi düşmanları, sürekli darbenin Uganda’da İdi Amin’i iktidara iten darbede olduğu gibi İngiliz istihbaratı tarafından tezgahlandığında ısrar ettiler. Kaddafi’nin sözde milliyetçiliği, modernistliği ve radikalliğinin tamamı, karaladığı kısa bilim kurgu öyküleri gibi şovdan ibaretti.

Hiçbir zaman kendi halkına yardım eli uzatmadı. Petrol zenginliğine karşın Libyalıları eğitmekten, onlara sağlık hizmeti vermekten ya da konut edinme desteği vermekten kaçındı, zenginliği yurtdışındaki en mantıksız projelerle çarçur etti –bunlardan biri sosyalist ve komünist Sudanlı muhalifleri taşıyan bir İngiliz uçağının yönünü değiştirmek ve onları asılmaları için yakın arkadaşı diktatör Gaafar Nimeiry’ye teslim etmekti, böylece her gün şahit olduğumuz biçimde ülkedeki radikal değişim ihtimalini ortadan kaldıracaktı. Kendi ülkesinde, iktidarda kalmak için bunları bölüp satın alabileceğini düşünerek sert kabile yapısını korudu. Ama daha fazla değil.

İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı ve zaferi, Arap milliyetçiliğinin ölüm çanını çaldı. Suriye ve Irak’taki öldürücü savaşlar, Washington tarafından kutsanan sağcı Baas sempatizanlarının zaferine neden oldu. Nasır’ın ölümünden ve halefi Saadet’in İsrail'e karşı 1973’te büyük kayıplar vererek kazandığı zaferden sonra Mısır’ın askeri elitleri buna bir son vermeye karar verdi, ABD’den her yıl milyarlarca dolarlık destek almayı ve İsrail ile bir anlaşma yapmayı kabul etti. Bunun karşılığında, diktatörleri uzun bir süre Saddam’a yapıldığı gibi Avrupa ve Amerika tarafından devlet adamı olarak onurlandırıldı. Keşke bir milyondan fazla ölüm ve beş milyondan fazla öksüz çocuk yaratan korkunç ve yıkıcı bir savaş ve işgal yerine, Saddam’ın halkı tarafından iktidardan indirilmesine izin verselerdi.

Ekonomik krizle tetiklenen Arap devrimleri, kitle hareketlerini harekete geçirdi, ancak yaşamın tüm yönleri sorgulanmadı. Sosyal, politik ve inançsal haklar Tunus’ta şiddetli tartışmaların konusu oldu, ancak şu ana kadar başka yerde olmadı. Seçim mücadelelerinin, Arap liberalizmi ile Türkiye ve Endonezya’da iktidarda olan İslamcı güçleri kendine model alan ve ABD’nin kucağına oturan Müslüman Kardeşler’de vücut bulan liberalizm arasındaki çekişmeler şeklinde geçeceğinin bir işareti olarak, ortaya yeni siyasi partiler çıkmadı.

Bçlgedeki’deki Amerikan hegemonyası yamultuldu, ancak parçalanmadı. Despot yönetimler sonrası dönem, yeni ve yıkıcı olan demokratik sistemle ve umarım sosyal ve politik hakları kutsal kabul eden yeni anayasalarla daha bağımsız olacak gibi. Ancak Mısır ve Tunus’ta ordu, hiçbir şeyin aceleye gelmeyeceğini garantiye alacak. Avrupa ve Amerika’nın büyük endişesi Bahreyn. Eğer Bahreyn’in muktedirleri iktidardan indirilirse, Suudi Arabistan’da bir demokratik devrimi önlemek zor olacak. Washington bunun gerçekleşmesini göze alabilir mi? Veya Vahabi kleptokratları iktidarda tutmak için silahlı güçlerini mi konuşlandıracak?

Bundan birkaç on yıl önce Iraklı büyük şair Muddafar al-Nawab, despotların Arap Zirvesi olarak tanımlanan toplantılarına sinirlenerek soğukkanlılığını kaybetmişti:

...Mübarek, Mübarek
Zenginlik ve sağlık

BM’ye haberleri faksla
Camp ve David’den sonraki ibne (Camp David’e gönderme ile bu anlama gelen Camp kelimesini kullanıyor, ç.n.)
Tüm ibnelerin babası
Babanın kokuşmuş parçasına;
Bedenlerinizin pis kokusu burun deliklerinizi istila ediyor
Sahtekâr Zirvesi
Liderler
Suratlarınız karalansın;
Sizin iğrenç göbekleriniz
Sizin çirkin şişman kıçlarınız
Neden sürpriz olsun ki
İkisi de suratlarınıza benziyor...
Zirveler... zirveler...zirveler
Keçiler ve koyunlar toplantısı,
Ahenkli yellenmeler,
Zirve olsun
Zirve olmasın
Zirve karar versin;
Her birinize ve hepinize tükürüyorum
Krallar... Şeyhler... Dalkavuklar...
Başka her neyse, Arap zirveleri bir daha aynı olmayacak. Halk, şaire eşlik ediyor.



http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2011/feb/22/arab-1848-us-hegemony-dented adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi