<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909</id><updated>2012-01-15T12:40:00.195-08:00</updated><title type='text'>GERÇEĞİN GÜNLÜĞÜ</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>295</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-6537169577183731155</id><published>2012-01-15T12:24:00.000-08:00</published><updated>2012-01-15T12:40:00.206-08:00</updated><title type='text'>Hindistan’ın milyarderlerinin ardından “fışkıran hakikat”e dikkat</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hindistanlı yazar Arundhati Roy, İngiliz gazetesi Financial Times için Hindistan’da, dünyanın birçok ülkesiyle benzer ve paralel biçimde ilerleyen tekelleşme ve tekellerin tüm ülke politikalarını idareleri altına alma sürecine dikkat çeken bir makale kaleme aldı:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-6LeTJFCERrE/TxM2e6nzMaI/AAAAAAAABN8/WEWaYXKkpI0/s1600/arundhati-roy.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 288px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-6LeTJFCERrE/TxM2e6nzMaI/AAAAAAAABN8/WEWaYXKkpI0/s400/arundhati-roy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5697957858313974178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir yuva mı, yoksa ev mi? Yeni Hindistan için bir tapınak mı, yoksa onun hayaletleri için bir depo mu? Gizem saçan ve sessizliğiyle korkutan Antilla, Mumbai’deki Altamount Road’a geldiğinden beri hiçbir şey eskisi gibi değil. Beni oraya götüren arkadaşım “İşte buradayız, yeni hükümdarımıza saygılarınızı sunun” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antilla’nın sahibi Hindistan’ın en zengin adamı, Mukesh Ambani. Antilla’ya dair bir şeyler okumuştum; şimdiye kadar inşa edilmiş en pahalı konut, 27 katlı, üç helikopter pistine sahip, dokuz asansörü, asma bahçeleri, balo salonları, spor salonu, altı katlı otoparkı ve 600 hizmetçisi var. Dikey çimenliği beklemiyordum –devasa metal kafese bağlanmış yukarı doğru yükselen bir çim duvarı. Çim, yer yer kurumuştu, parçalar düzenli dikdörtgenlere düşmekteydi. Belli ki “damlama” çalışmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat “fışkırma” çalışmıştı. Bu yüzden 1.2 milyar nüfuslu Hindistan’da ülkenin en zengin 100 insanı, gayrisafi yurtiçi hasılanın çeyreğine eşit servete sahip. Sokaktaki (ve New York Times’taki) bilgi Ambanis’in Antilla’da yaşamadığı şeklindeydi. Belki şimdi oradadırlar, ancak insanlar hâlâ hayaletlere ve lanete dair söylentiyi fısıldıyor. Bunun tamamen Marx’ın kabahati olduğunu düşünüyorum. Şöyle demişti: “Kapitalizm, ortaya devasa üretim ve değişim araçları çıkarmıştır, bu, büyüleriyle çağırdığı öbür dünyadan güçleri artık kontrol edemeyen büyücüye benzer.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;300 milyonumuzun “reform” sonrası yeni orta sınıfa mensup olduğu Hindistan’da, borca batarak intihar eden 250 bin çiftçinin hayaletiyle ve yolumuzu açmak için yoksullaştırılmıl ve mülksüzleştirilmiş 800 milyon kişiyle yan yana yaşıyoruz. Ve günde 50 cent’ten az bir parayla yaşamını sürdürenlerle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bay Ambani’nin kişisel serveti 20 milyar dolardan fazla. Piyasa değeri 2.41 trilyon rupi (47 milyar dolar) olan Reliance Endüstri Limited’in (RIL) çoğunluk hissesini idare ediyor ve bir dizi küresel işletmede payı var. RIL, birkaç hafta önce haber ve eğlence kanallarını işleten medya grubunun büyük hissesini satın alan Infotel’de yüzde 95 hisseye sahip. Ülkenin tek 4G geniş bant lisansı Infotel’de. Ambani’nin aynı zamanda bir de kriket takımı var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RIL, bazılarına ailelerin sahip olduğu, bazılarıyla öyle olmayan ve Hindistan’ı yöneten bir avuç şirketten biri. Tata, Jindal, Vedanta, Mittal, Infosys, Essar ve Mukesh’in kardeşi Anil’in sahibi olduğu ADAG şirketi bazı diğerleri. Büyüme mücadeleleri Avrupa, Orta Asya, Afrika ve Latin Amerika geneline yayılmış. Örneğin Tatalar, 80 ülkede 100’den fazla şirket işletiyor. Hindistan’ın en büyük özel sektör enerji şirketlerinden biri onlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşletmelerde karşılıklı iştirak, “fışkırma hakikati” kurallarıyla kısıtlanmadığı için, daha çoğuna sahip oldukça daha da fazlasına sahip olabilirsin. Bu arada, şirketlerin siyasetçileri, yargıçları, bürokratları, medya kuruluşlarını nasıl satın aldıklarına, demokrasinin nasıl da kuyusunu kazdıklarına ve sadece ritüellerini  devam ettirdiklerine dair acı verici detaylarla skandal üstüne skandal patladı. Trilyonlarca dolar değerindeki muazzam boksit, demir cevheri, petrol ve doğalgaz rezervleri, piyasanın çarpık mantığına bile karşı koyarak çok düşük bedellerle şirketlere satıldı. Rüşvetçi politikacıların ve şirketlerin kartelleri, halkın milyarlarca dolar parasının hortumlanmasına neden olacak biçimde rezervlerin miktarlarını ve kamusal varlıkların gerçek piyasa değerlerini düşük göstermek için gizlice anlaştılar. Ayrıca arazi gaspları da mevcut –yöre halkının zorla yerinden edilmesi, topraklarına devlet tarafından el konulan ve bu toprakları özel şirketlere verilen milyonlarca insan (özel mülkiyetin dokunulmazlığı anlayışı, yoksulların mülkiyeti için nadiren geçerli olur). Birçoğu silahlı olan kitlesel başkaldırılar patlak verdi. Hükümet, bunları bastırmak için orduyu konuşlandıracağını belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirketlerin, muhalefetin hakkından gelmek için kendilerine ait sinsi stratejileri mevcut. Kârlarının çok küçük bir kısmıyla hastaneler, eğitim kurumları, vakıflar çalıştırıyorlar, böylece sivil toplum örgütlerini, akademisyenleri, gazetecileri, sanatçıları, film yapımcılarını, edebiyat festivallerini ve hatta kitlesel protestoları finanse ediyorlar. Bu, kanaat önderlerini kendi etki alanlarına çekmek için hayırseverliği kullanma yöntemi. Bunları reddetmek “gerçeğin” kendisini reddetmek kadar absürd (ya da anlaşılması güç) görünsün diye olağanlığın içine sızma, sıradanlığı sömürgeleştirme. Buradan hareketle, bunlar “ortada alternatif yok” anlayışına doğru kıvrak ve kolay bir adım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatalar, Hindistan’ın en büyük hayırsever tröstlerinden ikisini yönetiyor (Bu yardıma muhtaç kuruluşa, Harvard İşletme Okulu’na 50 milyon dolar bağışladılar). Madencillik, metal ve enerji sektörlerinde en büyük paya sahip olan Jindaller, Jindal Hukuk Okulu’nu yönetmekte ve yakın zamanda Jindal Siyasal Bilgiler ve Kamu Politikaları Okulu’nu açacaklar. Yazılım devi Infosys’in elde ettiği kârlar ile finanse edilen Yeni Hindistan Vakfı, sosyal bilimcilere ödüller ve burslar veriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümeti, muhalefeti, mahkemeleri, hür düşünceyi nasıl kontrol ettireceğini çözmekten arta kalan, büyüyen huzursuzluk ve “halk iktidarı” tehdidinin üstesinden gelmektir. Bunu nasıl evcilleştirirsiniz? Protestocuları nasıl evcil hayvanlara dönüştürürsünüz? Halkın öfkesini nasıl emer ve bu öfkeyi çıkmaz sokaklara doğru yönlendirirsiniz? Hindistan’da Anna Hazare tarafından önderlik edilien, ziyadesiyle orta sınıf ve açık biçimde milliyetçi olan yolsuzluk karşıtı hareket iyi bir örnek. Şirket destekli medya kampanyası, gece gündüz bu hareketi “halkın sesi” şeklinde ilan etti. Hareket, demokrasiden geriye kalan tortuları bile zayıflatan bir kanun isteğinde bulundu. Wall Street’i İşgal Et hareketinin aksine, özelleştirmeye, şirket tekellerine ya da ekonomik “reformlara” karşı tek kelime dahi etmedi. Hareketin medyadaki başlıca destekçileri, projektörü şirketlerin muazzam yolsuzluk skandallarından üzerinden başka yöne çevirdi ve hükümetin takdir haklarından daha fazla vazgeçmesi, daha fazla reform ve daha fazla özelleştirme çağrısı için siyasetçilerin kamuoyu nezdindeki yıpranmışlıklarını kullandı. Bu “reform”larla ve olağanüstü fakat işsizlik içeren büyümeyle geçen yirmi yılın ardından Hindistan’da düyanın her yerinden daha fazla yetersiz beslenmiş çocuk ve eyaletlerinden sekizinde Aşlağı Sahra Afrikası’ndaki 26 ülkenin toplamından daha çok yoksul insan var. Ve şimdi uluslararası finansal kriz yaklaşıyor. Büyüme oranı yüzde 6.9’a düştü. Yabancı yatırım ülkeden çekiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin kendisinin ortaya çıkardığı gerçek mezar kazıcıları, Marx’ın devrimci proletaryası değil, kapitalizmin ideolojiyi imana dönüştüren hayali kardinalleri. Geçeği algılamakta ya da çok basit biçimde kapitalizmin (Çin’deki türü de dahil) gezegeni yok ettiğini söyleyen iklim değişikliği bilimini kavramakta güçlük çekiyor gibi görünüyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Damlama” başarısız oldu. Şu anda “fışkırma”nın da başı dertte.  Mumbai’nin kararan gökyüzünde yıldızlar belirir belirmez, ellerinde cızırdayan telsizlerle krıışık keten gömlekli nöbetçiler Antilla’nın korku veren kapılarının önünde beliriyor. Işıklar parıldıyor. Belki de hayaletlerin ortaya çıkıp oynamalarının zamanıdır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;http://www.ft.com/intl/cms/s/0/925376ca-3d1d-11e1-8129-00144feabdc0.html?ftcamp=rss#axzz1jX2TXTjq  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-6537169577183731155?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/6537169577183731155/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/hindistann-milyarderlerinin-ardndan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6537169577183731155'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6537169577183731155'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/hindistann-milyarderlerinin-ardndan.html' title='Hindistan’ın milyarderlerinin ardından “fışkıran hakikat”e dikkat'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-6LeTJFCERrE/TxM2e6nzMaI/AAAAAAAABN8/WEWaYXKkpI0/s72-c/arundhati-roy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-8189393659019962509</id><published>2012-01-14T06:03:00.000-08:00</published><updated>2012-01-14T15:21:57.378-08:00</updated><title type='text'>Ücretli burjuvazinin başkaldırısı</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Slavoj Žižek, günümüz kapitalizminin emek ile olan ilişkisindeki yeni biçimini değerlendirdiği makalesinde, dünyanın dört bir yanındaki protestolarda, “ücretli burjuvazi” olarak tanımladığı, çalışanların imtiyazlı kesimlerinin önemli payı olduğuna işaret ediyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-XTmWYYXJJbQ/TxGLWfhuboI/AAAAAAAABNw/2UD8hH1pceY/s1600/zizek.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 259px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-XTmWYYXJJbQ/TxGLWfhuboI/AAAAAAAABNw/2UD8hH1pceY/s400/zizek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5697488222136725122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bill Gates, nasıl Amerika’nın en zengin adamı oldu? Zenginliğinin, Microsoft’un sattığı ürünlerin üretim maliyetleriyle hiçbir ilgisi yok: yani bu durum, rakiplerinden daha ucuza iyi yazılım üretmesinin ya da işçilerini daha başarılı sömürmesinin sonucu değil (Microsoft, bilgi işçilerine göreceli yüksek maaşlar veriyor). Olay bu olsaydı, Microsoft çoktan iflas etmiş olurdu: insanlar, Microsoft ürünleri kadar iyi ya da onlaran daha iyi olan Linux gibi ücretsiz sistemleri tercih ederlerdi. İnsanlar hâlâ Microsoft yazılımlarını satın alıyor, çünkü Microsoft kendisini, Marx’ın “toplumsal bilgi” dediği ve bilimden pratik uzmanlığa kadar bütün biçimlerinde kolektif bilgi anlamına gelen şeyin somut bir örneği olarak neredeyse tüm alanı tekeli altına alıp adeta evrensel ölçüt olarak dayatmış durumda. Gates, toplumsal bilginin bir kısmını etkili şekilde özelleştirdi ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan ranta el koyarak zengin oldu.      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal bilginin özelleştirilmesi ihtimali, Marx’ın kapitalizme dair yazılarında asla öngörmediği bir şeydi (büyük ölçüde, toplumsal boyutunu gözden kaçırmasından dolayı). Oysa ki bu, bugün entelektüel mülkiyete dair mücadelelerin merkezindedir: nasıl ki toplumsal bilginin –kolektif bilgiye ve toplumsal işbiriğine dayanan- görevi sanayi sonrası kapitalizmde artmışsa, servet de bu bilginin üretiminde harcanan emekle orantısız biçimde birikir. Sonuç, Marx’ın umuyor göründüğü biçimde kapitalizmin kendi kendini tasfiyesi değil, emek sömürüsüyle yaratılan kârın, bilginin özelleştirilmesi vasıtasıyla el koyulan ranta aşamalı dönüşümüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı durum, sömürülmesi dünyanın başlıca rant kaynaklarından olan doğal kaynaklar için de geçerli. Sonrası, rantı kimin elde edeceğine dair sürekli bir mücadele: Üçüncü Dünya yurttaşları ya da Batılı şirketler. Emekle (kullanımıyla artı değer yaratan) diğer metalar (tüm değerini kullanımıyla tüketen) arasındaki farkı açıklamada Marx’ın petrolü “sıradan” bir meta örneği olarak vermesi ironiktir. Şu anda petrol fiyatındaki iniş çıkışla üretim maliyetlerindeki ya da sömürülmüş emek bedellerindeki iniş çıkış arasında bağlantı kurmaya dair her teşebbüs anlamsız olacaktır: üretim maliyetlerinin petrole verdiğimiz bedeldeki oranı göz ardı edilebilir düzeydedir -ki bu bedel, kaynak sahiplerinin, petrolün sınırlı kaynak olmasına gerçekten şükranlarını sunabilecekleri bir ranttır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolektif bilginin etkisindeki katlamalı büyümeyle birlikte gelen verimlilik artışının bir sonucu, işsizliğin rolündeki değişimdir. Giderek artan biçimde işçiyi faydasız hale çevirmesi, işsizliği üreten kapitalizmin korkunç başarısıdır: nimet olması gereken şey –daha az ağır iş ihtiyacı- bela haline geliyor. Ya da bir başka deyişle, uzun vadeli bir işte sömürülmüş olma ihtimali, bugün ayrıcalık olarak görülüyor. Fredric Jameson’ın ifade ettiği gibi, dünya pazarı şu anda “herkesin bir zamanlar üretken işçi olduğu ve emeğin her yerde kendisine sistem dışında paha biçmeye başladığı bir alandır.” Devam eden kapitlist küreselleşme sürecinde, işsizlik kategorisi artık Marx’ın “yedek emek ordusu” ile sınırlı değil; Jameson’ın açıkladığı gibi, dünya genelindeki adeta tarihin dışına çıkarılmış, kasıtlı biçimde Birinci Dünya kapitalizminin modernleştirme projelerinin haricinde tutulmuş, umutsuz ya da ölümcül vaka olarak değersiz kılınan muazzam yığınları da içeriyor: sözüm ona başarısız devletler (Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Somali), kıtlık ya da ekolojik felaketin kurbanları, sahte kadim “etnik nefret”in tuzağına düşürülmüşler, hayırseverliğin ve sivil toplum örgütlerinin amaçları ya da “terörle savaş”ın hedefleri. İşsiz kategorisi bu nedenle geniş insan yelpazelerini kapsayacak kadar genişlemiştir; geçici işsizlerden, artık istihdam edilemez durumdakilerden, sürekli işsizlerden getto ve gecekondu mahallesi sakinlerine (tüm bunlar çoğu kez Marx tarafından “lümpen proletarya" olarak reddedilmiştir) ve nihayetinde tarihi haritalardaki boş alanlar gibi küresel kapitalist sürecin dışında bırakılmış bütün halklara ve devletlere kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birileri, kapitalizmin bu yeni biçiminin yeni özgürleşme olanakları sağladığını söyleyebilir. Bu, her halükarda Marx’ı radikalleştirmeye çalışan ve kapitalizmin kellesini uçurursak sosyalizme erişeceğimizi savunan Hardt ve Negri’nin “Çokluk” tezidir. Onlara göre tarih boyunca Marx, merkezileştirilmiş, otomatikleştirilmiş ve hiyerarşik olarak örgütlenmiş mekanik endüstriyel emek kavramıyla sınırlanmıştır, netice itibariyle Marx, toplumsal bilgiyi, daha çok merkezi planlama organı gibi bir şey olarak algıladı; devrimci bir dönüşüm “maddi olmayan emeğin” ortaya çıkmasıyla birlikte ancak bugün “nesnel biçimde olası” hale gelmiştir. Bu maddi olmayan emek, iki kutup arasında uzanır: entelektüel emekten (fikir, metin ve programların üretimi vb.) duygusal emeğe (doktorlar, bebek bakıcıları, hostesler tarafından icra edilen). Bugün maddi olmayan emek, Marx’ın 19. yüzyıl kapitalizminde büyük endüstriyel üretimin hegemonik olduğunu ilan ettiği biçimiyle “hegemonik”tir: kendisini rakamların gücü üzerinden değil, kilit ve simgesel bir yapısal rol oynayarak dayatıyor. Ortaya çıkan, “müşterek” denilen uçsuz bucaksız bir alandır: paylaşılmış bilgi ve iletişim ve işbirliğinin yeni biçimleri. Maddi olmayan üretimin ürünleri nesneler değil, yeni toplumsal veya kişilerarası ilişkilerdir; maddi olmayan üretim biopolitiktir, toplumsal hayatın üretimidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hardt ve Negri burada, günümüz “postmodern” kapitalizm ideologlarının maddi üretimden sembolik üretime, merkeziyetçi-hiyerarşik mantıktan öz-örgütlü ve çok merkezli işbirliği mantığına  geçiş olarak kutladıkları süreci tarif ediyor. Fark şu ki, Hardt ve Negri, Marx’a etkileyici bir şekilde sadık: Marx’ın haklı olduğunu, toplumsal bilginin ortaya çıkışının, kapitalizm ile uzun vadede uzlaşmaz olduğunu ispatlamaya çalışıyorlar. Postmodern kapitalizmin ideologları tam aksini iddia ediyor: İddiaları şu ki, Marksist teori (ve pratik), merkezileştirilmiş devlet kontrolü biçimindeki hiyerarşik mantığın kısıtlamaları dahilinde kalıyor ve bu nedenle enformasyon devriminin toplumsal etkileriyle baş edemez. İddianın sağlam gözlemsel gerekçeleri var: komünist rejimleri etkili bir biçimde yıkan şey, enformasyon devrimiyle ayakta tutulan yeni toplumsal mantığa uyum sağlama konusundaki yetersizlikleriydi: devrimi, bir başka geniş çapta merkezileştirilmiş devlet planlama projesine dönüştürerek yönlendirmeye çalıştılar. Çelişki şu ki, Hardt ve Negri’nin kapitalizmi alt etmek için emsalsiz bir şans olarak kutladıkları şey, enformasyon devriminin ideologları tarafından yeni, “sürtünmesiz” bir kapitalizmin ortaya çıkışı olarak kutlandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hardt ve Negri’nin, onu köhnemiş hale çeviren yeni bir üretim biçimi olması gerekirken kapitalizmin nasıl ayakta kalabildiğini açıklayan analizlerinin bazı zayıf noktaları mevcut. Günümüz kapitalizminin, toplumsal bilginin kendisini başarıyla (en azından kısa vadede) özelleştirmesinin yanı sıra işçilerin gereksiz hale gelmesini (giderek artan sayıda işçi, sadece geçici işsiz değil, aynı zamanda yapısal olarak çalıştırılamaz hale geliyor) küçümsüyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski kapitalizm, organize ve idare ettiği, sonrasında da kârı topladığı bir üretime para (kendi parası ya da borç para) yatıran girişimciyi en iyi şekilde içerdiyse, bugün yeni ideal model ortaya çıkıyor: artık kendi şirketine sahip olan yatırımcı yok, bankaların ya da dağınık yatırımcıların sahip olduğu şirketi idare eden uzman müdür (ya da bir CEO’nun başkanlık ettiği yönetim heyeti) var. İşlevsiz hale gelmiş olan eski burjuvazi, kapitalizmin bu yeni ideal modelinde maaşlı idareci olarak yeniden işlevli hale getirilmiştir: yeni burjuvazi maaş alıyor ve kendi şirketlerinin bir kısmına sahiplermiş gibi, yaptıkları işlerin bedelinin bir parçası olarak hisse senedi kazanıyorlar (“başarı”ları için “bonus”).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni burjuvazi, hâlâ artık değerin üstüne yatar, ama “artı(k) ücret” denilen (anlaşılması güçleştirilmiş) şey biçiminde: bunlara, proleterin “asgari ücret”ine (günümüz küresel ekonomisinde yegâne gerçek örneği Çin veya Endonezya’da kötü atölyelerde çalışan emekçiler olan efsanevi bir referans noktası) göre bayağı fazlası ödenir ve işte sıradan proleterlerden ayrım noktaları durumlarını belirleyen bu şeydir.  Klasik anlamda burjuvazi, bu nedenle yok olma eğilimi gösterir: kapitalistler, maaşlı çalışanların altkümesi olarak, yetkinliklerinden dolayı daha fazla  kazanmaya uygun nitelikte müdürler olarak yeniden belirir (sözde bilimsel “değerlendirme”nin elzem olmasının sebebi şudur: kazançlardaki eşitsizliklere meşruiyet kazandırır). Müdürlerle sınırlanmış olmak şöyle dursun, artık ücret kazanan çalışanlar grubu, uzmanların, yöneticilerin, devlet memurlarının, doktorların, avukatların, gazetecilerin, entelektüellerin ve sanatçıların her türlüsüne dek uzanır. Elde ettikleri artık iki şekildedir: (müdürler vb. için) daha çok para, daha az iş ve (bazı entelektüeller  ve yanı sıra devlet yöneticileri vb. için) daha çok boş zaman. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı çalışanlara “artık ücret” elde etme hakkı kazandıran değerlendirme yöntemi , iktidar ve ideolojinin asli yetkinlikle ciddi bir bağı olmayan keyfekeder bir mekanizmasıdır; artık ücret, ekonomik sebeplerle değil, politik sebeplerle var olur: toplumsal istikrar gayesiyle “orta sınıf”ın devamlılığını sağlamak. Toplumsal hiyerarşideki keyfiyet bir hata değil, piyasa başarısındaki keyfiyetle benzeşen bir rol oynayan yetkinliğin keyfiyeti ile birlikte en önemli noktadır. Şiddet,  toplumsal alanda çok fazla tesadüfilik olduğunda patlama tehdidinde bulunmaz, birileri bu tesadüfiliği ortadan kaldırmaya çalıştığında bu tehditte bulunur. Fransız filozof Jean-Pierre Dupuy, “La Marque du sacré” eserinde, hiyerarşiyi, işlevi, üstünlük ilişkisini onur kırıcı olmayan bir hale getirmek olan dört yöntemden biri (‘sembolik araçlar’) olarak yazar: hiyerarşinin kendisi (daha düşük toplumsal konumumu, esas değerimden bağımsız olarak hissetmeme izin veren dışarıdan dayatılmış düzen), aydınlığa kavuşturma (toplumu, bir meritokrasi –yeteneğe, liyakata dayalı yönetim ve görevlendirme biçimi; ç.n.- değil, nesnel toplumsal mücadelelerin bileşkesi olarak gösteren ideolojik yöntem; bu, başkalarının üstünlüğünün bu fazilet ve başarılarının sonucu olduğuna dair can sıkıcı neticeden sakınmama fırsat verir), tesadüfilik (sayesinde, toplum düzeyindeki konumumuzun, doğal ve sosyal bir rastlantıya bağlı olduğunu anladığımız benzer bir mekanizma; şanslı olanlar zengin ailelerde doğru genlerle doğanlardır) ve karmaşıklık (kontrol edilemeyen güçlerin öngörülemez sonuçları vardır, örneğin piyasanın görünmez eli, daha fazla çalışsam ve çok daha zeki olsam bile benim başarısızlığıma ve komşumun başarısına neden olabilir). Görünüşlerinin aksine, bu mekanizmalar hiyerarşiye karşı koymaz ya da onu tehdit etmezler, kıskançlık kıyametine zemin hazırlayanın diğerlerinin onun iyi şansını hak ettiği fikri olduğundan onu makulleştirirler. Dupuy, kendini aynı zamanda adil hisseden makul surette adil bir toplumun, böylece bütün kırgınlıklardan kurtulmuş olacağını düşünmenin büyük bir hata olacağı hükmüne dair önermeden yararlanır: aksine, böylesi bir toplumda, alttaki konumlarda bulunanların, kırılmış gururları için çıkış noktasını kırgınlıkların şiddetli infilakında bulacağı açıktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun ile bağlanılan şey, günümüzde Çin’in karşı karşıya olduğu kördüğümdür: Deng’in (Deng Xiaoping: Çin’i piyasa ekonomisine doğru sürükleyen reformların yaratıcısı Eski Çin Komünist Partisi Başkanı; ç.n.) reformlarının ideal hedefi, kapitalizmi burjuvazi olmadan uygulamaktı (yeni egemen sııf olacağından dolayı), gel gör ki, şu anda Çin’in liderleri, kapitalizmin kalıcı bir hiyerarşi (bir burjuvazinin varlığınca meydana getirilen) olmaksızın sürekli istikrarsızlık yarattığını acı bir biçimde keşfediyor.  Eee, Çin hangi yolu izleyecek? Bu arada eski komünistler, kapitalizmin en etkili yöneticileri olarak ortaya çıkıyor, çünkü bir sınıf olarak burjuvaziye karşı tarihsel husumetleri , günümüz kapitalizminin bir burjuvazi olmaksızın yönetimsel kapitalizm haline gelme eğilimine kusursuz biçimde denk düşüyor –Stalin’in uzun zaman önce ifade ettiği gibi, her iki durumda da, “her şeye kadrolar karar veriyor”. (Günümüz Çin’i ve Rusya arasında ilgi çekici bir fark: Çin’de uysallıklarını garanti etmenin bir yöntemi olarak rahatça artık ücretler sağlanırken, Rusya’da, üniversite hocalarına komik biçimde düşük ücret verilir –zaten fiilen proletaryanın parçasıdırlar-)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık ücret kavramı, devam eden “antikapitalist” protestolara da yeni bir ışık tutar. Kriz zamanlarında, “kemer sıkma”nın bariz adayları, ücretli burjuvazinin alt kademeleridir: politik protesto, proletaryaya katılmaktan sakınıyorlarsa onların tek başvuru mercileridir. Protestoları, sözde piyasanın vahşi mantığına yönelmiş olsa da, aslında bu kişiler (siyaseten) imtiyazlı ekonomik mevkilerinin yavaş yavaş aşınmasına karşı protestoda bulunurlar. Ayn Rand’ın “Atlas Silkindi” kitabında, grevdeki “yaratıcı” kapitalistlere dair bir fantezisi vardır; günümüz grevlerinde, genellikle imtiyazını (asgari ücretin üzerindeki artıklarını) yitirme korkusuyla dürtülenen “ücretli burjuvazi” tarafından yapılan grevlerde gerçeğe dönüşen şeyi sapkın gören bir fantezi. Bunlar proletarya protestoları değil, proletarya konumuna düşme tehdidine karşı protestolardır. Kendisini imtiyazlı hale getiren daimi bir işe sahip olan hangi kişi bugün greve yeltenir? Tekstil endüstrisindeki vb. düşük ücretli işçiler değil, garantili işlere (öğretmenler, toplu taşıma çalışanları, polisler) sahip imtiyazlı işçiler. Bu, öğrenci protestoları dalgasının nedenini de açıklar: başlıca güdüleri, yüksek öğrenimin bundan böyle gelecekteki yaşamlarına kendilerine artık ücreti garanti etmeyeceğine dair tartışmalı korkudur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda, son yıllarda Arap Baharı’ndan Batı Avrupa’ya, Wall Street’i İşgal Et hareketinden Çin’e, İspanya’dan Yunanistan’a protestolardaki muazzam dirilişin sadece ücretli burjuvazinin bir isyanı olarak reddedilmemesi gerektiği de açıktır. Her durum, kendi değerleriyle ele alınmalıdır. İngiltere’deki üniversite reformuna karşı öğrenci protestoları, yıkımın tüketici karnavalı ve dışlanmışların gerçek patlaması olan Ağustos isyanlarından net biçimde farklıdır. Birileri, Mısır’daki ayaklanmaların kısmen ücretli burjuvazinin (beklentisizliklerini protesto eden eğitimli genç insanlar) isyanı olarak başladığını iddia edebilir, ancak bu, baskıcı rejime karşı daha büyük bir protestonun tek bir yönüydü. Öte yandan protesto, yoksul işçileri ve köylüleri neredeyse hiç harekete geçirmedi ve İslamcıların seçim zaferi, gerçek seküler protestoların dar toplumsal tabanının bir işaretidir. Yunanistan özel bir vakadır: son on yıllarda, Avrupa Birliği’nin finansal yardım ve kredilerinin yardımıyla yeni bir ücretli burjuvazi (özellikle aşırı genişlemiş devlet idaresinde) yaratıldı ve protestolar, büyük oranda bu imtiyazların yitirilmesi tehdidiyle güdülendi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, alt kademe ücretli burjuvazinin proleterleşmesine, üst düzey yönetici ve bankacılara irrasyonel derecede yüksek ödemeler şeklindeki aşırı zıttı durum eşlik etti. ABD’de soruşturmaların gösterdiği şekliyle, bu ödeme, ekonomik bakımdan irrasyoneldir, çünkü bir şirketin ekonomik başarısıyla ters orantılı olma eğilimi gösterir. Bu yönelimlere ahlâk dersi veren eleştirellik olarak boyun eğmektense, bunları, kapitalizmin kendisinin, artık kendi kendini düzenleyen istikrarın herhangi bir düzeyini bulamadığının –bir başka deyişle kontrol dışına çıkma tehdidinde bulunuyor- işaretleri olarak okumalıyız.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.lrb.co.uk/2012/01/11/slavoj-zizek/the-revolt-of-the-salaried-bourgeoisie  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-8189393659019962509?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/8189393659019962509/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/ucretli-burjuvazinin-baskaldrs.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/8189393659019962509'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/8189393659019962509'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/ucretli-burjuvazinin-baskaldrs.html' title='Ücretli burjuvazinin başkaldırısı'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-XTmWYYXJJbQ/TxGLWfhuboI/AAAAAAAABNw/2UD8hH1pceY/s72-c/zizek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-3134382960732943231</id><published>2012-01-11T13:18:00.000-08:00</published><updated>2012-01-11T13:37:36.576-08:00</updated><title type='text'>Noam Chomsky: “İnsan olmayanlar”ı tanımak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-zs1JKcdw3xo/Tw3-NTJXPiI/AAAAAAAABNk/8Y5o5B2RYXQ/s1600/libya-imperialists.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 321px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-zs1JKcdw3xo/Tw3-NTJXPiI/AAAAAAAABNk/8Y5o5B2RYXQ/s400/libya-imperialists.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5696488608124845602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;15 Haziran’da Afrika Birliği BM Güvenlik Konseyi’ne, Nato’nun Libya bombardımanının -aslında, geleneksel emperyal saldırganları olan Fransa, İngiltere ve başlangıçta saldırıyı ve çok mühim olmasa da diğer bazı ülkeleri eşgüdümleyen Amerika’nın da katılımıyla gerçekleştirdiği bombardımanın- başlamasından üç ay sonra, saldırıdaki tutumunu bildirdi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki müdahale olduğunu hatırlamak gerekir. İlki, BM Güvenlik Konseyi’nin 17 Mart’ta kabul edilen 1973 sayılı kararı gereğince, uçuşa yasak bölge, ateşkes ve sivilleri korumak için gerekli tedbirler alınması çağrısıydı. Bir müddet sonra, üçlü otoritenin (Fransa, İngiltere ve ABD) isyancılar ordusuna katılarak, isyancılar ordusunun hava kuvvetleri gibi hizmet etmeye başlamasıyla bu müdahale bir kenara atıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bombardımanın başlarında, Afrika Birliği, olası bir insani felaketin önüne geçmek adına diplomatik çaba ve müzakere çağrısında bulundu. O ay içersinde, BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ve önemli bir bölgesel güç olan Türkiye’nin içinde olduğu diğer ülkeler Afrika Birliği’ne katıldı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında üçlü otorite, -yararlıyken destekledikleri, bir anı diğerini tutmayan tiranı ortadan kaldırmak için girişilen saldırılardan oldukça uzak tutulmuştu. Umut, Batı’nın, Libya’nın zengin kaynakları üzerinde kontrol talebine ve belki de, şimdiye kadar Stuttgart’la sınırlı olan, Amerika’nın Afrika komuta merkezi AFRICOM için bir Afrika üssü talebine karşı daha uyumlu bir rejimdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimse, dünyanın çoğu tarafından destek bulan BM 1973 sayılı kararının gerektirdiği nispeten barışçıl çabaların, Libya’da da devam eden korkunç can kaybını ve yıkımı önlemeyi başarabilip başaramayacağını bilemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Haziran’da, Afrika Birliği, “3 aydır kendilerini görmezden gelerek kutsal Afrika topraklarını bombalamayı sürdüren BM’ye despot, küstah ve provokatif” olduğunu ilam etti. Afrika Birliği, uzlaşma için diğer önlemlerle, müzakere ve Libya içerisinde güvenliği Afrika Birliği’nin sağlaması planını sunmak üzere gitti ama nafile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika Birliği’nin Güvenlik Konseyi’ne çağrısı, aynı zamanda arka plandaki kaygılarını da ortaya koydu: “Egemenlik; köle ticareti, sömürgecilik ve neo-sömürgecilikle yüzyıllar boyunca tüketilmesinden sonra, Afrika ülkelerinin çoğu için dönüşümcü yollar çizmeye başlayan Afrika halklarının kurtuluşu için bir araç olmuştur. Dolayısıyla, Afrika ülkelerinin egemenliği üzerindeki pervasız saldırılar, Afrika halklarının kaderinde taze yaralar açmaya eşdeğerdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika’nın çağrısı, Hint dergisi Frontline’da bulunabilir ama Batı’da çoğunlukla duyulmamıştır. Hiç de sürpriz değil: Afrikalılar, George Orwell’ın kendileri hakkındaki “tarihe girmeye elverişsiz olanlar” terimine uyum sağlamak adına “insan değiller”.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap Birliği, 12 Mart’ta BM’nin 1973 sayılı kararını destekleyerek “insan” statüsüne kavuştu. Ancak Birlik, Batı’nın daha sonraki Libya bombardımanından desteğini esirgeyince, bu “insanlığa kabul ediliş” unutulup gitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve 10 Nisan’da Arap Birliği, BM’ye, aynı zamanda Gazze üzerinde uçuşa yasak bölge yaptırımında bulunması ve adeta görmezden gelinen İsrail kuşatmasının kaldırılması çağrısında bulunarak, “insan olmama” haline geri döndü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu son derece mantıklı. Sürekli gördüğümüz gibi, Filistinliler prototip “insan olmayanlar”. Foreign Affairs dergisinin, İsrail-Filistin çatışmasına dair iki makaleyle açılan Kasım/Aralık sayısını düşünün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri, devam eden çatışmalardan dolayı, İsrail’i bir Yahudi devleti olarak tanımayı reddeden Filistin’i suçlayan İsrailli yetkililer Yosef Kuperwasser ve Shalom Lipner tarafından yazılanı (diplomatik norma bağlı kalarak: devletler tanınır ama onların içindeki özerk bölgeler değil)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, problemi İsrail işgaline bağlayan Amerikalı alim Ronald R. Krebs tarafından yazılanı ve makalenin alt başlığıysa şöyle: “İşgal bir ulusu nasıl yok ediyor? Hangi ulusu? İsrail’i elbette, ‘insan olmayanların’ boyunlarına ip geçirerek zarara uğrayan İsrail’i.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka örnekte: Ekim’de manşetler bağıra bağıra, Hamas tarafından tutsak edilen İsrailli asker Gilat Şalit’in serbest bırakılmasını ilan ettiler. New York Times Dergisi’ndeki bir makale, ailesinin ıstırabına adandı. Şalit; haklarında, serbest bırakılmalarının İsrail’i etkileyip etkilemeyeceği gibi konularla son derece saçma tartışmalardan çok az şey öğrendiğimiz yüzlerce ‘insan olmayan’ karşılığında serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, İsrail hapishanelerinde, haklarında suçlama bile olmadan uzun sürelerdir tutulan yüzlerce tutukluyla ilgili hiçbir şey öğrenmedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şalit’in esir alınmasından bir gün önce, 24 Haziran 2006’daki İsrail kuvvetlerinin Gazze şehri baskınında kaçırılan siviller Osama ve Mustafa Abu Muammer de bahsi geçmeyen tutuklular arasında. Sonradan bu kardeşler, İsrail hapishane sistemi içinde “ortadan kayboldular.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi biri, saldırı halindeki bir ordunun bir askerini esir almak konusunda ne düşünürse düşünsün, apaçık ki, sivilleri kaçırmak bunun ötesinde bir suçtur, gayet tabii bunlar yalnızca “insan olmayanlar” değilse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhakkak ki bu suçlar, aralarında Güney İsrail’deki Necef’de yaşayan İsrailli Bedevi vatandaşlara yönelik, kurmaca saldırıların da olduğu diğer birçoğuyla kıyaslanmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce sürgün edilmiş düzinelerce Bedevi köyünü ortadan kaldırmak için tasarlanmış yeni bir program çerçevesinde yeniden sürgün ediliyorlar. Cici sebeplerden ötürü elbette. İsrail kabinesi, “Necef’e yeni bir popülasyon kazandırmak adına”, o bölgeye 10 Yahudi yerleşim alanı kurulacağını açıkladı- bu, “insan olmayanları”, meşru olanlarla yer değiştirmek için. Kim buna itiraz edebilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan olmayanların” ilginç soyuna Amerika da dahil: uluslararası bir skandal olan hapishanelerde, aşevlerinde, sayıları azalan gecekondularda,  her yerde rastlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak örnekler yanıltıcı. Bir bütün olarak dünya nüfusu kara bir deliğin eşiğinde sendeliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok küçük hadiselerden bile çıkardığımız günlük hatırlatıcı bilgi notlarımız var, - örneğin; geçtiğimiz ay Amerikan Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçiler, 2011’in şiddetli hava koşullarının sebeplerini araştırmak ve daha iyi hava tahminleri sağlayacak nispeten maliyetsiz bir düzenlemeyi yasakladı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyetçiler bunun, yıllar evvel gerçek bir siyasi parti olan Cumhuriyetçi partinin aday adayları tarafından ezbere okunan ilmihale göre problem sayılmayan “küresel ısınma”ya dair propaganda için “açık kama” olabileceğinden korktular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavallı üzgün canlılar.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://zcommunications.org/recognizing-the-unpeople-by-noam-chomsky adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-3134382960732943231?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/3134382960732943231/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/noam-chomsky-insan-olmayanlar-tanmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/3134382960732943231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/3134382960732943231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/noam-chomsky-insan-olmayanlar-tanmak.html' title='Noam Chomsky: “İnsan olmayanlar”ı tanımak'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-zs1JKcdw3xo/Tw3-NTJXPiI/AAAAAAAABNk/8Y5o5B2RYXQ/s72-c/libya-imperialists.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-1156878896733689394</id><published>2012-01-10T03:32:00.000-08:00</published><updated>2012-01-10T03:36:42.405-08:00</updated><title type='text'>Nijerya’da akaryakıt grevi hayatı durduruyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-vbsN4gY6aOc/TwwiU4uEKWI/AAAAAAAABNY/oUPxLhkt3wg/s1600/ngra.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-vbsN4gY6aOc/TwwiU4uEKWI/AAAAAAAABNY/oUPxLhkt3wg/s400/ngra.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5695965370935159138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Nijerya’da akaryakıt sübvansiyonunun kaldırılmasının ardından gerçekleştirilen genel grev, ülkede hayatı durma noktasına getirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süresi belli olmayan grevin ilk gününde, ülke çapında mağazalar, ofisler, okullar ve petrol istasyonları kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lagos’ta ve diğer şehirlerde binlerce kişi, benzin fiyatlarını iki katına çıkaran, sübvansiyonun kaldırılması kararına karşı yürüyüş yaptı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzeydeki Kano’da polisin, protestocuların üzerine ateş açması sonucu iki kişinin öldüğü ve birçoğunun da yaralandığı bildirildi. Lagos’ta polisle girilen çatışmada da bir başka gösterici öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkan Goodluck Jonathan, sübvansiyonun ekonomik bakımdan sürdürülemez olduğunu söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ticari başkent Lagos’ta, artan benzin fiyatlarına karşı düzenlenen, yaklaşık 10 bin kişinin katıldığı bir mitingde polisle göstericiler arasında çatışma çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı protestocular ellerinde, Başkan Jonathan’ın bir benzin istasyonunda akaryakıt pompalayan şeytan boynuzlu ve vampir dişli bir karikatürünün olduğu pankartlar taşıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıklar ve hastane kaynakları bir protestocunun öldüğünü ve üçünün yaralandığını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nijerya’nın en büyük ikinci şehri olan Kano’da, polisin göz yaşartıcı gaz kullanması ve valilik binası önünde toplanan göstericileri dağıtmak için havaya ateş etmesi sonucu en az otuz kişi yaralandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkent Abuja’da, sendikalar ve sivil toplum örgütleri bir yürüyüş düzenledi ve havalimanını kapattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaçak akaryakıt&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin muazzam petrol zenginliğinden elde ettikleri tek fayda olarak gördükleri sübvansiyonun 1 Ocak’ta sonlanmasından sonra, akaryakıt ve taşıma maliyetlerinin iki katına çıkması, birçok Nijeryalı’yı çıldırttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;160 milyonluk Nijerya halkının çoğu, günlük 2$’dan daha az gelir ile yaşıyor ve bu ani fiyat artışı onları çok sert vurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grevi düzenleyenlerden biri olan, Nijerya İşçi Meclisi sözcülerinden Chris Uyot, “Bu artışlarla, taşıma maliyetleri yükseldi ve bu da, gıda, kira, okul masrafları ve hastane faturaları gibi temel ihtiyaçların maliyetini etkiledi” dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin diyalog kurmaya hazır olduğunu kaydeden Nijerya Enformasyon Bakanı Labaran Maku ise sendikaların grevi sonlandırması çağrısında bulunarak BBC’ye, yetkililerin, sübvansiyonun kaldırılmasından kaynaklanan geçim sıkıntısını azaltmak için elinden gelenin en iyisi yaptığını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003’teki benzer bir grev, Nijerya hükümetinin sübvansiyonu büsbütün ortadan kaldırmaktansa, onu azaltmayı öngörmesiyle sonlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nijerya önemli bir petrol üreticisi olmasına rağmen, rafine petrol üretmek için gerekli altyapıya yatırım yapmadığı için, petrolünün çoğunu ithal etmek zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sübvansiyon sayesinde, Nijerya’da petrol komşu ülkelerdekinden çok daha ucuzdu ve böylece petrolün bir kısmı yurtdışına kaçırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parlamento üyeleri, Başkan Jonathan’a durumu yeniden değerlendirmesi çağrısında bulundu, fakat Başkan sübvansiyon kesintilerini savunmak için Cumartesi günü televizyonda bir konuşma yaptı ve “Ne kadar zor olursa olsun, kamu yararına hareket etmeliyiz, bugünün sancıları, yarının çıkarlarıyla kıyaslanamaz” dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jonathan, petrol sektöründe serbestleştirmenin, yolsuzlukla mücadele etme ve ekonominin hayatta kalmasının ve büyümesinin en iyi olduğu konusunun üzerinde durarak, “Gerçek şu ki; iki temel seçenekle karşı karşıyayız. Ya serbestleştiririz ve ekonomik olarak hayatta kalırız, ya da ekonomimizi baltalamaya devam edecek olan sübvansiyon rejimiyle devam ederiz” ifadelerini kullandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jonathan, bu yıldan itibaren, üst düzey hükümet görevlilerin yüzde 25lik bir maaş kesintisine uğrayacağını ve dış gezilerin azaltılacağını sözlerine ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet, sübvansiyonun kaldırılmasıyla elde edilecek 8 milyar doların sağlık, eğitim ve ülkenin düzensiz elektrik arzının iyileştirilmesinde kullanılacağını söylüyor. Ancak, birçok Nijeryalı bunun, kuvvetle muhtemel, rüşvetçi memurların ceplerinde son bulacağından korkuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karışıklık, mezhep çatışmalarındaki artışla aynı zamana denk geliyor. İslamcı militan grup Boko Haram, son haftalarda, özellikle kuzeydeki Hıristiyan hedeflere karşı bir dizi ölümcül saldırı gerçekleştirdi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi, güneydeki Benin’de bir camiye kalabalık bir grup saldırdı. Kızıl Haç, saldırıda 40’tan fazla kişinin yaralandığını söylüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object style="height: 390px; width: 640px"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/slzazjbu4XU?version=3&amp;feature=player_detailpage"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/slzazjbu4XU?version=3&amp;feature=player_detailpage" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowScriptAccess="always" width="640" height="360"&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://www.bbc.co.uk/news/world-africa-16464922  adresinde yayımlanan haberden çevrilerek hazırlanmıştır.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-1156878896733689394?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/1156878896733689394/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/nijeryada-akaryakt-grevi-hayat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1156878896733689394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1156878896733689394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/nijeryada-akaryakt-grevi-hayat.html' title='Nijerya’da akaryakıt grevi hayatı durduruyor'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-vbsN4gY6aOc/TwwiU4uEKWI/AAAAAAAABNY/oUPxLhkt3wg/s72-c/ngra.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-3488742195906042041</id><published>2012-01-04T12:46:00.000-08:00</published><updated>2012-01-04T12:50:56.298-08:00</updated><title type='text'>Immanuel Wallerstein: 2011 sonrasında dünya solu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-xvey2tSiAH4/TwS679AFxWI/AAAAAAAABNM/tEKzUjOVC_M/s1600/Immanuel_Wallerstein.2008.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-xvey2tSiAH4/TwS679AFxWI/AAAAAAAABNM/tEKzUjOVC_M/s400/Immanuel_Wallerstein.2008.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5693881368053138786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kapitalizmin açık bir çöküş sürecinde olduğunu belirten Immanuel Wallerstein, dünya solunun bu çöküşten zafer çıkarmasının ancak ve ancak iç uzlaşmazlıklarını "vakalara özel de olsa" çözmesi halinde mümkün olabileceğini vurguluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;2011, dünya solu için aslında iyi bir sene oldu –ister dar, ister geniş kapsamlı tanımlansın. Temel neden, dünyanın büyük kısmının etkilendiği olumsuz ekonomik koşullar. İşsizlik yüksek ve daha da yükseliyor. Çoğu hükümet, yüksek boç düzeyleri ve azalan gelirlerle karşı karşıya kaldı. Buna yanıtları ise bir yandan bankalarını korumaya çalışırken, diğer yandan halklarına kemer sıkma önlemleri dayatmaya girişmek oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç, Wall Street’i İşgal Et hareketinni tanımladığı şekliyle “yüzde 99”un tüm dünyadaki isyanı oldu. İsyan, servetin aşırı kutuplaşması, çürümüş hükümetler ve çok partili sisteme sahip olsunlar ya da olmasınlar, bu hükümetlerin özünde demokratik olmayan doğalarına karşıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Wall Street’i İşgal Et’in, Arap Baharı’nın veya öfkelilerin (İspanya’daki toplumsal harekete verilen isim; ç.n.) umut ettikleri her şeye eriştikleri demek değil. Dünyanın söylemini değiştirmeyi başardılar, bunu neo-liberalizmin mantralarından eşitsizlik, adaletsizlik, dekolonizasyon konularına dönüştürdüler demek.  Uzun zamandan beri ilk kez sıradan insanlar yaşadıkları sistemin esas mahiyetini tartışıyorlar, onu sorgusuz sualsiz kabul etmiyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya solu için şimdiki soru nasıl ileri gideceği ve başlangıç aşamasının bu söylemsel başarısını nasıl politik dönüşüme çevireceği. Sorun, çok kolay bir biçimde ortaya koyulabilir. Ekonomik tabirle, çok küçük bir grup (yüzde 1) ile çok büyük bir grup (yüzde 99) arasında net ve büyüyen bir yarılma olsa bile, bu durumdan, bunun siyasi ayrışma olduğu sonucu çıkarılmaz. Dünya genelinde, merkez sağ güçler hâlâ dünya nüfusunun aşağı yukarı yarısına hükmediyor veya en azından politik olarak herhangi bir şekilde hakimler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple dünya solunun, dünyayı dönüştürmek için şu anda henüz erişilmemiş bir siyasi birlik düzeyine ihtiyacı olacak. Gerçekten de, uzun vadeli amaçlar ve kısa vadeli taktikler konusunda derin anlaşmazlıklar mevcut. Bu, söz konusu mevzular tartışılmıyor demek değil. Aksine, bunlar hararetli bir biçimde tartışılmakta ve fikir ayrılıklarını aşmak için ufak ilerleme meydana gelmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fikir ayrılıkları yeni değil. Bu, çözülmelerini daha kolay hale getirmiyor. Başlıaca iki ayrılık mevcut. Birincisi seçimlerle ilgili. Seçimlere ilişkin iki değil, üç tutum var. Seçimler konusunda son derece kuşkucu olan, seçimlere katılmanın sadece siyasi anlamda faydasız olmakla kalmayıp, aynı zamanda mevcut dünya sisteminin meşruiyetini desteklediğini savunan bir grup var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer grup, seçim sürecinde rol almanın elzem olduğunu düşünüyor. Fakat bu grup ikiye ayrılıyor. Bir yandan pragmatik olmakla suçlananlar var. Bunlar sistemin içinde çalışmayı istiyor –işlevli bir çok partili sistem varsa başlıca gelen merkez sol bir partinin içinde veya parlamenter seçeneğe izin verilmediğinde fiili tek parti içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve tabii ki ehven-i şer denileni seçme politikasını kınayanlar var. Bunlar, başlıca alternatif partiler arasında çok büyük fark olmadığını ileris sürüyorlar ve “hakikaten” solda olan bir partiye oy verilmesini destekliyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tartışmaya hepimiz aşinayız ve hepimiz argümanları defalarca duyduk. Bununla birlikte, en azından benim için şu net ki, seçim taktiklerine ilişkin bu üç grup ortak noktada buluşmazsa dünya solunun kısa ya da uzun vadede egemen olma şansı olmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir uzlaşma yöntemi olduğuna inanıyorum. Bu yöntem, kısa vadeli taktiklerle uzun vadeli stratejileri ayrı tutmaktır. Ben, devlet iktidarını elde etmenin, dünya sistemindeki uzun vadeli dönüşümle ilgisi olmadığını savunanlarla tamamen aynı fikirdeyim. Bir dönüşüm stratejisi olarak bu defalarca kez denendi ve başarısız oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan, kısa vadede seçime katılmanın zaman kaybı olduğu sonucu çıkmaz. Gerçek, yüzde 99’un büyük kısmının kısa vadede şiddetli biçimde acı çektiği. Ve esas endişeleri bu kısa vadede çekilen acı. Hayatta kalmaya, ailelerine ve arkadaşlarına hayatta kalmaları için el uzatmaya çabalıyorlar. Hükümetleri, toplumsal dönüşümün potansiyel aracı olarak değil, doğrudan politika kararlarıyla kısa vadeli ızdırabı etkileyebilecek yapılar olarak hesaba katarsak, dünya solu, acıyı minimuma indirecek iradeyi onlardan almak için elinden gelen ne varsa yapmak zorundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıyı minimuma indirme çabası, seçime katılmı gerektirir. Ehven-i şer yanlıları ile hakikaten solda olan bir partiyi destekleme yanlıları arasındaki tartışma ne alemde? Bu, birçok faktöre bağlı olarak çok büyük değişime uğrayan yerel taktikler haline gelir: ülkenin büyüklüğü, resmi politik yapı, ülke demografisi, jeopolitik konumu, siyasi tarihi. Standart bir yanıt yoktur, olamaz da. Ne de 2012’deki yanıt 2014 veya 2016’da geçerli olmaya devam edecek. En azından bana göre bu, esasa dair bir tartışma değil, aksine her ülkede değişen taktiksel duruma dair bir tartışmadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya solunu tüketen ikinci temel tartışma, benim “kalkınmacılık” adını verdiğim şey ile uygarlıksal değişim  önceliği adı verilebilecek şey arasındaki tartışmadır. Bu tartışmayı, dünyanın birçok bölgesinde gözlemleyebilliriz. Bunu, Latin Amerika’da hükümetlerle yerli halk hareketleri arasındaki gerçekten hiddetli tartışmalarda görürsünüz–örneğin Bolivya, Ekvador, Venezüella’da. Kuzey Amerika ve Avrupa’da çevreciler/Yeşiller ile mevcut olan istihdamı koruma ve genişletmeye öncelik veren sendikacılar arasındaki tartışmalarda görürsünüz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta “kalkınmacı” seçenek; ister sol hükümetler, ister sendikalar tarafından ortaya koyulsun; ister ülke içindeki, ister ülkeler arasındaki kutuplaşmadan bahsedelim, böylesi bir ekonomik büyüme olmadan günümüz dünyasının ekonomik dengesizliği hiçbir şekilde düzelmez. Bu grup, karşıtlarını, en azından nesnel olarak ve belki de öznel olarak sağcı güöleri desteklemekle suçlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anti-kalkınmacı seçeneğin savunucuları , ekonomik büyümeye yoğunlaşmanın iki sebepten yanlış olduğunu söyler. Bu, sistemin en kötü özelliklerini tamamen devam ettiren bir politikadır. Ve bu, tamir olunamaz hasara –ekolojik ve toplumsal hasar- neden olan bir politikadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayrışma, seçimlere katılmaya dair olandan daha bile fazla hararetlidir. Bunun tek çözüm yolu, durum özeline dayanan ödünleşmelerle olur. Bunu olası kılmak için her iki grubun, diğerinin sol referanslı iyi niyetini kabul etmesi gerekir. Bu kolay olmayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki beş-on yılda soldaki bu ayrışmaların üstesinden gelinebiir mi? Emin değilim. Fakat üstesinden gelmezlerse, dünya solunun, kapitalizm açık bir şekilde çökerken, hangi sistemin onun varisi olacağına dair önümüzdeki 20-40 yıl içindeki mücadeleyi kazanabileceğine inanmıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2710  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-3488742195906042041?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/3488742195906042041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/2011-sonrasnda-dunya-solu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/3488742195906042041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/3488742195906042041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/2011-sonrasnda-dunya-solu.html' title='Immanuel Wallerstein: 2011 sonrasında dünya solu'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-xvey2tSiAH4/TwS679AFxWI/AAAAAAAABNM/tEKzUjOVC_M/s72-c/Immanuel_Wallerstein.2008.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-7737994740613951444</id><published>2012-01-02T12:07:00.001-08:00</published><updated>2012-01-02T12:15:41.407-08:00</updated><title type='text'>Diktatörlük, ABD bağlantıları, devlet propagandası</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mısır’ın Al-Masry Al-Youm gazetesinin haftalık eki olan Egypt Independent, Noam Chomsky ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Egypt Independent ile yaptığı söyleşide, Mısır’daki “geçiş dönemi”ni değerlendiren Chomsky, ABD’nin gerçek bir demokrasiyi büyük tehdit olarak gördüğüne işaret ediyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-ICiam5TZ-d0/TwIOoK8gQLI/AAAAAAAABNA/PH7fDYOIeTE/s1600/chomsky.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-ICiam5TZ-d0/TwIOoK8gQLI/AAAAAAAABNA/PH7fDYOIeTE/s400/chomsky.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5693128962245410994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; Ordunun geçiş periyoduna dair gelişen olaylara ilişkin bakışınız nedir? Ve ABD bunun neresinde duruyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; Başlangıçtan beri tabii ki sıkı müttefik olan ABD ve ordunun, demokrasinin işleyişini sınırlamak için elinden gelen ne varsa yapacağının beklenmesi için her türlü gerekçe var. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; Size göre, bunlar özellikle hangi gerekçeler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; Ordunun aşikâr gerekçeleri: siyasi kontrolü olabildiğince elinde tutmayı ve hatırı sayılır ölçüdeki ekonomik çıkarlarını devam ettirmeyi istiyorlar. ABD hükümeti için birtakım gerekçeler: En dar biçimiyle, en prestijli ABD kamuoyu araştırma kuruluşlarınca yapılan anketlerde bildirildiği şekliyle Mısır kamuoyunun görüşünün oldukça farkındalar ve istedikleri son şey bu görüşlerin işlevli bir demokraside olduğu gibi siyasete yansıması. Genel olarak daha geniş gerekçe şu ki, demokrasi, ülke içinde de iktidar çıkarları için bir tehdit olarak görülüyor. Dışarıda ise ABD’nin demokrasiyi ancak ve ancak stratejik ve ekonomik çıkarlarına uygunsa desteklediği başlıca bilim çevrelerince iyice anlaşılmıştır ve acınacak durumda olsa bile anlaşılır da olan bu bağlılığın değiştiğine dair en ufak bir belirti yoktur. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; Washington’dan gelmeye devam eden açıklamalar neden ordunun gaddarlığını kınıyor ve demokrasinin ilerlemesini savunuyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; Tabii ki tüm devletler adına demokrasiye ve tüm güzel şeylere yönelik retoriksel bir bağlılık vardır, fakat ileri sürülen bu iddiaları ancak en saflar ciddiye alır. Ve son deneyimde de olduğu gibi pratikte, geleneksel doktrinlere tamamen uygun düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Egypt Independent: &lt;/span&gt;“Geleneksel doktrinler”le neyi kastediyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; Defalarca olduğu gibi, desteklenen bir diktatör tehlikeye düştüğünde, Washington tam anlamıyla açık bir süreç izler: Olabildiğince uzun süre onu destekler. Artık bu olası değilse, örneğin ordu diktatörün karşı safına geçerse demokrasiye istemimize dair açıklamalar yayımlar ve eski egemenlik sistemini ve mevcut otoriteyi olabildiğince korumak için çok çalışır. Bol miktarda örnek var: Somoza, Marcos, Duvalier, Chun, Çavuşesku, Mobutu, Suharto ve başkaları. Mübarek olayında da aynı sürecin izlenmiş olması kimseyi şaşırtmamalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; ABD’nin İsrail ve Camp David anlaşmaları gibi çıkarları korumak için insan hakları gibi ilkelerden ödün vermeye razı olacağı kanısında mısınız? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; “İnsan hakları” gibi ilkeler gerçek anlamda tehlikeye atılamaz, çünkü bunlar gerçekten birincil olarak desteklenmez –tabii ki düşmanlar hususu hariç veya başlıca güç çıkarlarının tehlikede olduğu yerler haricinde. Bunun kanıtı çok fazla, tabii ki sadece ABD içi değil, o kadar fazla ki pek çok örnekten bazılarını hatırlamak bile gereksiz. ABD iktidar merkezleri, devlette ve özelde, bölgede uzun süredir devam eden ve hayati derecede önemli olduğunu düşünmeye devam ettikleri stratejik ve ekonomik endişelere sahip. Fransa ve İngiltere’nin de halkın gözü önünde yaptığı günlerdeki gibi, hükümet politikaları bu endişeleri yansıtmakta (ve hâlâ daha küçük güçler olarak bile). Ve diğerlerinin doğrusuyla aynı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; ABD açısından, herkesin geniş kapsamlı olarak aynı görüşte olduğuna inanıyor musunuz? Yani Dışişleri Bakanlığı, Kongre, Beyaz Saray, Savunma vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; İktidar sistemleri homojen değildir, bu nedenle hükümet bünyesinde ve iç ve dış politikanın düzenlenmesinde önemli rolü olan şirket temelli iktidar merkezleri dâhilinde bazı farklar vardır. Fakat spektrum çok geniş değildir. Tabii ki fikir birliğinden ayrılanlar, Kennedy-Johnson Ulusal Güvenlik Danışmanı McGeorge Bundy’nin “tetikte bekleyen vahşi adamlar” olarak tanımladığı kişiler vardır. Ve dışarıda, halkın büyük parçaları örgütlü ve aktif olduğunda kamuoyu görüşünü de içeren güçler vardır. Fakat etkin spektrum dâhilinde, raporun açıkça gösterdiği gibi, sadece kısıtlanmış fikirler hoş görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; Son raporlar, ABD Senatosunun 2012 mali yılı için yıllık 1,3 milyar Amerikan dolarlık askeri finansmanını –insan hakları ihlaline ve göz yaşartıcı gaz, vs.nin “yanlış kullanımına” dayanarak- sivil bir hükümete yetki transferine bağlı hale getirmek için harekete geçtiği iddiasını gün yüzüne çıkardı. Buna ne anlam veriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; “İddiaya göre” sözü önemlidir. ABD’nin işkenceye, ciddi insan hakları istismarına ve diğer suçlara – örneğin, İsrail’in Cenevre Sözleşmelerini işgal edilmiş [Filistin] topraklarda tamamıyla ihlal etmesi – başvuran devletlere silah transferini yasaklayan kanunları vardır. Stratejik ve ekonomik çıkarlara engel olduklarında, hiç önemli ölçüde uygulanıyorlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; Kamuoyu açısından, özellikle 25 Ocak’tan sonra Mısır’da ordu ve protestocular arasındaki çatışmaları çarpıtan haber röportajları bakımından, karşı devrimci propagandanın resmi basın aracılığıyla devamlı kullanılmasına ilişkin görüşleriniz nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; Otoriter rejimler tabii ki düşünce ve ifadeyi kısıtlamaya ve kontrol etmeye çalışır. Nazi Almanya’sı gibi bazıları bunu yapmakta oldukça başarılı olmuştur, Bolşevik Rusya’sı da kısmen daha az başarılı olmuştur; ancak bu, harekete geçen bir kuvvet olarak devam eden askeri çatışma olmaksızın çok daha uzun bir dönemdi. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; Fakat Mısırlıların bu yılın başında resmi basına karşı artan kuşkuculuğuna rağmen, devlet propagandası zamanla kamuoyu görüşünü çarpıtmakta ve saptırmakta oldukça etkili olmaya devam ediyor. Sizce bunun nedeni nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; Sanıyorum bu daha temel endişelerin bir yansıması. Sert ve acımasız sistemlere karşı mücadelenin bedeli ağırdır. İnsanlar hayatta kalmak zorundadır, bu her şeyden önce yaşamın ucundakiler için belli bir endişe meselesidir. Mücadele devam ettikçe ve insanlar günlük yaşamlarında somut edinimler görmedikçe – bunun yerine parçalanma ve güvensizlik—birçoklarının denge arayışı içinde olması doğaldır ki bu iktidara boyun eğmek demektir. Bir yan etki, suçu, özgürlük ve adalet mücadelesinin zorluklarına yükleyen propagandayı kabullenmekteki daha fazla istek olabilir. Tarih boyunca bu, bu tür mücadelelerde yaygın bir olay olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Egypt Independent:&lt;/span&gt; Son zamanlarda bağımsız medya ve resmi basın arasında, bazılarının “basın savaşı” olarak tanımladığı şey mevcut. Sizce bu tehlike arz eden yatay/sosyal medyanın artan platformları arasındaki aslında iki taraflı bir “mücadele” mi, yoksa kurulu bilgi hiyerarşileri üzerinde gerçekten etki bırakmak için çok mu marjinal?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; Muhtemel etkili, güvenli bir görüş vermek için yeterince bilmiyorum. Görüş ne olursa olsun, yapılması gereken açık: meydan okumayı uzat ve daha büyük grupların katılımını sağla. Şüphesiz ki bu eşit olmayan bir savaş, fakat iktidar yapıları mutlaka kazanacak diye bir şey yok. Mübarek’in devrilmesi sadece bir örnek. Bu kaybedilmiş bir savaş olmak zorunda değil. Yapılması gereken şey, doğrudan dâhil olanların takdirine bağlı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Egypt Independent: &lt;/span&gt;Güçlü ABD bağları olan önceden gözdağı verilmiş diktatörlüklere gelince, sizin de “geleneksel doktrinler” konusunda bahsettiğiniz gibi, bu sefer işlerin nasıl biteceği ile ilgili görüşleriniz nelerdir ve/ya da iyimser umutlarınız var mı?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Noam Chomsky:&lt;/span&gt; En büyük iyimser umut, acımasız bir rejimi devirmek için Tahrir Meydanı’nda büyük tehlike altına giren, dünya çapında başkalarına ilham veren cesur insanlar tarafından ve tarih boyunca ve bugün adaletsizlik ve baskı karşısında sessizce sinmeyi reddeden onlar gibi birçokları tarafından sağlanır. İşte dünya, geri çekilme olmaksızın değil, genellikle eziyet verici derecede yavaş adımlarla da olsa, birçok önemli zaferlerle daha iyi bir yer haline gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.almasryalyoum.com/en/node/573036 adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-7737994740613951444?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/7737994740613951444/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/diktatorluk-abd-baglantlar-devlet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7737994740613951444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7737994740613951444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2012/01/diktatorluk-abd-baglantlar-devlet.html' title='Diktatörlük, ABD bağlantıları, devlet propagandası'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ICiam5TZ-d0/TwIOoK8gQLI/AAAAAAAABNA/PH7fDYOIeTE/s72-c/chomsky.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-93462153126242723</id><published>2011-12-26T11:01:00.000-08:00</published><updated>2011-12-26T11:23:51.261-08:00</updated><title type='text'>James Petras: Bir 2012 kıyamet manzarası</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tanınmış Marksist düşünür James Petras, 2012 yılı için öngörülerini sıraladığı bir makale kaleme aldı. 2012 yılını ABD ve İsrail'in İran'a karşı "savaş yılı" olarak gören Petras, bu savaşın bedelini tüm dünyanın ödeyeceğini ve ekonomik buhranın yıl sonuna doğru büyük halk ayaklanmalarına dönüşeceğini öngörüyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-z0C99WDf1Wg/TvjHJiLU1tI/AAAAAAAABMo/8FCvrzlRnU8/s1600/usa_iran.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 276px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-z0C99WDf1Wg/TvjHJiLU1tI/AAAAAAAABMo/8FCvrzlRnU8/s400/usa_iran.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690517095789680338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Giriş:&lt;/span&gt; 2012 yılının ekonomik, politik ve sosyal görünüşü son derece olumsuz. Ana akım ortodoks ekonomistlerin arasında bile neredeyse evrensel olan fikir birliği, dünya ekonomisine ilişkin karamsar. Yine de burada bile, tahminleri krizin kapsamını ve derinliğini azımsıyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;2012’de başlamak üzere, 2008-2009 Büyük Durgunluğu sırasında yaşanandan daha sarp bir düşüşe doğru gittiğimize inanmak için güçlü sebepler var. Daha az kaynak, daha büyük borçlar ve kapitalist sistemi koruyan yükü omuzlamak için artan halk direnişi ile birlikte, hükümetler sistemden kurtulamıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son otuz yıldaki küresel ve bölgesel kapitalist büyümenin nedeni ve sonucu olan ekonomik ilişkiler ve büyük kurumların birçoğu, parçalanma ve kargaşa sürecinde. Küresel yayılmanın önceki ekonomik motorları, Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği, olanakları tükettiler ve açık bir düşüşteler. ‘Kısa bir on yıl boyunca’ dünya gelişimi için yeni bir hız sağlayan gelişimin yeni merkezleri Çin, Hindistan, Brezilya ve Rusya, normal seyirlerini izlediler ve süratle hızlarını kesiyorlar ve yeni yıl boyunca böyle yapmaya da devam edecekler. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği’nin çöküşü&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Avrupa Birliği’ni yıkan kriz sona erecek ve fiilen çok aşamalı olan yapı, iki taraflı/çok taraflı ticaret ve yatırım anlaşmaları dizisine dönüşecek. Almanya, Fransa, Benelüks ve Kuzey Avrupa ülkeleri, ekonomik sıkıntıyı bertaraf etmeye kalkışacaklar. İngiltere, yani Londra şehri müthiş bir soyutlanmayla, yatırımcıları Körfez’in petrol devletlerinde ve diğer ‘uygun yerler’de yeni kurgusal çıkarlar bulmak için çırpınırken, olumsuz büyümeye doğru batacak. Doğu ve Orta Avrupa, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti, Almanya ile bağlarını güçlendirecek fakat dünya pazarlarının genel batışının sonuçlarına katlanacaklar. Güney Avrupa (Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya), maaş ve sosyal yardımlara olan vahşi saldırılarca artan büyük borç ödemeleri tüketici taleplerini ciddi bir şekilde düşürdükçe, büyük bir buhrana girecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buhran düzeyi iş gücünün üçte birini yürüten işsizlik ve eksik istihdam, halk ayaklanmalarını yoğunlaştırarak, yıl boyu sürecek sosyal çatışmaları başlatacak. Sonuçta Avrupa Birliği’nde bir dağılma neredeyse kaçınılmaz. Tercih edilen döviz olarak Euro, değiştirilecek ya da devalüasyon ve korumacılıkla beraber ulusal meselelere dönüş yapacak. Milliyetçilik, çağın düzeni olacak. Almanya, Fransa ve İsviçre’deki bankalar, Güney’e verdikleri borçların büyük kayıplarından zarar görecekler. Kaçınılmaz hale gelecek büyük mali yardımlar kaçınızlmaz hale gelerek, Almanları ve Fransızları vergi ödeyen çoğunluk ve bankacılar arasında kutuplaştıracak. Sendika militanlığı ve sağcı sözde ‘halkçılık’ (neo-faşizm), sınıfsal ve ulusal mücadeleleri güçlendirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunalımlı, parçalanmış ve kutuplara ayrılmış bir Avrupa’nın, İran’a (hatta Suriye’ye) karşı Siyonistlerden ilham alan Birleşik Devletler-İsrail (hatta Suriye’ye) askeri macerasına katılma olasılığı daha az olacaktır. Krizin istilasındaki Avrupa, Washington’ın Rusya ve Çin’e karşı olan cepheleşmeci yaklaşımına karşı çıkacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Birleşik Devletler: Durgunluk bir intikamla dönüyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik Devletlerin ekonomisi, bütçe açığını şişirmesinin sonuçlarına katlanacak ve 2012 dünya durgunluğundan çıkar yol bulamayacak. Önceden dinamik olan Asya’ya yüzünü dönerek de olumsuz büyümesinden çıkar yol ‘ihraç etmeye’ güvenemez çünkü Çin, Hindistan ve Asya’nın geri kalanı ekonomik gücünü kaybediyor. Çin, yüzde 9’luk hareketli ortalamasının epey altına inecek. Hindistan, yüzde 8’den yüzde 5’e ya da daha aşağısına düşecek. Ayrıca, Obama rejiminin askeri ‘kuşatma’ politikası, hariç bırakma ve yerli ekonomiyi koruma politikası Çin’den gelen herhangi bir yeni tahrike meydan vermeyecek. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Militarizm, ekonomik sıkıntıyı alevlendiriyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik Devletler ve İngiltere, Irak savaşı sonrası yeniden ekonomik yapılanmadan en fazla zarar görenler olacak. Birleşik Devletler ve Birleşik Krallık şirketleri, altyapı projelerindeki 186 milyar doların yüzde 5’inden daha az miktar elde edecek (Financial Times, 16/12/11, s 1 ve 3). Benzer bir sonuç Libya ve başka yerlede de mümkün. Birleşik Devletler emperyal militarizmi, borç batağına saplayarak düşmanına zarar veriyor ve savaşmayanlar, savaş sonrasının kârlı yeniden ekonomik inşa sözleşmelerinden para kazanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik Devletler ekonomisi, 2012’de durgunluğa girecek ve “2011’in işsiz iyileşmesi” 2012’de işsizliğin dik bir artışıyla yerini değiştirecek. Aslında işsizlik tazminatını kaybeden halk etki yaratmakta başarısız oldukça, bütün emek gücü azalacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalistler işçileri daha ucuz ödemelerle daha fazla üretmeye zorladıkça, maaşlar ve çıkarlar arasındaki gelir boşluğunun genişlemesiyle enek sömürüsü (“verimlilik”) yoğunlaşacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik sıkıntı ve işsizliğin artışı, mali sıkıntıda olan bankalara ve sanayilere para yardımı yapmak adına sosyal programlardaki zalim kesintileri beraberinde getirecek. Bono hamillerinin ‘güvenilirliğini’ sağlamak için işçi ve emeklilerin kesintilerinin ne büyüklükte olacağına dair partiler arasındaki tartışmalar bitecek. Eşit ölçüde sınırlı politik seçimlerle yüzleşen seçmenler, çekimser kalarak, görevde olanların aleyhinde oy kullanarak ve “Wall Street’i İşgal Et” protestosu gibi kendiliğinden ve örgütlü büyük hareketler aracılığıyla tepki verecekler. Tatminsizlik, düşmanlık ve hayal kırıklığı, kültürü istila edecek. Demokrat demagoglar Çin’i günah keçisi ilan edecekler, Cumhuriyetçi demagoglar göçmenleri suçlayacaklar. Her ikisi de “islamo-faşizme” ve özellikle İran’a ateş püskürecek. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Krizin ortasında yeni savaşlar: Siyonistler tetiği çekiyor&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Amerikan Yahudi Kuruluşlarının 52 başkanı ve onların Meclis, Eyalet, Maliye’deki “Önce İsrail” yandaşları İran’la savaşı teşvik edecekler. Eğer başarılı olurlarsa bu, bölgesel yangın felaketiyle ve dünya buhranıyla son bulacak. Radikal İsrail rejiminin, Birleşik Devletler Meclisi ve Beyaz Saray’dan savaş politikalarına yönelik kör itaat sağlamadaki başarısı göz önünde bulundurulduğunda, büyük bir yıkıcı sonucun gerçekten muhtemel oluşuyla ilgili her türlü şüphe ortadan kalkabilir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Çin: 2012’deki denge mekanizması&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin, 2012 küresel durgunluğuyla, darbesini iyileştiren birkaç olasılıkla birlikte yüzleşecek. Pekin, şu anda ekonomik döngünün dışında olan 700 milyon yerli tüketici için ürün ve hizmet üretmeye doğru yönünü değiştirebilir. Çin, maaşları, sosyal hizmetleri ve çevresel güvenliği artırarak, denizaşırı pazarlardaki kaybını telafi edebilir. Gayrimenkul tahminlerine bir hayli bağlı olan Çin’in ekonomik gelişimi, baloncuk patladığında tersine etkilenecek. Keskin bir çöküşle sonuçlanacak… Bu iş kayıplarına, belediye iflaslarına ve artan sosyal ve sınıfsal çatışmalara neden olacak. Bu, ya daha büyük bir durgunlukla ya da yavaş yavaş demokratikleşmeyle sonuçlanacak. Sonuç, Çin’in piyasa-devlet ilişkilerini oldukça etkileyecek. Muhtemelen ekonomik kriz, piyasa üzerindeki devlet kontrolünü güçlendirecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Rusya krizle yüzleşiyor&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın başkan Putin’i seçmesi, Rus müttefiklerine ve ticaret ortaklarına karşı Birleşik Devletlerce desteklenen ayaklanmaları ve yaptırımları destekte daha az işbirliğine neden olacak. Putin, Çin’le daha sağlam bağlara doğru yönelecek ve AB’nin çöküşü ve NATO’nun zayıflamasından yararlanacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı basın tarafından desteklenen muhalefet, Putin’in imajını sarsmak için mali gücünü kullanacak ve büyük bir farkla başkanlık seçimlerini kaybedecek olsalar da yatırım boykotlarını teşvik edecek. Dünya durgunluğu, Rus ekonomisini zayıflatacak ve onu, meşhur oligarkları kurtarmak için devlet fonlarına daha çok bağlılık ya da daha büyük kamu mülkiyeti arasında seçime zorlayacak.&lt;br /&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;2011-2012 geçişi: Bölgesel durgunluktan dünya krizine&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 yılı Avrupa Birliği’nin çöküşünün temelini hazırladı. Kriz, Euro’nun batması, Birleşik Devletler’deki iktisadi durgunluk ve korkunç eşitsizliklere karşı dünya çapında olan kitlesel protestolarla başladı. 2011 olayları, emperyalistler arası mücadeleleri keskinleştirmeyle ve halk isyanlarının devrimlere dönüşme ihtimaliyle, büyük güçler arasındaki genel ticaret savaşlarıyla dolu yeni bir yıl için kostüm provasıydı. Ayrıca, 2011’de İran’a karşı Siyonistlerce organize edilen savaşın kızışması, Birleşik Devletler-Vietnam çatışmasından beri en büyük bölgesel savaşın belirtisidir. Birleşik Devletler, Rusya ve Fransa’daki seçim kampanyaları ve başkanlık seçimlerinin sonuçları, küresel çatışmaları ve ekonomik krizi şiddetlendirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 yılı boyunca Obama rejimi, Rusya ve Çin’e askeri meydan okuma politikası ve Çin’in bir dünya ekonomik gücü olarak yükselişinin kökünü kazımak ve küçük düşürmek için oluşturulan politikaları ilan etti. Şiddetlenen ekonomik durgunluğa karşın ve özellikle Avrupa’da denizaşırı piyasaların düşüşüyle büyük bir ticaret savaşı belirecek. Washington saldırgan bir şekilde Çin ihracatlarını ve yatırımlarını sınırlayan politikaları izleyecek. Beyaz Saray, Çin’in ticaretine ve Asya, Afrika ve başka yerlerdeki yatırımlarına engel olmak için çabalarını artıracak. Çin’in içteki etnik ve genel çatışmalarını istismar etmek ve askeri varlığını Çin’in sahil şeridi dışına büyütmek için Birleşik Devletlerin daha fazla çabalamasını bekleyebiliriz. Bu bağlamda büyük bir provokasyon ya da üretilmiş bir olay olasılık harici görülmemelidir. 2012’deki sonuç, maliyetli yeni bir ‘Soğuk Savaş’ için kudurmuş şoven çağrılara neden olabilir. Obama, Çin ile olan uzun süreli ve geniş çaplı karşılaşma için gerekçesini ve taslağını oluşturdu. Bu, Birleşik Devletlerin Asya’daki etkisini ve stratejik konumlarını desteklemek için umutsuz bir çaba olarak görülecektir. Filipinlerin uydu desteğiyle birlikte Birleşik Devletler askeri “güç dörtgeni” -Birleşik Devletler- Japonya- Avustralya-Güney Kore- Washington’ın askeri yığınağı karşısındaki Çin’in pazar ilişkilerini aşındıracaktır.&lt;br /&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Avrupa: Daha fazla kemer sıkma ve büyüyen sınıf mücadelesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-t5m6vVfrLhI/TvjHqZzBTAI/AAAAAAAABM0/8hQ7PXvemy0/s1600/europe_crisis.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-t5m6vVfrLhI/TvjHqZzBTAI/AAAAAAAABM0/8hQ7PXvemy0/s400/europe_crisis.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690517660475935746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’den Litvanya’ya, Güney Avrupa’ya kadar Avrupa’da uygulanan kemer sıkma programları 2012’de gerçekten kök salacak. Büyük kamu sektöründeki işten çıkarmalar ve azaltılan özel sektör maaşları ve kiralar, kalıcı sınıf savaşıyla ve rejime meydan okumalarla dolu bir yıla neden olacak. Güney’deki ‘kemer sıkma politikaları’, Fransa ve Almanya’da banka başarısızlıklarıyla sonuçlanacak olan ödenmemiş borçları beraberinde getirecek… Avrupa’da soyutlanmış fakat İngiltere’de baskın olan İngiltere’nin mali yönetici sınıfı, Muhafazakârların işgücünü ve halk huzursuzluğunu ‘bastırması’ için ısrar edecek. Despot egemenliğin yeni fakat neo-Thatchervari bir şekli ortaya çıkacak; Emek sendikası muhalefeti, boş protestolar düzenleyecek ve isyancı avamın tasmasını sıkacak. Sözün özü, 2011’de ortaya konan geriletici sosyo-ekonomik politikalar, yeni polis-devleti rejimlerine ve işçilerle ve geleceği olmayan işsiz gençlikle daha keskin ve muhtemelen kanlı karşılaşmalara zemin hazırladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Bildiğimiz Amerika”nın sonunu getiren yaklaşan savaşlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik Devletler içinde Obama, Irak ve Afganistan’daki askeri birliklerini yeniden konuşlandırarak ve İran’a dönük yoğunlaştırarak, Orta Doğu’da yeni ve daha büyük bir savaş için altyapıyı hazırladı. İran’ın kökünü kazımak için, Washington, İran’ın müttefikleri Suriye, Pakistan, Venezuela ve Çin’de gizli askeri ve sivil operasyonlarını genişletti. Birleşik Devletler ve İsrail’in İran’a karşı olan kavgacı stratejisinin anahtarı, komşu devletlerdeki savaş dizisi, dünya çapında ekonomik yaptırımlar, hayati sanayi kollarını etkisiz kılmayı amaçlayan siber saldırılar ve bilim insanları ile askeri yetkililere yönelik gizli terörist suikastlerdir. İran ile savaşa doğru götüren Birleşik Devletler politikalarının bütün gayreti, planlanması ve uygulanması, hükümette, kitle iletişiminde ve “sivil toplum”da stratejik konumları işgal eden Siyonist iktidar yapılanmasına dayandırılabilir. Mecliste ekonomik yaptırımları oluşturan ve uygulayan karar alıcıların sistematik bir analizi, Ileana Ros-Lehtinen ve Howard Berman gibi mega Siyonistler için göze çarpan roller buluyor; Beyaz Saray’da Dennis Ross ve Eyalette Jeffrey Feltman; Maliye’de Stuart Levy ve onunla yer değiştiren David Cohen. Beyaz Saray, tamamen Siyonist fon yaratma uzmanlarının eline bakar ve Büyük Amerikan Yahudi Kuruluşlarının ‘52’ başkanının deneyimlerinden faydalanır. İsrailli-Siyonist stratejisi, İran’ı kuşatmak, onu ekonomik olarak zayıflatmak ve ordusuna saldırmaktır. Irak istilası Birleşik Devletlerin İsrail için olan ilk savaşıydı, Libya savaşı ikincisi; şimdiki Suriye’ye karşı olan temsili savaş da üçüncüsü. Bu savaşlar İsrail’in düşmanlarını yok etti ya da yok etme sürecinde. 2011 yılı boyunca, İran’da içten hoşnutsuzluk yaratmak için tasarlanmış olan ekonomik yaptırımlar, tercih edilen ana silahtı. Küresel yaptırımlar kampanyası, büyük Yahudi-Siyonist lobilerinin tüm enerjisini kullandı. Kitle iletişimde, kongrede ya da Beyaz Saray Ofisi’nde hiçbir muhalefetle karşı karşıya da kalmadılar. Siyonist GÜÇ yapılanması (SGY) ilerici, solcu ve sosyalist gazetelerden, hareketlerden ya da grupçuklardan -birkaç dikkate değer istisna haricinde- hemen hemen hiçbir eleştiriye maruz kalmadı. Geçen sene askeri birliklerin Irak’tan İran sınırlarına konuşlandırılması, yaptırımlar ve Birleşik Devletler’deki İsrail’in beşinci kolundan ortaya çıkan Büyük Gayret, Orta Doğu’da savaş demektir. Bu muhtemelen Birleşik Devletler kuvvetlerinden “sürpriz” bir hava ve deniz füze saldırısı anlamına gelir. Bu, Mossad tarafından tezgâhlanan ve SGY tarafından kongreye ve Beyaz Saray’a tüketim ve dünyaya ulaştırma için aktarılan “eli kulağında bir nükleer saldırı”nın uydurulmuş bahanesiyle temellendirilecek. Bu, İsrail için yıkıcı, kanlı, uzatmalı bir savaş olacak. Birleşik Devletler doğrudan askeri bedeline kendi kendine katlanacak fakat dünyanın geri kalanı pahalı bir ekonomik bedeli ödeyecek. Birleşik Devletlerce desteklenen Siyonist savaş, 2012 başında olacak olan durgunluğu, yılın sonunda büyük bir buhrana dönüştürecek ve muhtemelen büyük ayaklanmaları provoke edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sonuç&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün belirtiler 2012’nin, Avrupa’dan ve Birleşik Devletlerden Asya’ya ve Afrika ve Latin Amerika’daki sömürgelerine doğru yayılan amansız ekonomik krizin dönüm noktası yılı olduğunu gösteriyor. Bu kriz gerçekten küresel olacak. Emperyaller arası meydan okumalar ve sömürgeci savaşlar, bu krizi düzeltme çabalarının kökünü kazıyacak. Buna cevaben, protestolardan ve isyanlardan umarım ki zamanla toplumsal devrimlere ve siyasi iktidara dönüşecek kitlesel hareketler ortaya çıkacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://petras.lahaine.org/?p=1885  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-93462153126242723?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/93462153126242723/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/james-petras-bir-2012-kyamet-manzaras.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/93462153126242723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/93462153126242723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/james-petras-bir-2012-kyamet-manzaras.html' title='James Petras: Bir 2012 kıyamet manzarası'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-z0C99WDf1Wg/TvjHJiLU1tI/AAAAAAAABMo/8FCvrzlRnU8/s72-c/usa_iran.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-414610068865469502</id><published>2011-12-25T05:25:00.000-08:00</published><updated>2011-12-25T05:31:16.069-08:00</updated><title type='text'>Boris Kagarlitsky: Pek barışçıl Rus başkaldırısı</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Rusyalı Marksist düşünür Boris Kagarlistky, Rusya’da Aralık ayında “Duma seçimindeki hile yapıldığı” iddiasıyla halkın sokağa çıkmasıyla dünya gündemine gelen hoşnutsuzlukları ve ülke muhalefetinin potansiyelini değerlendirdi. Muhalefetin “adil seçimler” talebinden öte köklü bir değişimden yana olmadığını belirten Kagarlitsky, ülke solu adına çok umutlu görünmese de köklü bir değişimin kaçınılmaz olduğunu vurguluyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-isnnagZb8hM/TvcklsawSnI/AAAAAAAABMQ/xp3loyjv4v4/s1600/rusya1.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-isnnagZb8hM/TvcklsawSnI/AAAAAAAABMQ/xp3loyjv4v4/s400/rusya1.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690056884203047538" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’da Aralık ayında patlak veren sokak protestosu, yıllardan beri oluşan, fakat ifade aracı bulamayan giderek büyüyen hoşnutsuzluğun doğal sonucuydu. Bununla birlikte, hiçbir gücü olmayan ve özünde dekoratif amaçlı olan Devlet Duması (muhalefet de dahil üyeleri, hükümetin katıksız birer kuklası) seçimlerinin sonucunda bir krizin patlak vereceğini öngörmek zor olacaktır. Sadece birkaç hafta önc, enstitümüzdeki meslektaşlarımla uzakta beliren siyasi krizi tartıştığımda, patlayıcıya ateşleyici görevi yapacak şeyin ne olabileceğini tanımlayamamıştık. Tartışmanın katılımcılarının ulaştığı genel kanı, kitlesel protestoların vesilesinin, yetkililerin her gün gerçekleştirdiği saçma, aşağılık ihlaller olacağıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimler tamamen bu rolü oynadı. Bütün davranışların kurmaca mahiyeti ve yetkililer ile Duma muhalefeti arasındaki açık danışıklı dövüş halk için, özellikle de gösterilere katılanlar adına sır değildi. Ancak büyük çapta, gülünç ve neredeyse gizlenmemiş olan hile, bir hödüklüğün sergilenmesi olarak algılanmasıdan daha az biçimde politik bir eylem olarak algılandı. Toplum, isyan çıkarmak için adeta bahane arıyormuş gibiydi ve seçim hilesine dair rutin prosedür beklenmedik bir biçimde genel tartışma konusu olduğunda bunu buldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, sergilenen oyunun politik önemi şimdi, Rusya’nın sözde parlamentosunun kompozisyonu ve biçimlenmesine yön veren kurallar meselelerinin çok ötesine gitmişti. O halde bu, ülkenin, adı peşinen bilinecek gelecekteki liderine karar verilmesinin yöntemi olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Burjuva-bürokratik seçkinler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, Rusya’da kararlar seçmenler tarafından alınmaz, iktidardaki Birleşik Rusya ya da onun tarihsel öncülleri olsun olmasın, siyasi partilerin toplantılarında da alınmaz; lüzumsuz merasimler ya da gösteriler olmaksızın ciddi sorunların tartışıldığı burjuva-bürokratik seçkinlerin toplantılarında alınır. Gerekli bilgiler, Birleşik Rusya’nın 24 Eylül‘deki kongresinde halka açıklandı ve konu kapanmış sayıldı. Duma seçimlerinin işlevi, zaten alınmış kararların meşruiyetini sağlamak ve bir şekilde mevcut olan kanuni ilişkileri resmileştirmekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralık krizi, yetkililerin önceden hazırlıklı oldukları senaryoyu paramparça etti. Protesto etkinliklerindeki artışın ve mevcut seçim prosedürüne olan güvenin tamamen yitirilmesinin eşlik ettiği Birleşik Rusya’nın popülaritesindeki hızlı düşüş, ulusal seçim sisetminin yalnızca temel amacına –seçkinlerin seçilmelerini meşrulaştırma- hizmet etmekte başarısız olması değil, başlı başına bir problem haline gelmesi şeklinde niteliksel olarak yeni bir durum yarattı. Bu tabii ki başkanlık seçimlerinin “sahici” olacağı anlamına gelmiyor. Tek bir muhalif aday olmayacak, ve böyle bir kişi belirseydi toplum sadece daha kötü olacaktı. Rusya’da günümüz “muhalefeti”, ya mevcut yetkililerden ayrılan gruplardan ya da ağırlıklı olarak liberal ve milliyetçilerin olduğu muhtelif renklerden marjinal gruplardan oluşuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Muhalefet”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralık’ta net biçimde baş gösterdiği üzere yetkililerin toplum tarafından reddi, hiçbir şekilde muhalefettekilere sempati anlamına gelmiyor. Ne de hükümet karşıtı gösterilerin örgütleyicileri tarafından halka dayatılan gündem, kitlesel hoşnutsuzluğun asıl sebeplerini yansıtıyor. Muhalefetin liberal liderleri, kendi destekçilerini harekete geçiren bunlar olsa da, toplumsal sorunları öne çıkarmaya hevesli değiller. Solcu yorumcuların tamamı, liberal politikacıların doğruluğunu coşkuyla savunuyor, okuyucularına, toplumsal talepleri öne çıkarırsak, protestoların kitle tabanını “daraltma” riskini alacağımızı anlatıyorlar. Bu mantıklı görünebilir –hilesiz seçim talebi, ücretsiz sağlık hizmeti çağrısından “daha kapsamlı”dır. Buna karşın sorun, günümüz Rusya’sında insanların seçimlerle yerel hastanelerin kaderinden daha az ilgilenmesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Aralık’ta  ülke çapındaki gösterilerde aşağı yukarı 250 bin kişi bir araya geldi. 2005 yılında hükümetin sosyal politikalarına karşı protestolar patlak verdiğinde Ocak ayazına rapmen 2,5 milyon insan sokağa çıkmıştı. Toplumsal protestoların kitle tabanı, son mitinglerin örgütleyicilerinin güvendiği toplumsal katmandan onlarca kez daha geniştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan, Rusların hilesiz seçimlere ihtiyaç duymadığı sonucu çıkarılmamalı. Ancak halkın ezici çoğunluğu ancak, seçimlerin hayatlarında değişikliğe neden olabileceği, yurttaşların büyük çoğunluğunun istediği biçimde sosyal devletinn korunmasını beraberinde getirebileceği açık hale geldiği zaman mücadeleye kendileri için katılacak, kendilerini polis coplarının altına atacak. Oysa muhalifler yalnızca halkla aynı düşünceleri paylaşmakta başarısız olmuyor, bunun aksine yetkililerle aynı tarafta bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-8p33WxVCwKM/TvcksbZLVXI/AAAAAAAABMc/4oRVOPwduyw/s1600/rusya2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-8p33WxVCwKM/TvcksbZLVXI/AAAAAAAABMc/4oRVOPwduyw/s400/rusya2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5690056999892112754" /&gt;&lt;/a&gt;Şirket medyası, yatırımcıların karamsarlığını, hükümetin, protestoların arka planı karşısında,  ücretsiz eğitim ve sağlığı ortadan kaldırmak gibi “asli reformları” gerçekleştirmekte gönülsüz olabileceğine dayanarak açıklarken, ülke borsası, Rusya’nın başlıca kentlerindeki karışıklıklara hisse fiyatlarındaki daralmayla yanıt verdi. Toplumla yetkililer arasındaki ayrılığın gerçek sebebi tam olarak, daha az varlıklı olanların, seçkinlerin anti-sosyal politikalarına direncinde yatıyor. Bu direnç, Duma seçimlerinin etrafını saran maskaralığın çökmesine neden oldu ve bu da yetkililerin, muhalefete karşı nihai muharebeye giremez hale getirdi. Ancak muhalefetin kendisi değişimden, yetkililerin korktuğundan  daha az korkmuyor, hatta daha fazla korkuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü protestoların liderlerinin ve onların eylemlerinin sorunu, soldan olmamaları ve bu nedenle adil seçimler sloganından daha ileriye gidememeleri, her türlü toplumsal gündemi reddetmeleri. Sorun, konumlarının, şu anda formüle edilen asgari “genel demokratik” talepleri elde etmekte bile başarısızlığa yol açmasını ille de gerekli kılması gerçeğinde yatıyor. Gerçekten kitlesel, Rusya halkının çoğunluğunun temel ihtiaçlarına uygun düşmesi gereken tam bir demokratik program çevresinde birleşmiş güçlü bir hareket oluşturacağız ya da bu başkaldırı, liberaller ve onların “sol” içindeki yardımcılarının desteklemeye hazır olduğu sınırlı hedeflere dâhi erişmeden sona erecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Sol”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Ilımlı sol”dan gelen, liberallerin peşinden pasif biçimde gidilmesine yönelik çağrılar, sözüm ona “halkın arasında çalışma”, kitlelerin gittiği yere gitme ihtiyacına dayanıyor. Ancak sol güçler, nasıl ve kimle bu şevkle gerçekleştirmeye çalışan kitlelerin peşinden gidecek? Soyut sloganlarla dolu, kötü baskılı bildirilerle mi? Solcular gösterilere, 1905 Devrimi müzesini şereflendirmeye uygun değersiz evraklara benzer biçimde basılmış buruşuk tek sayfalık gazeteleriyle geliyor. Bu nedenle, etraftaki halka bu materyalleri dağıtmakta pek hevesli sayılmazlar, materyalleri birbirlerine dağıtıyorlar. Anarşistler, Stalinistlerin arasında, Stalinistler, Troçkistlerin arasında, Troçkistler, sosyal demokratların arasında ajitasyon yapıyor ve dolayısıyla sonuncusu materyallerini anarşistlere dağıtıyor. Kapalı devre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhalefet, destekçilerine bir şey öneremez durumda ancak tesirsizliği herkes için açık olan mitingleri durmadan tekrar etti. Ve Kremlin bu duruma rağmen durumu kontrol altına alamıyorsa bunun nedeni Kremlin’deki insanların Rusya’da ne yapılması gerektiğine dair hiçbir fikrinin olmamasıdır. Ne zaman tansiyonun düştüğü görülse, yetkililer kriz yangınına körükle gidecek başka açıklamalar veya önlemlerle ortaya çıkıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bir demokrasi zaferi, bununla eş zamanlı olarak mevcut muhalefetin tamamen çökmesi anlamına geldiğinden, durum, kaçınılmaz bir açmaza doğru sürükleniyor. Yetkililer geri adım atmaya istekli değiller ve muhalefet kazanmaktan korkuyor. Hiç şüphesiz, her iki taraf da diğeriyle sessizce bir anlaşmaya varmayı tercih edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Rusya’da siyaset açık biçimde tükenmiş durumda ve bu nedenle, iki taraf arasındaki gizli bir anlaşma, artık gerçek bir çözüm anlamına gelmeyecektir. Böylesi bir durum satrançta “pata” olarak bilinir. Gel gör ki hayat, taşların tahtadan kolaylıkla kaldırılabildiği ve oyuncuların oyuna yeniden başlayabildiği bir satranç oyunu değildir. Er ya da geç, durum kontrolden çıkacak, yeni ve ilerlemiş bir aşamaya taşınacak. Bu, siyasi protestolar, toplumsal protestolarla güçlendirildiği zaman gerçekleşecek ve sahneye yeni oyuncular çıkacak. Bunun için gün gibi ortada ki, uzun süre beklememiz gerekmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;   &lt;br /&gt;http://links.org.au/node/2663  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-414610068865469502?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/414610068865469502/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/boris-kagarlitsky-pek-barscl-rus.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/414610068865469502'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/414610068865469502'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/boris-kagarlitsky-pek-barscl-rus.html' title='Boris Kagarlitsky: Pek barışçıl Rus başkaldırısı'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-isnnagZb8hM/TvcklsawSnI/AAAAAAAABMQ/xp3loyjv4v4/s72-c/rusya1.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-6744952343571715367</id><published>2011-12-24T13:09:00.000-08:00</published><updated>2011-12-25T05:29:06.849-08:00</updated><title type='text'>Mısır’da sosyalistler hedefte</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-MdkLcjyf-Hg/TvZAKb44GlI/AAAAAAAABME/E6bMqAgaHWY/s1600/misir2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 274px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-MdkLcjyf-Hg/TvZAKb44GlI/AAAAAAAABME/E6bMqAgaHWY/s400/misir2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5689805727258384978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da Aralık ayı içerisinde Askeri Yüksek Konsey’in (SCAF) iktidarı bir an önce sivillere devretmesi talebiyle düzenlenen protestolara yönelik asker ve polis saldırılarında onlarca kişi can verirken, bir yandan da ülkede saflar iyiden iyiye netleşmeye başladı. Ülkede, özellikle İslamcı çevrelerin askeri yönetim yanında saf tutması ya da “tarafsız” kalması dikkat çekiyor. Mısırlı sosyalistler ise hem SCAF, hem de İslamcılar tarafından son zamanlarda sıklıkla hedef gösteriliyor. Son olarak Mısır İçişleri Bakanlığı web sayfasında ve bazı tv kanallarında , Devrimci Sosyalistlerin önde gelen isimlerinden Kamal Khalil, Hossam el-Hamalawy ve Sameh Naguib’in konuşmacı olarak katıldığı bir toplantının görüntüleri yayımlanıp grup, “rejimi devirmeyi planlamak” ile itham edilirken, ordunun yanında saf tutan aşırı İslamcı Selefilerin Al-Nour Partisi’nin sözcüsü Mohamed Nour da, sosyalistlerin biricik amacının “anarşi” olduğunu söyledi ve grubu “ABD’den maddi destek almakla” suçladı. El-Youm El-Sabea gazetesi ise grubu “askeri darbeyi kışkırtmakla” suçladı. Devrimci Sosyalistlerin bu açıklamalara yanıtı ise “Baskıcı devleti yıkmak ve yerine adil bir ülke kurmak istediğimize dair söylenenlerden hiçbir şekilde şikayetçi değiliz. Uğruna mücadele ettiğimiz amaç budur” oldu. Açıklamada, özetle şunlar söylendi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, zorbalık devletini ve son 30 yıldan beri bize hükmeden, bugün de hükmetmeye devam eden yoksulluğu, cezaevlerinde binlerce savaşçıyı katleden, zenginlerin servetini arttırmak için yoksullardan çalan devleti alaşağı etmeyi hedefliyoruz. Medya yoluyla halkı kandıran bu devlettir. Evet, devleti yıkmak istiyoruz. Sağlığı ve tedavi üreünlerini alınır satılır hale getiren sağlık politikalarını, okul inşa etmek için para olmadığından aşlarına çöken sınıflarda çocuklarımıza yalan ve çarpıtmaları öğreten eğitim politikalarını alaşağı etmek istiyoruz. İçişleri Bakanlığı’nı, onun, doğal felaketlerde can verenlerden daha çok oğul ve kızımızı öldüren bakanını ve cani yetkililerini mahvetmek istiyoruz. Halkımızın yarıdan fazlasını açlık sınırının altına iten sistematik yoksullaştırma politikalarını alaşağı etmek istiyoruz. Bu baskıcı devlet, Mübarek’in askeri konseyinin liderliğindeki ordu tarafından korunuyor. İşte, bir yıldan az zamanda Mübarek’in 30 yıllık iktidarında olduğundan daha fazla Mısırlının yaşamını çalan askeri cunta iktidarını sona erdirmek istememizin sebebi bu. Evet, ordunun rüşvetçi liderlerini mahkemeye çıkarmak istiyoruz. 20 yıllık Mübarek iktidarı boyunca ekonominin yüzde 30’u tamamen denetimsiz biçimde onların kontrolündeydi. Üzerimize ateş açan ve binlerce özgür gencimizi adil olmayan yargılamaların ardından hapseden bu ordunun liderleridir. Tarih bıyunca tüm devrimlerde olduğu gibi, er ya da geç, bu ordunun da devrimci saflara katılacak yurtsever liderler çıkaracağına inanıyoruz. Evet, insanlar hâlâ bu rejimin, onun yoz ve zorba devletinin devrilmesini istiyor.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Sameh Naguib de, SCAF ve medyanın “devrimcileri itibarsızlaştırmak” istediğini belirterek, “Bu devrimin sürmesini, özgürlük ve sosyal adalet şeklindeki eş hedeflerinin gerçekleşmesini istemiyorlar. Devrimcileri karalamalarının nedeni de bu” şeklinde konuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeşitli kaynaklardan derlenerek çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-6744952343571715367?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/6744952343571715367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/msrda-sosyalistler-hedefte.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6744952343571715367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6744952343571715367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/msrda-sosyalistler-hedefte.html' title='Mısır’da sosyalistler hedefte'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-MdkLcjyf-Hg/TvZAKb44GlI/AAAAAAAABME/E6bMqAgaHWY/s72-c/misir2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-7093074517305620396</id><published>2011-12-18T06:34:00.001-08:00</published><updated>2011-12-18T06:36:57.256-08:00</updated><title type='text'>Mısır’da SCAF saldırganlığı kınandı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-4dnPDjSsCBU/Tu36D7Ije0I/AAAAAAAABLs/saFu4Z-Z87k/s1600/egypt1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 220px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-4dnPDjSsCBU/Tu36D7Ije0I/AAAAAAAABLs/saFu4Z-Z87k/s400/egypt1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687476849758927682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da dün parlamento önünde oturma eylemi yapan göstericilere yönelik asker ve polis müdahalesinde resmi rakamlara göre 10 kişi ölürken yüzlerce kişi de yaralandı. Olaylarda hayatını kaybedenlerin aileleri ise Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi (SCAF) tarafından yapılan “Mısır’a karşı komplo” açıklamalarını kınayan bir yazılı açıklama yayımladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SCAF’ın, Kahire merkezindeki parlamento binası önündeki oturma eylemine yönelik operasyonla ilgili yaptığı açıklama, olaylarda can verenlerin ailelerini ve çeşitli politik güçleri öfkelendirirken, “ordunun yalanlarını” kınayan bir açıklama yayımlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün sokaklara çıkan binlerce kişi ordu güçleri ile çatışmış, SCAF ise yaptığı açıklamada son olayları “Mısır’a karşı komplo” olarak tanımlayarak kamu mallarını savunma hakkı olduğunu belirtmişti. Aynı zamanda SCAF tarafından YouTube’da, genç bir adamın parlamento merkezinin duvarını yıkma görüntüleri yayınlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatışmalar sırasında yakında bulunan ve içerisinde 200 yıllık haritalar ve tarihi el yazmaları barındıran Bilimsel Merkez de alevler içinde kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-lV_bpsle4wA/Tu36ITdvISI/AAAAAAAABL4/dB3rw6AJ1Jk/s1600/egypt.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 255px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-lV_bpsle4wA/Tu36ITdvISI/AAAAAAAABL4/dB3rw6AJ1Jk/s400/egypt.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5687476925009699106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gösterilerde hayatını kaybeden iki kişinin babalarıyla birlikte 6 Nisan Hareketi, Kifaya Hareketi ve Devrim Gençliği Koalisyonu’nun da aralarında olduğu bazı politik güçler, SCAF açıklamasını şiddetle eleştirdikleri açıklamalarında, “SCAF’ın yalanları çok açık. Protestoculardan birini kaçırarak ve oturma eylemi düzenleyen diğerlerine saldırmadan önce bu kişiyi vurarak sorunu ateşleyen kendileridir” ifadelerini kullandılar. Açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verildi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tüm çadırları ateşe verdiler ve saldırılasrı 12 kişi ölüp 5 bin civarında kişi yaralanana kadar devam etti. Gençler, ateşe verilen binadan bazı bilgisayarları ve belgeleri kurtarmayı başardılar ve bunları orduya teslim ettiler. Tüm bu olaylar, bir kadını soyan ve bekaretini kontrol eden ordunun eylemleri ile karşılaştırılamaz. Tüm bunlardan SCAF’ın lideri Muhammed Hüseyin Tantavi’yi sorumlu tutuyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://english.ahram.org.eg/~/NewsContent/1/64/29634/Egypt/Politics-/Martyrs-families,-political-forces-condemn-SCAF-st.aspx  adresinden yayımlanan haberden yararlanılmıştır.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-7093074517305620396?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/7093074517305620396/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/msrda-scaf-saldrganlg-knand.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7093074517305620396'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7093074517305620396'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/msrda-scaf-saldrganlg-knand.html' title='Mısır’da SCAF saldırganlığı kınandı'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-4dnPDjSsCBU/Tu36D7Ije0I/AAAAAAAABLs/saFu4Z-Z87k/s72-c/egypt1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-2275139653763195455</id><published>2011-12-16T14:02:00.000-08:00</published><updated>2011-12-16T14:11:25.341-08:00</updated><title type='text'>Frantz Fanon ve mevcut çoklu kriz</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-l6j4xTjxmXc/TuvBoON2FKI/AAAAAAAABLg/idzJnIc4Rtg/s1600/Frantz-Fanon-1925-1961.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 281px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-l6j4xTjxmXc/TuvBoON2FKI/AAAAAAAABLg/idzJnIc4Rtg/s400/Frantz-Fanon-1925-1961.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686851851240477858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fikirleriyle dünyadaki birçok kurtuluş hareketine rehberlik etmiş olan Frantz Fanon’un kızı Mireille Fanon Mendès-France, babasının her zamankinden daha güncel göründüğünü yazıyor. Ona göre mülksüzleştirme ve adaletsizlikler sürdükçe, Fanon’un tarif ettiği mücadele yöntemleri de varlığını sürdürecek:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım yüzyıl sonra, Afrika ve Arap dünyalarındaki bağımsızlık çanının sesi hafiflemedi; sosyal, ekonomik ya da politik düzlemde tamamen başarısızlık var. Bağımsızlığı elde etmek, insanları sömürgeci hâkimiyetin altında çektikleri sefalet, adaletsizlik ya da ihmalden kurtarmadı. Fanon’ın kitabı ‘Yeryüzünün Lanetlileri’, ‘Ulusal Vicdanın Kazaları’nda öncüleri çoktan tespit ettiği ulusal burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi, sömürgecilik karşıtı  mücadelede trajik bir hataya neden oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabında, önceki yıllarda yeni sömürgeci patolojisini, yozlaşmış ve rağbet görmeyen ulusal hükümetlerin eski sömürgeci efendilerinin çıkarlarına boyun eğmesiyle hegemonyanın ebedileşmesi olarak tanımlar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;‘Sömürge çağının sonunda iktidarı ele geçiren ulusal burjuvazi az gelişmiş bir burjuvazidir. Onun ekonomik gücü sıfıra yakındır ve her halükarda, yerine geçmeyi amaçladığı büyük şehirli burjuvazinin duruşundan yoksundur. Ulusal burjuvazi, inatçı narsisizminde, büyük şehirli burjuvazinin yerini kolayca alabileceği konusunda kendisini ikna etmekte çok az zorluk çekmiştir. Ancak tam anlamıyla onu kapı önüne koyan bağımsızlık, memleket dahilinde feci tepkiler doğuracak ve onu daha önceki büyükşehir yönünde ıstıraplı çağrıları başlatmaya zorlayacaktır. Tamamen aracı eylemlere yöneltilmiştir. Olup bitenden haberdar olmak, işin şakasında olmak, bu en derin kabiliyeti gibi görünüyor. Ulusal burjuvazi bir sanayicinin değil, bir politikacının psikolojisine sahiptir.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde, sömürgeci devletin son çıkışını görseydi, asıl sorun özgürlüğüne kavuşmuş devletlerin evrimi olurdu. Adil ve zengin bir toplumun inşası, sömürgeci mirasın kalan adam ve kadınlarının her şeyi kapsayan kurtuluşuyla meydana gelmeli. Bu nedenle, yalnızca tahrip edici bir sonuç olmaması için sömürgeci devletin eksikliklerini tespit etmek önemliydi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bağımsızlığı kazanmak, ezilen halkların yabancılaşmamasını veya kurtuluşunu meydana getirmedi. Toplumlar, ölü doğmuş devletin, çıkarlarına ve beyanlarına göre değişen despotları destekleyen yeni sömürgeci şebekelerin yetimleri olarak kaldı. Eğer yeni sömürgeci yapılar bağımsızlığın başarısızlığını baştan sona açıklamıyorlarsa, o zaman bu yarım yüzyıl, sömürgeci saatli bombanın tesirinin hüzünlü gösterisi olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’nde tahmin ettiği evrimin büyük ölçüde farkına varıldı. Önceki sömürgeci güçlerce beslenen ve sivil ve askeri popülistler tarafından öncülük edilen iktidar mücadeleleri, kabilecelik ve bölgecilik, bağımsızlığı biçimsizleştirdi. Önde gelen klikler ve eski sömürgeciler tarafından desteklenen yeni burjuvaziler, sömürgeci yöneticilerle değiştirilen sivil ve askeri popülistlerin avantajına sahip. Kaynakları sıkıca tutma ve iktidardaki kastlar tarafından rantların zaptedilmesi --sivil veya askeri- bu ülkeleri devam eden bir parçalanma durumuna esir etti. Sömürgeci idari güçlerin geri çekilmesi, nüfusun büyük çoğunluğunca yönlendirilen varoluşun doğasında gerçek bir değişime neden olmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yeni sömürgeci dönem, Afrika kıtasının yeni kılıfının ve Arap-İslam yayının altında yeniden sömürgeleştirmeye son veriyor. Tüm otoriter rejimlere, yıkıcı sosyoekonomik kötü yönetim eşlik ettiği için, eski sömürgecilerin çıkarları korunmakta ve her zamankinden daha fazla bulunmakta. Stratejik düzeyde, savunma anlaşmaları, yabancı denetim altında çalışan gümrük memurlarının çalıştığı başlıca havaalanının olduğu tüm kıtada hava üslerinin kuruluşuna izin vermiştir ve bu da “tâbi devlet”in ne olduğunu önemli ölçüde anlatmakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika, Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Amerika’da Fanon, her zamankinden daha güncel görünüyor. İnsan hakları ve özgürlük için mücadele eden herkese anlam kazandırıyor, çünkü özgürleşme, politik olgunluğa erişen bir neslin her zaman ilk hedefidir. Birçok adam ve kadın özgürlük, demokrasi ve insan hakları mücadelesinin yerel despotlara ve korudukları yeni sömürgeci düzenin doktrinlerine karşı yürütüldüğünü öğrendi. Kaynakları yağmalamaya ve sonrasında, artık kullanışlı olmadıklarında defetmeye alışkınlar. Ancak sömürgeciliğin başkalaşımı burada durmadı. Libya ile olan savaşta açık bir şekilde militarist bir duruş sergileyen insancıl müdahaleler, özellikle kırsal bölgelerde halkı bağımlı devlet olmanın yapısal ilişkilerine bağlayan ve devletin etkisini gasp eden sivil toplum örgütlerinin sessiz yerleşimine olanak sağlamışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sivil toplum örgütlerinin birçoğunun yerel uzmanlıktan ayrıldığını ve hatta kendi hükümetleri tarafından paylaştırılan fonlara bağlı olduğunu ve böylece becerileri devretme olanağını ihmal ettiğini belirtmek gerekir. Bu yolla bağımlılığın hayır kurumu temelli yapılarını büyütüyorlar. Özünde, bu yenilenen egemenlik, yeni sömürgeci zihniyetini aşılıyor ve idame ettiriyor. Dolaysız ekonomik müdahale, hegemonik çıkarlarını zar zor saklayan politik insancıl bir söyleme eşlik ediyor. Şüphesiz, bitmek bilmez genelleştirilmiş terörle savaş, çokuluslu çıkarları kollamakla itham edilen Batı’ya, yabancı bölüklerini konuşlandırmak için bir mazeret veriyor. Bu hareketten en çok etkilenen bölgeler, şimdiye kadar sömürülmemiş veya az sömürülmüş stratejik doğal kaynaklara ev sahipliği yapanlar. Bunlar Nijerya, Gine ve en son olarak Libya’yı içeriyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İç savaşlardan hükümet darbelerine kadar, bağımsızlık, hâlâ eski sömürgecilerin hizmetinde olan ‘aracı’ bürokrasiler için çıkar arayışında olan, parçalanan devletlerde görülmüştür. Oldukça hızlı bir şekilde sömürgecilik sonrası devletler kendilerini, kayıtsızlığın, yozlaşmanın ve özel çıkarların ayrıcalığının adet haline geldiği yeni sömürgeci devletler haline dönüştürmüşlerdir. Devlet bürokrasileri, genellikle bu gayrı resmi durumların altında ezilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakların talanının, servet yoğunluğunun ve sermaye hareketinin etrafında örgütlenen ekonomik hâkimiyet –varsayılan model ne olursa olsun- Afrika kıtasını ve Arap dünyasını baş döndürücü eşitsizliğin, kitlesel fakirleşmenin ve sömürgecilik sonrası devletin doğal zayıflığının bir çukuruna yerleştirmiştir. Son yüzyılın sonunda, diktatörler arkalarına yaslandılar ve emperyalizmin savaş kışkırtan yenilenen düzeninin Irak, Libya ve belki yarın Suriye’de gerçekleşmesini izlediler. Hep mücadele ediyormuş gibi göründüğümüz terörizm aslında, Batı tarafından korunan ve onunla ittifak halinde olan otoriter ve gerici devletlerde gelişmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizmin en yeni safhası –küreselleşme-, daha az gelişmiş ülkelerin pazarlarının çokulusluların gelişmelerine açılmasına dayanır. Fakat -finansal ilk yardımın bir biçimi olarak verilmiş- Afrika ve Arap ülkelerinin küresel pazarlarda demirleme stratejisine, yeni aktörlerin ortaya çıkması yoluyla meydan okuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya çıkan ekonomiler, yeni sömürgeci rahat düzenlemeleri engellemeye geliyor ve bu nedenle tımarlara dayanan düzenin, halk desteği azalırken titremeye başladığını görüyoruz. Bu son zamanlarda Tunus ve Mısır’da görülebilir. (Buna ilaveten bir süre önce Venezüella, Bolivya vs.'de olanlar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası ilişkiler bağlamında bu, batılı güçleri periferide olarak gördükleri ülkelerle ilişkilerini yeniden düzenlemeye zorlamakta. Sonsuz terör savaşından sonra –ki bu, hayli çok biçimde en kötü diktatörlerin bazılarının desteğiyle bilinmektedir- bu ilişkilerin önemli bir parçasının müdahale olduğu fikri her zaman mevcuttur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hücumbotun yeni siyasi söylemi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürgecilik sonrası yıllarının ataerkil duruşundan, batıdaki yeni muhafazakârların rehberliğiyle, kendisini tamamlanmamış hakkın söylemi olarak gösteren sözde bir ‘harbilik’ ortaya çıkmıştır. Herkesin önünde bariz ırkçı temellerinin hesabını vermekte tereddüt etmiyor. Dolaysız ekonomik müdahaleye, hegemonik amaçları için zayıf bir örtü olan insancıl-politik söylem eşlik ediyor. Terörle savaş, -öncelikli olarak sömürülmemiş maden kaynaklarının olduğu bölgelerdeki- çokuluslu şirketlerin çıkarlarını gözetme gizli gündemiyle, bölükleri konuşlandırmanın gerekçesi olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Sürekli ‘insan’dan bahseden bu Avrupa, endişe ettiği tek şeyin ‘insan’ olduğunu duyurmayı bırakmıyor, bugün bu Avrupa ruhunun hüküm sürdüğü her ülkede var olan insanlığın çilesini biliyoruz.’Franz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru kabul edilen bu veda hediyesi adı altında, ırkların hiyerarşisi, azar azar kendisini sözde ‘medeniyetler savaşı’, insancıl müdahale ve demokratik inancın insansız uçaklar tarafından yayılmasıyla yenilemiştir. Böylelikle sömürü ve dışlanmanın yeni propagandacılarını belirlemek için savaş alanı hikâyesi başlar. Seçici hafıza, egemen kapitalist değerleri durmadan çekiçlemek ve unutmak, ötekinin, Müslüman, Arap, siyahînin bir temsilini oluşturarak fikir şekillendirmeyi amaçlar. Kalıtsal olarak evrensel değerlerden aciz, böylelikle de düzeltilemez bir şekilde barbar olan düşman, fiilen insanlıktan dışlanmıştır. Bu bağlamda, Dakar konuşması (Nicolas Sarkozy’nin 26 Temmuz 2007’de Dakar’da yaptığı ve sömürgeciliğin büyük bir hata olduğunu ifade ettiği, aynı zamanda Afrika’nın geri kalmışlığının tek sorumlusunun sömürgecillik olmadığını iddia ettiği konuşma; ç.n.) önemli bir aşama olarak kalır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tekrar paketlenmiş, modernleştirilmiş bir ırkçılığın teorisyenlerine göre, bağımsızlık başarısızlığının nedeni sömürgeciliğin zehirlenmiş mirası, önceki büyükşehrin yıkıcı etkileri ya da önceki sömürgecilerin iktidar anahtarını verdiği diktatörlerin dayanıklılığı değil; kendi ‘arkaikliğinde’ donmuş insanların kendi kaderlerini kontrol etme yetersizliğidir. ‘Siyah deri, beyaz maskeler’ ırkçılık karşıtı mücadelede esas kilometre taşıdır: sömürgeciliğin dürtülerini ve onun ezilenler üstündeki etkilerini inceleyerek bu ayrım mekanizmalarının ve politik aşağılamaların deşifre edilmesi. Ona göre bu, ırkçılık kurbanları ve ırkçıların kendileri için evrensel bir yabancılaşmama hareketindeki ırkçılığa karşı mücadelede açıkça belirtilmişti.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kötürüm olmaktan uzak, bu saldırılarla yüzleşen insanlar ilerlemeye devam ettiler ve adalet, saygınlık ve daha iyi bir yaşam için olan mücadelelerini bırakmadılar. Ortaklaştırılmış mücadelelerin kamusal yüzü ne olursa olsun –basın özgürlüğü ya da özgür irade- bütün kıtada, halkın sesi güçleniyor: vatandaşların özgürleşmesi için politik mücadele ve neo-liberal modeli reddetmeyle uğraşan kadınlar ve adamlar. Bağımsızlık mücadelelerinin başlıca mitleri henüz ölmedi. Bu noktada, Arap dünyasındaki halk isyanlarını anlamak gerekir. Bu hareketleri sosyal rahatsızlık ifadesine veya açlık isyanlarına indirgemek bir aldatmacadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat sosyal ilerleme ve gelişimin kayıp yarım yüzyılı, politik aydınlanma ve yerleşme yarım yüzyılı olmuştur. Aslında, dogmatik prizmalar, yol gösterici gücünü kaybetmiştir ve hâlâ işlevi olan tek analitik taslaklar, kesin olarak gerçeklik ilkesine dayananlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’un fikirlerini, bundan önce sömürgeci egemenliği altında olan ülkelerin şartlarını kullanmak, ideolojik at gözlüklerinden ayrılmış ve tüm dogmalardan kurtulmuş gerçeklikle yüzleşme alıştırmasıdır. (Bu anlamda, onu unutulmuş ve ikonlaştırılmış olarak görenlerin aksine, Fanon her zamankinden daha geçerlidir. O, psikiyatrist, Cezayirli bir mücahit, Pan-Afrikalı devrimci,  gezgin bir elçi ve kendilerinin egemen dünyaya bağlı olduğuna inanan herkes için özgürlük savaşçısı olmuştur.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah deri, beyaz maskeler sözünü hatırlayalım: “Bir renk adamı olan ben, tek bir şey istiyorum: asla egemenliğin bir aracı olmamayı. Birisini başka birinin hizmetinde asla görmemeyi. Yani kendimi bir başkasının hizmetinde. İnsanı nerede olursa olsun keşfedebilmeyi ve istemeyi.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’un özgürlük eleştirisinin altında, iktidar sistemlerinin aslında ne olduğu gün yüzüne çıkıyor: tüm ekonomik, sosyal ve kültürel engellerin kökenindeki baskı ve yağma sistemi. Demokratik içeriği boşaltılmış bağımsızlık savunmasızdır: kurtuluş mücadelesinin kazanımları hiçbir şekilde tersine çevrilemez. Ayaklanan halkların özgürlüğü, önceki sömürgecilerce desteklenen güçler tarafından ele geçirildi. Egemenlik sadece görünüşünü değiştirdi ve özgürleşme henüz gelmedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’a göre, ‘bireyin özgürlüğü, ulusal kurtuluş sonucunda ortaya çıkmaz. Gerçek bir ulusal özgürleşme sadece birey özgürlüğünün değiştirilemez bir şekilde kendi özgürleşmesini harekete geçirmesine kadar vardır.’ Bu nedenle, nadir de olsa, sömürgeci boyunduruktan kurtulmuş toplumlar, yurttaşsız toplumlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsızlığın ikinci aşamasınıortaya çıkarken maksat, bağımsızlığın politik içeriğini toplumun tanıyabildiğine geri getirmektir ki bu olmadan bağımsızlığın şekli sadece bir karikatürden ibarettir. İnsanoğlunun kurtuluşu; özel ve kamusal özgürlüklerin savunmasına, ortak çıkarların önceliğine, eşitsizliğin azalmasına, seçilmişlerin güvenilirliğine ve hakların egemenliğine dayalı evrensel bir mücadeledir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek kurtuluş, sadece gerçekten demokratik, güçlü ve temsili olan kurumlar bağlamında öngörülmüş bağımsızlık mücadeleleri tarafından uğraşılan süreçleri izleyen şeydir. Demokratik özgürlükler bu ülkeler için egemenlik ve sefalet arasındaki çıkmazdan kaçmanın tek yoludur. Eşit biçimde gerekli bir ön koşul, küresel güneydeki ülkelerin lehine, ulusla arası güçler ve onların yeniden dengelenmesi arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesidir. Fakat bu, piyasaların boyunduruğu altına girmek için, eski sömürgeci ülkeleri de ilgilendirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası ilişkiler bağlamında, hiçbir meşruluk olmaksızın, bunun yerine silahlı kuvvetlerinin gücüyle ve dış destekle birlikte, liderler uluslararası safhada hiçbir değere komuta etmiyorlar. Kendilerini içten demokratik zanneden büyük güçler için, daha az gelişmiş dünya üzerine kurdukları hegemonyayı devam ettirme arzularının sona erme zamanı gelecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fanon’un dik başlılığı ve azmi, drama, halkın yaşam biçimi olduğu sürece, başarısızlıktan kader olmadığını gösteriyor. İlerlemenin dayanışması ve mücadelelerin çakışması, diktatörlere, yeni sömürgeci ve emperyal hegemonyaya karşı direniş, çözüme giden yolun kilometre taşlarıdır. Dayanışma ve enternasyonalizm- ki Fanon’a göre bunlar birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır- halkların mücadelelerine sürekli devam eden bir insan boyutu katmakta.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir psikiyatrist, bir deneme yazarı ve bir militan vasıflarıyla Fanon, bir hayli ötekileştirilmiş ve çelişkilerle delik deşik edilmiş olmasına rağmen spot ışıklarını sömürülmüş dünyanın birliğine çevirmiştir. Bu nedenle, mücahit Fanon’a göre, Karayip, Afrika veya Latin Amerika halkı tarafından verilen mücadelelerin hiçbir farkı yoktur. Biri Fanon tarzı analizi şöyle de devam ettirebilir: yayılmacı eğilimiyle, liberalizmin örgütlenme biçimlerini küresel güneye nakleden küreselleşme, şimdi aynı şeyi Kuzey’e yapıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışlanma ve sömürünün sosyal ve politik ayırma özelliği, dünyayı küçük azınlıkların çıkarları doğrultusunda birleştirmeye meyillidir. Yunanistan’a uygulanan muamele, AB ve bankalardaki ultra liberallerin yardakçılığıyla biriken dış borca bir karşılıktı. Bu durum, şu an gelişmiş dünyada uygulanan toplumsal ilerlemeleri bozma stratejilerini açığa çıkarıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terörizm karşıtlığı adı altında oluşturulan denetim kültürü, bu süreçlerce dışlanan ve haklarından mahrum bırakılanların kriminalize edilmesine katkıda bulunuyor. Basının Birleşik Krallık’taki en son ayaklanmaları işleyiş biçimi, 2005 yılında Fransa’daki işçi sınıfı banliyölerinde görülen isyanları hatırlatıyor. Sosyal ve etno-kültürel kategorilerin -fakirler, siyahîler, Araplar, Müslümanlar- üst üste gelmesiyle hızlanan, peş peşe gelen kaymalarla, Batı rejimleri, sömürgeci söylemi yerel politikaya tekrar yerleştirdi. Gizli tarih ile ilgili bir çelişkiyle, yerliler yalnızca özgün halleriyle değil, aynı zamanda Fanon’un ‘yasak kentler’ olarak tanımladığı, ayrımcılığın yeni biçimlerinin zorla uygulandığı yerlerde de hep mevcuttur. Yeryüzü Lanetlileri’nde şöyle belirtmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Sömürülen dünya ikiye ayrılır… Sömürülenler tarafından ikâmet edilen bölge, sömürenler tarafından ikâmet edilen bölgeyi tamamlamaz. Bu iki bölge birbiriyle yüz yüzedir fakat daha büyük bir bütünün parçası olarak değil… Dünya, her biri farklı türle işgal edilmek üzere, bölümlere ayrılmıştır. Sömürgeci bağlamın özgünlüğü, yaşam tarzları arasındaki devasa fark, eşitsizlik, ekonomik gerçekliktir, insan gerçekliğini maskelemeyi asla başaramaz.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşleyiş şekli değişmiş olsa da, halkın ağırlığı ve egemenliğinin kalıcılığı görülebilir. Hatta baskın halklarca ‘korunuyor’ olma kılıfı altında, bu kategorileri, en hassas toplumları içerecek biçimde genişletiyorlar. Yabancılaşma biçimi değişti fakat sömürünün ideolojik destekleri sürekli olarak kalıcılığını koruyor ve gezegenin tekdüze modele boyun eğmesini sağlayan küreselleşme unsurları haline geliyor. Ekonomik kriz, Batı kapitalizminin bir krizidir. Afrika ve Arap dünyası toplumlarına göre, –askeri insani müdahale nezareti altında- yeniden sömürgeleştirme, artık ‘uygarlaştırma görevi’ne değil, koruma sorumluluğuna, kendisini ‘uluslararası toplum’ olarak bildirenlerin güvenilmez yalanlarına başvuruyor. Baskıcı doğasını, yabancılaşan ve kişiliksizleşen bir karakterle devam ettiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürgeci geçmişi ve şimdiki adaletsizlik ve topraklardan çıkarılmayı göz ardı etmeyi isteyenlere göre, Fanon’ın eserleri yol kenarında bırakılacak ve şiddet özründen başka her şey olarak anlatılacak. Onu küçük düşürenler, Fanon’a karşı bir cadı avı başlatan yeni muhafazakâr ‘aydınları’ toplayacaklar. Eğri okumalarla ve peşin hükümlü temsillerle, Fanon’un eserlerinin ve onların ırkçılığının kendi görmezliğini tekrar oluşturacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnkâr edilmiş, sömürülmüş ve köleliğe mahrum edilmişlerin son çaresi olarak Fanon tarafından savunulan şiddet, daha büyük bir şiddete maruz bırakılmış ezilenlerin meşru savunmasıdır: baskı, mülksüzleştirme ve horlanma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bütün manipülasyonlar ve propagandaların olduğu gibi gerçeklik de inatçıdır. Çeşitli mekanizmalar, eski sömürgeler ve sömürgeciler arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirmek için her zaman iş başındadır. Teslimiyet ve yalanların reddi, Fanon’un çalışmalarının tohumunu atan direniş ruhu, dünya çapında hakları için mücadele edenlere ilham vermekte. Başka herhangi bir yerde olduğu gibi Filistin’de de, baskıdan uyananların arka bahçelerinde, Fanon’un hareket halinde olan düşünceleri, dünyadaki değişimlere rağmen gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyamız mülksüzleştirmeden, adaletsizlikten ve yabancılaşmadan azâde mi? Fanon bizi, direnmeye ve hiçbir zaman pes etmemeye çağırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.pambazuka.org/en/category/features/78515 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-2275139653763195455?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/2275139653763195455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/frantz-fanon-ve-mevcut-coklu-kriz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2275139653763195455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2275139653763195455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/frantz-fanon-ve-mevcut-coklu-kriz.html' title='Frantz Fanon ve mevcut çoklu kriz'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-l6j4xTjxmXc/TuvBoON2FKI/AAAAAAAABLg/idzJnIc4Rtg/s72-c/Frantz-Fanon-1925-1961.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-1608245236658000498</id><published>2011-12-03T03:45:00.000-08:00</published><updated>2011-12-05T05:42:38.974-08:00</updated><title type='text'>PCOT yetkilileri, girdikleri ilk seçimi değerlendirdi</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Blog yayımcısı Ted Walker tarafından, Tunus İşçileri Komünist Partisi’nin (PCOT) önde gelen isimleri ile bir söyleşi gerçekleştirildi. Parti yetkilileri, üç vekil kazandıkları Tunus seçimlerinin sonuçlarının kendilerini memnun etmediğini, ancak bu sonuçlardan önemli dersler çıkardıklarını belirtiyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-SlygRgimZvg/TtoMjM16HnI/AAAAAAAABLU/TUccSbxq_cg/s1600/al_badil.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 385px; height: 158px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-SlygRgimZvg/TtoMjM16HnI/AAAAAAAABLU/TUccSbxq_cg/s400/al_badil.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681867678763589234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- PCOT’nin seçimlerde aldığı sonuçlara dair ne hissediyorsunuz? Kampanyanın, istediğiniz konuları öne çıkarmak konusunda başarılı olduğunu hissediyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Hamma Hammami:&lt;/span&gt; Bazı gazeteler 23 Ekim seçimlerinin olağanüstü ve emsalsiz, dahası mükemmel olduğu değerlendirmesinde bulunuyor; bu net biçimde abartma. Seçim sonuçlarına dair kör bir iyimserlikten sakınmalıyız, bunun yerine daha eleştirel değerlendirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı listelere karşı çok sayıda rahatsızlık vardı ve hukuk sisteminin kendi sorunlarında taraf olma konusunda  kaba olacağını düşünmüyorum. Ancak eleştirelliğimize karşın, çeşitli düşüncelerimiz olsa da, PCOT seçimlerin yenilenmesini ya da iptal edilmesini istemiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, seçime katılıma dair rakamlardaki düşüş. ISIE’ye (Tunus Bağımsız Seçim Komisyonu; ç.n.) göre, seçmenlerin sadece yüzde 48.9’u oy kullandı! Bu istatistikler endişe verici ve Kurucu Meclis’in politik geleceğindeki etkileri önemli olacak, çünkü anayasa çoğunluğun görüşünü yansıtmıyor. Bu problemin çözümü için PCOT; anayasanın yazıldığında referandum ile halka sunulması çağrısı yapıyor. Böylece Tunus halkı anayasayı kabul ya da reddedebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, politik para (partilerin seçim kampanyalarına yatırdıkları para) sonuçlarda belirleyici bir faktör oldu. Hiç kimse, seçmen başına 25 dinar harcamak ile 500 dinar harcamak arasındaki açık farkı reddedemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü, camilerde ve kamusal alanlarda dini retoriğin kullanımı, doğrudan ya da dolaylı olarak insanları etkiledi. En büyük hayal kırıklığı, seçmenleri etkilemeye yönelik böylesi girişimlere tepki göstermesi gereken halkın bunu yapmaması ve Ben Ali rejiminde olduğu kadar pasif davranmaları. Burada, ateistleri ve inançlı insanları bölmek isteyen gizli güçler varmış gibi görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncüsü, medyanın, özellikle de kamu medyasının oynadığı, halkın anayasanın ne olduğunun ve içeriğinin ne anlama geldiğini anlamasına, ayrımı görmesine ve seçim yapmasına yardım etmediği anlamına gelen zayıf rol. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşincisi, partiler arasında karşılıklı gerçekleşen ve bazen çok zavallı düzeylere ulaşan saldırılar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altıncısı, seçim merkezlerinde belirlenen ve gözlemcilerin geneli tarafından kabul edilen kural ihlalleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak: Hiç kimse Tunus seçimlerinin, Tunus devriminin küçük reformlar ve değişiklikler ile sınırlanmasını amaçlayan ve eski sistemi ayakta tutmayı, kapitalizmi destekleyen ekonomik, siyasi ve sosyal politikaları sürdürmeyi  isteyen uluslararası aktörler (ağırlıklı olarak ABD ve Avrupalılar) tarafından manipule edildiğini reddedemez. Bu türden yabancı müdahaleler, geçiş hükümeti ve bazı siyasi partiler tarafından kolaylaştırıldı, çünkü seçim süreci boyunca Tunus’a giriş çıkış yapan birçok insan oldu ve çeşitli partiler Tunus’un eski siyaset ve ekonomi politikalarını sürdüreceği yönünde birçok vaatte bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- PCOT, seçimlere kendi katılımın nasıl değerlendiriyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Chrif Khraief:&lt;/span&gt; Kendi katılımımızın çok düşün olduğunu tahmin ediyoruz ve meclisteki üç sandalye, PCOT’nin sokaktaki gerçek ağırlığını yansıtmadığından bundan tatmin olmadık. Kimse, devrimin inşasında PCOT’nin tarihsel rolünü, tarihsel eylemciliğini ve büyük etkisini inkâr edemez. Biz, ileri gitme, zayıf yönlerimizin üstesinden gelme ve kendimizi geliştirme amacıyla kendimize her zaman eleştirel bakıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PCOT’nin devrimci eylemciliği öğrendiği ve bunu her zaman iyi uyguladığı doğru, ancak seçi kampanyası yapmayı hiçbir zaman öğrenmedik ve deneyimlemedik. Programımıza ve anayasa ve geçici hükümet için önerilerimize odaklandığımız temiz bir seçim kampanyası yürüttük ve aktivistlerimizin, özellikle de genç olanlarının enerjisine dayandık, ancak şehirlerde ve kırlardaki zayıf yerleşimimizin zararını gördük, bu da siyasi saygınlığımızı bir seçim gücüne dönüştürmemizi olumsuz etkiledi. PCOT olan ismimizi “Al Badil” (Devrimci Alternatif) şeklinde değiştirerek çok sayıda oy kaybettik, birçok insan seçim gübü bizi tanıyamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı partilerin insanları etkileme imkanını kullanmasına olanak tanıyan biçimde, her seçim merkezi için bir gözetmen örgütlemeyerek büyük hata yaptık. Aynı zamanda seçim kampanyasına çok mütevazı maddi kaynaklarla girdik ve kampanyamızı yetkililerce sağlanan ve kampanya sırasında elimize çok geç ulaşan kaynaklara dayandırdık. Bunlara ek olarak, adaylarımız, ilkelerimiz ve dürüstlüğümüz nedeniyle çok seviyeiz bir saldırı kampanyasının hedefi oldular; bazı partiler, yüzde 10’luk hedefimize ulaşmamıza izin vermeyecek biçimde hakkımızda birçok söylenti yaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldığımız sonuç tatmin edici olmasa da bu deneyimden çok şey öğrendik; gerçek şu ki, zayıf yönlerimizi biliyoruz ve ilkelerimize her zamankinden daha fazla inanmış durumdayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Yeni hükümetin köklü sosyal ve ekonomik değişiklikler yapacakmış gibi geliyor mu? Eski rejime karşı gerçek adaletin peşinde olacak mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Chrif Khraief:&lt;/span&gt; Yeni hükümetin, mevcut bileşimiyle, sosyal ve ekonomik cephelerde radikal ve gerçek değişiklikler yapmaya istekli olduğuna inanmıyoruz. Kurucu Meclis’in ilk oturumundan önce bile, hükümet üyeleri, dünyaya eski rejimle aynı yolu izleyeceklerinin güvencesini veriyor. Bu, bilhassa ekonomi politikaları anlamında doğru; yabancı borçları ödeyeceklerini açıkladılar ve siyasi diktatörlüğe, ekonomik gerilemeye ve sosyal adaletsizliğe neden olan piyasa ekonomisini hâlâ devam ettiriyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal cephede, Kurucu Meclis, Ben Ali rejimi altında uzun zaman ihmal edilen Tunus’taki yoksullara ve yoksunlara ilgi göstermiyor; bu da protesto ve grevlerin arkasındaki sebeplerden biri. Ve hukuksal reformların yokluğunda hükümet kararlar alsa bile, bunlar sahte olacaktır, çünkü eski rejimin temsilcileri hâlâ aktifken, hukuk sistemi hâlâ adil ya da bağımsız değilken, medya hâlâ özgür değilken,yönetim hâlâ yozlaşmış iken ve işkenceye ve rüşvete bulaşan insanlar hâlâ özgür iken gerçek demokrasiyi uygulayamayız. Ben Ali rejiminin kurbanlarına dair sorumluluktan ve itibasrlarının iadesinden konuşmuyorken gerçek adaletten bahsedemeyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Turizm, taşımacılık ve diğer sektörlerde seçimlerden beri büyük grevler oldu. PCOT üyeleri bunlara katılmakta mı ya da bunları desteklemekte mi? Tunus İşçileri Genel Sendikası’nın (UGTT) devrimci mücadelede aldığı rol nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Chrif Khraief:&lt;/span&gt; Bu protestoların ardında PCOT yok, fakat bunları destekliyor ve daima destekleyecek. Hükümetin devrimden hemen sonra verdiği sözleri gerçekleştirmesi konusunda ısrarcı olacağız –geçici işçi ücretlerinin iptali, sabit ücretle çalışanların desteklenmesi, şeffaf işe alma standartlarının belirlenmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda işçiler iki gruba ayrılıyor. Tunus İşçileri Genel Sendikası’nda (UGTT) iç demokrasiyi somutlaştırmayı, işçileri kapitalistlere ve patronlara karşı savunmayı amaçlayan devrimciler var. Buna; demokratlar, solcular, sendikacılar ve diğerleri dahil. Bunlar, UGTT’nin en pasrlak anında her zaman bulunmuştu; 26 Ocak 1978 grevi, 1984 ekmek devrimi, 1985 meşruiyet mücadeleleri, 1990 Körfez Savaşı’nda Irak’a destek, 2008 Redeyef ve Oum Laarayes ayaklanmaları. Ancak temel olarak ve hepsinden öte, bu işçiler Ben Ali’nin 14 Ocak 2011’de devrilmesine neden olan devrimci hareketlere katıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kategorideki tüm eylemciler, devrimin yolunu takip etmek, gerçek bir demokrasiyi kurmak ve işçi haklarını savunmanın peşinde olmak için Aralık’ta bir meclis kuracaklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci kategorideki işçiler, sendikayı işçilerin bağımsızlık ve iktidarının bir aracı yapmaktansa başarısız olması için pazarlık isteyen karşı devrimci gücü (patronlar sendikası) temsil eden bürokratlar. Bu bürokratlar, son ana kadar Ben Ali’yi destekleyenler ve devrimcilere baş belası muamelesi yapanlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Tüm dünyada büyüyen ve Tunus’ta da 11 Kasım’da yansımasını gördüğümüz işgal hareketleri hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Jilani Hamemi:&lt;/span&gt; Wall Street’te başlayan işgal hareketi, göçmekte olan kapitalist sistemin makul bir sonucu. Aslında, kapitalist sistem tarihi boyunca çok sayıda krizden geçti, ancak giderek yaklaşıyorlar. Ve şimdi işgal hareketi, kapitalist sistemi komünist sistemle değiştirebileceğimizin umudunu veriyor. Bu hareket, kökenini “Arap Baharı”ndan alıyor ve berbat yaşam koşullarına karşı benzer bir devrimci mücadeleyi cisimleştiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist sistem şu anda sokağın öfkesini emmek ve alışılmış müdahalesini yapmak için her türlü çabayı gösteriyor –ancak bu, şu ana dek işlemedi, çünkü insanlar gerçek değişim istiyor: garanti edilmiş asgari sanayi ücreti, garanti edilmiş yıllık gelir, çalışma hakkı, ücretsiz eğitim ve sağlık hakkı, borçlasrın iptali ve hatta Tunus gibi birçok ülkenin borçlarının iptali. Drmokrasi, eşitlik ve özgürlüğü temel alan yeni bir toplum talep ediyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, mücadelenin gerçek yoludur. Hedefimize ulaşmak için direnmeliyiz. Mücadele kolay olmayacak, ancak bizim için kazanılması imkânsız değil. Ancak hareketin zayıf yönlerine dair eleştirel farkındalığımızı sürdürmeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://thawraeyewitness.blogspot.com/2011/11/interview-with-tunisian-communist_26.html  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-1608245236658000498?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/1608245236658000498/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/pcot-yetkilileri-girdikleri-ilk-secimi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1608245236658000498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1608245236658000498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/pcot-yetkilileri-girdikleri-ilk-secimi.html' title='PCOT yetkilileri, girdikleri ilk seçimi değerlendirdi'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-SlygRgimZvg/TtoMjM16HnI/AAAAAAAABLU/TUccSbxq_cg/s72-c/al_badil.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-8517863718041859176</id><published>2011-12-01T10:46:00.000-08:00</published><updated>2011-12-01T10:48:27.705-08:00</updated><title type='text'>Patrick Cockburn: İran, -şimdilik- iddia edildiği gibi bir canavar değil</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;The Independent gazetesinin Orta Doğu muhabiri Patrick Cockburn, gazetesi için, İran’ın Bahreyn’deki ayaklanmada iddia edildiği kadar, hatta neredeyse hiç rol sahibi olmadığını belirten bir yazı kaleme aldı. Cockburn, özellikle Irak’ta bir Şii egemenliğinin, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi aktörler nedeniyle pek de mümkün olmadığını ifade ediyor: &lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-n6iRJ-96tpg/TtfL0GiXjrI/AAAAAAAABLI/ocvf80BtSP4/s1600/Patrick-Cockburn-AFP.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 380px; height: 285px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-n6iRJ-96tpg/TtfL0GiXjrI/AAAAAAAABLI/ocvf80BtSP4/s400/Patrick-Cockburn-AFP.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681233550919569074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran uzun süredir Washington’da, Orta Doğu’daki kötülüğün çoğunun kaynağı olarak itham edilmekte. Suudi Arabistan ve Sünni müttefikleri, gerçekten Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın petrol zengini Doğu Bölgesi’ndeki protestoların ardındaki karanlık Tahran elini görüyorlar. Yıl sonu itibariyle son Amerikan güçleri Irak’ı terk ederken, Irak’ın, İran’ın bir piyonu haline geldiğine dair son derece önemli uyarılar var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’ın zaman zaman bu şekilde şeytanlaştırılması, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik bir askeri müdahale yapması için zemin hazırlıyor. Kuvvetlenen bu propaganda, 2002’de Irak’ta Saddam Hüseyin’e yöneltilenle çok benzer. Her iki durumda da, sınırlı kaynaklara sahip dışlanmış bir devlet, bölge ve dünyaya gerçek bir tehlike olarak sunuluyor. Olası değilse de bazen –Teksas’ta ikinci el otomobil satıcılığı yapan İran asıllı bir Amerikalı’nın Washington’daki Suudi Arabistan Büyükelçisi’ne suikast yapmak için İran Devrim Muhafızları’yla işbirliği yaptığı hususundaki sözde komplo gibi- komik komplo teorilerine devlet nezdinde itimat ediliyor. İran’ın nükleer programı, Saddam Hüseyin’in var olmayan kitle imha silahlarıyla aynı şekilde, bir tehdit olarak tanımlanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, Bahreyn Bağımsız Soruşturma Komisyonu’nu bu yılki huzursuzluğa yönelten Mısır asıllı Amerikalı seçkin avukat Şerif Bassiouni, geçen haftaki 500 sayfalık raporunda İran’ın Bahreyn’deki olaylara katılımına dair hiçbir kanıt olmadığını açıkça söyleyerek şok yarattı. Bu, Bayreyn’in soylu ailesinin ve Körfez hükümdarlarının ana düşüncesi olmuştur. İran’ın silahlı müdahalesi korkusu, 14 Mart’ta, göstericileri sokaklardan çekmeden önce, 1500 kişilik Suudiler öncülüğündeki askeri gücü çağırmak için Bahreyn’in gerekçesiydi. Hatta Bahreyn, İran, silahları Şii demokrasi yanlısı protestoculara dağıtmayı dener diye, adanın kıyısına devriye gezmesi için Kuveyt deniz araçlarını konuşlandırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez’in emirleri ve kralları, şüphesiz ki içtenlikle kendi komplo teorilerine inanıyorlar. Bahreyn’deki vahşice baskı sırasında işkence görenlerin birçoğu, o zamandan beri, işkencecilerinin onlara tekrar tekrar İranla olan bağlantılarını sorduğuna dair ifadelerde bulunmakta. Orta yaşlı hastane danışmanları, İran’ın devrim komplosunun üyeleri olduklarını kabul eden itirafları imzalamaya zorlandılar. Kral Hamad bin İsa El Halife, Bassiouni raporunu kabul ettikten sonra, hükümeti açık delil üretemese de, Tahran’ın rolünün “gözü ve kulağı olan herkes için” belli olduğunu söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran ile ilgili aynı paranoya, Orta Doğu’daki Sünniler arasında eskilere dayanır. Bu yılın başlarında Katar’a kaçan Bahreynli bir muhalif, “Katar’daki insanların İnci Meydanı’ndan [göstericilerin toplanma noktası] İran’a bir tünel olup olmadığını ona durmadan sorduklarını ve aslında tam olarak şaka yapmadıklarını” söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sünnilerin zihnindeki, İranlı Şii politik aktivizm tanımlaması, silinmek üzere derinlere inmiştir. Geçen hafta Suudi Arabistan’da, çoğunlukla Doğu Bölgesi’nde iki milyon Şii arasındaki protestoların yeniden dirilişine tanık olundu. İsyanlar, muhalif bir eylemci olan Hamza el Hasan’a göre Nasser al-Mheishi adlı 19 yaşındaki bir adamın, Katif’teki birçok kontrol noktasından birinde öldürülmesiyle başladı. Hamza el Hasan, halkın öfkesinin, ailesinin cesedi götürmek isteyişinin yetkililer tarafından saatlerce reddedilmesiyle bilendiğini söylüyor. Geçmişte olduğu gibi, Suudi İçişleri Bakanlığı, polis ve protestocular arasındaki çatışmaların “yurtdışındaki efendiler tarafından emredildiğini” -ki bu Suudi devletinin değişmeyen İran’a atıf yöntemidir- iddia etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suudi muhalefeti, Twitter ve internetteki Şii olmayan Suudilerin yorumlarının, İran’da olan biten her şeyi suçlayan hükümet politikasının bir zamanlar taşıdığı inanılma halini taşıyamayabildiğini gösterdiğini söylüyor. Bir kadın açık ve net olarak şu yorumu yapmıştır: “Ateş koridorlarının keskin kenarlarında duruyoruz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu Bölgesi’ndeki protestoların yoğunlaşabilme ihtimali var. Arap dünyasının bir başka yerinde olduğu gibi, gençlik, artık geleneksel liderlere itaat etmiyor. Suudi ve Bahreynli krallar, İran televizyonunu durumu alevlendirmekle suçlayabilir, ancak, Şii öfkesini asıl bileyen şey, YouTube’da gördüğünüz veya internette ya da Twitter’da okuduğunuz şeydir. Protestocuları etkileyen şeyin küçük bir kısmını İran, ve asıl kısmını Kahire ve Suriye’de kendilerine benzer politik ve sivil haklar talep eden genç göstericilerin örneği oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap Uyanışı yılında, geleneksel bir Suudi yolu olan, bir şeyleri susturmak adına yerel saygınları ele geçirme artık işe yaramıyor. Geçen hafta bunlar, bölgesel başkent Dammam’daki toplantıya gelmelerini isteyen Doğu Bölgesi Valisi Prens Muhammed bin Fahd, bu yılın başındaki ılımlılık çağrılarının Suudi hükümetinin Şiilere karşı ayrımcılığa nazaran hiçbir taviz vermediği için artık halkını protestoları bitirmek için ikna edemediğinden yakınmıştır. 1996’dan beri mahkemeye çıkmadan tutulan Şii mahkûmlar salınmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suudi Arabistan’da ve Bahreyn’de, protestoların arkasında İran elinin gizli olduğuna dair düşünce, her iki hükümeti de önemli bir hata yapmaya yönlendirmiştir. Bahreynli ve Suudi Şiiler adil iş paylaşımı, resmi mevkiler ve iş ile tatmin olduklarında, devrimci bir tehditle karşı karşıya olduklarına inandılar. Şiiler cemiyete katılmayı istiyorlar, onu mahvetmeyi değil. Bunu görmeyi reddederek, Suudi ve Bahreynli krallar kendi devletlerinin dengesini bozuyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran hiçbir zaman düşmanlarının onu resmettiği ya da olmak istediği kadar güçlü olmamıştır. Bölgesel bir tehdit olarak İran’ın liderliğinin şeytanlaştırılması, birçok bakımdan, İran’ın kendisini bölgesel bir güç olarak sunma isteğini gerçekleştirir. Uygulamada, onun kana susamış retoriği her zaman tedbirli ve dikkatle hesaplanmış dış politika ile bir araya gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkan George W. Bush ve Tony Blair her zaman, İran, Irak hükümetini istikrarsızlaştırmayı hedeflemiş gibi konuşmuştur. Bu saçmaydı, çünkü Tahran, eski düşmanı Saddam Hüseyin’in sonunu ve Şii muhafazakâr partileri tarafından hükmedilen seçilmiş bir Irak hükümetiyle yerinin değiştiğini görmekten memnundu.  Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Birleşik Devletler ve İran’ın temsil edildiği konferanslarda Amerikalıların ve İranlıların öfkeyle birbirini Irak’taki kötü eylemleriyle itham etmelerinin -ve sonra Irak hükümetini destekleyen benzer konuşmaları yapmalarını görmenin eğlenceli olduğunu söylerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, şimdi İranlılar, ayrılan Birleşik Devletler bölüklerinden kalan boşluğu doldurmak için harekete geçecekler mi? Kesinlikle, Irak’ta Amerika’nın önemi azalacak, çünkü askerleri gitti ve ülkede daha az para harcıyorlar. Bir zamanlar, örneğin, Irak muhaberat finansmanı Irak bütçesinde görünmedi, çünkü tamamen CIA tarafından ödeniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak’ta kaçınılmaz İran egemenliğine olan inanç çok safçadır: Türkiye ve Suudi Arabistan gibi diğer birçok güçlü oyuncu var. Iraklı Şiiler gelenekte ve inançta, İranlı din kardeşlerinden belirgin bir şekilde farklıdır. Ve Kürtler ve Sünniler itiraz edecekler. Eğer İran, 2003’ten sonra Birleşik Devletlerin yaptığı gibi eline fazla güvenirse, farklı düşmanlar topluluğunun hedefi olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahreyn, Suudi Arabistan ve Irak’ta, huzursuzluğu kışkırtmakta İran’ın rolü uyduruldu veya abartıldı. Ancak barışçıl protestoculara, İran’ın adına hareket eden devrimciler gibi davranmak kendini gerçekleştiren bir şeydir. Bir sonraki turda, yılmış yenilikçiler belki de dışarıdan yardım arar.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://www.independent.co.uk/opinion/commentators/patrick-cockburn-iran-is-not-the-monster-its-made-out-to-be--yet-6268525.html adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-8517863718041859176?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/8517863718041859176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/patrick-cockburn-iran-simdilik-iddia.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/8517863718041859176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/8517863718041859176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/patrick-cockburn-iran-simdilik-iddia.html' title='Patrick Cockburn: İran, -şimdilik- iddia edildiği gibi bir canavar değil'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-n6iRJ-96tpg/TtfL0GiXjrI/AAAAAAAABLI/ocvf80BtSP4/s72-c/Patrick-Cockburn-AFP.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-2073971572894412837</id><published>2011-12-01T08:37:00.000-08:00</published><updated>2011-12-01T10:54:53.281-08:00</updated><title type='text'>CPI (Maoist) lideri Kishenji öldürüldü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-_SDrz9uvfhg/TteuFS0sA2I/AAAAAAAABKw/ne7x1APfxNI/s1600/kkk1.jpeg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 225px; height: 225px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-_SDrz9uvfhg/TteuFS0sA2I/AAAAAAAABKw/ne7x1APfxNI/s400/kkk1.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681200860926575458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hindistan’da ülkenin bir kısmını kontrolü altında tutan Hindistan Komünist Partisi’nin (Maoist) askeri lideri Kishenji lakaplı Koteswara Rao, Hindistan ordusunun saldırısı sonucu 24 Kasım tarihinde hayatını kaybetti. Kishenji’nin ölümünün ardından partinin merkez komitesi tarafından yapılan yazılı açıklama şu şekilde:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ezilen kitlelerin sevgili önderi, Hindistan devriminin lideri ve Hindistan Komünist Partisi (Maoist) politbüro üyesi Yoldaş Mallojula Koteswara Rao’nun vahşice katledilmesini kınayalım! 29 Kasım-5 Aralık arasında protesto haftasına ve 4-5 Aralık’taki 48 saatlik “Bharat Bandh”a (Hindistan’da uygulanan bir çeşit genel grev biçimi; ç.n.) katılalım! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 Kasım 2011, Hindistan devrimci hareketinin tarihinde kara bir gün olarak kalacak. Batı Bengal Başbakanı Mamata Banerjee ile danışıklı biçimde, CPI’nın (Maoist) “en büyük iç güvenlik tehdidi” olduğuna dair bir patırtı çıkaran faşist Sonia-Manmohan-Pranab-Chidambaram-Jairam Ramesh egemen kliği, iyi planlanmış bir komplo ile yoldaş Mallojula Koteswara Rao’yu sağ yakaladıktan sonra öldürdü. 1 Temmuz 2010’da partimiz sözcüsü Yoldaş Azad’ı öldüren bu klik, bir kez daha ağını attı ve kana susamışlığını giderdi. İktidara gelmeden önce Yoldaş Azad’ın katledilmesine dair timsah gözyaşları döken Mamata Banerjee, iktidara gelmesinin ardından bir yandan müzakere oyunları sahnelerken, bir başka en üst lider olan Yoldaş Koteswara Rao’yu öldürdü ve böylece halk düşmanı, faşist görünüşünü tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi. Merkezi istihbarat teşkilatı ajanları ve Batı Bengal ve Andra Pradeş’in katil istihbarat ajanları, iyi planlanmış bir komplo ile peşine düştüler ve ortak bir operasyonla alçakça bir biçimde öldürdüler, şimdi de çatışmaya dair düzmece bir hikâye yayıyorlar. Hindistan içişleri Bakanı R.K. Singh bile çatışmada kimin öldüğünün tam olarak kesin olmadığı yalanını söylerken, aynı zamanda bunun Maoistlere büyük bir darbe olduğunu açıkladı. Böylece cinayetlerinin ardındaki komplolarını apaçık biçimde ele verdi. Ezilen halklar, kullanılan egemen sınıfları ve onların, devrimci hareketin en üst önderliğini öldürerek Maoist Parti’yi yok edebileceği hayalini kuran emperyalist efendilerini kesinlikle mezara gönderecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prahlad, Ramji, Kishenji ve Bimal’de parti içinde ve halk arasında çok sevilen Yoldaş Koteswara Rao, Hindistan devrimci hareketinin önemli liderlerinden biridir. 37 yıldan bu yana ezilen kitlelerin kurtuluşu için savaşırken silahını hiçbir zaman bırakmayan ve inandığı ideoloji uğruna hayatını ortaya koyan yorulmak bilmeyen savaşçı, 1954 yılında Andra Pradeş, Kuzey Telangana’ndaki Karimnagar bölgesinin Peddapally kentinde doğdu. Bir özgürlük savaşçısı olan babası Late Venkataiah ve ilerici görüşlere sahip annesi Madhuramma tarafından büyütülen Koteswara Rao, çocukluğundan beri yurduna ve yurdunun ezilen kitlelerine yönelik sevgiyi özümsedi. 1969’da Peddapally kentinde lise öğrencisiyken, tarihsel ayrılıkçı Telangana hareketine katıldı. Karimnagar’daki SRR Koleji’nde üniversite öğrenimini gördüğü esnada, şanlı Naxalbari ve Srikakulam hareketlerinden ilham alarak devrimci harekete dahil oldu. 1974 yılında partinin aktif bir üyesi olarak çalışmaya başladı. Kara olağanüstü hâl dönemi boyunca, zamanının birçok kısmını cezaevinde geçirdi. Olağanüstü hâlin kaldırılmasının ardından Karimnagar bölgesinde parti örgütleyicisi olarak çalışmaya başladı. Partinin “köylere gidin” kampanya çağrısına yanıt verdi ve köylere giderek köylü sınıfı ile ilişkilerini geliştirdi. 1978’de köylü hareketinin ‘Jagityal Jaitrayatra’ (Jagityal’in Zafer Yürüyüşü) ayaklanmasında önemli rol oynayanlardan biri oldu. Bu süreçte, Hindistan Komünist Partisi’nin (Marksist-Leninist) Adilabad-Karimnagar birleşik bölge komitesine üye seçildi. Üyesi olduğu komite 1979’da iki ayrı bölge komitesine ayrıldığında Karimnagar bölge komitesi sekreteri oldu. Andra Pradeş eyaleti 12. parti konferansına katıldı, eyalet komitesine seçildi ve komite sekreterliği gibi sorumluluklar aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1985’e kadar, Andra Pradeş eyalet komitesi önderliğinin parçası olarak hareketin tüm eyalete yayılmasında ve gerilla alanı perspektifiyle ilerleyen Kuzey Telangana hareketinin oluşturulmasında kritik rol aldı. Dandakaranya hareketinin yayılmasında ve gelişmesinde büyük rol oynadı. 1986’da Dandakaranya’ya aktarıldı ve Orman Komitesi üyeliği gibi sorumluluklar aldı. Gerilla birliklerine ve Dandakaranya’nın Gadchiroli ve Bastar alanlarındaki halka liderlik yaptı. 1993’te Merkez Örgütlenme Komitesi’ne üye olarak seçildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-n4JY78vfyZQ/TteuMOuJR2I/AAAAAAAABK8/plmGPkHIVgI/s1600/funaral.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 212px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-n4JY78vfyZQ/TteuMOuJR2I/AAAAAAAABK8/plmGPkHIVgI/s400/funaral.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681200980084475746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1994’ten bu yana, temel olarak Batı Bengal’in de içinde olduğu Hindistan’ın doğu ve kuzey bölgelerinde devrimci hareketi yaymaya ve geliştirmeye çalıştı. Özellikle, Batı Bengal’daki Naxalbari hareketin yenilgisinin ardından dağılan devrimci güçlerin birleştirilmesinde ve buradaki devrimci hareketin diriltilmesindeki rolü olağanüstüdür. Bengal’in ezilen kitleleriyle ve devrimci kampın çeşitli gruplarıyla derinden haşır neşir oldu, Bangla dilini azimle öğrendi ve oradaki halkın kalbinde silinmez bir iz bıraktı. Değişik devrimci gruplarla birliği sağlamak ve partiyi güçlendirmek için yorulmaksızın çalıştı. Yoldaş Koteswara Rao, eskiden var olan Hindistan Komünist Partisi’nin (ML) (Halk Savaşı) Tüm Hindistan Özel Konferansı’ndan merkez komite üyesi olarak seçildi. 1998’de Halk Savaşı ile Parti Birliği arasında birlik sağlamak için gayret etti. Hindistan Komünist Partisi’nin (ML) (Halk Savaşı) 2001’deki parti kongresinde bir kez daha merkez komiteye ve politbüroya seçildi. Kuzey Bölgesel Büro sekreterliği gibi sorumluluklar aldı ve Bihar, Jharkhand, Batı Bengal, Delhi, Haryana ve Pencap’daki devrimci hareketlere önderlik yaptı. Bununla eşzamanlı olarak Halk Savaşı (PW) ile Hindistan Maoist Komünist Merkezi (MCCI) arasındaki birlik görüşmelerinde kilit rol oynadı. İki partinin 2004 yılında birleşmesinin ardından oluşturulan birleşik merkez komite ve politbüronun üyesi olarak hizmette bulundu ve Doğu Bölgesel Büro üyesi olarak çalıştı. Öncelikli olarak Batı Bengal eyalet hareketine yoğunlaştı ve Doğu Bölgesel Büro sözcülüğünü sürdürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaş Koteswara Rao, parti dergilerinin yayımlanmasında ve parti içi politik eğitim alanında belirgin rol oynadı. ‘Kranti’, ‘Errajenda’, ‘Jung’, ‘Prabhat’, ‘Vanguard’ ve diğer parti dergilerinin yayımlanmasında payı oldu. Batı Bengal’de muhtelif devrimci dergilerin yayımlanmasında da oynadığı özel bir rol vardı. Bu dergilerde birçok teorik ve politik makale kaleme aldı. Politik Eğitim Alt Çalışma Grubu’nun (SCOPE) üyesiydi ve parti kadrolarına Marksizm-Leninizm-Maoizmin öğretilmesinde belirleyici rol oynadı. Tüm bir parti tarihinde devrimci hareketin genişletilmesinde, parti belgelerinin zenginleştirilmesinde ve hareketin geliştirilmesinde unutulmaz bir role sahip oldu. Ocak 2007’de Birlik Kongresi-9. Parti Kongresi’ne katılarak bir kez daha merkez komite üyeliğine seçildi ve politbüro ile Doğu Bölgesel Büro üyelikleri gibi sorumluluklar aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaş Koteswara Rao’nun, Batı Bengal’daki sosyal faşist CPM hükümetinin halk düşmanı ve şirket destekçisi politikalarına karşı 2007’den bu yana patlak veren Sindur ve Nandigram’daki halk hareketlerine ve özellikle Lalgarh’daki polis vahşetine karşı görkemli halk isyanının kabarmasındaki politik rehberliği önemlidir. Batı Bengal eyalet komitesine ve parti kadrolarına, bu hareketlere öncülük etmelerinde kılavuzluk yapmış ve diğer yandan da medya vasıtasıyla parti propagandasının yapılmasını da kendi inisiyatifiyle idare etmiştir. Chidambaram kliğinin, orta sınıfı müzakere ve ateşkes adı altında yanılttığı 2009 yılında, bunu teşhir etmek için önemli ölçüde çalıştı.  Halk savaşının öneminin yukarılarda tutulması ve geniş kitlelere devrimci politikaların kabul ettirilmesi konularında muazzam işler yaptı. Neredeyse 40 yıl süren bu büyük devrimci yolculuk, 24 Kasım 2011’de aniden sona erdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili halkımız! Demokratlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gaddar cinayeti kınayın. Bu, egemen sınıfların devrimci önderliği yok etmek ve halkı doğru rehberlikten ve proletarya önderliğinden mahrum bırakmak için kurduğu komplodur. Maoist hareketin, ülkenin Zameen, Jal ve ormanını çerez parasına emperyalist köpekbalıklarına satarak İsviçre bankalarında milyonlar saklayan büyük hırsızlar ve işbirlikçiler karşısındaki en büyük engel olduğu bilinen bir gerçektir. Son iki yılda gerçekleşen “Yeşil Av Operasyonu” isimli çok yönlü ve ülke çapındaki vahşi saldırı, tamamen bu amaca hizmet etmektedir. Soğukkanlı cinayet de bunun parçasıdır. Devrimci hareketi ve onun önderliğini gözbebekleri gibi korumak, yurtseverlerin ve ülkenin özgürlük sevdalısı halkının görevidir. Bu, ülkenin geleceğini ve gelecek nesilleri korumaktan başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaş Koteswara Rao, 57 yaşında bile gerilla hayatına genç bir insan gibi öncülük etti ve her gittiği yerde kadroları ve halkı büyük bir coşkuyla doldurdu. Yaşamı, daha genç nesillere özellikle büyük bir ilham kaynağı olarak hizmet edecektir. Saatlerce dinlenmeksizin birlikte çalıştı ve öğrendi, uzun mesafeli yolculuklar yaptı. Çok az uyudu, sade bir hayat sürdü ve çok çalışkandı. Her yaştan ve muhtelif toplumsal kesimlerden gelen insanlarla kolaylıkla haşır neşir olur ve onları devrimci coşku ile doldururdu. Hiç şüphesiz, Yoldaş Koteswara Rao’nun ölümü, Hindistan devrimci hareketi için büyük bir kayıptır. Koteswara Raso gibi cesur ve kendini adamış devrimcileri doğuran halktır ve halk hareketidir. Jagityal’dan Jungle Mahal’a kadar Koteswara Rao’nun devrimci ruhunu özümseyen işçiler, köylüler ve devrimciler, tüm ülkeye yaydığı devrimci rayiha ile kendilerini silahlandıranlar kesinlikle zafer yolunda Hindistan Yeni Demokratik Devrimi’ne öncülük edecektir. Emperyalistleri ve onların uşak toprak ağalarını, işbirlikçi bürokratik burjuvaziyi ve onların Sonia, Manmohan, Chidambaram ve Mamata Banerjee gibi temsilcilerini yok edeceklerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez komitemiz, ülke halkından 29 Kasım-5 Aralık haftasındaki protesto haftasına ve Yoldaş Koteswara Rao’nun vahşice katlini protesto amaçlı 4-5 Aralık’taki 48 saatlik ‘Bharat Bandh’ a riayet etmelerini rica ediyor. Mitingler düzenlemek, siyah rozetler takmak, yolları kesmek vb. protestolar icra etmelerini rica ediyoruz. Trenlerin, otoyolların çalışmamasını, ticari kuruluşların ve eğitim kurumlarının kapalı olmasını ve 4-5 Aralık’taki Bharat Bandh’ın parçası olarak her türlü ticari faaliyetin durmasını istiyoruz. Bununla birlikte sağlık hizmetlerini Bharat Bandh haricinde tutuyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abhay &lt;br /&gt;Hindistan Komünist Partisi&lt;br /&gt;Merkez Komitesi Sözcüsü"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Not:&lt;/span&gt; Kishenji ile yaklaşık 1.5 yıl önce yapılan bir söyleşi için &lt;a href="http://gercegingunlugu.blogspot.com/2010/03/maoistler-hukumeti-2050den-cok-once.html"&gt;tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://thenextfront.com/politics/press-statement-by-cpimaoist.html adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-2073971572894412837?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/2073971572894412837/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/cpi-maoist-lideri-kishenji-olduruldu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2073971572894412837'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2073971572894412837'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/12/cpi-maoist-lideri-kishenji-olduruldu.html' title='CPI (Maoist) lideri Kishenji öldürüldü'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-_SDrz9uvfhg/TteuFS0sA2I/AAAAAAAABKw/ne7x1APfxNI/s72-c/kkk1.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-5805485036818677785</id><published>2011-11-24T04:08:00.000-08:00</published><updated>2011-12-01T09:36:40.101-08:00</updated><title type='text'>John Bellamy Foster: Küresel yedek emek ordusu ve yeni emperyalizm</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-swE2isgNpHM/Ts4661WBt6I/AAAAAAAABKY/C7hEXR4uzD8/s1600/foster.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-swE2isgNpHM/Ts4661WBt6I/AAAAAAAABKY/C7hEXR4uzD8/s400/foster.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678540962587064226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Monthly Review dergisi editörü John Bellamy Foster, Monthly Review Kasım sayısında kapsamlı bir küreselleşme sürecinden yola çıkarak, kâr maksimizasyonu hedefi doğrultusunda sermayenin ve üretimin uluslararası transferine dair kapsamlı bir değerlendirmede bulundu. Foster; "ucuz emek cenneti" olarak görülen Çin ve benzeri ülkelerdeki yedek emek ordusunun bugünkü halinin sürekli olmayacağını ve uluslararası sermayenin/çokuluslu şirketlerin aşırı sömürü yolu ile sağladığı kârların sonsuza dek süremeyeceğine işaret ediyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son birkaç on yılda, kapitalist ekonomide üretim küreselleşmesi yönünde muazzam değişiklikler olmuştur. Üretimdeki ve hatta önceden küresel Kuzey’de yer almış olan hizmet üretimlerindeki -Kuzey’in önceden var olan üretiminin bir payı ile birlikte- artışın çoğu, bugün, ortaya çıkan bir avuç ekonominin hızlı endüstrileşmesini besleyen küresel Güney’e doğru açılmakta. Bu değişikliği 1974-75 ekonomik krizinden ve neoliberalizmin yükselişinden —ya da Doğu Avrupa ve Çin’in dünya ekonomisine olan uyumunun küresel kapitalist emek gücünde büyük bir artışa sebep olmasıyla 1980’lerde ve sonrasında patlamasından doğduğunu görmek alışılmıştır. Ancak, ele alacağız küresel bir ölçekte üretimin temelleri, 1950’lerde ve 1960’larda atılmıştı ve 1974’te ölen, çokuluslu şirketin başında gelen teorisyeni Stephen Hymer’ın eserinde çoktan anlatılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hymer’a göre, çokuluslu şirketler, belirli bir pazarın ya da sanayinin önemli hisselerini kontrol eden devasa bir şirketin tipik bir firma olduğu tekelci (ya da oligopol) modern sanayi yapısından gelişmiştir. Gelişimlerindeki belli bir noktada ( ve sistemin gelişiminde) bu büyük şirketler, yabancı şubelerin kontrolü ve mülkiyeti yoluyla tekelci çıkarlar arayarak—yerel pazarların ve maddelerin kolay erişimi ile birlikte-- zengin ekonomilerde merkezlerini oluşturdular, yurtdışına yayıldılar. Bu tür firmalar, ürünleri için uluslararası işbölümü kurumsal planlaması şeklindeki kendi içlerindeki yapıyı özümsediler. Hymer şöyle gözlemlemiştir: “Çokuluslu şirketler, uluslararası döviz örgütlenmesinin bir yolu olarak, pazar için yedektirler.” Üretimin uluslararası hale getirilmesine ve dünya ekonomisine artarak hükmedecek olan “uluslararası oligopol” sistemi düzenine merhametsizce sebep olmuşlardır. (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1975’te ölümünden sonra yayımlanan son yazısı “Uluslararası Politika ve Uluslararası Ekonomi: Radikal Bir Yaklaşım”da, Hymer, muazzam “gizli artık nüfus” konusuna ya da hem gelişmiş ekonomilerin arka bölgelerinde hem de “merdivenin altında çalışmak için sürekli akan artık nüfusu oluşturmak için yıkılabilecek” gelişmemiş ülkelerdeki yedek emek ordusu konusuna odaklanmıştır. Marx’a müteakip, Hymer “sermaye birikimi, bu yüzden, proletaryayı ilerletir” diyerek ısrar etmiştir. Gelişmiş kapitalist ülkelerle birlikte “iç yedek emek ordusu”na ilaveten geniş “dış yedek emek ordusu”, artık nüfusun devamlı hareketini iş gücüne çevirerek ve “böl ve yönet” süreciyle emeği küresel olarak zayıflatarak, çokuluslu sermayenin, üretimi uluslararası hale getirebileceği gerçek maddi temelini kurmuştur. (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, Hymer’ın eserini yakından göz önünde bulundurmak, günümüzde merkezi bir mesele haline gelen Kuzey’den Güney’e  “büyük küresel iş yönelimi”nin (3) bunların her birinin bir rol üstlendiği söylenebilmesine karşın uluslararası rekabet, sanayiden kaçış, ekonomik kriz, yeni iletişim teknolojileri -ya da küreselleşme ve finansallaşma gibi genel olaylar bile- kapsamında o kadar da anlaşılmadığı konusunu aydınlatmaya hizmet ediyor. Aslında, bu yönelimin çokuluslu şirketlerin küresel yayılımı ve dünya çapında üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesinden doğan tekelci sermayenin esas olarak uluslararası hale gelmesinin bir sonucu olarak görülmesi gerekir. Ayrıca bu, dünya çapında ücretlerin (varlık ve yokluk ile birlikte) kutuplaşmasının bütün bir sistemine bağlıdır. Bunun temeli de küresel yedek emek ordusundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ekonomisine artarak hükmeden uluslararası oligopoller, gerçek rekabetten kaçınıyorlar. Bunun yerine fiyat alanında dolap çeviriyorlar. Örneğin Ford, Toyota ve diğer önde gelen otomobil firmaları, son ürünlerinin fiyatında, birbirlerine fiyat kırarak satış yapmaya çalışmıyorlar -çünkü bunu yapmak, bütün bu firmaların kârını düşürecek olan yıkıcı bir fiyat savaşına neden olurdu. Fiyat rekabetiyle -ekonomik teorideki başlıca rekabet türü- çoğu bölüm yasaklandığı için, olgun bir pazarda veya sanayide kalan rekabetin iki ana şekli şunlardır: (1) ana üretim (emek ve hammadde) maliyetinde azalmayı gerektiren düşük maliyet yönetimi için rekabet ve (2) “tekelci rekabet” olarak bilinen, yani, pazarlama veya toplam satış çabasına yöneltilen oligopol rekabet. (4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası üretim açısından, dev şirketlerin kâr paylarını genişletmek için ve tekel derecelerini belirli bir sanayi ile kuvvetlendirmek amacıyla olası en düşük maliyet için gayret etmelerini anlamak önemlidir. Bu, oligopol rekabetin doğasından gelir. Harvard İşletme Okulu’ndan Michael E. Porter, 1980’de Rakip Strateji’de şöyle yazmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Düşük maliyet yönetimine sahip olmak, sanayisinde, firmanın ortalamanın üstünde kazanç sağlamasına neden olur. Bunun maliyet yönetimi, şirkete rakiplerden gelen rekabete karşı bir savunma sağlar, çünkü daha düşük maliyetler, rakiplerinin rekabet yoluyla kazançlarını yarıştırdıktan sonra hâlâ kâr sağladığı anlamına gelir… Düşük maliyet, girdi maliyeti artışıyla baş edebilmek için daha fazla esneklik sağlayarak güçlü tedarikçilere karşı savunma sağlar. Düşük maliyet yönetimine yön veren faktörler genellikle, ölçek ekonomileri ya da maliyet kârları açısından önemli iştirak zorluklarına da sebep verir. &lt;/span&gt;(5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşük maliyet yönetimi ve daha yüksek kâr payları arayışı, 1960’larda doğrudan yabancı yatırımların yaygınlaşmasıyla başlayarak, üretimin bir hayli fazla bölümünün “açıkta kalması”na yön vermiştir. Ancak bu, geniş bir düşük ücretli emek yaratmak amacıyla, üçüncü dünya ülkelerinde devasa potansiyel emek havuzlarının başarılı akışını gerektirdi. Son on yıllarda sermayeye uygun küresel emek gücünün genişlemesi esas olarak iki faktör sebebiyle meydana geldi: (1) topraklardan çiftçilerin çıkartılmasıyla kentteki gecekondu nüfusunun genişlemesi sonucunda endüstriyel tarım aracılığıyla küresel az gelişmiş ülkelerin büyük bir kısmının tarıma dayalı emeğinin düşürülmesi/çiftçilikten koparılması; ve (2) önceki “fiilen var olan sosyalist” ülkelerin emek gücünün dünya kapitalist ekonomisiyle birleşmesi. 1980 ve 2007 yılları arasında küresel emek gücü, Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, yüzde 63’lük bir artış ile 1.9 milyardan 3.1 milyara ulaştı--gelişmekte olan dünyada bulunan emek gücünün yüzde 73’ü ve tek başına Çin’de ve Hindistan’da yüzde 40’ı ile. (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelişmekte olan ülkeler”in (bazı Doğu Avrupa ülkelerini içerse de, burada küresel Güney’den bahsedilmekte) payındaki değişim, dünya sanayi istihdamında, “gelişmiş ülkeler” (küresel Kuzey) ile ilişkili olarak, Tablo 1’de görülebilir. Bu, Güney’in sanayi istihdamı paylaşımının 1980’de yüzde 51’den 2008’de yüzde 73’e kadar büyük ölçüde yükseldiğini gösteriyor. Birleşik Devletler’in toplam ithalatına oranla, gelişmekte olan ülkelerin ithalatı, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dörtten daha fazlasına katlamıştır. (7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Grafik 1.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sanayi İstihdamı Dağılımı, 1980-2008&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-kFSNckS8cyM/Ts40KlSObWI/AAAAAAAABKA/xMJOr6vklhA/s1600/grafik-1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 272px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-kFSNckS8cyM/Ts40KlSObWI/AAAAAAAABKA/xMJOr6vklhA/s400/grafik-1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678533536572665186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Notlar: “&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sanayi İstihdamı”, madencilik, imalat, kamu hizmetleri (elektrik, gaz ve su tedariki) ve inşaatı içeren geniş bir kategoridir. 2003’ten 2007’ye kadar, imalat ve madencilik, Birleşik Devletler’deki toplam sanayi istihdamın yüzde 58.1’ini bulurken, Çin’de oran, yüzde 75.2 idi. Bu nedenle, en büyük iki ekonomiye dayanarak, geniş “sanayi istihdamı” kategorisi sistemsel olarak, dünya imalat paylaşımının gelişmekte olan ülkelerdeki gelişme kapsamını daha azmış gibi gösterir. Ülkeleri “gelişmekte olan” (Güney) ve “gelişmiş” (Kuzey) olarak sınıflandırmak Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’ndan (UNCTAD) çıkmadır. Örnek, tüm dönemde 83 ülkenin ortalamasını almıştır ve ILO veri kullanılırlığına bağlı ülke-düzey dizisinde kopmalar olmuştur. Örneğin, veri sadece Hindistan için 2000 ve 2005 yıllarında mevcuttu ve bu iki yıl içindeki ani artışları açıklar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynaklar:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;ILO, “Key Indicators of the Labour Market (KILM), 6. Basım, Yazılım Paketi (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü, 2009); UNCTAD, “Ülkeler, Ekonomik Gruplamalar”, 28 Haziran 2011’de oluşturulan UNCTAD Online İstatistiki Veritabanı, http://unctadstat.unctad.org (Cenevre: İsviçre 2011)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu küresel mega trendlerin sonucu, bugün bir yandan aşağıda, küresel emek sonu gelmeyen düşük ücretlerle ve üretici istihdamın kronik yetersizliğiyle yüzleşirken, tepede yoğunlaşmış şirket kontrolüyle ve kârlarıyla bulduğumuz dünya ekonomisinin tuhaf yapısıdır. Olgun ekonomilerdeki durgunluk ve hasıl olan birikim finansallaşması, Morgan Stanley’den Stephen Roach’un “küresel emek arbitrajı” olarak sözlendirdiği şeyi, yani şirketler ve yatırımcıların büyük geri dönüşleriyle sonuçlanan uluslararası ücret hiyerarşisini sömürmekten gelen ekonomik ödül sistemini yürütmesine yardım ederek, bu eğilimleri pekiştirmiştir. (8) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki savımız, emperyalist sistemdeki (başka bir yerde tartıştığımız çok uluslu şirketin kendisinin analizi ötesinde) bu değişimleri anlamanın püf noktasının, küresel yedek ordusunun gelişiminde bulunması gerektiğidir—ilk fark edenlerden biri Hymer olan. Küresel kapitalist emek gücünün gelişiminin (mevcut yedek emek ordusu dâhil) üçüncü dünya işçiliğinin konumunu büyük ölçüde değiştirmesinin yanı sıra, ücret düzeylerinin durağan olduğu ya da bu veya başka sebeplerden dolayı düştüğü zengin ekonomilerdeki işçiliğe de bir etkisi olmuştur. Her yerde, çokuluslu şirketler, dünya çapında sermaye ve işçiliğin nispi durumlarını değiştirerek, böl ve yönet politikasını uygulamışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anaakım ekonomistler, bu değişimleri analiz etmekte pek yardımcı olmuyor. New York Times köşe yazarı Thomas Friedman tarafından geliştirilen küreselleşmenin Panglossyen (mantıksız derecede iyimser; ç.n.) bakış açısına göre, çoğu geleneksel ekonomistler küresel emeğin gelişimini, Kuzey-Güney iş değişimini ve uluslar arasındaki ekonomik farklılıkların (avantajlar/dezavantajlar) yok olduğu yer olan giderek yükselen “düz dünya”yı açıkça yansıttığı için uluslararası düşük ücret rekabetinin yayılmasını görüyorlar. (10) Geleneksel ekonomist tutumunu temsil eden Paul Krugman’ın belirttiği gibi: “Eğer politika oluşturanlar ve aydınlar, düşük ücret rekabetinin [gelişmiş ülkeler ve küresel ekonomi için] ters etkilerinin vurgulanmasını önemli buluyorlarsa, o zaman, en azından ekonomistler ve iş liderleri için de onlara hatalı olduklarını söylemek eşit derecede önemlidir. Burada Krugman’ın hatalı muhakemesi, ücretlerin daima verimlilik gelişimine göre düzenlendiği varsayımına temellendirilmiştir ve kaçınılmaz sonuç yeni bir dünya ekonomik dengesi olacaktır. (11) Her şey, tüm kapitalist dünyaların en iyisindeki, en iyisi için. Aslında, bu anlamda geleneksel ekonomist kampında endişeler varsa, göreceğimiz gibi, küresel emek arbitrajından gelen büyük kazanımların ne kadar süre korunabileceğine dair kaygılarla ilgili olmak zorunda. (12) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keskin bir tezatla, küresel emek arbitrajı olayının arkasında, Marx’ın “kapitalist birikimin mutlak genel yasası” geliştirilmesinde yeni bir küresel söylemin yattığını vurgulayan bir yaklaşım geliştirelim. Bu söyleme göre:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal refah, işler sermaye ve bunun gelişiminin enerjisi ve kapsamı ne kadar büyük olursa, proletaryanın mutlak hacmi, işçiliğinin verimliliği ve endüstriyel yedek emek ordusu da o kadar büyük olur… Fakat aktif emek ordusuna nispeten bu yedek ordusu ne kadar büyük olursa, sefaleti, işçilik şeklinde uğramak zorunda olduğu işkence miktarına ters oranda olan birleştirilmiş artık nüfusun hacmi o kadar büyük olur. Sonuçta, işçi sınıfının ve endüstriyel yedek ordusunun muhtaçlaştırılmış kısımları ne kadar kapsamlı olursa, resmi muhtaçlaştırma o kadar büyük olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır.&lt;/span&gt; (13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harry Magdoff ve Paul Sweezy’nin 1986’da belirttiği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bugünlerde… bu ‘yasa’nın hareket alanı tüm küresel kapitalist sistemdir ve bunun en görkemli dışavurumları, işsizlik oranlarının yüzde 50’ye ulaştığı ve yoksulluk, açlık ve açlıktan ölmenin artarak yerel hale geldiği üçüncü dünya ülkeleridir. Ancak, ileri düzeyde kapitalist milletler hiçbir şekilde bunun işleyişine bağışık değildir: 30 milyondan fazla kadın ve adam, mevcut emeğin yüzde 10’undan fazla, OECD ülkelerinde işsiz; ve en zenginleri olan Birleşik Devletlerin kendisinde, resmen tanımlanan yoksulluk oranları, periyodik ilerleme döneminde bile yükselmekte.&lt;/span&gt; (14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirminci yüzyılın sonlarının ve yirmi birinci yüzyılın yeni emperyalizmi, dünya sisteminin en tepesinde, tekel finans sermayesinin hükmü tarafından ve aşağıda ise büyük küresel yedek emek ordusunun ortaya çıkışı tarafından böyle nitelendirilmektedir. Bu geniş kutuplaşmanın sonucu, düşük ücret entegrasyonu, kapitalist üretimde yüksek derecede sömürülen işçiler ile Güney’den çıkarılan, “emperyalist rant”ın bir artışıdır. Bu daha sonra, yedek emek ordusunun büyümesi ve aynı zamanda sömürü düzeyinin artması için bir kaldıraç haline gelir. (15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Marx ve sermaye birikiminin genel yasası&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermaye birikiminin genel yasasına hitaben, ilk olarak Marx’ın taraflı yasasına yöneltilen yaygın bir yanlış anlamayı belirtmek önemlidir. Bağlamından koparılan bir ya da en fazla iki pasaja dayanarak, egemen çevre eleştirmenlerinin “fakirleştirme teorisi” ya da “yükselen sefalet doktrini” olarak sözlendirdikleri şeyi Marx’a atfetmek, bu eleştirmenler için alışıldık bir durumdur. (16) Bunun tasviri John Strachey’in 1956’da Çağdaş Kapitalizm adlı kitabında yapılır ki, bunun büyük kısmı bu noktada Marx’a tartışmaya adanmıştır. Strachey, tekrar tekrar Marx’ın, kapitalizm altında artmayacak gerçek ücretleri “tahmin ettiğini”, böylece işçilerin ortalama yaşam standartlarının sabit kalması veya düşmesi gerektiğini, bunu Marx’ın tarafında derin bir hata olarak sunarak münakaşa etmiştir. Ancak, Strachey, bu görüşü geliştiren tüm müteakip eleştirmenlerle birlikte, Kapital’daki (Komünist Manifesto’nun başlarındaki bir cümleyle beraber --Marx’ın ekonomiye dair çalışmalarından biri değil) taraflı bir cümleyi buna sözde kanıt göstermeyi başarmıştır. Bu yüzden, birinci cildin sonundaki “kamulaştıranların kamulaştırılması”ndaki meşhur özet paragrafında Marx (Strachey tarafından alıntılandığı gibi) şöyle yazmıştır: “Bu nedenle, kapitalist kodamanların (ki bunlar bu dönüşen sürecin tüm avantajlarını gasp eder ve tekelleştirirler) sayısında aşamalı bir eksilme olurken, buna karşılık olarak yoksulluk, baskı, köleleştirme, yozlaşma ve sömürüde artış meydana gelmektedir…” (17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaba bir fakirleştirme tezinin güçlükle çınlayan kanıtı! Marx’ın değindiği daha çok, sistemin, tepedeki nispeten daha az sayıda bireysel sermaye tarafından sermayenin giderek artan biçimde tekelleştirilmesi ve buna ilişkin aşağıdaki insanların fakirleşmesi arasında kutuplaşmasıdır. Bu pasaj, gerçek ücretlerle ilgili hiçbir şeyden bahsetmemiştir. Ayrıca, Strachey kasıtlı olarak alıntı yaptığının hemen öncesindeki, Marx’ın sadece zengin ülkelerdeki işçi sınıfıyla alakadar olmadığı, aksine tüm kapitalist dünya ile ve küresel işçi sınıfıyla—ya da onun söylediği gibi “dünya pazar ağındaki tüm insanların karışımı ve bununla birlikte kapitalist rejimin uluslararası karakter gelişimi”- ilgilendiğini belirttiği cümleyi hariç tutmuştur. Aslında, Roman Rosdolsky, “Marx’ın Kapital’ini Yapma”da, “fakirleştirme teorisi”ne “gerçeğin özü”, insan sefaletinde olan mutlak artışa doğru bu tür eğilimlerin iki çevrede bulunduğunu, birincisinin (geçici) krizin tüm zamanlarında, ikincisinin (kalıcı) ise dünyanın sözde gelişmemiş bölgelerinde bulunduğunu yazmıştır. (18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakirleştirmenin kaba bir teorisinden uzak olmakla, Marx’ın genel yasası, sermaye birikiminin nasıl meydana geleceğini açıklamaya yönelik bir teşebbüstü: yani, iş talebindeki büyümenin, kârları sıkıştıracak ve birikimi kesecek olan ücretlerde neden devamlı bir yükselişe yol açmadığı. Dahası, şunu açıklamaya hizmet etmiştir: (1) işsizliğin kapitalist sistemde oynadığı işlevsel rolü; (2) krizin bütün olarak işçi sınıfına bu kadar yıkıcı olmasının nedeni ve (3) nüfusun büyük bir kısmının muhtaçlaştırılmasına yönelik eğilim. Bugün bu, en büyük önemini “küresel emek arbitrajı” hesabında taşır, yani, büyük tekel kazançlarının sermaye kazanımları ya da işçiliğin küresel hareketsizliğinden çıkar sağlama için dünyanın gelişmemiş bölgelerine belli üretim sektörlerini naklederek emperyal rant ve küresel Güney’in birçoğunda asgari (ya da asgarinin altında) ücretin varlığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fredric Jameson’ın son zamanlarda “Kapitali Temsil Etmek”te belirttiği gibi, Marx’ın birikimin genel yasasına yönelik İkinci Dünya Savaşı sonrasının erken döneminde yapılan “alaya” rağmen, “bu…artık bir alay malzemesi değil.” Daha çok, genel yasa “dünya çapında Kapital’in günümüz gerçekliğine” ışık tutuyor. (19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx’ın tezine yakın bir inceleme yapmak bu nedenle önemlidir. Marx, birikimin genel yasasıyla ilgili en çok bilinen yegâne açıklamasında şöyle yazmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Nispeten sermaye biriktikçe, işçinin durumu, ödemesi yüksek ya da düşük olsun, kötüleşmeli… Birikimin enerjisi ve kapsamıyla denk olarak ilgili artık nüfusu her zaman bağlayan yasa, işçiyi sermayeye, Hephaestus’un Prometheus’u taşa bağlamasından daha kesin olarak perçinler. Bu, servet birikimiyle uyumlu olarak, sefalet birikimini gerekli bir durum haline getirir. Bu nedenle, bir kutuptaki birikim, aynı zamanda karşı kutuptaki sefalet, işçilik, kölelik, cehalet, vahşet ve ahlaki yozlaşmanın birikimidir, yani, sermaye olarak kendi ürününü üreten sınıfın tarafında.&lt;/span&gt; (20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedek emek ordusu veya “göreli artık nüfus” ve sermaye birikiminin arasındaki “eşitliğe” dikkat çekerek, Marx, “normal” şartlar altında, birikimin büyümesinin çok sayıda işçinin çıkarılmasıyla sonuçlandığı takdirde engellenmeden ilerleyebileceğini savlıyordu. İşçilerin ortaya çıkan “artıklığı”, birikimi durdurmaya sürükleyecek gerçek ücretlerdeki gereğinden fazla artışa doğru bir eğilimi engeller. O halde “fakirleştirmenin” kaba bir teorisinden çok, birikimin genel yasası, kapitalizmin, işsizlerden oluşan yedek emek ordusunun devamlı nesli aracılığıyla, üstteki göreli zenginlikle aşağıdaki göreli yoksulluk arasında kutuplaşmaya doğal olarak eğilimli olmasına ışık tutmuştur -çalışan işçilerin sömürü oranındaki artış için büyük bir kaldıraç teşkil ederek, ikincide yer alma tehdidi ile. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx, genel yasayı ele alışına doğrudan gözlemlemeyle başlamıştır, belirttiğimiz gibi, sermaye birikimi, diğer her şeyin eşit olmasıyla, emek talebini artırmıştır. Bu emek talebinin mevcut işçi tedariki ile ilişki kurmasını ve böylece kârları sıkıştırmak ve ücretleri yükseltmesini önlemek için, çıktının herhangi belirli bir düzeyinde gereksinim duyulan emek miktarını düşürecek karşı bir kuvvetin varlığı lazımdı. Bu esas olarak, doğuran teknoloji ve yeni sermaye girişiyle emek verimliliğindeki artışlarla, emeğin yerinden edilmesiyle elde edildi. (Marx özellikle, esas olarak nüfus artışı tarafından belirlenen emeği öngören klasik “ücretlerin tunç kanunu”nu reddetmişti.) Bu yolda, “üretim araçlarını sürekli kökten biçimde değiştirerek” kapitalist sistem, daha az sıklıkla olmamakla birlikte, aktif emek ordusundakilerle iş için rekabet eden yedek emek ordusunu ya da göreli artık nüfusu çoğaltabilir. Marx, “Durgunluk ve ortalama refah dönemleri esnasında, endüstriyel yedek emek ordusu, aktif emek ordusuna bastırır; hararetli faaliyet ve aşırı üretim dönemleri esnasında ise hak taleplerine gem vurur. Göreli artık nüfus bu nedenle, işe yaradığı emeğin arz talep kanunukarşısında geri plandır. Bu, bu yasanın faaliyet alanını, kapitalin işçileri sömürmeye ve hükmetme becerisine kesinlikle uygun olan sınırlarına hapseder” demiştir. (22)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer birikimin bu önemli kaldıracı korunacaksa, yedek emek ordusunun (eğer artış yoksa) aktif emek ordusuna sürekli bir oranda kalması için devamlı olarak doldurulması gerektiğini söyleyerek devam etmiştir. Generaller, orduları “askere toplayarak” savaşları kazandılarsa, kapitalistler de “işçi ordusunu işten çıkararak” kazanmışlardır. (23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx’ın iyi bilinen sermayeyi yoğunlaştırma ve merkezileştirme analizini, birikimin genel yasası tezinin bir bölümü olarak geliştirdiğini belirtmek önemlidir. Bu yüzden, daha büyük ve daha az sermayeyle ekonomiye hükmedilmesine yönelik eğilim, yedek emek ordusunun büyümesinin olduğu kadar genel yasayla ilgili ayrıntılı tezinin bir parçasıdır. İki süreç birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. (24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx’ın yedek emek ordusunun çeşitli bileşenlerinde meydana gelen analizi karmaşıktı ve onun zamanı için istatistiki olarak ilişkili kategoriler olan kapsamlılık ve sağlamlığı bir arada amaçlıyordu. Bu sadece “tamamen işsiz” olanları değil, aynı zamanda “kısmen çalışan” olanları da kapsıyordu. Bu nedenle, göreli artık nüfus, “bütün şekillerde mevcuttur” diye yazmıştır. Yine de, keskin ekonomik kriz dönemleri dışında, göreli artık nüfusun üç ana şekli vardı: değişken, gizli ve durgun. Bunun en üstünde, yedek emek ordusunun çok daha fazla unsurunu saklayan resmi yoksulluğun sağlam bir ek alanı vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişken nüfus, birikimin normal iniş ve çıkışları yüzünden ya da teknolojik işsizlikten kaynaklanan çalışmayan işsizlerden oluşurdu: son zamanlarda çalışmış ama şu anda çalışmayan ve yeni iş arama sürecinde olan insanlar. Burada Marx, sürekli daha genç, daha ucuz işçi arayan sermaye ile, istihdamın yaş yapısını ve işsizliğe olan etkilerini ele almıştır. Çalışma süreci o kadar sömürücüydü ki, işçiler fiziksel olarak hızlıca tükeniyorlardı ve oldukça erken bir yaşta, çalışma hayatları doğru dürüst bitmeden ıskartaya çıkarılıyorlardı. (25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gizli yedek emek ordusu, Marx’ın yazdığına göre, kapitalist üretim tarafından ele geçirilir geçirilmez emek talebinin “mutlak bir şekilde düştüğü” tarımda bulunuyordu. Bu nedenle, geçimlik tarımdan kentlerdeki sanayiye işçiliğin “sürekli bir akımı” vardı: “Kentlere olan devamlı hareket, kırsalda, devamlı gizli bir artık nüfusu önceden varsayar ki bunun da kapsamı sadece dağılım kanallarının açık olduğu istisnai zamanlarda görülür. Tarım işçisinin ücretleri bu nedenle minimuma indirgenir ve o her zaman yoksulluğun bataklığında tek ayak üstünde durur.” (26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedek emek ordusunun üçüncü ana şekli olan durgun nüfus, Marx’a göre, “aşırı derecede düzensiz istihdamıyla aktif yedek ordusunun bir parçasını” oluşturmuştur. Bu, bütün yarı zamanlı, serbest (ve bugün informal olarak adlandırılan) işçiliği içerir. Bu kategorideki ücretlerin “işçi sınıfının ortalama normal düzeyinin altına batmakta olduğu” söylenebilir (başka bir deyişle, emek gücünün altına). İşte burada yığının şişmesi büyük çapta sanayi ve tarım tarafından “ ‘fazlalık’ yapılanlarla” sonlanmıştır. Aslında, bu işçiler “[işçi] sınıfında yedek emek ordusunun diğer unsurlarından daha genel bir artışın” “nispeten daha büyük bir parçasını” temsil etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durgun yedek ordusunun en büyük kısmı, imalat adına taşeron organlar tarafından uygulanan ve sözde “ucuz işçilik” tarafından hükmedilen, başlıca kadınlar ve çocuklar olmak üzere, “metris”ten oluşan “modern domestik sanayi”de bulunması gerekirdi. Böyle taşeron işçiler, çoğu zaman bir sanayideki fabrika işinden ağır geliyordu. Örneğin, Londonderry’deki bir gömlek fabrikası 1000 işçi alıyordu fakat ayrıca kırsal kesimde buna bağlı 9000 taşeron işçi bulunuyordu. Burada “ekonominin en kanlı yanı” açığa çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx’a göre, fakirlik “ilgili artık nüfusun en düşük tortusunu” oluştururdu ve tüm işçi nüfusunun “varlığın en istikrarsız… durumu”nun en belirgin olduğu yer burasıydı. “Fakirlik, aktif emek ordusunun hastanesi ve endüstriyel yedek ordusunun ölü ağırlığıdır” diye yazmıştır. Asıl “lümpen proletarya” ya da “serseriler, suçlular, fahişeler” vs. ötesinde, yoksulların üç kategorisi vardı. İlki, çalışabilenler ve iş talebinin en çok olduğu zamanda, endüstriyel refahın her döneminde fakirlerin sayısının düşüşünü yansıtanlardı. Bu sadece refah zamanlarında işe alınan yoksul maddeler, aktif emek ordusunun bir uzantısıydı. İkincisi, kapitalist sistemde yayılma dönemlerinde büyük rakamlarla sanayiye çekilen yetimleri ve fakir çocukları içerirdi. Üçüncüsü, “cansız, kaba ve çalışamayacak durumda olanları, özellikle uyum sağlamak için yetisizliklerine, iş bölümünden kaynaklanan bir yetisizlik, dayanamayan insanları; işçinin ortalama yaşam süresinin ötesinde yaşamış insanları ve madenlerin, kimyasal işçilerin, vs. tehlikeli makinelerinin büyümesiyle sayıları artan sanayi kurbanlarını, hırpalanmışları, hastaları, dulları vs.” içine alırdı. Bu tür fakirlik, kapitalizmin kendisinin bir yaradılışıydı “fakat kapital genellikle bu [sosyal maliyetleri] kendi omuzlarından, işçi sınıfına ve önemsiz burjuvaya nakletmeyi çok iyi bilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel yedek ordusunun tüm kapsamı, çok daha fazla işçilerin geçiçi olarak istihdama sürüklendiği ekonomik refah dönemlerinde çok belirgindi. Bu yabancı işçileri içerirdi. Yukarıda bahsedilen yedek ordularının bölümlerine ilaveten, Marx, zirve üretim dönemlerinde İrlandalı işçilerin İngiliz sanayisinin istihdamının içine çekildiğini belirtmiştir—öyle ki İngiliz üretiminin ilgili artık nüfusunun bir bölümünü oluşturmuşlardır. İş döngüsünün zirvesinde aktif emek ordusunun yedek ordusunun büyüklüğüne nispeten geçici azalma, ortalama değerlerinin ve kar sıkıştırmanın üstünde ücretler çekmede etkili olmuştur—fakat Marx tekrar tekrar gerçek ücretlerdeki bu tür artışların karlılıktaki krizin baş nedeni olmadığını ve hiçbir zaman da sistemin kendisine bir tehdit oluşturmadığını göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ekonomik kriz sırasında, aktif emek ordusundaki birçok işçi kendileri, normal yedek ordusunun en üstündeki işsiz sayısını artırma yoluyla, “fazlalık” yapılırlardı. Böyle dönemlerde, ilgili artık nüfusun ağırlığı, ücretleri ortalama değerlerinin aşağısına çekmeye eğilimli olurdu( şöyle ki, tarihi olarak emek değerinin belirlenmesi).  Marx’ın kendisinin de söylediği gibi, “Üretimde durgunluk işçi sınıfının bir kısmını aylak eder ve böylece çalışan işçileri ücretlerde düşüşü, hatta ortalamanın altında bir düşüşü, kabul edecekleri konumlara yerleştirir.” Böylece, ekonomik kriz zamanlarında, yedek ordusunu ve aktif emek ordusunu içine alan organik bir bütün olarak işçi sınıfı, açlığa ve hastalığa dayanamayan birçok insanla korkunç konumlara yerleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx politik ekonomi eleştirisini tamamlayamamış ve sonuç olarak planlanan dünya ticareti üzerine olan cildini asla yazmamıştır. Yine de, birikimin genel yasasını nihayetinde dünya seviyesine uzandığını gördüğü açıktır. Zengin ülkelerde bulunan sermayenin daha ucuz yurtdışı işçiliğinden—ve geniş artık iş havuzlarının varlığı tarafından olası hale getirilen dünyanın gelişmemiş bölümlerinde sömürünün daha yüksek düzeylerinden (ve üretimin kapitalist olmayan biçimleri) çıkar sağlayacağına inanmıştır. 1867’de (Kapital’in ilk cildinin yayımlandığı yıl) Birinci Uluslar arası Lausanne Kongresi’ndeki konuşmasında, şöyle belirtmiştir: “İngiliz işçi sınıfı tarafından sürdürülen bir çalışma gösteriyor ki işçilerine karşı çıkmak için, işverenler ya işçileri yurtdışından getiriyorlar ya da ucuz emeğin olduğu ülkelere imalatı naklediyorlar. Bu ilişkiler durumunda, eğer işçi sınıfı başarı şansıyla mücadelesine devam etmeyi arzuluyorsa, ulusal organizasyonlar uluslar arası olmalıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşit olmayan değişim gerçekliği, Marx’ın sözleriyle, “fakirlerin değişimle kazandığı yerde bile zengin ülkeler fakir olanları sömürür,” hem Ricardo hem de J.S. Mill’de bulunabilecek olan klasik ekonominin temel, bilimsel bir ilkesidir. Bu daha yüksek çıkarlar, fakir ülkelerdeki işçiliğin ucuzluğuna bağlıydı—ki bu az gelişmişliğe ve görünürde sınırsız iş tedarikine atfedilebilir (her ne kadar zorla işçilik olsa da). Mrx şöyle gözlemlemiştir: “Çıkar oranı, gelişimin daha düşük derecesi adına genellikle orada[kolonilerde] daha yüksektir ve işçilik sömürüsü de köle, ırgat vs. kullanımıyla böyledir.” Bütün ticaret ilişkilerinde, zengin olan ülke, “tekel çıkarlar”(ya da sömürge kiraları) etkisinde olanı çıkartmak için bir konumda bulunurdu çünkü “daha fakir olan ülke, aldığından daha fazla nesnelleştirilmiş işçilik verir.” Böylece, kazançların ve kayıpların eşitleştirildiği tek bir ülkeye karşı olduğu için, Marx’a göre bir ulusun diğerini “aldatması” oldukça mümkün ve aslında yaygındı. İlgili artık nüfusun büyümesi, özellikle küresel düzeyde, Marx’ın anlayışına göre, sömürü oranını artrmada o kadar güçlü bir etkiyi temsil ediyordu ki, çıkar oranının düşüşü için bir eğilime karşı ve “ve onu felç edebilecek kısımda” büyük bir “karşı ağırlık” olarak görülebilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizm hakkında Marx’ın yedek ordusunun analizlerine yararlı eklemeler yapan bir klasik Marksist teorisyen de Rosa Luxemburg’tu. Kapital Birikimi’nde, birikimin devam etmesi için, “sermayenin kısıtlama olmaksızın dünya emeği harekete geçirebilme yetisinde olması gerektiğini” tartışmıştır. Luxemburg’a göre, Marx, gereğinden fazla “kapitalist gelişimin yüksek düzeyini içeren İngiliz konumlarından etkilenmiştir.” Tarmda gizli rezerve ithafta bulunmuş olmasına rağmen, yedek ordusunun tanımında üretimin kapitalist olmayan şekillerinden(çiftçilik gibi) artık işçilik çekmeyi ele almamıştır. Ancak, küresel birikim için artık işçiliğin bulunması gereken asıl yer burasıydı. Luxemburg, Marx’ın Kapital’inde genel yasasının tartışmasına müteakip bölümde “sözde ilkel birikimi” ele alışındaki kamulaştırmayı tartışmasının doğru olduğunu kabul etmiştir. Fakat bu tartışma temel olarak “kapitalin başlangıcı” ile ilgiliydi ve çağdaş şekilleriyle ilgili değildi. Bu sebeple, yedek ordusu analizinin, kapitalist olmayan işçiliğin “sosyal rezervuarını” göz önünde bulundurmak için küresel bağlamda uzatılması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Küresel emek arbitrajı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx, durmadan büyüyen bir pazarın, kapitalist üretim biçiminin “içsel gereksinimi” olduğunu ileri sürmüştür. Bu içsel gereksinim, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında tekelci kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte yeni bir anlam kazanmıştır. Çokuluslu şirketlerin ortaya çıkışı, bunun ilk olarak dev petrol şirketlerinde ve yirminci yüzyıl başlarında bir avuç başka firmada görülmesi, daha sonrasında ise İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda yaygın bir fenomen haline gelmesi, dünya çapında sermayenin bir noktada toplanması ve merkezileşmesinin ürünüydü; ancak dünya emeğinin ve üretiminin de dönüşümünü eşit ölçüde gerektirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsak, ekonomistler, özellikle de solda olanlar, büyük firmaların hangi yöntemle dünya üretimini ve çalışma koşullarını yeniden yapılandırdığını anlamaya çalışırken 1970’lerin başında ortaya çıkan “küreselleşme”nin bugünkü konseptine neden olan, dünya ekonomisi üzerindeki artan çokuluslu şirket egemenliğiydi. (36) Bu, 1970’lerin başıyla birlikte gün gibi ortadaydı –sadece Hymer’in kitabında değil, Richard Barnet ve Ronald Müller’in 1974’te yayımlanan ve şunları savundukları etkileyici “Küresel Erim” kitaplarında da öyleydi: “Küresel şirketin ortaya çıkışı, oligopol kapitalizmin küreselleşmesini temsil eder. Bu, dünya ekonomisini, birbirleriyle pazarın geleneksel kurallarına göre rekabet etmeyen birkaç yüz ticari teşebbüsün hemen hemen tam kontrolü altına sokan bir tek noktada toplama ve uluslararasılaştırma sürecinin doruk noktasıydı.” Dahası, emeğin bu işe bulaştırılması da muazzam düzeydeydi. Oligopolistik rekabetin, nasıl şu anda dünya çapında en düşük birim emek maliyetini aramak anlamına geldiğini açıklayan Barnet ve Müller, bunun “az gelişmiş bir ülkede ihracat düzlemi haline gelen ve Avrupalı ve Japon rakipleri gibi ABD şirketleri için de faaliyet gereksinimi halini alan bir ‘seyyar’ mağaza yarattığını” ileri sürmüşlerdir. (37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yarım yüzyıl boyunca bu küresel oligopoller, üretimin bütün kısımlarını zengin/yüksek ücretli ülkelerden yoksul/düşük ücretli ülkelere taşımışlar, küresel düşük maliyet mevzisi arayışıyla, dünya emeğine yönelik böl ve yönet yaklaşımıyla küresel çalışma koşullarını değiştirmişlerdir. eneral Electric, Exxon, Chevron, Ford, General Motors, Proctor and Gamble, IBM, Hewlett Packard, United Technologies, Johnson and Johnson, Alcoa, Kraft ve Coca Cola gibi önde gelen ABD çokuluslu şirketleri, şu anda ABD’de istihdam ettiklerinden daha fazla işçiyi ülke dışında istihdam ediyorlar –hatta taşeronlar vasıtasıyla istihdam ettikleri muazzam sayıda çalışanı bu sayıya katmaksızın böyle. Nike ve Reebok gibi bazı başlıca şirketler, –yurt içinde çalışanları tamamen yönetim, ürün geliştirme, pazarlama ve dağıtım faaliyetleriyle sınırlandırarak- üretim işgücünün yüzde 100’ünü üçüncü dünya ülkelerindeki taşeronlara dayandırıyorlar. (38) Sonuç, gelişmemiş ülkelerin nüfusunun yabancı çokuluslu şirketlerin dikte ettiği koşullarda çalışan büyük kısmının, çoğu kez rizikolu koşullar altında proleterleşmesi olmakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, dünya seviyesinde emeğe iki gerçeklik yön veriyor: biri küresel emek arbitrajı veya emperyal rant sistemi. Diğeri ise aşırı sömürücü dünya sistemini olanaklı kılan devasa bir küresel yedek emek ordusunun mevcudiyeti. “Emek arbitrajı”, The Economist dergisi tarafından çok basit biçimde “ülke dışındaki, özellikle de yoksul ülkelerdeki düşük ücret avantajını kullanmak” şeklinde tanımlanmıştır. Marx’ın dediği gibi, bu, o nedenle bir ülkenin diğerini, yoksul ülkedeki çok daha yüksek emek sömürüsüne bağlı olarak “kazıkladığı” eşitsiz bir değişim sürecidir. (39) Çin’in endüstrileşmiş Pearl Nehri Deltası bölgesindeki üretime dair 2005 yılında yapılan bir çalışma, kimi işçilerin durmaksızın 16 saate kadar çalışmaya zorlandıklarını ve dayağın, işçi disiplininin bir aracı olarak rutin biçimde kullanıldığını ortaya koymuştu. Aşağı yukarı 200 milyon Çinli de yılda 100 binden fazla can alan tehlikeli koşullarda çalıştıklarını söylemişti. (40) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel Güney’de üretimin büyümesinin ardında, büyük oranda böylesi bir aşırı sömürülme yatıyor. (41) Bunun, ortaya çıkan bazı ekonomilerin hızlı ekonomik büyümesinin temeli olduğu gerçeği, sistemin merkezindeki sermaye ve çokuluslu şirketler için olağanüstü devasa rantlar doğurduğu (sağladığı) gerçeğini değiştirmez.  Çalışma ekonomisti Charles Whalen’ın yazdığı gibi: “Üretimi dışarıya taşımadaki birincil etken, emek maliyetini düşürme arzusudur… ABD merkezli bir fabrikada saati 21 dolardan çalıştırılan bir işçinin yerine saatte 64 cent alan Çinli bir fabrika işçi koyulabilir. Şu anda üretimi dışarıya taşımanın gerçekleşmesinin başlıca sebebi bunun olabilmesidir.” (42)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte, küresel emek arbitrajı sisteminin, küresel tedarik zinciri aracılığıyla nasıl meydana geldiği aşırı derecede karmaşık. PC montajcısı DELL, dünya genelindeki çeşitli ülkelerde bulunan 300 farklı tedarikçiden aşağı yukarı 4500 parça satın alıyor. (43) Asya Kalkınma Bankası’nın 2010 yılında iPhone üretimine dair çalışmasında işaret ettiği gibi: “Bugün, imal edilmiş bir ürünün net biçimde küresel pazarın neresinde yapıldığını belirtmek neredeyse imkânsız. İnsanların iPhone’un arkasında California’da Apple tarafından tasarlanmış, Çin’de toplanmıştır ibaresini okuyabilmesini nedeni bu.” iPhoneların arkasındaki her iki açıklama da harfiyen doğru olsa da, her ikisi de gerçek üretimin nerede gerçekleştiği sorusunu yanıtlamaz. Apple, iPhone’u kendisi imal etmez. Aksine, gerçek imalat (yani yazılım ve tasarımı hariç her şey) esasen ABD dışında gerçekleşir. iPhone parçaları ve bileşenlerinin üretimi esasen Japonya, Güney Kore, Almanya ve ABD’de bulunan sekiz şirket (Toshiba, Samsung, Infineon, Broadcom, Numonyx, Murata, Dialog Semiconductor ve Cirrus Logic) tarafından gerçekleştirilmektedir. iPhone’un başlıca parça ve bileşenleri, birleştirilmek ve ABD’ye yollanmak üzere Foxconn’un Çin’in Şenzen kentinde bulunan tesislerine gemiyle gönderilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apple’ın, iPhone üretimindeki muazzam, karmaşık küresel tedarik zinciri, her bileşeni ayırarak, ürünün muazzam yoğunluk ve çok düşük ücretlerle büyük oranda ortaya çıktığı yer olan Çin’de gerçekleşen son birleştirme ile en düşük birim emek maliyetini temine yöneliktir. Foxconn’un Longhu, Şenzen fabrikasında, 300-400 bin arası işçi, aylar boyunca saatlerce durmaksızın hızlı el hareketleri yapmaya zorlanan ve kendini geceleri sürekli seyirirken bulan işçilerle birlikte korkunç koşullar altında yemek yiyor, çalışıyor ve uyuyor. Foxconn işçilerine 2009 yılında Şenzen’deki en düşük aylık ücret verildi, ya da saatlik yaklaşık 83 cent aldılar. (ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu verilerine göre 2008 yılında Çin genelinde imalat sektörü işçilerine saatlik 1.36 dolar verildi) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihai ürünün birleştirilmesindeki işçilerin büyük emek girdisine karşın, bu işçilere yapılan düşük ödemeler, yaptıkları işin iPhone’un toplam imalat maliyetinin sadece yüzde 3.6’sı tutması anlamına geliyor. 2009 yılında iPhone’daki toplam kâr marjı yüzde 64’tü. iPhonelar ABD’de birleştirilseydi –Çin’in on misli olan emek maliyetleri, eşit verimlilik ve sabit bileşen maliyetlerini göz önünde bulundurarak- Apple hâlâ geniş bir kâr marjına sahip olacak, ancak oran yüzde 64’ten yüzde 50’ye düşecekti. Gerçekten de Apple, iPhone üretiminden sağladığı kâr marjının yüzde 22’sini Çinli emeğinin çok daha fazla oranda sömürülmesinden elde ediyor. (44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin’deki montajın aksine, ABD’deki montajdaki daha düşük kâr marjlarının hesaba katılmasıyla ABD ile Çin arasındaki ücretlerde on misli bir farkı öngörerek, Asya Kalkınma Bankası tabii ki çok ölçülü bir varsayımı benimsemiştir. ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu’na göre 2008 yılında bütün Çinli imalat işçileri, ABD’deki benzer bir işle karşılaştırıldığında oradaki ücretin sadece yüzde 4’ünü, Avrupa Birliği’ndekinin ise yüzde 3’ünü almaktaydı. (45) Karşılaştırırsak, 2008 yılında Meksika’daki imalat sektörü saat ücreti, ABD’deki seviyenin yüzde 16’sı civarındaydı. (46) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çokuluslu şirketlerin –genellikle taşeronlar vasıtasıyla çalışan- böl ve yönet eğilimine yol açan Çin’deki düşük ücret “avantajı”na karşın, Asya’nın Kamboçya, Vietnam, Bangladeş gibi bazı bölgeleri hâlâ bazı üretim sektörlerini, hafif endüstriyel tekstil üretimi gibi sektörleri konumlandırmaları için daha düşük saat ücretlerine sahiptir- New York Times’ın Temmuz 2010’da gösterdiği şekilde, Wal-Mart ve Liz Claiborne gibi şirketler için ürünler üreten Hong Kong merkezli bir şirket olan Li&amp;Fung, 2010 yılında Bangladeş’deki üretimini yüzde 20 arttırdı, aynı esnada en büyük tedarikçisi Çin’de yüzde 5 düşüş yaşandı. Bangladeş’deki hazır giyim işçileri ayda yaklaşık 64 dolar kazanırken, Çin’in sahil kesimindeki üretim alanlarında en düşük ücretler 117 ila 147 dolar arasındaydı. (47)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çokuluslu şirketler için tüm bunların net bir mantığı var. General Electric CEO’su Jeffrey Immelt’in belirttiği gibi, “Çin’in en başarılı stratejisi –Çin’in, küresel emek arbitrajını açık biçimde desteklemesiyle birlikte-, ülkenin deflasyonist gücünü ihraç ederken pazar büyüklüğünden faydalanması”. Bu “deflasyonist güç” tabii ki daha düşük emek bedelleriyle ilgili. O yüzden bu, artık değer oranını yükseltmek (kâr marjlarını genişletmek) için küresel bir stratejiyi temsil eder. (48)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Marx’ın yedek emek ordusu analizi, doğrudan ya da dolaylı olarak (şirket çevrelerine bile) az gelişmiş ülkelerde düşük ücretli işçilerin aşırı sömürülmesinin ne kadar zaman süreceğinin saptanması için temel teşkil eder. Uluslararası Finans Kurumu Başkan Vekili Jannik Lindbaek, 1997’de “Gelişmekte olan ekonomiler: Düşük ücret avantajı ne kadar sürecek” başlıklı etkileyici bir makale sunmuştu. Lindbaek, uluslararası ücret farklılığının, zengin ülkelerdeki iplikçilik ve dokumadaki emek maliyetlerinin en düşük ücretlerin verildiği ülkelerin (Pakistan, Madagaskar, Kenya, Endonesya ve Çin) dolar bazında yetmiş katı olması, satın alma gücü paritesi (yerel yaşam maliyetinin hesaba katılmasıyla) bazında ise on katı olması şeklinde çok büyük olduğuna dikkat çekmişti.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lindbaek, küresel sermayenin bakış açısıyla temel sorunun, aşırı düşük ücretlere ve görünürde sınırsız olan emek arzına bağlı olarak devasa bir üretim platformu olarak ortaya çıkan Çin olduğunu belirtmişti. Bu durumda kilit soru “Çin’in düşük ücret avantajı ne kadar sürecek” idi ve onun verdiği cevap da “Tarımsal üretim gelişip şehirlerde yeni işler yaratılırken Çin’in muazzam yedek emek ordusu aşama aşama ortadan kalkmış olacak” şeklindeydi. Lindbaek, yirmi birinci yüzyılın ikinci on yılında başlaması beklenen çalışma yaşındaki birey sayısındaki aşağı yönelimin de aralarında bulunduğu çeşitli demografik faktörlere bakarak, Çin’deki reel ücretlerin er ya da geç asgari ücretin üstüne çıkacağına işaret etti. Ama ne zaman? (49)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anaakım ekonomistlerde, küresel Güney’deki ücretlerin baskı altında tutulmasında artık emeğin rolüne dair analizler, öncelikle W. Arthur Lewis’in 1954’te yayımlanan ünlü “Sınırsız Emek Arzıyla Ekonomik Kalkınma” makalesinden yararlanır. Tezini, Adam Smith ve Marx (aslında öncelikle ikincisine itibar ederek) gibi klasik ekonomistlere dayandıran Lewis, üçüncü dünya ülkelerinde çok geniş, görünürde “sınırsız” olan emek arzıyla birlikte, ücretler durgun ve asgari düzeyde kalırken sermaye birikiminin yüksek oranda meydana gelebileceğini savunmuştur. Bu; çiftçileri, geçici işçileri, küçük esnafı, hizmetlileri (ev içi ve ticari amaçlı), ev kadınlarını ve büyüyen nüfusu içeren çok büyük yedek emek ordusunun varlığına bağlıydı. Bununla birlikte Lewis (bu konudaki orijinal makalesinde), Marx’ın kendisinin yedek emek ordusu kavramını hatalı biçimde teknoloji kaynaklı işsizlik şeklindeki dar sorunla sınırlamıştır –bu temelde, Marx’ın ampirik dayanağının hatalı olduğunu iddia etmiş- Aslında Lewis, Marx’ın yedek emek ordusu analizinin daha geniş bir çerçevesini kendisininki olarak benimsemiştir. Bu nedenle, tarımdaki devasa gizli artık nüfus işaret etmiştir. Aynı zamanda, kapitalist olmayan kesimin çiftçilikten koparılmasının nasıl gerçekleşebileceğine işaret etmek için Marx’ın ilkel birikim kavramına başvurmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna rağmen Lewis, anaakım ekonomistler içerisinde en iyi, eninde sonunda bir dönüm noktası ortaya çıkacağını savunmasıyla tanınmıştır. Belli bir noktada sermaye birikimi, endüstride çalışan işçilerin gerçek ücretlerinde bir artışla sonuçlanacak biçimde (esasen kırsaldan iç göçün azalmasından kaynaklı olarak) artık emek arzını aşacaktır. Onun yazdığı şekliyle, “sınırsız emek”le birikim “süreci” ve bunun sonucu olarak reel ücretlerdeki sabitlik, “sermaye birikimi emek arzıyla aynı düzeye geldiğinde” eninde sonunda noktalanmalıdır. (50)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, Marx’ın yedek emek ordusu teorisiyle örtüşen ve aslında ondan türeyen –ama (Marx’ın yapmadığı şekilde) kapitalist kalkınmanın pürüzsüz yolunun bir parçası olarak yoksul ülkelerdeki yedek emek ordusunun eninde sonunda sınırını aşacağına dair görüşü iler süren- Lewisçi çerçeve, egemen çevre ekonomistlerinin, küresel emek arbitrajının özellikle de Çin’e bağlı olarak ne kadar sürebileceği tartışmasını ortaya atmalarındaki başlıca dayanaktır. Endişe, şu anda yoksul ülkelerdeki emeğin aşırı sömürüsünden elde edilen dev emperyal rantların hızla ufalacağı mı ya da hatta ortadan kalkacağı mı şeklindedir. Örneğin The Economist dergisi, Çin’deki artan işçi isyanlarıyla birleşen Lewisçi bir dönüm noktasının kısa süre içinde Çin ile yapılan ticaretteki devasa artık kârlara bir son vermesinden endişe duyuyor. Dergi, Çinli işçilerin, en azından şehirdekilerin, şu anda “Taylandlı ve Filipinli emsalleri kadar pahalı olduğundan” yakınıyor. Dergi, “Artık emek, bir olgu değil, bir süreç. Ve bu süreç çoktan hareket halinde olabilir” iddiasında bulunuyor. Demografi, Çinli kırsal emeğin aile arsaları ile istikrarı ve işçilerin giderek artan örgütlülüğü gibi bir sürü faktörün tamamı, emek kısıtlmalarının beklendiğinden daha erken kullanılmaya başlanmasına neden olabilir. The Economist, en azından Çin’in ihracat mallarının fiyatlarının yüzde 12’den fazla düştüğü ve Kuzey’deki sermayenin devasa kazançlar elde ettiği 1997-2005 yılları arasındaki dönemin tekrar edilecek gibi görünmediği fikrini ifade ediyor. Ayrıca Çin’deki ücretler yükselirse ve emperyal rantlar kesintiye uğrarsa çokuluslu şirketler nereye yönelecek? “Vietnam ucuz: ülkenin kişi başına geliri Çin’inkinin üçte birinden az. Fakat işçi havuzu Çin’inki kadar derin değil.” (51)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomist Minqi Li, Monthly Review’deki yazısında 1980’lerin başından beri Çin’de 150 milyon işçinin kırsal alanlardan ekntsel alanlara göç ettiğine işaret ediyor. Çin bu nedenle, gayri safi yurt içi hasılasındaki ücretlerin payında 1990-2005 yılları arasında yüzde 13’lük bir düşüş (yüzde 50’den yüzde 37’ye) deneyimledi. Şimdi, “hızlı birikimle geçen birçok yılın ardından Çin’in kırsal alanlarındaki ucuz emekten oluşan çok büyük yedek emek ordusu tükenmeye başlıyor.” Li, esas olarak, Çin’in toplam emek gücünün 2012 yılında 970 milyon ile zirve yapacağını, sonrasında 2020 yılında 30 milyon azalacağını, bu düşüşün de başlıca yaş grubu (25-54 yaş arası grup; ç.n.) çalışan nüfus arasında daha hızlı gerçekleşeceğini gösteren demografik analizlere odaklanıyor. Bu durumun, Çin’de işçilerin pazarlık gücünü geliştireceğine ve radikal dönüşüm sorununu arttıran endüstriyel ihtilafı güçlendireceğine inanıyor., Çin’in tarımsal olmayan nüfusu “2020 dolaylarında yüzde 70’lik kritik eşiği” aşarsa böylesi bir endüstriyel ihtilaf kaçınılmaz olarak tırmanacak. (52)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkaları ise Çin hususunda küresel emek arbitrajının sona ermekten çok uzak olduğunu düşünüyor. Pekin Üniversitesi’nden bir ekonomist olan Yang Yao, “kırsal bölgelerin hâlâ Çin’in emek gücünün yüzde 45’ini”, makineleşmenin ilerlemesi ile birçoğu endüstri için uygun hale gelecek yüz milyonlarca kişiden oluşan dev bir yedek emek ordusunu barındırdığını savunuyor. Stephen Roach, ABD ücretlerinin yüzde 4'ü olan Çin ücretleriyle birlikte, Çin'in "imalattaki saat ücreti", Doğu Asya'nın başka herhangi bir yerindekinden (Japonya hariç) yüzde 15 daha az ve Meksika'nın oldukça altındayken, "başlıca sanayi ekonomileriyle arbitraj daraltmakta neredeyse hiçbir oyuğun" olmadığını gözlemlemiştir. (53)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Küresel yedek emek ordusu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda daha sağlam bir kavrayış geliştirmek için, küresel yedek emek ordusunun mevcut tarihsel bağlamdaki görünüşüne hem deneysel, hem de kuramsal açıdan bakmak elzemdir –ve sonra da emperyalizmin tam bir Marksist eleştirisini tatbik etmek. Böyle bir kapsamlı eleştiri olmaksızın, üretimdeki küresel yön değiştirme, küresel emek arbitrajı (Küresel emek arbitrajı, Morgan Stanley baş ekonomisti Stephen Roach tarafından ortaya atılmıştır ve uluslararası sermayenin ucuz emek avantajından yararlanabilmek için durmaksızın coğrafya değiştirmesini tanımlar; ç.n.) deendüstrializasyon vb. gibi sorunların analizi, havada asılı kısmi gözlemden ibarettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ILO tarafından derlenen küresel işgücü verileri, Marx’ın aktif emek ordusu ve yedek emek ordusu arasındaki başlıca ayrımlarıyla hayli uyumlu. ILO’nun 2011 dünya işgücü görünümüne göre 1.4 milyar kişi yevmiyeli işçi –bunlardan birçoğu korunmasız istihdam edilmiş ve sadece part-time çalışıyorlar. Bunun tersine, 2009’da dünya genelinde işsiz sayılan çalışanların sayısı sadece 218 milyondu. (Kişinin işsiz olarak sınıflandırılması için, son birkaç hafta içinde aktif olarak iş araması gerekiyor). Bu anlamda, işsizler, Marx’ın bahsettiği yedek emek ordusunun “dalgalı” kısmına uygun olarak görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bugün 1.7 milyar işçi “korunmasız istihdam” olarak sınıflandırılmış durumda. Bu, çalışan, fakat yevmiyeli işçi olmayanların tümünden oluşan –ya da Marx’ın terminolojisinde aktif emek ordusunun parçası olan- “ekonomik olarak aktif nüfus”tan arta kalan bir kategori. Bu kategori, iki grupta işçiyi içeriyor: “kendi hesabına çalışan işçiler” ve “ailesine katkıda bulunan işçiler”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendi hesabına çalışan işçiler” tanımı, ILO’ya göre “geçimlik ve girişimci faaliyetlerin” bir bileşimiyle iştigal eden işçileri kapsıyor. Üçüncü dünya ülkelerinde, “kendi hesabına çalışan işçiler”in tarımsal bileşeni, büyük ölçüde geçimlik tarımcılık yapanlardan meydana gelirken, şehirdeki bileşeni öncelikli olarak kayıtdışı sektörde, yani sokak işçilerinin muhtelif çeşitleri olarak çalışan işçilerden oluşuyor. Mike Davis, Planet of The Slums (Gecekondular Gezegeni; ç.n.) kitabında, “Küresel kayıtdışı işçi sınıfının bir milyar kişilik muazzam büyüklüğü, onu dünyadaki en hızlı büyüyen ve en emsalsiz toplumsal sınıf yapıyor” gözleminde bulunmuştu. (54)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korunmasız istihdamın ikinci kategorisi olan “ailesine katkıda bulunan işçiler” ücretsiz aile işçilerinden oluşur. Örneğin Pakistan’da “1999/2000’den 2005/2006 yıllarına kadar istihdama dahil olan kadın işçilerin üçte ikisinden fazlası ailesine katkıda bulunan işçilerden oluşmuştur”. (55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Korunmasız istihdam” böylece, resmi işsizlik kayıtları haricindeki çok geniş eksik istihdam havuzunun büyük bölümünü kapsıyor. Michael Yates, burumu yansıtacak biçimde şöyle yazıyor: “Dünyanın büyük kısmında açık işsizlik bir tercih değil; işsizlik ödeneğinin veya diğer sosyal refah programlarının garantisi yok. İşsizlik ölüm demek, bu nedenle insanlar bu nedenle insanlar koşulların ne kadar ağır olduğuna bakmaksızın iş bulmak zorunda.” (56) Korunmasız istihdam kapsamındaki işçilerin muhtelif unsurları, Marx’ın, yedek emek ordusunun “durgun” ve “görünmez” bölümleri olarak tanımladığı şeye denk düşer.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna ek olarak, çalışma çağındaki birçok birey, ekonomik olarak aktif nüfusa dahil olmadığı, dolayısıyla ekonomik olarak aktif olmadığı şeklinde sınıflandırılıyor. Bu, başlıca çalışma çağı olan 25-54 yaş arasında 2011 yılında küresel çapta 538 milyon insanlık bir yekun tutuyor. Bu, -öncelikli olarak zengin ülkelerde- üniversite öğrencilerini, kapitalist ekonominin en dibinde meydana çıkan suç öğelerini (Marx’ın lümpen proletarya olarak adlandırdığı), sistem tarafından ötekileştirilmiş olan yılgın işçiler ve bedensel engelli işçileri ve genel olarak Marx’ın işçi sınıfının dilencileştirilmiş kısmı olarak - çalışma çağındaki bireylerin, neredeyse tamamen emek gücünün dışına atılan “cesareti kırılmış, tüketilmiş” ve bedensel engelli olanlarından oluşan kısmı- adlandırdıklarını kapsayan çok heterojen bir gruplama. Marx, bunun en riskli varoluş durumu olduğunu savunmuştur. Resmi olarak tanımlanan “yılgın işçiler”, muhtemel işçilerin önemli bir kısmıdır. ILO’ya göre, yılgın işçiler Botswana’nın 2006 yılı işsizlik rakamlarına dahil edilseydi, işsizlik oranı yüzde 17.5’ten 31.6 oranına yükselerek neredeyse iki katına çıkacaktı. (57)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlıca çalışma çağındaki (25-54 yaş) işsiz, korunmasız istihdam ve ekonomik olarak aktif olmayan nüfusu alırsak ve bunları birbirine eklersek, 2011 yılında küresel yedek emek ordusunun en büyük boyutu olarak adlandırabileceğimiz şeyi buluruz: 1.4 milyarlık aktif emek ordusu karşısında yaklaşık 2.4 milyar insan. Bu, küresel anlamda, özellikle de yoksul ülkelerde ücretlerin frenlenmesine yarayan yedek emek ordusunun, aktif emek ordusundan yüzde 70 daha fazla olan biçimde en büyük boyutunda bulunmasıdır. Gerçekten de, söz konusu yedek emek ordusunun büyük kısmı, bugün zengin ülkelerde de bunun arttığının görülebilmesine karşın, geri bıraktırılmış ülkelerde konumlanmış durumda. Bunu çeşitli unsurlarının yüzde bazında analizi Grafik-2’de görülebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Grafik-2:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Küresel Emek Gücü ve Küresel Yedek Emek Ordusu&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-10JRL6q0bUU/Ts43sDp96mI/AAAAAAAABKM/MLnlz2L4uEc/s1600/grafik-2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 286px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-10JRL6q0bUU/Ts43sDp96mI/AAAAAAAABKM/MLnlz2L4uEc/s400/grafik-2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678537410195876450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Notlar:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Grafik, 25 yaşın altındaki ve 54 yaşın üzerindeki ekonomik olarak aktif olmayan nüfusu hariç tutarak toplam dünya nüfusunu (15 yaş ve üstü) içeriyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaynaklar:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), “Ekonomik Olarak Aktif Nüfus Tahminleri (5. baskı, 2009’da gözden geçirilmiş)”, LABORSTA Internet (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü); ILO “Küresel İstihdam Eğilimleri”, 2009, 2010 ve 2011 (Cenevre: Uluslararası Çalışma Örgütü)&lt;/span&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grafik-2’de tarif edilen çok geniş yedek emek ordusu, maksimum genişliğini yakaladığı anlamına geliyor. Şüphesiz ki bazıları, korunmasız istihdamdaki işçilerin, bunlar geleneksel olarak kapitalist olmayan üretime dâhil olmayan –pazarla hiçbir ilişkisi olmayan geçimlik işçileri de kapsayan- köylü üreticiler olduğundan pek çoğunun yedek emek ordusuna ait olmadığını iddia etme eğiliminde olacak. Bu kitlenin bütünüyle kapitalist pazar dışında olduğu tartışılabilir. Ama sistemin kendi bakış açısıyla da bu zor. ILO, bunları kayıtdışı işçilerle birlikte genel olarak “korunmasız istihdam edilmiş” olarak sınıflandırır, bunların ekonomik olarak aktif ve çalışan olduğunu, ancak yevmiyeli işçi olmadıklarını kabul eder. Sermayenin gelişimsel bakış açısından, korunmasız istihdamdakilerin tamamı potansiyel olarak yevmiyeli işçiler –kapitalist kalkınmanın yararına. Köylü üretim ile meşgul işçiler, kapitalist biçime daha derin şekilde çekilecek geleceğin proleterleri olarak görülürler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bizim fiilen var olan göreli fazla nüfusu anlamanın bir çabası olarak küresel yedek emek ordusunun maksimum genişliği diye öngördüğümüz rakamlar, bir bakıma düşük tahmin olarak görülebilir. Marx’ın kavrayışında, yedek emek ordusu part-time çalışanları da içerirdi. Ancak veri olmaması sebebiyle, bunları küresel yedek emek ordusu hesabımıza katmamız imkânsızdır. Dahası, ekonomik olarak aktif olmayan nüfusun, yedek emek ordusu içindeki payına dair rakamlar sadece 24-54 yaş arasındaki çalışmayanları içerir, 26-32 ve 55-65 yaş arasındakilerin tümünü hariç tutar. Ama gerçekçi bir bakış açısıyla, çoğu ülkede bu yaşlardakilerin çalışmaya ihtiyaçları ve hakları vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ILO verilerine ilişkin belirsizliklere karşın, kürsel yedek emek ordusunun devasa boyutuna dair hiçbir şüphe olamaz. Samir Amin’in 2003 yılında Mothly Review’de yayımlanan “Dünyada Yoksulluk, Yoksullaştırma ve Sermaye Birikimi” başlıklı makalesindeki analizlerini gözden geçirerek bunun i.inde saklı olan anlamları tamamen anlayabiliriz. Amin, şunu savlar: “Zengin, geniş çaplı aile tarımını da, endüstriyel tarım şirketlerini de kapsayan modern kapitalist tarım, şu anda üçüncü dünya ülkelerindeki köylü üretime yönelik muazzam saldırıyla meşgul.” Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF tarafından ileri sürülen ana kapitalist bakışa göre kırsal (çoğunlukla köylü) üretimin kaderi, zengin ülkelerdeki modern kapitalist tarıma dönüşüme bağlı. Amin’in açıkladığı şekliyle, ideal kapitalist tasarıda “yirmi milyon yeni modern çiftçi” tarafından 3 milyar kırsal işçinin daha yeri alınacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakim görüşe göre bu işçiler, gelişmiş kapitalist ülkeler modelinde birincil olarak kent merkezlerinde endüstri tarafından içine çekilecek. Ancak Amin ve Hindistanlı ekonomist Prabhat Patnaik’in dikkati çektiği şekliyle İngiltere ve diğer Avrupa ekonomileri, bütün köylü nüfuslarını endüstrinin içine çekmek konusunda kendilerine yeterli değillerdi. Büyük sayılarda fazla nüfusları bundan ziyade Amerika kıtasındaki ülkelere ve muhtelif sömürgelere göç ettiler. İngiltere, 1820-1915 arasında ülkeden dışarıya göç eden inan sayısı 16 milyon iken, 1820 yılında 12 milyon nüfusa sahipti. Bir başka deyişle, İngiltere nüfusundaki artışın yarıdan fazlası, bu dönem boyunca her yıl dışarıya göç etti. Bu dönem boyunca genel olarak Avrupa’dan “yeni dünya”ya göç toplamı 50 milyondu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi kitlesel bir göç, ilkel kapitalist güçler için bir imkânken, bugün bu “küresel Güney” için mümkün değil. Dolayısıyla halen sistem tarafından zorla kabul ettirilen köylü nüfusunun azaltılma şekli, -eğer tamamen sonuç verseydi- kitlesel soykırıma işaret ediyor. Amin, bütün küresel Güney’de 50 yıldan beri senelik yüzde 7’lik büyümenin, bu muazzam tarımsal nüfus fazlasının üçte birini dahi içine çekemeyeceğine dikkat çekiyor. Michael Yates şunu ekliyor: “Ekonomik büyümenin hiçbir miktarı, bugün dünyadaki milyarlarca köylüyü, daha iyi çalışma türleri şöyle dursun, geleneksel proletaryanın içine dahi çekmeyecek.”   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkelerdeki muazzam göreli fazla nüfusun içe çekilmesi sorunu, şehir nüfusuna bakıldığında daha bir görünür hale gelir. Dünya çapında kentsel alanlarda yaşayan, küresel Güney’in devasa şehirlerinde yoğunlaşmış, giderek artan korkunç, gecekondu koşullarında birbiriyle sıkış tıkış biçimde 3 milyardan fazla insan var. Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı’nın “Gecekonduların İtirazı”nda açıkladığı gibi: “Şehirler, büyüme refahın odağı olmak yerine vasıfsız, korunmasız ve düşük ücretli kayıtdışı hizmet endüstrisinde ve ticarette çalışan fazlalık nüfusun çöplüğü haline gelmekte.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amin’e göre, bunların hepsi kapsamlı bir eşitsiz değişim/emperyalist rant teorisine bağlı. “Dünya ölçeğinde sermaye birikimini yöneten koşullar, eşitsiz gelişimi yeniden üretir. Geri bırakılmış ülkelerin, geri kaldıklarından değil, aşırı sömürüldüklerinden öyle olduklarını açıklığa kavuşturur. Böylesi bir aşırı sömürülme ile ilişkili olan emperyalist rant sistemi, genelleştirilmiş, finansallaştırılmış ve küreselleşmiş oligopollerin sonraki kapitalizminin gelişmesiyle olgunluğa erişir ve evrenselleşir.” (58) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prabhat Patnaik, “Paranın Değeri” kitabında ve diğer çalışmalarında, yedek emek ordusuna odaklanarak yakından ilişkili bir bakış açısı geliştirmiştir. Küresel Güney’deki yoksullaştırılmış ülkeleri en iyi açıklayan şeyin, devasa yedek emeğin varlığındansa düşük emek verimliliği olduğunu savunan standart ekonomik bakışı sorgulayarak işe başlar. “Hindistan ve Çin gibi hızlı büyüme ve yükselen verimliliği deneyimleyen ekonomilerde bile, yedek emek, tükenmez olma halini korumaya devam eder” görüşünü savunur. Bu böyledir, çünkü ileri teknoloji ürünlerinin üretimine doğru yön değiştirmeyle ilişkili olan verimlilik artışındaki (ve emeğin yer değiştirmesindeki) yüksek oranla birlikte, “emek talebinin büyüme oranı, emek arzının büyüme oranını yeterince aşmaz” –yani yedek emek ordusunu yeterli miktarda azaltmaya ve böylece ücretleri, asgari geçim düzeyinin üzerine çekmeye yeterlidir. Verimlilik dinamiğinin ve bunun, emeğin içe çekilmesini nasıl etkilediğinin bir örneği, Çin’deki en düşük düzeydeki ücretlere karşın Foxconn’un, basit montaj işlemlerindeki işçileri çıkarma stratejisinin bir parçası olarak tesislerinde üç yıl içinde bir milyon robotu üretime katmayı planlaması gerçeğinde gözlemlenebilir. Foxconn şu anda Çin anakarasında, birçoğu iPhone ve iPadleri birleştiren bir milyon işçi istihdam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patnaik’in savı, ikili yedek emek ordusu modelini kullanması vasıtasıyla netleştiriliyor: “prekapitalist-sektör yedek emek ordusu” (Luxemburg’un analizinden ilhamını almış) ve “dahili yedek emek ordusu.” Esas itibariyle, Çin ve Hindistan’da kapitalizm, ihracatını gitgide artan biçimde, emeğin tasfiye edilmesi ve büyüyen bir dahili yedek emek ordusunun yaratılması anlamına gelen yüksek verimlilik ve ileri teknoloji üretimi üzerinde temellendiriyor. Demek ki yüksek büyüme oranlarında bile prekapitalist-sektör yedek emek ordusunu, makineleşmeyle birlikte hızlanan dışarıya doğru akışı içine çekmesi imkânsızdır. (59)   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik fazlanın gelişmiş kapitalist ülkelere akmasını destekleyen sınırsız büyüklükteki sömürünün doğrudan faydaları bir yana, Asya’daki ve küresel Güney’in diğer kısımlarındaki “besleyici ülkeler”den çokuluslu şirketlerce düşük maliyetli ithal malların sokulması, deflasyonu arttırıcı etkide bulunmakta. Bu durum, paranın değerini, özellikle de baskın para birimi olarak doların değerini, dolayısıyla sermaye sınıfının finansal varlıklarını koruyor. Devasa küresel emek ordusunun varlığı böylece küresel Güney’den başlayarak dünya emekçilerinin gelirlerini deflasyona uğramaya zorluyor, ancak aynı zamanda giderek artan biçimde “emek pazarı esnekliği”ne maruz kalan küresel Kuzey’deki emekçileri de etkiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizmin –Patnaik’in uluslararası finans-kapitalin gelişmesiyle tanımladığı- günümüzdeki safhasında, “gelişmiş ülkelerdeki ücretler yükselemez, bilakis ürünlerini daha rekabet edebilir yapmak için, üçüncü dünyada geçerli olan ücret düzeyleriyle bağlantılı olarak düşüş eğilimi gösterir. Üçüncü dünyada ücret düzeyleri, büyük yedek emek ordusu varlığına bağlı olarak, tarihsel olarak belirlenmiş yaşamı sürdürme gereksinimlerini tatmin etmek için gerekenden yüksek değildir. Bu dünya sömürüsü mantığı, “emek verimliliğinin hakim düzeylerinde gelişmiş ülkelerde ücretlerin düşmesi sırasında, ücretlerin hakim düzeylerinde,  üçüncü dünya ülkelerinde emek verimliliği gelişmiş ülkelerde erişilen düzeye doğru yükselir” gerçeği ile daha da ahlaksız hale gelmektedir. Bunun nedeni, faaliyetlerin gelişmiş ülkelerden üçüncü dünya ülkelerine doğru yayılmasına neden olan ücret farklılıklarının varlığını hâlâ sürdürmesi. Bu ikili hareket, dünya çapında sömürü düzeyi yükselirken, toplan dünya üretimindeki ücret paylaşımının azalmakta olduğu anlamına geliyor. (60)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patnaik’in “kapitalizmin paradoksu” olarak adlandırdığı şeyin izleri, Marx’ın sermaye birikiminin genel yasasında bulunabilir: sistemin eğilimi, görece (hatta mutlak) yoksulluğu büyütürken, serveti tek noktada toplamaktır. Patnaik, şöyle kaydeder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hindistan’da tam da üretimdeki büyüme oranının yüksek olduğu neoliberal reform dönemi sırasında, günde kişi başına 2400 kaloriden az gıdaya erişebilen kırsal nüfusun oranında artış olmuştur (2004 yılında bu rakam yüzde 87’dir). Bu aynı zamanda, basit yeniden üretimi dahi sürdüremeyen yüz binlerce köylünün intihar ettiği dönemdir. İşsizlik oranı yükselmiş, bununla birlikte sermaye birikiminde muazzam bir sıçrama olmuştur; örgütlü sektörlerde bile reel ücret oranı en iyi ihtimalle sabit kalmış, buna karşın emek verimliliğinde çok büyük artış olmuştur. Kısacası, kendi deneyimlerimiz kapitalist düzendeki insanoğlunun geleceğine dair Keynesyen iyimserliği yalanlar.” (61)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx’ın yedek emek ordusu tartışmasında, işçi sınıfını en muhtaçlaştırılmış kesimini açıklamak için kullandığı “rizikolu” kavramı, gelişmiş kapitalist ülkelerde yeniden keşfedilmiştir, üçüncü dünyaya hapsedildiği düşünülen eskiden var olan koşullar, zengin ülkelerde tekrar ortaya çıkıyor. Bu, “prekarya” olarak isimlendirilen bir “yeni sınıf”ın ortaya çıkmasından söz edilmesine neden olmuştur –gerçekte bu, işçi sınıfının muhtaçlaştırılan ve giderek büyüyen kesimi olsa da-. (62)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zengin ülkelerde gelişen bu prekaryanın dibinde, “misafir işçiler” denilenler vardır. Marx’ın 19. yüzyılda belirttiği gibi, zengin merkezlerdeki sermaye, ülke dışındaki düşük emek ücretinden, ya sermayenin düşük ücretlerin olduğu ülkelere taşınması, ya da düşük ücretli emeğin zengin ülkelere taşınması yoluyla istifade edebiliyor. Bununla birlikte, yoksul ülkelerden gelen göçmen işçi kitleleri, zengin ülkelerde, özellikle de ABD’de ücretlere gem vurulmasına yaramakta; küresel bir bakış açısıyla, Güney’den Kuzey’e göçen işçilere ilişkin en belirgin gerçeklik, küresel Güney’in nüfusu karşısında düşük kalan sayılarıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, göçmenlerin toplam dünya nüfusundaki payı 1960’lardan bu yana kayda değer bir değişim göstermemiştir. ILO’ya göre, “1990’larda gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik göçte çok az bir yükselme olmuş ve bu yükselme esasen Orta Amerika ve Karayip ülkelerinden ABD’ye gerçekleşen göçteki artışla açıklanmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik yetişkin nüfus göçünün oranı, gelişmekte olan ülkelerdeki yetişkin nüfusunun sadece yüzde 1’i kadardır. Dahası, uluslararası düşük vasıflı emek gücü göçünün gelişmekte olan ülkelerdeki etkisi, genellikle göz ardı edilebilir durumda olduğu için bu göçmenler daha yüksek vasıflı işçiler arasında yoğunlaşmıştır. Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere yönelik göç, büyük oranda beyin göçü anlamına gelmektedir. Bu duruma gelmiş olmasından dolayı 1990’larda sınırlanan uluslararası göç, gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda, emek gücünün vasıf yoğunluğundaki büyümenin engellenmesine hizmet etmiş, bilhassa gelişmiş ülkelerde katiyen buna neden olmamıştır.” Tüm bunlar, sermaye uluslararası anlamda hareketli iken, emeğin öyle olmadığı konusundaki kilit noktanın açığa kavuşmasını sağlar. (63) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni emperyalizmin dayanağı, küresel Güney emekçilerinin aşırı sömürüsünde ise, bu, emperyalizmin, kendi koşulları da aşağı doğru çekilen küresel Kuzey’in emekçilerinin menfaatine olduğu kesinlikle söylenemeyecek bir safhasıdır –hem çokuluslu şirketlerce başlatılan korkunç küresel ücret rekabeti, hem de daha esasen kapitalist çekirdekteki aşırı birikim, artan durgunluk ve işsizlik. (64)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de, üçlü grubu (ABD, Avrupa ve Japonya) oluşturan zengin ülkelerin hepsi, içeride oluşturdukları ve dışarıdan çektikleri artık sermayenin tamamını özümsemekteki yetersizliklerinden kaynaklanan derinleşen durgunluk koşullarında açmaza sürüklenmiş durumda –zayıflayan yatırım ve istihdamda belirginleşen bir çelişki. Bu ekonomilerin on yıllarca yükselmesine yardımcı olan finansallaşma, şimdi kendi çelişkierince durdurulmakta; necitece itibariyle, finansal şişkinliklerin bir müddet örtbas edilmesini sağladığı üretimin kökleşmiş sorunları şimdi ortaya çıkıyor. Bu, kendisini sadece azalan büyüme oranlarında değil, aynı zamanda yükselen atıl kapasite ve işsizlik seviyelerinde de ortaya koyuyor. Bir küreselleşme, finansallaşma ve neoliberal ekonomi politikaları çağında, devlet, problemi çözmek için etkin biçimde harekete geçebilme yetisinden yoksun ve giderek artan biçimde toplumun gerisinin zararına, sadece sermayeyi kurtarmaya yönelmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkelerin, dünyanın geri kalanından çaldıkları emperyal rant, dünya sisteminin merkezindeki artık özümsenmesi veya aşırı birikim sorunlarını sadece daha kötü hale getiriyor. Baran ve Sweezy, “Tekelci Sermaye” isimli eserlerinde mükemmel biçimde şunu yazmışlardı: “Yabancı yatırım, ülke içinde üretilen artık için bir çıkış noktası olmak şöyle dursun, dış ülkede üretilen artığın, yatırım yapılan ülkeye aktarılmasının en etkili yöntemidir. Bu şartlar altında, yabancı yatırımın artık özümseme sorununu çözmeye yardım etmekten ziyade, bunu ciddileştirdiği tabii ki açıktır.” (65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yeni emperyalizm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğümüz biçimde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana –ve son birkaç on yıldır hızlanan biçimde- tekelci sermayenin uluslararasılaşma periyodunda imalatı görece olarak küresel Güney’e doğru kaydırmasının büyüklüğü konusunda şüphe olamaz. Söz konusu durum sıklıkla 1974 sonrası veya 1989 sonrası fenomeni olarak görülmesine karşın Hymer, Magdoff, Sweezy ve Amin, çokuluslu şirketlerin gelişmesiyle (tekelci sermayenin uluslararasılaşmasıyla) ilişkili sermaye birikimi ve emperyalizmdeki bu geniş hareketin genel parametrelerini daha 1970’lerde yakalamışlardır. Büyük ölçüde, dünya imalat üretiminin çekim merkezinin Güney’e doğru çığır açıcı şekilde kayışının sonucu olarak, bir düzine kadar yeni gelişen ekonomide çeyrek yüzyıl boyunca yüzde 7 ya da daha yüksek oranda olağanüstü büyüme rakamları deneyimlendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların en önemlisi tabii ki, sadece dünyanın en kalabalık ülkesi olmayan, aynı zamanda sözde yüzde 9 veya üzerinde rakamlarla en hızlı büyüme oranlarını deneyimleyen Çin’dir. Bir ekonomideki yüzde 7’lik büyüme oranı, her on yılda bir ekonomiyi iki katı büyütür, yüzde 9’luk oran ise sekiz yılda bir. Ancak bu, başlıca ekonomistlerin sık sık öne sürdükleri gibi düz bir süreç değildir. Çin ekonomisi 1978’den bu yana üç kez iki katı büyümeye ulaştı, ancak ücretler, ülke içindeki yüz milyonlarca kişilik yedek emek ordusuna bağlı olarak asgari geçim düzeyinde veya bunun yakınlarında kaldı. Çin, büyüklüğüne ve büyüme oranına bakılarak dünya ekonomik gücü olarak görülebilir, fakat ücretler dünyanın en düşükleri arasında yer kalmaya devam ediyor. Bu arada Hindistan’ın kişi aşına düşen milli geliri Çin’in üçte biridir. Çin’in kırsal nüfusu yüzde 45-50 civarında tahmin edilirken, Hindistan’ınki yüzde 70 civarındadır. (66) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel ekonomi teorisyenleri, tüm ülkelerin aynı safhalardan geçtiklerini ve er ya da geç emek-yoğun üretimden sermaye yoğun, bilgi yoğun üretime terfi ettiklerini varsayan bir kuramsal kalkınma teorisine bel bağlarlar. Bu durum, kişi başına düşen milli geliri 5 bin ila 10 bin dolar arasında olan yerlerde ortaya çıktığı varsayılan “orta hale geçiş” denilen sonucu doğurur (Çin’de bugünkü döviz kuruna göre kişi başına düşen milli gelir 3 bin 500 dolar civarındadır). Orta hale geçişteki ülkelerde daha yüksek ücret oranları vardır ve daha fazla değer yaratacak, daha az emek-yoğun ürünlere yönelmedikçe rekabet edememeyle karşı karşıya kalırlar. Çoğu ülke geçişi sağlayamaz ve orta gelir düzeyi, bir gelişimsel tuzak olup çıkar. Bu çerçeveyi temel alan New York Üniversitesi’nden ekonomist Michael Spence, “Bir Sonraki Çakışma” kitabında Çin’in “büyümenin başlıca yardımcısı olan emek-yoğun ihracat sektörünün, rekabet edebilirliğini kaybetmekte olduğunu ve bu gerilemeye ya da ülke içine çekilmesine izin verilmesi gerektiğini ve zira eninde sonunda gerileyeceğini; yerlerini daha fazla sermaye, beşeri sermaye ve bilgi yoğun sektörlerin alacağını” öne sürer. (67)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte Spence’in geleneksel tezi, sadece tarımda yüz milyonlarca insandan oluşan görünmez yedek emek ordusunun var olduğu günümüz Çin’inin gerçekliğini yok sayar. Kapitalizmde, daha az emek-yoğun bir sisteme doğru ilerlemek, daha yüksek verimlilik oranları ve emeğin yerini teknolojinin alması anlamına gelir, ekonominin giderek daha büyük, yüksek değer elde eden pazarları fethederek montaj sektöründeki yedek emek ordusunu özümsemesini gerektirir. Bu gerçekleşene benzeyen durumlar sadece -yirminci yüzyıl başlarında hızla büyüyen, askerileştirilmiş emperyalist ekonomi olarak ilk ortaya çıkan Japonya bir yana-, dünya ekonomik büyüme sürecinde (bugünün derinleşen durgunluğunda değil) dış ihracat pazarlarını yüksek değer elde edecek üretim için küresel Kuzey’e doğru genişletebilen “Asya Kaplanları”ndadır (Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Hong Kong). Dünya emek gücünün yüzde 40’ı civarına iş bulması gereken Çin ve Hindistan için bunun mümkün olduğunu kanıtlamak muhtemel değil –ve kentsel endüstriyel sektördeki artan sınıfa. Avrupa’nın sömürgeci dönemindekinin aksine, büyük artık emek topluluklarının bir emniyet vanası olarak dışarıya göç etmesi mümkün değil: gidecek hiçbir yerleri yok. Bu arada, Çin’in içsel temelli sermaye birikimini yükseltme kapasitesi, günümüz kapitalist koşullarında aynı düşük ücretlilerden oluşan yedek emek ordusu ve hızla artan eşitsizlik tarafından engellenmiş durumda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, birikim süreci tarafından kolaylıkla özümsenemeyecek –özellikle, ileri teknoloji üretimine, yüksek kâr getiren üretime doğru giderek artan yönelimle birlikte- devasa yedek emek ordusuyla birleşen Çin’in görülmemiş birikim değerlerinin çelişkilerinin, belli bir noktada son haddine varmasının zorunlu olduğunu gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, uluslararası tekelci sermaye, Güney’deki gelişimin yönünü kontrol altına almak için teknoloji, iletişim, finans, ordu ve yeryüzünün doğal kaynakları üzerindeki bileşik tekellerini kullanır. (68)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya sisteminin Kuzey ve Güney’i arasındaki çelişkiler şiddetini arttırırken, –her yerde genişleyen sınıfsal farklılıklarla- bunların kendi iç çelişkileri de aynı şekilde şiddetlenir. Küresel Kuzey’deki göreli “deendüstrializasyon”, şimdi büsbütün reddedilebilmek için fazlasıyla net bir eğilimdir. Nitekim, ABD gayri safi yurtiçi hasılasında imalatın payı 1950’lerdeki yüzde 28’lik orandan 2010’lardaki yüzde 12’lik orana düşmüş, buna dünya imalatındaki payındaki çarpıcı düşüş (bir bütün olarak OECD ülkeleriyle birlikte) eşlik etmiştir. (69) Yine de bunun, dünya çapında emek dengesizliği ve aşırı sömürüdeki büyüme şeklindeki endişe verici buzdağının görünen ucu olduğunu kavramak önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu, insan, Nike ürünlerini pazarlaması için 1992 yılında Michael Jordan’a 20 milyon dolar –kadınların saati 15 centten günde 11 saat çalıştığı Endonezya’daki dört adet ayakkabı fabrikasındaki toplam ücretlere eşit bir tutar- veren sistemin ahlaki barbarlığını aklından çıkarmamalı. (70) bunun ardında, giderek tekelcileşen çokuluslu şirketlerin uluslararası “kaynak kullanımı” stratejileri yatıyor. Marx’ın “kapitalist birikimin genel yasası”nın işleyiş alanı şimdi tam olarak küresel ve emek her yerde savunma durumunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya emekçilerinin karşı karşıya olduğu meydan okumaya Marx’ın 1867’de Lozan Kongresi’nde verdiği yanıt, hâlâ mümkün olan tek yanıt olarak duruyor: “İşçi sınıfı, mücadelesine başarı şansı ile devam etmek istiyorsa, ulusal örgütler uluslararası hale gelmelidir.” Yeni bir Enternasyonal’in zamanıdır. (71)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DİPNOTLAR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1.&lt;/span&gt; Stephen Herbert Hymer, The Multinational Corporation (Cambridge: Cambridge University Press, 1979), 41, 75, 183.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;2.&lt;/span&gt; Hymer, The Multinational Corporation, 81, 86, 161, 262–69.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;3.&lt;/span&gt; Gary Gereffi, The New Offshoring of Jobs and Global Development, ILO Social Policy Lectures, Jamaica, December 2005 (Geneva: International Institute for Labour Studies, 2006), http://ilo.org, 1; Peter Dicken, Global Shift (New York: Guilford Press, 1998), 26–28.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;4.&lt;/span&gt; Thorstein Veblen bunu 1920’lerde çoktan anlamıştı. Veblen’in “Absentee Ownership and Business Enterprise in Recent Times” eserine bakınız (New York: Augustus M. Kelley, 1964), 287.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;5.&lt;/span&gt; See Paul M. Sweezy, Four Lectures on Marxism (New York: Monthly Review Press, 1981), 64–65; Michael E. Porter, Competitive Strategy (New York: The Free Press, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;1980), 35–36.&lt;br /&gt;6.&lt;/span&gt; Ajit K. Ghose, Nomaan Maji ve Christoph Ernst, The Global Employment Challenge (Geneva: International Labour Organisation, 2008), 9–10. On depeasantization see Farshad Araghi, “The Great Global Enclosure of Our Times,” in Fred Magdoff, John Bellamy Foster ve Frederick H. Buttel, eds., Hungry for Profit (New York: Monthly Review Press, 2000), 145–60.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;7.&lt;/span&gt; John Smith, Imperialism and the Globalisation of Production (Ph.D. Thesis, University of Sheffield, July 2010), 224.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;8.&lt;/span&gt; Stephen Roach, “How Global Labor Arbitrage Will Shape the World Economy,” Global Agenda Magazine, 2004, http://ecocritique.free.fr; John Bellamy Foster, Harry Magdoff ve Robert W. McChesney, “The Stagnation of Employment,” Monthly Review, 55, no. 11 (Nisan 2004): 9–11.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;9.&lt;/span&gt; See John Bellamy Foster, Robert W. McChesney ve R. Jamil Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” Monthly Review 63, no. 2 (June 2011): 1–23.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;10.&lt;/span&gt; Thomas L. Friedman, The World is Flat (New York: Farrar, Straus ve Giroux, 2005). Friedman yanlış biçimde kendisinin “yassı dünya hipotezi”nin ilk kez Marx tarafından geliştirildiğini iddia ediyor. See 234–37.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;11.&lt;/span&gt; Paul Krugman, Pop Internationalism (Cambridge, Massachusetts: MIT Press, 1996), 66–67. Ülkeler arasındaki, temel olarak verimlilik endekslerini yansıtan beklenen ücret farklarının saçmalığına dair: Bkz. Marx, Capital, cilt 1, (London: Penguin, 1976), 705.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;12.&lt;/span&gt; Küresel emek arbitrajının son bulmasına dair korkular için bkz. “Moving Back to America,” The Economist, May 12, 2011, http://economist.com.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;13.&lt;/span&gt; Karl Marx, Capital, cilt. 1, 798. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;14.&lt;/span&gt; Harry Magdoff ve Paul M. Sweezy, Stagnation and the Financial Explosion (New York: Monthly Review Press, 1987), 204. 2010 yılı itibariyle OECD ülkelerindeki işsizlik yüzde 38 artarak 48.5 milyon kişiye ulaştı. (“Unemployment, Employment, Labour Force and Population of Working Age [15-64],” OECD.StatExtracts, [OECD, Cenevre, 2011], retrieved September 24, 2011.)&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;15.&lt;/span&gt; “Emperyalist rant” kavramı Samir Amin tarafından The Law of Worldwide Value (New York: Monthly Review Press, 2011) eserinde geliştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;16.&lt;/span&gt; Anthony Giddens’in şu eserindeki irdelemesine bakınız: Capitalism and Modern Social Theory (Cambridge: Cambridge University Press, 1971), 55–58. Giddens, kavram hatalarıyla dolu gönülsüz ve kafası karışık bir Marx savunması sunar.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;17.&lt;/span&gt; John Strachey, Contemporary Capitalism, 101; Marx, Capital, cilt. 1, 929. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;18.&lt;/span&gt; Roman Rosdolsky, The Making of Marx’s ‘Capital’ (London: Pluto Press, 1977), 307.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;19.&lt;/span&gt; Fredric Jameson, Representing Capital (New York: Verso, 2011), 71.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;20.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 799.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;21.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 764, 772, 781–94; Marx ve Engels, The Communist Manifesto, 7; Paul M. Sweezy, The Theory of Capitalist Development (New York: Monthly Review Press, 1970), 87–92.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;22.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 792.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;23.&lt;/span&gt; Karl Marx, “Wage-Labour and Capital,” in Wage-Labour and Capital/Value, Price and Profit (New York: International Publishers, 1935), 45; Sweezy, The Theory of Capitalist Development, 89.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;24.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 763, 776–81, 929.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;25.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 794–95; David Harvey, A Companion to Marx’s Capital (London: Verso, 2010), 278, 318.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;26.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 795–96.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;27.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 590–99, 793–77.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;28.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 1, 797–98.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;29.&lt;/span&gt; Engels, yedek emek ordusu kavramını Marksist teoriye sokması ve işçilerin, yedek emek ordusu ya da göreli artık nüfus durumlarının gösterdiği şeyin, ekonominin bunları faaliyet döngüsünün zirve yaptığı zamanlarda içine çektiği gerçeğini netleştirmesi ile övgüyü hak eder. Bkz. Frederick Engels, The Condition of the Working Class in England (Chicago: Academy Chicago Publishers, 1984), 117–22, ve Engels on Capital (New York: International Publishers, 1937), 19.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;30.&lt;/span&gt; Karl Marx, Capital, cilt. 3 (London: Penguin, 1981), Capital, cilt. 2 (London: Penguin, 1978), 486–87 ve Capital, cilt 1, 769–70; Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital—An Anti-Critique ve Nikolai Bukharin, Imperialism and the Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press, 1972), 121.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;31.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt. 3, 363.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;32.&lt;/span&gt; Karl Marx ve Frederick Engels, Collected Works (New York: International Publishers, 1975), 422.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;33.&lt;/span&gt; Karl Marx, Theories of Surplus Value, (Moscow: Progress Publishers, 1971), part 3, 105–6; Capital, cilt. 3, 344–46; David Ricardo, On the Principles of Political Economy and Taxation (Cambridge: Cambridge University Press, 1951), 135–36; John Stuart Mill, Essays on Some Unsettled Questions in Political Economy (London: Longmans, Green, and Co., 1877), 1–46: Rosdolsky, The Making of Marx’s ‘Capital’, 307–12. 1970’lerde Marksizm içinde meydana gelen eşitsiz değişime dair geniş kapsamlı bir analiz/tartışma. Bkz. Arghiri Emmanuel, Unequal Exchange (New York: Monthly Review Press, 172); Samir Amin, Imperialism and Unequal Development (New York: Monthly Review Press, 1977), 181–252. Bazı Marksist teorisyenler, artık değer düzeyinin çevrede merkezden daha yüksek olduğunu hâlâ reddeder. Bkz. Alex Callinicos, Imperialism and Global Political Economy (London: Polity, 2009), 179–81 ve Joseph Choonara, Unraveling Capitalism (London: Bookmarks Publications, 2009), 34–35. Bunun karşıtı bir görüş için: Bkz. Sweezy, Four Lectures on Marxism, 76–77.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;34.&lt;/span&gt; Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (New York: Monthly Review Press, 1951), 361–65.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;35.&lt;/span&gt; Marx, Capital, cilt 3, 344.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;36.&lt;/span&gt; “Küreselleşme” terimi ilk olarak 1930’larda türedi. Ancak Oxford İngilizce Sözlük’e göre modern ekonomik anlamında kavramın ilk kullanıldığı makale Fouad Ajami’nin makalesi idi: “Corporate Giants: Some Global Social Costs,” International Studies Quarterly 16 , no. 4 (December 1972): 513. Ajami, terimi, Marx’ın “yoğunlaştırma ve merkezileştirme” kavramlarına göndermede bulunduğu bir paragrafta ortaya koymuştur -ve özellikle Paul Baran ve Paul Sweezy’nin dünya düzeyinde tekelci üretimin büyümesinin bir belirtisi olarak çokuluslu şirketlere işaret ettiği Monopoly Capital (New York: Monthly Review Press, 1966) eserlerinde. Baran ve Sweezy’nin analizlerinin Marksist temellerine dair eleştirel yaklaşanlara karşın, Ajami (şu anda Hoover Enstitüsü ve Dış İlişkiler Konseyi bünyesinde bir anaakım siyaset bilimci) Marx’ın “çokuluslu devlerin egemenliği ve piyasaların küreselleşmesi” dediği şeyi, -uluslararası oligopol eğilimi bakımından- Baran ve Sweezy’nin ortaya attığı kalkınmanın türdeş biçimleri haricinde ortaya çıkan bir şey olarak görmüştür. İronik biçimde, Ajami, makalesinde, Baran ve Sweezy’ye karşıt olarak faydalandığı diğer teorisyenlerin de -Stephen Hymer, Michael Tanzer, Bob Rowthorn ve Herbert Schiller- Marksist ve radikal ekonomi politikçi olduklarını ve ilk ikisinin Monthly Review’de makalesi yayımlanan yazarlar olduğunu fark edememiştir. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;37.&lt;/span&gt; Richard J. Barnet ve Ronald E. Müller, Global Reach (New York: Simon ve Schuster, 1974), 213–14, 306.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;38.&lt;/span&gt; Foster, McChesney ve Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” 5–9.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;39.&lt;/span&gt; “Moving Back to America.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;40.&lt;/span&gt; Dale Wen, China Copes with Globalization (International Forum on Globalization, 2005), http://ifg.org; Martin Hart-Landsberg, “The Chinese Reform Experience,” The Review of Radical Political Economics 43, no. 1 (March 2011): 56–76; Minqi Li, “The Rise of the Working Class and the Future of the Chinese Revolution,” Monthly Review 63, no. 2 (June 2011): 40.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;41.&lt;/span&gt; “Aşırı sömürülmüş” teriminin Marksist teoride birbiriyle yakından ilişkili, örtüşen iki anlama sahip gibi göründüğü dikkate alınmalıdır: (1) emek gücünün tarihsel olarak belirlenmiş değerinden daha düşük kazanan işçiler; ve (2) öncelikle küresel Güney’de eşitsiz değişime aşırı sömürülmüşlüğe tabi tutulan işçiler. Bununla birlikte Amin’in çerçevesinde, iki anlam birleşmiştir. Bunun nedeni, mevcut ücret oranları ulusal bazda belirlenmişken, emek gücünün değerinin küresel olarak belirlenmiş ve hiyerarşik olarak emperyalizme bağlı biçimde düzenlenmiş olmasıdır. İşçiler, küresel Güney’de bu nedenle genellikle emek gücü değerinden düşük ücretler kazanırlar.Emperyal rantın temeli budur. Bkz. Amin, The Law of Value and Historical Materialism, 11, 84. John Smith ve Andy Higginbottom Marx’ı temel alan benzer bir aşırı sömürü yaklaşımı geliştirmişlerdir. Bkz. John Smith “Imperialism and the Law of Value,” Global Discourse, 2, no. 1 (2011), http://global-discourse.com.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;42.&lt;/span&gt; Charles J. Whalen, “Sending Jobs Offshore from the United States,” Intervention: A Journal of Economics 2, no. 2 (2005): 35. Quoted in Smith, The Internationalisation of Globalisation, 94.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;43.&lt;/span&gt; William Millberg, “Shifting Sources and Uses of Profits,” Economy and Society 37, no. 3 (August 2008): 439; Judith Banister ve George Cook, “China’s Employment and Compensation Costs in Manufacturing Through 2008,” U.S. Bureau of Labor Statistics, Monthly Labor Review (March 2011): 44. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;44.&lt;/span&gt; Yuqing Xing ve Neal Detert, How the iPhone Widens the United States Trade Deficit with the People’s Republic of China, ADBI Working Paper, Asian Development Bank Institute (December 2010; paper revised May 2011); David Barboza, “After Spate of Suicides, Technology Firm in China Raises Workers’ Salaries,” New York Times, June 2, 2010, http://nytimes.com; Foster, McChesney ve Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital,” 17. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;45.&lt;/span&gt; Banister ve Cook, “China’s Employment and Compensation,” 49.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;46.&lt;/span&gt; U.S. Bureau of Labor Statistics, “International Comparisons of Hourly Compensation Costs in Manufacturing,” Table I, last updated March 8, 2011, http://bls.gov.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;47.&lt;/span&gt; Vikas Bajaj, “Bangladesh, With Low Pay, Moves In on China,” New York Times, July 16, 2010, http://nytimes.com.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;48.&lt;/span&gt; Immelt quoted in Millberg, “Shifting Sources and Uses of Profits,” 433. Küresel emek arbitrajının Marksizmi temel alan güçlü bir teorik analizi için: Bkz. Smith, Imperialism and the Globalisation of Production.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;49.&lt;/span&gt; Jannik Lindbaek, “Emerging Economies: How Long Will the Low-Wage Advantage Last?” October 3, 1997, http://actrav.itcilo.org.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;50.&lt;/span&gt; W. Arthur Lewis, Selected Economic Writings (New York: New York University Press, 1983), 316–17, 321, 348, 387–90.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;51.&lt;/span&gt; “The Next China,” The Economist, July 29, 2010, http://economist.com.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;52.&lt;/span&gt; Li, “The Rise of the Working Class and the Future of the Chinese Revolution,” 40–41 ve The Rise of China and the Demise of the Capitalist World Economy (New York: Monthly Review Press, 2008), 87–92.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;53.&lt;/span&gt; Yang Yao, “No, the Lewisian Turning Point Has Not Yet Arrived,” Economist.com, July 16, 2010, http://economist.com; Stephen Roach, “Chinese Wage Convergence Has a Long Way To Go,” Economist.com, July 18, 2010, http://economist.com.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;54.&lt;/span&gt; Theo Sparreboom ve Michael P.F. de Gier, “Assessing Vulnerable Employment,” Employment Sector Working Paper, no. 13 (Geneva: ILO, 2008), 7; James Petras ve Henry Veltmeyer, Multinationals on Trial (Burlington, Vermont: Ashgate, 2007), 70; Mike Davis, Planet of Slums (London: Verso, 2006), 178.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;55.&lt;/span&gt; International Labor Organization, Key Indicators of the Labour Market (Geneva: ILO, 2009), bölüm 3-3; Sparreboom ve de Gier, “Assessing Vulnerable Employment,” 11.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;56.&lt;/span&gt; Michael Yates, “Work is Hell,” May 21, 2009, http://blog.cheapmotelsandahotplate.org.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;57.&lt;/span&gt; ILO, Key Indicators, bölüm 1-C ve bölüm 5.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;58.&lt;/span&gt; Samir Amin, “World Poverty, Pauperization and Capital Accumulation,” Monthly Review 55, no. 5 (October 2003): 1–9, ve The Law of Worldwide Value, 14, 89, 134; Prabhat Patnaik, “The Myths of Capitalism,” MRzine, July 4, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; United Nations, World Economic and Social Survey (New York: UN, 2004), 3; Yates, “Work is Hell”; Davis, Planet of Slums, 179; United Nations Human Settlements Programme, The Challenge of the Slums (London: Earthscan, 2003), 40, 46.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;59.&lt;/span&gt; Prabhat Patnaik, The Value of Money (New York: Columbia University Press, 2009), 212–15; “A Perspective on the Growth Process in India and China,” International Development Economics Associates, The IDEAs as Working Paper Series, Paper no. 05/2009, http://networkideas.org, abstract, 4; Lee Chyen Yee ve Clare Jim, “Foxconn to Rely More on Robots; Could Use 1 Million in 3 Years,” Reuters, August 1, 2011, http://reuters.com.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;60.&lt;/span&gt; Prabhat Patnaik, “Notes on Contemporary Imperialism,” MRzine, December 20, 2010, http://mrzine.monthlyreview.org; “Capitalism and Imperialism,” MRzine, June 19, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; “Labour Market Flexibility,” MRzine, May 9, 2011, http://mrzine.monthlyreview.org; ve “Contemporary Imperialism and the World’s Labour Reserves,” Social Scientist 35, no. 5/6 (May-June 2007): 13.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;61.&lt;/span&gt; Prabhat Patnaik, “The Paradox of Capitalism,” MRzine, October 22, 2010, http://mrzine.monthlyreview.org.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;62.&lt;/span&gt; For example, Guy Standing, The Precariat: The New Dangerous Class (New York: Bloomsbury Academic, 2011). Küresel yedek emek ordusunun, kapitalist sistemin merkezindeki bugünkü rolüne dair: Bkz. Fred Magdoff ve Harry Magdoff, “Disposable Workers; Today’s Reserve Army of Labor,” Monthly Review 55, no. 11 (April 2004): 18–35.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;63.&lt;/span&gt; Ghose ve diğerleri, The Global Employment Challenge, 45–49.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;64.&lt;/span&gt; Gelişmiş kapitalist ülkelerde istihdamı etkileyen bu iki olumsuz unsurla ilişkili olarak: Bkz. Foster, “The Stagnation of Employment.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;65.&lt;/span&gt; Baran ve Sweezy, Monopoly Capital, 107–8.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;66.&lt;/span&gt; Michael Spence, The Next Convergence (New York: Farrar, Straus, ve Giroux, 2011), 19–23, 48, 53–54, 85–86, 107.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;67.&lt;/span&gt; Spence, The Next Convergence, 100–3, 194–98.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;68.&lt;/span&gt; Samir Amin, Capitalism in the Age of Globalization (New York: Zed, 1977), 4–5.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;69.&lt;/span&gt; Louis Uchitelle, “Is Manufacturing Falling Off the Radar?” New York Times, September 11, 2011, http://nytimes.com.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;70.&lt;/span&gt; Walter LaFeber, Michael Jordan and the New Global Capitalism (New York: W.W. Norton, 1999), 106–7, 14–48.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;71.&lt;/span&gt; Samir Amin, “The Democratic Fraud and the Universalist Alternative,” Monthly Review 63, no. 5 (October 2011): 44–45, The World We Wish to See (New York: Monthly Review Press, 2008).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://monthlyreview.org/2011/11/01/the-global-reserve-army-of-labor-and-the-new-imperialism  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar-Doruk Köse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-5805485036818677785?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/5805485036818677785/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/john-bellamy-foster-kuresel-yedek-emek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5805485036818677785'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5805485036818677785'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/john-bellamy-foster-kuresel-yedek-emek.html' title='John Bellamy Foster: Küresel yedek emek ordusu ve yeni emperyalizm'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-swE2isgNpHM/Ts4661WBt6I/AAAAAAAABKY/C7hEXR4uzD8/s72-c/foster.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-6758374515523568474</id><published>2011-11-23T07:56:00.000-08:00</published><updated>2011-11-24T06:48:33.852-08:00</updated><title type='text'>Mısır’ın devrimi sokaklara dönüyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mısır’da aylar sonra yeniden bir halk ayaklanması meydana gelirken ve kitleler iktidarı bir kez daha sarsarken, Socialist Worker’dan Lee Sustar, Ahram Online muhabiri ve Mısırlı sosyalist örgüt Devrimci Sosyalistler üyesi Mustafa Ömer ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Ömer, bugünkü gösterilerin daha öncekilerden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterdiğini belirtiyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-c3obCLKleEw/Ts0Y3oraqWI/AAAAAAAABJo/jkinRHuXo-I/s1600/canister-protester-tear-2011.n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-c3obCLKleEw/Ts0Y3oraqWI/AAAAAAAABJo/jkinRHuXo-I/s400/canister-protester-tear-2011.n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678222049275455842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Mısır’daki bu son krizin tetikleyicisi neydi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincil tetikleyici, geçtiğimiz Cumartesi günü, 19 Kasım’da, polisin 100’ü geçmeyen sayıda insan tarafından Tahrir Meydanı’nın orta refüjünde yapılan oturma eylemini dağıtma yoluna gitmesi olayıydı. Oturma eylemini yapanların çoğu, Mübarek’in devrildiği 25 Ocak Devrimi’nde yaralananlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturma eylemi, bir gün önce İslamcıların hâkim olduğu ve Yüksek Konsey’in görevi Nisan 2012 sonu itibariyle sivil yönetime devretmesini talep eden büyük bir yürüyüşü takiben gerçekleşti. O gün gayet iyi geçti. Ancak bir İslamcı lider, muhafazakâr bir Selefi, oturma eylemi planını dile getirdi ve destekçileriyle birlikte alanda kaldı; böylece gece boyu sadece 100 insan oradaydı. Ertesi sabah polis geldi ve onlara vahşice saldırmaya başlayarak meydandan çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak binlerce kişi, onu yeniden kazanmak için meydana gelerek bu baskıya yanıt verdi. Ertesi gün Tahrir Meydanı’nda yeniden on binlerce insan vardı ve bu insanlar polisi meydandan kovdular. Şu anki anlamdaki hesaplaşmayı başlatan şey bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci etmen, son üç hafta boyunca askeri iktidara ve sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasına karşı aralıksız birtakım protesto gösterilerinin gerçekleşmiş olması. Bu protestolar kitlesel değildi, her birinde 2 bin ila 5 bin kişi arasında vardı. Ancak her biri, daha büyük şeylerin gerçekleşebileceğinin göstergesi şeklinde coşkuyu geri toparlıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son haftalarda, askeri cezaevlerindekilerin aileleri ve askeri mahkemelerle mücadele eden eylemciler arasında büyüyen bir güven duygusu mevcut. Geçmişe dönüp bakabilir ve meydana gitmeye yönelik hevesi görebilirsiniz –polisle çatışmaya ve Tahrir Meydanı’nı geri kazanmaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun altında yatan sebep, hükümetin ve SCAF’ın (Silahlı Kuvvetler Yüksek Şurası; ç.n.), son dokuz ayda insanların yaşamlarını iyileştirecek ekonomik veya sosyal bir reformu gerçekleştirme konusunda berbat bir şekilde başarısız olması. Mart’ta sözünü verdikleri şekilde asgari ücreti yükseltmeyi ve temel gıda maddeleri üzerinde bir kontrol sistemi oluşturmayı başaramadılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsak, son beş ay içinde SCAF’ın sadece ciddi ekonomik tavizlerde bulunmayı reddedeceği anlaşılmadı, aynı zamanda Mübarek’in baskı mekanizmasının tamamının yavaş yavaş hayata döndürüleceği de anlaşıldı. Liderleri aylardan beri polisin güvenilirliğini yeniden sağlamaya çalışıyor. Polisin başlıca baskıcı kesimi olan Merkezi Güvenlik Güçleri, grevcilere, oturma eylemcilerini vb. serbest bırakmakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, SCAF anlamlı reformlar gerçekleştirmek yerine, protestolar, gösteriler ve grevler için sıkı önlem alacağına karar vermiş. Ayrıca Mübarek’in partisi NDP’nin seçimlere girmesine müsaade etmeyeceklerine dair söz vermişken NDP üyeleri sekiz yeni parti kurdu. Bir başka deyişle, SCAF, siyasi sahneyi NDP’yi yeniden parlamentoya taşıyacak bütün eski NDP’li şahıslarla yeniden yapılandırıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Tüm bunlara halkın tepkisi neydi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sokakta olanların çoğu Şubat ayında muhtemelen SCAF’ı destekledi ve halka arka çıkacağına, Mübarek rejimini söküp atacağına inandı. Rejimin ekonomik politikalarına dair hayal kırıklıklarının gerçekleşmesi ve bunu değiştirmek için baskının artması dokuz ay sürdü. SCAF’a güvenen birçok genç insan ve birçok işçi, Şubat’tan bu yana bir bilinç değişikliği sürecine girdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın öfkesinin bir diğer sebebi, liberal ve İslamcı partilerin, parlamento ve başkanlık seçimleri vasıtasıyla iktidarı NDP ve SCAF ile paylaşma yollarını arıyor görünmeleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece yüzeyin altındaki bilinç değişiyordu, fakat insanlar karşı koymak için güvenden yoksundu. Ama birden bire, insan dalgaları aylarca süren sessizlikten çıktı. Moral çöküntüsü aniden yönünü tam aksi yöne çevirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-hMoPf0WweO0/Ts0Y-_o-qOI/AAAAAAAABJ0/qHfcEohxX_c/s1600/An-Egyptian-protester-in--007.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-hMoPf0WweO0/Ts0Y-_o-qOI/AAAAAAAABJ0/qHfcEohxX_c/s400/An-Egyptian-protester-in--007.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678222175698331874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- İslamcı partilerin hükümet ve SCAF konusundaki tutumu nedir? Bu seferberlik haline nasıl tepki verdiler? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcı gruplar SCAF’ı desteklediler ve etkin bir biçimde orduyu ve askeri konseyi eleştirmeyeceklerini söylediler. Özellikle Müslüman Kardeşler, frenlemek üzere birçok toplumsal mücadeleye ve dağıtmak üzere birçok greve müdahalede bulundu. Müslüman Kardeşler, yaz ve bahar süresince iki doktor grevini kırmayı denedi. Askeri konseyin yüzde 100 arkasındalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sonra askeri konsey, yeni anayasa yazım sürecini kontrol altında tutacağını açıkladı; orduyla ilişkili kanunlarda veto yetkisi var ve bütçesi gizli kalmaya devam edecek. Buna dair ordu ve İslamcılar arasında çatlak yaratan tartışma, bütün bir ay boyunca sürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar kendi adlarına, ordunun anayasaya İslami hukuk içtihadına, şeriat hukukuna imkân tanıyan dini koşulları koymalarını engelleyeceğinden korktular. 19 Kasım Cuma günkü protestonun gerekçesi buydu. Bu protesto, SCAF’a şeriatın anayasaya girmesi için Müslüman Kardeşler’den gelen baskı girişimiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar Cuma günü, SCAF’ın Nisan ayında iktidarı sivil yönetime devretmesini talep ettiler. Salı günü Tahrir Meydanı’ndaki slogan “Halk, mareşallerden derhal kurtulmak istiyor” idi. Ayrıca İslamcı hareketin liderlerine yönelik öfke de var. Bunlardan biri, bir başkan adayı meydanda dövüldü. Bir diğeri, Müslüman Kardeşler’in iki numaralı ismi Tahrir’den kovuldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle şu anda yeni bir kitle hareketimiz var –ve hepsi 72 saat içinde gerçekleşti. Bu hareket gerçekten de binlerce Müslüman Kardeşler destekçisi genç ile örgütün önderliği arasındaki ipleri geriyor. Genç destekçilerin birçoğu, bu önderliğin emir ve isteklerine karşı protestolara katıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meydanda liberaller, bağımsızlar, solcular ve İslamcılar mevcut. Bu durum İslamcı blok içinde bölünmeler yaratıyor. Bloğun daha yoksul ve işçi sınıfından üyeleri, polis vahşetine karşı Tahrir Meydanı’nı savunmaya inmeleri gerektiğini hissediyor. 22 Kasım Salı günü sokaklarda bir milyon kadar insan ve ülkenin her yerinde on binlerce başkası vardı; hepsi 48 saatten az bir duyuruyla oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Krizde ABD’nin rolü ne oldu?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;ABD’li yetkililer, Müslüman Kardeşler ile sürekli irtibat ve pazarlık halinde olduklarını söylediler. Müslüman Kardeşler, eski NDP üyeleri ve bazı liberallerden oluşan bir koalisyon hükümetine hazırlandıklarını ifade ettiler. Görünüşe göre seçimler, Mübarek’in son parlamentosuyla neredeyse özdeş bir parlamentoyu göreve getirmek için kurgulanmaktaydı. ABD ve SCAF, durumu istikrarlı hale getirebilecekleri ve devrimci hareketin altından desteği çekme konusunda kendilerinden emin görünüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polisin Cumartesi günkü oturma eylemini daha önceki birçoğu gibi aman vermemesinin sebebi bu. Birkaç kafa kır, birkaç kemik kır, böyle olur –düşünce biçimi bu. Öfke selini ve mücadele niyetini ummadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar, hükümeti SCAF’ın kabulü ile oluşturmaya hazır gibi görünüyordu. Ancak şimdi bütün güç dengeleri değişti. Dokuz ay boyunca karşılanmamış bir talepte kazanıma ulaşmak, hareketin 48 saatini aldı –birçoğu bir haftadan az bir süre sonra gerçekleşecek seçimlerde aday olmasına rağmen NDP üyelerinin beş yıl süresince parlamentoya dahil olmasının yasaklanması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önemlisi, SCAF, askeri polis tarafından işlenen suçları soruşturmayı durduracağını ve bunun yerine tüm suçlamaları sivil savcılara sevk edeceğini belirtti. Bu, askeri polisin Kıpti Hıristiyanların bir protestosu esnasında sivilleri katlettiği 9 Ekim’den bu yana temel taleplerdendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Göstericiler, baskıya rağmen Tahrir Meydanı’nı nasıl işgal edebildi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;22 Kasım Salı gününden konuşursak, Tahrir Meydanı’ndaki barışçıl gösteride bir milyon insan var. Ancak ara sokaklar 72 saat boyunca devamlı çatışmaya sahne oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Amerikan Üniversitesi yakınında Tahrir Meydanı’na çıkan bir sokak Birinci Dünya Savaşı’ndan bir savaş meydanı gibi görünüyor. Binlerce polis, İçişleri Bakanlığı binasını korumaya çalışıyor. Polisler, ABD’nin tükenmez tedariki sayesinde, kalabalığa dört gün boyunca her beş dakikada bir düzenli biçimde gaz bombası attı. Aynı zamanda plastik mermi de sıkıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu alışıldık polis vahşeti değil. Cumartesi sabahı gerçekleşen ilk polis saldırısının ardından Tahrir’de 30-40 bin insanın toplandığı Pazar günü saat 17.00’de tekrar geldiler. Ancak bu kez askeri polisle birlikte geldiler ve katliam da o zaman başladı. İnsanlar plastik mermilerle ve gerçek mermilerle öldürüldüler. Bu, keskin nişancıların ve Merkezi Güvenlik Güçleri’nin vurarak öldürme politikasının sonucuydu –doktorlar, yaraların boğaz ve kafa çevresinde yoğunlaştığını söylediler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar öldükten sonra polis, bedenlerini kaldırımda sıraladı. Cesetlerden birini on metrelerce sürükleri ve büyük bir çöp kutusuna attı. Bir başka noktada, cesetlerin kafalarına öldüklerinden emin olmak için sopayla vuruyorlardı. İnsanlar bunun Mübarek günlerinden daha kötü olduğunu söylüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordunun davranış tarzı, kamuoyunun düşüncesini değiştirdi –bu durum, Mübarek zamanındaki en kötü günlerin geride kaldığına inanan insanları şoka uğrattı. SCAF’tan hoşlanmamış olabilirler, fakat en azından Mübarek kadar kötü olmayacağını düşündüler. Şimdi insanlar, askeri konseydeki kişi sayısına bir göndermeyle, “Tek bir Mübarek’imiz yok, 16 tane Mübarek’imiz var” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Tahrir Meydanı’ndaki protestocuların toplumsal kompozisyonu nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ocak ve Şubat’taki ile çok benzer, ancak daha az orta sınıf, daha çok işçi sınıfı var. Polisin elinde ölen insanların çoğu gecekondu mahallelerinden gelen yoksul, genç işçi sınıfı mensupları –yıllar süren yok saymanın ardından hiçbir umudu olmayan insanlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölenlerden biri, polise atmak için taş kıran kadına yardım ediyordu. Kadına, “Ben eğitimsizim, geleceği yok. Polis beni günü birinde nasıl olsa öldürecek. Ben burada öleceğim, sen git. Eğitimlisin ve harekete yardım edeceksin” demiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu hareketlenme devam ederse, Müslüman Kardeşler’in destekçilerinden ve Selefilerden daha çok gencin buna katılmasını bekleyebilirsiniz. Yaralılara müdahale eden doktorların çoğu, vicdanları ile kendilerine geldiklerini söyleyen Müslüman Kardeşler destekçilerinden oluşuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Bazıları, mücadelenin bir sonraki aşaması olarak genel grev ihtimalini ileri sürdü. Bu duruma yakın mıyız?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül ayında öğretmenler ulusal çapta grev, Kahire’deki otobüs şoförleri neredeyse 20 günlük grev ve doktorlar iki büyük ulusal grev gerçekleştirdiklerinde genel grev durumuna yaklaşmıştık. Eylül ayının herhangi bir noktasında, ekonominin temel sektörlerindeki bir milyon işçinin en az dörtte üçü grevdeydi. Soldaki birçok insan sonrasında genel grevin gerçekleşebileceğini düşündü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu grevler ne yenildi, ne de kazandı. Bu, birçok insan için moral bozucuydu. İşçiler, SCAF’ın üstesinden gelmek için yeterince örgütlenmiş değiller. Bugün grev yaparsanız, polis olmasa da ordu grevinizi kırmaya ya da kontrol altına almaya gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kitlesel bir grev yok, ancak mütemadiyen birçok grev mevcut. Ve son 72 saatin insanlara SCAF ile kapışmak için güven kazandırdığından şüphe yok. Bağımsız sendikaların sayısı yaz başlarındaki 90 civarındaki sayıdan bugün 250’ye sıçradı. Ancak birçok sendika varken ülkede işçilerin politik örgütü yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Sırada ne var? Seçimler planlandığı gibi yapılabilecek mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son beş ay, grevlere ve Eylül ayındaki genel greve yakın durumlara karşın devrimci momentte bir geri çekilme dönemi dolu. Üstünlük SCAF’taydı ve kitlesel bir moral bozukluğu vardı. Fakat durum aniden değişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş gün içinde bir seçim gerçekleştirebilirler mi? Kavga hâlâ devam ediyor. Ancak Essam Şerif hükümetinin düşmesi şimdiden büyük bir zafer. Şerif, Tahrir Meydanı’nın başbakanı olmaya söz vermişti, ancak üç-dört konum hariç hepsini Mübarek’in NDP’sinden getirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünden tezi yok, hareketin talebi, NDP’den isimlerin olmadığı bir birlik hükümeti. Pazarlıklar, İslamcıların, liberallerin ve belki de soldan insanları içerecek yeni bir hükümet için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni hükümet, yönetimi çok değişik koşullarda devralacak. İnsanlar, “Mart’ta Şerif hükümetini getirdiğimizde onlara boş bir çek verdik ve onlar da devrimi çaldılar” diyor. Bu kez onları sorumlu tutacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, sadece SCAF’a karşı bir gösteri değil. Tüm bunlar, çok daha yüksek bir bilinç düzeyiyle gerçekleşiyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://socialistworker.org/2011/11/23/egypts-revolution-returns  adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-6758374515523568474?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/6758374515523568474/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/msrn-devrimi-sokaklara-donuyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6758374515523568474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6758374515523568474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/msrn-devrimi-sokaklara-donuyor.html' title='Mısır’ın devrimi sokaklara dönüyor'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-c3obCLKleEw/Ts0Y3oraqWI/AAAAAAAABJo/jkinRHuXo-I/s72-c/canister-protester-tear-2011.n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-127909220617078260</id><published>2011-11-17T12:16:00.000-08:00</published><updated>2011-11-17T12:28:09.390-08:00</updated><title type='text'>Amy Goodman: Michael Bloomberg’in cesur yeni dünyası</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ABD'li gazeteci Amy Goodman, New York polisinin Wall Street'i İşgal Et kampını dağıttığı gece şahit oldukları üzerinden bir makale kaleme aldı. Goodman, makalesinde eylemcilere yönelik yoğun polis baskısına ve eylemcilerin ABD'de iktidar tarafından nasıl da ciddiye alınır bir hareket oluşturduklarına işaret ediyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-pTLJe8SKljc/TsVuEeJR2-I/AAAAAAAABJc/NJ8TW8akaEU/s1600/ows.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 258px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-pTLJe8SKljc/TsVuEeJR2-I/AAAAAAAABJc/NJ8TW8akaEU/s400/ows.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5676063928460893154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York Polis Departmanı, belediye başkanının emriyle protestocuları tahliye ederken,  Wall Street’i İşgal Et’in kütüphanesinin yıkımı korkunç bir şekilde sembolikti. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Salı günü gece saat 1’den sonra, New York polisinin Wall Street’i İşgal Et kampına baskın düzenlediği haberini aldık. Özgürlük Meydanı olarak yeniden adlandırılan Zuccotti Parkı’na “Democracy Now” haber ekibiyle birlikte koştum. Yüzlerce çevik kuvvet alanı kuşatmıştı. Çadırlara yırttıkça, şehrin temizlik görevlileri protestocuların eşyalarını çöp kamyonlarına atıyorlardı. Barikatların ötesinde, parkın tam kalbinde, 200- 300 kişi neredeyse iki aydır işgal ettikleri alanı terk etmeyi reddederek kollarını kilitledi. Kelepçeleniyorlardı ve tek tek tutuklanıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis sınırını aşmayı başaran basın mensuplarından birkaçımız, Zuccotti Parkı’nın karşısındaki bir caddede belirlenmiş bir alana yollandık. Kameralarımız sarmaya başladığında, görüşümüzü engelleyen iki polis otobüsünü önümüze yerleştirdiler. Meslektaşlarım ve ben, uyku tulumlarını, tenteleri ve çadırların çöp yığınını aşarak aralarından sızmayı ve parka girmeyi başardık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis neredeyse yıkıma dair tam anlamıyla bir basın sansürü uygulamasında başarıya ulaşmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yığında, kırılmış bir kitaplık gördük. Parkın derinliklerinde, yerde tek bir kitap gördüm. Halkın Kütüphanesi olarak da bilinen, hareketin organik demokrasisinde türemiş anahtar kurumlardan biri olan Wall Street’i İşgal Et Kütüphanesi için “WSİEK” olarak işaretlenmişti. En son sayıma göre, bağışlanmış 5000 kitap toplanmıştı. Çöplükten sürüklenen demokrasi enkazının ortasında bulduğum, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret (Huxley tarafından 1958 yılında yazılan ve bir bakıma kurguladığı distopyanın ne kadar gerçekleştirdiğinin değerlendirmesi olan deneme/makale; ç.n.) idi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece ilerledikçe, Huxley’in kitabını bulmanın ironisi büyüdü. Meşhur distopik romanı Cesur Yeni Dünya’dan yaklaşık 30 yıl sonra, 1958’de onu yazmıştı. Orijinal eser, gelecekte insanların sahip oldukları ve olmadıklarıyla sınıflandırılmış olduğu bir toplumu tasvir etmişti. Cesur Yeni Dünya vatandaşları, alt sınıfların elit kesim için tüm işleri yapmasıyla birlikte, onları kayıtsızlıkta, mükemmel bir tüketicilik dünyasının içinde uyuşturmak için, zevk, eğlence, reklam ve sarhoş eden uyuşturucularla meşguldüler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret, Huxley’in modern toplumun o kasvetli geleceğe sarsılarak ilerlediğini gördüğü hıza kurgusal olmayan cevabıydı. Bununla ilişkili görünüyordu, çünkü ticaret ve küreselleşmenin üstünlüğüne karşı büyük ölçüde harekete geçirilmiş kamp yok ediliyordu. Huxley kitapta şöyle yazmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Gelişen teknoloji ve Küçük İşletme’nin takip eden yıkımı mümkün olan Büyük İşletme, devlet tarafından yönetilir—yani parti liderlerinden oluşan küçük bir grup ve askerler, polisler ve onların emirlerini yerine getiren sivil hizmetkârlar tarafından. Birleşik Devletler gibi kapitalist bir demokraside, bu, Profesör C. Wright Mills’in İktidar Eliti olarak tanımladığı şey tarafından kontrol edilir.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huxley yazmaya devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Bu İktidar Eliti, ülkenin işgücünün birkaç milyonunu fabrikalarında, bürolarında ve dükkanlarında çalıştırır, mallarını satın almak için onlara borç vererek birkaç milyon fazlasını kontrol eder ve kitle iletişim medyasına sahip olmasıyla düşünceleri, duyguları ve fiilen herkesin hareketlerini etkiler.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın Kütüphanesi gönüllülerinden biri olan Stephen Boyer, parka baskın düzenlendiğinde oradaydı. İlk yardımla diğerlerine yardım ettikten ve gözaltıları önlendikten sonra, şöyle yazdı:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;“Parka getirdiğimiz her şey gitti. Güzel kütüphane gitti. 5000 kitaplık koleksiyonumuz gitti. Bağışlanmış çadırımız gitti. Yapmış olduğumuz tüm iş gitti.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York City Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in dairesi daha sonra, kitapların korunduğunu iddia ederek, bazı kitapların üstünde yığılmış olduğu bir masanın fotoğrafını çıkarttı. Halkın Kütüphanesi şu şekilde tweetledi: “Bazı kitapların iyi olduğunu görmekten memnunuz. Peki kitapların geri kalanı, korunağımız ve kutularımız nerede?” Bu arada korunak, kütüphaneye rock ‘n’ roll efsanesi, Ulusal Kitap Ödülü sahibi Patti Smith tarafından bağışlanmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda diğer birçok İşgal protestosu alanları basıldı. Oakland Belediye Başkanı Jean Quan, BBC’ye, durumu tartışmak üzere 18 kentle konferans bağlantısı içinde olduğunu kabul etti. Başka bir rapor, FBI’ın ve İç Güvenlik Bakanlığı’nın kentlere akıl verdiğini belirtti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir New York eyalet hakimi, geçen Salı günü, tahliyenin devam edeceğini ve protestocuların Zuccotti Parkı’na uyku tulumlarıyla ve çadırlarla geri dönemeyeceğine hükmetti. Hükümden sonra, bir anayasa hukukçusu bana bir mesaj gönderdi: “Sadece şunu hatırla: hareket sokaklarda. Mahkemeler her zaman son mercidir”. Ya da, Patti Smith’in mükemmel şarkı sözünde olduğu gibi: “Güç halkındır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.guardian.co.uk/commentisfree/cifamerica/2011/nov/16/michael-bloomberg-brave-new-world  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-127909220617078260?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/127909220617078260/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/amy-goodman-michael-bloombergin-cesur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/127909220617078260'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/127909220617078260'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/amy-goodman-michael-bloombergin-cesur.html' title='Amy Goodman: Michael Bloomberg’in cesur yeni dünyası'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-pTLJe8SKljc/TsVuEeJR2-I/AAAAAAAABJc/NJ8TW8akaEU/s72-c/ows.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-5588851477198415523</id><published>2011-11-09T01:18:00.000-08:00</published><updated>2011-11-09T01:23:36.398-08:00</updated><title type='text'>ELN'DEN FARC-EP'ye dayanışma mesajı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-fgnSEYYepI0/TrpFvj5C24I/AAAAAAAABG0/T0bZlj5OujQ/s1600/eln.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 120px; height: 120px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-fgnSEYYepI0/TrpFvj5C24I/AAAAAAAABG0/T0bZlj5OujQ/s400/eln.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5672923364017232770" /&gt;&lt;/a&gt;Kolombiya’nın ikinci büyük gerilla hareketi olan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN), Alfonso Cano’nun ölümünün ardından bir dayanışma mesajı yayımladı. ELN tarafından yapılan açıklamada, “Kardeş örgütümüz FARC’a ve Cano’nun ailesine, Alfonso Cano’nun 4 Kasım günü eşitsiz bir kavgada düşmesi nedeniyle derin dayanışma duygularımızı ifade ederiz” denildi. Mücadelede düşmenin veya fiziksel varlığın sona ermesinin “görülmemiş bir şey” olmadığının belirtildiği açıklamada, “Hiçbir şey bizim barış, halkımızın refah ve mutluluğu ve ülkemizin bağımsızlığı idealleriyle mücadelemizi durdurmayacaktır” ifadeleri kullanıldı. Ulusal Kurtuluş Ordusu Merkez Komutanlığı imzası ile yayımlanan açıklama şu şekilde devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz, Kolombiya oligarşisinin şeytani savaş ve terör mekanizması ile karşı karşıya olan ayaklanmış halkın bir parçasıyız. Biz gerilla güçleri, yarım yüzyıldan bu yana mülksüzleştirilmişlerin düşmanlarına karşı çatışmanın sıcaklığında, halk desteğinin sayesinde, mücadele arzumuzla ve devrimci inancımızın sağlamlığıyla geliştik. Alfonso Cano, hâlâ Manuel Marulanda Velez, Jacobo Arenas, Camilo Torres Restrepo, Manuel Vasquez Castaño, Manuel Perez Martinez ve gerilla yapılarımızın, devrimci mücadelenin karmaşık yolundan geçen başka gerilla örgütlerinin diğer birçok devrimci kadrosu ve halkın toplumsal adalet, eşitlik, demokrasi, bağımsızlık ve barış mücadelesinde yaşamlarını veren değişik toplumsal alanlardan oğulları ve kızları ile birlikte sokaklarda ve yollarda yürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin tarihi, yolun bu bölümünün, kavgada düşenlerin sorumluluklarını üstlenmek, onların yollarından yürümek için koşullara nasıl göğüs gereceğini bilen önemli sayıda kadronun arıtıcısı olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne halk, ne de biz devrimciler, egemen sınıfın temsilcilerinin Konfüçyüsçü mesajlarına tutulmayız veya dün ve bugün geçici zaferleriyle övünen savaşçıların tehditlerinden gözümüz korkmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın devrimci mücadelesinin akıntısı, protestolar, mücadele ve isyancıların politik-askeri kavgası  her gün büyüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonucu göremeyen tüm diğer savaşçılar için görevimiz, devrimci davanın zaferi için mücadeleye devam etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutan Alfonso Cano; örneğini ileri taşıyacağız.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki yıllarda aralarında gerginik olan ve bu gerginlik çatışma düzeyine erişen FARC ve ELN, Alfonso Cano’nun öncülüğünde uzlaşmış ve iki hareket arasındaki gerginlik sona ermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.eln-voces.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=1112:comunicado-publico&amp;catid=26:artculos&amp;Itemid=69  adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-5588851477198415523?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/5588851477198415523/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/elnden-farc-epye-dayansma-mesaj.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5588851477198415523'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5588851477198415523'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/elnden-farc-epye-dayansma-mesaj.html' title='ELN&apos;DEN FARC-EP&apos;ye dayanışma mesajı'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-fgnSEYYepI0/TrpFvj5C24I/AAAAAAAABG0/T0bZlj5OujQ/s72-c/eln.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-281375486010012357</id><published>2011-11-08T12:26:00.000-08:00</published><updated>2011-11-26T00:58:13.061-08:00</updated><title type='text'>Cano'nun ardından kınama ve destek açıklamaları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-4zezpyslIWs/TrmSehrHyAI/AAAAAAAABGo/TSjzrAruMDI/s1600/Alfonso-Cano-005.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-4zezpyslIWs/TrmSehrHyAI/AAAAAAAABGo/TSjzrAruMDI/s400/Alfonso-Cano-005.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5672726258782816258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;FARC-EP lideri Alfonso Cano’unu geçtiğimiz Cuma günü Kolombiya ordusu tarafından yapılan bir askeri operasyonla öldürülmesinin ardından çok sayıda ülkeden kınama açıklamaları gelmeye devam ediyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Avustralya Komünist Partisi (CPA) tarafından yapılan yazılı açıklamada “Avustralya Komünist Partisi, FARC lideri Alfonso Cano’nun ve diğer gerillaların, ülkenin güneyindeki bir kampa yönelik bombalı saldırı sırasında katlinden dolayı büyük üzüntü ve öfkesini ifade eder” denilirken, Kolombiya Devlet Başkanı Santos’un silahlı çatışmayı kızıştırması ve Kolombiya’dan ve tüm dünyadan gelen müzakere çağrılarına kulak asmaması protesto edildi. Parti açıklamasında, 1980’lerde Yurtsever Birlik’in 5 binden fazla üyesinin öldürülmesinin, geride kalanlara hayatlarını kurtarmak için sürgüne gitmek ya da ülkedeki politik değişim arayışıyla silahlı mücadeleye katılmaktan başka seçenek bırakmadığı vurgulanırken, “CPA, ülkedeki çatışmanın sona erdirilmesine doğru ilk adım olarak, Kolombiya’da insani tutsak değişimine olan güçlü desteğini yineler. Kolombiya hükümetini, son hedeflediği alandaki askeri saldırılarını, sivil halkın can güvenliğini korumak adına sona erdirmeye çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İspanya Komünist Halk Partisi (PCPE) tarafından yapılan yazılı açıklamada ise Alfonso Cano’nun, “Plan Kolombiya” ile Yurtsever Birlik üyelerinin öldürülmesiyle eş biçimde, CIA’in “paha biçilemez” yardımları ile katledildiği vurgulandı ve askeri saldırıların bir amacının da Kolombiya hükümetinin bir taktiği olarak Cauca halkının “terör ve korku yaratılarak” yerinden edilmesi olduğu belirtildi. Açıklamada, “FARC-EP’nin ayaklanması, devlet terörünü ABD Güney Komutanlığı ve MOSSAD’ın askeri teknoloji ile temin eden emperyalizmin kukla hükümetinden kurtuluş umudunu diri tutmaktadır. Komutan Cano, Kolombiya halkının adalet ve sosyalizm hakkı için savaşırken ölmüştür. Komünistler, yenilmez olan halkların ve ulusların kurtuluş tarihinin şimdiden bir parçası olan Alfonso Cano’nun ölümünün matemini tutuyor. Bir devrimciye, zaferin mutlaklığı ile şükranlarımızı sunuyoruz” denildi.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Cano’nun ardından açıklama yapan bir diğer parti olan Meksika Komünist Partisi ise, “Burjuvazinin ihtirasını ilke edinen halk düşmanları, oligarklar; halkın mücadelesine giren fevkalade insanların gücüne dair gerçekliği ve halkın, tarihteki cesur ve inançlı özgürleştirici devrimci rolünü üstlenmesi halinde yenilemeyeceği gerçekliğini reddediyor görünüyor” ifadelerini kullandı. Cano’nun “örnek bir devrimci” olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Yıllarını, ordu destekli paramiliter katillere ve dünyanın en büyük teröristine, ABD ordusuna karşı eşsiz bir cesaret ve gözüpeklik ile savaşmaya harcayan bir kahraman olan Cano, FARC’ı yaratmadı, savaşı yaratmadı, devrimci mücadeleyi yaratmadı, ona katıldı ve örgüt içinde biçimlendi” vurgusu yapıldı. Açıklama özetle şu şekilde devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Burjuva ihtirasıyla aptallaşmış ve öfkeyle körleşmiş soykırımcı Kolombiya hükümeti, FARC’ı yenememiş, sadece sosyal aktivistleri, sendikacıları, köylüleri, öğrencileri öldürmekten usanmış, Kolombiya’das binlerce köylünün savaşmak için eline silah almasına neden olan günlük geçim gibi savaşı devam ettiren sebeplerle mücadele etmek yerine  gerillalara ve gerilla alanlarına alçakça saldırmıştır. İnsanlar ölümlüdür, şimdilik kutlama yapabilirler. Ancak devrimci mücadele ölümsüzdür; burjuvazi her şeyi yapmış, ancak onu öldürememiştir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brezila Komünist Partisi tarafından yapılan açıklamada da “CIA desteği ve Güney Amerika hükümetlerinin sessiz suç ortaklığındaki Santos grubunca temsil edilen Kolombiya narko-terörist devletinin Alfonsu Cano’yu katletmesi, sosyal ve ekonomik adaletin eşlik ettiği bir demokratik barış sürecine öncülük edebilecek müzakere süreci olasılığını öldürecektir” denildi. Kolombiya’nın “Güney Amerika’nın İsrail’i” olarak tanımlandığı açıklamada, “Gerillalar büyük bir komutanı yitirdi, varlık nedenlerini değil” ifadeleri kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://anncol.info  adresinde yayımlanan açıklamalardan derlenerek çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-281375486010012357?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/281375486010012357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/canonun-ardndan-knama-ve-destek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/281375486010012357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/281375486010012357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/canonun-ardndan-knama-ve-destek.html' title='Cano&apos;nun ardından kınama ve destek açıklamaları'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-4zezpyslIWs/TrmSehrHyAI/AAAAAAAABGo/TSjzrAruMDI/s72-c/Alfonso-Cano-005.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-2745734249476976613</id><published>2011-11-06T01:57:00.000-07:00</published><updated>2011-11-26T00:47:41.779-08:00</updated><title type='text'>FARC-EP’den Cano’nun kaybına dair açıklama</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP), komutan Alfonso Cano’nun Kolombiya ordusu saldırısında kaybının ardından yazıl bir açıklama yaptı. Harekete yakınlığı ile bilinen Yeni Kolombiya Haber Ajansı’nın (ANNCOL) internet sayfasında yayımlanan açıklamada Cano’nun katledildiği kabul edilirken, gerillaların teslim olmasının söz konusu olmadığı belirtildi ve “mücadeleye devam” vurgusunda bulunuldu. Açıklamanın tam metni şu şekilde:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-oGrS1GGcHUk/TrZMddPYhzI/AAAAAAAABGc/P0UbFtN_giI/s1600/farc-ep.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-oGrS1GGcHUk/TrZMddPYhzI/AAAAAAAABGc/P0UbFtN_giI/s400/farc-ep.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671804849668785970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kolombiya oligarşisi ve onun komutanlarının, yoldaşımız komutan Alfonso Cano’nun ölümüne dair yaptığı açıklamanın haberini aldık. Bununla birlikte, ölümün coşkusuyla attıkları neşeli kahkahaları çınlıyor. Egemen çevrelerin bütün sesleri, bunun Kolombiya’da gerilla mücadelesinin sonu olduğu konusunda hemfikir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfonso Cano yoldaşın kavgada can vermesinin temsil ettiği tek gerçeklik, dizlerinin üstünde yalvarmaktansa ölmeyi tercih edecek olan Kolombiya halkının ölümsüz gücüdür. Bu ülkenin mücadeleler tarihi, eşitlik ve adalet arayışında bileği asla bükülmeyen kadın ve erkek şehitlerle doludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Kolombiya’da ezilenlerin ve sömürülenlerin en büyük önderlerinden birinin yasını tuttuğu ilk sefer değil. Onların yerini, cesaret ve zafere olan mutlak inanç ile doldurması da ilk değil. Kolombiya’da barış, bir gerilla teslim oluşuyla gerçekleşmeyecek, ancak ayaklanmayı doğuran nedenlerin ortadan kalkmasıyla gerçekleşecek. Bu, devam edecek olan politik bir hattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaş ve komutan Alfonso Cano öldü. Siyasi çözüm ve barışa en tutkulu biçimde ikna olmuşken düştü. Komutan Alfonso Cano’nun anısına!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FARC-EP Merkez Komutanlığı&lt;br /&gt;Kolombiya dağları – 5 Kasım 2011"&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://anncol.info/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=652:comunicado-de-las-farc-ep&amp;catid=71:movies&amp;Itemid=589  adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-2745734249476976613?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/2745734249476976613/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-epden-canonun-kaybna-dair-acklama.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2745734249476976613'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2745734249476976613'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-epden-canonun-kaybna-dair-acklama.html' title='FARC-EP’den Cano’nun kaybına dair açıklama'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-oGrS1GGcHUk/TrZMddPYhzI/AAAAAAAABGc/P0UbFtN_giI/s72-c/farc-ep.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-5242675446951667358</id><published>2011-11-05T04:19:00.000-07:00</published><updated>2011-12-25T05:30:43.824-08:00</updated><title type='text'>Wallerstein: ABD’nin Irak’ı terki ve Irak’taki yenilgisi</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Immanuel Wallerstein, ABD'nin Irak'tan kesin çekilme tarihi olan 31 Aralık 2011'in, aynı zamanda Irak'taki yenilgisine de işaret eden tarih olduğunu düşünüyor. Wallerstein'a göre ABD, Irak'ta daha uzun süre kalmayı istiyor olsa da önünde bulunan pek çok önemli engelden dolayı çekilmek zorunda:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-A6lq48e1g3c/TrUgWnCX6PI/AAAAAAAABGQ/Z9C4DARJwwA/s1600/iraq-withdrawl.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-A6lq48e1g3c/TrUgWnCX6PI/AAAAAAAABGQ/Z9C4DARJwwA/s400/iraq-withdrawl.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671474878551156978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şimdi resmileşti. Üniformalı tüm ABD birlikleri, 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle Irak’tan çekilmiş olacak. Bunu açıklamanın başlıca iki yolu var. Birincisi, bu suretle 2008’de verdiği seçim sözünü tutuyor olduğunu söyleyen Başkan Obama’nınki. İkincisi, 31 Aralık sonrasında ABD güçlerinin bir kısmının Irak ordusuna “eğitimci” olarak kalmasına ihtiyaç olduğunu, ancak Obama’nın bunu yapmadığını belirterek onu kınayan Cumhuriyetçilerin başkan adayları. Mitt Romney’e göre Obama’nın kararı, ya salt bir politik hesap ya da düpedüz Irak hükümeti ile yaptığı pazarlıklardaki beceriksizliğinin sonucuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki açıklama da anlamsız ve yalnızca Amerikan seçimleri için kendini haklı gösterme çabasının ürünü. Obama, ABD’li komutanlar ve Pentagon ile tam bir birliktelik içinde ABD kuvvetlerini 31 Aralık’tan sonra Irak’ta tutmaya çalışarak en zorlu işine girişti. Başarısız oldu; beceriksiz olduğu için değil, Iraklı siyasi liderler ABD birliklerini ülkelerini terk etmeye zorladıkları için. Geri çekilme, ABD’nin Irak’taki, Vietnam ile mukayese edilebilir yenilgisinin zirvesine işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten ne oldu? En azından son 18 ay için, ABD’li yetkililer Başkan George W. Bush döneminde imzalanan ve birliklerin 31 Aralık 2011’de çekileceğini taahhüt eden anlaşmayı geçersiz kılmak için Iraklı yetkililerle ellerinden gelen en sıkı biçimde pazarlık ettiler. Başarısız oldular, ama çok asılmak istemedikleri için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özünde, ABD’nin en büyük destekçisi olan gruplar, CIA ile sıkı bağları herkesin diline düşmüş olan Ayad Allawi liderliğindeki Sünni gruplar ve Irak’ın Kürt devlet başkanı Celal Talabani’nin partisi. Her ikisi de hiç şüphesiz ki gönülsüz de olsa nihayet ABD birliklerinin ülkeyi terk etmesinin iyi olacağını söyledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD birliklerinin kalma işini halletme gayreti gösteren Iraklı lider, Başbakan Nuri el-Maliki’ydi. el-Maliki, açık biçimde Irak ordusunun düzeni sağlamaktaki yetersizliğinin, kendi pozisyonunu ağır şekilde zayıflatacak yeni seçimlere neden olacağına ve başbakanlığının muhtemelen sona ereceğine inandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, geride bırakacağı birliklerin sayısını ikide bir azaltarak taviz üstüne taviz verdi. Eninde sonunda uzlaşmayı engelleyen çekişmeli konu, Pentagon’un,  askerlerin (ve paralı askerlerin) ülkede işleyebilecekleri suçlara dair Irak yargısına karşı dokunulmazlığı konusunda ayak diremesiydi. Maliki, bu konuda anlaşmaya hazırdı, ama başka kimse değildi. Özellikle Sadr taraftarları, Maliki’nin anlaşması halinde hükümetten desteklerini çekeceklerini söylediler. Ve onların desteği olmaksızın, Maliki parlamentoda gerekli çoğunluğa sahip olmayacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse kim kazandı? Çekilme, Irak milliyetçiliği için bir zaferdi. Ve Irak milliyetçiliğini somutlaştıracak kişi Muktada el-Sadr’dan başkası değil. el-Sadr’ın, çoğunlukla Sünni Müslüman karşıtlığı anlamına gelen Baas’a tarihsel olarak şiddetli biçimde karşıt durumdaki Şii hareketin lideri olduğu doğru. Ancak el-Sadr, kendisini ve hareketini ABD çekilmesinin müdafisi yapmak için uzun zamandan beridir bu başlangıçtaki duruşunun ötesine geçti., Irak’ın bağımsızlığının yeniden tesisini merkezine alan “Pan-Irak”çı bir milliyetçi cephe kurma umuduyla Sünni liderlere ve Kürt liderlere elini uzattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maliki ve diğer birçok Şii politikacı gibi tabii ki el-Sadr da ömrünün büyük kısmını İran’da sürgünde geçirdi. Dolayısı ile el-Sadr’ın zaferi İran için de bir zafer midir? Hiç şüphesiz, İran, Irak içindeki itibarını iyileştirdi. Fakat, gerçekleşen şeyin Irak sahnesine egemen olmada İran’ın şu ya da bir şekilde ABD’nin yerini alması olduğuna inanmak büyük bir analitik hata olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İranlı Şiiler ile Iraklı Şiiler arasında köklü gerginlikler mevcut. Evvela, Iraklılar, Şii inanç dünyasının manevi merkezi olarak her zaman İran yerine Irak’ı görmüşlerdir. Son yarım yüzyılda, jeopolitik alandaki dönüşümlerin, İran’daki Ayetullahların Şii inanç dünyasına hâkim gibi görünmelerine izin verdiği doğru. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu, 1945’ten sonra ABD ile Batı Avrupa arasındaki ilişkiye olanla benzer. ABD’nin jeopolitik gücü, iki tarafın kültürel ilişkisinde bir değişimi zorladı. Batı Avrupalılar, ABD’nin politik egemenliğinin yanı sıra yeni kültürel egemenliğini de kabul etmek zorunda kaldı. Anlaştılar, fakat Batı Avrupalılar bunu hiçbir zaman sevmedi. Ve kültürel duruşta kendi patronluklarını yeniden kazanma arayışındalar. İran-Irak arasındaki de aynı şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyuna yaptıkları açıklamalara karşın Obama da, Cumhuriyetçiler de Irak’ta yenilmiş olduklarını biliyorlar. Buna gerçekten inanmayan Amerikalılar yalnızca, ABD’nin jeopolitik anlamda her yerde galip çıkamayacağına nedense inanamayan ABD solcularının bir hizbi. Bu küçük ve azalmakta olan kesim, ABD’nin ciddi bir düşüşte olduğu gerçeğine göz yummak için sadece çok zaman harcamış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu grup, hiçbir şeyin değişmediğini, çünkü iki şey gerçekleştiren ABD’nin Irak’taki kilit oyuncusunu, Pentagon’dan Dışişleri Bakanlığı’na doğru rotasyona uğrattığını ileri sürüyor: ABD Büyükelçiliği’nin güvenliğini sağlamak için daha fazla bahriyeli göndermek; Irak polis gücüne eğitimci kiralamak. Ancak daha fazla bahriyeli göndermek güçlülük değil, zayıflıktır. Bu, iyi korunan ABD Büyükelçiliği’nin bile saldırılara karşı yeterince güvenli olmadığı anlamına gelir. ABD, daha fazla konsolosluk açma planını tam da bu nedenle iptal etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimcilere gelince, binlerce özel koruma tarafından “korunacak” 115 polis danışmanından bahsettiğimiz şeyi meydana getirir. Polis danışmanlarının, elçilik sınırlarının dışına çıkarken çok temkinli olacaklarına ve artık dokunulmazlıkları olmayacağı için yeterince özel koruma tutmanın zor olacağına sizi temin ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki Irak seçimlerinin ardından Muktada el-Sadr’ın başbakan olursa kimse şaşırmamalı. Bu durumdan ne ABD, ne de İran memnun olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2676 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-5242675446951667358?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/5242675446951667358/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/wallerstein-abdnin-irak-terki-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5242675446951667358'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5242675446951667358'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/wallerstein-abdnin-irak-terki-ve.html' title='Wallerstein: ABD’nin Irak’ı terki ve Irak’taki yenilgisi'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-A6lq48e1g3c/TrUgWnCX6PI/AAAAAAAABGQ/Z9C4DARJwwA/s72-c/iraq-withdrawl.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-5634965810303408320</id><published>2011-11-05T02:47:00.000-07:00</published><updated>2011-11-05T11:51:52.153-07:00</updated><title type='text'>FARC lideri Alfonso Cano öldürüldü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-wCszD8oruMQ/TrUGcQZKyaI/AAAAAAAABFs/Lfc0D5Fs5Ac/s1600/alfonso%2Bcano.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-wCszD8oruMQ/TrUGcQZKyaI/AAAAAAAABFs/Lfc0D5Fs5Ac/s400/alfonso%2Bcano.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671446388249643426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) lideri Alfonso Cano, Kolombiya ordusunun Cauca eyaletinde gerçekleştirdiği bombardıman ve silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, bu sabah saatlerinde yaptığı açıklamada FARC önderinin öldürülmesini “ülke tarihinde örgüte vurulmuş en büyük darbe” olarak tanımlarken, FARC gerillalarını silah bırakmaya davet etti. Santos, “başarılarından” dolayı Savunma Bakanı Juan Carlos Pinzón’a, Kolombiya ordusuna, polise ve Hava Kuvvetleri’ne teşekkür ederken, zafer sarhoşu olmama uyarısında bulundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-rRwGh5C5cnU/TrUJizDjcYI/AAAAAAAABGE/ZWX392I5L_0/s1600/cano.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 289px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-rRwGh5C5cnU/TrUJizDjcYI/AAAAAAAABGE/ZWX392I5L_0/s400/cano.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671449799168323970" /&gt;&lt;/a&gt;Kolombiya Savunma Bakanı Juan Carlos Pinzón da bu sabah gerçekleştirdiği basın toplantısında, Alfonso Cano’nun cesedinin fotoğrafını basınla paylaşırken, Cano’nun bedeninin Cauca eyaletinin Popayán şehrinde olduğunu belirtti.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gerçek adı Guillermo León Sáenz olan 63 yaşındaki Alfonso Cano, Kolombiya’da bulunan Telesur (Venezüella Devlet Televizyonu; ç.n.) muhabirinin verdiği bilgiye göre 60 gün önce ülkenin orta batısındaki Tolima eyaletinden güney batısındaki Cauca eyaletine geçerken havadan takip edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolombiya’da 1964 yılından bu yana silahlı mücadele veren FARC-EP, sosyalizm mücadelesi veriyor. Sık sık ABD’nin Kolombiya hükümetiyle ortak gerçekleştirdiği operasyonların hedefi olan FARC-EP’nin yaklaşık 18 bin gerilladan oluşan bir silahlı gücü bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.telesurtv.net/secciones/noticias/99893-NN/divulgan-la-fotografia-del-cadaver-de-alfonso-cano/  ve http://www.telesurtv.net/secciones/noticias/99897-NN/santos-insta-a-las-farc-a-desmovilizarse-tras-muerte-de-alfonso-cano/#%C2%A0  adreslerinde yayımlanan haberlerden yararlanılarak hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-5634965810303408320?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/5634965810303408320/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-lideri-alfonso-cano-olduruldu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5634965810303408320'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/5634965810303408320'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/farc-lideri-alfonso-cano-olduruldu.html' title='FARC lideri Alfonso Cano öldürüldü'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-wCszD8oruMQ/TrUGcQZKyaI/AAAAAAAABFs/Lfc0D5Fs5Ac/s72-c/alfonso%2Bcano.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-1826968072693037572</id><published>2011-11-02T12:12:00.000-07:00</published><updated>2011-11-26T02:01:01.206-08:00</updated><title type='text'>Tunus’un geleceği ne olacak?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tunus, nesiller sonra ilk gerçekten özgür seçimlerini gerçekleştirdi. John Rees ile birlikte &lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Halkın Talebi: Arap Devrimlerinin Kısa Bir Tarihçesi&lt;/span&gt;” kitabının iki yazarından biri olan Joseph Daher, Tunus’un yeni politik görünümümü analiz etti ve ülkeyi neyin beklediğini sorguladı. Daher, seçimleri kazanan Raşid Gannuşi önderliğindeki Nahda’nın AKP ile benzerliklerine ve emperyalist ülkelere olan bağlılığına dikkat çekiyor:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/--pg3dD3NeEM/TrGX4UKhxFI/AAAAAAAABFc/odgGJ1_R7YA/s1600/power-to-the-people.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 301px;" src="http://2.bp.blogspot.com/--pg3dD3NeEM/TrGX4UKhxFI/AAAAAAAABFc/odgGJ1_R7YA/s400/power-to-the-people.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670480399577498706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunus, Ocak ayında Arap devrimlerinin başlamasından bu yana bölgedeki ilk seçimi gerçekleştirdi. Bu, ülkede 1956’dan bu yana sonucun önceden belirlenmediği ilk özgür seçim. Bu seçimin galibi yüzde 40 oy alan İslamcı Nahda partisi olurken, onu toplamda yüzde 30 oy alan merkez sol partiler Cumhuriyet İçin Kongre Partisi (CPR) ve Ettakatol izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nahda, ticari ve ekonomik ortakları ile yatırımcılara yakın zamanda istikrar ve Tunus’ta yatırım için iyi koşullar beklentileri olduğu güvencesini verirken, Ettakatol ve CPR ile koalisyon oluşturmayı düşünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nahda, buna rağmen yakın zamanda, bazı Batılı ülkelerin, özellikle de Fransa’nın, kendisini Batı’ya ve Batı’nın çıkarlarına düşman olan köktenci bir parti olarak tanımlayan eleştirilerinin hedefi oldu. Tunus halkının kendi kaderini tayin hakkı, Nahda’yı sözüm ona aşırıcı şeklinde tanımlamaları gerçeklikten çok uzak olan ve son ana kadar Ben Ali diktatörlüğünü destekleyen bazı Batılı güçler tarafından eleştirilmekte. Nahda, Batı emperyalizmine ve kapitalist sisteme kesinlikle düşman değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunuslular, 33 bölgede toplam 217 kurucu meclis üyesini seçmek üzere kitlesel biçimde –seçmenlerin yaklaşık yüzde 90’ı- sandığa gitti. 1400’den fazla liste oluşturulmuştu. Her bir liste, ülkenin gençlerine daha fazla temsil imkânı vermek adına 30 yaşın altında bir aday içermek zorundaydı. Her listedeki isimlerin kadın ve erkek alternatifini sunması zorunluydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçimler, anayasa düzenleme sürecinde bir geçici başkan ve geçici hükümet belirlemenin yanı sıra, yeni anayasayı düzenlemekten sorumlu bir topluluk oluşturdu. Seçimlerde, 80’den fazla siyasi partiyi temsilen 11 binden fazla aday yarıştı. Birkaç bin aday da seçimlere bağımsız olarak katıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçimler etrafındaki büyük beklentilere karşın sol partilerin birçoğu, ikinci geçici hükümeti deviren kitlesel halk hareketinin sonucu olan Kurucu Meclis’in, gelecek anayasada ve ülkenin manzarasında asgari değişimleri uygulayacak liberal, İslamcı ve merkez-solda yer alan başlıca partiler tarafından çalındığına inanıyor. Ancak Tunuslular, toplumlarında asgari değişimden çok daha fazlası için mücadele verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Başlıca politik eğilimler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçimde, birtakım eğilimler öne çıktı. Seçimi kazanan Nahda, kampanyanın başından beri favoriydi. Türkiye’de iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) örneğinin takipçisi olacaklarını defalarca vurguladılar. Nahda, AKP gibi kapitalist sistemi destekliyor, Tunus’un borcuna ve mevcut ekonomik sisteme karşı çıkmıyor. Parti lideri Raşid Gannuşi, son beş ay boyunca şu anda daha yüksek maaş istemenin karşı devrimci bir talep olduğunu tekrar tekrar belirtirken, niyetlerini, uluslararası finans kuruluşlarıyla ve ABD ile çeşitli anlaşmalara riayet edileceği şeklinde açıkladılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nahda, aynı zamanda Batılı güçlere ve son birkaç ayda ABD ve İngiltere ile ilerleyen görüşmelere ve ilişkilere de hasım değil. Tanınmış Siyonist senatörlerle ve meclis üyeleriyle (McCain, Lieberman, Ackerman vb.) ABD’de toplantılar düzenlediler. Nahda’nın bir temsilcisi, ABD temsilcisi ile gerçekleştirdiği toplantıda, İsrail’deki dini partileri, dini ve demokratik partilere örnek olarak gösterdi. Wikileaks belgelerine göre, partinin en önemli isimleri ve sözcülerinin bazıları, Ben Ali devrilmeden önce, onun adına birkaç yıldır Amerikalılar ile bizzat “diyalog”da bulunuyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parti; kendisini kampanya süresince düzenli olarak finanse eden Suudi Arabistan ve Katar gibi karşı devrimci ülkelerle çok iyi ilişkilere sahip. Bu durum partiye, başkent Tunus’un şehir merkezindeki parıldayan çok katlı binadan yoksun faaliyet sürdürürken, düzlemini hazırlamak için profesyonelce hazırlanmış karton kapaklı kitaplar verme, basın toplantılarında simültane çeviri için kablosuz kulaklıklar dağıtma, mitinglerdeki kalabalıklara ücretsiz olarak pet şişe sular verme, oyları toplamak için bazı bölgelerdeki seçmenlerinin Ramazan sofralarının ve düğünlerinin parasını ödeme şeklinde, çıkarcı ilişkilere dayanan bir ağ kurma olanağı sağladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nahda’nın kadın haklarına yönelik tutumu da belirsiz. Partinin başı örtülü olmayan adayı Souad Abdel-Rahim’i öne çıkarırken, kadınların kazanım ve haklarını koruyacaklarını vurgularken, bununla birlikte erkekler ile kadınlar arasındaki ayrımı alenen savunan Selefi yazarların kitabını da destekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci eğilim, Ettakatol, Cumhuriyet İçin Kongre Partisi (CPR), İlerici Demokrat Parti (PDP) gibi farklı güçlere bölünmüş olan merkez sol. Bu siyasi partiler, yabancı yatırımı arttırmak için kuralları gevşetmeye hazırken, genel olarak asgari ücrette artışı destekliyorlar. Bunlar aynı zamanda uluslararası ve Avrupalı finans kuruluşları ile anlaşmaları bozmayı istemiyorlar ve Tunus’un borcunun meşruiyetini reddetme niyetleri yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunus İşçileri Komünist Partisi (PCOT) öncülüğündeki anti-kapitalist solun muhtelif bileşenleri ve radikal 14 Ocak Cephesi’nden geriye kalanlar, bu seçimlerde beceri gösteremediler. Bu eğilim, anti-kapitalist solun çeşitli eğilimlerini birleştirmedeki başarısızlığı ile karakterize edilmiştir. Aynı zamanda, sosyo-ekonomik ve politik sorunlar etrafındaki başlıca tartışmaları şekillendirmeyi de becerememiştir. Tunus’taki gerçek karşıtlık, devrimi devam ettirmeyi ve toplumda gerçek değişimi elde etmeyi isteyen halkla, küçük değişikliklerle statükonun korunması taraftarı olanlar arasındayken, tartışma, çoğu kez bunun yerine laiklik ve din arasındaki karşıtlık etrafında şekillenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PCOT öncülüğündeki anti-kapitalist sol, eski rejimin baskı araçlarının kalıntılarının tasfiyesini savunurken, başlıca talepleri de borçların, Avrupa Birliği ve diğer finans kuruluşlarıyla yapılan anlaşmaların iptaliydi. Aynı zamanda bölgeler arasında bir eşit gelişim planını ve doğrudan demokrasiyi, ulaşım, sağlık ve iletişim alanlarında ücretsiz hizmeti ve “kültürel istisna” denilen insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konularda imzalanmış uluslararası sözleşmelerin uygulamasının ortadan kaldırılmasını destekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek büyük oranda oy almayan son eğilim, liberaller tarafından temsil ediliyordu. Bunlar, yeni politik çehrelerin yanı sıra, Ben Ali’nin eski partisi Demokratik Anayasal Birlik Partisi’nin (CDR) eski üyelerini de barındırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgür Yurtsever Birlik (FPU) bu liberallerin bir örneği. Birlik, geçmişte siyasete pek fazla bulaşmaksızın uzun yıllar yurtdışında yaşamış olan bir grup Tunuslu işadamı tarafından oluşturuldu. FPU, tanıtıma diğer tüm partilerden fazla para harcadı. Parti, piyasa ekonomisine dayanan bir bölgesel kalkınma modelini ve daha çok özel yatırımı kapsayan büyük projeleri savunan düzlemde ilerliyor. Parti kurucularından biri olan Imed Belkacem, defalarca kez FPU’nun, eski iktidar partisi olan CDR’nin dağılması ile boşalan merkez-sağ boşluğu doldurduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;Devam eden toplumsal seferberlik &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte toplumsal durum, Ben Ali’nin devrilmesinden şimdiye kadar geçen dönemde, muhtelif geçici hükümetlerin artan toplumsal ve ekonomik problemleri çözmeye çalışacakları sözünü vermelerine karşın kötüleşti. Kayıtdışı çalışma ve karaborsa sürekli büyürken işsizlik de arttı. İşsizlik yardımları sadece birkaç hafta verildi ve işten çıkarmalar artıyor. Fiyatlar artmaya devam ederken tahıl, meyve ve sebze üretimi şiddetli biçimde düştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal seferberlik sürmekte. Diplomalı İşsizler Birliği (UGU) ve diğer devrimci sol partiler, seferberliğin tam ortasında. UGU, Kasım ayının başında, 500 civarında üniversite mezunu ve işsizin katıldığı bir ulusal miting örgütledi. Başlıca talepleri, toplumsal ve ekonomik özgürlük etrafındaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos ortasında solcular, sendikacılar, hukukçular ve UDC tarafından desteklenen ve bunlar tarafından öncülük edilen seferberlik zirveye ulaşarak başkent Tunus’ta on binden fazla göstericiyi topladı. Eski rejimin bazı temsilcilerinin, yargıçların ve mevcut başbakanın suç ortaklığı ile serbest bırakılmasını protesto ediyorlardı. Gösteri polis tarafından bastırıldı ve bir gösterici vurularak öldürüldü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendika bürokrasisi, hükümetle ortaklaşa biçimde, yaptı –liberal siyasi partilerin ve İslamcı Nahda’nın desteğiyle- protestocuların öfkesini emme çabasıyla, şehrin kenar mahallelerindeki tecrit edilmiş alanlarda yeni bir gösteri çağrısı. 1000’den az gösterici topladılar. Tunus’un başka yerlerinde, Sfax, Sousse, Monastir vb. yerlerde protestolasr UGTT (Tunus İşçileri Genel Sendikası) merkezleri önünde devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimden bir gün önce polis, ayaklanma sırasında güvenlik güçleri tarafından vurulan ve hükümetin kendisine temel tıbbi hizmet konusunda yardım etmesini talep eden genç bir adam tarafından Kasbah’da, hükümet konağının yakınında gerçekleştirilen oturma eylemine aman vermedi. Oturma eylemine ilaveten, yedi genç adam da seçimlerden bir hafta önce, geçici hükümetin kendilerinin temel sağlık ihtiyaçlarını gözetme konusundaki ihmalini protesto etmek amacıyla açlık grevine başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On adam daha onlara katılmak üzere Kasserine ve Thala’dan başkent Tunus’a geldi, fakat hükümet, yaralıların ücretsiz tedavi için hastaneye yatırılmalarını reddetmeye devam ediyor. Hepsi, Ben Ali devrilmeden hemen önceki günlerde barışçıl protestolar gerçekleştirirken güvenlik güçleri tarafından vurulmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli başlı çeşitli partilerin söylemi; demokrasi, özgürlük, adalet, iyi yönetim ve hukukun üstünlüğüne yönelik retorik sadakati yineliyor, ancak bunu, geçtiğimiz yılın sonunda devrimlerine başlamalarından bu yana Tunus halkına taleplerini karşılayacak ve yerine getirecek hiçbir somut öneride bulunmadan yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu belli başlı siyasi partiler, mevcut hükümete ve eski rejimin kalıntılarına meydan okumamaktalar. Bazı siyasi partiler (İşçi Birliği gibi) hâlâ yasaklıyken baskı devam ediyor. Mevcut hükümet, emperyalist Batı’yla ortak çalışırken ve onların politik ve ekonomik desteklerini isterken (Ekim’de Tunus Başbakanı M. Béji Caïd Essebsi öncülüğünde ABD’ye yapılan ziyarette görüldüğü üzere), geçmiş Ben Ali diktatörlüğü tarafından uluslararası alacaklılara yaratılan yasadışı borçları ödemeye de kendini adamış durumda. Bu hükümet, Üçüncü Arap Bloggerları Buluşması için Tunus’a gelecek 12 Filistinliden 11’ine vize vermeyi de reddetti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Kurucu Meclis’teki siyasi partilerin çoğu, devrimin sosyal ve ekonomik yönlerini yok sayıyor. Tunus halkının, tüm haklarını elde etmek ve demokratik, sosyal ve anti-emperyalist Tunus’u görmek için süregiden devrimci süreçlerine devam etmeleri gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.counterfire.org/index.php/articles/51/15065  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-1826968072693037572?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/1826968072693037572/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/tunusun-gelecegi-ne-olacak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1826968072693037572'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1826968072693037572'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/tunusun-gelecegi-ne-olacak.html' title='Tunus’un geleceği ne olacak?'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/--pg3dD3NeEM/TrGX4UKhxFI/AAAAAAAABFc/odgGJ1_R7YA/s72-c/power-to-the-people.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-7311869214382636336</id><published>2011-11-01T12:06:00.000-07:00</published><updated>2011-11-01T12:10:43.260-07:00</updated><title type='text'>Chomsky ile Arap Baharı, ekonomik kriz ve işgallere dair</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-ByceND47ris/TrBDfZgd1TI/AAAAAAAABFQ/fliPol5nlE0/s1600/chomsky-media-300x255.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 255px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-ByceND47ris/TrBDfZgd1TI/AAAAAAAABFQ/fliPol5nlE0/s400/chomsky-media-300x255.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670106137561519410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yazar ve bilim insanı Prof. Noam Chomsky, PublicServicesEurope.com’la yaptığı iki röportajın ilkinde uluslararası ilişkiler, jeopolitik, Arap Baharı ve Avrupa ve Amerika’yı saran ekonomik krize dair görüşlerini belirtti:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Geçmişte Amerika Birleşik Devletleri dış politikasının önde gelen eleştirmenlerinden biriydiniz. Göreve gelişinden bu yana bu alanda Başkan Barack Obama’nın performansı konusunda hangi görüşü benimsiyorsunuz? Sizin Usame Bin Ladin’in öldürülmesi operasyonuyla ilgili eleştirel bir tutum izlediğinizi biliyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden, Anglo-Amerikan hukukunun masumiyet karinesi denilen ve mahkemede suçu kanıtlanana dek herkesin masum olduğuna dair bir kavram vardı. Bir şüpheli yakalandığı ve kolayca mahkemeye getirilebileceği vakit, ona öldürmek açık bir suçtur. Bu arada, Pakistan saldırısı aynı zamanda bir uluslararası hukuk ihlaliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yani, açık biçimde Obama’nın Beyaz Saray liderliğinde meydana gelen, CIA’in Yemen ve Pakistan gibi ülkelerdeki insansız hava aracı saldırıları için olası bir ahlaki gerekçe var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hedeflenmiş cinayetler için hiçbir gerekçe yoktur. Eski başkan döneminde devam eden şeyler vardı, ancak Obama yönetimi önceki yöntemleri, Amerika’nın terör eylemleri diye isimlendirdiği şeyleri gerçekleştirmesi için başkalarını cesaretlendirdiğinden şüphelendiği insanlara yönelik, küresel bir suikast kampanyasına doğru genişletti. ‘Terör eylemleri’ diye adlandırılan şeyler aynı zamanda oldukça ciddi sorular ortaya çıkarmaktadır ve bu bir olduğundan küçük göstermedir. Afganistan’da köyü Amerikan askerleri tarafından saldırıya uğradığında,  köyünü korumak için tüfeğe sarılmakla suçlanan 15 yaşındaki çocuğun Guantanamo Koyu davası örneğini ele alalım. Terörizmle suçlandı ve toplam 8 yıl Guantanamo’ya gönderildi. Sekiz yıllık tutukluğun ardından, nerede ne olduğu sır değil, suçlu olduğu ileri sürüldü ve sekiz yıl daha cezaya çarptırıldı. 15 yaşındaki bir çocuğun terörizme karşı köyünü savunması mı terörizm?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yani, potansiyel olarak, Obama’nın dış politika yaklaşımının belli alanlarda George W. Bush’unkinden daha kötü olduğunu mu düşünüyorsunuz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet terörü açısından -ki ben bunu bu şekilde isimlendirirdim- evet demek zorundayım ve zaten bunlar askeri analistler tarafından da ifade ediliyor. Bush yönetiminin politikası, şüphelileri kaçırmak ve bildiğimiz üzere kendilerine pek de hoş davranılmayan gizli hapishanelere göndermekti. Fakat Obama yönetimi, o politikayı “Onları kaçırma! Ama onları öldür”e yükseltti. Şimdi bunların –Usame Bin Ladin olayında bile- şüpheli olduklarını hatırlayın. 11 Eylül saldırılarını planladığı ve organize ettiği akla yatkındır fakat “akla yatkın” ve “kanıtlanmış” iki farklı şeydir. Saldırılardan sonraki sekiz ay hatırlamaya değer, Nisan 2002’de, FBI Başkanı, basına yaptığı en ayrıntılı açıklamada, yalnızca, komplonun Bin Ladin tarafından gizlice Afganistan’da yapıldığını fakat Birleşik Arap Emirlikleri, Almanya ve Amerika’da uygulamaya koyulduğuna inandıklarını söyleyebildi. Ancak o zamandan beri sağlam bir kanıt –en azından herkesin gözünün önünde- sunulmadı. Hükümet tarafından oluşturulan 11 Eylül komisyonunda oldukça makul surette akla yatkın dolaylı kanıt niteliğinde birçok materyal vardı, ama bu kanıtlardan herhangi birinin bağımsız bir mahkemede destekleneceği şüpheli. Ellerindeki kanıtlar onlara, bildiğimiz gibi kanıtları son derece acımasız koşullarda sorgulanan şüphelilere dayandıran hükümet tarafından sağlandı. Bağımsız bir mahkemenin böylesine kanıtları ciddi olarak değerlendirmesi oldukça düşük bir ihtimal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Libya çatışmasını nasıl görüyorsunuz? Batılı güçler, özellikle de Avrupa müdahalesinde haklı mıydı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere, Fransa ve ABD’den oluşan üç geleneksel emperyal güç, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile hiçbir ilgisi olmayan biçimde iç savaşa isyancıların tarafında dahil oldu. Emperyal üçlünün uygun biçimde davranıp davranmadığı sorusunun ele alınması ve tartışılması gereken bir soru olduğunu düşünüyorum. Bu kesinlikle uluslararası açıdan destek gören bir hareket değildi. Demek istiyorum ki, uluslararası toplum olarak adlandırılmakta, ancak dünyanın büyük kısmı buna karşıydı. Libya bir Afrika ülkesi ve Afrika Birliği pazarlık ve diplomasi çağrısı yapıyordu, ancak kendilerine kulak asılmadı. Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin –BRIC (dört ülkenin İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşan son dönem kısaltması; ç.n.) ülkeleri- o dönemlerde Çin’de bir toplantı gerçekleştirdi ve onlar da diplomasi ve pazarlık çağrısı yapan bir deklarasyon yayımladılar. Hatta Türkiye bile başlangıçta ilgisizdi ve Mısır bunu desteklemedi, Arap dünyasından neredeyse hiç destek gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek soru şu: “Sivilleri koruma emri, diplomasi yoluyla uygulanabilir miydi?” Libya, büyük oranda bir kabile ülkesi ve kabileler arasında çok sayıda çatışma mevcut. Geçiş hükümeti, şeriat hukukuna katı bağlılık olacağını, kadınların haklarının yok sayılacağını ve buna benzer şeyleri şimdiden vurgulamış durumda. Bütün bunlar hakkında çok şey bilen pek az Batılı mevcut. Öte yandan, korkunç bir cani olan Kaddafi’den kurtulmak için çok büyük halk desteği vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zaman geçerken ve Suriye, İran gibi ülkelerdeki isyancılar Libya’daki ezilen yurttaşların kazanımlarından cesaret alırken genişleyen ve derinleşen bir Arap Baharı görüyor musunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran başka bir mevzu -acımasız bir yönetimi var, fakat koşulları çok farklı. Suriye’deki, şiddetli bir iç savaşa dönüşen aşırı korkunç bir durum. Kimse bunun üstesinden gelecek akla yatkın bir çözüm önermiş değil. Arap dünyasının büyük bölümünde, demokrasi yanlısı ayaklanmalar çok hızlı biçimde ezildiler. En uç radikal İslamcı devlet ve ABD ile İngiltere’nin en yakın müttefiki olan Suudi Arabistan’da zayıf protesto çabaları oldu ve bunlar çok hızlı biçimde ezildi –o kadar ki, insanlar tekrar sokağa çıkmaya korktu. Aynısı Kuveyt ve bölgenin –petrol bölgesinin- tamamı için de geçerli. Bu protestoların Suudiler öncülüğündeki işgal güçleri tarafından, hastanelerin basılması ve hastalar ile doktorlara saldırılması gibi çok korkunç yöntemlerle şiddetle ezilmesi öncesinde, Bahreyn’deki protestolara başlarda müsamaha gösterildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır ve Tunus’ta kayda değer ilerleme oldu –ancak bunlar sınırlandı. Mısır’da ordunun, toplum üzerindeki kontrolünü gevşetmeye niyeti yok –ülkede şu anda özgür bir basın ve bağımsız biçimde örgütlenebilecek ve hareket edebilecek bir işçi hareketi olmasına rağmen. Tunus da bir emek aktivizmini tarihine sahip. Bu nedenle, demokrasi ve özgürlüğe doğru ilerleme, uzun vadeli militan aktivizmin doğuşu ile bir hayli yakından ilişkili. Bu, Batılıları şaşırtmamalı, çünkü Batı’da gerçekleşen tam olarak bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BRIC ülkelerinin yükselişi, Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Batı’nın reddedilişi ile birlikte önümüzdeki on yıllar boyunca jeopolitiğin nasıl vuku bulacağını öngörüyorsunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ve Avrupa kısmen farklı sorunlara sahipler. Şu apaçık ortada ki, Avrupa, daha yoksul ülkeleri zenginler ile birlikte bütünleştirme yönündeki göreceli insani yaklaşımda kısmen izi bulunabilir durumda olan epey ciddi finansal sorunlarla yüz yüze. Avrupa Birliği kurulmadan ve Yunanistan, Portekiz, İspanya gibi daha fakir güney ülkeleri AB’ye girmeden önce, zengin gelişmiş ülkeler ile yoksullar arasındaki keskin farkları azaltmak çabaları vardı –Kuzey Avrupa işçileri, Güney’deki fakirleştirilmiş ve sömürülmüş işçi sınıfı ile rekabete girmek zorunda kalmayacaktı. Uçurumu tabii ki ortadan kaldırmayacak, ancak daha yoksul ülkeler, zengin kuzey ülkeleri üzerinde çok sert etkiler yaratmadan AB’ye girebilsinler diye uçurumu yeterli düzeyde giderecek telafi edici finansman sağlama ve başka önlemler vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa bugün, görece yardımsever tutumunun ve Avrupa Merkez Bankası’nın olağanüstü bağımsızlığı ve anti-enflasyon politikalara –ki bunlar zayıflama ve durgunluk döneminde izlenecek politikalar değildir- sadakatle bağlanması gibi bazı çok ciddi sorunların hakkından gelmedeki başarısızlığının bedelini ödüyor. Avrupa, politikaların kısmen daha gerçekçi olduğu ABD gibi bunun karşıtını yapmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu yeni dünya düzeninde –Batı egemenliğindense çok kutupluluğu yansıtması imkân dahilinde olan- ABD ve Avrupa’nın hangi rolü oynayacağını düşünüyorsunuz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa ve ABD, hâlâ küresel ekonominin büyük bir parçası; bundan şüphe yok. Avrupa, kendi sorunlarını kendi çözebilirse seçenekleri var –ki ben ekonomi politikalarını değiştirmek zorunda kalacağını düşünüyorum. Avrupa’nın şu anda ihtiyaç duyduğu şey tasarruf programı değil, gelecekte borç sorununu çözebilmek için büyümeyi yeniden sağlayacak canlandırma paketi. Aynısı ABD’de de geçerli. Her iki bölgede, canlandırma programı için ol para var. Borcu yükseltebilir, fakat bu çok daha uzun vadeli bir problem. Toplumlarımızda bol miktada servet var; soru, bunun nasıl kullanılacağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası ilişkiler yazınının tamamındaki müşterek konu, Batı’nın reddi olarak adlandırılan şey ve küresel iktidarın, yükselen güçler olan Çin ve Hindistan’a doğru bir kez daha yön değiştirmesi şeklindeki doğal sonuç. Çin’deki ekonomik büyümenin birçok bakımdan epey çarpıcı olduğu argümanı mantıksız –fakat bunlar çok fakir ülkeler. Kişi başına düşen milli gelir Batı’dakinin oldukça altında ve çok büyük iç sorunları mevcut. Ekonominin ana lokomotifi olarak nitelendirilen Çin, bugün hâlâ büyük ölçüde bir montaj fabrikası. ABD’nin Çin ile olan dış ticaret açığını katma değer bakımından tam olarak hesaplarsanız, rakamın yüzde 25 civarında düştüğü, Japonya, Tayvan ve Kore’yle ise yaklaşık olarak aynı oranda yükseldiği sonucunu bulacaksınız. Bunun nedeni parçalar, bileşenler ve yüksek teknolojinin ABD ve Avrupa’dan olduğu kadar çevresel, daha fazla sanayileşmiş toplumlardan Çin’e akması ve Çin’in bunların montajını yapmasıdır. Üstünde “Çin’den ithal edilmiştir” yazan bir iPad ya da başka bir şey satın aldığınızda, katma değerin çok azı Çin içinde kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin, ilerleyen zamanlarda kesinlikle teknoloji basamaklarını tırmanacak –ancak bu zor bir tırmanış ve ülkenin, nüfus sorununun da aralarında olduğu çok ciddi problemleri var. Ülkenin büyüme periyodu, yirmilerinde, otuzlarında olan genç işçi nüfusundaki şişknlikle ilişkili, fakat bu değişiyor –kısmen, “bir çocuk” politikası nedeniyle. Gerçekleşecek olan şey çalışma çağındaki nüfusta düşüş ve yaşlı nüfusta bir artış. Çinliler kuşkusuz ki büyüyecek ve önem arz edecek, ama Hindistan, sefalet içinde yaşayan yüz milyonlarca insanla maddi olanakları daha da kısıtlı durumda. Dünya daha farklı bir hale geliyor ve daha farklı bir yüzyıl yaklaşıyor. BRIC ülkelerinin yükselişiyle, gücün yayılması yaklaşıyor. Amerikan gerilemesine gelirsek, bu 1940’larda başladı. ABD, gücünün zirvesine, inanılmaz bir güvenlikle dünyadaki servetin ve üretimin tam olarak yarısına sahip olduğu 1945’te ulaştı –tarihte buna benzer başka bir şey gerçekleşmemiştir. Çok hızlı biçimde düşüşe geçti ve sözümona “Çin’in kaybı” 1949’da gerçekleşti. Dünyaya hükmettiğimiz ve sahip olduğumuz durumu çantada keklik olarak görüldü. Çok kısa sürede “Güneydoğu Asya’nın kaybı” gerçekleşti. Çin içindeki savaşların ve Endonezya’daki darbenin sebebi bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son on yılda, “Güney Amerika’nın kaybı” denen şeye şahit olduk. Güney Amerika, bağımsızlık ve bütünleşmeye doğru ilerlemeye başladı ve ABD, bölgedeki tüm askeri üslerden kovuldu. Ayrıca Latin Amerika, Güney Amerika, Afrika ve Orta Doğu’da oluşturulan birlikler mevcut. Batı ve müttefikleri, bunu kontrol etmeye gayretinde, ancak söz konusu durum devam ediyor. Ve Çin’de, Orta Asya ülkelerinin de dahil olduğu, Rusya, Hindistan ve Pakistan’ın ise gözlemci olarak bulunduğu Şanghay İşbirliği Örgütü var. ABD dışlanmış durumda ve bahse konu örgüt şu ana dek enerji temelli, ekonomi temelli bir uluslararası örgüt. Şimdiye dek bu, dünyadaki güç dağılımının bir başka parçası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan düşüşü, önemli derecede bir kendi kendine yapma hali. 1970’lerden bu yana Batı ekonomileri keskin bir virajda. Tarih boyunca eğilim, büyüme ve iyimserliğe doğru olmuştur. Bu, üretimdeki kâr oranlarındaki düşüş nedeniyle ekonomide finansallaşma ve üretimin ülke dışına taşınmasına doğru bir yön değiştirmenin olduğu 1970’lerde değişti. Gerçekleşen şey, servetin tek noktada –bilhassa finansal sektörün çok küçük bir kesiminde- aşırı derecede yoğunlaşması, durgunluk ve nüfusun büyük bir kısmı için ekonomik gerilemeydi. Bugün “yüzde 99 ve yüzde 1” gibi sloganlarınız var. Rakamlar tamamen doğru değil, fakat genel tablo öyle. Tablo, çok az sayıda cepte olağanüstü düzeyde servete neden olmasından dolayı ciddi. Bununla birlikte, kapsadığı ülkeler için çok kötü. Şu anda tüm dünyada şahit olduğumuz protestolar bunun bir başka belirtisi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://www.publicserviceeurope.com/article/1047/professor-noam-chomsky-in-interview adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse-Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-7311869214382636336?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/7311869214382636336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/chomsky-ile-arap-bahar-ekonomik-kriz-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7311869214382636336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7311869214382636336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/11/chomsky-ile-arap-bahar-ekonomik-kriz-ve.html' title='Chomsky ile Arap Baharı, ekonomik kriz ve işgallere dair'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ByceND47ris/TrBDfZgd1TI/AAAAAAAABFQ/fliPol5nlE0/s72-c/chomsky-media-300x255.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-4054254052943530054</id><published>2011-10-30T14:55:00.000-07:00</published><updated>2011-10-30T14:57:42.181-07:00</updated><title type='text'>Tarık Ali: Yüzde 99 başarılı olabilecek mi?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-uInJxn-i54c/Tq3IHIG6o8I/AAAAAAAABFE/rFiH_uGT_04/s1600/tariq%2Bali.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 280px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-uInJxn-i54c/Tq3IHIG6o8I/AAAAAAAABFE/rFiH_uGT_04/s400/tariq%2Bali.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669407530690454466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pakistan asıllı İngiltereli yazar Tarık Ali, ABD’de başlayan ve dünyaya yayılan neo-liberalizme karşı itirazlardan umutlu olduğunu belirtiyor, ancak bu itirazların bir örgütlülük ve uzun erimli mücadele gerektirdiği fikrini de ekliyor. Ali, siyasetteki “merkezci” duruşun tehlikesine de dikkat çekiyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle yazmıştı Oscar Wilde: “Ütopya içermeyen bir dünya haritasına göz ucuyla bakmaya değmez. Çünkü o, insanlığın her zaman karaya çıktığı bir ülkeyi atlamıştır. Ve insanlık buraya çıktığında, onlara bakar, daha iyi bir ülke görerek yelken açar. İlerleme, ütopyaların gerçekleşmesidir.” 19. yüzyıl sosyalist ruhu, Sovyetler Birliği’nin yıkılışından bu yana “süper-şarjlı” biçimde dünyaya hâkim olana küresel kapitalizme karşı protesto için sokağa çıkan idealist genç insanların arasında yaşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York’un finansal çılgınlığının kalbini mesken tutan Wall Street’i İşgal Et protestocuları, zorba finans-kapital sistemine karşı gösteri yapıyor: hayatta kalabilmek için zengin olmayanların kanını emmek zorunda olan açgözlülük virüsünü kapmış bir vampir. Protestocular; bankacılara, finansal spekülatörlere ve onların, bir başka alternatif olmadığında ısrara devam eden medyadaki uşaklarına nefretlerini gösteriyorlar. Wall Street sistemi Avrupa’ya tahakküm ettiğinden beri, bu modelin yerli versiyonları burada da hayat buldu. (Bir kez daha bu ülkenin Avrupalı olmaktansa Batıcı olmaya yönelik gerçek eğilimlerini ortaya çıkaracak şekilde, ilginç biçimde, Britanya’da etkili olan, İspanya’nın öfkelileri ya da Yunanistan’da grev yapan işçiler yerine Wall Street işgalcileri oldu) New York polisinden biber gazı yiyen gençler, işleri istedikleri biçimde yürütemediler belki ama neye karşı olduklarından eminler ve bu önemli bir başlangıç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktaya nasıl geldik? 1991’de komünizmin yıkılmasını takiben, Edmund Burke’nin “Farklı sınıflardan oluşan tüm toplumlarda, belli sınırların en üstte olması şarttır” ve “Eşitlik misyonerleri, ancak canlıların doğal düzenini değiştirir ve yanlış yola saptırır” sözleri çağın ortak aklı oldu. Para, siyasetçileri yozlaştırır, çok para kesinlikle yozlaştırır. Sermayenin kalbinin attığı yerin tamamında, şunlarsın ortaya çıkmasına şahit olduk: ABD’de Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, bağımlı ülke Britanya’da (Yeni) İşçi Partililer ve Muhafazakârlar, Fransa’da Sosyalist ve Muhafazakârlar, Almanya’da koalisyonlar, İskandinavya’da merkez sağ ve merkez solu ve buna benzer. Esas itibariyle, her durumda iki parti sistemi, etkili bir merkezi hükümete dönüştü. Yeni bir pazar aşırılıkçılığı meydana çıktı. Sermayenin, toplumsal edinimin en kutsal alanlarına girişi, gerekli bir “reform” olarak sayıldı. Kamu sektörünü hırpalayan özel finans girişimleri, standart hale geldi ve neo-liberal cennet yolunda yeterince hızlı ilerlemeyen ülkeler (Fransa ve Almanya gibi), The Economist ve Financial Times’ta muntazaman suçlandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönüşümü sorgulamak, kamu sektörünü savunmak, kamusal hizmet kuruluşlarında devlet sahipliği lehinde savunuda bulunmak, kamu konutlarının ölü fiyata satılmasına karşı çıkmak, “muhafazakâr” bir dinozor olmak sayıldı. Şimdi herkes yurttaş yerine müşteriydi: yeni, potansiyel vaat eden Yeni İşçi Partili akademisyenler, kitaplarını okumaya zorlananlardan çekingen bir biçimde “müşteriler” şeklinde bahsedecekti; hepimiz şimdi kapitalistiz dercesine. Sosyal ve ekonomik iktidar seçkinleri, yeni hakikatleri yansıttılar. Piyasa, devlete tercih edilebilir yeni tanrı haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çizgiyi sineye çekenler şunu asla sormadılar: nasıl oldu da bu gerçekleşti? Aslına bakılırsa devlet, geçiş için gerekliydi. Piyasayı desteklemeye ve zenginlere yardım etmeye yönelik devlet müdahalesi hoştu. Hiçbir partinin herhangi bir alternatif sunmadığını düşünürsek, Kuzey Amerika ve Avrupa yurttaşları, uyurgezer biçimde felakete yürüdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin zaferiyle mest olmuş merkez siyasetçiler, 2008 Wall Street krizine hazırlıksızdı. Kolay kredi sunan devasa tanıtım kampanyalarıyla gözleri boyanan yurttaşlar ve her şeyin iyi olduğuna inanmış haldeki evcilleştirilmiş, eleştiri yapmayan medya da öyle. Liderleri karizmatik olmayabilir ancak sistemi nasıl kullanacaklarını biliyorlardı. Her şeyi politikacılara bırak. Bu kurumsallaştırılmış duyarsızlığın bedeli şimdi ödeniyor. (Allah için; İrlanda ve Fransa halkı felaketi, Avrupa Birliği anayasası konusunda neo-liberalizmi özünde saygın bir yere koymak ve ona karşı oy kullanmaya dair tartışmalarda sezdiler. Yok sayıldılar.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wall Street’in konut edindirme balonunu bilerek planladığı, insanların ipotekle ikinci evlerini almaları ve onlara körcesine harcatarak kişisel borcu yükseltmek yolunda teşvik edilmeleri için tanıtım kampanyalarına milyarlar harcadığı, birçok ekonomist için besbelli idi. Balon patlamalıydı ve bu gerçekleştiğinde, devlet bankaları topyekûn yıkılmaktan kurtarana dek sistem sendeledi. Zenginler için sosyalizm. Kriz Avrupa’ya sıçramışken, AB tarafından bir kurtarma operasyonu başlatılmasıyla ortak pazar ve rekabet kuralları tuvalete atılıp sifon çekildi. Piyasa denetimleri şimdi kolaylıkla unutuldu. Aşırı sağ küçük. Aşırı sol güçbela var oluyor. Politik ve sosyal hayata egemen olan aşırı merkez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı ülkeler çökmüşken (İzlanda, İrlanda ve Yunanistan) ve diğer bazıları (Portekiz, İspanya, İtalya) uçuruma doğru bakarken AB (gerçekte BB, Bankalar Birliği) kemer sıkma ve Alman, Fransız ve İngiliz bankacılık sistemini kurtarma dayatmak için devreye girdi. Piyasa ile demokratik hesap verme arasındaki gerginlik artık maskelenemez. Yunanistan seçkinleri, topyekûn boyun eğme konusunda şantaja uğradı ve tüm milletin gırtlağını sıkan kemer sıkma önlemleri ülkeyi devrimin eşiğine getirdi. Yunanistan, Avrupa kapitalizmi zincirinin en zayıf halkası; demokrasisi krizdeki kapitalizmin dalgaları altında çoktan suyun dibini boyladı. Genel grevler ve yaratıcı protestolar, merkez aşırıcıların işini çok zorlaştırdı. On binlerce yurttaşın parlamentoya girmesini önlemek için polisin şiddet kullandığı Atina görüntülerini izleyen biri, ülkeyi yönetenlerin artık eski yöntemle yönetemeyebileceklerini hissediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılın başlarında bir edebiyat şenliğinde konuşma yaptığım Selanik’te, izleyicilerin asıl ilgisi edebiyattan çok politik ve ekonomik sorunlaraydı. Bir alternatif var mıydı? Ne yapılmalıydı? “Derhal borç ödememek” şeklinde yanıtladım. Euro-zone’dan çıkmak, drahmiye dönmek, toplumsal ve ekonomik ulusal planlamayı başlatmak, yerel ve ulusa düzeyde ülkenin nasıl yeniden istikrara kavuşturulabileceğine –fakat yoksulların zararına olmayacak biçimde- dair tartışmalar düzenlemek. Zenginlerin, son on yılda üçkâğıtçı yöntemlerle biriktirdikleri paralar (özel vergilendirmelerle) geri kusturulmalı. Ancak sistemin tam ortasındaki vizyonsuz politikacılar böylesi fikirlerden çok uzaklar. Birçoğu, ülkenin ekonomik kaynaklarının sahibi olan ve bunları kontrol eden az sayıda insan adına çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama (tüm tatbiki kararlarda selefinin politikalarını sürdüren bir başkan) yönetimi altında borç batağına saplanmış olan ABD, tüm şehirlere sıçrayan yeni bir protesto hareketinin ortaya çıkışını gördü. Genç işgalcilerin enerjileri takdire şayan. Bahar, politik Amerika’nın kalbinden çok uzun zamandır uzaktı. Reagan ve Bush yıllarının buz kesmiş kışları, Clinton ya da Obama ile çözülmedi: paranın hepsine boyun eğdirdiği içi boş bir sisteme ve temel olarak finansal statükoyu korumak ve 21. yüzyıl savaşlarını finanse etmek için kullanılan, fazlasıyla çamur atılmış bir devlete hükmeden içi boş adamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çapraşıklık üzerindeki sis sonunda kalktı ve insanlar alternatif arıyorlar, ancak bunu siyasi partileri esas itibariyle yetersiz buldukları için onlar olmaksızın yapıyorlar. Şu anda New York, Londra, Glasgow ve başka yerlerde sahnelenen işgaller, geçmişteki protestolardan çok farklı. Bunlar, işsizliğin yükseldiği zamanlarda ve geleceğin ümitsiz göründüğü yerlerde tırmanan eylemler. Genç insanların büyük çoğunluğu, sihir yapıp büyük miktarda paralar çıkarmamaları halinde yüksek öğrenim alamayacaklar ve hiç kuşkusuz, yakın zamanda iki kademeli bir sağlık sistemiyle karşı karşıya kalmış olacaklar. Kapitalist demokrasi bugün, özdenetimleri ile sınırlanan ağız dalaşlarının bütünüyle önemsiz olması için parlamentoda temsil edilen başlıca partiler arasında esaslı bir mutabakat gerektiriyor. Bir başka deyişle, yurttaşlar artık bir ülkenin servetini –yurttaşların, büyük oranda kendi kendilerinin yarattığı serveti-  kimin (ve nasıl) idare ettiğini bilemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakların tahsisi, toplumsal refah koşulları, servetin bölüştürülmesi gibi can alıcı sorular artık temsili meclisler içindeki gerçek tartışmaların konusu olmuyorsa, gençlerin anaakım siyasetten uzaklaşmaları ya da Obama ve onun küresel taklitçilerine dair büyük hayal kırıklıkları neden şaşırtıyor? 90’dan fazla şehirde, insanları sokağa çıkmaya zorlayan şey işte bu. Politikacılar, 2008 krizinin 1980’lerden bu yana takipçisi oldukları neo-liberal politikalarla ilişkili olduğunu kabul etme konusunda ayak dirediler. Hiçbir şey olmamış gibi bedel ödemeden yollarına devam edebileceklerini sandılar, ancak aşağıdan gelen hareketler bu sanıya itiraz etti. Kapitalizme karşı işgaller ve sokak protestoları, bir bakıma önceki yüzyılların köylü ayaklanmalarının bir benzeşiği. Genellikle sonradan bastırılan ya da kendi rızasıyla dinen ayaklanmalara, kabul edilemez koşullar neden oldu. Burada önemli olan, koşullar aynı kalırsa, çoğu kez henüz gelip çatmayan şeyin habercisi olmalarıdır. Hareketler, politik devamlılığı muhafaza edecek kalıcı bir demokratik yapı yaratmazlarsa varlıklarını sürdüremezler. Böylesi herhangi bir harekete daha büyük kitle desteği oldukça, örgütüllüğün bir biçimine daha çok ihtiyaç duyulur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neo-liberalizme ve onun küresel kuruluşlarına karşı Güney Amerika isyanları örneği bu bakımdan çarpıcı. Venezüella’da IMF’e karşı, Bolivya’da suyun özelleştirilmesine karşı, Peru’da elektriğin özellştirilmesine karşı verilen büyük ve başarılı mücadeleler, Ekvador ve Paraguay ile birlikte az önce saydıklarımızdan ilk ikisinde seçim başarısına dönüşen yeni politikaların temellerini yarattı. Yeni hükümetler bir kere seçildiklerinde, söz verdikşeri politik ve ekonoik reformları farklılaşan başarı düzeylerinde uygulamaya başladılar. 1958’de Profesör HD Dickinson tarafından New Statesman’da (İngiltere’de haftalık yayımlanan sol bir politik-kültürel dergi; ç.n.) İngiltere İşçi Partisi’ne sunulan öneri parti taafından reddedildi, fakat 40 yıl sonra Venezüella’daki Bolivarcı liderler tarafından kabul edildi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Refah devleti mevcudiyetini sürdürecekse, devlet yeni bir gelir kaynağı bulmalıdır, kendi kaynağını. Görebildiğim tek kaynak, üretken varlıktır. Devlet, herhangi bir biçimde görünmeli, arazilerin ve ülke sermayesinin çok büyük bir parçasına sahip olmalıdır. Bu destek gören bir siyaset olmayabilir: ancak bu sürdürülmedikçe, destek gören bir şey olan iyileştirilmiş sosyal hizmetler imkânsız hale gelecektir. Öncelikle üretim varlıklarını kamulaştırmazsaız, tüketim varlıklarını da uzun süre kamulaştıramazsınız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı yönetenler, bu kelimelerde ütopyacılığın ifadesinden biraz fazlasını görecekler, fakat yanılacaklar. Bunlar gerçekten ihtiyaç duyulan yapısal reformlardır, Atina’daki tek başına kalmış PASOK önderliği tarafından yürütülenler değil. Bu yolun altında daha çok mahrumiyet, daha çok işsizlik ve sosyal felaket yatıyor. İhtiyaç duyulan şey, Wall Street sisteminin işleyemediğine, işlemediğine ve terk edilmesine dair bir ortak kabulle toptan bir geri dönüş. Neo-liberal devlet mekanizması tarafından desteklenen pazarın tek belirleyici olduğuna dair kabullerinde daha gaddar ve soğukkanlı olanlar, -tüm dönmelerde olduğu gibi- İngiliz destekçilerdi. Bu izlekte devam etmek, demokrasiyi boş bir deniz kabuğundan biraz fazlası haline getirecek yeni bir egemenlik yöntemi gerektirecektir. İşgalciler, bugün neredelerse orada olmalarına neden olan biçimde, içgüdüsel olarak bunun farkındalar. Merkezdeki aşırılıkçı politikacılar için aynısı söylenemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerkürenin farklı bölümlerinde meydanları ve sokakları işgal eden gençlere hayranlık duyuyorum. Egemenlerimize neşeyle, hevesle ve şevkle meydan okuyorlar. Ancak dünyaya hakim olan sert yüzlü bankacılar ve politikacılar kolaylıkla yerinden edilmeyecek. Birkaç zafer kazanmak için on yıllık bir mücadele ve örgütlülüğe ihtiyaç duyulmakta. Olabilecek herkesi bir talepler bildirgesi arkasında neden birleştiremeyelim –zenginlerin çıkarını temsil eden parlamentoya karşı bir “büyük itiraz” (“Büyük İtiraz”, İngiltere’de 1641 yılında parlamento tarafından Kral I. Charles’a sunulan ve parlamentonun yetkilerini kral aleyhine genişletilmesini öngören sorunlar listedir; ç.n.)- ve gelecek Sonbahar, itiraz listesinin insanlara yüz yüze dağıtılacağı milyonluk veya daha büyük bir yürüyüş düzenleyemeyelim? Yasa, parlamento önündeki gürültücü göstericileri yasaklar (1666’daki Restorasyon sonrasında uygulamaya konuldu), ancak “gürültücü”yü neredeyse bir hukukçu kadar iyi yorumlayabiliriz.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.zcommunications.org/what-should-perhaps-be-done-by-tariq-ali  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-4054254052943530054?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/4054254052943530054/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/tark-ali-yuzde-99-basarl-olabilecek-mi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/4054254052943530054'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/4054254052943530054'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/tark-ali-yuzde-99-basarl-olabilecek-mi.html' title='Tarık Ali: Yüzde 99 başarılı olabilecek mi?'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-uInJxn-i54c/Tq3IHIG6o8I/AAAAAAAABFE/rFiH_uGT_04/s72-c/tariq%2Bali.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-1671974615255126633</id><published>2011-10-27T12:36:00.000-07:00</published><updated>2011-10-27T12:43:48.723-07:00</updated><title type='text'>Tahrir Meydanı’ndan Liberty Plaza’ya küreselleşen muhalefet</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ABD'li gazeteci Amy Goodman, Mısır'daki ayaklanmanın önde gelen isimlerinden olan Esma Mahfuz ile ABD'deki Wall Street İşgali sırasındaki karşılaşmasından yola çıkarak bir yazı kaleme aldı. Goodman, Mahfuz'un Mısır'da olduğu gibi ABD'de de iktidarın halk taafından devrilebileceğine inandığını aktarıyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-VJufoj6kmOo/Tqm0WDc_voI/AAAAAAAABE4/4uyFsHwtsvg/s1600/Occupy-Wall-Street-demons-007.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-VJufoj6kmOo/Tqm0WDc_voI/AAAAAAAABE4/4uyFsHwtsvg/s400/Occupy-Wall-Street-demons-007.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668259896999526018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya çapında değişim rüzgârları esiyor. Böylesine bir değişimin neyi tetiklediği ve ne zaman etki bırakacağı kimsenin öngöremeyeceği bir şey. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz 18 Ocak’ta, cesur bir genç kadın tehlikeli bir adım attı. Esma Mahfuz 25 yaşında, ülkenin geleceği üzerine internet üzerinden tartışmalar yürüten binlerce gençle beraber 6 Nisan Gençlik Hareketi’nin bir parçasıydı. Mısır’ın sanayi kenti Mahalla’daki işçilerle dayanışma göstermek için 2008’de kuruldular. Daha sonra, Aralık 2010’da, Tunus’ta genç bir adam, Muhammed Bouazizi, bir neslin hüsranını protesto etmek için kendini ateşe verdi. Ölümü, Tunus’ta uzunca bir süre hüküm süren diktatör Devlet Başkanı Zine el-Abidin Ben Ali’yi deviren ayaklanmaya yol açtı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer protesto eylemleri, en az dört erkeğin kendini kurban etme girişiminde bulunduğu Mısır’a yayıldı. İskenderiyeli Ahmet Haşim el-Sait diye biri öldü. Esma Mahfuz’un nefreti kabardı ve başı kapalı ama yüzü açık bir şekilde, internet üzerinden doğrudan kameraya baktığı bir video yayımladı. Kendini tanıttı ve halkı 25 Ocak’ta Tahrir Meydanı’nda kendisine katılmaya çağırdı. Şöyle dedi (Arapçadan çeviri): “Size basit bir mesaj vermek bu videoyu hazırlıyorum: 25 Ocak’ta Tahrir Meydanı’na inmek istiyoruz. Hâlâ onurumuz varsa ve bu topraklarda onurlu bir yaşam sürmek istiyorsak, 25 Ocak’ta meydana inmek zorundayız. İneceğiz ve haklarımızı, temel insan haklarımızı talep edeceğiz… Herhangi bir politik haktan bahsetmeyeceğim bile. Sadece insani haklarımızı talep ediyoruz, başka bir şey değil. Tüm bu hükümet yozlaşmış –yozlaşmış bir devlet başkanı ve yozlaşmış güvenlik güçleri. Kendini kurban eden bu insanlar ölümden korkmuyorlardı ama güvenlik güçlerinden korkuyorlardı. Bunu tasavvur edebiliyor musunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dokuz ay sonra, Esma Mahfuz, Wall Street İşgali’nde bir münazaradaydı. Kalabalığın yukarısındaki merdivenlere dayanarak, insan yüzlerinden oluşan denizi izlerken yüzüne kocaman bir gülüş takınmıştı. Bitirdikten sonra, ona neyin güç verdiğini sordum. Karakteristik bir tevazuyla İngilizce yanıtladı: “Tahrir Meydanı’nda bir milyon insanın katılımını gördüğüme inanamıyorum. Daha cesur değilim, çünkü polisler bizi iterken onlara doğru giden ve hepimiz için ölen Mısırlı arkadaşlarımı gördüm. Bu yüzden de gerçekten cesur ve güçlü olanlar onlar. İnsanlar gördüm, gerçekten, önümde ölen insanlar, çünkü bizi ve diğerlerini koruyorlardı. Sonuçta, en cesur adamlar onlardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süredir Mübarek rejimine destek veren Birleşik Devletler’de olmanın nasıl hissettirdiğini sordum. Cevapladı: “Mübarek rejimine para, güç ve destek vermelerine rağmen, halkımız, Mısırlı insanlar, bunların hepsine, Amerikan iktidarına karşı başarı kazanabilir. Bu nedenle iktidar halka; Amerikan mermileri, bombaları, parası ya da herhangi bir şeyine değil. İktidar halka. Wall Street’i İşgal Et protestocularıyla dayanışma ve onlara destek için buradayım, onlara “iktidar halka” demek ve bunu sürdürmek ve sürdürmek için ve sonunda başaracaklar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır devrimi onun için sonuçsuz değil. Geçtiğimiz Ağustos’ta, Mısır ordusu tarafından tutuklandı. Meslektaşım Şerif Abdul Kuddus’un Kahire’den bildirdiğine göre, Mübarek’in devrilmesinden sonra Mısır’ı yöneten askeri hükümet olan Silahlı Kuvvetler Yüce Divanı tarafından tutuklanmasına yol açan iki tweet (twitter.com’da girilen, 140 karakteri geçmeyen yazı, ç.n.) gönderdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklanması, Müslüman Kardeşler’den, Uluslararası Af Örgütü’ne kadar durumu kınayan çeşitli grupların dünya çapında tepki aldı. Serbest bırakıldı, fakat Şerif’in o zamanlar vurguladığına göre, Esma devrimden bu yana tutuklanan 12 bin sivilden yalnızca biriydi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklamalar şimdi burada, Amerika’da, ülke çapındaki protesto bölgelerinin çoğunda gerçekleşiyor. Esma Mısır’a dönmeye hazırlanırken, yüzlerce çevik kuvvet polisi, plastik mermi ve göz yaşartıcı gazla Oakland’ı İşgal Et’e saldırdı. New Mexico Üniversitesi, oradaki toprakların doğal arazisi olduğu vurgusunu yaparak “Albuquerque’yi İşgal Et(me)” şiarıyla, kampı tahliye etmekle tehdit ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esma Mahfuz, Mısır Parlamentosu’nda bir koltuk kapmak için uğraşıyor ve belki de bir gün diyor, Cumhurbaşkanlığı. Kahire’de İslam alemine bir konuşma yapan Başkan Barack Obama’ya ne söylemesi gerektiğini sorduğumda, şöyle yanıtladı: “Siz halka değişim olduğunuz ve ‘evet, başarabiliriz’ sözünü verdiniz. Ve biz burada Wall Street İşgali’nde aynı şeyi söylüyoruz: ‘evet, başarabiliriz’. Özgürlüğü elde edebiliriz, özgürlüğümüzü alabiliriz ve hatta bu sizden bile olsa.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Denis Moynihan araştırmalarıyla bu yazıya katkıda bulunmuştur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.truthdig.com/report/item/globalizing_dissent_from_tahrir_square_to_liberty_plaza_20111025/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmişti&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;r.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-1671974615255126633?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/1671974615255126633/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/tahrir-meydanndan-liberty-plazaya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1671974615255126633'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1671974615255126633'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/tahrir-meydanndan-liberty-plazaya.html' title='Tahrir Meydanı’ndan Liberty Plaza’ya küreselleşen muhalefet'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-VJufoj6kmOo/Tqm0WDc_voI/AAAAAAAABE4/4uyFsHwtsvg/s72-c/Occupy-Wall-Street-demons-007.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-843043337645879163</id><published>2011-10-22T12:33:00.000-07:00</published><updated>2011-10-24T02:01:18.584-07:00</updated><title type='text'>Mumia Abu-Jamal’den “işgal”e dair</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-Eiy2xCfgKBo/TqMbqIyD5RI/AAAAAAAABEs/_U5XV9m9MEI/s1600/mumia2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-Eiy2xCfgKBo/TqMbqIyD5RI/AAAAAAAABEs/_U5XV9m9MEI/s400/mumia2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5666403166888125714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kara Panterler örgütünün eski bir üyesi ve gazeteci olan ve 1981 yılında Philadelphia’da bir polisi öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanarak idam ile cezalandırılan Mumia Abu Jamal, tutuklu bulunduğu cezaevinden Wall Street’i İşgal Et hareketine dair görüşlerini yansıtan bi yazı kaleme aldı. Abu-Jamal, göstericileri, patronlara itaat etmekten vazgeçmeyen siyasetçilerin suistimallerine karşı uyarıyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağı Manhattan’da bulunan Zucotti Parkı’nda (göstericiler tarafından adı Özgürlük Meydanı olarak değiştirilen), binler bankaların ihanetlerine, Wall Street’in insafsız açgözlülüğüne, işsizlik belasına ve siyasi grupların (Cumhuriyetçiler de, Demokratlar da)  varlıklı efendilerine olan ödlek itaatkârlığına karşı isyan sesini yükseltiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası protestolarının odak merkezi, özellikle 2008 Sonbaharı’nda ekonominin tepetaklak olmasından bu yana açgözlülüğü daha da belirginleşen kapitalizm. Ağırlıklı olarak işsiz gençler başlattılar, kamu çalışanlarının, kentli gençlerin, öğrencilerin, öğretmenlerin ve kayda değer sayıda ak saçlıların desteğini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu protestolar, toplumsal hoşnutsuzluğun kontrol edilmesi güç bir yangın gibi dağılır şekilde çok yaygın olmasından kaynaklanıyor. Wal Street ve bunun üzerine, günler sonra Boston, Baltimore, Philadelphia, Los Angeles ve fazlası. Politikacı adı verilen profesyonel ihanetçiler tarafından bize getirilmiş ahbap-çavuş kapitalizmini protesto eden gösteriler, fırtına sonrasında mantarların türemesi gibi türedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hazır söz bundan açılmışken, politikacılar, kan bankasındaki vampirler gibi, iktidar tekellerini tehdit edebilecek hareketin canlılığını emmek için Wall Street’e hücum ediyor. Çünkü politikacılar, bir yandan protestocuların karşı çıktığı korkunç patronlara hizmet etmeye devam ederken, bu protestoyla sadece onu suistimal etmek, zayıflatmak için ilgileniyor. Wall Street’e karşı duran politikacıları bir elinizle sayabilirsiniz ve hâlâ geriye birkaç parmağınız kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen ABD’nin en büyük beyaz devrimcisi, kölelik karşıtı John Brown, politikacılara çok az saygı duyuyordu. Ailesine demişti ki:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Profesyonel bir politikacıya hiçbir zaman güvenemezsiniz. Çünkü inançları olsa bile ilkelerini menfaatleri için feda etmeye her zaman hazırdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine düşünün. Şimdi de bildiğiniz bütün politikacılar üzerine düşünün. Gördünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Kahire ve Wisconsin’deki protestolarla kısmen kıvılcımlanan “Halkın Gücü”dür. Diğer kıvılcımlar Troy Davis (20 yıl önce bir polisi öldürdüğü iddiasıyla 21 Eylül 2011’de Georgia eyaletinde idam edilen siyah ABD’li; ç.n.) adaletsizliğidir, New York polisi tarafından birçok protestocuya yönelik gerçekleştirilen saldırıdır, siyasi kast tarafından yoksullar ve işçi sınıfı üzerinde uygulanan baskıdır, yabancı ülkelerdeki akılsız savaşlarla uzun, heba edilmiş yılların hoşnutsuzluğudur. &lt;br /&gt;Bu “Halkın Gücü”dür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen böyle sürsün.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://kasamaproject.org/2011/10/20/mumia-abu-jamal-the-occupation/  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-843043337645879163?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/843043337645879163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/mumia-abu-jamalden-isgale-dair.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/843043337645879163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/843043337645879163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/mumia-abu-jamalden-isgale-dair.html' title='Mumia Abu-Jamal’den “işgal”e dair'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Eiy2xCfgKBo/TqMbqIyD5RI/AAAAAAAABEs/_U5XV9m9MEI/s72-c/mumia2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-2248114254164292574</id><published>2011-10-21T04:31:00.000-07:00</published><updated>2011-10-21T04:35:34.755-07:00</updated><title type='text'>Robert Fisk’ten “iyi çocuk Kaddafi”nin ardından</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-vqITp_dwDtE/TqFY7USMLNI/AAAAAAAABEg/siMdvGDwUWk/s1600/gaddafi.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-vqITp_dwDtE/TqFY7USMLNI/AAAAAAAABEg/siMdvGDwUWk/s400/gaddafi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665907582289325266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;The Independent gazetesinin Orta Doğu muhabiri Robert Fisk, Muammer Kaddafi’nin ölümünün ardından köşesinde “Kaddafi’yi iyi çocuklardan biri olduğunu düşünmesinden dolayı suçlayamazsınız” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazısında “Batı kutlama yapıyor olabilir, ancak ölümü zamanlama hatasından ibaret” spotunu kullanan Fisk, Kaddafi ile sömürgeci güçler arasındaki inişli çıkışlı ilişkiye dikkat çekiyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu sevdik. Ondan nefret ettik. Ve sonra yeniden sevdik. Sonra Blair, onun üzerine salyalarını akıttı. Tekrar sevdik. Daha sonra Hillary Clinton, Blackberry’sinin üzerine salyalarını akıttı (Clinton’ın, Kaddafi’ye dair haberi Kabil’deyken, asistanının uzattığı telefon ekranından okumasına atıfta bulunuyor; çn.) ve biz yine nefret ettik. Hadi, hepimiz öldürülmüş olmaması için dua edelim. “Ele geçirilmesi sırasında aldığı yaralar nedeniyle öldü.” Bu ne anlama geliyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, Don Corleone ile Donald Duck’ın –Tom Friedman’ın Saddam Hüseyin’e dair tek haklı olduğu an- çılgın bir kombinasyonuydu ve onun gülünç geçit törenlerini ve konuşmalarını izlemek zorunda kalan biz dudaklarımızı ısırdık ve cidden saçma bulmamız gereken Libya tankları, deniz kuvvetleri, füzeleri hakkında yazdık. Dalgıçları, paletlerini şapırdatarak sıcaktan kızgın Yeşil Meydan’dan geçiş yaptılar ve biz bu saçmalığı dış görünüş olarak almak ve İsrail’e yönelik gerçek bir tehdit olduğunu varsaymak zorunda kaldık; Blair’in bizi, Kaddafi’nin “kitle imha silahları” üretmeye dair acınası girişiminin şişlendiğine ikna etmeye (başarılı biçimde)  çalıştığı gibi. Şu, umumi tuvaletini onaramayan ülkede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta o, Dışişleri Bakanlığı’nın bir zamanlar sevgilisi olan (Kral İdris’e yönelik darbe sonrasında), daha sonra “güvenilir bir çift el” olarak korunan, sonrasında IRA’ya silah göndermesi nedeniyle nefret edilen, sonra sevilen albay öldü. Birilerini, kendinin iyi bir adam olduğunu düşünmesinden dolayı ayıplayabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu nedenle mi öldü? Direnmeye çalışırken mi vurulup öldü? Çavuşesku’nun (ve eşinin) ölümüyle birlikte yaşadık, Kaddafi’ninkiyle neden yaşamayalım? Ve Kaddafi’nin eşi güvende. Neden diktatör o şekilde ölmemeli? İlginç bir soru. Ölüm emrini, Ulusal Geçiş Konseyi’ndeki dostlarımız mı verdi? Ya da kötü bir adam için düşmanlarının elinde ölmek “doğal”, onurlu bir son mudur? Merak ediyorum. Hiçbir yargılama, “Büyük Lider”in bitmez tükenmez nutukları, yönetimine dair savunması olmayacağına dair Batı’nın içi nasıl ferahlamalıydı? Hiçbir yargılama olmaması, çaldıklarının ve işkencelerin açıklamasının yapılmaması ve cinsellikle ilgili kısımların budanmaması anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, bize Kaddafi’nin adiliklerini hatırlatmayın. 30 yıldan fazla zaman önce Trablus’a gitmiş ve İrlanda’ya plastik patlayıcı gönderen ve Libya’daki İrlanda vatandaşlarını koruyan bir adamlar görüşmüştüm; Libyalılar onlarla görüşmem gerekmesinden epey mutluydu. Neden olmasın? Kaddafi’nin, Üçüncü Dünya’nın lideri olduğu bir dönemdi. Söz konusu rejimin yöntemlerine alıştık. Kaddafi’nin zulmüne alıştık. “Normal”e döner dönmez ona göz yumduk. Bu nedenle, kendi adımıza onun ahlaksızlıklarına dair belgelendirmeleri bitirmemiz önemliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında, (tabii ki) Kaddafi yönetimi eliyle ve İngiltere hükümeti adına yapılmış işkenceye dair bir hukuksal sürecin sonu güzel bir şey olabilirdi, sizce de olmaz mıydı? Bu işkenceye dair her şeyi bilen İngiliz kadın –ismini bildiğim, ancak bir daha yaramazlık yapmayacağından emin olmak için açıklamadığım- kovuşturmadan korunacak mı (olmaması gereken şeyden)?  Hepimiz ölümü sonrasında Kaddafi’nin eşleriyle keyif mi çatacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki. Ancak geçmişi unutmayalım. Kaddafi, Libya’daki İtalyan sömürgeci yönetimini, Libyalı kahramanlar halkın önünde asılırken, Libya’nın bağımsızlığı “terörizm” olarak addedilirken, Libyalıların bir İtalyan ile karşılaştıklarında yol kenarındaki oluktan yürümek zorunda oldukları iğrenç İtalyan yönetimi dönemini hatırlattı. Petrol adamlarına, IMF’deki erkekler ve kadınlara aynı esaret altında daha iyi gözle bakılmayacak. Libyalılar zeki insanlardır. Kaddafi bunu biliyordu; buna rağmen, ölümcül biçimde kendinin daha zeki olduğunu düşünüyordu. Bu kabile insanlarının birden bire “küreselleşeceğine” ve farklılaşacağına dair düşünce gülünç. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaddafi, bir çeşit aklı başındalık ile konuşmasına rağmen “çılgın” lakabının layık görüldüğü Arap hükümdarlarından biriydi. “Filistin”e inanmıyordu, çünkü İsrail’in halihazırda çok fazla Arap toprağı çaldığını düşünüyordu (bu doğru) ve kendi kabile inanışlarından dolayı Arap dünyasına gerçekten güvenmiyordu. Gerçekten de çok sıradışı bir insandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaddafi’nin nasıl öldüğünün ortaya çıkmasını beklemeliyiz. Öldürüldü mü? Dirençli miydi (kabile mensupları için yapılması iyi olan bir şey)? Endişelenmeyin, Hillary Clinton “öldürülmesinden” mutlu olacak. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.independent.co.uk/opinion/commentators/fisk/robert-fisk-you-cant-blame-gaddafi-for-thinking-he-was-one-of-the-good-guys-2373796.html  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-2248114254164292574?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/2248114254164292574/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/robert-fiskten-iyi-cocuk-kaddafinin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2248114254164292574'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/2248114254164292574'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/robert-fiskten-iyi-cocuk-kaddafinin.html' title='Robert Fisk’ten “iyi çocuk Kaddafi”nin ardından'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-vqITp_dwDtE/TqFY7USMLNI/AAAAAAAABEg/siMdvGDwUWk/s72-c/gaddafi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-7585204095048210441</id><published>2011-10-20T12:04:00.000-07:00</published><updated>2011-10-20T23:18:28.992-07:00</updated><title type='text'>John Bellamy Foster: Neden işgal ediyoruz, ne biliyoruz?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-0uL5ti3HC-k/TqBxv08nsTI/AAAAAAAABEU/fvS3zSHEpcY/s1600/bellamy_foster.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 243px; height: 337px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-0uL5ti3HC-k/TqBxv08nsTI/AAAAAAAABEU/fvS3zSHEpcY/s400/bellamy_foster.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665653397712777522" /&gt;&lt;/a&gt;ABD’nin Oregon eyaletine bağlı Eugene kentindeki “Eugene’i İşgal Et” hareketine bir ziyarette bulunan John Bellamy Foster, burada yaptığı konuşmada, ABD’deki hareketin öneminin ülke ile sınırlı olmadığını, esas öneminin burada kazanılacak başarının tüm dünya halklarına cesaret verici bir örnek teşkil edecek olmasından geldiğini belirtti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Eugene’i İşgal Et” Mitingi, 15 Ekim 2011&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler burada, birkaç hafta içinde, dünya çapında yüzlerce şehirde küresel bir hareket halini alan Wall Street’i İşgal Et hareketinin bir parçasıyız. Sadece bu ülkede değil, tüm dünyadaki yüzde 99’un bir parçasıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana akımı, şirket medyasını okuyorum. Uzmanları, siyasi güç odaklarını ve politikacıları dinliyorum. Gerçekten neden burada olduğumuzu bilmediğimizi söyleyerek eleştiriyorlar hareketimizi. Sadece öfkeli olduğumuzu, “duygusal bir haykırış” içinde olduğumuzu iddia ediyorlar. Temsilciler Meclisi Başkanı Eric Cantor bizi “büyüyen bir çete” olarak adlandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York Times’la röportaj yapan Wall Street bankacıları bizim “özenti gruplar” olduğumuzu, “seyreleceğimizi” ve hava soğuduğunda dağılacağımızı söylüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir New York Times makalesi, kendine ait hiçbir fikri olmayan, taraflı politikadan bıkmış kafası karışık “liberal aktivistler” olduğumuzu yazdı. Aynı gazetedeki bir editör, bizim yalnızca, hiçbir belli talebi olmayan protestocular olduğumuzu söyledi. İyi niyetli olduğumuzu kabullendiler ancak bazı şeylerin gelecekteki gidişatını belirleme işi bizim, yüzde 99’un yani sokaktaki halkın değil de –öyle olduğunu söylüyorlar- politikacılarındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış İlişkiler Konseyi yayını olan Foreign Affairs dergisi, Wall Street’i İşgal Et’in, kapitalizm değil de bir Wall Street eleştirisi olduğunu yazıyor, sistemin kendisini sorgulamadığımızı söylüyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlışlar. Dünya çapında büyüyen Wall Street’i İşgal Et ordusunun bir parçasıyız. Ve neden burada olduğumuzu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Amerikan toplumunun temelde eşit olmadığını biliyoruz. Kesin rakamları bilemiyor olsak da, toplumda, gelir dağılımının en üstündeki yüzde 1’in neredeyse bütün gelirin yüzde 25’ini ve en üstündeki yüzde  10’un da, toplam gelirin yüzde 50’sini aldığını biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yine tam olarak rakamları veremiyor olsak da, 1950’yle 1970 arasında, gelir dağılımının en altındaki yüzde 90’ın eline geçen fazladan her bir dolar için, en üstteki yüzde 1’in tamamı 162 dolar aldı. Herşey daha eşit olduğunda, bu durum geri döndü. 1990’la 2002 arasında nüfusun en altındaki yüzde 90’ın eline geçen fazladan her bir dolar için, en üstteki yüzde 1’in tamamı 18,000 dolar aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Forbes 400’ü biliyoruz. Birleşik Devletler’deki 400 birey (sayıları bugün buradaki insanlardan çok daha az) gelir düzeyinin en altındaki nüfusun yarısı -150 milyon- kadar servete sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Finansal varlıklar söz konusu olduğunda (konutlar hariç) Birleşik Devletler’deki nüfusun en üstündeki yüzde 1’inin, nüfusun en altındaki yüzde 80’inin dört katı kadar servete sahip olduğunu biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kesin ayrıntıları bilmiyor olsak da, Birleşik Devletler Genel Muhasebe Ofisi’nin yaptığı bir denetime göre, Federal Rezerv Kurulu’nun, son mali krizde Birleşik Devletler ve dünyadaki büyük şirketlere  16 Trilyon dolar’dan fazla mali yardımda bulunduğunu biliyoruz. Nüfusun büyük çoğunluğu bunun bedelini öderken, zenginlere mali destek de bulunuldu. Ve hala ödüyorsunuz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Tam zamanlı çalışmak isteyip buna sahip olamayan halkın gerçek sayısı yaklaşık iki kat fazlayken, Birleşik Devletler’de resmi işsizlik rakamının yüzde dokuzdan fazla olduğunu biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Resmi işsizlik rakamının gençler için yüzde 25, siyahlar için yüzde 16, hispanikler (Latinler) için yüzde 11 olduğunu biliyoruz. Ve bunu ikiyle çarparsanız, gerçek rakamlara yaklaşırsınız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yoksulluğun büyüdüğünü ve “kadınlaştığını” biliyoruz. Bu ülkedeki birçok insanın insafsızca “kaçak göçmenler” diye damgalandığını biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Tam boyutunu kavrayamasak da, Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre dünyada 2,4 Milyar işsiz ya da yarı zamanlı çalışan, ekonomik olarak pasif ya da geçinmesini sağlayacak kadar işçilik yapanlar olduğunu biliyoruz. Dünyadaki işçilerin %39’unun günlük 2$’dan daha azla yaşadığını biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Çok uluslu şirketlerin, devasa karlar elde etmek ve dünya çapında ücretleri kontrol altında tutmak adına, ülkeler arasındaki ücret farklılıklarını sömürdüğünü ve işsizlerin muazzam küresel yedek işgücü ordusundan faydalandığını biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gerçek bir ekonomik iyileşme olmadığını, yalnızca zenginlerin refah düzeyinin arttığı bir ekonomik buhran döneminde olduğumuzu biliyoruz. Birleşik Devletler’de 1960’tan beri, birbirini takip eden her on yılda yavaşlayan ekonomik büyümenin şu an tamamen durduğunu biliyoruz. Diğer herkes için büyümeyen bir pastanın dilimleri küçülürken, zenginlerin daha büyük dilimler haline geldiğini biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Birleşik Devletler ve müttefiklerinin Afganistan, Irak ve Libya’da savaşa girdiğini biliyoruz. İran ve muhtemelen Venezüella’ya müdahale planının yapıldığını biliyoruz. Amerikan ordusunun tüm dünyada konuşlandığını ve sayılarının arttığını biliyoruz. Birleşik Devletler’in her yıl resmi rakamlarla, ordu için yaklaşık yarım milyar dolar ama gerçekte bir trilyon dolar harcadığını biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Demokrasiden ziyade plütokraside (zenginlerin idaresinde, ç.n.) yaşadığımızı, politik sürecin her noktasında paranın, kamuoyuna karşı oy üstünlüğü olduğunu biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bu ülkede sendikaların savunma konumunda olduğunu biliyoruz. Haksız yasalarla mahvedildiğini biliyoruz. Yeniden savaşa girmek adına, bir yol arama mücadelesi verdiklerini biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Birleşik Devletler’deki ilk ve orta öğretim sistemimizin özelleştirilip yok edildiğini biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Şimdiye dek dünyadaki en yüksek mahkum etme oranın bizde olduğunu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bütün bunların ekonomik güç sistemiyle, kapitalizmin imzası olan “açgözlülük iyidir”e ve Wall Street prensiplerine inanan bir toplumla ilişkili olduğunu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• İnsanoğlunun kaçınılmaz ve son savunması olduğumuzu biliyoruz. Dünyanın yüzde 99’u olduğunuzu biliyoruz. Hava kötüleştiğinde “seyrelmeyeceğimizi” biliyoruz. Çete olmadığımızı biliyoruz. Yeryüzü olduğumuzu, demokrasi ve gelecek olduğumuzu biliyoruz. Dünya ufacık bir azınlık tarafından uzun süredir işgal edilmiş durumda. Halk için onu yeniden işgal etmek, geri almak zamanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2009 yılında, Democracy Now’da küresel finans krizine dair bir tartışmaya katılmıştım. O aman, uzun vadeli bir ekonomik durgunluk döneminde (finansal krizin sadece bir belirti olduğu) olduğumuzu söyledim. Tarihteki en yakın emsali “Büyük Buhran”dı. 1929’da borsanın çökmesinin ardından ABD’de 1930’larda endüstriyel sendikal hareketin, CIO’nun ve ikinci “Yeni Görüş’ün (Orijinali New Deal olan tamlama, Büyük Buhran sırasında Başkan Franklin Devano Roosevelt tarafından uygulanan ve sınırlı oranda devlet müdahalesini öngören yaklaşımdır; ç.n.) doğuşuyla bir başkaldırı gerçekleşmesinin dört yıl aldığına dikkat çektim. Başkaldırı, ekonomik düzeltmenin 1933’te başlamasından bir yıl ya da daha fazla sonrasına, halk ekonomik düzeltmenin yanlış olduğunu birden bire fark edene kadar varını yoğunu ortaya koymadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdan gelen benzer bir “Büyük Başkaldırı”nın bugün verili derin ve kalıcı ekonomik durgunlukta ABD’de olası olduğunu söyledim. Aynı zamanda, Büyük Buhran’da olduğu gibi krizin ilerlemesi ve halkın başkaldırıyı ateşlemesi için üç ya da dört yıl beklememiz gerekebileceğini de söyledim. Büyük Buhran’da olduğu gibi, halk, ekonomik düzeltmenin vaatlerinin yalan olduğunu, kendilerine yalan söylendiğini ve sistemetak olarak soyulduklarını öğrenene kadar başkaldırının gerçekleşmeyeceğini dile getirdim. Wall Street’i İşgal Et, Eugene’i İşgal Et, ABD’yi İşgal Et, günümüzün aşağıdan gelen “Büyük Başkaldırı”sı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bugün şahit olduğumuz, henüz filizlenmesine rağmen daha büyük olan bir şey. Birkaç hafta içinde Dünyayı İşgal Et hareketinin doğuşunu izledik. Her yerden insanlar mücadelede birleşti. Ben Ekim başında Avustralya’dayken, her şey başlama aşamasındayken, radikal eylemciler “Wall Street’i İşgal Et”te gerçekleşen olayları izlemekten kendilerini alamıyorlardı –ülkedeki anaakım medya tarafından oraya dair haberler verilmeden önce dahi. Neden? Avustralya, yerkürenin diğer tarafında. New York’daki bir direniş hareketiyle neden ilgilenmeliydiler ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni, biz Amerika’dakilerin “Kale Amerika”da, dünya imparatorluğunun kalbinde yaşıyor olmamız. Başkaldırının illa ki burada olması gerekmiyor! Duvarda bir gedik görülürse, burada, José Marti’nin dediği şekliyle “Canavarın İçinde” kitlesel protestolar meydana gelirse, bütün dünyanın morali yükselecek ve direnmek için cesaretlenecek. Çünkü bu durumda imparatorluğun ufalandığını bilirler. Bizim buradaki mücadelemiz, dünyanın bütün halkları için direniş alanı açıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşgalin anlamı nedir? Bir işgal neden çok önemli? Bu hareket neden çok farklı? Çünkü bizim çekip gitmediğimiz anlamına geliyor. Dağılmayacağız. Kalacağız. Biz kazanacağız. Dünya buna ihtiyaç duyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;http://mrzine.monthlyreview.org/2011/foster191011.html  adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse – Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-7585204095048210441?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/7585204095048210441/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/john-bellamy-foster-neden-isgal.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7585204095048210441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7585204095048210441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/john-bellamy-foster-neden-isgal.html' title='John Bellamy Foster: Neden işgal ediyoruz, ne biliyoruz?'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-0uL5ti3HC-k/TqBxv08nsTI/AAAAAAAABEU/fvS3zSHEpcY/s72-c/bellamy_foster.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-707237205220810969</id><published>2011-10-20T01:38:00.000-07:00</published><updated>2011-10-20T01:50:24.375-07:00</updated><title type='text'>Noam Chomsky: İsrail-Filistin tutuklu değişimine ve Yemen’deki Amerikan suikast kampanyasına dair</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-w5ALrll363c/Tp_fD7B6aII/AAAAAAAABEI/NFeNT8v8buo/s1600/Noam-Chomsky.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 302px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-w5ALrll363c/Tp_fD7B6aII/AAAAAAAABEI/NFeNT8v8buo/s400/Noam-Chomsky.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665492114733688962" /&gt;&lt;/a&gt;Dünyaca ünlü dilbilimci ve siyasi muhalif, emekli MIT Profesörü Noam Chomsky, pazartesi gecesi New York’taki Barnard Koleji’nde, İsrail ve Hamas tarihi tutuklu değişimini tamamlamadan hemen saatler önce, İsrail-Filistin çatışması hakkında konuştu. “İsrailli asker Gilad Şalit’in çok daha önce serbest bırakılmış olması gerektiğini düşünüyorum. Ama hikayenin bütününde eksik bir şeyler var. Yani, Filistinli kadınların hiç resmi yok ve tartışmasız ki, aslında şunun hikayesinde hiçbir tartışma bulunmuyor- peki ya serbest bırakılan Filistinli mahkumlar? Onlar nereden çıktı? diye soruyor Chomsky. “Bununla ilgili söylenecek çok şey var. Mesela, serbest bırakılanlar arasında –en azından Times’da okumadım- ABD, Avrupa Birliği ve İsrail’in, Arap dünyasının özgür bir seçimle gelmiş tek meclisini yok etme kararıyla 2007’de İsrail tarafından kaçırılıp tutsak edilen seçilmiş Filistinli yetkililerin olup olmadığını bilmiyoruz. Chomsky aynı zamanda, Yemen’de son Amerikan  suikastine kurban giden ABD doğumlu rahip Enver el-Awlaki hakkında konuşuyor. Sayıca fazla olmayan hemen hemen tüm eleştirmenler, eylemi Awlaki’nin bir Amerikan vatandaşı olması gerçeğinden dolayı eleştirdi ya da böyle niteledi.” diyor Chomsky. “Yani, yolda yürürken üzerine bastığımız karıncalara davrandığımız gibi kasten öldürülen ya da sivil kayıplardan olan meçhul ölülerin aksine, o bir insandı. Diğerleriyse Amerikan vatandaşı değiller, haliyle insan değiller ve bu nedenden ötürü rahatlıkla öldürülebilirler. (kısa transkript)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;AMY GOODMAN:&lt;/span&gt; 5 yıldır Gazze’de esir olan İsrailli asker Gilad Şalit bugün, 477 Filistinli tutsak karşılığında eve döndü. 550 askerin daha iki ay içinde salıverilmesi planlanıyor. Filistinli tutsaklardan kırkı, Suriye, Katar, Türkiye ve Ürdün’e sınırdışı edilecekler. Gilad Şalit ilk röportajında, bütün Filistinli tutsakların özgürleşmesine dair desteğini dile getirdi. Filistinliler bugün Gazze’de çok büyük kutlamalar yaparken, Filistinli tutsaklara destek grupları, daha 4 binden fazla Filistinlinin hapis kaldığını vurguladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyaca ünlü dilbilimci ve siyasi muhalif Mit Profesörü Noam Chomsky’e dönüyoruz şimdi. Pazartesi gecesi New York’taki Barnard Koleji’nde, İsrail ve Hamas tarihi tutuklu değişimini tamamlamadan hemen saatler önce, İsrail-Filistin çatışması ve bir uçtan diğer uca Orta Doğu hakkında konuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;NOAM CHOMSKY:&lt;/span&gt; Bir hafta kadar önce, New York Times; “Batı, Din Adamı’nın Ölümünü Kutluyor” diye manşet attı. Rahip, bir insansız hava aracı tarafından öldürülen Awlaki’ydi. Sadece bir ölüm değildi, -aslında uluslar arası terörizmde yeni rekorlar kıran Obama’nın suikast kampanyasının attığı yeni bir adımdı- suikastti. Eh, Batı’da herkesin bunu kutladığı doğru değildir. Bazı eleştirmenler vardı. Sayıca fazla olmayan hemen hemen tüm eleştirmenler, eylemi Awlaki’nin bir Amerikan vatandaşı olması gerçeğinden dolayı eleştirdi ya da böyle niteledi.” diyor Chomsky. “Yani, yolda yürürken üzerine bastığımız karıncalara davrandığımız gibi kasten öldürülen ya da sivil kayıplardan olan meçhul ölülerin aksine, o bir insandı. Diğerleriyse Amerikan vatandaşı değiller, haliyle insan değiller ve bu nedenden ötürü rahatlıkla öldürülebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi hafızası olanlar hatırlayabilirler; eskiden, Anglo-Amerikan hukukunun masumiyet karinesi denilen ve mahkemede suçu kanıtlanana dek herkesin masum olduğu bir kavram vardı. Artık tarihin derinliklerine gömülü ve tekrar onu gündeme getirmenin bile bir anlamı yok, ama bir zamanlar vardı. Bazı eleştirmenler, “hiçbir insan – insan vurgusu- hukuki süreç olmaksızın yaşam, özgürlük ve mülkiyetten yoksun bırakılamaz” diyen Anayasanın Beşinci Maddesi’nden bahsediyor. Eh, tabii ki, bunun hiçbir zaman insanlara uygulanması amaçlanmadı ve sonuç itibariyle “insan olmayanlara” da uygulanması amaçlanmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve “insan olmayanlar” birçok kategoriye bölünüyor. Öncelikle, elde bulunan ya da kısa sürede fethedilmesi umulan bölgelerdeki yerli nüfus var. Bu onlar için geçerli değildi. Ve tabii ki, Anayasa’nın beşte üç insan –yani insan olmayan- ilan ettiklerine de uygulanmadı. Bu ikinci kategori –teorik olarak, bu konuda beşinci Anayasa değişikliği aynı üsluba sahip 14. değişiklik insan kategorisine dahil edildi, ancak bu sefer, bir insanın özgürleşmiş köleleri tutsak etmesine yönelikti. Artık bu teoride kaldı. Pratikte, nerdeyse gerçekleşti. Yaklaşık on yıl sonra, -gerçekte İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan- siyahların yaşamlarının bölücü suç olarak sayılmasıyla aslında köleliği yeniden gündeme getiren -belki kölelikten bile daha kötü bir şey-  beşte-üç insan kategorisi, “insan olmayan” kategorisine döndü. Ve şimdi, 30 yıl aradan sonra,  ciddi bir ahlaki ve sosyal çöküşün ardından yeniden tesis ediliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, 14. değişiklik derhal sorunlu olarak tanındı. İnsan kavramı hem fazla dardı hem de fazla genişti ve mahkemeler bu hataların üstesinden gelmek için işe koyuldu. İnsan kavramı, yasal kurguları dahil etmek için genişletildi, onaylandı-yaratıldı ve şirket olarak adlandırılan devlet tarafından desteklendi. Ayrıca delili olmayan yabancıları hariç tutmak adına yıllarca daraltıldı. Bu günümüze, şirketlerin kişilerden ibaret olmadığını, aslında et ve kemikten oluşanların ötesinde, hakları olan insanlardan, yani bir tür süper insanlardan oluştuğunu açıkça gösteren son Yüksek Mahkeme davalarına kadar uzanır. Yanlış etiketlenmiş serbest ticaret anlaşmaları, onlara hayret verici haklar tanır. Ve tabi ki, mahkeme daha fazlasını da ekledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak önemli olan gereksinim, insan olmayanlar kategorisine, Orta Amerika ve Meksika’da yarattığımız korkulardan kaçanları dahil etmeyi ve onları, birey olmayanları, yani insan olmayanları buraya getirmeye çalışmayı sağlama almaktır. Ve tabi ki, bu terör kavramı herhangi bir yabancıyı, özellikle terör ile suçlananları içerir ki, 1981’de Ronald Reagan’ın daireye gelip, bugünkü süslü terminolojisiyle TKS olarak adlandırılan, terörle küresel savaşı bildirdiğinden beri, kavramsal olarak oldukça ilginç bir değişime uğramıştır. Bu ifadenin, hiçbir farkındalık yaratmaksızın günümüzde nasıl kullanıldığına dair bir yorum, bir not belirtmek haricinde bu konuya girmeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, örneğin Ömer Kadir. O 15 yaşında bir çocuk, bir Kanadalı. Şimdi -çok ağır bir suç ile itham edilmişti- şöyle ki, Afganistan’daki köyünü, ABD’li işgalcilerden müdafaa etmeye çalışıyordu. Belli ki, bu ağır bir suç, tehlikeli bir terörist, bu yüzden ilk olarak Bagram’daki gizli cezaevine gönderildi, sonra sekiz yıl boyunca Guantanamo’da kaldı. Sekiz yılın ardından, bazı ithamlara yönelik suçunu itiraf etti. Bunun ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Eğer isterseniz, Wikipedia’dan ya da diğer kaynaklardan birkaç ayrıntı toplayabilirsiniz. Böylece suçunu kabul etti ve sekiz yıla daha mahkum oldu. Suçunu itiraf etmeseydi, otuz yıla daha mahkûm olabilirdi, olurdu da. Sonuçta, Amerikalı saldırganlardan köyünüzü korumak ağır bir suç. O Kanadalı, bu yüzden Kanada, onu ülkesine iade ettirebilirdi. Fakat tipik bir cesaret ile reddettiler. Efendiyi gücendirmek istemedikleri anlaşılır. Eh, saldırıya karşı direnme suçu yeni bir terörizm kategorisi değildir. Aranızda, Gestapo tarafından kullanılan ve bizim devraldığımız “teröre karşı terör” sloganını hatırlayacak kadar yaşlı olanlar vardır. Bunların hiçbiri ilgi çekmez, çünkü bütün bu kurbanlar, insan olmayan kategorisine aittir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, konumuza dönecek olursak, insan olmayan kavramı bu gecenin ana başlığı. İsrailli Yahudiler, insanlardır. Filistinlilerse insan olmayanlardır. Ve birçoğu sürekli belli açıklamaların izini sürer. O halde, yanımda getirmeyi unutmadıysam, işte size New York Times’dan bir parça. Baş sayfa haberi, 12 Ekim Çarşamba, ana hikâye şu: “Hamas’la anlaşmak, 2006’dan beri tutsak olan İsrailli’yi özgürleştirecek.” O, Gilad Şalit. Ve bunun tam yanında, ön sayfanın başında, Gilad Şalit’ın kaderi yüzünden acı çeken dört kadının resmi. “Üstçavuş Gilad Şalit’in arkadaşları ve ailesinin destekçileri, Kudüs’teki ailenin protesto çadırına, anlaşma haberini aldılar.” Peki, bu aslında anlaşılabilir. Bence çok uzun zaman önce serbest bırakılmalıydı. Fakat tüm hikâyede eksik olan bir şey var. Yani, Filistinli kadınların hiç resmi yok ve aslında şunun hikâyesinde hiçbir tartışma bulunmuyor- peki ya serbest bırakılan Filistinli mahkûmlar? Onlar nereden çıktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla ilgili söylenecek çok şey var. Mesela, serbest bırakılanlar arasında –en azından Times’da okumadım- ABD, Avrupa Birliği ve İsrail’in, Arap dünyasının özgür bir seçimle gelmiş tek meclisini yok etme kararıyla 2007’de İsrail tarafından kaçırılıp tutsak edilen seçilmiş Filistinli yetkililerin olup olmadığını bilmiyoruz. Bu, terime aşina değilseniz, teknik olarak “demokrasi terfisi” olarak adlandırılıyor. Bu yüzden onlara ne olduğunu bilmiyorum. Ayrıca Gilad Şalit’in tam olarak cezaevinde kaldığı süre kadar, aslında bir gün daha fazla, hapiste kalan başka insanlar var. Gilad Şalit’in sınırda yakalandığı günden bir gün önce, İsrailli bölükler Gazze’ye girmişti, 2 kardeşi, -Muammer kardeşleri- kaçırmışlar ve tabi ki Cenevre Sözleşmesi’ne göre, sınırda onları ayırmışlardı. Ve İsrail’in cezaevi sisteminde yok oldular. Onlara ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok; bununla ilgili tek bir kelime bile duymadım. Ve bildiğim kadarıyla, kimsenin umurunda değil ki bu da anlaşılır bir durum. Sonuçta, insan olmayanlar.  Saldıran tarafın ordusundan bir askeri esir almakla ilgili her ne düşünüyorsanız düşünün, aleni bir şekilde sivilleri kaçırmak, çok daha ağır bir suçtur. Bu durum gerçekten önemli değil. Bilinmediği için değil, o yüzden Muammer kardeşlerin yakalandığı günden bir sonraki günün basınına bir göz atarsanız, oraya buraya dağılmış birkaç satır görürsünüz. Ama bu hiç de önemli değil, tabi ki bu da anlaşılır, çünkü cezaevinde daha birçoğu, hiçbir şeyle itham edilmemiş binlercesi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik buna ilaveten internette bakmak isterseniz, bir de Tesis 1391 (İsrail’in “yüksek riskli” tutsaklar için kullandığı yüksek güvenlikli cezaevi; ç.n.) gibi, aslında ortaya çıktığında İsrail ve hatta İngiltere ve Avrupa’da gayet güzel lanse edilen gizli bir cezaevi var İsrail’de- bir işkence odası- fakat burada, en azından herhangi bir kişinin bakma olasılığı olan herhangi bir yerde, bununla ilgili tek bir kelime bile görmedim. Bunun ve diğerlerinin hakkında yazdım. Bütün bunlar- bunların hepsi insan olmayanlar, bu anlamda, doğal olarak, kimse umursamıyor. Aslında, faşizm o kadar derin ki, nefes aldığımız hava gibi: onun farkında değilizdir, bilirsiniz, sadece her şeyin içine işler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuşmanın başlığına gelecek olursak, bu yanlış yerlere götürülebilir ve görüşmelerin klasik tablosunun destekleyicisiymiş gibi yorumlanabilir- yanlış yorumlanabilir- : Birleşik Devletler burada ve orada, bu iki boyun eğmeyen gücün üzerinde, iki savaşçının, birbiriyle anlaşamayan zorlu grupların arasını düzeltmeye çalışan dürüst bir aracıdır. Tamam, bu- standart bir uyarlamadır ama tamamen yanlıştır. Kastettiğim şu ki, eğer bunlar ciddi görüşmeler olsaydı, Brezilya gibi objektif bir taraf hakemliğinde düzenlenirdi ve bir yanda Birleşik Devletler ve İsrail, diğer yanda is tüm dünya olurdu. Bu tam anlamıyla doğrudur fakat ağza alınamayan şeylerden biridir.  &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;AMY GOODMAN:&lt;/span&gt; MIT Profesörü Noam Chomsky’nin Pazartesi gecesi Barnard Koleji’ndeki konuşması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;www.democracynow.org/2011/10/18/noam_chomsky_on_israel_palestine_prisoner adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ - Doruk Köse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-707237205220810969?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/707237205220810969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/noam-chomsky-israil-filistin-tutuklu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/707237205220810969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/707237205220810969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/noam-chomsky-israil-filistin-tutuklu.html' title='Noam Chomsky: İsrail-Filistin tutuklu değişimine ve Yemen’deki Amerikan suikast kampanyasına dair'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-w5ALrll363c/Tp_fD7B6aII/AAAAAAAABEI/NFeNT8v8buo/s72-c/Noam-Chomsky.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-4745406018089455897</id><published>2011-10-19T03:41:00.001-07:00</published><updated>2011-10-19T03:43:32.990-07:00</updated><title type='text'>Suriye Ayaklanması’nda işçi hareketi yok</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-hYlq7QPJ6bA/Tp6pcRB-L-I/AAAAAAAABD8/D44N5WzEjzY/s1600/Syria_Opposition_pic_1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 255px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-hYlq7QPJ6bA/Tp6pcRB-L-I/AAAAAAAABD8/D44N5WzEjzY/s400/Syria_Opposition_pic_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5665151684351766498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yazan:&lt;/span&gt; Mostafa Bassyouni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap ayaklanmaları birbirinden soyutlanarak anlaşılamaz ve Suriye’deki ayaklanma da istisna değildir. Suriye ayaklanması, devrimle coşan bir bölgede patlak verdi. Ve gerçekten insanların daha iyi bir dünya için umut ve isteklerini körüklemiş olsa da, bu boş yere ortaya çıkmış değil. Zaten Tunus ve Mısır’da uzun süredir iktidarda olan iki diktatör devrilmişti. Öncelikle Libya, Yemen ve Bahreyn’i süpüren bu birbirini izleyen dalgalanma etkisi, bütün Arap rejimlerini tehdit etti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullar ışığında, yalnızca Suriye için bir ayaklanmanın patlak vermesi doğaldı. Evet, Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn ve Suriye’deki rejimler arasında, dış politikada ve özellikle İsrail’le mücadelede büyük farklılıklar var. Ama hepsinin ortak noktası, kendi halklarının büyük çoğunluğunun, yaşamlarını etkileyen kararlarda hiçbir söz sahibi olmamasıydı. Bu rejimler altında verilen en sıradan kararlar bile, genellikle halkın çıkarlarından önce, kendi istikrar ve güçlerini sağlamak adına düzenlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, Mısır ve Suriye rejimlerini ele alalım. Sedat ve Mübarek yönetimindeki Mısır rejimi, güçlerini devam ettirebilmek adına, İsrail’le uzlaşmayı ve ABD ile ittifak yapmayı tercih etti. Suriye rejimi farklı işbirliklerine karşın, aynı yaklaşımı benimsedi. Her iki durumda da, insanların konuya dair söyleyeceği hiçbir şey yoktu. Şaşırtıcı değildir ki, her iki rejim de, sokakları dolduran protestoculara karşı, onları komplocu ve yabancı ajan ilan ederek aynı tutumu sergiledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Protestocuları itibarsızlaştırmak, sokaklardaki isyanı bastırmak için yeterli değildi. Diktatörler, protestocuların arasına suçluları yerleştirerek ve güvenlik güçlerini onların üzerine salarak daha emin adımlar atmaya karar verdi. Ancak bu, eylemcilerin internet üzerinden örgütlenmelerinin ya da devrimci değişim konusundaki ısrarcılıklarının devam etmesinin önüne geçemedi. Bölgedeki ayaklanmalar, amaçlarına ulaşmak adına insanların kendilerini feda etme arzuları ve dirençleriyle özdeşleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap rejimleri, önceleri ulusalcı sloganları artırdı. Hatta özgürleşme ve birlik çağrısı yaptılar. Ancak çoğu durumda, halkın işin içine dahil edilmemesi, böylesine girişimlerin başarısız olmasına neden oldu. Bugün Arap devrimleri, halk için halk tarafından gerçekleştirilen yeni bir ulusalcılık türüyle umudu yeşertiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye rejiminin doğasını ve halkına uyguladığı şiddeti göz önüne alırsak, oradaki devrim, son zamanlardaki devrimler zincirinin muhtemelen en önemli halkası. Suriye’deki ayaklanmanın nispeten uzun sürmesi, bölgedeki diğer devrimlerin patlak vermesini ertelemiş oldu. Bütün bölge, dört gözle olacakları bekliyor. Bu bağlamda, Tunus ve Mısır’daki ayaklanmaların hızının, bölgenin bir başka yerindeki devrimin yayılmasını kolaylaştırdığını belirtmek gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Tunus ve Mısır devrimleri ve öte yandan mevcut Suriye Ayaklanması arasındaki temel fark, bu iki ülkedeki işçi hareketinin oynadığı roldür. Tunus’taki genel grev deklarasyonu, Ben Ali’nin Cidde’ye kaçışını tetikledi, Mısır’daysa, 6 Şubat’taki grevlerin yayılması Mübarek’in hayatta kalma umutlarını söndürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye’de hiçbir şekilde işçi hareketi yok. Bu, Suriyeli sendikaların devlet tarafından kontrol ediliyor olması ve Mısır ve Tunus’takilere kıyasla ilgisiz oluşundan kaynaklanıyor olabilir. Yarı bağımsız Tunuslu sendikaların varlığı ve giderek daha aktif bir hal alan Mısırlı işçi hareketi, örgütlü işçilerin devrimin kalbine saplanmasına yardımcı oldu. Her iki durumda da bu, halk lehine bir ayaklanmanın hızlı sonuçlanmasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, Suriye işçi hareketinin rolü her zamankinden daha mühim. Suriyeli işçiler Suriye’deki kördüğüme bir son verebilir ve kolektif olarak sistemi alaşağı etme yeteneğine sahipler. Yabancı müdahale çağrısı ve uluslararası koruma talebi geri tepebilir ve rejim lehine işleyebilir. Tunus ve Mısır’da olduğu gibi, Suriye’deki işçi hareketi de tek başına Şam’daki rejimi felce uğratıp yok edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://english.al-akhbar.com/content/labor-movement-absent-syrian-revolt  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-4745406018089455897?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/4745406018089455897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/suriye-ayaklanmasnda-isci-hareketi-yok.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/4745406018089455897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/4745406018089455897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/suriye-ayaklanmasnda-isci-hareketi-yok.html' title='Suriye Ayaklanması’nda işçi hareketi yok'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-hYlq7QPJ6bA/Tp6pcRB-L-I/AAAAAAAABD8/D44N5WzEjzY/s72-c/Syria_Opposition_pic_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-3506644106357357248</id><published>2011-10-18T07:51:00.000-07:00</published><updated>2011-10-18T11:45:38.323-07:00</updated><title type='text'>Suriye’nin başkaldırısını askeri müdahaleden korumak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-yNPfFaZALUI/Tp2StZwG6EI/AAAAAAAABDw/q6yPoX84mYw/s1600/Syria_Intervention_pic_1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 255px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-yNPfFaZALUI/Tp2StZwG6EI/AAAAAAAABDw/q6yPoX84mYw/s400/Syria_Intervention_pic_1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664845215006386242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lübnan'ın sol eğilimli Al-Akhbar gazetesinde bir yazı kaleme alan Suriyeli muhalif Halil Habaş, devrimci sürecin emperyalist güçler tarafından gasp edilmesini önlemek için Suriyeli muhalif güçlerin büyük kısmının dış müdahale çağrılarına karşı çıktığını yazdı:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı askeri müdahaleye dair tartışmalar, daha az bunun yakın zamanda olası gerçekleşmesine dair iken, daha yüksek oranda Suriye muhalefetinin, ülkedeki devrimci süreci emperyalistlerden koruma kapasitesi ile ilgili. Emperyalistler, Suriye halkının yanında olduklarına dair açıklamalarına karşın sadece kendi çıkarlarını ileri taşımayı istiyorlar; devrimin ya da Suriye halk hareketinin değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa, İngiltere ve ABD gibi emperyalist güçler, müdahaleye dair şu anki isteksizliklerini gerekçelendirmek için Suriye ve Libya senaryoları arasındaki farka dair birbiriyle çelişen açıklamalar yayımlıyorlar. Söz konusu güçler müdahalenin yerine, mevcut durumun kötüye gitmesini ve muhalefet güçlerinin güçlenmesini dört gözle bekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel ve uluslararası devletlerin, özellikle de Türkiye ve Batılı ülkelerin, tek bir sözcünün konuşması için muhalefeti birleştirmek amacıyla Suriye Ulusal Konseyi’nin (SNC) oluşturulmasını bilfiil ısrarla istemelerinin nedeni bu. Ancak muhalefet güçlerinin müşterek ilkelere dayanan bir koalisyonunu oluşturmak, topyekûn birlikte ısrar etmekten daha yararlı olacaktır. Diktatörlüğü devirmeyi amaçlayan tüm çabaları ortak bir mücadelede birleştirmek, televizyonda ve medyada görülen sayısız anlaşma ve toplantılara ek olarak yeni bir siyasi ittifak oluşturmaktan daha önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SNC’nin, askeri müdahale sorununu kuşatan berraklıktan yoksun hali, Suriye içindeki ve dışındaki bazı muhalefet gruplarının eleştiri ve detaylı incelemelerinin hedefi. SNC’nin ve başkanı Burhan Ghalioun’un, yabancı askeri müdahaleye karşı çıkan genel ve resmi pozisyonlarına rağmen diğer üyeler uçuşa yasak bölge uygulaması veya ne anlama geldiği berrak olmayan insani müdahalenin de aralarında olduğu dış müdahalenin çeşitli şekillerini uygun gören biçimde konuşuyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir eleştiri, Müslüman Kardeşler’in ve ona bağlı olan sözümona bağımsızların SNC’de haddinden fazla temsil edilmesini hedefliyor. Bu eleştirilere göre, protestolardaki ikincil rollerine ve muhalefet içindeki gerçek ağırlıkları onun küçük bir parçası olmaktan ibaret olmasına rağmen Müslüman Kardeşler ve ona bağlı unsurlara konsey üyeliklerinin yüzde 60’a yakını verildi. SNC’nin bir diğer kusuru, çeşitli kolları arasındaki, özellikle dikkate alınmayan ve kendisine ulusal merkezli muhalefet gruplarından belirlenen 71 sandalyeden sadece üçü verilen Demokratik Değişim İçin Ulusal Komite (NCDC) ile koordinasyon eksikliği veya yoksunluğu. NCDC, 17 Eylül’de oluşturuldu. Arap ulusalcılarını, sosyalistleri, Marksistleri, Kürt azınlık mensuplarını bir araya getirdi ve aynı zamanda Aref Dalila, Michel Kilo, Hassan Abdul-Atheem, Hussein al-Udaat and Hazem Nahar, ve Hatem Mana gibi tanınmış muhalif isimleri bünyesinde bulunduruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SNC’nin yabancı müdahalesi konusunda açıklıktan yoksunluğu, Mahmoud Homsy ve Abdel Halim Khaddam gibi kendi kendini öne çıkarak muhalif şahsiyetlerin yönetimi askeri müdahale ile devirme çağrıları ile örtüşüyor. Homsy, ABD destekli 14 Mart hareketi ile bağlantılı, Abdel Halim Khaddam ise Suriye’nin eski devlet başkan yardımcısı ve 20 yıldan fazla bir zaman Hafız Esad’ın yakın arkadaşlığını yapmış. Khaddam şu anda Paris’te sürgünde. Kendi durduğu noktayı, yabancı müdahalenin işgale eş olmadığını öne sürüp Libya örneğine atıfta bulunarak gerekçelendirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeride ya da sürgünde olsun, Suriye muhalefetinin büyük kısmı buna rağmen söz konusu çağrıları kınadı ve her türlü yabancı askeri müdahaleyi reddeden net bir duruş benimsedi. Yeni kurulan SNC’nin parçası olan Suriye Bölgesel Koordinasyon Komiteleri, ayaklanmayı silahlandırma veya dış destek davetinde bulunma çağrılarını kınarken, cani rejime karşı barışçıl biçimde direnme iradelerini beyan etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz, söz konusu durumu politik, ulusal ve etik açıdan kabul edilemez bulurken böylesi bir duruşu özellikle reddediyoruz. Devrimi askerileştirmek, devrime yönelik halk desteğini ve kitlelerin devrime katılımını en aza indirgeyecektik. Dahası, askerileştirme, rejimle karşı karşıya gelme ile alakalı olan insani felaketin vahametinin temelini çürütecektir. Askerileştirme, devrimi rejimin bariz avantajlı olduğu bir alana çekecek ve devrimin başlangıcından beri ayırt edici özelliği olan ahlâki üstünlüğünü yıpratacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıklama, devrimin amacının neden sadece yönetimi devirmekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda demokratik bir sistem ve Suriye halkının özgürlük ve haysiyetini koruyacak bir ulusal altyapı kurma çabasında olduğunu anlatarak sürüyor. Rejimin hangi yöntemle devrileceği, rejim sonrası Suriye’nin nasıl bir yer olacağının bir işareti. Bu duruşlarını, Suriye halkı barışçıl gösterilere katılmayı sürdürürse ülkede demokrasi ihtimalinin çok daha yüksek olacağını söyleyerek gerekçelendiriyorlar. Silahlı bir karşı karşıya geliş veya yabancı askeri müdahale gerçekleşirse, bunun Suriye’ye onurlu bir geleceğin meşru tesisini neredeyse imkânsız hale getireceğini ekliyorlar. En sonunda da Suriye halkını, ulusal devrimlerine devam ederken sabırlı olmaya çağırıyorlar. Ülkenin bugünkü durumundan, kurbanların –sivil ve asker- akan kanından ve iç çatışma ile yabancı askeri müdahaleyi de içeren gelecekte Suriye’yi tehdit edebilecek her türlü tehditten tamamen rejimi sorumlu tutuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda 120’ye yakın yerel komite ile örgütlenen Suriye Devrimi Genel Komisyonu da, demokratik, sosyal ve eşit bir Suriye kurmak için, mezhepçiliğin ve yabancı askeri müdahalenin yardımının olmadığı barışçıl bir devrim çağrısında bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde 25’ini genç devrimcilerin oluşturduğu 80 kişiden meydana gelen bir merkez komiteye sahip olan NCDC de net bir politik programa sahip olan ve yabancı müdahalenin reddi konusunda net duruşa sahip olan bir muhalif grup. Eylül ortasında NCDC üyeleri tarafından Şam’ın kenar mahallelerinde organize edilen konferans, üç kırmızı çizgi çizerken rejimin devrilmesi çağrısında bulundu: “Şiddete hayır, mezhepçiliğe hayır, yabancı müdahalesine hayır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki ayrı önemli belge de tartışıldı: yönetimi devirmek için verilen mücadelenin politik programı ve halkın demokratik ve sosyo-ekonomik haklarını güvence altına alan, aynı zamanda Suriye halkının işgal edilmiş bölgeleri –yani Golan Tepeleri- mümkün olan her ne biçimde olursa olsun geri almaya dair her türlü hakka sahip olduğunu açık bir biçimde belirterek Suriye’nin geleceğinin çerçevesini çizen anayasal ilkeler sözleşmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NCDC’nin bir diğer önemli tavrı, kendisini ayaklanmanın öncüsü veya temsilcisi olarak görmemesi, taleplerini kapsayıcı bir politik ve ulusal tasavvurda somutlaştırmaya çalışması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NCDC temsilcisi Hasan Abdul-Atheem, yakın zamanlarda ABD’nin Suriye Büyükelçisi Robert Ford ile buluşmasında, birliklerinin, bir iç savaşa neden olabilecek ve rejimin gezici silahlı çetelere dair düzmece iddialarını karşılayabilecek biçimde ayaklanmayı finanse etme veya silahlandırma da dahil her türlü dış ya da bölgesel müdahaleyi reddettiğini beyan etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, şu anda Suriye muhalefetinin çoğunluğu, devrimlerini, genel ölçekte rejimle olası askeri savaş tehdidinden olduğu kadar yabancı emperyalist aktörler ve onlara hizmet eden bireyler tarafından asimile edilmekten korumaları gerektiğini anlamış durumda. Tarih, yabancı müdahale yolundan gitmenin her zaman zarar verici olduğunu ve bu konuda Suriye’nin de istisna olmayacağını göstermekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://english.al-akhbar.com/content/protecting-syria%E2%80%99s-revolt-military-intervention  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-3506644106357357248?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/3506644106357357248/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/suriyenin-baskaldrsn-askeri-mudahaleden.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/3506644106357357248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/3506644106357357248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/suriyenin-baskaldrsn-askeri-mudahaleden.html' title='Suriye’nin başkaldırısını askeri müdahaleden korumak'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-yNPfFaZALUI/Tp2StZwG6EI/AAAAAAAABDw/q6yPoX84mYw/s72-c/Syria_Intervention_pic_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-7090947519809716578</id><published>2011-10-17T12:10:00.000-07:00</published><updated>2011-10-18T01:27:06.843-07:00</updated><title type='text'>Arundhati Roy: “Bir sonraki roman beklemek zorunda”</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İngiltere’nin The Independent gazetesinden Peter Popham, yazar Arundhati Roy ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Politik duruşuyla ülkesinde hedef haline gelen Roy, yeni romanının bekleyebileceğini, önceliğinin Hindistan’ın politik sorunları olduğunu ifade ediyor ve belki de "aydın" tavrının nasıl olması gerektiğine dair bir ders veriyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-_hDd3Heoq8I/Tpx-qyFezlI/AAAAAAAABDk/in9rltRDZao/s1600/Arundhati_Roy.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-_hDd3Heoq8I/Tpx-qyFezlI/AAAAAAAABDk/in9rltRDZao/s400/Arundhati_Roy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664541704789610066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yarınki Booker Ödülü’nün öncesinde, Arundhati Roy, Peter Popham’a ödülün onu roman dışında yeni bir hayata nasıl yönlendirdiğini anlatıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Küçük Şeylerin Tanrısı” ile 1997’de Booker Ödülü’nü kazanan Arundhati Roy, bu yıl aday değil. Yine. Aslında, John Updike’ın, onun “Tiger Woods usulü çıkışı” olarak tanımladığı ilk kitabını tamamlamakta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu deneme arzusu için değil: ikinci bir kitabının mevcut olduğu da biliniyor. Roy, “Yıllardır herkes bunu biliyor!” diye gülüyor. Çok az kişi kitaba bir göz atmış, ancak, Roy’un arkadaşı olan seksenlik roman yazarı ve sanat eleştirmeni John Berger bir istisna. O kadar çok etkilenmiş ki, Roy’u her şeyi bırakıp kitabı bitirmesi için zorlamış. Roy hatırlıyor: “Bir buçuk yıl kadar önce, John ile onun evindeydim. Bana hemen bilgisayarı açmamı ve her ne roman yazıyorsam ona bunu okumamı istedi. Herhalde dünyada bunu bana söyleme cesaretine sahip tek kişi odur. Ona bir bölüm okudum ve Delhi’ye hemen dönüp kitabı bitirmemi söyledi. Ben de ‘tamam’ dedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat onun iyi niyetleri engellenmişti: “Delhi’ye döndüm ve birkaç hafta içinde kapımın altından gelen, isimsiz, daktilo ile yazılmış bir not bana Hindistan’ın merkezinde bulunan ormanlardaki Maoistleri ziyaret etmemi söylüyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan’ın gizli savaş bölgesinin karanlık kalbine girmek, işte bu zorlu bir çağrıydı. Ama Arundhati Roy’un reddedebileceği türden değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan, yüzyıllar öncesinde Avrupalı sömürge güçlerinin geçtiği yoldan bugün geçmekte: stratejik madenlerin kaynaklarını tespit etme, bunların başında bulunanları püskürtme, demir cevherini, boksiti ve bunun gibilerini çıkartma ve bunu sanayileştirip zenginleşme. Ancak fark şu ki, Hindistan yağmalayacağı bir Avustralya’ya veya bir Güney Amerika’ya sahip değil. Bunun yerine, Roy’un söylediği gibi “Hindistan, hammadde çıkartmak için kendi fakir halkına sırt çevirerek, kendi kendini sömürüyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maden kaynaklarının yağmalanmasının başlangıcından yüzyıllar sonra, bizimki gibi ülkelerde yaşayan bazı insanlar, o zamana kadar yapılmış dehşeti anlamaya başladılar: yerlilerin katliamı, geleneklerinin yok edilişi, hayatta kalanların ise yoksulluğa mahkûm oluşu. Fakat o zamana kadar, vicdan azabı ucuzdu: hasar görülmüştü ve büyük servetler kazanılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak şu an, gerçek zamanda, bütün bunlar Hindistan’da meydana gelmekte. Sonuç olarak, vicdan azabı çok daha pahalı: samimiyetle ifade etmek gerekirse bu, tekere çomak sokabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arundhati Roy, Maoistlerin davetini kabul ettiğinde, Hindistan’ın merkezindeki ormanların köylerinde, Hindistan’ın kabile halkı olan milyonlarca Adivasi’ye yapılan şeylerin farkındaydı. Bu Hint orta sınıfı için rahatsız edici bir konuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindistan’ın Naksalit adı verilen isyanı 1960’larda, Naksalbari’nin Batı Bengal köyünde başladı ve sayısız bölünme ve ayrışmalarla, patlamalarla ve geri çekilmelerle, o zamandan beri büyümekte. Fakat 2005 yılında yeni başbakan Manmohan Singh, bunu ülkenin yüzleştiği “en büyük iç güvenlik tehdidi” olarak tanımladığında, görünümünü çarpıcı içimde yükseltmiş oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roy, zamanlamanın çok önemli olduğuna inanıyor: “Hükümetin birkaç maden şirketi ve altyapı kurumlarıyla gizli mutabakat anlaşmaları imzalaması bununla aynı zamana denk geldi. Temel olarak nehirleri, dağları, ormanları sattılar ve bunları özel şirketlere devrettiler. Yerlilere karşı da, onları köylerinden çıkartmak için savaşı sürdürmeleri lazımdı. Böylece maden şirketleri o bölgelere geçebilecekti.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüz binlerce paramiliter güç, bu işi yapmak için ormanlara konuşlandırıldı. Bunu, Maoistler tarafından “istila edilmiş” yüzlerce köyün yakılması, köylülerin saklanmasını önlemek için yol kenarı kamplarının kurulması ve iki tarafta da oldukça fazla kan dökümü izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ormanda yürürken ve Maoistlerin hikâyelerini dinlerken, Roy, Hint basınının olanları saklamak adına çok fazla çalıştığı gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. İsyancıların yüzde 45’inin kadın, yüzde 99’unun ise yuvalarını ve topraklarını korumak için son ve umutsuz bir teşebbüs ile eline silah alan bu ormanların geleneksel sakinleri, kabile köylüleri olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roy, “İnsanlar (ormanda) abluka altında. Pazara gidemiyorlar, çünkü pazarlar muhbir ve polislerle dolu. İlaç alamıyorlar, erzak alamıyorlar” diyor. Singh’in açıklamasından sonra, Salwa Judum adında bir anti-Maoist milis kuvveti kuruldu. 2005’ten sonra, Salwa Judum 600 kadar köyü yaktı ve 360 bin insan kaçmaktaydı, 50 bin kişi kamplara yerleşti ve diğer birçoğu ülke dışına kaçtı. Birçok insan ormanda yaşıyor ama köylerine gelmeye korkuyorlar.” Gözden uzakta, büyük bir insani trajedi yolda. BM Kongresi’nde tanımladığı şekliyle Roy, bunu soykırım olarak adlandırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roy, “Suçlu olarak damgalandıktan sonra” - devlete ait yerlerdeki işgalciler - “şimdi (Adivasiler) sadece köylerinde kaldıkları için ve ürünlerini yetiştirdikleri için terörist oldular. Bu bir terör eylemi çünkü onlar Maoistler ile birlikte. Kim ormandaysa, o Maoistlerin tarafındadır” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyahat hakkındaki makalesi “Yoldaşlarla Yürümek” geçen sene Hindistan’da ilk çıktığında, Roy, korkunç bir şekilde bu isyancılara sempati duymakla eleştirildi. Çünkü Gandi’nin şiddetten kaçınma fikrine bağlı olan Hint orta sınıfına göre, silaha sarılmak kabul edilemez. Fakat Roy, “Başka çareleri var mıydı?” diye soruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bence Gandi usulü direniş, uygun izleyici varsa eğer, siyasi tiyatronun aşırı derecede etkili ve etik bir şeklidir. Ancak, bir yerden kilometrelerce uzakta, ormanın kalbindeki bir kabile köylüsüyseniz ne olur? Polis köyünüzü sardığında, açlık grevine mi gireceksiniz? Aç insan açlık grevi yapabilir mi?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanının zaferinden sonraki yıllar boyunca, Roy, Hint orta sınıfının damarına basmakta bir uzman haline geldi. Bu, onun aşırı duyarlılığını yansıtan bir lütuf. “Bazen bir derim olmadan yaşıyorum gibi hissediyorum. Korunmasız yaşıyorum ve bir deriniz olmadan yaşıyorsanız, aslında hep anlatılmak istenen şeyler okyanusunda yaşıyorsunuzdur” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaşadığım ülke, gittikçe daha baskıcı, daha polis devleti haline geliyor… Hindistan, devlet olarak katılaşıyor. Karışık, sevimli bir demokrasi izlenimini vermeye devam etmek zorunda ama ark lambalarının dışında olanlar gerçekten dehşet verici.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak aynı zamanda, açık bir toplum olarak kalmaya devam ediyor ve tartışmalar kazanılmak için oradalar. 2009’da hükümet, Maoist ayaklanmanın kökünü kazımak için yeni ve hatta daha sert bir teşebbüs olan Greenhunt Operasyonu’nu açıkladı, fakat hem ormanın içinde hem de ötesinde hiddetli bir direnişi harekete geçirmiş oldu. “Hint seçkinlerinin arasında, onları Maoist terörist olarak adlandırmakta bir problem yoktu: onlar insanlıklarını yitirmişlerdi. Bu yüzden Maoist olmayan ben, gittim ve aslında onların kim olduğunu yazdım, bu onları, çok ama çok ciddi bir şey için mücadele eden insanlar haline getirdi. Ve bu büyük fark yarattı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tartışmaların kilidinin tekrar açıldığını düşündüğüm bu zaman çok ilginç. Gerçek bir zamanda yapılan gerçek bir müdahale, her ne kadar hemen bir isyana neden olmasa da tartışmanın paradigmasını değiştirebilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman beklemek zorunda: Roy’un siyasi yazıları, ona göre “ İnsanların nefes almalarına yardımcı oluyor. Bu eserle ilgili en çok sevdiğim şey, yazıldığı ve (Hint bölgesel dilleri) Oriya, Kannada ve Telugu’ya çevrildiği andır… İnsanlar bana, kendimi tecrit edilmiş hissedip hissetmediğimi soruyorlar: Kendimi ne kadar tecrit edilmemiş hissettiğimi size anlatamam! Eğer biri yazılarımdan nasıl tepki aldığımı sorsa, sadece trafik ışığında durmam gerektiğini söylerdim! Bu, sevginin, öfkenin ve tartışmanın her gün gözler önüne serilen dinamik bir değiş tokuşu gibi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kısaca hayatı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Doğum:&lt;/span&gt; 24 Kasım 1961, Shillon, Hindistan, Bangladeş sınırı yakınında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eğitim:&lt;/span&gt; 16 yaşında Yeni Delhi’ye mimarlık okumak için taşındı. Hâlâ orada yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aile:&lt;/span&gt; 1984’te ikinci eşi, film yapımcısı olan Pradip Krishen ile evlendi. Sonraki birkaç yılını Hint filmlerine senaryo yazarken ufak tefek işlerle ilgilenerek geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kariyer:&lt;/span&gt; Yarı otobiyografik olan ilk romanı, Küçük Şeylerin Tanrısı, 500,000 £ Booker Ödülü kazandırdı. O zamandan beri profilini çevresel konularla ilgili ve kast sistemine karşı kampanyalarda kullanmakta. Bu yıl, Bozuk Cumhuriyet: Üç Makale, Maoist kabile isyancıların savunmasıyla tartışma yarattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.independent.co.uk/arts-entertainment/books/features/arundhati-roy-the-next-novel-will-just-have-to-wait-2371609.html adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri: &lt;/span&gt;Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Zeynep Müge Karadağ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/#!/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-7090947519809716578?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/7090947519809716578/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/arundhati-roy-bir-sonraki-roman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7090947519809716578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/7090947519809716578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/arundhati-roy-bir-sonraki-roman.html' title='Arundhati Roy: “Bir sonraki roman beklemek zorunda”'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-_hDd3Heoq8I/Tpx-qyFezlI/AAAAAAAABDk/in9rltRDZao/s72-c/Arundhati_Roy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-6917349115350269334</id><published>2011-10-16T03:09:00.000-07:00</published><updated>2011-10-17T07:28:16.010-07:00</updated><title type='text'>Filipinler Komünist Partisi sözcüsü hayatını kaybetti</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-GmnRi4xEVPI/TpqttPcOwYI/AAAAAAAABDA/K1F-TpoW9Pk/s1600/Ka_Roger.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 316px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-GmnRi4xEVPI/TpqttPcOwYI/AAAAAAAABDA/K1F-TpoW9Pk/s400/Ka_Roger.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664030474122477954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Filipinler Komünist Partisi (Yeni Halk Ordusu), 9 Ekim tarihinde yazılı bir açıklama yaparak partinin sözcüsü Gregorio “Ka Roger” Rosal’in 22 Haziran’da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda 64 yaşında hayatını kaybettiğini açıkladı. Açıklama şu şekilde:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filipinler Komünist Partisi (CPP) tüm üyelerini, bütün devrimci güçleri ve halkı, CPP Sözcüsü Gregorio “Ka Roger” Rosal’in 22 Haziran’da gerilla alanlarında geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğini bildirmek ister. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyuna açıklama, CPP’nin ilgili organlarının Ka Roger’ın kızlarına babalarının vefatını bildirmelerinin beklenmesi nedeniyle bu zamana ertelendi. Şiddetli askeri operasyonlar, kızlarına hızla bilgi verilmesini engelledi. Ka Roger’ın kardeşleri e vefatı konusunda bilgilendirildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filipinler Komünist Partisi’nin tüm üyeleri, Yeni Halk Ordusu’nun (NPA) kızıl savaşçıları, devrimci güçler ve Filipinli kitleler Ka Roger’ın ölümünün yasını tutuyor. CPP Merkez Komitesi, ayrı bir açıklama ile Ka Roger’ın devrime hizmet ile geçen yaşamının, halkın devrimci mücadeleyi ileri aşamaya taşımasında ilham verici olacağını belirterek kendisine saygı ve şükranlarını sundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Ekim’de Yeni Halk Ordusu’nun tüm birimleri Ka Roger’a saygılarını sumak üzere düzenli biçimde toplanacak. Öğle 12’de anısına tüfek atışı yapacaklar. CPP’nin tüm birimleri ve devrimci kitle örgütlerinden Ka Roger’ı ve onun Filipin halkının devrimci mücadele tarihine katkısını anmak için saygı toplantıları düzenlemeleri istenmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-LKKrH9OExYk/Tpqt4xOzK1I/AAAAAAAABDM/k9w9wyia2Vo/s1600/ka_roger%2528anma1%2529.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-LKKrH9OExYk/Tpqt4xOzK1I/AAAAAAAABDM/k9w9wyia2Vo/s400/ka_roger%2528anma1%2529.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664030672171510610" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-ChyH3aoaw78/TpquHeEMmdI/AAAAAAAABDY/Z9J8RTv6MRw/s1600/ka_roger%2528anma%2529.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 265px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-ChyH3aoaw78/TpquHeEMmdI/AAAAAAAABDY/Z9J8RTv6MRw/s400/ka_roger%2528anma%2529.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664030924724804050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerilla alanlarındaki anma görüntüleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe width="640" height="360" src="http://www.youtube.com/embed/WsBoC8CF2UY" frameborder="0" allowfullscreen&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.philippinerevolution.net/statements/ka-roger-64  adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-6917349115350269334?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/6917349115350269334/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/filipinler-komunist-partisi-sozcusu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6917349115350269334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6917349115350269334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/filipinler-komunist-partisi-sozcusu.html' title='Filipinler Komünist Partisi sözcüsü hayatını kaybetti'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-GmnRi4xEVPI/TpqttPcOwYI/AAAAAAAABDA/K1F-TpoW9Pk/s72-c/Ka_Roger.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-1766356920872934956</id><published>2011-10-16T01:31:00.000-07:00</published><updated>2011-10-17T07:25:18.809-07:00</updated><title type='text'>“Wall Street’i İşgal Et”in inanılmaz başarısı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-i2HC-f6ljyY/TpqWpdr5oEI/AAAAAAAABC0/RQaUk3pbR9E/s1600/occupy-wall-street-protest.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 264px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-i2HC-f6ljyY/TpqWpdr5oEI/AAAAAAAABC0/RQaUk3pbR9E/s400/occupy-wall-street-protest.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5664005120459382850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ABD’li sosyal bilimci Immanuel Wallerstein, ABD’de gündemin birinci maddesi durumunda olan “Wall Street’i İşgal Et” hareketine dair makalesinde, hareketin meşruiyetini ve görünürlüğünü tesis ettiğini, şu anda sönümlense bile büyük bir başarıya ulaştığını belirtiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;“Wall Street’i İşgal Et” hareketi –şimdilik hareket- bugünkünün doğrudan torunu veya devamcısı olduğu 1968’deki ayaklanmadan bu yana ABD’de gerçekleşen en önemli politik olay. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun ABD’de başlamasına neden olan şeyin ne zaman gerçekleştiğini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz: aşırı yükselen ekonomik sancı sadece yoksullar için değil, aynı zaman da çalışan yoksulların (bunun dışında orta sınıf olarak da bilinen) sürekli büyüyen dilimi için de mevcut; ABD nüfusunun en zengin yüzde 1’inin (“Wall Street”) aşırı biçimde şişmesi (sömürü, açgözlülük); tüm dünyadaki öfkeli ayaklanma örnekleri (Arap Baharı, İspanyol öfkeliler, Şilili öğrenciler, Wisconsin sendikacıları ve diğerlerinden oluşan uzun bir liste). Ateşi tutuşturan kıvılcımın ne olduğu gerçekten önemli değil. Yangın başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci aşamada –ilk birkaç gün- hareket, çoğunluğu genç olan ve gösteri yapmaya çalışan bir avuç cesur insandan oluşuyordu. Basın, onları tamamen göz ardı etti. Daha sonra bazı salak polis amirleri, bir parça şiddetin gösterileri sona erdireceğini düşündü. Filme çekildiler ve film Youtube üzerinden yayıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bizi ikinci aşamaya, tanınmaya taşıdı. Basın artık göstericileri büsbütün görmezden gelemedi. Böyle olunca basın tepeden bakmaya çalıştı. Bu ahmak, cahil gençler (ve birkaç yaşlı kadın) ekonomiye dair ne bilirdi ki? Yararlı bir programları var mıydı? “Yetiştirilmişler” miydi? Gösterilerin yakında boşa çıkacağı söyleniyordu. Basının ve yetkililerin hesaba katmadığı şey (hiçbir zaman öğrenecek gibi görünmüyorlar) protesto konusunun geniş biçimde yankılandığı ve hızla rağbet gördüğüydü. Şehirlerde ardı ardına benzer “işgaller” başladı. 50 yaşındaki işsizler katılmaya başladı. Ünlüler de öyle yaptı. AFL-CIO’nun (ABD’de bir sendikal konfederasyon; ç.n.) başkanının da içinde olduğu sendikacılar da. ABD dışındaki basın da şimdi eylemleri izlemeye başlamıştı. Ne istediklerini sordular, eylemciler “adalet” dedi. Bu, giderek çok daha fazla insana anlamlı bir cevap gibi görünmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bizi üçüncü aşamaya, meşruiyete taşıdı. Belli saygınlıktaki akademisyenler, “Wall Street”e önelik saldırının bazı haklı gerekçeleri olduğunu belirtmeye başladı. Aniden ortayolcu saygınlığın başlıca sesi, The New York Times, 8 Ekim’de “protestocuların aslında net bir mesajları ve özel bir politika reçeteleri olduğunu” ve hareketin “bir gençlik ayaklanmasından öte olduğunu” belirten bir başyazı yayımladı. Gazete, şu şekilde devam etti: “Aşırı eşitsizlik, üretken yatırım olduğu kadar spekülasyon, para sızdırma ve devlet desteğiyle çalıştırılan bir finansal sektörün hakimiyetindeki fonksiyon bozukluğu olan bir ekonominin ayırt edici özelliğidir. The New York Times için sert bir dil. Ve ardından, Demokratların Kongre Seçim Kampanyası Komitesi, parti destekçilerinden “Wall Street’i İşgal Et protestolarını destekliyorum” beyanında bulunmalarını talep eden bir dilekçe dolaştırmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareket saygın hale geldi. Ve saygınlıkla birlikte tehlike de geldi –dördüncü aşama-. Rağbet gören büyük bir hareket, çoğunlukla iki ana tehdit ile kaşı karşıya kalır. Bunlardan biri, sokaklarda kayda değer büyüklükte sağcı bir karşı gösterinin organize edilmesidir. Katı (ve epey kurnaz) bir Cumhuriyetçi kongre lideri olan Eric Cantor, halihazırda bunun çağrısını yapmış durumda. Bu karşı göstericiler epey vahşi olabilir. Wall Street’i İşgal Et hareketinin buna hazırlıklı olması ve karşı gösterilerin hareketi ele geçirmeyi veya frenlemeyi ne şekilde tasarladığını enine boyuna düşünmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ikinci ve daha büyük tehdit, hareketin mutlak başarısından doğar. Daha fazla destek çektikçe, bu durum aktif protestocular arasındaki görüş farklılıklarını arttırır. Buradaki sorun her zaman olduğu gibi, çok dar temelli olduğundan kaybedecek safları sıklaşmış bir tarikat olma veya çok yaygın olduğundan artık politik bütünlük taşımayacak bir durumda olma biçimindeki “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” halinden nasıl kaçınılacağı. İki aşırı uçtan birine gitmekten kaçınmayı başarmanın basit bir formülü yok. Zor bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleceğe bakarsak, hareket gittikçe güçlenebilir. İki şeyi yapmayı başarabilir: hükümetin yapacağı, halkın apaçık, aşırı biçimde hissettiği ızdırabı en aza indirgeyecek kısa vadeli yeniden yapılanmaya zorlamak; ve Amerikan halkının geniş kesimlerinin, çok kutuplu bir dünyada yaşadığımız için meydana gelen kapitalizmin yapısal krizlerinin ve esaslı jeopolitik dönüşümlerinin gerçeklerine dair düşüncelerine uzun vadeli bir dönüşüm getirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wall Street’i İşgal Et hareketi, bitkinlik veya baskı nedeniyle miyadını doldurmaya başlamış olsaydı bile, daha şimdiden başarılı olmuş durumda ve 1968’deki ayaklanmaların yaptığı gibi kalıcı bir miras bırakacak. ABD değişime uğrayacak ve bu olumlu bir yönde olacak. Meşhur tabiriyle, “Roma, bir günde kurulmadı”. Yeni ve daha iyi bir dünya sistemi, yeni ve daha iyi bir ABD, yinelenen nesillerde yinelenen çabayı gerektiren bir iştir. Ancak başka bir dünya gerçekten de mümkün (kaçınılmaz olsa da). Ve biz fark yaratabiliriz. Wall Street’i İşgal Et, fark yarattı, büyük bir fark. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2662  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-1766356920872934956?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/1766356920872934956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/wall-streeti-isgal-etin-inanlmaz-basars.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1766356920872934956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/1766356920872934956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/wall-streeti-isgal-etin-inanlmaz-basars.html' title='“Wall Street’i İşgal Et”in inanılmaz başarısı'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-i2HC-f6ljyY/TpqWpdr5oEI/AAAAAAAABC0/RQaUk3pbR9E/s72-c/occupy-wall-street-protest.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-6243436212005469650</id><published>2011-10-13T05:46:00.000-07:00</published><updated>2011-10-17T07:27:33.456-07:00</updated><title type='text'>Wall Street İşgali, Barack Obama’ya ne yapabilir?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-e9HCsKYORIE/TpbelVX_VjI/AAAAAAAABCc/MTbJEbAq-Oc/s1600/gty_occupy_Wall_street_nt_1110.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-e9HCsKYORIE/TpbelVX_VjI/AAAAAAAABCc/MTbJEbAq-Oc/s400/gty_occupy_Wall_street_nt_1110.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5662958314439267890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ABD'li gazeteci Amy Goodman, İngiltere'nin The Guardian gazetesinde ABD'deki "Occupy Wall Street" hareketine dair bir makale kaleme aldı. Goodman,şu anda görünen durumun, Obama yönetimi döneminin, Bush döneminin genişlemesinden ibaret olduğu şüphesi yarattığını belirtiyor:&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişte, Barack Obama halen başkanlık için koşuşturan bir ABD senatörüyken, New Jersey’nin bir varoşundaki bir grup bağışçıya “Bana bunu yaptırın” dedi. Obama, Afro-Amerikalılar’ın sivil hakları için kendisinden talepte bulunan efsane sendika örgütleyicisi A. Philip Randolf’a cevap verirken aynı ifadeyi kullanan Başkan Franklin D. Roosevelt’in (hikâyeyi direkt Eleanor Roosevelt’ten duyan Harry Belafonte’ye göre) dilini ödünç alıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkan Barack Obama, şirketlerin finanse ettiği Çay Partisi ve Wall Street bağışçılarına ardı ardına ödünler verirken, artık yine kampanya modunda ve kendisinin ilerici eleştirmenleri, Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray girişimine yardakçılık edebileceği için ona saldırmamaları konusunda uyarılıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde doksan dokuza katıl. Ülke ve dünya çapında binden fazla dayanışma protestosundan esinlenen Wall Street İşgali safları büyümeye devam ediyor. Haftalar geçtikten ve Amerikan tarihin en büyük kitlesel tutuklamalarının birinden sonra Obama nihayet yorum yaptı: “İnsanların hayal kırıklığına uğradığını düşünüyorum ve protestocular finansal sistemimizin nasıl işlediğine dair daha geniş tabanlı bir hayal kırıklığını dile getiriyor.” Ama ne o,  ne danışmanları, ne de Cumhuriyetçiler, filizlenen bu kitle hareketiyle ilgili ne yapacaklarını bilmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tartışmalı Halk Birliği - Federal Seçim Komisyonu (seçim reklamlarına şirketlerin sınırsız bağışta bulunmalarına olanak veren) kararının ardından, kampanyalar doyumsuz bir nakit açlığında. Obama’nın yeniden seçilme kampanyası bir milyar doları hedefliyor. Duyarlı Politika Merkezi’ne göre, finans sektörü, Obama’nın 2008 kampanya katkılarında -yalnızca avukatlar/lobiciler sanayi sektörü tarafından aşılan- en büyük ikinci kaynaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama’nın kaybının, Bush döneminin dönüş sinyali olabileceği fikrinin haklılık payı var: Associated Press geçtiğimiz günlerde, Mitt Romney’in 22 uzman danışmanının hemen hepsinin, Baba Bush yönetiminin diplomasi, savunma ve istihbarat pozisyonlarında görev aldıklarını bildirdi. Bunların içinde, Bush yönetimin CIA Başkanı Michael Hayden ve Eski İç Güvenlik Bakanı Michale Chertoff gibi iki eski Cumhuriyetçi senatör de var. Yeni bir “İtiş Dönemi” (Yazar tarafından İngilizce “Push Era” tamlaması kullanılarak bir kelime oyunu ile “Bush Era”, yani “Bush Dönemi”ne gönderme yapıyor; ç.n.) olmadıkça, Obama’nın Başkanlığı Bush döneminin genişlemesinden ibarettir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wall Street İşgali’nin organik gücü, şirket medyasının tahmin edildiği gibi vadesi geçmiş değişmez uzmanlarının standart ciddiye almayı reddetme hallerine kafa tutuyor. Bu onlar için, protestocuların anlamakta zorlandıkları ve tamamen Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında olan bölünmeyle ilgili. Her iki partinin de Wall Street tarafından sarıldığını görüyorlar. Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard Haas; “protestocular ciddi değiller” dedi. Devlet tarafından verilen yardımlar hakkında neden konuşmadıklarını sordu. Muhtemelen bunun nedeni yüzde 99’a göre, sosyal güvenlik ve Medicare (sağlık hizmeti; ç.n.) hizmetlerindeki sorunlardan ziyade, artan eşitsizlikle birlikte, en zengin 400 Amerikalının, halkın yarısından daha fazla mülk sahibi olmalarının daha büyük bir sorun olması. Ve bir de, öncelikle savaşın kahredici maliyeti ve faturası olan kaybedilmiş hayatlar, fakat en önemlisi her iki taraftan da yok edilmiş yaşamlar var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, örneğin, Savaş Karşıtı Irak Gazileri’nin başkanı olan Jose Vasquez, Pazartesi gecesi Wall Street İşgali’ne katıldı. Bana şöyle dedi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gazilerin işsizlik, evsizlik ve ekonomiyle ilgili diğer birçok sorunla uğraştıkları apaçıktır. Birçok insan, defalarca konuşlandırılıyor ve hâlâ mücadele ediyor. Buraya gelen birçok gaziyle karşılaştım. Aktif görevi devam eden ve Wall Street İşgali’ne katılmak için bu görevden ayrılan biriyle tanıştım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barack Obama’nın tarihi seçimi, politik yelpazedeki milyonlarca insan tarafından elde edildi. Yıllarca, Bush yönetimi boyunca, insanlar başlarını bir tuğla duvara vurduklarını hissetti. Seçimle birlikte, bu duvar bir kapıya dönüştü, fakat yalnızca bir çatlaktan ibaretti. Sorulması gereken şu ki; tekmeleyerek mi açılacaktı yoksa çarpılarak mı kapanacaktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kişiye bağlı değil. Obama toplum örgütleyiciliğinden, askeri komutanlığa geçti. Askeri kuvvetler, dünyanın en güçlü insanının Oval Ofis’te taleplerini fısıldadığını duyduklarında, başkan pencerenin dışında daha güçlü bir kuvvet olduğunu görmeliydi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, “Eğer bunu söylersem, Bastil’i basacaklar” demeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer dışarıda kimse yoksa, hepimizin başı çok büyük dertte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;- Denis Moynihan bu yazıya araştırmalarıyla katkıda bulunmuştur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;http://www.guardian.co.uk/commentisfree/cifamerica/2011/oct/12/occupy-wall-street-barack-obama  adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çeviri:&lt;/span&gt; Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Doruk Köse&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için &lt;a href="http://www.facebook.com/pages/Ger%C3%A7e%C4%9Fin-G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/128524127245083"&gt;buraya tıklayınız&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/68694355961374909-6243436212005469650?l=gercegingunlugu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/feeds/6243436212005469650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/wall-street-isgali-barrack-obamaya-ne.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6243436212005469650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/68694355961374909/posts/default/6243436212005469650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://gercegingunlugu.blogspot.com/2011/10/wall-street-isgali-barrack-obamaya-ne.html' title='Wall Street İşgali, Barack Obama’ya ne yapabilir?'/><author><name>...</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13605128094942253587</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-e9HCsKYORIE/TpbelVX_VjI/AAAAAAAABCc/MTbJEbAq-Oc/s72-c/gty_occupy_Wall_street_nt_1110.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-68694355961374909.post-7962661369758103549</id><published>2011-10-10T12:11:00.000-07:00</published><updated>2011-10-17T07:24:32.977-07:00</updated><title type='text'>Žižek: Wall Street işgalcileri, hepimize 'kırmızı mürekkep' veriyor</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-Jt1ssV90-Aw/TpNFlk8b-sI/AAAAAAAABCM/3AXS9C4z6wc/s1600/slavoj-zizek-speaking-at-occupy-wall-street.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-Jt1ssV90-Aw/TpNFlk8b-sI/AAAAAAAABCM/3AXS9C4z6wc/s400/slavoj-zizek-speaking-at-occupy-wall-street.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5661945668409490114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sloven düşünür Slavoj Žižek, Wall Street işgalcilerini ziyaret etti. Ziyareti sırasında bir konuşma yapan Žižek, göstericilere protestolarının "zararsız" bir duruma dönüştürülmeye çalıştırıldığı uyarısında bulundu ve protestoların yıllar sonra "nostaljik" biçimde anılır hale gelmemesi için sonuç alıcı olması gerektiğini hatırlattı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz hepimiz kaybedenleriz, ancak gerçek kaybedenler aşağıda, Wall Street’te. Onlar milyarlarca dolar paramızla kurtarıldılar. Bize sosyalist deniyor, ancak burada zenginler için her zaman sosyalizm mevcut. Özel mülkiyete saygı duymadığımızı söylüyorlar, ancak 2008 finansal çöküşünde, buradaki herkesin haftalar boyunca gece gündüz yok edebileceğinden daha fazla güç bela kazanılmış özel mülkiyet yok edildi. Size, hayalci olduğumuzu söylüyorlar. Gerçek hayalciler, işlerin kendi yöntemleriyle süresiz olarak devam edebileceğini düşünenlerdir. Biz hayalci değiliz. Biz, kâbusa dönüşen bir hayalden uyananlarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şeyi yok etmiyoruz. Biz sadece, sistemin kendi kendini nasıl da yok ettiğine şahit oluyoruz. Hepimiz, çizgi filmlerdeki klasik sahneyi biliriz. Kedi bir uçuruma ulaşmıştır, ancak altında hiçbir şey olmadığı gerçeğine aldırış etmeden yürümeye devam etmektedir. Ancak aşağı baktığında ve farkına vardığında aşağı düşer. Bizim burada yaptığımız şey bu. Wall Street’teki herifler “Heey, aşağı bakın” diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 Nisan ortasında Çin hükümeti, televizyonlarda, filmlerde ve romanlarda öteki gerçeklik veya zamanda yolculuk içeren bütün öyküleri yasakladı. Bu, Çin için iyiye işaret. Bu insanlar hâlâ alternatiflere dair hayal kuruyor ki sen bu hayal kuruşlarını yasaklıyorsun. Burada bir yasağa gerek yok, çünkü egemen sistem hayal kurma gücümüzü tamamı ile bastırmış durumda. Durmadan gördüğümüz filmlere bakın. Dünyanın sonunu tahayyül etmek kolay. Bir asteroid tüm yaşamı yok ediyor, falan filan. Ancak kapitalizmin sonunu tahayyül edemezsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse burada ne yapıyoruz? Size komünist zamanlardan harikulade, eski bir fıkra anlatayım. Doğu Almanya’dan bir adam Sibirya’da çalışmaya gönderiliyor. Mektubunun denetçiler tarafından okunacağını biliyor ve arkadaşlarına şöyle diyor: “Gelin bir şifre oluşturalım. Eğer benden mavi mürekkeple yazılmış bir mektup alırsanız orada yazdıklarımın gerçek olduğunu bilin. Ama kırmızı mürekkeple yazılmışsa yalandır.” Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alıyor. Her şey mavidir. Mektupta der ki: “Burada her şey harika. Dükkânlar güzel yiyeceklerle dolu. Sinemalar batıdan güzel filmler gösteriyor. Apartmanlar büyük ve çok rahat. Tek satın alamayacağınız şey kırmızı mürekkep.” Bizim yaşadığımız da bu. İstediğimiz bütün özgürlüklere sahibiz. Tek eksiğimiz kırmızı mürekkep: tutsaklığımızı ifade edecek dil.Bizer öğretilen özgürlüğe dair konuşma yöntemi –teröre karşı savaş vs.-, özgürlüğü tahrif ediyor. Ve burada yaptığınız şey bu. Hepimize kırmızı mürekkep veriyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir tehlike var. Kendi kendinize aşık olmayın. Burada hoşça vakit geçiriyoruz. Ancak hatırlayın, karnavallar ucuza çıkar. Bunların değerlerinin gerçek kriteri ertesi güne ne kaldığıdır, normal günlük hayatımızın nasıl değişeceğidir. Bu durumda herhangi bir değişiklik olacak mı? Sizin bu günleri, bilirsiniz ya işte, “Aaah. Gençtik ve güzeldi” şeklinde hatırlamanızı istemiyorum. Temel mesajımızın “Alternatiflere dair düşünmemize izin verildi” olduğunu hatırlayın. Temel mesajımız şu: tabu yıkıldı, mümkün olan en iyi dünyada yaşamıyoruz. Önümüzde uzun bir yol var. Karşımıza dikilecek gerçekten zor sorular var. Ne  istemediğimizi biliyoruz.Ama ne istiyoruz? Mevcut kapitalizmin yerini hangi toplumsal örgütlenme alabilir? Ne türden yeni liderler istiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-AkBsS-x-RzQ/TpNFrd8sgMI/AAAAAAAABCU/x1lQ7gFJfIo/s1600/zizek.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-AkBsS-x-RzQ/TpNFrd8sgMI/AAAAAAAABCU/x1lQ7gFJfIo/s400/zizek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5661945769610739906" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlayın. Sorun yozlaşma veya açgözlülük değil. Sorun sistem. Sistem isiz yoz olmaya zorluyor. Sadece düşmanlarınızdan değil, aynı zamanda bu süreci hafifletmeye çalışan yanlış arkadaşlardan da sakının. Kafeinsiz kahve, alkolsüz bira, yağsız dondurma almamızla aynı şekilde bunu zararsız ahlaki protestoya dönüştürmeye çalışacaklar. Kafeinden arındırılmış bir süreç. Fakat burada bulunmamızın nedeni kola kutularını geri dönüştüreceğimiz, bir çift doları bağış olarak veya yüzde biri “Üçüncü Dünya”nın aç çocuklarına gittiği için bizi mutlu hissettirecek Starbucks kapuçinosunu satın almaya verdiğimiz dünyadan gına gelmesi. İşleri ve işkenceyi dışarıdan birilerine devrettikten, evlilik ajansları kimle çıkacağımızı bile dışarıdan belirledikten sonra, uzun bir süredir şunu görebiliyoruz ki, politik yükümlülüklerimizi de dışarıdan birilerinin eline devretmişiz. Bunu geri istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer komünizm 1990’da yıkıla
