Content feed Comments Feed

ROAR’dan Brecht Neven ve Marlene Schäfers, Brüksel’de yakın zamanda açılacak olan Jineoloji Araştırma Merkezi’nin kurucu üyelerinden olan Necîbe Qeredaxî ile bir söyleşi gerçekleştirdi. 18 yıldan bu yana Kürt haklarının savunucusu bir gazeteci olan Qeredaxî, jineoloji kavramı, jineoloji-feminizm ilişkisi ve Kürt özgürlük hareketinin kadın hareketi ile ilişkisine ve genel hedeflerine dair ROAR’ın sorularını yanıtladı.




- Jineoloji nedir ve ne için mücadele eder?


Jineoloji kelimesi, iki kelimenin bileşimidir: Kürtçe, “kadın” demek olan jin ve Yunanca “söz” ya da “akıl” demek olan logos. Dolayısıyla kadın bilimi ya da çalışmasıdır. Bunu ilk kez duyanlar için jineoloji nedir? Jineoloji hem bir sonuç hem bir başlangıçtır. Kürt kadın hareketinin diyalektik sürecinin sonucudur, aynı zamanda modern toplumun ekonomi, sağlık, eğitim, ekoloji, etik ve estetik gibi sorunlarına ve çelişkilerine yanıtın başlangıcıdır. Sosyal bilimler bu sorunlarla ilgilenirken, bir yandan da hüküm süren hegemonyadan etkilenmiş bir biçimde kalmış ve el altındaki sorunları, özellikle de erkek ve kadın arasındaki ilişkileri çarpıtmıştır. Bu sebeple jineoloji, çalışma alanına dair yeni analizler önerir.

Analizimizi hangi temele dayandırıyoruz? İlk olarak, Kürt özgürlük hareketi içindeki Kürt kadın hareketinin evriminin diyalektiğine. Başlangıcından bu yana, Kürt özgürlük hareketi sadece milliyetçi çelişkilere karşı mücadele etmemiş, aynı zamanda Kürt toplumunun kendi içindeki çelişkilere karşı da mücadele etmiştir. Bu nedenle, aynı anda hem ulusal mücadele hem de toplumsal cinsiyet mücadelesiyle meşgul olmuştur. Kürt özgürlük hareketi, mücadelesine, kadınların tarihsel bir potansiyel teşkil ettiği Mezopotamya’da başlamıştır. Jineoloji bu potansiyele ve bunun ardındaki tarihsel gerçekliklere odaklanır. Bizim için ikinci referans noktası, bugün Kürdistan’daki gerçekliklerdir, tahrip edilen ve tâbi tutulan ancak yine de varlığını sürdüren bir doğal toplumun gerçeklikleridir.

- Jineolojiyi kim ve neden geliştirmiştir? Jineoloji, yalnız son zamanlarda dolaşıma giren bir kavram gibi görünüyor.

Bugün Kürt kadın hareketi çok büyük ve kurumları anlamında epey gelişmiş durumda. Temel seviyede bir öz-örgütlülükten, askeri birliklere ve kadın partisine sahip bir örgüte evrilmiştir. Şu anda kadın hareketinin adeta bir şemsiye olduğu andayız. Kürdistan’ın dört parçasının hepsinde, bu şemsiyenin altında yüzlerce sivil toplum örgütü, parti ve askeri birlik mevcut. Şimdi hareketin büyümesiyle birlikte, toplumu etkileme doğrultusunda öncülük edecek düşünce tarzına da ihtiyaç var. Bu gelişmeler birkaç entelektüel, seçkin ve öncü örgütün sınırlarına sıkışık kaldıkça, kalıcı bir toplumsal dönüşüm de olmayacak.

Geçmişe doğru gerileme riski her zaman vardır. Abdullah Öcalan’ın metinlerinden oluşan Özgürlük Sosyoloji’si 2008 yılında beş cilt halinde yayımlandı. Öcalan, üçüncü ciltte jineolojiyi, toplumun zihniyetini dönüştürebilecek bir bilim olarak önerir. Çünkü kesinlikle değişim söz konusu olsa da, bizim bu değişimi temel paradigma düzeyinde uzun vadeli ve efektif hale getirmemiz gerekir. Şu ana dek elde ettiğimiz ilerlemeyi sonuna kadar götürmek için kendimizi sadece reformla tatmin edemeyiz.

Öcalan, sağladığımız ilerleme bilimsel ve akademik açılardan desteklenmeyecekse ve erkekler kendilerini dönüştürmeyecekse, erkek iktidarın kendini yeniden tesis etme ve kadınlar tarafından ortaya koyulan potansiyeli ezme riski olduğunu söyler. Bu, yeni potansiyeller ve kalıcı toplumsal dönüşümü yaratmak için toplum bünyesinde toplumsal cinsiyet dönüşümlerinin de gerçekleşmek zorunda olduğu anlamına gelir. Bu öneriyi takiben, 2008 yılında jineolojiyi ve onu nasıl geliştirebileceğimizi tartışmak üzere yaklaşık 30 üyeye sahip bir komite oluşturuldu. O zamandan beri, Kuzey Kürdistan’ın birçok kentinde jineoloji komiteleri oluşturulmuştur. Rojava’ya bakarsak, burada çeşitli jineoloji merkezlerinin yanı sıra merkezi jineoloji akademisini de içeren çok sayıda jineoloji örgütü var. Avrupa’da jineoloji son üç-dört yıldan beri kadın hareketinin gündemindedir ve farklı ülkelerde çok sayıda konferans, seminer ve paneller organize edilmiştir.

Son üç yılda, bunun daha kurumsallaşmış hale gelmesi gerektiğini anlamaya başladık. Bu nedenle, 2016 yılının başında karışık altyapıları olan –gazeteciler, akademisyenler, kadın hareketi mensupları, entelektüeller- bizlerden bir grup bir araya geldik ve 207 yılında burada, Brüksel’de yani Avrupa genelindeki feminist hareketlerle daha yakından birlikte çalışmayı istediğimiz yerde Jineoloji Merkezi’ni kurduk. Çoğumuz gönüllüyüz. Para almıyoruz çünkü jineolojiyi herkesin üzerine çalışabileceği ve dahil olabileceği bir şey olarak işletmek istiyoruz.

- Avrupa’daki feminist hareketlerle temas kurmak istediğinizden bahsettiniz. Bu durum bende, jineoloji ile feminizm arasındaki ilişkiye dair merak uyandırdı. Jineoloji, feminizmden ne denli farklıdır? Ve aynı zamanda feminizmden de ne derece yararlanır?

Jineoloji, feminizme bir alternatif değildir. Bu net bir şekilde ortaya konulmalı. Feminizmden kurtulalım ve yerine jineolojiyi ikâme edelim demiyoruz. Bunu çok net bir şekilde söyledik ve burada bir kez daha tekrar etmek isterim. Bazıları jineolojinin Kürt feminizmi olduğunu söylemiştir ancak durum böyle değil; jineoloji, Kürt feminizmi değildir.

- Neden?

Çünkü Kürt kadın hareketi ilk ortaya çıktığında, Kürt toplumu içindeki çelişkileri analiz etmişti ve bunları, kadın hareketi vasıtasıyla çözmeye çalışmaya başlamıştı. Feminist hareketleri incelediğinde, feminizmin belirli parçalarını miras olarak alabileceğinin farkına vardı. Ancak Kürt toplumu ve Orta Doğu toplumları sadece feminizm vasıtasıyla dönüştürülemezdi. Biz feminizme yönelik eleştirel bir bakışa sahibiz. Feminizm, bir toplumun bütün sorunlarına, özellikle de Orta Doğu’da bütünsel bir perspektiften bakabilme yetisine sahip değil. Ayrıca, feminizm çok ayrışmış ve kendisini toplumsal gerçekliklerden koparmış durumda. Kendisini seçkinlerle sınırlamış.

Avrupa için doğru olan her zaman Orta Doğu için de doğru olmuyor. Kadınlar tabii ki tüm coğrafyalarda bazı şeyleri paylaşıyorlar fakat biz de farklıyız. Örneğin, Avrupa’nın bazı ülkelerinde kadınlar kürtaj hakkı için mücadele ediyor ancak Orta Doğu’da kadınlar hâlâ sünnet ediliyor, tecavüze uğruyor. Bu sebeple, feminist kadın hareketlerinin perspektifleri dünyanın birçok bölgesindeki gerçeklikler için yetersiz kalıyor.

Fakat bu, bizim, uluslararası kadın hareketinin mirasını kabul etmediğimiz anlamına gelmiyor. Jineolojideki referanslarımız, Batı feminist hareketinin mirasından ilhamını almıştır. Örneğin Büyük Britanya’daki Süfrajet hareketinden, Fransa’da devrim sürecindeki kadın komünlerinden, Alexandra Kollontai önderliğindeki kadın mücadelesinden, Almanya’da Rosa Luxemburg önderliğindeki kadın mücadelesinden, günümüz ekofeministi Maria Mies’den ya da Latin Amerika’daki kadın mücadelesinden. Tüm bunları mirasımızın parçası olarak görüyoruz, ancak aynı zamanda feminist hareketlerin epey Avrupa-merkezci olduğunu görüyoruz. Ek olarak, bu hareketler kapitalist sistemin ve ataerkil anlayışın iktidarını kabullenmişlerdir.

Birçok feminist, ataerkillik ve ulus devlet üçgenindeki bağlantıları görmüyor. BU üçgeni parçalara ayırırlarsa düşmanı parçalara ayırırlar. Sonra olan şey şu ki, bazı erkekler kapitalizme ve ulus devlete karşı savaşıyorlar ancak ataerkilliği sorunun parçası olarak görmüyorlar. Ya da bazı feministler sade ataerkilliği sorun olarak görüyorlar ama zihniyetin devlet ve kapitalizmle nasıl bağlantılı olduğunu görmüyorlar.

İki hafta önce Berlin’de bir konferanstaydım. Feminist dernekten birileri “Orta Doğu’da olanların bizimle ilgisi ne? Kadınlar silah taşıyor, bu doğru değil. Onların sorunlarını neden bizim ülkemize taşıyorsunuz?” şeklindeki düşünceleri içeren bir etkinlik düzenliyorlardı. Bu bir örnek. Tabii ki bütün feminist örgütler böyle düşünmediği gii bütün Alman kadınlar da böyle düşünmüyor. Ancak böyle yapan birçoğu var.

Almanya, Türkiye ve Suudi Arabistan’a silah satarken, Orta Doğu’da diktatörlükleri desteklerken, bunun karşısında durmak feminist örgütlerin sorumluluğudur ve jineoloji onları, bu konuda başarısız olmalarıyla eleştirir. Bu hareketler, toplumsal gerçeklerle çelişmemeli, küresel düşünmeye ihtiyaçları var. Jineolojinin bu hareketlere yeni enerji getirebileceğine inanıyoruz. Simbiyotik ilişki kurma ve feminist hareketin eleştirilerini değerlendireceğimiz ve jineolojiyi güçlü kılan şeylere dair birlikte çalışacağımız bir yer olarak ortak platform yaratma konusunda köprü işlevi görebiliriz.

- Kürt hareketi son zamanlarda Batı’da çok popüler hale geldi. Özellikle liberal ve solcu Batı medyasında IŞİD’e karşı savaşan Kürt kadınlarının çok sayıda fotoğrafını görmekteyiz. Bu, Batı için büyük bir cazibe kaynağı. Jineoloji perspektifinden, kadınların savaş ve öz savunmadaki rolüne dair fikriniz nedir? Kadınların silah taşımaması gerektiğine ilişkin eleştiriye yanıtınız nedir?


Bence bunun hem avantajları hem de dezavantajları var. Avantajı, terör örgütleri listesinde yer almasını da içeren şekilde uzun zamandan beri Kürt özgürlük hareketine uygulanan ambargoyu kaldırmış olması. Hareket, kriminalize edilmiş ve çok olumsuz biçimde gösterilmiş halde, ancak bu görüntü şu anda uluslararası ölçekte reddedilmektedir. Kürt özgürlük hareketi sadece Kürt toplumu ile ilgilenmiyor, aynı zamanda yan yana yaşadığımız Araplar, Asuriler, Süryaniler, Çeçenler, Ermeniler, Türkmenler, Azeriler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Şiiler gibi diğer etnisite ve inançlarla da ilgileniyor. Bu gözler önüne serildi ve Kürt özgürlük hareketinin daha olumlu bir görüntüsünü yarattı. Bu bir tarafı.

Öte yandan, gücün sadece bir silah mevzusu olarak görülmesi şeklinde dezavantajı var. Örneğin, Kadın Savunma Birlikleri’ndeki (YPJ) kadınlar, silahlarıyla IŞİD’e karşı savaşan büyük kahramanlar olarak tasvir edilmekteler. Peki burada söz konusu olan güç nedir? Öz savunma sadece bir silah meselesi mi? Ya da öz savunmanın başka biçimlerini düşünebilir miyiz? IŞİD ve sömürgeci zulüm yenildiğinde, savaş sona erdiğinde bu kadınların mücadelesinin de sona erdiğini mi söylemeliyiz? Esas sorunun başladığı nokta tam da budur. Kürt özgürlük hareketi için silahlar öz savunmanın araçlarıdır, ancak öz savunma sadece silahlar vasıtasıyla gerçekleşmez. Örneğin Avrupa’da insanlar silah taşımıyorlar ve yine de orta yerlerinde saldırıya maruz kalıyorlar –metrolarında insanla kendilerini patlatıyor. Dolayısıyla sizi koruması konusunda sadece devlete güvenemezsiniz.

Bu durum, toplumun kendisini örgütlenme ve zihinsel gelişme vasıtasıyla zihnen ve ideolojik anlamda nasıl savunacağı sorusunu getiriyor. Bir toplumun kendini savunmasının en önemli yöntemlerinden biri, özgürce birlikte yaşama anlayışının geliştirilmesidir. Yakın zamanda bunun en ilgi çekici örneklerini Şengal’de gördük. Örneğin Şengal’den bir kadın şunu söylüyordu: “Sünni Araplar daha dün yemekte misafirimizdi. Ertesi gün geldiler ve evimizi yıkıp kızımızı kaçırdılar.” Bu durum, o toplumda özgürce bir arada yaşamanın gelişmemiş olduğu anlamına gelir. Sünni Araplar, Şengal’e nasıl bakıyordu, bu insanlar nasıl birlikte yaşıyordu? Bu soruları yanıtlamamız için özgürce birlikte yaşama anlayışını geliştirmemiz gerekir.

- Öyleyse özgürce birlikte yaşamın, öz savunma için bir temel olduğunu mu söylüyorsunuz?

Evet, kesinlikle. İnsanlar birbirlerinden izole olmuş durumda, birbirlerine karşı hiçbir ahlâki ya da toplumsal sorumluluk üstlenmiyorlar. Toplum, bireysellik adı altında parçalanmış durumda. Jineoloji vasıtasıyla, birbirine karşı duyarlılık ve sorumluluğu yeniden geliştirmek istiyoruz.

- Bu anlamda silahlı mücadele, sadece başka bir şeyin başlangıcı mı?

Evet. Örneğin Halk Savunma Güçleri’nin (YPG), YPJ’nin ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) eğitiminin yalnızca küçük bir bölümü silah kullanımıyla ilgilidir; muhtemelen yüzde 20-25’i. Geri kalanı ideolojik, siyasi eğitim, kişilik gelişimidir. Çünkü amaç sadece IŞİD’in belirli alanlarını silah vasıtasıyla temizlemek değil, güvenilir toplumsal ilişkiler de tesis etmektir.

Örneğin YPG/YPJ veya SDG tarafından alınan alanlarda yerel halk tarım ve hayvancılığa teşvik ediliyor. 70 yıldan bu yana rejimin buğday ekimine izin vermediği bölgeler var. Ve silah taşıyan kadınların birçoğu şu anda Avrupa’da faaliyetlere katılıyor. Dolayısıyla her zaman başka bir şeyin, silahlar haricinde bir şeyin potansiyeli var. Bu insanlar toplumun bir parçası olabilir, bir örgüt oluşturabilir, sivil faaliyetlerde bulunabilir, toplumu eğitebilir, bir akademiyi işletebilirler. Sonuçta, önemli olan zihniyet düzeyinde dönüşümdür.

- Kürt hareketi içinde en önemli analitik araçlar toplumsal cinsiyet ve kimlik gibi, yani Kürt kimliği ve kadınların kurtuluşu gibi görünüyor. Sınıfın toplumsal mücadeleyi analiz etmede hâlâ ne derece bir araç olduğunu merak ediyorum.

Kürt hareketinin dönüşümüne bakacak olursak, 1990’lardan sonra birtakım köklü değişiklikler gerçekleştiğini görürüz. İlk başta Kürt hareketi esas olarak Marksist-Leninist fikirler üzerinde kurulmuş bir sınıfsal mücadele olarak başlatılmıştı. Paradigma değişiminin (1990’lardaki) temel boyutu, sınıf mücadelesinin zihnin sömürgeleştirilmesine dayandığının anlaşılmasında yatıyor. Klasik Marksizmde, sınıfsal farkların baskı ve mücadele için gerekçe olduğu fikri vardır. Ancak Öcalan, baskının zihinde meydana gelmesinden ve bunun başta kadınların ezilmesi olmasından dolayı öncelikle bu ezilmeye karşı mücadele etmemiz gerektiğini söyler. Kadınların ezilmesinin temel niteliği anlaşılmazsa hiçbir mücadele başarılı olamaz.

İlk adım olarak, zihinsel baskının nasıl uygulandığını sormamız gerektiğine inanıyoruz. Jineolojiye göre, bu baskı üç yolla uygulanır: birincisi, kadınlar cinsel olarak ezilmiş ve dolayısıyla nesneleştirilmiştir. İkincisi, kadınlar ekonomik olarak ezilmiştir. Ve üçüncüsü, mitoloji ve din gibi ideolojik dönüşümler bu ezilmeye katkıda bulunmuştur.

Jineolojinin yardımıyla, yapılacakları farklı bir biçimde yapmak amacıyla tarihin derinliklerine girmeye ve kadının görünmez kılındığı noktayı aramaya çabalıyoruz. Birçok insan, jineolojinin sembolünün neden bir kirmen (ip eğirme tekeri; ç.n.) olduğunu soruyor. Kirmen, annelerin 10 bin yıldan fazla bir zaman önce yarattığı ve bugüne kadar varlığını sürdüren bir araçtır. Bizler, kadın direnişinin bu sembolik ip boyunca nasıl evrimleştiğini araştırmak amacıyla tarih boyunca kirmenin ipini takip ediyoruz.

- Jineolojinin Kürt mücadelesiyle çok yakından ilişkili olduğunu görebiliyoruz. Ancak buradaki, Avrupa’daki kadınlar için jineolojinin önemi nedir? Jineoloji sadece Kürt kadınları için bir şey mi yoksa başka yerlerdeki kadınlar için de bir ilham kaynağı olabilir mi?

Jineoloji anlayışımızı iki aşamalı olarak göz önüne sereriz. Birincisi jineolojiyi tanıtma ve insanları onun hakkında bilgilendirme verme ile, ikincisi onu kurumsallaştırma ile ilgilidir. Son dört-beş yılda uluslararası düzeydeki çabalarımız, jineolojinin sadece Kürt kadınları için olmadığını göstermiştir. Gittiğimiz her yerde –Güney ve Kuzey Amerika’da, Avrupa’da, Avustralya’da- farklı panellerde, konferanslarda, seminerlerde büyük bir sinerjinin tesisini deneyimledik. Bize göre, bu durum bize doğru yolda olduğumuzu söylüyor.

Kapitalist sistemin büyük toplumsal krizler yarattığına inanıyoruz. Bu kriz sadece Kürt toplumunu ilgilendirmiyor, bilhassa Avrupa’da büyük etkisi var. Jineoloji vasıtasıyla sosyal bilimlere dair bir tartışma platformu yaratmak istiyoruz. Mevcut sosyal bilimlerin toplumsal kriz için bir çözüm olmadığını biliyor, ancak jineolojinin sosyal bilimler dâhilinde yeni akımlar ve tartışmalar yaratacağına inanıyoruz. Özellikle, Avrupa’daki feminist hareketler ile tartışma yürütmek üzere bir ortak platform oluşturmak istiyoruz. Avrupalı feministler ile tartışmayı çok önemli görüyoruz. Toplumsal cinsiyete ilişkin sorunların yanı sıra buradaki toplumsal krizin bir parçası olarak ortaya çıkan sorunları tartışmak istiyoruz. Mesela ırkçılık neden giderek güçleniyor? Bunun nedeni ne? Ekonomik kriz neden ilerliyor? Ve bu gerçekten bir ekonomik kriz mi, yoksa daha ziyade bir entelektüel kriz mi?

Ekonomi, sağlık, etik, estetik, yöntem ve şiddet sorunlarına ilişkin yeni bir düşünme yöntemi bulmak için bu konuları başka kadınlarla tartışmak istiyoruz. Bilgi üretiminin klasik yöntemleriyle, yargı reformuyla yapısal şiddete bir son veremeyiz. Bunun yerine daha derine inmeyi, şiddetin ve cinsiyet baskısının kökeninin nereden geldiğini sormak, öz savunma, birlikte yaşama, eş önderlik fikirlerini geliştirmek istiyoruz. Tüm bunları Avrupalı kadınlarla tartışmak istiyoruz.

- Merak ettiğimiz şeylerden biri de jineolojinin queer teori ile ilgili tutumu, çünkü queer teori de aslında sizin klasik Batı feminizmine yönelttiğiniz eleştirilerin bazılarını ele alıyor görünüyor. Siyah feministlerden ve diğer beyaz olmayan kadınlardan da, feminizmin fazlasıyla Avrupa merkezci olduğuna dair eleştiriler geliyor.Queer teoriye ve diğer feminizm eleştirilerine yönelik tutumunuz nedir?

Biz, toplumun bütün mensuplarını –farklı cinsel kimlikler ve toplumsal cinsiyet kimliklerini taşıyanlar da dâhil- baskı altında tutan bir kriz olduğuna inanıyoruz. Sistem, toplumu bölerek ve her bir parçayı farklı yöneterek işliyor. Jineolojiye göre her kimlik kendini ifade ve örgütleme hakkına sahiptir. Kapitalist sistem içinde ister dinsel, ister etnik ya da toplumsal cinsiyete dayalı olsun, bütün toplumsal kimliklerin kendini örgütlemeyi başaramadığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda toplumda böylesi bir bölünme olmaması gerektiğine inanıyoruz. Kimliksel kategorizasyon, toplum içinde sistemin bizi daha fazla bölmek için kolaylıkla faydalanacağı uçurumlar yaratır.

Queer teoriyi daha fazla tartışmamız gerektiğine inanıyoruz. Jineolojinin teorisyen ve destekçileri olarak bizlerin, öğrenme sürecinin henüz çok başlarında olduğumuzu düşünüyorum. Queer teorinin toplumumuz için çok yeni olduğu açıktır. Ancak biz bunu daha fazla tartışırsak belki de toplum buna olumlu yanıt verecektir. Şunu da belirtmeliyim ki, çok normal bir şekilde Kürt özgürlük hareketi içinde trans bireyler de mevcuttu –bu, harekette hiçbir zaman üyelik reddi için gerekçe olmamıştır.

- Aslında, Avrupa sağının eşcinsel haklarını araçsallaştırdığına, aslen feminist olmasalar da queer ve feminist retoriği kullandığına bakınca, bahsettiğiniz şeyi gözlemleyebiliriz. Özellikle, sağ, siyah ve Müslüman erkekleri dışlamanın bir aracı olarak eşcinsel ve kadın haklarını araçsallaştırma konusunda çok başarılı oldu. İki yıl önce Köln’de yılbaşı gecesi meydana gelen olaylar (Köln’de 2016 yılbaşında meydana gelen ve faillerinin Kuzey Afrikalı ve Orta Doğulu erkekler olduğu belirtilen kadınlara yönelik toplu taciz olayından bahsediyor; ç.n.) sonrasında Almanya’da bunu çok açık bir şekilde gördük.

Orta Doğu’da feminist İslami hareketlerde de durum aynı. İslam’ı referans alarak toplum içindeki bütün toplumsal dönüşümleri yasaklamışlardı ve toplumu ezmek için İslami argümanları kullanıyorlardı.

- Bununla bağlantılı olarak, dinin rolüne nasıl bakıyorsunuz? Peki ya dindar erkekler ya da kadınlar; jineoloji içinde bunlara da yer var mı?


Biz dini ne tamamen reddediyoruz ne de doğru ve kucak açtığımız bir şey olarak sahipleniyoruz. Bunun yerine dine daha çok sosyolojik bir perspektiften yaklaşıyoruz. Din nasıl doğmuştur, mitolojinin kurumsallaşması haline nasıl gelmiştir? Bize göre, en temelinde din, kurumsallaştırılmış mitolojidir. Ancak din aynı zamanda bir direniş yöntemi olabilir.

İktidarda olanlar dini sık sık iktidarlarını meşrulaştırma aracı olarak kullanırlar. Onu temel alarak yasalarını oluşturmak, toplumu biçimlendirmek, rüyalarınıza bile giren egemen bir sistem kurmak için kullanırlar. Yaşamınıza bütün açılardan müdahale ederler. Mitoloji ve dinin iki evresinin, kadınlar için çok büyük geri bırakmalar getirdiğini biliyoruz. Örneğin kadının, Zeus’un alnından ya da erkeğin kaburgasından yaratıldığı fikri.

Bu sebeple, animizmden şamanizm evresine dek mitoloji ve dinin dönüşümlerini incelemenin önemli olduğuna inanıyoruz. Jineolojiye göre animiz de, şamanizm de aslında din biçimleridir. Animizm, doğanın gücünü temel alan bir inanış iken, şamanizm ataerkillik üzerine kuruludur. Şaman figürü, avcının maddi ve manevi güçlerini bir araya getirir; askeri komutan figürü ile birlikte, kadınların emek ve zihinlerinin sömürgeleştirilmesi vasıtasıyla kadınlar üzerinde egemenliğin kurulması için çekirdek olacak biçimde, din, askeri güç ve otorite üçgenini yaratır.

Bununla birlikte, biz dini inkâr etmiyoruz. Dinin savunduğu dini, manevi ve kültürel unsurlar içinde olumlu unsurlar da vardır. Dahası dini hareketler de hegemonyaya karşı direnmiştir; özellikle de soyut bir tanrısı olmayan, bunun yerine insanı merkezine alan Ezidilik, Alevilik, Zerdüştlük gibi inançlar.

- Feminizm içinde, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak inşa edildiği düşüncesi, kadın doğası ya da ruhu kavramına yönelik yüksek düzeyde kuşkuculuğa yol açmıştır. Kadın doğası kavramına ilişkin sizin fikriniz nedir?

Bu konu, bu yaz Köln’de gerçekleştirdiğiz kampımız süresince çok kritik bir tartışmaydı. Feminist kadın hareketlerinin de bunu henüz yeterince araştırmadığına inanıyorum. Şu ana dek meydana getirilen argümanların hepsi tek bir noktaya işaret etmiyor. İnsan varlığı, hem biyolojik hem de toplumsal bir varlıktır. Mevcut bilimler, çok önemli tarihsel gerçeklikleri reddetmiştir. Örneğin, bazıları kadınların doğası gibi bir şey olmadığını söyler. Ancak biyoloji, başlangıçta XY kromozomu değil, XX kromozomunun olduğunu kanıtlamıştır. Bu bize ne anlatır? Bu bize, kadının biyolojik varlığının, erkeğin biyolojik varlığını da kuşattığını ve tersinin doğru olmadığını anlatır.

Jineolojinin destekçileri olarak, kadın doğasının var olmadığı fikrine katılmıyoruz; bunun yerine bu soruyu daha fazla araştırmak istiyoruz. Sosyal bilimlerin, kadınlara ilişkin gerçekliğin inkârında rol oynadığına inanıyoruz. Kadınlara ilişkin gerçekliği inkârı bıraktıktan sonra bu gerçekliğin nasıl çarpıtıldığı ve bastırıldığına ilişkin soruyu konuşmaya başlarsınız. Eğer kadınlara dair bir gerçekliğin var olduğunu, ancak bunun biyolojik ve sosyolojik yönlerinin dönüştürüldüğünü kabul edersiniz bir tartışma yapabiliriz. Ama bir kadın doğası yoktur, hepsi bu derseniz, bu da, dini ya da mitolojik dogmatizmden çok da farkı olmayan bir dogmatizm biçimi olur.

Anaerkil sistemde, kadın doğası toplumsallaşmanın yolunu açmıştır. Bu toplumdaki akrabalık ilişkileri nelerdi? Mesela, neden erkek ve kız kardeşler arasındaki cinsel ilişkiye dair bir yasaklama vardı? Bu pozitif tabular nasıl yaratıldı? Bunlar kadın doğasının, kadının analitik ve duygusal aklının ürünleridir. Eğer bu kadın doğası değilse, kadın doğası nedir?

- Birçok ulusal mücadelede, kadın mücadeleleri ile ulusal mücadele birbirine paralel gitse bile, sonunda sıklıkla kadınların mücadelesini boyunduruk altına alan politik mücadele oluyor. Kürt kadınlarının mücadelesinin, politik mücadelenin yanında ikincil hale gelebileceği riski olduğunu düşünüyor musunuz? Buna ilişkin fikirleriniz neler?

Bir ulusal mücadele her zaman risklerle doludur. Orta Doğu’da bir ulusal mücadele, ona eşlik eden bir toplumsal cinsiyet mücadelesi yoksa başlı başına çok tehlikeli hale gelebilir. Terminoloji bakımından, Kürt özgürlük hareketi aslında artık bir ulusal mücadele yürütme değil, bir demokratik ulus mücadelesi yürütme iddiasında. Çünkü ulus demokratikleştirilmezse, bir başka ulusa karşı kullanılma riskini her zaman taşır. Bunu Güney Kürdistan’da görebiliriz: Orada otorite sahibi bir ulus var, ancak demokratikleşmediği için kendi toplumu için risk oluşturmayı sürdürüyor.

Dolayısıyla, ulus ile demokratik ulus arasındaki fark nedir? Bir ulusal mücadelenin hedefi, bir devlet yaratmaktır. Bir devleti devirmeyi ve yerine tek ulus, tek dil, tek tarih, tek bayrak ve tek kültüre dayanan yeni bir ulus devlet kurmayı amaçlar. Halbuki Kürt özgürlük hareketinin hedefi bu değil. Demokratik ulusun amacı, toplumun kendini demokratik özerklik vasıtasıyla yönetmesidir. Toplumun yönetimi, toplumun öz yönetimi haline gelir. Burada, dışarıdan toplumu yönetmek üzere gelen birileri yoktur, toplum kendini yönetir. Kurumlar bakımından, burada başka uluslarla paylaşılan meclisler ve komünler vardır. Mesela eş başkanlık sistemi Arapları, Türkmenleri, Ermenileri vb. kapsar.

Bu nedenle buradaki kuruluş fikri tek bir ulusun fikri değildir. Bu sistem en çok Rojava’da ilerledi. Burada farklı uslular, Kürt özgürlük hareketinin yapısı içinde kendilerini örgütlüyorlar. Kendilerini, Kürt özgürlük hareketi altında örgütlemiyorlar, ancak bu mücadeleyle Kürt hareketine paralel ve hareketle birlikte meşgul oluyorlar. Dolayısı ile bu, Kürtlerin, Araplar ve Türkmenleri örgütlemeye gelmesi değil. Bunun yerine Süryanilerin kendi silahlı birlikleri (Sutoro) var ya da Menbic Askeri Meclisi’nin kadroları Kürtler ve Araplardan oluşuyor. Bunun sonucunda, tüm cephelerde ulusal mücadelenin artık tek ulusun mücadelesi olmadığını görüyoruz. Bu bir demokratik mücadele.

Öcalan, konuşmalarından birinde Jin, Jiyan, Azadî-Kadın, Yaşam, Özgürlük ifadesini etkileyici bir ifade olarak kendisinin yarattığını söyler. Jin, Jiyan, Azadî neye karşı yöneltilir? Ölüm, cinsiyet ve kölelik formülüne karşı yöneltilir. Buradaki ölüm hem fiziksel hem de fikri ölümdür. Kölelik ise bütün toplumun kadın figürü vasıtasıyla nasıl köleleştirildiğine atıfta bulunur. Bu yüzden, söz konusu formül sadece Kürt kadınları için değildir, aynı zamanda diğer toplumların kadınları için de geçerlidir. Bu, demokratik ulus için mücadelenin ve toplumsal cinsiyet mücadelesinin her zaman birlikte yürütülmesi demektir.



https://roarmag.org/essays/jineology-kurdish-women-movement/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

0 Responses to Jineoloji: Kadınların mücadelesinden toplumsal kurtuluşa

Yorum Gönder

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler

Günlük Arşivi