Content feed Comments Feed


Oğlu, ABD ordusunda görev yaparken 2004 yılında Irak’ta hayatını kaybeden Cindy Sheehan, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Sheehan’ın sorularını yanıtlayan Chavez, ABD karşıtı değil, anti-emperyalist olduklarını vurgulayarak, ABD yönetiminin en büyük korkusunun kendi ülkelerindeki halkın da Venezüella’dakine benzer biçimde “uyanması” olduğunu ifade etti:

Cindy Sheehan: Başkan Chavez, Venezüella’yla, sizinle ve devriminizle ilgili gerçeklerin anlatılmasına izin verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Devrimden önce Venezüella, oligarşi tarafından yönetilen ve kullanılan bir ülkeydi. Devrim nasıl başladı ve diğerlerine nazaran barışçıl kaldı?

Hugo Chavez: Gerçeğimizi ortaya çıkarmak doğrultusundaki çabaların için teşekkürler Cindy, savaşa karşı, barış, adalet, özgürlük ve eşitlik için, emperyalizme karşı bizim de paylaştığımız mücadelelerinde başarılar diliyorum. Bu mücadelelerinde yanındayız, senin ve ABD halkının yanındayız. Venezüella burjuvazisi 100 yıldan fazla süre ülkeye zorla, şiddetle, işkenceyle, cinayetle, zorunlu kaybetmelerle egemen oldu. Ne yazık ki Venezüella tarihi, çok miktarda şiddet tarihidir. Güçlünün güçsüze karşı şiddeti. Oligarşi ve burjuva devleti tarafından egemen olunan Venezüella’da 20. yüzyılda tersine bir mucize gerçekleşti. Venezüella 1920’lerden 1970’lere kadar en büyük petrol ihracatçısı ve 20. yüzyıl boyunca dünyadaki en büyük petrol üreticilerinden biriydi. Ancak yüzyıl bittiğinde Venezüella’da yoksulluk alanı yüzde 70’ten, aşırı yoksulluk oranı ise yüzde 40’tan fazlaydı, sefalet. Bu durum şiddetli bir patlama yarattı –bütün patlamalar şiddetlidir. Yoksulların kendi kendilerini özgürleştirme patlaması. Caracazo’nun* yıldönümünü daha birkaç gün önce, 27 Şubat’ta hatırladık, siz orada bizimleydiniz, bizim halkımızla. Halk 21 yıl önce büyük bir patlamayla uyandı ve meydana çıktı. Ve orduda olan bizler burjuva devleti tarafından halkı –kadınları ve çocukları- katletmek için kullanıldık ve bu, orduda bir bilinç ve acı uyandırdı, halka katılmamıza öncülük etti. Sonrasında iki ayaklanmaya öncülük ettik. Devrimimiz tam olarak barışçıl değil. Nispeten barışçıl.

CS: Devrimin şiddeti karşı-devrimden geliyor gibi görünüyor. Bolivarcı Devrim iktidarı ve zenginliği halka aktardı, soluk oldu ve aynı zamanda nispeten barışçıl.

HC:
Evet, iktidarı barışçıl bir yolla ele geçirdik. Ve bunu devam ettirebildik, nispeten. Hiçbir zaman şiddet kullanmadık, karşı-devrim bunu bize karşı kullandı. Bu nedenle barışçıl, sosyalist devrimimizin merkezi stratejisi gücü halka devretmektir. Bunun bir kısmı Caracas’ın mahallelerinde kendi gözlerinizle görebileceğinize eminim. Halkın egemen olmasına yardım edecek muazzam çabalarla meşgul oluyoruz. Cindy, güçten bahsettiğimizde neden bahsediyoruz? İlk güç, hepimizin sahip olduğu bilgidir; bu nedenle eğitimde, cehalete karşı, düşünmenin, araştırmanın, çözümlemenin gelişmesini desteklemek için çaba gösteriyoruz, bir bakıma hiçbir zaman olmamış. Bugün bütün Venezüella dev bir okul. Çocuklar ve yetişkin insanlar, hepimiz araştırıyoruz ve öğreniyoruz. Ayrıca politik güç vardır, karar alma kapasitesi –Halk meclisleri, komünler, halk iktidarı, taban örgütlenmesi hareketleri. Ekonomik gücümüz var, ekonomik gücü halka devrediyoruz, zenginliği halka dağıtıyoruz. Bu, Bolivarcı Devrim’in barışçıl devam edeceğini teminat altına alan esas güçtür.

CS: “İmparatorluğun” sizi şeytanlaştırmak için neden böylesi ortaklaşa çabalar sarf ettiğini düşünüyorsunuz?

HC: Birkaç gerekçe var, ancak bir ana gerekçe olduğu sonucuna varmalıyım. İmparatorluk korkuyor. İmparatorluk, ABD halkının gerçeği anlamasından ve kendi bölgelerinde bir şeylerin patlamasından korkuyor –Bolivarcı bir hareket, Lincolnvari bir hareket. Sistemi dönüştürmeye çabalayan yurttaşların, bilinçli yurttaşların hareketi. Emperyal korku Martin Luther King, Jr.’ı öldürdü. Onu durdurmanın tek yoku onu öldürmekti. Sonda ABD halkını bastırdılar. Demek ki bizi neden şeytanlaştırıyorlar? Gerçeği biliyorlar, ancak gerçekten korkuyorlar. Bulaşıcı etkiden korkuyorlar. ABD’de olacak bir devrimden korkuyorlar. ABD’de gerçekleşecek bir uyanıştan korkuyorlar.

“Diktatör değil, demokratik devrimciyim”

CS: Size ABD’de verdikleri en büyük isimlerden biri diktatör. Neden diktatör olmadığınızı bize açıklayabilir misiniz?

HC: Diktatörlüğe karşıyım. Bir anti-diktatörüm. Politik bir bakış açısıyla, yaygın oyla dört kez seçildim. Venezüella’da her zaman seçim vardır. Brezilya Devlet Başkanı Lula bir defasında Venezüella’da demokrasi aşırılığı olduğunu söylemişti. Burada her yıl seçimler, referandumlar, halka danışmalar, vali ve belediye başkanları için seçimler olur –tam da şimdi Millet Meclisi seçimleri kampanyasına başlıyoruz. 2012 yılında başkanlık seçimleri olacak. Hangi diktatör pek çok kez seçilmiş? Hangi diktatör daima seçim çağrısı yapar? Ben bir anti-diktatörüm. Ben bir devrimciyim. Bir demokratik devrimci.

CS: 2012 seçimleri için adaylığınızı açıkladınız. Uzun yol aldınız, ancak hâlâ gidilecek uzun bir yol var. Venezüella’da başarılı olmak için hâlâ neyin gerektiğini düşünüyorsunuz?

HC: Matematik yoluyla anlatırsam; eğitimde, sağlıkta, altyapıda, barınmada, istihdamda, sosyal güvenlikte vs. yaptığımız her şeyde ve yapmak istediklerimiz bağlamında yüzde 10 civarını başardık. 200 yıllık bir terk edilmişlik var. Halk terk edilmiş. Ve ülkenin bütün zenginliği oligarşinin elindeydi. Bu nedenle gerçekten çok çalışmalıyız. Bolivar’ın rüyasına erişmek için hâlâ yapılacak çok şey var. Simon Bolivar, en iyi devletin halka en büyük miktarda mutluluğu veren devlet olduğunu öğretti. Bizim hedefimiz bu.

CS: ABD’de, Austin-Teksas’ta birkaç hafta önce bir adam uçağını bir vergi binasına çarptırdı. Bundan haberiniz var mı? ABD’de bunun gibi çok sayıda hüsran var, ancak binalara uçak sürmek yerine birbirimizi bulmalı ve örgütlenmeliyiz. ABD, seçkinler için bir sistemdir, seçkiler tarafından yönetilen, bir korporatokrasi (şirketlerin devlet yönetimine hakim oldukları yönetim şekli, ç.n.). Gerçek bir devrici değişim yapmak için cesaret almamıza yardım edecek birkaç ilham kelamı edebilir misiniz?

HC: Aynıyız, boyunduruk altına girmiş, zulme uğramış ve çok sayıda umutsuzluk var, tıpkı uçağını binaya süren adam gibi. Bundan çok var, çok sayıda intihar eğilimi, fakat yol bu değil, yol bilinçlilik, bir bilinç uyanışı. Kendi deneyimlerimiz var, hatta birçoğumuz öldü ve cezaevine gitti. Bizim yaptığımızın doğru olmasının nedeni bu. Yol, uçağı bir binaya sürmek değil, bilinç yaratmaktır ve sonrasında gerisi kendi kendine gelecektir.

Bu anı, ABD halkına “merhaba” demek için kullanmak istiyorum. Biz Güney’dekilerin Kuzey halkının uyanacağına büyük inancı var, sizin uyandığınız gibi. ABD’de fevkalade şeyler yapabiliriz, fevkalade değişimler ve umuyorum ki barışçıl yolla. Çünkü dünyanın geleceği ABD’de ne olduğuna bağlı.

Her şeye karşın, ABD halkının kalplerinin derinliklerinde gerçek ve yalanlar arasındaki farkı nasıl takdir edeceklerini bildiklerini düşünüyorum. Bize anti-ABD’ci liderler olarak adlandırıyorlar, ancak değiliz! Biz anti-emperyalistiz. Biz ABD halkını seviyoruz, insanlığı seviyoruz.


Caracazo: Caracazo Ayaklanması, neoliberal politikalara karşı ülke halkının gösterdiği tepkidir, 27 Nisan 1989’da başlamıştır ve ismini başkent Caracas’tan alır, sonundaki –azo eki ise 1948 yılında komşu ülke Kolombiya’da gerçekleşen ve ülke tarihine geçen Bogotazo ayaklanmasından esinlenilerek eklenmiştir. Ayaklanmansın esas sebebi sosyal demokrat Devlet Başkanı Carlos Andrés Pérez tarafından uygulanan neoliberal politikalar ve bu politikalar sonucunda petrol fiyatlarının yüzde 100, toplu ulaşım fiyatlarının ise yüzde 30 oranında artmasıdır. Caracazo Ayaklanması sonucunda uygulanan polis şiddeti ile farklı kaynaklara göre 275 ila 3 bin arasında insan ölmüştür. Hakkında 2005 yılında El Caracazo isimli bir film yapılmıştır.


http://mrzine.monthlyreview.org/2010/chavez220310.html adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Giles Ji Ungpakorn*

Hafta boyunca demokrasi yanlısı Taylandlı Kırmızı Tişörtlü (ya da gömlekli) göstericiler Bangkok ve diğer şehirlerde sokaklara çıktılar. Bu, hareketin gücünü kanıtlamak ve kraliyet hükümeti ve medyanın Kırmızı Tişörtlüler’in çoğunluğun sesi olmadığına dair yalanlarını hiçe saymak adına bir güç gösterisiydi.

Hareketin belli başlı amacı, meclisi dağıtması ve yeni bir seçim yapması için Abhisit Vejjajiva’nın askeri vesayet hükümetine baskı yapmak. Oysa, Kırmızı Tişörtlüler liderliğinin, 2006’da tekrar darbe yapan orduya karşı direnmek ve orduyu yenmek için, halk öfkesinin bu büyük girişimini nasıl baskıya dönüştüreceğini görmek zor. Bunun sebebi, Kırmızı Tişört liderlerinin ordu ve monarşiye karşı tamamı ile ideolojik bir saldırı başlatmaya henüz hazır olmaması.

Yeni seçim çağrısı bu sorunu çözmeyecektir. Ancak, Kırmızı Tişörtlüler’in Bangkok ve diğer illerden büyük katılımı ileriye yönelik önemli bir adım. Kırmızı Tişörtlüler’in büyük çoğunluğu hem kentten hem kırsaldan yoksul insanlar, ve nihayetinde Kırmızı Tişörtlüler’in liderleri açıkça “halk ve egemen sınıf arasındaki” bir sınıf mücadelesinden söz etmekteler. Devrimci değişim için ivme oluşturmak adına, daha ileri gitmeleri ve kentteki işçi sınıfıyla ordunun düşük kademelerini ajite etmeleri gerekmekte. Herhangi bir uzlaşma, her daim demokrasiye ket vuran kraliyet egemenlerinin gücünü muhafaza edecek.

Seçimi kazanmış olan Takşin Hükümeti’ne karşı, 19 Eylül 2006’da yapılan askeri darbeden bu yana Tayland’da gördüğümüz politik kriz ve huzursuzluk, zengin muhafazakârlar ve şehirli ve köylü yoksular arasındaki bir sınıf mücadelesini simgelemekte. Bu saf bir sınıf mücadelesi değil, mücadelede rol alanlar farklı amaçlara ve farklı demokrasi kavramlarına sahipler. Tayland Komünist Partisi’nin (CPT) çöküşünden beri solda oluşan boşluk yüzünden, milyoner ve popülist politikacı Takşin Şinavatra ve onun Thai Rak Thai Partisi, milyonlarca sıradan Taylandlıyı telkin etmeyi başardı.

Birçok yorumcunun, mevcut çatışmayı yalnızca Takşin, muhafazakârlar ve “modern kapitalist sınıfa” karşı direnen “eski feodal düzen” arasındaki bir seçkinler tartışması şeklinde açıklamaya çalışmasına rağmen, asıl çatışma bundan ibaret değil. Birçok analizdeki eksik unsur, milyonlarca sıradan Taylandlının eylemleri. Takşin, ilk kez gerçekleştirilen Evrensel Sağlık Programı ve kırsal bölgelerin kalkınması için yerel köy fonları gibi kötü politikaları üzerinden işçi ve köylülerle bir ittifak kurdu. Kırmızı Tişörtlüler Takşin’i seviyorlar, ancak onun tarafından kullanılmıyorlar ya da yalnızca onun geri dönüşü için mücadele etmiyorlar. Gerçek demokrasi ve toplumsal adalet istiyorlar.

Takşin ve muhafazakâr muhalifleri, her ikisi de modern koşullarda kraliyet yanlısı ve her iki taraf da kapitalist sınıf egemenliğinin desteklenmesine yardımda bulunmak için, monarşi kurumunun kullanılması arayışındalar. Tayland’da feodalizm 1870’lerde ortadan kaldırıldı. Muhafazakârları Takşin’e karşı gitgide düşman eden şey, kitlesel halk desteğine sahip olan geniş çaplı modernizasyon programı karşısında imtiyazlarını kaybedecekleri korkusu. Geçmişte egemenler, halkın isteklerini göz ardı etmek için, askeri güç, kralcı ideoloji ve para politikası kombinasyonunu kullanmıştı.

Ne Takşin ne de kralcı muhafazakârlar aralarındaki çatışmanın bir sınıf mücadelesine dönüşmesi niyetindeydiler. Ama kitlesel demokrasi yanlısı hareket, monarşiyi de kapsayan egemen sınıf yapısını sorgulamaya başladı. Bu, kralcı muhafazakârların kibirli tutumu ve krizin uzun süreli doğasına ilaveten, taban seviyesindeki Kırmızı Tişörtlüler’in kendini örgütlemesi ve finanse etmesinden kaynaklanmakta. Bu sınıf mücadelesi politik tutum değişiklikleri doğurmakta ve toplumun tüm kesimlerini teste tabi tutmakta. Fakat, hareketin karşısındaki asıl soru, iktidarı nasıl ele geçireceği.

Giles Ji Ungpakorn: Şu anda İngiltere’de sürgünde olan Taylandlı sosyalist. Son kitabı “Tayland’ın Krizi ve Demokrasi İçin Savaş” Nisan ayında yayımlanacak.

http://mrzine.monthlyreview.org/2010/ungpakorn160310.html adresinde yayımlanan haberden çevrilmiştir.

Solun çok eski açmazı

17 Mart 2010 Çarşamba

Immanuel Wallerstein

Brezilya’da İşçi Partisi’nin (Partido dos Trabalhadores-PT) kuruluşunun 30. yıldönümü kutlamaları nedeniyle ülkenin başlıca bağımsız sol gazetelerinden Brasil de Fato, Brezilya’nın önde gelen dört sol entelektüeli ile yapılan söyleşileri yayımladı. Dördü de bir zamanlar PT içinde aktifti, aslında kurucuları arasındaydı. Üçü PT’den ayrıldı, tarihçi Mauro Iasi Brezilya Komünist Partisi’ne (PCB), sosyolog Francisco de Oliveira Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi’ne (PSOL) katıldı, tarihçi Rudá Ricci ise bağımsız bir solcu. Dördüncüsü, tarihçi Valter Poner ise partinin sol hizbinin önde gelen çehrelerinden biri olarak şu anda PT’de.

Hepsi, Ricci’nin adlandırdığı şekliyle “Brezilya solunun çok eski açmazı – nasıl hem popüler hem de sol olunur” sorusuna şaşırtıcı biçimde farklı analizlerle yaklaştı. Ancak bu tabii ki tüm dünyadaki solun açmazıdır ve şu anda dek böyle kaldı.

Brezilya, bu açmazı analiz etmek ve nasıl bittiğini görmek için ilgi çekici bir yer. Ülke, uzun ve aktif bir politik geleneğe sahip ve bugün çok partili durumun tadını ziyadesiyle çıkarıyor. Brezilya aynı zamanda ulusal ekonomik durumu son yıllarda, özellikle de son on yılda çok iyileşen bir ülke. Ve Brezilya, Latin Amerika’da ortaya epey politik önderlik koyan bir ülke. Bu nedenle soru bir partinin “popülerliğini” nasıl ölçeriz ve solculuk konusunda ehilliğini nasıl değerlendiririz halini alıyor.

Brasil de Fato’nun söyleşicisi, söyleşiye Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın (“Lula”) hem ülkenin demokrasiye dönmesinden bu yana en popüler başkan olan karizmatik bir kişilik olduğunu, hem de PT’nin tarihi boyunca nüfusun en yoksul katmanları arasında desteğini arttırdığını belirterek başlıyor. PT’nin daha popüler hale gelmesini, “pragmatizme ödün vermek zorunda kaldı” şeklinde açıklıyor.

Dört entelektüel bu önermeye nasıl tepki verdi? Ricci’ye göre “Lulizm” partinin orijinal anlayışını tersine çevirir biçimde partiden daha önemli hale geldi. Ona göre PT “Amerikanlaştırıldı”. Parti bugün sadece bir seçim makinesi. Sol, popüler hale gelmeyi “Avrupa kuramlaştırmasındaki köklerinden” dolayı zor buluyor. Ricci, popüler kültürün, “karmaşık ve muhafazakâr” olduğunu ve Lula’nın bu popüler kültürle diyalogda olduğunu söylüyor. PT devletçi ve kalkınmacı, bundan dolayı da muhafazakâr ve faydacı. Bu nedenle de sorun PT’nin başlangıçtaki “seçkinci hale gelmeden demokratik sol ütopyası”na dönmesi.

Iasi’ye göre ise PT, merkez-solda “küçük burjuva” programa sahip bir parti olarak Brezilya’nın başlıca iki partisinden biri haline geldi. Kendisine verilen desteğin bedeli olarak ödediği ise “başlangıçta sahip olduğu ilkeler ve politik hedeflerden” vazgeçilmesi. “Lulizm” veya “popülizm”, kitleleri kendi çıkarlarına olmayan politikalara razı duruma getirmenin bir şekli.


Oliveira’ya göre işçilere, kurtuluş teolojisine ve demokratikleşme hareketlerine dayanan bir temelde yola koyulan PT, Brezilya parti sisteminin “yaygın marmeladının” bir parçası haline geldi. Sosyalist perspektif, “yoksulları” esas alan değil sınıfsal analizi temel alan bir şeydir. PT’nin kamulaştırma programına gelirsek; çağın 100 yıl gerisinde kalmış, “devletçilik isimli çocukluk hastalığının” bir parçası. Brezilya sanayisini güçlendirecek bir program ve solun veya sosyalizmin gereksinimi olan hiçbir şey içermiyor.

Poner durumu tamamen farklı görüyor. Lula hükümetinin başlangıçta sosyal-liberal yönelimli olduğu konusunda hemfikir. Ancak 2005’ten sonra parti sola dönmüş. “Evet, parti kalkınmacı” diyor. Ancak kalkınmacıların ki çeşidi var: muhafazakâr ve demokratik-popüler. Kapitalizmin krizi ile birlikte “sosyalizm yeniden tartışılmaya başlandı.”

Üç eleştirel analizde de dikkat çeken şey “popülizm” korkusu. Dört analizde de dikkat çeken şey jeopolitiğe dair bir tartışmanın yokluğu.

Entelektüellerin eleştirdiğini Castro övüyor

Brasil de Fato’da yayımlanan makaleden sadece birkaç gün sonra Fidel Castro düzenli “Düşünceler”inden birini Mexico City’deki La Jornada gazetesinde yayımladı. Lula, Castro’yu daha yeni ziyaret etmişti. Castro yazısında, Lula’yı 30 yıldan beri, yani PT’nin kuruluşundan bu yana tanıdığını söylemiş. Castro, bilinen Küba tarihi ve son 50 yıldaki zorluklar içinde “kendileri için aşkın önemde olan şeyin” Küba’yı içeren ve ABD ile Kanada’yı dışarıda tutan Latin Amerika ve Karayip Devletleri Birliği’nin oluşturulmasına karar verilen Cancún’daki son toplantı olduğunu belirtmiş. Bu toplantı Lula için büyük ölçüde bir başarıydı.

Castro, Lula’nın Brezilya devlet başkanlığı sona ermeden önce yaptığı bu son ziyaretin “önemine ve sembolikliğine” dikkat çekerek devam etmiş. Castro, 1980’lerde sade evlerinde “Lula, eşi ve çocuklarıyla yaptığı duygusal buluşmayı” hatırlamış ve Lula’nın “kusursuz bir alçakgönüllülük ile önderlik ettiği mücadeledeki iradesini” övmüş. Lulizm’e dair hiçbir eleştiri yok.

Brezilyalı sol entelektüellerin eleştirdiği her şeyi Castro övmüş –Brezilya’nın teknolojik gelişimi, gayrı safi yurtiçi hasılanın büyümesi, dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri haline gelmesi. Castro, karşı olduğu alkol üretiminde bile Lula’yı suçlamamış. “ABD’nin ve Avrupa’nın hain rekabet ve sübvansiyonları karşısında Brezilya’nın alkol üretimini arttırmaktan başka alternatifi olmadığını çok iyi biliyorum.”

Castro, şunu belirterek bitiriyor: “Bir şey şüphe götürmez: Metalurji işçisi, kendisini uluslararası toplantılarda sesi saygıyla duyulan güzide ve prestijli bir devlet adamına dönüştürdü.”

Brezilyalı sol entelektüeller ve Castro, Lula hakkında nasıl bu kadar farklı bir tablo çizebilir? Şu açık ki, birbirinden büsbütün farklı iki şeyi göz önüne almışlar. Brezilyalı sol entelektüeller öncelikle ülkenin iç yaşamına bakıyorlar ve Lula’nın hiçbir şey olmadığı, olsa olsa merkez-sol bir pragmatist olduğu gerçeğinden yakınıyorlardı. Castro ise öncelikle Brezilya’nın ve Lula’nın jeopolitik rolüne, başlıca düşmanın, ABD emperyalizminin altını oyan şey olarak gördüğü duruma bakıyor.

Bu durumda sol politikacılar için öncelik hangisi? Bu sadece Brezilyalıların sorusu değil. Bu, neredeyse her yerde sorulabilecek bir soru; tabii ki ülkenin tarihini ve jeopolitik konumunu soruyu sorarken hesaba katarak.


http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2279 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Rachel Corrie’yi hatırlayın

16 Mart 2010 Salı

ABD Sosyalist Partisi, 2003 yılında Filistinlilerle dayanışma amacıyla bulunduğu Gazze’de İsrail ordusuna ait bir buldozer tarafından ezilerek öldürülen Rachel Corrie’nin ölüm yıldönümünde bir açıklama yaparak ABD halkını yeni bir dış politika yaratılması konusunda harekete geçmeye çağırdı:

Bugün, Uluslararası Dayanışma Hareket (ISM) aktivisti Rachel Corrie’nin trajik ölümünün yıldönümü. Corrie, 16 Mart 2003’te Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına şiddet içermeyen şekilde direnirken bir İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) buldozeri tarafından öldürülmüştü. Onun ölümü, demokratik sosyalistlerin dünyanın her tarafında politik güçlerini edindikleri uluslararası dayanışma gayretiyle birlikte, işgal altındaki bölgelerdeki Filistinlilerin her gün yüzleştiği şiddetin sembolü haline geldi.

Filistin özgürlük mücadelesi Rachel Corrie’yi, Evergreen State College’dan ayrılıp Filistin’de ISM’e katılacak kadar çok etkilemişti. Corrie, Gazze Şeridi’nde birkaç hafta geçirdikten sonra Filistinlileri, “ölüm saçan kuleler, tanklar ve silahlı ‘yerleşimlerle’ ve şimdi de dev bir metal duvarla çevrilmişler” şeklinde tanımlamıştı. IDF tarafından gerçekleştirilen ev yıkımları ve askeri baskınlar 2003 yılları başları süresince şiddetlendi. ISM eylemcileri ve onların Filistinli benzerleri bu baskıya, her gün bedenlerini buldozerlerin ve ağır silahlı birliklerin önüne dikerek şiddet içermeyen kahramanca doğrudan eylemlerle karşı koydular.

16 Mart 2003’te gerilla sığınakları ve kaçakçılık tünellerini yok etme bahanesiyle hareket eden IDF, Filistinli eczacı Samir Nasrallah’ın evini yıkmayı denedi. Başka birkaç ISM aktivisti ile birlikte Rachel Corrie, evin önünde bir canlı kalkan oluşturdu. Filistin İnsan Hakları Merkezi tarafından derlenen bir rapora göre ISM’den görgü tanıkları IDF’e ait buldozerin sürücüsünün, ISM’in standart fosforlu yeleğini giyen Corrie’yi net biçimde görebildiğini, buna rağmen Corrie’yi buldozerin kepçesiyle öldürmek için ezmeye başladığını ifade etti.

Corrie’nin ölümü, Filistin’de her gün gerçekleşen İsrail işgali vahşetine daha çok ışık tutulmasına yardımcı olan uluslararası bir haber oldu. 2003’ten beri daha birçok Filistinli öldü. Birçoğu isimsiz bir biçimde can verdi -hiçbir zaman sona ermeyen bir işgal ve baskı devrinin isimsiz ve meçhul kurbanları. Onlar sadece gömmeleri ve yaslarını tutmaları için bırakıldıkları aileleri tarafından biliniyor. Corrie’nin ölümü uluslararası bir öfke yaratırken, Filistinliler tarafındaki can kayıpları nadiren biliniyor.

Bununla birlikte Rachel Corrie’nin hayatı ve fedakârlığı anılmalı. Bu hayat ve fedakârlık, ABD’deki gençlerin dünyada daha çok özgürlük ve adalet için harekete geçme kapasitesine dair bir kanıt sunuyor. Çoğu zaman genç insanlar kendileri için günümüz kapitalizmi tarafından yaratılan konumu kabulleniyor –politik değişime dair hiçbir umut barındırmadan merkezine tüketmeyi alan boş hayatlar yaşamayı. Rachel Corrie, tarihin aktif bir katılımcısı oldu ve ölümü devam eden Filistin özgürlük mücadelesine katkıda bulundu.

Onun ölümü bize, İsrail ile Filistin arasındaki çatışmanın sona ermesine destek olma konusunda Amerikalıların özel bir sorumluluğu olduğunu hatırlattı. Rachel Corrie’nin çabasını, İsrail’e yönelik ABD yardımının bir an önce sona erdirilmesine dair talebimizi yükselterek sürdürebiliriz. Onun, ailesine gönderdiği bir e-postada açık bir biçimde söylediği gibi: “Benim de dolaylı biçimde desteklediğim ve devletimin büyük ölçüde sorumlu olduğu bir soykırımın ortasındayım.”

Rachel Corrie’yi, uluslararası dayanışma ve barışı sosyalist değerler ile oluşturulacak yeni bir dış politikanın yaratılmasını destekleyerek hatırlayın.

Billy Wharton
ABD Sosyalist Partisi Eş Başkanı

http://links.org.au/node/1568 adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Fransa’da dün gerçekleşen bölgesel seçimlerin ilk turu solun üstünlüğü ile tamamlanırken, seçimlerde yüzde 3.4 oranında oy alan Yeni Antikapitalist Parti (NPA) yaptığı açıklama ile seçimlere katılımın düşük olmasının (seçimlere katılım yüzde 46.4 oranında oldu, ç.n.) iktidarın aynı partiler arasındaki devrine tepki olduğunu belirtti ve esas sonuçların “üçüncü turda”, yani krize karşı sokakta verilecek mücadelede alınacağını vurguladı:

Bölgesel seçimlerin ilk turundan iki temel ders çıktı:

- Çoğunluğu, iktidarı sırayla birbirine devreden ve yaşam koşullarını kötüleştiren siyasi partileri retlerini göstermek isteyen milyonlarca genç, işçi ve işsizin büyük oranda oy kullanmaması.
- Sağın ve hükümetteki Sarkozy’nin reddine dair gayret –nüfusun büyük kesimine krizin bedelini ödeten ve kamusal hizmetler ile toplumsal kazanımları tahrip eden büyük sermaye sahipleri ve en zengin kesimlerin suç ortakları- Sosyalist Parti (PS) ve Europe Ecologie’nin yükselişini ateşledi.

Söz konusu sağı reddediş, 2004 yılından bu yana 20 bölgede yönetimde olan Sosyalist Parti ve müttefiklerinin sicillerinden dolayı cezalandırılmamalarını sağladı.

Buna ek olarak seçimin henüz sonuçlanan ilk turuna dair kampanya, Ulusal Cephe’nin (NP) büyük oranda faydalandığı rahatsızlık verici ırkçı dalga tarafından bozuldu.

NPA listelerine veya NPA’nın da dahil olduğu ortak listelere oy veren kadın ve erkeklere teşekkür ediyoruz. Listelerimizin bazıları umut verici olsa da genel olarak seçim sonuçlarımız hayal kırıklığı yaratıyor. Önümüzdeki günlerde bu gerçekleri ve nedenlerini daha detaylı biçimde tahlil edeceğiz.








Seçmenleri önümüzdeki Pazar günü için Sarkozy ve UMP’nin listelerini olası en büyük yenilgiye uğratarak ilk turun sonuçlarını teyit etmeye ve kuvvetlendirmeye çağırıyoruz. Gelecek olan sol çoğunluğun savunmasının, son birkaç yılda Sarkozy’nin politikalarına karşı yaptıkları savunmadan daha iyi olmayacağını düşünsek de, sağı cezalandırmak mutlak bir gereksinimdir. Bununla birlikte, sağı seçimlerde cezalandırmak onun politikalarını engellemek için yeterli olmayacaktır.

Yunanistan’da sosyalist bir hükümet altında olanların aynısı; önümüzdeki haftalarda daha kötü duruma geleceğe benziyor. Krizlerinin bedelini ödemek mi? Asla! Yunanistan’daki genç, işçi, işsiz, emeklilerin cephesi gibi, toplumsal olan üçüncü tura hazırlanmak zorundayız!

23 Mart, emekli maaşlar, ücretler ve işten çıkarmaların yasaklanması için mücadelelerin kesişmesinin ilk aşaması haline gelmeli. Ve sağa, patronlara ve bankacılara karşı bu talepler çevresinde en geniş birlikteliği inşa etmeyi diliyoruz.

Yeni Antikapitalist Parti (NPA) İcra Komitesi

http://mrzine.monthlyreview.org/2010/npa150310.html adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.


Hindistan Federasyonu İçişleri Bakanı Gopal Krishna Pillai’nin, Maoistlerin hükümeti 2050 yılında devirme planları olduğuna dair açıklamasından bir gün sonra Naksalitlerin üst düzey yetkililerinden Kishenji kod adlı Koteswar Rao, bunun çok daha erken başarılacağını iddia etti.

PTI (Press Trust of India, ç.n.) haber ajansına konuşan Kishenji, “Hindistan hükümetini 2050 yılından çok daha önce devireceğiz” dedi. Kishenji, Maoistlerin kendi ordularının yardımıyla bunu başaracaklarını öne sürdü.

Maoistlerin 72 günlük ateşkes önerdiğini ifade eden Kishenji, bunun hükümetin iddia ettiği gibi yeniden toparlanma ile bir ilgisi bulunmadığını ve hükümetin amacının halkın dikkatini başka yönlere çekmek olduğunu belirtti. Bunun barış önerisini etkilemeyi amaçladığını söyleyen Kishenji, “Hükümete karşı uzun vadeli bir devrime tamamıyla hazırlanmış durumdayız ve bundan dolayı yeniden yapılanma için özel bir zamana ihtiyacımız yok” diye konuştu.

Kishenji, Pillai’nin geçtiğimiz hafta Cuma günü yaptığı açıklamada bazı eski ordu mensuplarının Maoistlere yardım ettiğini öne sürmesine yönelik ise, “Hiçbir ordu mensubunun desteğine ihtiyaç duymuyoruz. Son 30 yıldır savaşmanın ideal örneğini herhangi bir ordu yetkilisinden daha iyi bildiğimizin bilincindeyiz” cevabını verdi.

Hishenji, Maoistler tarafından tekrarlanan görüşme tekliflerinin reddedilmesine dair ise, “Hükümete tekrar tekrar görüşme tekliflerinde bulunduk, ancak bunlar reddedildi” dedi.

Maoistlerle mücadele adı altında masum insanların öldürüldüğünü iddia eden Kishenji, “Onları devlet destekli terörizmden kurtarmaya çalışıyoruz” ifadesini kullanırken, Batı Bengal Polis Müdürü Bhupinder Singh’in, yakalanan Maoist lider Telegu Deepak’ın ULFA (Assam Birleşik Kurtuluş Cephesi, ç.n.) ve Keşmirli militanlarla bağlantılı olduğuna dair iddialarını reddederek, “Telegu Deepak’ın yakalanmasına dair kasti olarak birçok söylenti yayılıyor. Deepak’ın herhangi bir terörist örgütle hiçbir bağlantısı yoktur” dedi.

Kishenji, böylesi bir örgütlenmeleri olmadığından Deepak’ın Maoistlerin askeri komisyon üyesi olmadığını söyleyerek, “Sadece eyalet komitemiz, merkez komitemiz ve politbüromuz var. Deepak sadece Nandigram’dan sorumlu eyalet komitesi üyemiz” şeklinde konuştu.


http://www.hindustantimes.com/kolkata/Maoists-will-overthrow-Govt-before-2050/516826/H1-Article1-516091.aspx adresinde yayınlanan haberden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi