Content feed Comments Feed

Asi kentler & Kentsel direniş

8 Ocak 2013 Salı

Körfez Savaşı gazilerinden olan Vince Emanuele, Veterans Unplugged Radio için Profesör David Harvey ile son kitabı “Asi Kentler”den yola çıkarak, geçmişin ve günümüzün kentleşme anlayışı ve kentin sermaye beklentileri doğrultusunda dizaynına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi.

Vince Emanuele: Kitabınız, “Asi Kentler”in önsözüne, 1970’ler süresince Paris’te yaşadığınız deneyimi tanımlayarak başlıyorsunuz; “Uzun, devasa inşaatlar, otoyollar, ruhsuz sosyal konutlar ve eski Paris’i yutma tehdidi taşıyan sokaklardaki tekelleştirilmiş metalaştırma… Paris, 1960’lardan itibaren açık şekilde varoluşsal bir krizin ortasındaydı. Eski Paris varlığını sürdüremedi. Ayrıca 1967 senesi aynı zamanda Henry Lefebvre’in ufuk açıcı ‘Kent Hakkı’ kitabını yazdığı senedir.” 1960’lar ve 70’lerdeki bu dönemden bahsedebilir misiniz? Nasıl kent düzeni ile ilgilenir hale geldiniz? Ve “Asi Kentler”i yazmanızdaki itici güç neydi?

David Harvey: Dünya çağında 1960’lara tarihsel olarak çoğunlukla kentsel krizler dönemi olarak bakılır. Örneğin ABD’de 1960’lar birçok kentin tutuştuğu bir zamandır. Los Angeles, Detroit gibi birçok kentte isyanlar oldu, neredeyse devrimler gerçekleşiyordu ve tabii ki 1968 yılında Dr. Martin Luther King suikastının ardından 120’den fazla Amerikan kenti irili ufaklı toplumsal kargaşa ve isyan hareketine maruz kaldı. ABD’dekilerden bahsediyorum, çünkü gerçekte meydana gelen kentin modernize edilmesiydi. Kent, otomobil çevresinde modernize ediliyordu; varoşlar çevresinde modernize ediliyordu. Şu anda “Eski Kent” ya da 1940’lar ve 50’ler boyunca kentin politik, ekonomik ve kültürel merkezi olan şey geride kalmış durumda. Hatırlayın; bu yönelimler ileri kapitalist dünya genelinde vuku buluyordu. Dolayısıyla sadece ABD’de değildi. Eski yaşam tarzının parça parça edildiği İngiltere ve Fransa’da da ciddi problemler vardı –bunun, kendisine özlem duyulması gerektiğini düşündüğüm bir yaşam tarzı olduğunu düşünmüyorum, fakat bu eski yaşam tarzı bir kenara itildi, yerine ticarileştirme, mülkiyet, emlak spekülasyonu, otoyol inşası, otomobiller, varoşlaşma temelli yeni bir yaşam tarzı geldi ve tüm bu değişimlerle birlikte artan eşitsizlik ve toplumsal huzursuzluğa şahit olduk.

Söz konusu zamanda nerede olduğunuza bağlı olarak, bunlar katı sınıfsal eşitsizlikler veya belirli azınlık gruplarını odağına almış sınıfsal eşitsizliklerdi. Örneğin, ABD’de bunlar açık biçimde, istihdam olanağı ya da kaynağı bakımından çok az şeye sahip olan şehir merkezinde yoksul mahallelerde yerleşik Afro-Amerikalılardı. Dolayısı ile 1960’lar dönemi, kentsel kriz olarak bahsedilen bir zamandı. Geriye gidip 1960’lardan beri kentsel krize ilişkin ne yapıldığını araştıran tüm komisyonlara baktığınızda, İngiltere’den Fransa’ya ve ABD’ye dek uygulanmış hükümet programları vardır. Benzer bir şekilde hepsi de bu “kentsel kriz”den bahsetmeye çalışıyordur. Ben bunu üzerinde çalışma yapmak için çok enteresan bir başlık ve yaşamak için travmatik bir deneyim olarak buldum. Biliyorsunuz, giderek daha zengin hale gelen bu ülkeler, arkalarında, kentleştirilmiş gettolarda tecrit edilen ve mevcut olmayan insanlarmış gibi davranılan insanlar bıraktılar. 1960’ların krizi can alıcı ve Lefebvre’in çok iyi anladığını düşündüğüm bir krizdi. Lefebvre, bu alanlardaki insanların söz konusu alanların nasıl görünmesi gerektiğine ve buralarda ne türden bir kentleşme sürecinin meydana geleceğine karar verecek bir ses olması gerektiğine inanıyordu. Aynı zamanda, sanayileşmiş kapitalist ülkelerin tamamında kentsel alanları tamamen sarmaya başlayan emlak spekülasyonu dalgasını etkisiz hale getirmeyi umarak direnenlerin…

Vince Emanuele: Kitabın birinci bölümünde şöyle yazıyorsunuz: “Ne tür bir kent istediğimiz sorusu, nasıl bir insan olmak istediğimiz, ne türden toplumsal ilişkiler amaçladığımız, üzerine titrediğimiz doğayla nasıl ilişkiler amaçladığımız, ne tür bir yaşam arzuladığımız, hangi estetik değerleri savunduğumuz sorusundan ayrılamaz.” Bununla birlikte, söz konusu görüşe, içinde yaşadığımız neo-liberal bağlamdan açık bir şekilde bahsederek giriş yapıyorsunuz. Bölümün ileriki kısımlarında, “kent hakkı”nın nasıl görünebileceğini kafamızda canlandırmamıza muhtemelen yardım edecek ve incelenecek bir tarihsel olay olarak Paris Komünü’nden bahsediyorsunuz. Üzerine kafa yorabileceğimiz ve Paris Komünü’nü de içeren başka tarihsel olaylar var mı? Karşılaştığımız meydan okumalardan, özellikle de neo-liberal bağlam dâhilindekilerden bahsedebilir misiniz?

David Harvey: İnşa etmeyi arzuladığımız kent planının, kişisel arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı çok önemli bir plan olarak yansıtması gerektiğini düşünüyorum. Biliyorsunuz; toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi ve kentsel çevre çok önemlidir. Bu yaklaşım ve yönelimleri nasıl geliştiririz? Bu önemli. Dolayısıyla, New York gibi bir şehirde yaşıyorsanız şehri gezmelisiniz, kendiniz taşımalısınız ve diğer insanlarla çok belirli bir düzen içinde uğraşmalısınız. Herkesin bildiği üzere New Yorklular birbirine karşı soğuk ve hareketli olma eğilimi gösterirler. Bu, birbirlerine yardım etmedikleri anlamına gelmiyor, ancak günlük koşuşturmayla ve sokaklardaki, altgeçitlerdeki devasa miktardaki insanla başa çıkmak için, kentle belirli bir düzen içinde pazarlık etmelisiniz. Aynı sebeple, kenar mahallelerdeki etrafı çevrili güvenlikli sitelerde yaşamak, günlük yaşamın neden ibaret olması gerektiğine ilişkin belli bir düşünüş biçimine neden olur. Ve bunlar, çoğunlukla belli toplulukları, çevrede meydana gelen şeyler pahasına güvenlikli ve seçkin tutmayı içeren farklı politik yaklaşımlara evrilir. Bu toplumsal ve politik yaklaşımlar, oluşturduğumuz çevrenin niteliğiyle yaratılır. Bu, benim için çok önemli bir fikirdir: kentsel çevreye devrimci müdahalelerin birçok tarihsel emsali vardır. Örneğin 1871 yılında Paris’te, insanların farklı bir kentleşme biçimi istedikleri bir yaklaşım türü vardı; farklı niteliklerden insanlarsın orada yaşamasını istediler; bu, zenginler sınıfına, o zaman meydana gelen spekülatif müşteri gelişimine bir tepkiydi. Bu yüzden orada farklı türden ilişkiler talep eden bir ayaklanma vardı: sosyal ilişkiler, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve sınıfsal ilişkiler.

Buna bağlı olarak, diyelim ki kadınların rahat hissedeceği bir şehir kurmak istiyorsanız, şu anda tipik olarak sahip olduklarımızdan çok daha farklı bir şehir kurarsınız. Tüm bu sorular, ne türden bir şehirde yaşamak istediğimiz sorusuyla birbirine bağlı. Bunu, nasıl bir insan olmak istediğimizden, nasıl cinsiyet ilişkileri, nasıl sınıfsal ilişkiler istediğimizden ve benzerlerinden ayıramayız. Bana göre, farklı bir yöntemle, farklı bir felsefeyle, farklı amaçlarla kent kurma projesi çok önemli bir fikir. Bazen, devrimci hareketler bu fikrin arkasında olmuştur; Paris Komünü gibi. Ve 1919’da Seattle dolaylarında gerçekleşen genel grev gibi bahsetmemiz gereken birçok başka örnek var. 2001 yılında Buenos Aires’de söz konusu benzer şeyler oluyordu. 2003’te El Alto’da başka bir çeşit patlama oldu. Fransa’da son 20-30 yıl boyunca isyanlara ve devrimci hareketlere karışan banliyö bölgelerine şahit olduk. İngiltere’de zaman zaman, gerçekten de yaşanmakta olan hayat biçimine karşı bir protesto olan bu türden isyan ve ayaklanmalar gördük. Şu anda kentsel alanlardaki devrimci hareketler çok yavaş gelişiyor. Bütün kenti bir gece içinde değiştiremezsiniz. Bununla birlikte, şahit olduğumuz şey neo-liberal dönemde kentleşme biçimindeki dönüşümdür. Önceden, diyelim ki 1970’lerin ortalarında kentleşme, bu protestoların birçoğuyla karakterize edilirdi; birçok ayrışma vardı ve aslına bakılırsa bu protestoların çoğuna yanıt, özgüven, kişisel sorumluluk alma, rekabet, şehrin etrafı çevrili sitelere ve imtiyazlı alanlara bölümlenmesi şeklindeki bu neo-liberal ilkelere bağlı olarak şehrin yeniden tasarlanmasıydı. Neyse ki insanlar, 2001 yılında fabrika yönetimi devralmalarına ve meclisler kurulmasına öncülük eden hareketlerin olduğu Buenos Aires’teki gibi, zamanın belli bir noktasında vuku bulan devrimci dönüşümün kimi biçimlerine dair düşünmeye zorlandı. Gerçekten de, birçok bakımdan şehrin nasıl düzenleneceğini belirleyebiliyorlardı ve ciddi sorular sormaya başladılar: Kim olmak istiyoruz? Doğayla ne şekilde ilişkileneceğiz? Ne tür bir kentleşme istiyoruz?

Vince Emanuele: Bu dönemlerin bazılarından bahsedebilir misiniz? Mesela, varoşlaşmayı “ihtiyaç fazlası mamulün emilmesi ve böylece sermaye fazlası emilimi sorununun çözülmesi yöntemi”nin bir sonucu olarak ele alabilir misiniz? Başka bir deyişle, neden şehirlerimizin içi, bu belirli biçimlenişle oyulmakta? Bu soru, özellikle son 30-40 yıl boyunca tamamen harap edilmiş kuzey bölgelerindeki dinleyicilerimiz için önceden bilinen bir duruma ilişkin. Örneğin şu anda arabanızı Chicago şehir merkezine bir günlük park etmeniz 60 dolara mal olurken, varoşlarda eroin kullanımında patlama var ve azınlık mahalleleri, şiddetin, yoksullaştırmanın ve polis baskısının istilası altında. Bu süreçlerden bahsedebilir misiniz?

David Harvey: Bu bir kez daha çok uzun süren bir süreç. 1930’lara ve Büyük Buhran’a dönmeme izin verin. Şu soruyu soralım: Büyük Buhran’dan nasıl çıktık? Ve Büyük Buhran süresince sorun neydi? Herkesin saptadığı büyük sorunlardan biri, güçlü bir piyasa olmamasıydı. Üretim kapasitesi vardı. Ancak sorunu çözmek için gelir akışı yoktu. Bu nedenle, çevrede gidecek yeri olmayan bir sermaye fazlası mevcuttu. 1930’lar boyunca, bu artık sermayeyi harcamanın yöntemini bulma arayışıyla ümitsiz girişimler gerçekleşmişti. Elinizde Roosevelt’in “İş Programı” gibi şeyler vardı. Biliyorsunuz; otoyollar ve bu türden şeyler yapmak. Yani o dönemlerde etrafta gezen artık sermaye ve artık emeği temizlemeye çalışmak. Ancak 1930’larda, II. Dünya Savaşı’nın gelişine dek bulunmuş gerçek bir çözüm yoktu. O andan sonra tüm artık, acilen savaş çalışmalarının içine –savaş malzemeleri ve benzerlerinin üretimine- çekildi. Çok sayıda insan orduya katıldı; çok miktarda emek bu yöntemle emildi. Böylelikle, II. Dünya Savaşı görünüşte Büyük Buhran sorununu çözdü. Bu durumda 1945 sonrasını sorabilirsiniz: Savaş bittikten sonra ne olacaktı? Bu fazladan sermayeye ne olacaktı? Sonrasında ABD’nin varoşlaşması vardı. Aslına bakılırsa, varoşların kuruluşu -o zamanlarda bu, zengin varoşların kurulması oluyor- artık sermayenin temizlenmesinin yöntemiydi. Önce otoyol sistemini kurdular, sonra herkes otomobil sahibi olmak zorunda kaldı ve sonrasında banliyödeki ev, işçi sınıfından kitleler için bir çeşit “saray” haline geldi. Tüm bunlar, ardında, şehir merkezindeki yoksul mahallelerinde yoksullaştırılmış bir ahali bırakmasına karşın gerçekleşti. Bu, 1950’ler ve 60’larda gerçekleşen kentleşme modeliydi. Sermayenin her zaman ürettiği artıklar şöyle bir işlev gördü: kapitalistler güne belirli miktarda bir parayla başlarlar, günü daha fazla parayla bitirirler. Şu soru ortaya çıkıyor: Günün sonunda bu parayla ne yaparlar? Bununla yatırım yapacakları, genişleyecekleri alan bulmaları gerekir.

Kapitalistlerin her zaman şu sorunu vardır: Daha fazla para elde etmek için genişleme ve fırsatlar nerede? II. Dünya Savaşı’nın ardından büyük genişlemeci fırsatlardan biri kentleşmeydi. Askeri-endüstriyel kompleks gibi ve buna benzer başka fırsatlar da vardı. Ancak başlıca fırsat, artıkların emildiği varoşlaşma aracılığıylaydı. Bu, 1960’ların sonlarındaki kentsel kriz gibi birçok sorun yarattı. Zira, sermayenin bilfiil kent merkezine geri döndüğü ve akabinde şehir içindeki yoksul mahallesini yeniden işgal ettiği bir süreçteyiz. Ondan sonra modeli tersine çevirir. Yoksullaştırılmış topluluklar artan bir biçimde dış kesimlere sürülmüş ve zengin kitleler şehrin merkezine geri taşınmıştır. Örneğin 1970’te New York’ta şehrin merkezinde neredeyse yok pahasına bir yer alabilirdiniz çünkü ortada muazzam bir emlak fazlası vardı ve kimse kentte yaşamak istemiyordu. Ancak bu tamamen değişti: şehir, tüketicilik ve finans için bir merkez haline geldi. Bahsettiğiniz gibi, arabanıza bir çatı temin etmek, bir insana ev temin etme bedeli kadar tutuyor. Gerçekleşen dönüşüm bu. Özetle, 1940’lar süresince meydana gelen kentleşme süreci 1960’lara da uzadı. Çok geçmeden, 1970’leri takip eden süreçte “yeniden kentleşme” vuku buldu. 1970’lerden sonra kentin merkezi aşırı zengin hale geliyor. Aslında Manhattan 1970’lerdeki satın alınabilir yer konumundan, aşırı zengin ve güçlüler için göz alabildiğine etrafı çevrili siteler güvenlikli bölgesi haline geldi. Bir yandan da, genellikle azınlık toplulukları olan yoksullaştırılmışlar, şehrin dışına sürüldü. Ya da New York’dan bahsedersek, insanlar şehrin dışındaki küçük kasabalara ya da Pennsylvania’ya kaçtılar. Bu genel kentleşme modeli, sermaye yatırımı için kârlı fırsatları nerede bulduğun sorusuyla ilgili. Gördüğümüz üzere, kârlı fırsatlar yaklaşık son 15 yıldır yetersiz. Bu süre boyunca, devasa miktarda para konut piyasasına, konut inşasına ve bununla ilgili geri kalan şeylere akıtıldı. Sonrasında, konut edindirme balonunun patladığı 2008 sonbaharına ne olduğunu gördük. Dolayısı ile kentleşmeye, artan üretkenliğin ve şayet varlığını sürdürecekse, bileşik büyüme anlamında yıllık yüzde 3 büyümesi gereken son derece devingen kapitalist toplumun ürününün soğurulacağı yöntemler arayışının bir ürünü olarak bakabilirsiniz. Kendi adıma soru şu: Önümüzdeki yıllarda yüzde 3’lük büyümeyi geçmişin kentleşme/varoşlaşma açmazını savuşturacak bir şekilde nasıl soğuracağız? Neye benzeyebileceğini kafada canlandırmak ilgi çekici.


http://www.zcommunications.org/rebel-cities-and-urban-resistance-by-david-harvey adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Erkan Çınar / Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler