Content feed Comments Feed


Venezüella ve ABD’de 2012 yılında yapılacak devlet başkanlığı seçmlerine yaklaşık 1 yıllık bir zaman kalmışken, James Petras, Chavez ve Obama’nın ekonomik ve sosyal politikalarını karşılaştırdı. Petras, istihdamı ve kitlelerin refahını arttırıcı politikalar izleyen Chavez’i seçimlerde büyük bir zaferin beklediğini öngörürken, Obama’nın da bunun aksi yönündeki politikalarla kendi sonunu hazırladığına işaret ediyor:


Görevdeki iki devlet başkanı, Venezüella’da Hugo Chavez ve ABD’de Barack Obama 2012’de yeniden seçilmek için adaylıklarını koyuyorlar. Bu iki seçim yarışını dikkate değer kılan, söz konusu iki kişinin küresel ekonomik krize tepkilerinin zıtlık göstermesi.

Chavez, geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını desteklemeyi sürdüren ve istihdama, kamu refahına ekonomik büyümeye yönelik harcamalar yapan demokratik sosyalist programını izliyor: Obama, kurumsal finans kapitalizme ideolojik bağlılığıyla güdülenmiş, Wall Street spekülatörlerini onlara milyarlar akıtarak kurtarıyor, kamu sektörü açığını azaltmaya odaklanıyor, vergileri düşürüyor ve bankaların borç vereceği, özel sektörün yatırım yapacağı ümidiyle iş çevrelerine hükümet yardımında bulunmayı teklif ediyor. Obama, şirket kesiminin işsizleri istihdam etmeye başlayacağını ümit ediyor. Chavez’in ekonomik stratejisi, toplumsal geliri arttırarak toplumsal desteği arttırmaya yönelmiş durumda. Obama’nın stratejisi ise “damlama teorisi” etkisi umuduyla seçkinlerin zenginliğine zenginlik katmaya yönelmiş. Chavez’in ekonomik canlanma programı, kamu sektörü temelli; devlet, krizlere neden olan kapitalist pazarın ve özel sektörün yatırım yapmaktaki başarısızlığının ışığında önderliği ele alıyor. Obama’nın ekonomik canlanma ve istihdam programıysa büsbütün özel sektöre bel bağlıyor, istihdam yaratan yerli yatırımları özendirmek için vergi aflarından faydalanıyor.

Uzmanlara ve politikacılara göre, her iki başkanın sosyo-ekonomik performansları 2012’deki seçimlerde tekrar başkan seçilip seçilmeyeceklerinde belirleyici olacak.

Başkan Chavez ve Obama’nın ekonomik kriz karşısındaki performanslarını ölçmek

Son üç yıl boyunca, her iki başkan da işsizliğin artmasıyla, ekonomik durgunlukla ve kitlelerin, ekonomik canlanma programını açık ve kesin bir dille ifade eden politik önderlik talepleriyle sonuçlanan derin sosyo-ekonomik krizle karşı karşıya kaldılar.

Başkan Chavez krize, sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını içeren geniş çaplı bir programla yanıt verdi. Milyarlar, önümüzdeki birkaç sene içinde bir milyon konut yaratmak için planlanan devasa barınma programına tahsis edildi. Chavez, Kolombiya’daki sağcı Santos yönetimiyle siyasi anlaşmayı müzakere ederek askeri gerginlikleri düşürdü ve sınır anlaşmazlıklarını azalttı.

Asgari ücreti, sosyal güvenlik ve emekli maaşlarını arttıran Chavez, dar gelirli grupların tüketimini arttırıyor, talebi canlandırıyor ve küçük ve orta boy işletmelerin gelirlerini yükseltiyor. Büyük çaplı altyapı projelerine, özellikle de otoyol ve taşımacılık projelerine girişen devlet, emek-yoğun faaliyetlerle istihdam yaratıyor. Chavez hükümeti, gıda ve diğer temel ürünlerde fiyat kontrolü başlatarak insanların hayat standartlarını koruyor; bu da süper market sahiplerinin vurgunculuğu pahasına hükümete olan yoğun rağbeti devam ettiriyor. Hükümet, talebe dayalı ekonomik canlanma programını finanse edilmesi esnasında kârlı altın madenlerini kamulaştırdı ve deniz aşırı rezervleri geri döndürdü, zenginlere vergi imtiyazı sağlamaktan, batık bankaları ve özel işletmeleri kurtarmaktan sakınıyor.

Obama, istihdam yaratacak bütün geniş kapsamlı uzun vadeli kamu yatırımlarını reddetti: teklif ettiği “ABD’nin işleri” tasarısı, en iyi ihtimalle işsizliği geçici olarak yüzde 0.2 oranında düşürecek. Wall Street’in tahvil sahiplerinin menfaatlerine olan politikaları takiben Obama, kamu harcamalarında, özellikle de sosyal harcamalarda daha geniş çaplı kesintiler anlamına gelen “bütçe açığı azaltılması” ile daha derinlemesine ilgilenmeye başladı. Obama, kitleler tarafından desteklenen Medicare (ABD’deki yaşlılar için devlet sağlık sigortası; ç.n.), Medicaid (ABD’de yoksullara yönelik sağlık yardımı; ç.n.) ve sosyal güvenlik programları için yapılan vergi ödemelerinin azaltılmasını öngören gerici teklifi aşırı sağ ile mutabakat içinde kararlaştırdı. Obama’nın “ABD’nin işleri”ni finanse etmek için hazırladığı teklifler, , ödemelerde bir düşüşü veya eksikliği kesinleştiren ya da daha kötüsü özelleştirmeye, sosyal güvenliği, trilyon dolarlık bir ikramiyeyi Wall Street’e devretmeye olanak sağlayacak biçimde sosyal güvenlik vergilerinde kesintilere bağlı.

Obama, on milyondan fazla ailenin evlerinin ipotek (mortgage) dolayısıyla haczedilmesini görmezden geliyor –bu, bankaları ve ev ipoteği dolandırıcılarını kurtarmak adına evsizliği ve ikametteki düşüşü arttırıyor.

Obama, denizaşırı muharip birliklerin, gizli kapaklı terör operasyonlarının ve içerideki istihbarat aygıtının sayısını katlayarak askeri harcamaları arttırdı, eğitim gibi ürettici yatırımlardan, teknolojik becerileri geliştirmek ve ihracatı özendirici faaliyetlerden vazgeçmek pahasına bütçe açığını arttırıyor.

Afrika kökenli ve yerli Venezüellalılara yönelik olumlu iş ve eğitim politikalarının altını çizmeye özen gösteren Chavez’in aksine, Obama, beyaz Wall Street bankacılarının lehine hizmet vererek büyük şehirlerde genç (18-25 yaş) Afro-Amerikalılar ve Latin kökenliler arasındaki yüzde 50’lik işsizlik oranını görmezden geliyor.

Emekli maaşlarını ve ücretleri enflasyona sabitleyen ve fiyat kontrolünü zorunlu kılan Chavez’in tersine, Obama, reel gelirde son üç yılda yüzde 7’lik bir düşüşle sonuçlanacak biçimde, devlet tarafından ödenen maaşları ve sosyal güvenlik harcamalarını dondurdu.

Amerikan Nüfus Dairesi’nin son verilerine göre (Eylül 2011), 46.2 milyondan fazla Amerikalı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve bu tüm zamanların en yüksek rakamı (Söz konusu rakamlar 2010 yılına dair rapordan ve 2009 yılında bu rakam 43.6 milyon idi, ç.n.). Orta sınıf hane halkının geliri 2009-2010 arasında yüzde 2.3 düştü. Yoksulluk sınırının altındaki Amerikalıların oranı 2008 yılındaki yüzde 13.2’lik rakamdan 2010 yılında yüzde 15.1’e yükseldi. 2010 yılında 2.6 milyon ABD vatandaşı daha yoksullaşırken, neredeyse dört çocuktan biri yoksulluk sınırının altında yaşadı. Bunun aksine ve Obama’nın “damlama ekonomisi” politikalarına uyumlu olarak, zengin -100 bin dolardan fazla kazanan- ABD’lilerin oranı çok az zarar gördü ya da hiç etkilenmedi: Tiffenys gibi lüks özel ürün mağazaları, satışlarında yüzde 15 artış açıkladı.

En yüksek gelirli yüzde 10’luk kesimin gelirinde 2009-2010 yılları arasında yüzde 1.5 oranında azalma olurken, halkın en alttaki yüzde 10’luk kesimi, gelirindeki yüzde 12.1 oranındaki azalma ile en çok zarar görenler oldu. 34 OECD ülkesi arasında ABD; Meksika, Şili ve İsrail ile birlikte sınıf eşitsizliği konusunda en kötü durumda olanı. Obama’nın yukarıdan aşağı teşvik edici politikaları, işçi sınıfını ve orta sınıfı kurban ederek bankacıları kurtardı.

Yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı ekonomilerin politik ve ekonomik sonuçları

Obama’nın “yukarıdan aşağı” ve Chavez’in “aşağıdan yukarı” sosyo-ekonomik politikalarının politik ve ekonomik sonuçları her bakımdan dikkat çekici. 2011 yılının ilk yarısında, ABD durgunluk yaşayarak yüzde 2’den az büyürken, Venezüella yüzde 3.6 büyüdü. Daha kötüsü, yılın ikinci yarısı boyunca, Obama ve danışmanları ABD’nin “çift dipli” durgunluğa, eksi büyümeye doğru yol aldığına dair korkularını dile getirdiler. Bunu tersine, Venezüella Merkez Bankası Başkanı, 2012 yılı için büyümeni ivme kazanacağı tahmininde bulundu.

ABD’de işsizlik oranı yüzde 9’un üzerindeyken ve bu eksik istihdam oranının yüzde 19’un üstüne çıkmasıyla birleşmişken, Venezüella’nın geniş sosyal konut ve altyapı yatırımları yeni işler yaratıyor, işsizlerin ve eksik istihdam edilmişlerin sayısını resmi ve gayrı resmi emek piyasasında düşürüyor. Obama’nın, Wall Street bankacılarının ve bütçe daraltma şahinlerinin her istediğini vermesi, denizaşırı savaş ve iç güvenlik aygıtı harcamalarındaki muazzam artış, hazineyi iflas ettirdi. Chavez, bunun tersine kârlı özel sektör madenlerini, bankaları ve enerji yatırımlarını kamulaştırdı ve azaltılan askeri gerginlik, gıda desteği gibi sosyal programlar için ayrılan kaynakları arttırdı. Obama’nın bütçe daraltması, eğitim ve sosyal hizmetler alanında büyük çapta işten çıkarmalara neden oldu.

Chavez’in sosyal harcamaları kamu üniversitelerinin, orta öğretim ve ilköğretim okullarının, kliniklerin sayısını arttırdı. Obama, ipotekçi bankalarsın zorla tahliyelerini görmezden gelirken milyonlarca insan evsizleşirken, Chavez bir milyon ev inşa ederek konut açığını çözme konusunda bir başlangıç yaptı.

Obama, iş imkânı yaratacak üretici yatırımlara borç vermeyen, bunun yerine daha yüksek faizli denizaşırı (Brezilya) bonolara denizaşırı spekülasyon yapmayı tercih eden özel bankalara neredeyse hiç faizsiz borç verdi. Chavez, doğrudan emek-yoğun altyapı programlarına, tarımsal kendine yeterlilik projelerine yatırım yapıyor ve ilave işleme fabrikaları ve dökümhaneler açıyor.

Uyguladığı gerici yukarıdan aşağı ekonomi politikalarının ve Medicare, Medicaid ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal programlarda kesintiye gidileceğine dair aleni tehditlerinin bir sonucu olarak, Obama’nın popülaritesi son üç yılda yüzde 80’den yüzde 20’a düştü ve aşağı doğru gidiyor. Dahası, Wall Street destekçisi mali ve militarist politikaları, ABD’ni politik iklimini daha sağa doğru yöneltti. 2011 yılının geçtiğimiz çeyreği itibari ile Obama seçim yenilgisi konusunda savunmasız görünüyor.

Sosyal büyüme ve kamu yatırımları konusundaki pozitif programlara dayanan ekonomik canlanma dalgasıyla sürüklenen Chavez’in popülaritesinin, Obama’nın aksine Mart 2010’daki yüzde 40’lık düzeyden, 7 Eylül 2011’deki yüzde 59.3’lük düzeye yükseldiği görülmekte. ABD destekli muhalefet parçalara ayrılmış, zayıf durumda ve işçi sınıfının, inşaat firmalarının ve müteahhitlerin çıkarına olan barınma ve altyapı projelerinin yarattığı ezici bir çoğunlukla destek gören pozitif algıyla başa çıkacak güce sahip değil.

Chavez’in, kişisel güvenlik, yönetsel yozlaşma ve verimsizlik konularında yaralanması mümkün. Ancak bu problemli alanlarda önemli adımlar atacak gibi görünüyor. Yeni bir polis akademisinin mezunları, pilot projelerde şiddet suçu oranını yüzde 60 civarında düşüren dürüst, etkili toplum bağlantısına sahip polislik faaliyetleri sağladı. Bürokratik yozlaşma ve verimsizliğe son verme çabaları ise hâlâ beklemede.

Sonuç

Chavez ve Obama’nın başkanlıklarının karşılaştırılması, başarılı bir aşağıdan yukarıya sosyalist bilgiye dayalı ekonomik canlanma programı ile başarısız olmuş bir yukarıdan aşağı kapitalist teşvik programı arasındaki keskin zıtlığı gözler önüne seriyor. Amerikan kamuoyu, özel bankacılığın hazine talanına, sosyal güvenlik ağının son kalıntılarını yönelik hükümet tehditlerine ve Obama’nın kalıcı yüksek işsizlik ve eksik istihdam oranlarını düşürmedeki başarısızlığına yönelik düşmanlığını ifade ederken, Chavez’in popülaritesi seçmenlerin beşte üçünün “olumlu hisleri” ile birlikte artıyor. Chavez hükümeti devam eder ve “aşağıdan yukarı” ekonomik teşvik programını derinleştirirse, ekonomi büyümeye devam eder ve kendisi de kanseri atlatırsa, 2012’de büyük bir olasılıkla ezici bir zaferle yeniden seçilecek.

Bunun tersine, eğer Obama şirketlere ve finansal seçkinlere boyun eğmeye, sosyal programları kısmaya ve yakmaya devam ederse, tamamen hak edilmiş yenilgisine ve unutulmasına doğru kaymayı sürdürecek.

Venezüella’nın gelişmiş düzeydeki sosyal programlar vasıtasıyla ekonomik canlanması Amerikan halkına güçlü bir mesajdır: “yukarıdan aşağı” geriletici ekonomi politikalarına bir alternatif var: buna demokratik sosyalizm deniyor ve bunun savunucusu, halkına hitap eden ve zenginler için çalışan hilekâr Obama’nın aksine, halkına hitap eden ve halkı için çalışan Başkan Chavez.



http://petras.lahaine.org/?p=1873 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Hindistanlı düşünür, yazar, feminist çevre eylemcisi Vandana Shiva, tohum patentlerinin ve genetiği değiştirilmiş tohumculuğun tetiklediği gıda krizine ve buna karşı neler yapılabileceğine dair kaleme aldığı makalesinde, gıda krizinin ancak “gıda demokrasisi”nin inşası yolu ile aşılabileceğine dikkat çekiyor:


Bir gıda krizindeyiz. Gıdanın, biyoyakıt olarak düşünülmesi ve buraya doğru yönlendirilmesi, kontrolsüz fiyat artışına katkıda bulunmakta, gıda hakkından yoksun olan bir milyar kişiye yenilerini eklemekte. Endüstriyel tarım, arılarımızı ve kelebeklerimizi, solucanlarımızı ve toprakta verimliliği sağlayan toprak organizmalarımızı öldüren zehirli kimyasalların kullanılması vasıtası ile türleri yok olmaya doğru sürüklüyor. Biyo-çeşitliliğin yerini tek türlü tarım alırken, bitki ve hayvan türleri ortadan kayboluyor. Endüstriyel, küreselleştirilmiş tarım, iklim kıyametine sebep olarak tarımı istikrarsızlaştıran, gıda güvenliğine yönelik yeni tehditler oluşturan sera gazlarının yüzde 40’ından sorumlu.

Ancak karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit, tohum ve gıda kontrolünün çiftçilerin ve halkın ellerinden çıkarak birkaç şirketein eline gitmesi. Pamuk tohumundaki tekelci kontrol ve genetiğine müdahale yoluyla geliştirilmiş BT pamukla (BT, Bacillus thuringiensis isimli, biyolojik tarım ilacı olarak kullanılan bir tür bakteridir ve direncini arttırmak amacı ile genetik teknolojisi ile pamuğa iliştirilmiştir; ç.n.) tanışılması, halihazırda Hindistan’da yaygın çiftçi intiharlarında artışa sebep olmuş durumda. Çeyrek milyon çiftçi, Monsanto gibi şirketlere milyarlarca dolarlık patent ücreti akıtan yenilenemeyen tohumların yüksek fiyatlarının tetiklediği borçlarından dolayı kendi canlarına kıydı.

Nadvanya’da (Navdanya, organik tarımı, biyo-çeşitliliği, çiftçi haklarını destekleyen bir demokratik kitle örgütüdür; ç.n.) 1987 yılında genetiği değiştirilmiş tohumlarla, tohum patentleriyle ve tohum tekelleriyle mücadeleyi ele almaya başlamıştım.

Tohum bağımsızlığını kurtarmak konusunda başarılı olduk ve tohumu doğal kaynak olarak geri kazanmak için altmış adet ortak tohum bankası kurduk. Biyo-çeşitliliğe sahip ekolojik tarımın, evren ve çiftçilerin ödediği bedeli tek türlü tarıma göre düşürürken akre (0,4047 hektarlık İngiliz arazi ölçü birimi; ç.n.) başına daha fazla gıda üretimini sağladığını kanıtladık.

Ancak bizim çabalarımız, çok karanlık bir odada küçük bir lamba gibi. Olasılık ve alternatiflerin lambasını açık tutuyoruz. Gıda krizi, çok daha geniş bir müdahale gerektiriyor.

Gıda hareketi, tohumdan sofraya, köyden şehire, Güney’den Kuzey’e daha bütünleşmiş hale gelmeli. Gıda sistemimiz üzerindeki şirket egemenliğiyle ve hükümetlerin, şirketlerin tohumumuzu ve toprağımızı, bedenlerimizi ve sağlığımızı iğfal etmelerini durdurmak yerine arttırmadaki rolüyle mücadelede daha güçlü olmamız gerekiyor. Michelle Obama’nın Beyaz Saray’da organik bir bahçesi var, ancak Obama yönetimi, ABD’de ve tüm dünyada genetiği değiştirilmiş organizmaları sahipleniyor. 2005 yılında, ABD-Hindistan nükleer sözleşmesi ile aynı zamanda Başkan Bush ve Başbakan Singh arasında ABD-Hindistan arasında tarım sözleşmesi imzalanırken masada Monsanto, ADM ve Walmart temsilcileri vardı. Gıda sistemimizin gaspı, demokrasimizin gaspıdır.

Gıda demokrasisini; özgürlük ve hayatta kalma savunmamızın çekirdeğine koymak zorunda olmamızın sebebi budur. Ya bir süreliğine gıda diktatörlüğü olacak ve sonrasında gıda sistemimiz ile toplumlarımız çökecek, ya da dirençli ekosisteme ve dirençli toplumlara dayanan güçlü gıda demokrasileri kurmak konusunda başarılı olacağız. İkinci seçenek için hâlâ bir şans var.


http://www.thenation.com/article/163401/resisting-corporate-theft-seeds adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Libya, Somali gibi dağılabilir

14 Eylül 2011 Çarşamba


Libya'da yaşananlara dair bir makale kaleme alan ve demokratlar, İslamcılar ve onların müttefiklerinden oluşan karmakarışık bir grubun öncülüğündeki Libya’daki devrimin, ülkedeki derin bölünmeleri köklü hale getirmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade eden Samir Amin, ülkenin dağılması ihtimali uyarısında da bulunuyor:

Libya ne Tunus ne de Mısır’dır. Kaddafi yanlısı iktidar grubu ve onlarla mücadele eden güçler, Tunuslu ve Mısırlı isyancı ve iktidar yanlılarıyla hiçbir şekilde benzeşmezler. Kaddafi hiçbir şey değildi, sadece düşüncelerinin boşluğu o meşhur “Yeşil Kitabı”nda yansıyan bir maskaradan ibaretti. Hâlâ geçmişte yaşayan bir topluma hükmeden Kaddafi, gerçeklikle çok az alakası olan ve birbirini takip eden “milliyetçi” ve “sosyalist” konuşmalar tezatına düşebilirdi, ve ertesi gün kendisini “liberal” ilan edebilirdi.

Liberalizm seçimin toplumsal hiçbir etkisi olmazmış gibi, “lütfen Batı” şiarıyla liberal bir atak yaptı. Ama bunun etkisi oldu ve Libyalılar’ın çoğunluğunun -alışılagelmiş şekilde- yaşam koşullarını kötüleştirdi. Yaygın olarak yeniden dağıtılabilir olan petrol kirası, Kaddafi’nin ailesinin de içinde olduğu imtiyazlı küçük grupların hedefi haline geldi. Bu koşullar daha sonra, ülkenin rejyonalistlerinin ve siyasal İslamcıların hemen avantaj sağladığı bilinen o patlamaya mahal verdi.

Libya gerçekten hiçbir zaman bir ulus olarak var olmadı. Arap Batısı’nı Arap Doğusu’ndan ayıran (Mağrip’ten Maşrık’a) bir coğrafi bölge konumunda. İkisi arasındaki sınır Libya’nın tam ortasından geçiyor. Sirenayka, Maşrıklı (Doğulu) olmadan önce tarihte Yunan ve Helenistik’ti. Trablusgarp, kendi payına, Romalıydı ve sonra Mağripli (Batılı) oldu. Bu sebeple, ülkede bölgecilik her zaman güçlü olmuştur.

Kimse Bingazi’deki Ulusal Geçiş Konseyi üyelerinin kim olduğunu tam olarak bilmiyor. Aralarında demokratlar olabilir, fakat kesinlikle, bölgecilerin yanı sıra, türlerinin en kötüleri olan İslamcılar da mevcutlar. Konsey Başkanı, Bulgar hemşireleri ölüme mahkûm edip Kaddafi tarafından ödüllendirilerek Adalet Bakanlığı’na getirilen (2007’den Şubat 2011’e kadar) yargıç Muhammed Abdulcelil. Bu nedenle Bulgaristan Başbakanı Boikov, konseyi tanımayı reddetti, fakat görüşüne Avrupa Birliği ve ABD tarafından destek verilmedi.

Başından itibaren, Libya’daki “hareket”, sivil gösteriler dalgası olmaktan ziyade, orduya karşı silahlı bir ayaklanma şeklini aldı. Ve derhal bu silahlı ayaklanma yardımına NATO’yu çağırdı. Nitekim, emperyalist güçlere askeri müdahale şansı teklif edilmiş oldu.

Onların amacı kesinlikle ne “sivilleri korumak” ne de “demokrasi”, sadece petrol sahaları ve yeraltı su kaynaklarını kontrol altına alıp ülkede önemli bir askeri üs edinmek. Elbette, Kaddafi liberalizmi kucakladığından beri, Batılı petrol şirketleri Libya petrolü üzerinde kontrol sağlamış durumda. Fakat Kaddafi’yle kimse hiçbir şeyden emin olamazdı. Yarın taraf değiştirip, Hintliler ve Çinlilerle top oynamaya başladığını varsayın. Daha da önemlisi, Afrika Sahrası ülkelerinin çıkarına kullanılabilecek devasa yeraltı su kaynakları. Tanınmış Fransız şirketleri bu yeraltı sularıyla ilgililer (Fransa’nın en başlarda duruma müdahil olma sebebidir). Bu suyu daha kârlı bir yol olan zirai yakıt üretiminde kullanacaklar.

1969’da Kaddafi, Amerikalıların ve İngilizlerin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ellerinde bulunan ülkedeki üsleri terk etmelerini talep etti. Şu an Amerika, AFRİKOM (Amerikan ordusunun Afrika komutanlığı için – ki dünya üzerinde askeri bir kontrol kurma hedefinin önemli bir parçasını oluşturur, ancak merkezi halen Stuttgart’ta olmak zorundadır) için Afrika’da bir yer bulma ihtiyacında. Şu ana dek hiçbir Afrika ülkesinin yapmaya cesaret edemediğini Afrika Birliği yaparak bunu reddetti. Trablusgarp’ta hizmete hazır bir uşak, Washington ve NATO subaylarının talepleriyle uyumlu, Mısır ve Cezayir’e ise direkt tehdit olurdu.

Bunu söyledikten sonra, “yeni rejimin” nasıl davranacağını tahmin etmek zorluğu kalır. Somali modelinde olduğu gibi bir parçalanma olasılığı göz ardı edilmemelidir.


http://www.pambazuka.org/en/category/features/76091 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Immanuel Wallerstein, günümüzde azınlık talepleri ve bu talepler karşısında devletlerin takındığı tutuma dair bir makale kaleme aldı. Devletlerin azınlık talepleri karşısındaki ilk tepkisinin işddete sarılmak olduğunu belirten Wallerstein, azınlık sorunlarının çözümünde “ödünleşme”nin önemine dikkat çekiyor:


Modern dünyada, “azınlıkları” olmayan devlet yok. Ya da bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, her devlette toplumsal olarak yüksek statülü olarak tanımlanan bazı gruplar mevcut; ister ırk, ister din, ister dil, ister etnisite veya bu niteliklerin bazı kombinasyonları olsun. Ve her daim bu nitelikleri paylaşmayan başkaları vardır. “Azınlıklar”ın, ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel hakları kullanma hakkına neredeyse her zaman daha az sahiptir. Ezilen olduklarına dair temel algıdadırlar ve ezilen olduklarını hissederler. Genellikle şu veya bu şekilde, devletin yurttaşları olarak isimlendirildiklerini hissettikleriyle eşit statü kazanma çabasındadırlar. Bir azınlık, sayısal bir kavram değildir. Tüm yurttaşların çoğunluğunu oluşturan bazı “azınlıklar” vardır.

Dünya basınını takip eden herhangi biri ünlü meseleleri bilir: Türkiye’de Kürtler, Ulster’de Katolikler, İspanya’da Basklılar, And Dağları ülkelerinde yerli halklar, ABD’de Afro-Amerikanlar, Hindistan’da paryalar, Çin’de Tibetliler, Sudan’dan Güney Sudanlılar, Fas’ta Sahralılar. Ve liste devam ediyor.

Çoğu zaman, özellikle de son 40 yılda, daha fazla hak arayışlarında –daha iyi işlere erişme, kendi dillerini kullanma veya inançlarını yaşama, özerk kuruluşlar tesis etme veya parlamentoda layıkı ile temsil edilme- hüsrana uğradılar; şiddete yöneldiler. Örneğin, eğer bir azınlık coğrafi olarak diğerlerine nazaran yoğun bir yerde gruplaşmış ise, ayrılma çabasında olmaktadır.

Hükümetler genellikle, “azınlık” gruplarının kolektif haklarını verme fikrine karşı koyarlar. Çoğu devlet ruhen Jakoben. Devlet, gruplar veya kuruluşlar aracı olmaksızın, her bir birey ile doğrudan ilgilenmek konusunda manevi hak iddiasında bulunur. Soru, devletin, şiddet içeren bir ayaklanma ile hedeflerinin peşine düşen politik olarak örgütlenmiş “azınlık”lar ile karşılaştığında ne yaptığıdır.

İlk içgüdü genellikle, ayaklanan grubu bastırmak için devlet şiddetini kullanmaktır. Ve bu başlangıçta çoğunlukla işe yarar. Devletler genel olarak tasarruflarında bir hayli güce sahiptirler ve bunu devlet “düzeni”ni koruma yolunda kullanmak konusunda nadiren isteksizdirler. Ancak bazı durumlarda, ayaklanan grup, ısrarını sürdürebilecek düzeyde birbirine bağlı olabilir. Ve bu durumda, çok uzun zaman devam edecek bir iç savaş durumuna gireriz.

Sonuç olarak, tercih hakkı devlettedir. Anlaşmazlığı siyasi olarak çözmek isteyebilir ya da bunu yapmaz. Anlaşmazlığı politik yöntemlerle çözmek, aslında bir ödünleşme demektir –“azınlık” grubunun ayrılma hakkından feragat etmesine karşılık olarak, talep edilen hakların çoğu kez bölgesel özerkliği de içeren kâfi düzeydeki kısmını bahşetme.

Böylesi bir “ödünleşme”ye ulaşmak, birtakım faktörlerin kombinasyonunu gerektirir: göreceli askeri hareketsizlik, söz konusu “azınlığa“ dışarıda bir dereceye kadar jeopolitik destek ve her iki tarafın da göreceli tükenmesi. Ulster’de olmuş gibi görünen şey bu. Türkiye ve İspanya’da olabilecek şey bu. Sudan’da hükümet elindeki kartlara haddinden fazla güvendi ve Güne Sudan ayrılabildi. Bu, Çin hükümetinin ülkelerinde gerçekleşmeyeceği konusunda kararlı olduğu durum.

Politik durum, her yerde önemli şekillerde farklıyken, “azınlık” gruplarının daha fazla kolektif hak taleplerinin, dünya-sistemin jeokültüründe (tarih, etnik unsur ve din bileşenlerini de içeren "kültür"ün uluslararası siyasete ve uluslararası ilişkilere etkilerini nitelemek için kullanılan bir kavram, bulunduğu coğrafyadan etkilenen veya bu coğrafyayı etkileyen kültür; ç.n.) dünya genelinde güç kazandığı açık görünüyor. Jakobenizm, artık rağbet görmeyen bir ideolojidir. Devletler, bu sorunlardaki politik “ödünleşme”lerin olası çerçevesini göz önünde bulundurursa bu akıllıca olacaktır.


http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2628 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

New Internationalist dergisi, Hindistanlı yazar Arundhati Roy ile Hindistan’da ve dünyada yaşananlara dair bir söyleşi gerçekleştirdi. Roy söyleşide, ülkesindeki “yolsuzluk karşıtlığı”nın orta sınıf taleplerine hitap ettiğini ve bazı gerçeklikleri, özellikle de iç savaş koşullarını örtülemeye yaradığını ifade ederken, Hindistan’daki internet sansürü konusundaki endişeleriyle Türkiye’deki durumu akıllara getiriyor:



- Yazdıklarınız, çoğu kez şirket menfaatleri emrinde olan gaddar devlet şiddetiyle cebelleşmekte. Şirket sahipliğindeki medyanın çoğu, ülkenin birçok bölümndeki iç savaş koşullarını yayınlamaktan imtina ediyor. Egemen çevreler, öteki tarafın bakış açısını ortaya koymayı deneyenleri, tahrik niyetinde olduğu şeklinde damgalama eğiliminde. Demokratik alan nerede?

Kendi sorunuzu kısmen yanıtladınız –gazeteler ve televizyon kanalları, parayı abonelikten veya izleyicilikten kazanmıyor; şu bir gerçek ki, kurumsal reklamlar gerçekte TV izleyiciliğini, gazete ve dergi okurluğunu sübvanse ediyor, bu nedenle doğrusu, kitle iletişim araçları şirket parası ile yayın yapıyor. Bazı basın kuruluşlarının sahibi doğrudan şirketler iken, bazılarının ise çoğunluk hissesi sahipliği ile dolaylı olarak şirketler. Diyelim ki, Orta Hindistan’daki bazı basın kuruluşlarının, madencilikten veya altyapı projelerinden doğrudan menfaatleri mevcut, dolayısıyla, toprakların ve kaynakların yoksullardan zorla alındığı ve zenginlere verildiği devam eden zorla yerinden etmeye dayalı devasa arazi tecavüzlerinde çıkarları var –“kalkınma” adı altında ilerleyen bir süreç. Objektif habercilik beklemek ahmakça olacaktır: gazeteciler kötü insanlar oldukları için değil, çalıştıkları kurumların ekonomik yapıları nedeniyle. Aslına bakılırsa, esas şaşırtıcı olan bütün bunlara karşın nadiren bazı çok iyi habercilikler gerçekleşiyor. Ancak genel olarak ya suskun, ya da tamamen çarpıtılmış, yoksullaştırmaya direnenlerin “terörist” olarak damgalandığı bir tabloya sahip oluyoruz –ve bunlar sadece silaha sarılan Maoist isyancılar değil, aynı zamanda hükümete karşı silahsız fakat militan mücadelelere katılanlar. Muhalefetin her türlüsünü kriminalize eden bir atmosfer yaratılmış durumda.

Ülkenin dört bir yanındaki cezaevlerinde, isyana teşvik ve devlete karşı savaş açma suçlamalarıyla yüzlerce, hatta belki de binlerce en yoksul insan yatıyor. Başka birçokları da şimdi aynı ceza yasasıyla suçlanıyor. Başka “isyana teşvik”ler de var tabii ki –İngiltere 1947’de bölgeyi terk ettiğinde kendi rızaları olmaksızın Hindistan Birliği’ne üye yapılmalarının ardından kendi kaderini tayin için savaşanlar. Keşmir, Manipur ve Nagaland’dan bahsediyorum. Buralarda onbinlerce insan öldürüldü, yüzbinlercesi ülkenin her yanındaki kâbus gibi sorgu merkezlerinde ve askeri kamplarda işkenceye uğradı. Ve şimdi, Hindistan ordusu ülkenin kalbine taşınıyor –toprakları, şirketler tarafından şiddetle arzulanan Adivasi (Kast sisteminde değil, kabile sisteminde yaşayan ülkedeki yerli azınlık; ç.n.) halkıyla savaşmak için. Pakistan’ın bir askeri diktatörlük olduğunu söylüyorlar, ancak Pakistan ordusunun, Hindistan ordusunun uyguladığı yöntemle “kendi” halkına karşı etkin bir şekilde konuşlandırıldığını düşünmüyorum: Keşmir, Manipur, Nagaland, Haydarabad, Goa, Telengana, Pencap ve şimdi Chhattisgarh, Jharkhand, Orissa...

- Hindistan’da yolsuzluk karşıtı kampanya, medya haberlerinin ön sıralarında. Aynı anda, iç savaş koşullarına dair göreceli suskunluk devam ediyor. Haber üretimindeki bu uçurum nasıl açıklanabilir?

Yolsuzluk karşıtı kampanyaya dair karmaşık duygular içerisindeyim. Kampanya, bir dizi dev sahtekârlık manşetlere çıktıktan sonra ivme kazandı. Bunlardan en skandal olanı, hükümetin cep telefonları için telekom spektrumunu (bir kamu varlığı) komik düzeyde cüzi bedelerle özel şirketlere sattığı “2G dolandırıcılığı” olarak bilinmeye başlananı. Şirketler, bunları büyük kârlarla başka şirketlere satmaya, milyonlarca rupilik devlet hazinesini çalmaya devam ettiler. Sızdırılan telefon kayıtları, hakimlerinden politikacılarına, kamuoyunca tanınan gazetecilerinden göze batmayan tetikçilerine kadar herkesin dalavereden haberdar olduğunu gösterdi. Telefon dökümleri, birçoğumuz tarafından yıllar önce koyulan teşhisi doğrulayan bir MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme; ç.n.) taraması gibiydi.

2G dümeni, bunu sistemsel ya da yapısal sorun olarak değil, bir ihanet, ahlaki bir sorun olarak gören Hindistan orta sınıfını çileden çıkardı. Şu ya da bu şekilde, gerçek şu ki, hükümet suyu, madenleri ve altyapıyı özelleştirmek, ormanları, dağları ve nehirleri özel şirketlere devretmek için gizli mutabakat anlaşmaları imzaladı ve bu aynı öfkeyi yaratmış görünmüyor. 2G dümeninde olduğunun aksine, bu gizli mutabakat anlaşmasının tam anlamıyla bir maddi bedeli yok, ancak insani ve çevresel bedeli harap edici düzeyde. Milyonlarca insanı yerinden ediyorlar ve bütün bir ekosistemi mahvediyorlar. Madencilik şirketleri, hükümete küçücük bir lisans ücreti veriyor ve devasa kârlarla yolunu buluyor.Yine de bu muharebelerde savaşan insanlar, terörist ve terörist sempatizanı olarak adlandırılıyor. Bu pazarlıklarda hiçbir yolsuzluk olmasa ve her şey masada olsa bile bu, akıl almaz ölçekte bir gündüz soygunu olacaktır.

Genel olarak, bir siyasi hareket “yolsuzluk karşıtı” söylemi kullanarak harekete geçtiğinde, bu hareket, otoriter içgüdüleri olan bir çeşit ahlak polisi gücüyle, olağanüstü adaletsiz sistemi güçlendirme sonucunu verebilecek apolitik bir “torba” söyleme sahip olur. Bu sebeple “Team Anna” var: hırsızların uzuvlarını kesmekten, onları asmaktan bahseden ve binlerce Müslüman’ın güpegündü katledilmesi sırasında yönetimde bulunan Gujarat eyaletinin başbakanı Narendra Modi tarafından ödüllendirilen eski Gandici Anna Hazare öncülüğündeki bir çeşit “endişeli yurttaş” oligarşisi –bazıları çok iyi insanlar-. Diğer taraftan, yolsuzluk karşıtı kampanyadan uzak durmak ve gözünü uzun vadeli bir politik hedefe dikmek, şirket yağmacılarını ve onların medyadaki, parlamentodaki ve adaletteki yandaşlarını oltadan kurtarır. O nedenle söz konusu durum birazcık açmaz.

- Mevcut Hindistan hükümet mevzuatı, web içeriğinin çeşitli nedenlerle kapatılabilmesine izin veriyor. Film sansürü hâlâ geniş biçimde kullanılıyor. Devlet, yurttaşlarının ne söylemesi gerektiği konusunda neden böylesi ataerkil bir role bürünüyor?

Aleni sansür büyük bir ihtimalle yakın gelecekte büyük problem haline gelecek. İnternet sansürü, gözetleme, özgün elektronik kimlik kartı (UID) projesi. Kaygı verici... Halkına yiyecek veya su temin edemeyen bir hükümet, izlediği politikalar günde 20 rupinin (45 ABD centi) altında gelirle yaşayan 800 milonluk bir nüfus yaratan bir hükümet, dünyada en büyük yetersiz beslenen çocuk nüfusuna sahip bir ülke, birincil öncelik olarak bütün yurttaşlarına UID kartlarını dağıtma arzusunda olan bir ülke düşünün.

UID, biişim sektörüne milyarlarca dolar akıtan bir şirket dümeni. Bana göre, bu kartlarla yapılan, en ciddi hak ihlallerinden biridir. Polis devletinin elinde yönetimsel araç olmaktan başka bir şey değil. Ancak sansüre dönersek: ABD’nin, Wikileaks belgelerie gösterdiği ağzı bozuk tepkiyle “Kutsal İnek”in (İfade özgürlüğü –ya da ondan geriye ne kaldıysa) içine etmesinden dolayı, şimdi herkes çoğunluğun görüşüne uyacak. (her ülkenin, hesaplaşmak için “teröre karşı savaş”ın kendine özgü versiyonuna sahip olması gibi) Unutmamak gerekir ki, Hindistan ifade özgürlüğü konusunda dünyadaki en kötü yer değil: farklı medya türlerinin kargaşası, böylesi yönetilemez bir devlet olduğu gerçeği ve demokrasi geleneklerinin aşındırılmışlığına rağmen insanlar arasında militan bir demokrasi ruhu mevcut. Hepimizi susturmaları zor olacak. İmkânsız.

- Şiddet içermeyen konumlanışların, onlara şahit olacak seyirci yoksa ve karşıdaki güç dürüst mücadeleyi göz ardı ederek cinayetlerle yanıtladığında tutunmalarının zor olduğuna dikkat çektiniz. Niçin bunu belirtmenin böylesi bir kargaşaya sebep olacağını düşünüyorsunuz?

Bunu ayrıntılarıyla yazdım. Şiddet içermeyen “satyagraha”nın (Gandi’nin pasif direniş programı; ç.n.) direnişin demode bir aracı olduğunu söylemiyorum, hiç de değil. Ziyadesiyle etkili olabilir; fakat halkın gözünün önünde, TV kameralarının önünde gerçekleştirilmeli ve orta sınıf görüşlerine – “yolsuzluk karşıtlığı” gibi- hitap eden talepler için olmalı. Bununla birlikte, güvenli mesafeden ücra orman köylerinde yaşayan ve köylerine gelen, kuşatan, evlerini yakan, halklarını öldüren ve onlara tecavüz eden yüzlerce güvenlik görevlisini seyreden Adivasi halkına “her ne pahasına olursa olsun şiddetsizlik” öğütlemenin oldukça ahlak dışı olduğuna inanıyorum. Orta sınıf mücadeleye katılsaydı, tabii ki şiddet içermeyen “satyagraha” bir seçenek olurdu. Ancak tabii ki bu olmayacak. Olamaz. Bu siyasi bir oksimoron olurdu.

Sordunuz, bunu belirtmek neden bir kargaşaya sebep oluyor? Acımasızca bütün malına mülküne el konulmuş milyonlar, aniden hayallerini zincirlerinden saldılar ve her şeye rağmen çok savunmasız olmadıklarının farkına vardılar, güzel insanlar dünya üzerinde hiçbir gücün kendilerini koruyamayacağını biliyorlar. Emin olun, kitlelerin hakim sınıfı devirecekleri mükemmel, uyumlu bir devrim olmayabilir. Bunun yerine, gaddarlığın her türlüsünün gerçekleşeceği dağınık bir ayaklanma olacak. Yoksullar kazanamayabilir, fakat zenginler kesinlikle kaybedecek. Şölen sona erecek. Kargaşanın nedeni de bu.

- Bizim oluşturmak istediğimiz ve durumun gerçekliğinden bağımsız olarak inandığımız hikâyeden mi bahsediyorsunuz? Arap ayaklanmaları hakkındaki hikâyeleri, özellikle de Batı medyasındakileri nasıl karşılıyorsunuz?

Pekâla, ana akım medya bir dizi ayaklanmaya dair coşkulu haberler vermeye başladığında, -Arap ayaklanmalarını Arap “baharı” olarak tanımladıklarında- ve Filistin’deki İsrail işgaline dair haberlerin nasıl da hileli olduğunu bilirken, eğer kafanız yerindeyse gardınızı almalısınız, haberlerle atılan zokayı yutma konusunda biraz ihtiyatlı olmalısınız. Keşmir’de son üç yazda neler olduğunu takip ettiyseniz, örneğin onbinlerce silahsız insan, Mısır, Tunus, Suriye ve Yemen halklarının sahip olduğu kadar cesaret ve kararlılıkla Hindistan güvenlik güçlerini sindirdiklerinde, Batı medyasının neden bazı ayaklanmalara kamera ışıklarını çevirdiğini, bazılarına ise karartma uyguladığını merak etmekten başka çareniz olmaz. Tahrir Meydanı’ndaki 19 günlük “devrim”in hevesle haberleştirilmesini, Thomas Friedman’ın (New York Times dünya olayları köşe yazarı) yaşananlara dair böylesi coşkulu olmasını birazcık şaşırtıcı buluyorum –aynı zamanda birkaç ay önce haberler, Hüsnü Mübarek’in hasta olduğunu ve öleceğini iddia eder giiydi. Daha sonra “Mısır özgür, ordu iktidarı aldı” manşetlerini gördük ve biliyorsunuz ordu, ABD ile sarmaş dolaş. Batı, statükoyu şu ya da bu şekilde korumak için kurnazca aldatırken ve eski despotları, geliştirilmişleriyle, despotizmin daha az aşikâr bir çeşidiyledeğiştirirken, kukla diktatörler tarafından üzerlerinde yıllarca baskı uygulanan halkın öfke ve enerjisinin emildiği, dikkatle etkisiz hale getirildiği konusunda endişeliyim. En son, insanların yeniden Tahrir Meydanı’nda toplanmaya başladığını duydum.

- Tunus’ta ve Mısır’da, onlardan önce de Filipinler’de halkın gücünün kabarması, zirve anını ve ani değişimi zorlayabilecek kapasitede. Ancak sonuç olarak çoğunlukla eski sistemlere ve eski yolsuzluklara dönüşe şahit oluyoruz. İnsan sosyal örgütlülüğü, arzuladığımız değişime neden bu kadar dirençli?

Bu ülkelerdeki insanlar, baskıcı rejimler altında yaşarken ve demokrasiyi arzularken, muhtemelen gerçek demokrasinin atölyeye sokulduğunu ve despotizmin, acemilerin şifresini çözmesinin kolay olmadığı çok daha karmaşık bir biçimi olan pazar dostu versiyonuyla değiştirildiğini bilmiyorlardı. İnsanların, kendilerine yanlış modelin satıldığını fark etmeleri kısa bir zaman alabilir. Ancak tüm bunlar olurken kahramanca sokak çatışmalarında savaştılar, tankları yendiler, zaferi kutladılar. İçlerini döküp rahatlarken başından sonuna kadar alkışlandılar. Onlar için bunları yapacak enerjiyi toplamak kolay değil. Bu, yıllar alacak. İnsan topluluğu, değişime dirençli değil: değişim istiyor; ancak bazen istediğini alacak kadar zeki olmuyor.

- Başka bir dünya mümkün. Bunu muhtemel hale getirebileceğimiz yöntemler neler?

“İyi” olmak için katakulliye getirildiğimiz ve kuşatıldığımız karmaşık yöntemleri çözümlemek. Kendi başımıza olduğumuzun farkına varmak. Yardım gelmeyecek. Enerjimizi korumalı, bunu nasıl, nerede ve ne zaman harekete geçireceğimizi bilmeliyiz. Kendi muharebelerimizde savaşmalıyız. Sri Lanka’daki Tamillere o çok zor zamanlarda ve halkları katledilirken “uluslararası toplum” sıvıştığında, sonrasında yeniden gıdaklayarak acılarını içi boş yöntemlerle paylaştıklarında neler hissettiklerini sorun.

http://www.blogger.com/img/blank.gif
http://www.newint.org/columns/2011/09/01/interview-with-arundhati-roy/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü Kolektifi/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler