Content feed Comments Feed



Mısırlı akademisyen-ekonomist Samir Amin, Arap ülkelerindeki ayaklanmalara dair Fransa’nın L'Humanité gazetesinden Hassane Zerrouky ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Arap ülkelerinde rtık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını belirten Amin’e göre, ayaklanmalar uzun erimli olarak devam edecek ve özellikle Mısır ve Yemen’de bu ayaklanmaların ilerici-Marksist fikirlerden etkilenme, bu yönde ilerleme ihtimali hiç de az değil:

Hassane Zerrouky: Tunus’ta Ben Ali’nin ve Mısır’da Hüsnü Mübarek’in düşüşünden altı ay sonra Arap dünyasındaki gidişatı nasıl görüyorsunuz?

Samir Amin: Hiçbir şey eskisiyle aynı olmayacak; bu kesin. Çünkü ayaklanma sadece saltanat süren dktatörlerin devrilmesiyle ilgili değil; aynı zamanda hem içerideki toplumsal düzenin çeşitli boyutlarına, özellikle de gelir dağılımındaki bariz adaletsizliğe, hem de uluslararası düzenin çeşitli boyutlarına, küresel ekonomik düzende Arap ülkelerinin konumuna meydan okuyan kalıcı bir protesto hareketi –bir başka deyişle, neoliberalizm ile küresel siyasi düzende ABD ve NATO diktasına boyun eğmeye son vermeye çabalıyor. Arzusu aynı zamanda toplumu demokratikleştirme olan, toplumsal adalet, yeni ulusal ve anti-emperyalist toplumsal ve ekonomik politika isteyen bu hareket, haftalar ya da hatta aylar içinde kendi çözümnü bulamayacağından –kesinlikle inişleri ve çıkışları, ilerlemeleri ve geri çekilmeleri olacaksa da- yıllarca sürecek.

Hassane Zerrouky: Ayaklanmaların yeni oyuncularla, bilhassa gençlerce gerçekleştirilmesi, hatta yönlendirilmesi sizi şaşırttı mı?

Samir Amin: Hayır. Bu çok olumlu. Yeni nesiller gerçek anlamda yeniden politize olmuş durumda. Örneğin Mısır’da gençler oldukça politize. Gençler, Mısır’da Marksist gelenekten gelen partiler olan geleneksel partilerin dışında yöntemlere sahipler. Ancal politik uyanışları bu partilere karşı değil. Şu anda size diyebilirim ki, gençler ile radikal Marksist sol partiler, yani sosyalist ve komünist gelenekten gelen partiler arasında derin, kendiliğinden bir duygudaşlık var.

Hassane Zerrouky: Bunun kalıcı bir hareket olduğunu söylüyorsunuz, ancak Mısır örneğini alacak olursak, devrimin gerici güçler tarafından gasp edilmesi riski yok mu?

Samir Amin: Kısa vadeden orta vadeye, gerici, İslamcı bir alternatifin hüküm sürebilme riskini de içeren çeşitli riskler kesinlikle mevcut. Sırası gelmişken; bu, en azından Mısır’da endişe uyandırdığı kadarıyla Avrupa tarafından da desteklenen bir ABD planı. Plan, Mısır’ın gerici güçleriyle Müslüman Kardeşler arasında bir ittifak tesis etmek; dahası bu, Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği Washington’ın bölgedeki müttefikleri tarafından desteklenen bir ittifak –ve hatta İsrail tarafından desteklenen. Eee, bu başarılı olacak mı? Orta vadede işe yaraması olası, ancak Mısır halkının sorunlarına bir çözüm sağlamayacak. Bu nedenle protesto hareketi, mücadele sürecek ve büyüyecek. Buna ek olarak, Müslüman Kardeşler’in krizde olduğu dikkate alınmalı.

Hassane Zerrouky: Bu soru az önce söylediklerinizle ilgili: Her şeyden önce Beşar Esad yönetiminin sükuneti yeniden sağlamak amacıyla çok partili sisteme izin verdiği Suriye’de olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Samir Amin: Suriye’deki durum fazlasıyla karmaşık. Uzun zaman meşruluğa sahip olan Baas rejimi, artık hiçbir suretle eskisi gibi değil: ülke çok daha otokratik hale, giderek artan biçimde polis devleti haline geldi ve aynı zamanda esasında ekonomik liberaizme devasa bir ödün verdi. Bu yönetimin kendisini demokratik bir yönetime dönüştürebileceğine inanmıyorum. Libya’da yapılanın benzeri bir yabancı müdahalesi –çok şükür ki bu Suriye’de mümkün değil- bir başka afet ihimali olarak görüldüğünden bu yana tavizler vermeye – ki bu iyi bir şey- zorlanıyor. Dahası, Mısır ve Tunus’la karşılaştırdığımızda Suriye’nin zaafı, protesto hareketlerinin çok karmakarışık olması. Birçoğunun -genelleme yapmak istemesem de- protestonun dışında bir politik programı bile yok, rejimin siyasi diktatörlüğü ile liberal ekonomi politikaları tercihleri arasında bir bağ kurmuyorlar.

Hassane Zerrouky: Bir yanda Sunniler, bir yanda Aleviler, Dürziler ve Hıristiyanlar arasında mevcut bir mezhep çatışması riski varken Suriye’de bir iç patlamadan korkmuyor musunuz?

Samir Amin: Böyle bir risk var. Ortadoğu ülkelerinde bir iç patlamaya neden olmak, bir ABD ve İsrail planı. Bu kolay olmayacak, çünkü aralarında sürmekte olan anlaşmalıklara rağmen bugün rejime meydan okuyan bütün hareketlerde de bulunan ulusal duyarlılık Suriye’de güçlü bir faktör.

Hassane Zerrouky: Peki Yemen, bir ABD müttefiki?

Samir Amin: ABD; Ali Abdulah Salih yönetimini destekliyor. Sebebi Yemen halkından, özellikle de Güney Yemen halkından korkması. Güney Yemen bir zamanlar meşruluğa ve güçlü halkd esteğine sahip ilerici bir Marksist yönetime sahipti ve bu güçler bugün toplumsal protesto hareketinde yer alıyorlar. Washington ve müttefikleri bu nedenle, ülkenin dağılmasının Güney Yemen’de ilerici bir yönetimin yeniden tesisine sebep olmasından korkuyorlar.Yemen yönetiminin, ABD’nin de onayıyla güneydeki şehirleri, Salih’in iktidarda kalmasını kabul eder hale getirmek amacıyla ilerici toplumsal katmanların ödünü koparmayı umarak –ABD tarafından kapsamlı biçimde kullanılan bir araç olan- El Kaide’nin işgaline bırakmasının nedeni bu.

Hassane Zerrouky: Libya’daki duruma gelirsek, iç patlama riski nerede yatıyor?

Samir Amin: Durum, Mısır ve Tunus’takinden çok farklı biçimde trajik. Libya’daki iki taraf da bir diğerinden iyi değil. Ulusal Geçiş Konseyi (TNC) Başkanı Mustafa Abdülcelil çok ilginç bir demokrat: Abdülcelil, Kaddafi tarafından Adalet Bakanlığı’na terfi ettirilmeden önce Bulgar hemşireleri idama mahkum eden hakimdi. TNC, bir ultra-gerici güçler bloku. ABD’ye gelirsek, peşinde oldukları şey petrol değil –ona zaten sahipler. Hedefleri, -haklarında ne düşünürseniz düşünün, Afrika ülkelerinin kıtaya yerleşmesini reddetmesinden dolayı karargâhı şu anda Almanya’nın Stuttgart kentinde bulunan- AFRICOM’u (ABD’nin Afrika askeri komutanlığı) ülkeye yerleştirmek amacıyla Libya’yı vesayetleri altına sokmak. Libya’nın iki ya da üç devlete bölünmesi konusunda Washington pekâla Irak formülünü, yani Batı’nın askeri koruması altında resmi birliğin sürdürülmesini tercih ediyor.


http://mrzine.monthlyreview.org/2011/amin110811.html adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Tanınmış sosyolog James Petras, NATO’nun Libya’ya yönelik saldırısını “yeni milenyumun yüz karası” olarak tanımladı ve Libya halkının Muammer Kaddafi’nin arkasında olduğunu iddia etti.

Petras, Uruguay’da yayın yapan CX 36 Radio Centenario isimli radyo istasyonuna, İngiltere ve ABD güçlerinin Libya’ya yönelik 188 günden beri (demecin verildiği gün itibariyle, ç.n.) devam eden bombardımanına dair bir demeç verdi.

Radyoya verdiği demeçte, NATO’nun “kendi paralı askerlerini savaş alanına indirmek için” Libya’da teröre ve yıkıma başvurduğunu belirten Petras, büyük medya kuruluşlarının Libya’da bir zafer oduğunu iddia ettiklerini ve ülke halkına acı çektiren yıkımı kutladığını dile getirdi. Petras, “Libya’ya ve Libya halkına yönelik bu savaşı, yeni milenyumun en büyük suçlarından biri olarak tanımlıyoruz” diye konuştu.

Kuzey Afrika ülkesine yönelik saldırının başladığı 31 Mart’tan bu yana en az üç bin sivil NATO bombardımanında hayatını kaybetti.

Petras, Avrupa ülkelerinde ve ABD’de saldırıya dair tek bir protesto gösterisi bile yapılmamasının da kendisini endişelendirdiğini ifade ederken, “188 gün boyunca bomba yağdırırlarken, huzurlu bir ülkeyi ve Afrika’nın en iyi refah programına sahip devlet başkanını yok ederlerken, tek bir pasifist veya solcu katliama karşı protesto organize etmedi. Despot kim? Altı aya yakın bir zamanda yüzbinlerce roket ve bomba bırakan sömürgeci bir güç mü, yoksa Trablus’a girilene kadar meşru olan ve halkı tarafından desteklenen bir hükümet mi” dedi.

ABD’li entelektüel, NATO ve Ulusal Geçiş Konseyi’nin zafere ulaşması halinde, bu durumun ülkenin yıkımıyla, “sömürgeci bir iktidarın” kurulmasıyla, ücretsiz eğitim, ücretsiz sağlık ve işçi izinlerinin de içinde yer aldığı Kaddafi’nin tüm sosyal programlarının tasfiyesiyle sonuçlanacağı yorumunda bulundu. Petra ayrıca, Libya’a yaşayan binlerce göçmenin ülkeden kovulduğunu ve birçoğununu “hava terörizminden” botlarla kaçmaya çalışırken öldüğünü ya da botlarının askeri ittifakın donanması tarafından batırıldığını belirtti. Ünlü sosyolog, Muammer Kaddafi hükümetinin bombardıman sürecinde varlığını devam ettirdiğini ve Libya halkının liderlerini desteklediğini sözlerine ekledi.

http://www.aporrea.org/tiburon/n187395.html adresinde yayımlanan haberden çevrilmiştir.



James Petras, Norveç'te faşist saldırgan Anders Behring Breivik tarafından gerçekleştirilen katliam sonrasında, Avrupa'da yükselen ırkçılığa dair yapılan tartışmalara bir makale ile katkıda bulundu. Petras, ekonomik kriz ile birlikte Kuzey Avrupa'da ırkçılığın yükseldiği görüşüne katılırken, krizin Avrupa'nın güneyindeki yansımasının ise "sınıf mücadelesinin ve radikal solun güçlenmesi" olduğunu ifade ediyor:

Avrupa ve ABD’de derinleşen ekonomik kriz, işçi sınıfı ve orta sınıfta birbiriyle çelişen sosyo-politik karşılıkları teşvik ediyor. Avrupa’da, özellikle de Akdeniz ülkeleri arasında (Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya) işsiz gençler, işçiler, alt orta sınıf kamu çalışanları bir dizi genel grev, meydan işgali ve başka türlerden doğrudan eylemler organize etti.

Bununla birlikte, Portekiz, İspanya, Yunanistan ve belki de İtalya’da bile orta sınıf, özel sektör çalışanları ve küçük işletmeciler, “aşırı sağa” yöneldi, gerici başbakanları seçmiş durumda ya da seçmenin eşiğinde. Bir başka deyişle, derinleşen kriz Güney Avrupa’yı kutuplaştırdı: parlamento dışı solun “sokak gücü”nü arttırırken, aşırı sağın kurumsal gücünü sağlamlaştırıyor.

Bunun aksine, Kuzey ve Orta Avrupa’da aşırı sağ ve neo-faşist hareketler, işçiler ve alt orta sınıf arasında, geleneksel merkez sol ve merkez sağ partilerin zararına kayda değer ilerleme sağladı. (1) İskandinav işçi sınıfındaki göreceli istikrar, refah ve iş sahibi olma oranındaki sabitliğe, ırkçı, göçmen karşıtı ve İslamofobik partilere destekteki artış eşlik ediyor. (2)

ABD’ye gelirsek, birkaç dikkate değer istisnayla birlikte, işçi sınıfı, Demokrat Parti’nin sağa dönüşü ve aşırı sağın Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirişi karşısında edilgen izleyici olarak kaldı. Güney Avrupa’nın aksine, ABD’de bir sol sokak siyaseti yok ve Kongre ile Beyaz Saray’ın aşırı sağ politikalarına karşı sadece edilgen bir ret ve kabul etmeme mevcut.

Ekonomik kriz, işçi sınıfının dayanışmasının yerine dağılmışlığını, bölünmüşlüğünü ve iç kutuplaşmasını öne çıkarıyor.

Sağ/sol kutuplaşmalar

Kuzey Avrupa emekçilerinin sağa yöneliminin temel sebeplerinden biri, işçi sınıfına dayanan ideolojinin bırakılmasıdır. İşçi partileri ve sosyal demokrat partiler, çokuluslu şirketler öncülüğündeki ihracat stratejilerini desteklerken, neo-liberal politikalara ön ayak oldu ve bunları yönetti. Büyük işletmeler için azalan oranlı vergi “kesintilerini” benimsediler; saldırgan emperyalist savaşlara (Afganistan, Irak, Libya)katıldılar; Avrupa’daki göçmenleri kovmak için “doğrudan eylem”i yöntem olarak kullanan neo-faşist, aşırı sağ İslamofobik yükselişe müsamaha gösterirken, çoğunlukla Müslüman ülkelere yönelik olan sözümona “teröre karşı savaşı” benimsediler. Avrupa’da iktidarda olan merkez sol (sosyal demokrat ve işçi) ve merkez sağ (Sarkozy, Cameron ve Merkel) paremetiler , Müslüman göçmen haklarına yönelik “çokkültürlülük” kod kelimeli saldırılarında açık sözlü konuşmaktalar. İslamofobiye yönelik hoş görü ve suistimalleri, zenofobik seçmenlerine yönelik ucuza oy kapma aracı ve ABD ile İsrail’in Ortadoğu ve Güney Asya’daki saldırgan savaşlrına katılmalarının meşruiyet aracı olarak hizmet veriyor. Sonuç olarak, “anaakım” yönetimler işçi sınıfı dayanışmasını göçmen işçilerle zayıflattılar ve İslamofobinin, Siyonist ideologların etnik temizlik bakışını da kapsayan daha kin dolu versiyonunu kullanan neo-faşist ırkçılara etkin biçimde karşı koymak için devlet ve sivil toplumun birlikte verdiği her türlü ortak çabayı baltaladılar.


Sendikalar, aşırı sağ söylemlere özellikle yatkın olan “koşullu ve geçici işçiler”in artışına bağlı olarak üye kaybettiler. Aynı derecede önemli biçimde, sendikalar artık işçiler arasında sınıf dayanışmasının güçlendirilmesini hedefleyen siyasi eğitimle uğraşmıyor. Kuzey Avrupa’da ücretler yükselebilirken, sendikaların şirket seçkinleriyle işbirliği, işçileri göçmen karşıtı ve İslamofobik propaganda karşısında savunmasız bıraktı. Bu bağlamda, bozuk bir “sınıf mücadelesi”, örgütsüz işçileri “alttakiler”e, göçmenlere karşı kışkırtmakta. Neo-faşistler, sendikaların ve sosyal demokrat partilerin artık işçi eğitimleri ve sınıf mücadelesi yoluyla aktif biçimde savaşmadığı kültürel ve şovenist inançları destekleyerek ve istismar ederek güçleniyor. Bir başka deyişle, “merkez sol” partilerin ve sendikaların neo-liberal uygulama ve ideolojisi, sınıfın siyasi kimliklerini baltalar ve sağın nüfuzuna ve etkilemesine kapı açar. Merkez sol ve sendika liderleri, artık politikaları için üyelerine danışma ve onları üyeleriyle müzakere etme zahmetinde bulunmadığında bu durum özellikle aşikârdır: Politikaları tepeden dayatırlar ve merkez sol politik sistemin “elitist doğası”na saldırması için “aşırı sağ”a müthiş bir silah temin ederler.

Tersine, Güney Avrupa’da, Kuzey ve Batı Avrupa bankacıları ve onların yerli merkez sol ve sağ politikacıları tarafından uygulanan ağır şartlardan kaynaklanan içe işlemiş ekonomik kriz, sınıf bilincini kuvvetlendirdi ve biledi. Göçmen ve Müslüman karşıtı siyasi söylemler, hızla yükselen işsizlik, acımasız ücret ve emekli maaşı düşüşlerine karşın Güney Avrupa işçileri arasında az bir yankı buldu.

Kuzey Avrupa işçileri, Güney Avrupa ülkelerine daha geniş kemer sıkma önlemleri uygulanması konusunda, Akdeniz işçilerinin tembel, sorumsuz ve sürekli tatilde olduklarına dair ırkçı ideolojinin benimsenmesinde sağla, kendi politikacıları ve bankacılarıyla ittifak yaptılar. Aslında, Yunanistanlı, Portekizli ve İspanyalı işçiler her yıl bir gün fazla çalışıyorlar, daha az dinlenme zamanına sahipler ve emekli aylıkları çok daha az güvende. Kuzeyli işçileri göçmenlere karşı kışkırtan aynı ırkçı duyarlılık, aynı zamanda militan Güney Avrupa işçilerine karşı şovenist klişeler önayak oluyor ve sağcı görüşleri teşvik ediyor.

Alacaklı Kuzey bankaları ve siyasi liderleri, Güney Avrupa’da borç verdikleri seçkinler arasındaki muadillerini kurtarmak için kendi işçi sınıflarından ve orta sınıflarından vergi mükelleflerini sıkıştırıyor –ki bu borçlulara gelirsek, onlar da Kuzey’in borçların ödenmesi talebini karşılamak için kendi işçilerini ve kamu çalışanlarını sıkıştırmaya razı. Emperyal ülkelerdeki Kuzey işçileri, kendi yaşam standartlarının, spekülatif faaliyetler ve kendi bankacılarının sorumsuzca borç vermeleriyle değil, sorumsuz ve borçlu Güney tarafından tehdit edildiğine inandırılmış. İşçiler Güney’de, kendi yerli seçkinlerinin yanında Kuzey Avrupalı alacaklıların da çifte sömürüsünü omuzlamak zorunda; bu nedenle emperyal ve yerli kapitalist sistemin adaletsizliğine dair daha ileri sınıf bilincine sahipler.

Kuzey işçileri, sağ söylemlere, kendi alacaklı egemenleriyle ortak ülküye sahip olacak ve kinlerini yabancı işçiler ile alttaki göçmenlere yöneltecek kadar yatkınlar. Militan mücadeleleri, kendilerinin Akdeniz adalarında ve sahillerindeki tatil köylerinde yapılmak üzere planlanmış tatillerini sekteye uğratabilecek olan grev yapan Yunanistanlı, İspanyalı ve Portekizli işçilere karşı kinlerini açık biçimde ifade ediyorlar. Kuzey Avrupa işçilerini kendi devlet alacaklılarına ve spekülatör finansal seçkinlere karşı kışkırtması gereken ideolojik muharebe, Güney Avrupalı işçilere ve göçmenlere karşı husumete dönüştürüldü. Denizaşırı mali kurtarmalar, emperyal savaşlar ve sosyal programlardaki kesintiler, daralan sosyal harcamalara dair daha büyük bir rekabete ve çalışanlar ile işçiler, “yerli” işçiler ile “göçmen” işçiler arasında daha büyük bir çatışmaya neden oluyor.

Uluslararası işçi dayanışması, ciddi anlamda zayıflamış ve bazı durumlarda yerini uluslararası aşırı sağ şebekelerin, çoğu ergenlik yaşında olan 70 civarında solcu gencin, Norveç İşçi Partisi aktivistlerinin katledilmesinde olduğu gibi, göçmen haklarının ilerici destekçilerine karşı doğrudan kanlı tehditler halini alan göçmen karşıtı kin dolu propagandasına bırakmış halde ve bu durum, çoğu ergenlik yaşında olan 70 civarında solcu gencin, Norveç İşçi Partisi aktivistlerinin katledilmesinde olduğu gibi, göçmen haklarının ilerici destekçilerine karşı doğrudan kanlı tehditler halini alıyor. Aşırı sağ, göçmenlere ve Müslümanlara karşı saldırısına başladı ve şimdi onları destekleyen ülke içindeki sola ve ilerici hareketlere yönelmiş durumda. Bu durum, fanatik İsrail destekçisi, Siyonist ideologlarla, Filistinlilerin haklarını destekleyenlere saldıran neo-faşist İslamofobikler arasındaki evlilikle daha karmaşık bir hâl aldı; bu, Norveçli faşist soykırımcı Anders Behring Breivik tarafından defalarca vurgulandı. Sorun şu ki, “saygın” liberal, sosyal demokrat ve muhafazakâr partiler, seçim kampanyalarında, artan oranlı vergileri yükselterek ve tüm işçileri (yerli ve göçmen) sermayeye karşı birleştirmek için daha büyük kamu yatırımlarıyla onları finanse etmek, eşitsizliği azaltabilecek geniş kapsamlı sınıf reformlarına girişmektense, işçileri kendilerine çekmek amacıyla aşırı sağın göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlerine yataklık ettiler.

İşçi sınıfı dayanışmasının yokluğunda, göçmen işçilerin oğulları ve kızları, özellikle de aşırı oranda işsiz olan genç emekçiler, 2011 “sıcak Ağustos”unda İngiltere çapında gerçekleşen ayaklanmalarda gün gibi ortada olan biçimde, mahallelerindeki işyerlerini talan etme, polisle yüzleşme ve genel anlamda sakat bırakma gibi doğrudan eylem biçimlerine girişiyorlar. İşçi sınıfı siyasetinin terki, şiddet içeren sağ aşırıcılık, etnik kaynaklı göçmen ayaklanması ve yağmaları üretmekte. İşçi Partisi elitleri, kendilerini, hiçbir özeleştiri belirtisi veya işçi sınıfı ve işsizler arasında sağa yönelime neden olan sosyo-ekonomik yapıyı değiştirmeye yönelik herhangi bir program olmaksızın, aşırıcılık ve şiddeti kınamak ve soruşturma çağrısı yapmak ile sınırlamış izleyici konumundalar.



Birleşik Devletler: Sağın yükselişi

Avrupa’nın aksine, aşırı sağ ABD’nin kurulu düzeninin bünyesinde yabancılık çekmiyor. Göçmen karşıtı vahşi politikalar, Obama yönetiminin ilk üç yılında 1 milyona yakın izinsiz çalışan işçinin veya aile üyesinin sınır dışı edilmesine neden oldu (George W. Bush döneminin üç katı). Çay Partisi, Beyaz Saray’la işbirliği içinde sosyal güvenlik ağında devasa kesintileri destekleyen Cumhuriyetçi Parti üyelerini Kongre’ye seçtirdi. Kitle iletişim araçları, Kongre, Beyaz Saray, kitle temelli Hıristiyan köktenci politikacılar, önde gelen Siyonist kişilikler ve örgütler, halkın güvensizlik duygusunu körükleyerek İslamofobiyi bilfiil destekliyor ve kin dolu kampanyalara öncülük ediyor. ABD “düzen”i, Avrupa’daki aşırı sağın ırkçı gündeminin bir adım önünde gitmekte. Aşırı sağ, silahlarını doğrudan yoksullara, işçi sınıfına ve kamu çalışanlarına (özellikle de öğretmenlere) yönelik sosyal programlara çevirmiş durumda.

Dahası, borç finansmanı ve kamu harcamalarına yönelik saldırıları, devlete bağımlı olan sermaye sınıfı kesimleri ile çatışmaya neden olmuş halde. Borç tavanını yükseltmeye dair en son gerçekleşen Kongre “tartışması” boyunca, Wall Street aşırı sağa karşı seçici bir mücadeleye katıldı: kamu karşıtı birleşik saldırılarını desteklerken, sosyal kesintiler ve vergi reformlarını da içeren bir “uzlaşma” yaptı.

Avrupa’dakinin tersine, ABD işçi sınıfı ve yoksul kitlesi edilgen durumda. Yansızlaştırılmış haldeler: ne İngiltere’deki sokak isyanlarıyla ilgileniyorlar, ne Kuzey Avrupalı muadilleri gibi keskin biçimde aşırı sağa dönüyorlar, ne de Güney Avrupa’nın militan işçi grevlerine katılıyorlar. Wisconsin’deki kamu çalışanları sendikası hariç, ABD sendikaları bütün büyük meydan okumalardan uzak durumdalar. Amerikan sendika patronları, Demokrat Parti ile ortaklaşmaya yoğunlaşmış ve küçülen kitlelerine harekete geçiremez haldeler. Çay Partisi, halk tarafından desteklenen Medicare, Medicaid, işsizlik sigortası ve sosyal güvenlik gibi kamu programlarına – bütün bu programlar büyük ihtimalle Amerikan işçilerinin ve onların ailelerinin çıkarına- yönelik düşmanca saldırısı nedeniyle, Avrupa’daki emsallerinin aksine, çoğu işçiyi cezp etmiyor. Diğer yandan ABD’deki ekonomik kriz, Akdeniz tarzı kitle eylemlerine neden olmadı, çünkü Amerikan sendikaları ya hiç bulunmuyor (özel sektör çalışanlarının yüzde 93’ü sendikalı değil), ya da felçlik derecesinde uzlaşmış biçimde.

Şimdiye dek, ABD işçi sınıfı aşırı sağın yükselişinin seyircisi konumunda, çünkü örgütlü liderleri kaderlerini, aşırı sağın gündeminin büyük kısmını benimseyen Demokrat Parti’ye bağlamış halde.

Sonuç

İşçi sınıfı ve orta sınıfının, sol ya da sağ için aktif savaşçılar olmaktansa edilgen kurbanlar olduğu ABD, Avrupa’nın aksine, neo-liberalizmden aşırı sağ politikalara barışçıl bir geçişi deneyimliyor. Avrupa’da son kriz, Güney’deki işçilerin radikal sola yönelimi ile Kuzey Avrupalı işçilerin aşırı sağa dönüşü arasındaki derin kutuplaşmayı su yüzüne çıkarıyor. Uluslararası işçi dayanışması ideali, en iyimser görüşle, yerini Güney Avrupa işçilerinin bölgesel dayanışmasına ve en kötümser görüşle de Kuzey Avrupa ülkelerindeki sağcı partilerin ağına bırakmakta. Uluslararası dayanışmanın reddi ile birlikte, Güneyli işçiler, işsizleri, öğrencileri, küçük işletmecileri ve emeklileri de içeren geniş çaplı toplumsal hareketlerle eklemlenirken, Kuzey’de şovenist ve ırkçı eğilimler almış yürümüş durumda.

Güney Avrupa’da parlamenter sağ, merkez solun yarattığı düş kırıklığından faydalanırken, hâlâ parlamento dışı işçiler ve toplumsal hareketlerden gelen aşılması güç dirençle karşılaşıyor. Bunun aksine, Kuzey Avrupa ve ABD’de aşırı sağ, -sokaklarda veya işyerlerinde- böylesi bilinçli bir muhalefetle karşılaşmıyor. Bu bölgelerde, sadece ekonomik sistemin çökmesi ya da başlıca sosyal programlardan veya önlemlerden yapılan müthiş kesintilerle birleşen uzatmalı sert ekonomik durgunluk, işçi sınıfının dirilişini gerçekleştirebilir ve umarım bu, aşırı sağdan değil, sınıf bilinçli soldan gelir.

(1) Kuzey Avrupa’daki aşırı sağcı partilere yönelik işçi desteğine dair bir araştırmaya göre, “işçiler bu partilerin esas tabanları haline gelmiş durumda”. Bkz. Daniel Oesch, “Batı Avrupa’da Sağcı Halkçı Partilere Verilen İşçi Desteğinin Açıklaması: Avusturya, Belçika, Fransa, Norveç ve İsviçre’den Kanıtlar, International Political Science Review 2008: 29; sf. 350 -373.
(2) İşçilerin güdüleri değişkenlik gösterirken, aşırı sağ partiler bundan faydalanıyor.


http://petras.lahaine.org/?p=1871 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Düzenin karmaşası

24 Ağustos 2011 Çarşamba


Portekizli akademisyen Boaventura de Sousa Santos, İngiltere’de geçtiğimiz ay gerçekleşen ayaklanmaya dair kaleme aldığı makalede, neo-liberalizmin bir bütün olarak söz konusu ayaklanmayı tetiklediğine ve yaşananların istisna olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekti:

Özgüllüklerine karşın, Londra ve diğer İngiliz şehirlerindeki şiddetli isyanlar istisnai bir olay olarak görülmemeli. Bunlar, çağımızın huzur bozucu bir işaretidir. Günümüz toplumlarında, alev alabilirliği yüksek bir yakıt, ailelerce, topluluklarca, toplumsal örgütlerce, politikacılarca varlığından haberdar olunmadan kolektif yaşamlarımızın altından akıyor. Yüzeye çıktığında, kıvılcım benzeri bir olayla harekete geçirildiğinde, akıl almaz boyutlardaki bir sosyal yangını ateşleyebilir.

Böylesi bir yakıt dört bileşenden oluşmaktadır: sosyal adaletsizlik ve bireyselciliğin tasdiki, bireysel ve toplumsal yaşamın ticarileştirilmesi, hoşgörü şeklinde yeniden adlandırılan ırkçılık, yurttaşlara yönelik “yasal” yağmanın ve neden olduğu huzursuzluğun idaresine dönüştürülen politikalar tarafından takip edilen imtiyazlı elitlerce çalınmış demokrasi. Bu bileşenlerin her biri, bir iç çelişki doğurur. Çakıştıklarında, herhangi bir olay, bir patlamaya sebep olabilir.

Adaletsizlik ve bireyselcilik: Neo-liberalizmle birlikte, adaletsizliğin vahşi artışı çözüme kavuşacak bir problem olmaktan çıktı. Süper-zenginlerin şatafatı, sözde başarılı olmak için yeterince çabalamadığından öyle olan halkın büyük çoğunluğunun yoksulluğunu reddeden toplumsal modelin başarısının ispatı haline geldi. Bu ancak böyle olur; çünkü çelişkili bir biçimde eşitliğe dair bir ütopya olarak yaşanması gereken bireyselcilik mutlak değer haline gelmiş durumda; yani ister faili, ister yararlanıcısı olsun, her birey toplumsal dayanışmayı aynı derecede geçersiz kılıyor.

Böylesi bir birey, adaletsizliği ancak kendi çıkarına aykırı olursa bir sorun olarak görür. Durum böyle olunca adaletsizlik, haksızlık olarak sayılır.

Yaşamın ticarileştirilmesi: Tüketim toplumu, insanlar arasındaki ilişkinin yerine, insanlar ile “şey”ler arasındaki ilişkiyi koymayı da beraberinde getiriyor. Tüketici, ihtiyaçların tatmini yerine onları sonsuz bir şekilde yaratmayı, kişisel yatırımını şeylere yapmayı amaçlar, sahip oldukları kadar güçlü olur. Alışveriş merkezleri, şeylerde başlayıp şeylerde biten sosyal ilişkiler ağının ruhani imgelemini sağlar. Daima kârlılık için yanıp tutuşan sermaye, bizim pazarda ticaretinin yapılması için her zaman çok sıradan (su, hava) veya çok kişisel (kişisel gizlilik, siyasi görüşler) olarak gördüğümüz pazar ürünlerinin yasasına boyun eğiyor. Paranın evrensel arabulucu olduğuna inanmakla, onu elde etmek için her şeyin yapılabileceğine inanmak arasında, insanların düşündüğünden daha küçük bir basamak vardır. Muktedir olanlar, bu basamağı her gün adımlarlar ve onlara hiçbir şey olmaz. Bunu gören yoksul kendisinin de aynı şeyi yapaileceğine inanır ve hapsi boylar.


Hoşgörü adı altında ırkçılık: Başlangıçta İngiltere’deki kargaşanın etnik boyutu mevcuttu. 2005 sonbaharında Paris ve diğer Fransa şehirlerini sallayan kargaşada olduğu gibi 1981 yılındaki için de aynı durum geçerliydi. Bu durum tesadüf değil; aksine, siyasi sömürgeciliğin sona ermesinden uzun zaman sonra toplumda hüküm sürmeye devam eden sömürge sosyalliğini yansıtıyor. Farklı etnisitelerden gençler isyana dahil olduğuna göre ırkçılık, bileşenler arasından sadece biri. Fakat önemli bir bileşen, çünkü ırkçılık sosyal dışlanmışlığa onur çürümesini ekliyor. Bir başka ifadeyle, daha eksik olma, daha eksiğine sahip olma tarafından daha da kötü hale getiriliyor. Şehirlerimizdeki genç siyah bir insan her gün, ne olduğundan veya ne yaptığından bağımsız biçimde, (kendisi hakkında, ç.n.) sürüp giden şüpheyi deneyimler. Bu şüphe, ayrımcılıkla mücadele eden resmi politikalarla kafası karışan bir toplumda varlığını sürdürerek, sahte çokkültürlülük görünüşüyle ve hoşgörü lütfu ile giderek artan biçimde zehirli hale geliyor. Herkes ırkçılığı reddettiğinde, ırkçılığın kurbanları, onlara karşı mücadele etmek için ırkçı olarak isimlendiriliyor.

Demokrasinin gaspı: İngiltere’deki kargaşayla, reyting kuruluşları ve mali piyasalara tarafından dayatılan kemer sıkma önlemleri sonucunda yurttaş refahının tahrip olması arasındaki ortak nokta nedir? Her ikisi de demokratik düzeni, kuşkulu sonucu olan bir gerilim testine maruz bırakır. Ayaklanan gençler suçludurlar, fakat biz burada Başbakan David Cameron’un dediği gibi “saf ve yalın bir suçlulukla” yüz yüze değiliz. Bankaları kurtarmak için kaynak bulan, ancak adına yakışır bir gelecekle karşı karşıya olmayan gençleri; mevcut işsizlik artışı ile artık anlamsız hale gelebilecek ve giderek pahalı hale gelen eğitime dair kâbusa saplanıp kalan gençleri kurtarmak için bu kaynağı bulamayan toplumsal ve siyasi bir modelin şiddetli ve politik ifşasıyla yüzleşiyoruz. Bunlar, toplum yararına karşı kamu politikalarının, öfke, kursalsızlık ve başkaldırı için eğitim kamplarına dönüştürdüğü mahallelerde mahvolmuş gençler.

Neo-liberal amentü ve şehirli isyancılar arasında korkunç bir simetri var. Toplumsal kayıtsızlık, kibir, harcamanın adaletsiz bölüşümü; kaos, şiddet ve korkunun tohumunu atıyor. Bu durumdan gücenen tohumu atanlar, yarın, tohumunu attıkları şeyin bugün şehirlerimize sıklıkla uğrayan kaos, şiddet ve korkuyla bir ilgisi olmadığını ileri sürecekler. Gerçek düzensizlik iktidarda ve yakında siyasi iktidarı yeniden düzene sokacak güçleri olmayanlarca bununla rekabet edilecek.

Boaventura de Sousa Santos: Portekiz Coimbra Üniversitesi İktisat Fakültesi Profesörü.

http://www.zcommunications.org/the-chaos-of-order-by-boaventura-de-sousa-santos adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler