Content feed Comments Feed

"Sosyal Adalet ve Şehir", "Umut Mekanları" ve "Yeni Emperyalizm" gibi kitapların da yazarı olan Marksist akademisyen-düşünür David Harvey, Mark Fischer ile günümüz ekonomik krizi, krizin geleceği ve bugün devrimci hareketlerin izlemesi gereken yola dair bir söyleşi gerçekleştirdi. Marksizm'e yönelik ilginin şu günlerde arttığını belirten ve "kendiliğinden" hareketlerin önemine vurgu yapan Harvey, krizin olası yeni merkezi olarak da Çin'i işaret ediyor:


- Hem Marksist olan, hem Marksist olmayan bakış açısına sahip olan birçok yorumcu şu anki krizi öngörmüştü. Ancak bu noktada sizi şaşırtan nitelikler var mı?

Krizin kendisini sunuşuna dair beni şaşırtan bir şey, insanların krize aşırı dar görüşlü olarak bakması. Sadece kendi arka bahçelerinde oluyormuş gibi görüldü -ve hatta kendi bahçelerinin sadece bazı kısımlarında .

ABD'de bazıları krizin bittiğini söylüyor, çünkü borsa dirildi. Bu durumun nedeni, bir sınıfın krizin tanımlanmasındaki saptırmasında saklı. Bu, sermayenin başarılı olduğu anlamına geliyor. Ancak örneğin peki ya işsizlik ve eksik istihdam? -Amerika nüfusunun yaklaşık beşte birini etkileyen müsibet.

Eee, krizin sona ermesine dair düşünce nereden geliyor? Bunun en ufak bir geçerliliğinin olması şaşırtıcı. Bu durum, ekonomi basınının borsadaki bir yükselişi krizin bitmesi ile eşdeğer tuttuğunda buna gerçekten inanması gibi. Doğrusunu isterseniz, kriz aslında yayılıyor ve derinleşiyor. Bu nedenle beni şaşırtan şey bu krizin niteliğinin açık ve netliği ve -çelişkili bir biçimde- insanların kriz burunlarının dibine geldiğinde dahi ne olduğunu ve neden olduğunu kavramak konusundaki acizliği.

- Krizlerin kaynaklarını çoklu çelişkilerde, sermayenin faaliyetinin yabancılaşan bir sosyal yapı olarak kendi kendini çeşitli biçimlerde sınırlandırmalarında görme eğilimindesiniz. Mevcut krizin almış olduğu şekille bunun doğruluğunun kanıtlandığını düşünüyor musunuz?

Analiz çalışmalarım bu doğrultuda, aynı şekilde sermaye krizi coğrafi olarak yakınındakilere kaydırıyor, böylece kriz bir görünümden diğer görünüme taşınıyor. Gelişiminin bir evresinde, kriz kârın azalması gibi görünebilir, çünkü sermaye görece olarak emekten zayıftır.

Şimdi aklı başında olan hiç kimse günümüz krizini emeğin çok fazla güçlü olduğu fikrine bağlamayacaktır. 70'lerdekinin aksine, şu sıralar açgözlü birliklerin bu suçlamayı yaptığını duymadım. O zaman, krizin gerçekten emek piyasasında ve işçilerin kontrolünde olduğunu söyleyebilirdiniz.

O gün bugündür, üretimin bazı aşamalarının ülke dışına taşınması ve teknolojik değişimler yoluyla işçi sınıfının kitlesel olarak terbiye edilmesinden bıktık. Bu "barışçıl" süreç işlemeseydi, Margaret Thatcher, Ronald Reagan ve general Pinochet gibi insanlar bunu şiddetle yapmayı "keşfedecekti".

Emeği terbiye edebilirsiniz, ama bu efektif talepte açık yaratır. Sonra ortaya çıkan soru, ücretler yükselmezken ürünlerinizi nasıl satacaksınız sorusudur. Tercih edilen yanıt herkese kredi kartı vermekti. Böylece borç ekonomisi yaratılmıştır, hane halkı giderek daha fazla borçlu hale gelir. Ancak bu süreci yönetmek için, borcu idare etmeye başlayacak finansal kuruluşlara ihtiyaç duyarsınız. Bu nedenle şu anda mali güç sorununun perde arkasında etkili bir talep problemi mevcut.

Bu sebeple bu kez krizin tezahürü farklı. Benim savım her zaman, krizi "tek kurşun teorisi" (Kennedy suikastine hem Kennedy'nin, hem de vali John Connally'nin tek silahtan çıkan tek bir kurşunla vurulduğuna dair teori, ç.n.) ile inceleyeyeceğiniz. Her zaman onun dinamik gelişimine bakmalısınız, bir alandaki görünümünden bir diğerine hareketine. Bir uğrakta, düşük tüketim sorunu gibi görünebilir (halihazırda tartışma ciddi bir problem olarak düşündüğüm düşük tüketime dair). Devam ediyor ve kendisini bir kâr azalması sorunu olarak sunuyor. Daha sonra, düşen kâr oranı olarak beliriyor (kârlar, etkin talep olmamasının da aralarında olduğu binbir türlü gerekçeyle düşebilse de, alışılagelmiş Marksist teoride kısıtlı, teknik bir anlamı olan). Kriz mefhumunu, sistemin her tarafına yayılmış olarak görüyorum.

Bu bağlamda, Marx'ın sınırlar ve engellerden bahsettiği Grundrisse'de kullandığı bazı ifadelerle epey ilgileniyorum. Akıl almaz derecede dinamik bir sistem olarak sermaye, gelişimi önündeki sınırlara tahammül edemez. Bu sınırları aştığı ve alt ettiği engellere dönüştürür.

Kriz teorisinin, hareketli (seyyar) kriz biçimi fikri etrafından yeniden yazılması gerektiğini düşünüyorum. Ben buna, hareketli şölene karşıt olarak hareketli kıtlık diyorum. Bir dakikada bu kredi kıtlığı iken, bir sonraki dakikada emek piyasasasında kıtlıktır. Bu, hammadde kıtlığı da olabilir, bu nedenle teknolojik değişimle aşılması gereken doğa tarafından dayatılan bir sınır da olabilir. Söz konusu durumu tarihsel olarak birçok kez gördük.

Benim kriz teorim bu hareketle çok fazla ilgili -Sermayenin Gizemi kitabımda, bunu çok daha fazla belirginleştirdim ve umuyorum ki geniş okuyucu kitlesi için oldukça anlaşılır hale getirdim. Amacım, bir hayli karmaşık kitaplardan çevremizde ne olup bittiğini açıklığa kavuşturacak ve krizlerin ortaya çıkacağı çeşitli biçimleri gösterecek ana fikirleri basit bir yolla su yüzüne çıkarmaktı.

Kesinlikle söyleyebileceğimiz şey krizin sistemin kendine özgü hastalığı olduğu. Bu krizin, kapitalizmi topyekün başımızdan atmadığımız sürece bir bakıma bir sonrakine zemin hazırladığını açığa çıkaracağız. Düşündüğüm, hepimizin diriltmesi gereken bir tasarım -uzak değil, yakın gelecek için.

- Bunun zaman çizelgesi, sizin kapitalizmin hangi aşamada olduğunu düşündüğünüze bağlı. Kapitalizmin, üretici güçleri, dünya piyasasını ve küresel bir işçi sınıfını geliştirmek konusunda hâlâ ilerici görevi var mı, yoksa yolun sonunda mı?

Kapitalizmin sonundan veya son aşamalarından bahsetmenin her zaman için kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum. Sermaye çok akışkan ve yaratıcı bir sistemdir. Tarihte, daimi olarak devrimci güç olmuştur. Dolayısı ile kapitalizme içkin olan devrimci dönüşümler hâlâ dünyayı kökten farklı yöntemlerle yeniden şekillendirmeye muktedir. Bunlar, sizin veya benim memnuniyetle karşılayacağımız ya da üzerinde yaşamayı isteyeceğimiz bir dünyayı yaratacak yöntemler olmayabilir.

Bu takdirde, kapitalizm uzun süren bir tarihsel süreçte ayakta kalabilir mi? Cevap: evet, kalabilir, ancak ne pahasına?

Örneğin, büyüme hatrına büyümenin giderek daha büyük bir problem haline geldiğini düşünüyorum. Sermaye, her zaman daha çok değerle neticelendirmeniz gerektiği anlamına gelen artı değer üretimi ile ilgilidir. Daha fazla değer, sistem tarafından kolaylıkla soğrulmak yerine, dolaşımda olmalı. Kapitalizm, büyümenin toplumsal, siyasi ve çevresel bedeline bakılmaksızın iyi ve kaçınılmaz biçimde gerekli olduğunu otomatik olarak düşündürecek kadar çok hegemonik -ekonomik ve kültürel olarak- olagelmiştir. Büyümemiz sıfır olduğunda doğası gereği krizdeyizdir: herkes panikler ve onu yeniden başlatmaya öncelik verir. İnsanların bahsettiği istenilen en küçük büyüme oranı yüzde 3. Tarihsel olarak 1750'den veya o civardaki yıllardan beri, sermaye ortalama olarak yıllık yüzde 2.25 civarında büyümüş. Bunun için göz önüne aldığımız yıllık bileşik büyüme oranı yüzde 3. Bunun, kârlı yatırım fırsatları açısından ne anlama geldiğini kendinize sorun.

1970'te ürün ve hizmetlerin toplam hacmi göz önüne alındığında, bu her yıl muhtemel 0.4 trilyon dolarlık yeni yatırım fırsatları bulmak zorunda olduğunuz anlamına gelirdi. Şimdi bu 1.5 trilyon dolar tutacak. 2030 yılı için yıllık 3 trilyon dolar yeni yatırım fırsatından söz ediyoruz. Bu üretim fazlaları için kârlı pazarlar bulma olasılığının giderek azalmaya başlıyor göründüğü bir yere hapsolmuş durumdayız.

1970'lerden beri, sermaye sonuç olarak zorluklarla karşılaşmıştır. Aslında, insanların ihtiyaç duyduğu gerçek şeyleri yapmak üzere yatırımda bulunmamış, varlık, mülk veya borsalara yatırım yapmıştır. Böyle borsalar garip bir Ponzi (Ponzi Schme: Kısacası, bir nevi saadet zinciri, ç.n.) karakterine sahiptir. Birileri borsaya yatırım yaparak topu yuvarlamaya başlar. Hisse değeri yükseldikçe yükselir, bu nedenle insanlar "Bu, para kazanmak için iyi bir yol -Tekrar yatırım yapacağım" diye düşünür ve borsa daha da yükselir. Aynı kırılgan süreç, emlak piyasasının da gerçeğidir.

Bir varlık piyasası, maddi mallar piyasasının olduğu şekilde şeffaf değildir, diyelim ki otomobiller, çok farklı bir karaktere sahiptirler. Böyle piyasalara çok daha fazla sermaye yatırılır, sonuçta bu varlık balonlarına sahip oluruz. Elektroniğe dayanan yeni 1990'lar ekonomisi çakıldığında, çok zenginler sanat piyasalarına ve buna benzer şeylere girerken insanlar emlak piyasasına girdi. Ekonomi, insanlar için işlevli olan gerçek şeyler yapmak konusunda çok daha az örgütlüdür. Bu, daha fazla bir biçimde gerçekte başka hiçbir şey yapmaksızın, para yaratacak yatırım planlarıyla ilgilidir.

Benim özen gösterdiğim nokta, kapitalizmin tarihinde yüzde 3'lük bileşik büyümenin belirsiz süreyle sürdürülmesinin giderek daha az olanaklı olduğu bir dönüm noktası olarak adlandırdığım şey. Bu, tarihi bir tercihle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor. Kapitalizmi başımızdan atmak üzere örgütlenebiliriz veya kapitalizm zirve yapan, kabaran ve patlayan yeni, daima soyut aktif piyasaları bulmayı sürdürebilir. Bugün bahsettikleri önemli şey karbon piyasası. Vadeli hava işlemlerine yatırım yapabilirsiniz. Olağanüstü, hayali ve kurgusal yatırımlar dünyasında yaşıyoruz.

İnsanlar açlık çekerken ya da günde iki dolarla yaşamaya çalışırken, başkaları söz konusu kurgusal yatırım pazarlarında ticaret yaparak inanılmaz miktarlarda paralar kazanıyor. Sadece geçen yıl, beş yatırım fonu yöneticisinin her birinin geliri bir yıl için 3 milyar dolar oldu. Tüm bunlar olurken, Haiti'de buna eşlik eden depremden önce bile tarihteki en korkunç yoksulluğa doğru hızla geriliyordunuz. Ne biçim bir dünyada yaşadığımızı sorgulamalısınız.

Bu nedenle, evet, sermaye tutunabilir, kendini koruyabilir ve hatta geliştirebilir -aslında kriz aracılığıyla ziyadesiyle zenginleşiyorlar. Bununla birlikte, belli bir noktada insanlar gitgide artan sınıfsal kutuplaşmayı göz önüne alacaklar, "artık yeter" diyecekler ve buna dair bir şeyler yapacaklar.

- Yakın vadeden orta vadeye kadar yeni bir çöküşten korunmak üzere yeterince sermaye çıkarılmış durumda mı?

Bunu söylemek çok zor. Sermaye, krizlerde geziniyor dediğimde bu, bir dahakinde nereye gideceğini görebildiğimiz anlamına gelmiyor. Yunanistan patlak verdiğinde ve büyük bir sorun haline geldiğinde biraz şaşırdım. Ancak bu, bir dereceye kadar bankacılık sektörünün ve finansal kuruluşların sağlamlaştırıldığını belli etti. Söz konusu unsurlar, onlara mali destek veren devlet gücüyle sağlamlaştırıldı. Böylece kriz bankalardan devlet borcuna kaydı. Şimdi bunu Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda'da görüyoruz. Ve dış borcun çok da uzak olmayan bir gelecekte İngiltere için de sınav konusu olacağını düşünüyorum.

ABD'nin devlet borcu sorgulanacak. ABD ile ilgili gerçekten enterasan olan şeylerden biri şu ki, ülkedeki borçların hepsini -federal, devlet, şirket ve birey borçları- üst üste koysaydık, bunun yüzde 40'ını mortgage piyasası oluşturacaktı. Krizin buraya odaklanmış olmasının nedeni de bu.

Krizin bir dahaki sefere nereye gideceğini bilmiyorum, ancak gerçekten endişelendiğim yerlerden biri Çin. Bu ülke konusunda uzman değilim, ama hakkında duyduğum her şey -geçen yıl Şangay'da emlak fiyatlarının ikiye katlanması gibi- sorunların mayalandığı belirtisi gösteriyor. Ülkede devam eden bir emlak artışı var; ABD'deki gibi ve son on yıl boyunca İngiltere'de olduğu gibi.

Krizi bertaraf etme yöntemlerinden biri, kentleşmeye yapılan büyük çapta yatırımlar. Bunların bazıları sağlam altyapı yatırımları -yüksek hızlı tren, yeni otoyol sistemi, bayındırlık işleri ve buna benzer şeyler. Geri kalan kısmı arazi iyileştirmesi. Çin, yüzde 10'luk büyümeyle gürlüyor ve herkes Çin'in krizden sebeplendiğini söylüyor. Ancak aslına bakarsanız izlediği yol bana göre çok tehlikeli görünüyor. Çin'de gerçek bir masraf kısma görürsem hiçbir şekilde şaşırmayacağım -özellikle ABD mübadele ilişkisinde ısrar ederse ve böylece piyasaya dengesizlik getirirse. Bu nedenle Doğu Asya'da ne olup bittiğini dikkatle izleyeceğim. Orası, krizin bir başka basamağının başlayabileceği bir yer -kapitalizmin şimdilik toparlanıyor göründüğü yerin ta kendisi.

- Solun krize karşı tepkisiyle cesaretleniyor musunuz?

Solu bazen çok muhafazakar buluyorum. Krizi yorumlayışındaki çözümsel çerçevede bazı gerçek problemler var. "Gizem"in (yeni kitabı Sermayenin Gizemi'ne göndermede bulunuyor, ç.n.) amaçlarından biri, bir alternatif için çabalamak ve bunu tasarlamak.

Burada irdelenecek teorik bir problem var ve buna dair umut veren bazı girişimler görüyorum. Fakat ortada yaygın tepki ve kitle tepkisini neyin üzerine inşa edebileceğimiz sorunu var. Bakacağım tarihsel örnek 1929 ABD'si ve borsanın çöküşü. Toplumsal hareketler, 1933'e dek gerçekten hareketlenmedi. Krize verilen ilk tepki, olduğu yerde beklemek ve gitmesini ummak oluyor. Ama 1933'te Roosevelt bir şeyler yapmak zorundaydı. İstesin ya da istemesin, harekete geçmeliydi, çünkü çok düzenli sol güçler tarafından sıkıştırılıyordu. Sol, patlamayı bekleyen bir barut fıçısıydı. Bu sürecin ilk aşamalarındayız.

Sistemin meşruiyeti, düzlüğe çıktığımıza dair hikâyelerce destekleniyor: çünkü borsa kurtarılmış, en kötüsü atlatılmış durumda. Kriz vurduğu zaman, insanların ellerindeki tutmaya çalışmasının neredeyse kaçınılmaz olduğunu söylüyorum. Sadece, insanlar ellerindekini daha fazla tutamayacaklarına ikna olduklarında yükselen bir politik hareket görürsünüz. Bunun bazı yerlerde başladığını görüyorum. Olasılığı çok heyecan verici, ancak bu Marksistlerin heyecan verici olayın ne olduğunu açık biçimde ifade etmelerine ve uğruna savaşılmasında kullanılması gereken enerjiye bağlı.

- Bu işaretler, aktör sorununu ortaya çıkarıyor. Günümüz dünyasında bu hâlâ işçi sınıfı mı? Sonuç olarak 1930'lar ABD'sinde "toplumsal hareketler"den bahsediyorsunuz, ancak bunun merkezinde sınıfın emsalsiz rolünü vurgulayan Komünist Parti vardı.

Aktör sorunu yeninden düşünülmeli. Birçok Marksist düşünüşte, işçi sınıfının aktör olarak yaygın betimlenmesinden hiçbir zaman mutlu olmadım -özellikle işçi sınıfı, fabrika çalışanları ile sınırlandığında. Bana göre, tren yollarını, şehirleri ve benzerlerini yapan bütün insanları bünyenizde barındırmalısınız. Bu sadece eşyaların üretimi ile ilgili değil: aynı zamanda mekânların üretimiyle ilgili.

Ben her zaman, Marksist düşünüşte proletaryayı kuşatan yaygın atmosferin çok dar olduğunu düşünmüşümdür. Bunun çok daha geniş, her şeyde ve her yerde çalışan bütün insanlar için çok daha kapsayıcı olmasını istemişimdir -bunların bazılarının örgütlenmesi diğerlerine göre daha kolaydır. Bana göre bu ilk basamak olarak çok önemli, ancak ikincisi bunun sadece işyerinde sömürülmeye dair olmadığı.

Komünist Manifesto'da Marx ve Engels, insanların yaşam alanlarında mülk sahipleri ve satıcılar tarafından sömürülmesinden bahseder. Bu nedenle sömürünün bu "ikinci basamağı"nı hesaba katmalıyız, ancak bunun ötesinde ilkel birikimin devamlılığı da var -veya benim mülksüzleştirme yoluyla birikim şeklinde adlandırmayı sevdiğim şey. Bu artık ilkel değil: süregidiyor. Sermayenin neyle ilgili olduğunun önemli bir parçası: emeklilik hakkını kaybeden insanlar, topraklarından zorla çıkarılan insanlar.

Son 30 ya da 40 yıl boyunca, köylü toplulukların kalıntıları üzerine çok büyük taarruz olmuştur ve buna Brezilya'daki Topraksız Köylü Hareketi gibi hareketlerle, bunların çok enerjik, çok Leninist türden örgütleriyle olağanüstü bir yanıt vermek zorundaydınız.

Bu nedenle bizim üzerine düşünmemiz gereken bu çok daha geniş işgücünü bir araya getirmektir. Söz gelimi, bankacılıkta istihdam edilen işgücüne ne dersiniz? En güçlü sendikaların bazıları şu anda tabii ki devlet memuru sendikaları. Böyle olunca, tüm bunları daha geniş bir aktörün parçası olarak nasıl düşünürüz?

Ayrıca siyasetçiler var. Geleneksel siyasi partilere sahipsiniz, ancak bunlara olan güven yıllar içerisinde azaldı. Bu güveni yeniden canlandırmak için çabalamayı isteyebiliriz, fakat an itibariyle öncü görevi üstlenecek ve düzlüğe çıkmamıza öncülük edecek durumda olmadıkları gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Daha genel bir ayaklanmanın veya çözümün parçası olabilirler, ancak ben onları bunun tam ortasında yer alacak olarak görmüyorum.

Ayrıca sivil toplum örgütleriniz var. Ben bu örgütlere çok şüpheci yaklaşıyorum. Bir şeylerin meydana gelebileceği alanlar yaratabilirler, ancak sivil toplum örgütleri tarafından devrim mi? Bunu unutun. Çoğunun gündeminde insanları kapitalizme entegre etmek için çabalamak olan bağışçılarına fazlasıyla rehin olmuş durumdalar.

Sözümona, dünyadaki yoksulluk sorununu çözeceğimizde en önemli yöntemlerden olacak mikro-finans (mikro-finans, küçük ölçekli yatırımcılara düşük faizli krediler de verilmesini içeren bir sermaye-birey ilişkilenmesi biçimidir. Ağırlıklı olarak bütün toplumsal kesimleri kapitalist üretim ilişkileri alanına dahil etmeyi amaçlar, kapitalist kalkınmacılık politikalarını besler; ç.n.) gibi bir şeyi ele alalım. Ancak bu, gerçekte dünyanın en yoksul insanlarından zenginliği emen Washington kuruluşlarınca düzenlenmiş devasa, sömürücü bir sanayiden ibaret. Finans kuruluşları, geri dönüş oranlarını yüzde 30-40 dolaylarında gösteriyor, bazı durumlarda mikro-finansta söz konusu çok çok yoksul insanlar soyup soğana çevrilerek bu oran yüzde 100 yapılıyor. Onları eleştirdiğinizde ise, "Pekala, bu yüzde 1000 faizle borçlandıran yerel tefecilerinkinden iyi" diyorlar.

Düşük gelirlilere yüksek faizli kredi vermek de çok iyi bir örnekti: bu, serveti nispeten düşük gelirli kitlelerden çıkarıyordu. Kriz vurmadan önce bile, ABD'deki Afro-Amerikan topluluk talancı yüksek faiz uygulamaları vasıtasıyla 30-40 milyar dolarlık mülk kaybetmişti. Bu nedenle "aktör" üzerine düşündüğümüz zaman, mülksüzleştirme yoluyla birikim yapmayı da hesaba katmalıyız. Bu durum, kapitalizme karşı çalışma koşulları nedeniyle değil, mülklerini sermayeye kaptırmalarından dolayı öfkeli olan çok memnuniyetsiz dev bir kitle yaratmış durumda.

Ben, gerçekten ümüğü sıkılacak olanlarla nasıl ittifak kurabileceğimizi soruyorum. Bana göre şu anda aktör bir soru işareti -Buna dair net bir teorim yok. Aktörün, proletarya devriminin geleneksel tasarımından daha geniş ve büyük olması gerektiğini düşünüyorum. Bu, gerçekten üzerine düşünmemiz ve çalışmamız gereken şeylerden biri.

Bir şeyler oluyor. Son tahlilde, elinizde geniş bir anketiniz olsaydı ve dünya üzerindeki herkese "Kapitalizmin işleyiş tarzıyla mutlu musunuz" diye sorsaydınız, ezici çoğunluğun "hayır" diyeceğini göreceğinizi düşünüyorum. Bu nedenle "Bununla ilgili bir şeyler yapalım" diyeceksiniz. Bu, sizin bunu yapabileceğinize dair benim fantezim. Herkes, "Evet, buna dair ne yapıyoruz?" diyecek. Bu durumda, aktöre dair soru toplumsal hareketler vasıtasıyla kendi kendisini çözecek.

Tarihsel olarak, güncel hareketlere baktığınızda bunların proletaryanın geleneksel tasarımından çok daha geniş olduğunu göreceksiniz. İkinci İmparatorluk (Fransa'da İkinci Cumhuriyet ile Üçüncü Cumhuriyet arasında yer alan Charles Louis Napoleon yönetimindeki dönem; ç.n.), Paris ve Paris Komünü'ne dair birçok çalışmam var. Komün'de onaylanan ilk iki kanunu her zaman ilginç bulurum. Biri işçi sorunu -fırınlarda gece çalışmaya dair- (18 Mart 1871'de başlayan komün günlerinin ardından, 20 Nisan 1871'de fırınlarda gece çalışması ortadan kaldırılmıştı; ç.n.), diğeri yaşam alanı sorununa dair: kiraların ödenmemesi.

Paris Komünü'ne katılanlara bakarsanız, katılımcılar yalnız endüstriyel işçi sınıfından çok daha geniştir. Komün'de tam olarak bahsini ettiğim kişilerle, hoşnutsuz ve yabancılaştırılmış orta sınıfla -ressam Gustave Courbet ve benzerleri- birlikte çok sayıda taş ustası vardır. Herhangi bir devrimci harekete bakarsanız, bu hareketler genellikle herhangi bir şekilde bir araya gelen bireylerin karışımıdır. Hareketin mevcut örgüt biçiminde, daha sonra hareketi zapteden ve yönlendiren siyasi parti biçiminde olup olmaması gerektiği konusunda büyük bir mesele var.

Örneğin 1968'de Fransa'da Komünist Parti'nin, devrimci hareketin ilerlemesine yardım etmek yerine onu geride tuttuğunu düşünüyorum. Cevabın, bir siyasi parti oluşturulması gerektiği olduğunu söyleyemem. Bir siyasi partinin doğru şeyleri, doğru yöntemlerle yapması ve devrimi gerçekleştirmesi gerekecek. Ancak siyasi partiler tarihine bakarsanız, durum her zaman bu olmamış. Daha kendiliğinden bir devrim teorisiyle gidersek belki daha iyi durumda olacağımız konusunda fikir değiştirdim, Henri Lefebvre'in bahsettiği türden bir şey gibi. Bu türden bir ayaklanma, bir siyasi parti tarafından örgütlenmeyen Paris Komünü'nün de dahil olduğu çok kereler iş görmüştür.

Sorunu çözmeye dair derli toplu bir formülümün olmasını arzuluyorum ama yok. Bu noktada, tarihteki somut örneklere bakmanız gerektiğini düşünüyorum. Bolivya'daki devrimci hareket, çok belirli özelliklere sahiptir, etnik grup aktivizmine/eylemciliğine çok fazla dayalıdır. İsveç'teki birinin bir miktar baskıcı ve çirkin bulabileceğini düşündüğüm belirli değerleri de bünyesinde bulundurur. Bu şekillenimler boyunca dünyada nasıl bir çeşit ittifağa gireceğiniz üzerine düşünmeye mecbursunuz -dolayısı ile Bolivarcı hareket diyelim ki Almanya'dan Die Linke ile, Nepal'deki ve Hindistan'ın kuzeydoğusundaki Maoistlerle birleşebilir. Tüm bunları nasıl bir araya getirebillirsiniz? Bu noktada yine üzerine çok fazla düşünme ve değerlendirme gerektiren bir şey var.

- Kulağa çok demokratik gelmesine rağmen kendiliğindenliğin tehlikesi, bunun demokrasinin başlıca görünüşlerinden olan hesap verme zorunluluğundan yoksun olabilmesi. Kitabınızda, gelecekteki toplumun artı değer üzerinde toplumsal kontrolü olan bir demokratik görünüş tanımından bahsediyorsunuz. Ancak bu çoğunluk kararlarını, karara demokratik tartışma vasıtasıyla ulaşmayı beraberinde getiriyor. Bu, kurumsal yapılar olmaksızın ve tamamen ayaklanma sonrasının değil, günümüz demokrasi kültürüyle imkansız. Bugün ve burada, sermayenin bizi yönetme hakkına dair radikal saldırılara başlamak için, bana sadece kendiliğindenlikten daha önemli şeylere ihtiyacımız varmış gibi görünüyor. Aslında bir parti...

Kitabımda (Sermayenin Gizemi kitabında; ç.n.) yapmaya gayret ettiğim şeylerden biri geçiş süreçlerinden bahsetmek. Kapitalizmden komünizme geçişte neyin gerekeceğini düşündüğümü anlatmak için Marx'ın feodalizmden kapitalizme geçişten söz etme yöntemini kullandım.

Benim için anlaşılır hale gelen şeylerden biri, aslında Marx'ın benim eş-devrim olarak adlandırdığım şeyin teorisine sahip olduğu. Benim bunu biçimlendirdiğim ve Marx'ın Kapital'de yazdığından temelini alan yöntem, yedi "uğrak" olduğunu söylüyor. Değişimin meydana gelmesi gereken yer olan teknolojik/örgütsel uğrak var; sürdürülemez ve değişmesi gereken hale gelen doğayla ilişki var; değişmesi gereken toplumsal ilişkiler var; değişmesi gereken üretim biçimleri ve emek süreçleri var; değişmesi gereken gündelik yaşam var; artık uygun olmayan ve değişmesi gereken dünyanın zihinsel kavrayışları var ve değişmesi gereken kurumsal düzenlemeler var.

Bunu, sermayenin gücünü yeni teknolojik yapılar üreterek sağlamlaştırma yönteminden bahseden Kapital'in 15. bölümündeki bir dipnottan elde ettim. Bu açıklamaya bakarsanız, Marx benim dillendirdiğim gibi, aslında bu uğrakların hiçbirinin tek başına ana tetikleyici olmadığını, en güçlü nedeni ortaya atıyor. Bunların hepsi, birlikte evriliyordu.

Bu nedenle benim devrim teorim, eş-devrimci hareketi tüm bu uğraklar boyunca düşünmeniz gerektiğini söyler. Teknoloji ve toplumsal ilişkileri aynı anda nasıl değiştiririz ve bu dönüşümler arasındaki ilişki nedir? İnsanlığın doğayla ilişkisi nedir ve bu ilişki diğer alanlarla birlikte nasıl evrilir? Toplumsal üretim süreçleri nasıl ilişkilendirilir?

Yapmaya koyulduğum şey, devrimin nasıl sadece bir politik hareket olmadığını göstermekti. Kapitalizmle ilgili inanılmaz şeylerden biri kapitalizmin sürekli devrimci olmasıdır. Yalnızca bu yedi unsur ve 1970'te İngiltere'de nasıl oluştukları hakkında düşünelim. O zamanlar teknolojiler nelerdi ve o zamandan beri nasıl değiştiler? Kimsenin cep telefonu yoktu, kimsenin dizüstü bilgisayarı yoktu -teknolojide dudak uçuklatıcı bir değişim oldu. Ancak bu değişimin toplumsal ilişikiler bakımından ne yaptığına bakın; bununla bağlantılı dair çok büyük değişimler ve sorunlar yaşandı. Doğayla ilişkilerimize ne yaptığına bakın. Şu halde çarpıcı kurumsal değişiklikler var -uluslararası bankalar gibi yeni kuruluşların doğuşu. Bu unsurların bütün biçimleri 1970'te tamamen farklı görünüyordu.

Kapitalizm, bu türden unsurları durmaksızın değiştiriyor. 1930 ile 1970'i karşılaştırırsanız göreceğiniz şey sürekli olarak kapitalizmin içinde ilerleyen bir eş-devrimci harekettir. Benim savım, bir devrimci hareketin farklı unsurlar arasındaki karşıtlıkları ve gerilimleri görmesi ve bunları kullanması gerektiği olacaktır. Bazen, bana neredeyse kendiliğinden hareketlerde barikatlara saldırmak kadar önemli gelen sessiz devrimleriniz -Gramsci'nin "pasif devrimler" diye bahsettiği- olabilir. Ancak bunlar çok fazla sabır ister ve özel yeteneklere ihtiyaç duyarsınız. Benim özel yeteneğim, insanların dünyayı zihinsel kavrayışlarını değiştirmeye çabalamak, fakat bunun her şeyi kökten değiştirmek olmayacağını çok iyi biliyorum.

Devrimci hareket çok önemlidir. Marx, feodalizmden kapitalizme geçişten bahsetmiştir -bu, hayli zaman almıştır; orada burada savaşlar kazanılmış ve kaybedilmiştir. Ancak soru, savaşı kimin kazandığıydı. Eninde sonunda kapitalistler. Kapitalistler, yeni kurumsal düzenlemeler oluşturarak devleti ele geçirdi ve dönüştürdü; yeni teknolojiler bularak toplumsal ilişkileri ve gündelik hayatı değiştirdi. Bu nedenle, kendilerini aynı zamanda diğerleri ile ittifak içerisinde gören kendini adamış bireylere ihtiyaç duyan uzun vadeli bir devrim üzerine düşünüyorum. Doğayla ilişkilere dair kaygı duyan insanların, toplumsal ilişkilere dair kaygıları olan insanlarla ittifak içinde olması gerekir.

Devrim anı, hükümetin devrimci değişim anı, sadece bu süreçte başarılı olabilecek veya olamayacak bir uğraktır. Birçok bakımdan devrimci dönüşüm sorunu -1917 ile ilişkili olan birini de içeren- devrimci değişime ve devrimci hareketin devingenliği nasıl sürdüreceğine dair gerçek bir teori olmamasıydı ve bana göre en önemli şey de bu.

- Marksizm'e yönelik bir ilgi artışı görüyor musunuz?

Kendi dersim için Marx'ın Kapital'ini web sayfasına koyduğumda çok şaşırdım: bir milyona yakın giriş oldu ve her tarafta başka biçimlerde yeniden çoğaltılıyor. Bu nedenle kendi adıma yanıtım, herkesin Marksizm'in öldüğünü ilan ettiği ve benim yedi tane sıkılmış öğrencinin bulunduğu-ki bunlar gidecek başka sınıf bulamayan insanlar- bir sınıfa ders verdiğim 1990'ların başındaki durumdan kat kat fazla ilgi olduğu.

Ancak şimdi büyük bir başarıyla geri döndü ve büyük ihtimalle dünyaya dair farklı biçimde düşünmeye başlayacak olan gelecek nesiller için temel sunacak.



http://londonbookclub.co.uk/?p=823 adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Ülke farklı, zihniyet aynı

26 Ekim 2010 Salı

Hindistan'ın Keşmir bölgesinde devam eden işgal ve savaşın sona ermesi çağrısı yapan yazar Arundhati Roy, Keşmir'in kendi kaderini tayin hakkını savunan 26 politik yapının oluşturduğu Hurriyat isimli cephenin lideri Syed Ali Shah Geelani ile birlikte katıldıkları "Keşmir nereye? Özgürlük mü, esaret mi? başlıklı panelde yaptığı konuşmada "nefret söylemi"nde bulunduğu gerekçesiyle Delhi polisi tarafından gözaltına alınma riski altında. Hindistan Adalet Bakanı Veerappa Moily de, "kimsenin halkın vatanperver hassasiyetlerine uymamazlık edemeyeceğini" belirterek Roy'u hedef gösterenler arasında. Roy, bundan birkaç ay önce de Maoist (CPI-Maoist) gerillaları desteklemek ile itham edilmişti. Hedef gösterilmesinin ardından Roy tarafından yapılan açıklama ise şu şekilde:



"Bu yazıyı Srinagar, Keşmir'den yazıyorum. Bu sabah gazetelerde, Keşmir'de düzenlenen son halk toplantılarında söylediklerimden dolayı "isyana teşvik" suçlamasıyla gözaltına alınabileceğim belirtiliyor. Ben, burada milyonlarca insanın her gün söylediği şeyleri söyledim. Diğer yorumcular gibi ben de yıllardır ne yazdıysam ve ne söylediysem onu söyledim. Konuşmalarımın dökümlerini okumakla ilgilenen herkes, bu konuşmaların özünde adalet çağrısı olduğunu görecektir. Ben, dünyadaki en acımasız askeri işgallerden biri altında yaşayan Keşmir halkı için adalete dair bir konuşma yaptı; anayurtlarından sürülme trajedisini sonuna kadar yaşayan Keşmirli Panditler için, ziyaret ettiğim mezarları köyleri Cuddalore'deki çöp yığınları içinde olan Keşmir'de öldürülmüş Dalit (Hindistan'da kast sisteminin en altında yer alan grup, ç.n.) askerler için, bu işgain bedelini maddi bakımdan ödeyen ve şimdi polis devleti haline gelen şeyin dehşetiyle yaşamayı öğrenen Hintli yoksullar için.

Bedenleri geçen yıl evlerinin yanındaki akarsu kıyısında bulunan ve katilleri hâlâ adalet önüne çıkarılmayan Asiya ve Nilofer adlı iki kadının vahşice tecavüz edilip öldürülmesine teğki olarak düzenlene protestolarla 47 gün boyunca bloke edilen Güney Keşmir'deki sevimli Shopian kentine seyahat ettim. Nilofer'in eşi ve Asiaya'nın erkek kardeşi olan Shakeel ile buluştum. Bir gün Hindistan'dan adalet alacaklarına olan iançlarını kaybetmiş olan ve artık tek umutlarının özgürlük olduğuna inanan, keder ve öfkeden deliye dönmüş insan çemberinin ortasında oturduk. Taşları adeta gözleriyle atan genç taş atıcılarla (bir nevi taş atan çocuklar, ç.n.) karşılaştım. Anantnag bölgesindeki üç arkadaşının,üç gencin nasıl da gözaltına alınarak tırnaklarının taş atmalarını cezası olarak çekldiğini anlatan bir gençle seyahat ettim.

Bazıları gazetelerde beni Hindistan'ın bölünmesini isteyerek "nefret söylemi"nde bulunmakla itham ediyordu. Aksine, söylediklerim sevgi ve gururdan geliyor. İnsanların öldürülmesini, tecavüze uğramamasını, hapsedilmemesini veya Hintli olduklarını söylemeye zorlamak için tırnaklarının sökülmemesini istemekten geliyor. Daha adil bir toplum için mücadele eden bir toplumda yaşamayı istemekten geliyor. Yazarlarının fikirlerini dillendirmelerini engellemek zorunda olan devlete acıyın. Toplumsal katiller, soykırımcılar, şirket düzenbazları, vurguncular, tecavüzcüler ve yoksulların en yoksullarını haraca bağlayanlar özgürce dolaşırken adalet isteyenleri hapsetmeye ihtiyaç duyan devlete acıyın."

Roy'un nefret söyleminde bulunduğu suçlamasına gerekçe olarak gösterilen konuşmaya ait video kaydını iki parça halinde aşağıda bulabilirsiniz:







http://mrzine.monthlyreview.org/2010/roy261010.html adresinde yayımlanan açıklamadan yararlanılmıştır.

İçinde bulunduğumuz on yılın yarısından fazlası boyunca, Latin Amerika borsaları hızla büyüdü. Denizaşırı yatırımcılar, yatırımlarının semeresini aldılar ve kâr payı, kâr ve faiz ödemeleri şeklinde milyarları ülkelerine gönderdiler. Çokuluslu şirketler, engelsiz biçimde ve "teknoloji transferi" ve çevresel kısıtlamaya dair yerel çevrelerden neredeyse hiçbir talep olmaksızın madenciliğe, tarım endüstrisine, bunlarla ilişkili sektörlere doluştular. Latin Amerika yönetimleri, yabancı yatırımcıların kârlarını ülkelerine göndermek üzere için değeri yüksek para birimlerine sınırsız erişime sahip oldukları teminatını vermek amacıyla eşi benzeri görülmemiş döviz rezervi biriktirdi. On yılımız, radikal toplumsal hareketlerin politik ve toplumsal demobilizasyonuna, seferberliklerini benzersiz biçimde sona erdirmelerine şahit olmakta. Yönetimler, özel mülkiyet haklarına uzun dönemli garantilerin yanı sıra, yabancı ve yerli yatırımcılara politik ve toplumsal koruma sağlamakta.

Tek istisna olan Venezüella haricinde hiçbir yönetim, 1990'larda kendilerinden önceki neo-liberal yönetimler tarafından uygulamaya koyulan stratejik ekonomik sektörlerdeki geniş çaplı özelleştirmeleri eski haline döndürmedi. Gerçekten de, bereketli toprakların bir araya toplanması ve merkezileştirilmesi, politik gündemde toprak ve gelir yeniden dağıtımı iddiası olmaksızın devam etti. Denizaşırı ve ulusal bankacı ve yatırımcılar, ekonomideki hızlı büyümeyi kutlar ve daha da önemlisi bölgeye milyarlar yatırarak minnettarlıklarını gösterirken,solcu uzmanlar "yeniden dirilen sol" bulmak istiyor ve 21. yüzyıl sosyalizminin çeşitli biçimlerine dair yazılar yazıyorlar. Özellikle birçok önde gelen ve geniş çapta yayımlanan Avro-Amerikan ilericileri ve solcu entelektüelleri, takipçileri ve okuyucularına kötü biçimde yardım ediyorlar. "Jet uçuşu"na dayanan yorumlar, Latin Amerika'nın sola ve ulusal bağımsızlığa doğru yürüyüşüne dair coşkulu haberler vermekteler. Bu tür düşünüşler, herhangi bir deneyimsel, tarihsel, analitik veya istatistiki altyapıdan yoksun. Chomsky, Tarık Ali, Wallerstein gibi Rio Grande'nin ötesinde hiçbir zaman bir alan araştırması yürütmemiş ya da hatta günümüz Latin Amerika'sından milyarlar kazanan başlıca yatırımcılara danışmanlık yapan türlü türlü yazarlar, aniden rejimlerin toplumsal ve politik doğasının, toplumsal hareketlerin durumunun ve mevcut ekonomi politikalarının uzmanı haline gelmiş durumdalar. Latin Amerika, görevli rejimlerin politik söylemlerini yansıtabilecek Batılı yazarlara meşru hedefmiş gibi geliyor. Şüphesiz ki bu, ara sıra resmi davetleri garanti altına alıyor, ancak Latin Amerika'daki günümüz rejimlerinin mevcuıt mahsullerinin en dikkat çekici sosyo-ekonomik niteliklerini ve onların keskin biçimde tanımlanan kalkınma stratejilerini çok nadiren açıklıyor.

Bağımsız toplumsal hareket liderleriyle yapılan görüşmelerin yanı sıra, kapsamlı saha görüşmelerine, uluslararası kalkınma ajanslarınca yayımlanan istatistiki çalışmalara, ekonomik danışma ve yatırım şirketlerinin raporlarına dayanan geniş veriler, Latin Amerika'nın sosyalizme veya buna benzer bir şeye değil, 21. yüzyıl kapitalizmine doğru yol aldığını öne sürmek için bolca belge sağlıyor.

Gerçekten de, şirket medyası tarafından kutlanan en büyük başarı öykülerinden biri, sosyalist politikaların marjinalleştirilmesi, politik sınıfın liderleri (merkez soldan sağa doğru) tarafından "küreselleşmenin" genel kabulü ve 21. yüzyıl kapitalizminin politikacılarına popülist meşruiyet sağlarken, neo-liberal hayaletlere karşı savaş sürdüren entelektüel/akademik seçkinlerin radikallikten koparılmasıdır.

21. yüzyıl kapitalizmi: Süreklilikler ve değişimler

Yatırımcılar, spekülatörler, çokuluslu şirketler ve Asya, Avrupa, Kuzey Amerika ve Ortadoğu'dan ticari şirketler, son yıllarda Latin Amerika liderlerinin sürdürdüğü ekonomik kalkınma politikalarında yarar ve değer buldular. Bilhassa, yeni tesis edilen politik istikrara ve uzun vadeli ve yüksek oranlı kârlar için ekonomik fırsatlara alkış tuttular. Aslında Latin Amerika'ya, ABD ve Avrupa Birliği'nin dengesiz ve değişken pazarlarındakilerden üstün kârlı yatırımlar için pazar gözüyle bakılıyor.

Latin Amerika'daki faaliyetlerinden bildiğimiz gibi 21. yüzyıl kapitalizmi (21C), 20. yüzyıl kapitalizminin çeşitli değişkenleri ile kendi başlıca belirleyici özelliklerini aşıyor. 21C, geç 20. yüzyıl neo-liberal modelinin "serbest piyasa" ilkelerine sarılıyor; erken 20. yüzyılın sömürgeci işbölümü ile benzer şekilde tarım-maden ihracatını ve mamul ithalatını destekliyor. Yoksulluğu ıslah etmek, bankaları kurtarmak, ihracatçıları ve yabancı yatırımcıları desteklemek için milli kalkınma stratejisini, devlet müdahalesi politikalarını ödünç alıyor.

"Geç" ve "daha geç" gelişmiş kapitalist ülkelerde devlet, tarım-maden ihracatçıları ile Brezilya ve Arjantin gibi bazı daha büyük ülkelerdeki endüstriyel kapitalistler (yerli ve yabancı) arasında arabulucu olmak suretiyle önemli bir rol oynuyor.

Liberal ve neo-liberal kapitalistlerin öncelikle sermaye akışındaki pre-kapitalist kısıtlamaları, daha sonra ise kapitalist sömürüyü zorlayan işçi sınıfı ve refah taleplerini yok eden daha önceki biçimlerinin aksine, günümüz heterodoks liberal (ya da "post-neo-liberal") rejimler, işçi sınıfını ve yoksulları yeni ihracat stratejisine koşmaya (ata koşum takmak anlamında, ç.n.) ve atamaya girişiyor. Yüksek emtia fiyatları ve Asya'daki büyüyen pazarlar şeklindeki elverişli dünya piyasası konjonktürü nedeniyle 21. yüzyıl kapitalizmi kısmen "serbest piyasa" ve refah/yoksulluk politikalarını sürdürebilir.

Sermaye akışının düzenlenmesindeki ve "kazanan ve kaybedenlerin ayıklanmasındaki" artan devlet etkinliği, küçük çiftçiler karşısında tarım endüstrisini, küçük ve orta ölçekli üreticiler ve satıcılar karşısında ihracatçıları ve büyük perakende ithalatçılarını destekliyor -"serbest piyasa" tarım-maden ihraç modelinin beslenmesinde devlet müdahaleciliğinin uygunluğunu, aslında önemini, vurguluyor. Bazı sermaye kesimleri, yoksulluk programlarında ve asgari ücretlerin yükeltilmesinde artan devlet harcamalarının sonucu olan muhtemel bütçe açıklarından ve yükselen kamu borçlarından yakınırken, genel olarak çoğu kapitalist "devletçilik"in günümüz versiyonunu tamamlayıcı olarak ve büyüyen yatırım olanakları ve sermaye birikiminin daha büyük hedefleri ile uyuşmazlık içinde değilmiş olarak görüyor.

21C ideologları, "anti-emperyalizm", "21. yüzyıl sosyalizmi" ve And ülkelerinde "demokratik ve kültürel devrim"in (Bolivya) bir başka "yerli" türüne dair görüntü ve anlatıları yansıtarak, özellikle ilk dönemlerinde, sistemin meşruiyetinin güvence altına alınmasında önemli rol oynadılar. Doğal madenleri işlemeye dayanan kalkınma stratejilerine yönelik mevcut güçlü itimat ve stratejik ekonomik sektörler ile topraklarda, yerlilerin arazi taleplerinin olduğu yerlerde veya yakınlarında yabancı şirketlerin verili kuvvetli varlığında, geleneksel yerli ritüelleri ve sembolik temsilleri, anti-emperyalist söylem ve karizma, isyancı halk destekçilerine rağmen (özellikle Peru, Ekvador ve Bolivya'da) 21C'nin çarklarının yağlanmasında kilit rol oynuyor.

Dünya pazarına ilişkin liberal "sömürgeci işbölümü"ne sarılan "merkez sol" olduğu sanılan yönetimlerin çelişkisi, bir dereceye kadar pazarın daha büyük çeşitliliği ile örtülmeleridir. İlk söyleyeceğimiz ikincisinin ekonomik zorunluluklarını yansıtıyor iken, Asya ile yeni ekonomik bağlar, güney-güney dayanışmasının ifadesi olarak sunulurken, "kolonyalite" (sömürgecilik anlamına gelen "colonialism"den türetilmiş bir kelime olarak, ç.n.), ABD ile ekonomik ilişkiler olarak tanımlanmıştır. Bununla birlikte, Çin, darbelerle, gizli operasyonlarla ve askeri işgallerle (en azından Latin Amerika'da) meşgul olmadığı sürece, ABD ile Çin arasında önemli politik farklar vardır.

21C modelinin kilit noktası toplumsal istikrar, liberal demokratik politik çerçevenin muhafazası ve yurttaş egemenliği -hepsi de bu hükümetleri, Venezüella'da (2002) ve Bolivya'daki (2008) başarısız ve Honduras'taki (2009) başarılı darbelerin de aralarında olduğu, bölgedeki ABD destekli darbelerde aşındırdı-.

ABD tarzı militarizm, muhtemel dış istikrarsızlaştırma faktörü ise, şimdi ağırlıklı olarak Kuzey Amerika'da (Meksika), Orta Amerika'da ve And ülkelerinde (Kolombiya) yoğunlaşan ekonomideki ve devletteki narko-kapitalizmin büyüyüşü de başlıca iç tehdittir. 21C'nin açmazı, ABD'nin uyuşturucu ajanlarının istikrarsızlaştırıcı rolü ile bütün başlıca ticari ortaklarla -ABD'nin de dahil olduğu- "iyi ilişkilerin" korunması ihtiyacı arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı.

21C Latin Amerika'sında devletin durumu

Yüzyıl sona ererken krizin ve neo-liberalizmin çöküşünün belirmesiyle, devlet ekonomide daha güçlü ve aktif bir rolle ortaya çıktı, özellikle de denizaşırı finansal akışın düzenlenmesi bakımından. Birtakım rejimler (Brezilya, Bolivya ve Venezüella), yabancı çokuluslu kuruluşlarla birlikte gelir paylaşımında devletin rolünü arttırdı. Diğerleri kısmen veya tamamen sıkıntılı birkaç girişimi kamulaştırdı (Venezüella, Bolivya ve Arjantin). Yine de bazıları mali ve makro-ekonomik politikalar üzerindeki "denetleme"sini sona erdirmek üzere IMF'e olan borçlarını kapattı (Brezilya ve Arjantin). Çoğu devlet, ekonomiyi canlandırmak, işsizliği azaltmak ve işçi sınıfının toplumsal taleplerinden bazılarına uyum sağlamak için ekonomik teşvik politikalarını benimsedi. Tüm hükümetler, tarımsal-mineral üretim işletmesine yatırım yaparak ve bunu destekleyerek, kazancı ve ticari malların yükselen fiyatlarından sağlanan geliri yükseltmek üzere tasarlanmış politikaları benimsedi.

Gelecekteki dışarıdan gelen ekonomik şoklara hava yastığı olarak, devletler muhafazakar mali politikaları, bütçe fazlalarını biriktirmeyi, döviz rezervlerini arttırmayı benimsediler.

Devletin rolünün genişlemesine ve onun dünyanın talepleri vasıtasıyla kârı maksimize etmek amaçlı tam vaktinde müdahalesine karşı koymayarak, özel sermayeye bağımlı ortak olarak kaldı. Çeşitli önemli sanayi kuruluşlarının kamulaştırıldığı Venezüella'da bile, devlet kuruluşları Gayrisafi Milli Hasıla'nın yüzde 10'undan azını yaratıyor. Aynı derecede önemli olan devlet ve ekonomi, kamu ve özel, Latin Amerika'da tarımsal-mineral ürünlerin ihraç, mamüllerin ithal edildiği, küresel "sömürgeci işbölümüne" bağımlı. Durağan, kararlı mali bilançolar, geniş çaplı dış rezervler ve nispeten yüksek faiz oranları, mali sermayeyi cezbederken, doğal maddeleri işleme sanayiine verilen önem büyük çapta yabancı yatırımları teşvik ediyor.

Bununla birlikte, güçlü bir devletin görüntüsü, çeşitli tarihsel ve yapısal etmenler tarafından gizlenir. Bazı yönetimler, geçmişteki diktatörlükten kalma üst düzey askeri ve polis yetkililerinin birkaçını tasfiye ederken, askere alma, eğitim ve politik tutum değiştirme de dahil olmak üzere ortada kurumsal bir dönüşüm olmadı. Dahası, bütün hükümetler "darbecilerin okulu" olma konusundaki dile düşmüş tarihe rağmen ABD askeri danışma programları ile askeri tatbikatlar ve eğitimler konusunda işbirliği yapmaya, bunlara katılmaya devam etti. Devlet istikrarı için aynı derecede tehlikeli biçimde, yeni kalkınma stratejisi geçmişte kârları veya çıkarlarının tehdit altında olduğunu düşündükleri zaman askeri yetkilileri arayıp bulan ve darbeleri kışkırtan ticari seçkinlere bel bağlar ve onlara katkıda bulunur.

Latin Amerika devletlerinde şu anda mevcut olan istikrar, kısmen potansiyel olarak değişken olan emtia fiyatlarına ve talebe dayanır, geçmişten taşıdıkları birçok şeyle ve Washington'ın darbe ustalarıyla mevcut çok fazla bağlantılarıyla askeri kurumlar ve özel sektör, toplum ve ekonomi üzerinde hegemonyalarını gösterdikleri sürece demokratik kapitalizmin kurallarıyla devam etmeye hazır.

21. yüzyıl kapitalizmine doğru giden "Ortodoks" ve "Heterodoks" yollar

Bugün ve yakın gelecek için hiçbir Latin Amerika ülkesinin -olası Venezüella istisnası hariç- ekonomiyi kamulaştırmak planı veya projesinin olmadığı gerçeğinden hareketle, en önemli teorik ve pratik sorun, kapitalist kalkınmanın birbirinden farklı yollarını tanımlamak. Kaynağa, yörüngeye, toplumsal müttefiklerine göre, bazı sınır kesişmeleriyle "heterodoks" ve "ortodoks" stratejileri tanımlayabiliriz.

21C'ye yönelik heterodoks yaklaşım, bazı yerel yazarlar tarafından her şeyden önce finans ve üretimin temel araçlarının (bankalar, işletmeler, madenler, ticaret ve tarlaların) özel mülkiyetine dair basit değerlendirmelere ve yüksek faiz veren tahviller ve madenler ile enerji kaynaklarının çıkarılmasından düşük mali hak bedeli istenmesi sevdasına "sıcak para"nın geniş çaplı girişine göz yumularak kimi zaman "21. yüzyıl sosyalizmi" olarak adlandırılabiliyor.

21C'nin ortaya çıkışını anlamanın anahtarlarından biri, onun yaygın politik çalkantı dönemlerindeki kökenlerine ve kendinden önceki "neo-liberal" devir ile ideolojik "ilişkisini kesmesinde" yatar. Radikal kökenler, ortaya çıkan yönetim tarafından benimsenen somut önlemlerde, politika tarzında ve ideolojik olarak meşru kılmanın yeni kaynaklarını arayışta bir iz bırakmıştır.

Neo-liberalizmin ekonomik krizi olarak adlandırılan koşulların gereği olarak, yeni "post neo-liberal" yönetimler, yoksulluğu ıslah etmek, işsizliği azaltmak ve ekonomiyi yeniden canlandırmak için bir dizi popülist önlemler benimsedi. Tüm bu değişiklikler, kapitalist sınıfın çıkarlarını güvence altına alma arayışında "piyasa"nın başarısızlıklarını düzeltmek için etkin devlet müdahalesi anlamına geliyordu. Bu önlemlere, sistemin adaletsizliklerine karşı genel öfkeyi uzlaştırmak amacıyla yüksek dozajda anti-neo-liberal söylem eşlik ediyordu. Bazı durumlarda bu değişikliklere, merkezi planlama, kamu sahipliği veya işçi yönetimi olmaksızın belli belirsiz bir "sosyalizm" göndermesi eşlik ediyordu. Heterodoks yolu takip eden rejimlerin yörüngesi en başta toplumsal baskı ve işsizliğin azalmasıyla ve yeniden canlanmanın kök salmasıyla zamanla aşamalı olarak seyreltilen popülist refah önlemleriydi. On yılın bitimiyle birlikte (2010), post neo-liberal yönetimler gitgide "gelişimsel modernizasyon"a doğru yön değiştirdi. Bu yaklaşım, özel yatırımı, özellikle de yabancı yatırımını ve yüksek büyüme oranına sahip ihracat sektörünü büyütmeyi amaçlayan çok güçlü kampanya ile sürdürüldü. Post-neo-liberal devletin yeniden tanzimi, "neo-liberal" teknokratları, yeni heterodoks liderlikle daha çok uyum sağlayacak başkalarıyla değiştirmenin ötesinde güzelce duraklatıldı. Genellikle çabalar, "ılımlı" sendikalar, toplumsal hareket liderleri ve iş çevresi seçkinlerinin arabuluculuğu vasıtasıyla yerli ve yabancı toplumsal ortaklara daha büyük esnek barınma için gösteriliyor.

21C'ye giden heterodoks yolun, dünyadaki ticari mal artışı ile aynı zamana denk gelmek gibi bir şansı ve ABD-AB tarafından tetiklenmiş finansal kriz ve ekonomik durgunluk sürecini yumuşatan ve kısaltan mali kontrolleri devreye sokacak sağduyusu var.

Kapitalist kalkınmaya doğru "ortodoks" yol, neo-liberal politikaları sert bir baskı rejimi, seçim hilesi ve bazı durumlarda politik alanı kapatma ve heterodoks politikalara neden olabilecek kitlesel ayaklanmaları önleme gibi açık terör vasıtasıyla devam ettirebildi. Ortodoks yol için önemli olan, resmi ekonomide aklanmış ve belirli sektörlerde bir nebze büyüme sağlamış uyuşturucu ve diğer yasadışı aktivitelerdeki on milyarlarca dolarlık geliri getirecek bir lumpen-burjuvazinin doğması ve sağlamlaştırılmasıydı. Heterodoks model, Asya'daki dinamik ortaklarıyla ticaret ve pazarları çeşitlendirirken, ortodoks model hareketsiz ABD pazarlarına adanmış olarak kaldı. ABD emperyalizmi ile karşılıklı bağlar, yerli ekonomik öncelikleri zayıflattı ve üretken olmayan sektörlerdeki (ordu) kamu harcamalarını yükseltti.

21C'nin heterodoks ve ortodoks modellerin farklı sonuçları

Heterodoks ve ortodoks ekonomik performanslar arasındaki en göze çarpıcı farklar, Brezilya, Bolivya, Arjantin ve 2009'a kadar Venezüella'daki dikkat çekici büyümede, yoksulluğun azaltılmasında ve politik demokratikleşmede yatarken, toplumsal gerileme, ekonomik durağanlık ve insan hakları ile demokratik hakların apaçık ihlali ise "ortodoks" Meksika ve Kolombiya'da bulunuyor. Aşırı şiddet, ortodoks neo-liberal politikaların peşinden giden ülkelerdeki politik seçkinlerin yönetiminin ayırt edici özelliği. Bunun aksine, heterodoks politikaları takip eden ülkeler arasında nispeten açık politikalara dayanan bir devlet desteklemesi süreci mevcut. Bu noktada, ekonomik büyüme, politik meşrulaştırma, yoksulluğun azaltılması ve bir siyasi egemenlik düzeneği olarak devlet baskısının reddi arasında güçlü bir korelasyon varmış gibi görünüyor.

Diğer yandan, geniş çapta uyuşturucu kaçakçılığının büyümesi ve ekonomi ve yönetimle kaynaşması, küçük hissedarların zorla mülksüzleştirilmesi için şiddete ve serbest piyasaya güvenme, yönetici elitlerin biçimlendirme ve muhafazasında yozlaşma ve baskıya güvenme arasında da güçlü bağlantı var.

Heterodoks model, kapitalist refahçılık ve üç bölümlü danışma aracılığıyla, toplumsal kaynaşma politikalarını beraberinde getirir ve gerçekleştirir. Ortodoks rejimler, kontrolsüz sermaye piyasaları ve bunların küçük üreticiler, kamu sektörü çalışanları ve yevmiyeli işçiler üzerindeki tahrip edici etkileri vasıtasıyla çalışır.

Heterodoks modeller, her ne kadar ağırlıklı olarak yabancı sermayeyi çekse de, iç pazarla bağlantılı olan ulusal sermayedarları da korur, besler ve destekler, kitle tüketimine bağımlıdır. Bu sektörler her zaman ücretlerdeki periyodik artışlara karşı değildir.

Ortodoks stratejiyi takip eden yönetimler, ağırlıklı olarak ABD pazarlarının reddine ve geniş kapsamlı ordu ve polis harcamalarına bağımlıdır. Asya, Ortadoğu ve diğer bölgelerdeki kârlı pazarlarda başarısız olmuştur. Hatta, Meksika'ya gelecek olursak, ülkenin değişken turist ekonomisine yapısal bağımlılığı, giderek artan biçimde göçmen karşıtı olan ABD'den yapılan göçmen para havalelerini reddi ve umursamaz yönetime bağlı olarak düşüşte olan petrol ihracatı, "serbest ticaret"e (NAFTA) erkenden sarılmasının sonucudur. NAFTA, ülkenin çeşitlendirilmiş üretken temelini tahrip etti ve uyuşturucu kaçakçılığına dönüşü teşvik etti.

Kontrolsüz sermaye akışına dayanan ortodoks stratejinin, iki ana olumsuz sonucu vardır: büyük çapta Meksika sermayesinin -legal ve illegal- ABD'ye kaçmasına neden oldu, özellikle gayrimenkul, bono ve hisse senetlerindeki kaçış Meksika'yı yatırım sermayesinden mahrum etti. İkincisi, Meksika ve ABD maliyesi arasındaki yakın bağlar, Wall Street finansal krizinin Meksika'ya bulaşarak "reel sektör"ün yanı sıra ülkenin mali piyasalarını ve kredi piyasalarını etkilemesine sebep oldu. Bunun aksine, Wall Street ile yakın bağların acısını daha önce çeken heterodoks ekonomilerin çoğunda, bu ülkelerin daha sıkı mali denetimleri, ABD'nin krizinin kendi ekonomileri üzerindeki etkisini seyreltti.

Peru: Heterodoks-Ortodoks stratejilerin melez bir versiyonu


Peru, "ortodoks" neo-liberal politikalara bel bağlarken, heterodoks ekonomilerin yüksek büyüme şeklindeki ayırt edici özelliğini deneyimledi. Ülke, heterodoks kapitalist modelin telafi edici sosyal yardımcılık ve üç parçalı politikaları olmaksızın doğal madenler ihracatı modelini birleştirdi. Peru, ABD ile ikili mübadele ve askeri bağları benimserken, denizaşırı pazarlarını çeşitlendirdi -Asya, ülkenin ana ihracat pazarıdır-. Ülke, başlıca uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı bölgesidir, ancak uyuşturucu ekonomi ve politik sisteme Meksika ve Kolombiya ile aynı derecede egemen değildir. Yoksulluktaki azalma, Venezüella, Brezilya ve Arjantin ile aynı gayretle sürdürülmezken, ülkede şehirli orta sınıfların, özellikle de Lima'dakilerin alım gücü yükseltilmiştir. Bolivya, yerli hareketlerine sembolik temsil, yasal koruma ve politik himaye politikalarını takip ederken, Garcia yönetimindeki Peru, Correa yönetimindeki Ekvador gibi yerli halkların taleplerine saygı göstermektense, "ekonomik modernizasyon" olarak adlandırdıkları yabancıların sahip olduğu maden şirketlerinin yatırımlarını teşvik etmeye daha ilgili.

Ülke heterodoks modeldeki refah tamamlayıcısına aldırmazken, kısıtlı milliyetçi muhalefet koşullarında talebi ve büyük çapta yatırımları arttıran yüksek emtia fiyatları, özellikle de endüstriyel ve kıymetli madenlerdeki yüksek fiyatlar, Peru'nun yüksek büyüme oranını sürdürmesine geçit veriyor. Ülkede, değişimin işaretleri mevcut. Lima'daki son (2010) belediye başkanlığı seçimlerinde, ılımlı merkez-sol adayın, ortodoks neo-liberal rakibini mağlup etmesi, bir dahaki yönetimin ortodoks modeli daha geniş refahçılığa doğru "tadil etmesi" olasılığını yükseltti.

Krizler, çalkantılar ve 21. yüzyıl kapitalizm yolu


Neo-liberalizmin krizleri, çeşitli politik sonuçlar yarattı; Venezüella'ın muhtemel istisna olması dışında, krizlerin hemen sonrasında meydana gelen halk ayaklanmalarının hepsi, bariz olarak farklı biçimleri olsa da kapitalist sonuçlara neden oldu. Latin Amerika devletlerinin çoğu için bu, devlet müdahalesinde bariz artış anlamına geldi, hatta mevduat sahiplerini ve yatırımcıları kurtarmak için, iflas eden ya da iflasa yakın olan bankaların geçici devralınması anlamına: sermayedar davetiyle (veya mecburiyetiyle) bir çeşit "devletçilik". Yeni devletçilik, 21. yüzyıl kapitalizminin ortaya çıkmasının temelleri haline geldi. Uygulayıcıları tarafından açık biçimde ifade edilen "anti-neo-liberal ideoloji", onu sosyalizmin "yeni bir çeşidi" veya en azından bu doğrultuda bir "sıçrama tahtası" olarak gören izlenimci Batı entelektüellerinin kafasını karıştırdı.

Tarihsel perspektiften devletçilik, başlangıçtan itibaren kapitalizmin yeniden canlandırılmasına doğru gerekli ilk adımdır. Görünüşte radikal "ilk adımlar", aslında on yılın sonundaki halk ayaklanmalarının son hamlesidir. Zamanla, özellikle de ekonomik büyüme ve metaların hızlı artışıyla kapitalizm on yılın ortasında havalanma, yükselme deneyimledi. Heterodoks kapitalizm, ayırt edici özelliği olan çeşitli refahçı özelliklerini, katışıksız kalkınmacı perspektif lehine söküp attı. Teknokratlar, geniş çapta uzun vadeli yabancı yatırımların ve "ekonomik modernizasyonun" önemini belirtti. Bu, altyapıda kamu-özel yatırımları, ticari malların düya pazarına doğru hareketinin ivme kazanması anlamındaydı.

Heterodoks modelin sürdürülmüş büyümesi, onu alabildiğine benimseyerek küreselleşmeye dair radikal tartışmaya son verdi. Heterodoks ve ortodoks arasındaki yeni tartışma, "küreselleşme"den ulusal büyümede nasıl faydalanılabileceğine ve dağıtım mekanizmasını sahiplenmek aracılığıyla tüm sınıflar için nasıl iyi sonuç verebileceğine odaklandı. Başka bir deyişle, heterodoks kapitalistler daha büyük küresel entegrasyonun, toplumsal refahın faydalanabileceği serveti derinleştireceğini ve arttıracağını öne sürdü. 2009 krizi süresince elverişsiz küresel koşulların belirmesiyle, fiyatlardaki rekabetin artışı ve geçici düşüşle, heterodoks politika yapıcıları küresel koşulların sosyal harcamalardaki, ücretlerdeki ve maaşlardaki yükselişi engellediğini iddia etti. 2010 yılı ortasıyla beraber, hızlı ekonomik düzelme ve emtia fiyatlarındaki hızlı artışla birlikte, maaş ve ücret gerilimleri arttı.

Yeni heterodoks rejimlerin başlangıcındaki itici güç neo-liberalizmin krizleri idiyse, heterodoks rejimlerin bunu takip eden başarısı, daha muhafazakar bir sağcı politik yapılanmayı yeniden biçimlendirme arayışında olan güçlü şirket çıkarlarında dinamik büyümeyi harekete geçirdi. Bu ikincisi, yani büyüme, ihracat sektörünün maaş ve sosyal yardım giderlerini düşürecektir. Aslında, kapitalist heterodoksinin başarısı ve onun ülkeye geniş çapta sermaye girişine dayanan yüksek büyümeye doğru yörüngesi, sağcı politik alternatifleri de içeren sağa doğru değişimi harekete geçirmiştir.

Kapitalizmin heterodoks ve ortodoks yolları arasında önemli farkların varlığı hâlâ sürerken, bunlara olan yönelim azalıyor. Heterodokslar, uluslararası yatırımcılara yönelik çağrılarını genişleterek daha büyük dünya pazarlarına yönelik ilgilerini arttırırken, ortodokslar, dünyadaki durgunlukla birlikte ekonominin çöküşünü engellemek için daha geniş devlet müdahalesine başvurulmasıyla karşı karşıya kaldılar.

Latin Amerika ülkeleri 2008-2009 krizlerini atlatırken, iyileşen ekonomik performanslar ortodoks ve heterodoks eksenleri ilişkilendirecek gibi görünmüyor. Hızlı düzelmenin belirgin olduğu yerler Brezilya (heterodoks) ve Peru (ortodoks) iken, yavaş düzelmenin en belirgin olduğu yerler ise Venezüella (heterodoks) ve Meksika (ortodoks). Birileri Venezüella ve Meksika'nın ABD pazarına bağımlı olduğundan ve Brezilya ve Peru'nun dinamik Asya pazarları ile bağlarından bahsederken, bizim her bir ülkenin dahili sınıf kompozisyonunu analiz etmeye de ihtiyacımız var. Brezilya ve Peru'daki dinamik yerli ve yabancı sermayedarların aksine, Venezüella ve Meksika'daki "rantiye" seçkinlerinin hakimiyeti, icraatlardaki bazı farklılıklarla açıklanabilir. 21. yüzyıl kapitalist kalkınmasının "dinamik" yolu açık biçimde sorunlu ve belirsiz sonuçlu tanımlanıyor. Ticari malların hızlı artışının uzun bir dönemin mi, kısa bir dönemin mi parçası olduğu meselesi, hakiki 21. yüzyıl sosyalizminin yeniden ortaya çıkması olanaklarının şekillenmesinde belirleyici etmen olabilir.



http://www.lahaine.org/petras/b2-img/petras_roads.pdf adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Kanadalı ekonomi profesörü Michel Chossudovsky, 12-15 Ekim 2010 tarihleri arasında Küba'nın başkenti Havana'da Küba'nın eski lideri Fidel Castro Ruz ile nükleer savaş, küresel ekonomik kriz ve Yeni Dünya Düzeni'nin doğasına ilişkin kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdi. Castro, 15 Ekim günü kaydedilen mesajında, olasılığını yüksek olarak gördüğü nükleer savaşın insanlığın sonu anlamına geleceği uyarısında bulundu. Aşağıda söz konusu mesajın hem görüntülü kaydını hem de çevirisini bulabilirsiniz:



Yeni bir savaşta nükleer silahların kullanılması, insanlığın sonu anlamına gelecektir. Bu, söz konusu silahların, geniş bir etki alanında milyonlarca derece ısı üreten yıkıcı kudretini ölçebilen bilim insanı Albert Einstein tarafından samimiyetle öngörülmüştü. Bu parlak zekalı araştırmacı, nükleer silahların geliştirilmesini, soykırımcı Nazi rejimi bunlardan yararlanmasın diye destekledi.

Yeryüzündeki bütün devletlerin, tüm devletlerin ve gezegendeki bütün insanların yaşam hakkına saygı gösterme zorunluluğu vardır.

Bugün, bu türden silahların kullanılacağı bir savaşa dair yakın risk mevcut ve İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik bir ABD ve İsrail saldırısının, küresel bir nükleer çatışmaya evrileceğine dair en ufak bir kuşkum yok.



Dünya halklarının, liderlerinden yaşam haklarını talep etme yükümlülüğü var. İnsanlığınız, halkınız ve sizin en sevgili insanlarınız böylesi bir riske doğru gidiyorsa hiç kimse buna kayıtsız kalamaz; yaşam hakkına saygı talep edilmesi için bir dakika bile kaybedilemez; yarın çok geç olacak.

Albert Einstein'ın kendisi, şüphe götürmez bir şekilde şunu belirtmişti. "Üçüncü Dünya Savaşı bu silahlarla mı yapılacak bilmiyorum, ancak Dördüncü Dünya Savaşı sopalar ve taşlarla yapılacak." Ne mesaj iletmek istediğini tamamen anlamış durumdayız ve o kesinlikle haklı; fakat küresel nükleer savaşın ardından ortalıkta bu sopa ve taşları kullanacak kimse kalmayacak.

Amerikan siyasi ve askeri liderlerinin, masum insanların ölümünü meşrulaştırmak için her zaman ileri sürdüğü gibi "tali zarar" meydana gelecek.

Bir nükleer savaşta "tali zarar", insanlığın yaşamı olacak.

Tüm nükleer veya konvansiyonel silahların, savaşmak için kullanılan her şeyin yok olması gerektiğini beyan edecek cesareti gösterelim.


http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=21541 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Afganistan'ı kimin yönettiğine dair çıkarları bulunan birçok ülke olduğu bir sır değil. Ve son otuz yıl boyunca Afganistan'da kendi tercih ettikleri biçimde bir yönetim kurmak amacıyla birçok ülke ülkeye askeri birlikler, teçhizatlar veya para gönderdi.

Yabancı ülkelerin gerçekte elde ettiklerinin derecesinin çok sınırlı olduğunu göstermek hiç de zor değil. Ve manzara yabancılar için iyi görünmüyor. Yabancılar arasında, belki de etkin müdahaleyi azaltmaları gerektiğine dair yükselen bir algı mevcut. İşgal, çok fazla mükafatı yokmuş gibi görünen bir sorumluluk yaratıyor.

Sovyetler Birliği 1980'lerde fena yandı ve sonunda birliklerini tamamen çekti. Destekleyeceklerini düşündükleri devlet başkanı, müteşekkür bir millet tarafından herkesin gözleri önünde asıldı. Sovyet işgaline karşı direnişlerinde ABD'nin desteklediği mücahitler, ABD'ye şükranlarını, El Kaide gibi tüm enerjisini ABD'ye ve ABD'nin müttefiki olarak gördükleri ülkelere karşı cihada vakfeden bir hareketi doğurarak ve destekleyerek gösterdiler.

İkiden fazla tarafı olan Afgan iç savaşı, tüm bu zaman zarfında aralıksız devam etti. Taliban denilen başlıca gücün bu savaş boyunca iniş ve çıkışları oldu. Şu anda yeniden hatırı sayılır bir ilerleme içinde gibi görünüyorlar. Pakistan hariç bütün yabancılar Taliban'a dair olumsuz görüşlerini durmadan tekrar ettikçe, Taliban'ın içeride var olma ve mesafe kaydetme becerisi, durumdan kaygılanan bütün yabancı ülkelerde konunun üzerine özel olarak yeniden düşünülmesine neden oluyor. "Müdahaleye devam etmeli miyiz" sorusu her yerde gündemde.

Kuzey ve batıdaki komşularının -Özbekistan, Tacikistan, Rusya (doğrudan sınır olmamasına rağmen) ve İran- hepsi kaygılı. Çoğu Peştun olan Taliban iktidarının militanlarının hakim olduğu bir hükümet istemiyorlar. Muhtemelen haklı olarak, bu hükümetin etnik olarak kendilerine bağlı olan ülkenin kuzey ve batısındaki bölgelere çeşitli yöntemlerle baskı uygulayacağından korkuyorlar. Ancak bu ülkelerin hiçbiri askeri birlik göndermeye hazır görünmüyor. Bu nedenle tümü, kuzey ve batıdaki bölgelere dair koruma önlemleriyle sonuçlanacak olan Afganistan içindeki bazı siyasi pazarlıkları destekliyor.

ABD'nin şu anda Afganistan'da yüksek miktarda askeri gücü mevcut. Teorik olarak Temmuz 2011'de bu birliklerin çekilmeye başlaması taahhüt edilmiş durumda. Yine teorik olarak, ABD hükümeti Taliban güçlerinin yenilgisini veya en azından ehlileştirmesini ve resmi Afgan ordusunun Hamit Karzai tarafından başkanlık edilen şeklen yasal hükümetin hakimiyeti altında güçlendirilmesini umuyor.

ABD birlikleri, çeşitli NATO ükelerinin güçlerinden oluşan bir NATO gücü tarafından desteklenmekte. ABD'nin, birliklerini çekmek için 2011 ortalarına kadar beklemesine rağmen, çoğu ülke daha erken çekilmek ya da şimdiden kesin çekilme tarihlerini açıklamaya istekli.

ABD için, çekilme ABD'nin bir iç siyasi sorununu gösteriyor. Başkan Obama, birliklerini çekerek mi yoksa çekmeyerek mi daha fazla destek kaybedeceğini ölçüp biçiyor. Kamuoyu araştırmaları, seçmenlerin durmadan artan bir miktarının, uzak bir ülkede kazanılamaz bir savaş olarak gördükleri şeyden bıktıklarına işaret ediyor. Benim tahminim, ABD siyasetindeki yalnızlaştırma yanlısı baskının işgal yanlısı baskıyı yendiği yönünde.

Bu, iki yabancı ülkeyi bribirinden ayırıyor -Pakistan ve Hindistan. Bu iki ülke kuşkusuz ki birbirlerine karşı uzun zamandır sürmekte olan siyasi (ve bazen askeri) mücadeleye kilitlenmiş durumda. Ve ikisi de Afganistan'la, öncelikle ülkeyi kendi mücadelelerine dahil etme açısından ilgileniyor.

Pakistan, ülkenin askeri istihbarat teşkilatı ISI vasıtasıyla Taliban'ı bütün süreç boyunca destekledi. Bugünlerde söz konusu durum ABD'yi çileden çıkardığından bunu reddetme eğilimi gösteriyorlar, ancak kimse buna kanmıyor. Pakistan, Afgan Talibanı'nı kontrol edebileceğini ve Kabil'de yeniden kurulacak bir Taliban hükümetinin Hindistan'a karşı siper olacağını düşünüyor. Hindistan hükümeti, son on yıl boyunca Karzai hükümetinin aktif destekçisi oldu, bunu ülkedeki Pakistan etkisinin kökünü sökecek bir yöntem olarak gördü ve uzun vadede İran ve Rusya'dan enerji kaynağı sağlamak için gereken altyapının yaratılmasına yardımcı olacağını düşündü.

Hindistan da, Pakistan da seçeneklerini yeniden değerlendirebilir. En azından birkaç Hindistan hükümeti analizcisi Afganistan'dan çekilerek ve ülkeyi Pakistanlılara bırakarak, Pakistan'ı ülkenin askeri ve enerji kaynaklarını çökertecek bir zehirli hapla beslemiş olacakları şeklinde bunu düşünüyor. Bu analizciler, Afganların, özellikle de Peştunların heybetli bağımsızlıklarını hesaba katıyor ve Pakistanlı egemenliğine, Sovyet ya da Amerikan egemenliğinden daha hoşgörülü olmayacaklarını düşünüyorlar.

Peki ya Pakistan? ISI, Afganistan'dakileri olasılıkla takdir edip desteklerken, yerel çeşitliliğe pek az istekli. Pakistan Talibanı ile meşgul olma, her şeyden çok Pakistan'ı Hindistan'la uğraşmaktan alıkoyar. Afganistan'a çok fazla müdahaleden vazgeçmek, iç gerilimleri biraz düşürebilir.

Bu nedenle, Afganistan'da devam eden iç savaşın olası sonuçlarından biri -beş yıl ya da bu civarda bir sürede-herkesin müdahaleden bıkabileceği ve Afganistan'ı doğru bir şekiled yalnız bırakabileceğidir -yaygın deyimle kendi haline bırakması.

Böylesi bir Afganistan neye benzeyecektir? Bunu bilmek çok zor. Şeriat hukukunun makul yorumlarıyla bütün Afganlara verilecek cezalarla korkunç görünebilir. Ya da Afganistan'ın tarihin çeşitli evrelerinde olduğu şekliyle, bir çeşit görece herkesi olduğu gibi kabul etme ortamıyla hepimizi şaşırtabilir. Ne olursa olsun, dünyanın geri kalanının umrunda olacak mı? Gelecek 5-10 yıl, ekonomik ve politik olarak her yer için korkunç olacak. Afganistan için endişelenmeye vakit veya enerji olmayabilir.


http://www.agenceglobal.com/Article.asp?Id=2432 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Bu yıl Eurozone'daki tasarruf tedbirlerine karşı yapılan protestolar esnasında -Yunanistan'da ve daha küçük çapta İrlanda, İtalya ve İspanya'da- iki öykü kendini dayattı. Ağır basan, yerleşik öykü, krizin depolitize bir şekilde kabullenilmesini öneriyordu: düzenleyici tedbirler politik tercihlere dayanan kararlar olarak değil, sistematik finansal mantığın zorunluluğu olarak sunuldu -eğer ekonomilerimizi istikrarlı hale getirmek istiyorsak adeta acı bir hapı yutmak zorundayız. Diğer öykü, protestocu çalışanların, öğrencilerin ve emeklilerin öyküsü, tasarruf tedbirlerini uluslararası finans-kapital tarafından refah devletinden son geriye kalanların içinin boşaltılmasına dair bir başka deneme olarak görecekti. Birinin bakış açısından disiplin ve düzenlemenin tarafsız bir aracı olarak görülen IMF; diğerinin bakış açısından ise küresel sermayenin baskıcı aracı.

Her iki bakış açısından da dananın kuyruğunun kopacağı andayız. Kimse, işin IMF'in kendine bağımlı ülkelere muamelesi şeklindeki süperego boyutunu gözden kaçıramaz -onları ödenmemiş borçlar için azarlar ve cezalandırırken, aynı anda herkesin geri dönemeyeceğini bildiği yeni krediler öneriyor, böylelikle onları daha fazla borç yaratan korkunç borç çemberinin daha derinlerine çekiyor. Öte yandan, bu süperego stratejisinin işlemesinin sebebi, borcun tümünü hiçbir zaman ödemek zorunda olmayacağının bütünüyle farkında olan borçlanan devletin, son kertede bundan kâr sağlamayı umması.

Her iki öykü ufak bir gerçeklik payı içerse de ikisi de esasen yanlış. Avrupa kuruluşlarının öyküsü, devasa bütçe açığının ekonomik durgunluk süresince düşen devlet gelirlerine ilaveten, finansal sektöre yönelik büyük çaptaki mali desteğin sonucu olarak arttığı gerçeğini perdeliyor; Atina'ya verilen yüksek miktardaki kredi, Yunanistan'ın büyük Fransız ve Alman bankalarına olan borcunun geri ödenmesi için kullanılacaktır. Avrupa Birliği güvencelerinin gerçek amacı -Eurozone ülkelerinden birinin iflas ilan etmesi halinde- ağır darbe yiyeceklerinden dolayı özel bankalara yardım etmektir. Öte yandan protestocuların öyküsü bir kez daha günümüz solunun sefaletine şahitlik ediyor: içeriğe dair hiçbir olumlu programatik talep yok, sadece geride kalan refah devletiyle uzlaşmaya yönelik genelleşmiş bir ret. Buradaki ütopya, sistemin radikal değişimi değil, sistemin içinde refah devletinin devamının sağlanabileceği fikri. Bu noktada bir kez daha karşıt iddiadaki ufak gerçeklik payı gözden kaçırılmamalı: küresel kapitalist sistemin sınırları içinde kalırsak çalışanlardan, öğrencilerden, emeklilerden daha fazla bir miktar kırpacak olan tedbirler gerekli olacak.

Eurozone krizinin gerçek mesajının, sadece Euro'nun değil, aynı zamanda birleşik Avrupa projesinin kendisinin de ölü olmasına dair olduğunu sıkça duyarız. Ancak bu yaygın önermeyi onaylamadan önce Leninist bir şaşırtmaca eklemeli: Avrupa ölü, tamam, ancak hangi Avrupa? Cevap şu: siyaset sonrası dünya pazarına uyum sağlayan Avrupa, referandumlarla tekrar tekrar reddedilen, Brüksel'in teknokratik-uzman Avrupa'sı. Kendisini, içler acısı hale karşı matematik için, Yunan ihtirası ve yozlaşmasına karşı soğuk Avrupalı sağduyusunu simgeler olarak sunan Avrupa. Ancak ütopik olarak görünebilse de, başka bir Avrupa için hâlâ boşluk var: yeniden politize edilmiş, mutlak bir özgürlükçü proje üzerine kurulmuş bir Avrupa, antik Yunan demokrasisine, Fransız Devrimi ve Ekim Devrimi'ne yol açan Avrupa. Devam eden finansal krize tepki göstermek için şeytana uyarak tamamen egemen ulus-devletlere sığınmaktan, bir devlette diğerine karşı kullanılabilen serbest dolaşımdaki uluslararası sermayeye kolay av olmaktan kaçınılması bu nedenle gerekli. Her zamankinden daha fazla, bütün krizlere yanıt küresel sermayenin evrenselliğinden daha çok enternasyonalist ve evrenselci olmalıdır.

Yeni bir süreç

Açık olan bir şey var: kesintilerin nispeten sınırlandığı ve her şeyin yakın zamanda normale döneceği sözünün verildiği refah devletinden onlarca yıllar sonra, şimdi bir çeşit ekonomik olağanüstü hâlin daimi hâl aldığı bir sürece giriyoruz: bir sürekliliğe, yaşam biçimine dönüşüyor. Beraberinde çok daha vahşi tasarruf tedbirlerini, kazanç kesintilerini, sağlık ve eğitim hizmetlerinin zayıflatılmasını ve daha güvencesiz çalışmayı getiriyor. Bu sırada sol kapitalist sistemin içinde kaldığımız sürece, sistem, kendi kendisinin sözde doğal mantığına itaat ettikçe, onun kurallarının ihlalinin de etkili bir biçimde ekonomik çöküşe neden olacağının tamamen bilincindeyken, siyasal ekonomiyle uğraşıyor olduğumuzu -böylesi bir krizde hiçbir şeyin "normal" olmadığını, küresel ekonomik sistemin bir takım siyasi kararlara sırtını dayadığını- vurgulama gibi zor bir görevle yüz yüze. Bu nedenle, her ne kadar net bir biçimde gelişmiş sömürünün yeni bir aşamasına giriyorsak ve küresel pazar koşulları (dış kaynak kullanımı, vs.) tarafından daha kolay teslim alınmışsak da, bunun sistemin kendi çalışması tarafından, her zaman da finansal çöküşün eşiğinde uygulandığını göz önünde bulundurmalıyız.

Devam eden krizin sınırlı olacağını ve Avrupa kapitalizminin giderek artan sayıda insana nispeten yüksek bir yaşam standardı sunma güvencesi vermeye devam edeceğini ummak tamamen beyhude olacaktır. Bu gerçekten de başlıca beklentisi, söz konusu koşulların krizi etkisiz ve marjinal hale dönüştürmeye devam edeceği olan tuhaf bir radikal siyaset olacaktır. Bu durum, Badiou'nun "mieux vaut un désastre qu’un désêtre" (yok olmaktansa felakete uğramak daha iyidir, ç.n) vecizinin okunması gerektiğine dair böylesi bir akıl yürütmeye karşıdır: hiçlikten, var olmamadan daha beter bir felaket, birinin söz konusu durum "üstü örtülü" bir felaketle sonuçlansa bile, bir duruma bağlılık riskini almak zorunda olmasıdır. Bugün solun kendine güvensiz olduğunun en iyi göstergesi krizden korkmasıdır. Gerçek bir sol, krizi yanılsamalar olmaksızın ciddiye alır. Krizler sancılı ve tehlikeli olsa da gerçek solun temel kavrayışı krizlerin kaçınılmaz olduğu ve mücadelede hangi cephelerin açılması ve kazanılması gerektiğidir. Mao Zedong'un eski vecizinin bugün her zamankinden daha fazla geçerli olmasının nedeni budur: "Gökyüzünün altındaki her şey karmakarışık, durum mükemmel."

Bugün antikapitalistler yok değil. Hatta kapitalizmin dehşetine dair aşırı yüklenme içeren eleştirilere şahit oluyoruz: gazete araştırmaları, tv haberleri ve şirketlerin çevreyi kirlettiğine dair bolca bulunan best-seller kitaplar, şirketleri halkın parasıyla kurtarılmışken şişkin ikramiyeler almaya devam eden ahlaksız bankacılar, çocukların uzun mesailerle çalıştıkları kötü atölyeler. Amma velakin, tüm bu eleştirellikte görünebileceği kadar insafsız bir bit yeniği var: bu bit yeniği, "liberal demokrat çerçeve içinde bu aşırılıklarla mücadele edilmelidir" şeklindeki, genellikle sorgulanmayan şeydir. Açık seçik ya da örtülü olsun, hedef kapitalizmin işleyişini düzenlemek -medya baskısı, meclis araştırmaları, daha haşin kanunlar, güvenilir polis soruşturmaları vasıtasıyla- ancak hiçbir zaman burjuva hukuk devletinin liberal demokrat kurumsal mekanizmasını sorgulamamak. "Ahlaki antikapitalizmin" en radikal biçimlerinde dahi -Porto Allegre Dünya Sosyal Forumu, Seattle hareketi- bu tabu olarak duruyor.

Devlet ve sınıf

İşte burada Marx'ın temel kavrayışı hâlâ, belki bugün her zamankinden de fazla geçerli. Marx'a göre, özgürlük sorunu öncelikle politik alana özel olarak yer alınmamalı; bir ülkede değerlendirmeyi dillendirmek istediklerinde küresel finans kuruluşlarının uyguladıkları kriterlerde olduğu gibi -burada özgür seçimler var mı? Mahkemeler bağımsız mı? Basın, gizli baskıdan azâde mi? İnsan haklarına saygı gösteriliyor mu? Gerçek özgürlüğün anahtarı, piyasadan aileye kadar "apolitik" toplumsal ilişkiler ağından ziyade, etkili bir ilerleme için ihtiyaç duyulanın siyasi reform değil, toplumsal üretim ilişkilerindeki dönüşüm olduğu yerde durur. Kimin neye sahip olacağını oylamayız ya da bir fabrikadaki işçi-yönetici ilişkilerini; tüm bunlar siyasi alanın dışındaki süreçlere bırakılır. Demokrasiyi bu alana "yayarak", diyelim ki halkın denetiminde "demokratik" bankalar düzenleyerek bir şeylerin etkili biçimde değiştirilebileceğini ummak yanıltıcıdır. Bu alandaki değişim, kanuni haklar sahasının dışında bulunur. Böylesi demokratik yöntemlerin tabii ki oynayacakları olumlu rol vardır. Ancak bunlar, amacı kapitalist yeniden üretimin bozulmadan çalışmasını güvence altına almak olan burjuva devlet düzeneğinin parçası olarak bulunur. Bu belirgin eğilimde, Badiou bugün nihai düşmanın kaptalizm, imparatorluk veya sömürü olmadığı, demokrasi olduğu iddiasında haklıydı. Bu, "demokratik işleyiş"in, kapitalist ilişkilerdeki kökten dönüşümü engelleyen nihai çerçeve olduğunu kabulüdür.

"Demokratik kuruluşlar"ın fetişleştirilmekten çıkarılması gerekliliğiyle yakından bağlantılı olan şey, onların negatif emsallerinin de fetiş olmaktan çıkarılmasıdır: şiddet. Örneğin Badiou, son olarak "savunma şiddeti"ni, devlet gücünden uzak bir yerde, bu gücü kendi egemenlik alanından çıkararak (Polonya'da Solidarnosc'un ilk zamanlarındaki gibi), özgür alanlar inşa etmek ve sadece devletin bu "kurtarılmış bölgeler"i parçalamak ve yeniden ele geçirmek üzere şiddet kullanmayı denemesi halinde direnmek suretiyle uygulamayı önerdi. Bu formüldeki sorun, devlet aygıtının "normal" çalışması ile devlet şiddetinin "aşırı" uygulanması arasındaki çok problemli ayrıma bel bağlaması. Ancak Marksist ABC'nin sınıf savaşına dair temel görüşü, "barışçıl" toplumsal yaşamın bir sınıfın -hakim olanın- (geçici) zaferi olduğunun dışavurumu olduğunu savlar. Ezilenlerin ve madunların bakış açısından, devletin sınıf egemenliğinin aracı olarak gerçek mevcudiyeti bir şiddet vakasıdır. Benzer şekilde Robespierre, kralı öldürmenin kralın belirli bir suç işlediğini ispatlayarak gerekçelendirilemeyeceğini iddia etmişti: kralın gerçek mevcudiyeti, halkın özgürlüğüne yönelik saldırı olması bakımından bir suçtur. Bu tam manasıyla, ezilenlerin hakim sınıfa karşı güç kullanmasıdır ve devlet her zaman sonuç olarak "savunmada"dır. Bu noktayı itiraf etmezsek, devleti eninde sonunda "normalleştiririz" ve onun şiddetini sadece koşullu aşırılık sorunu olarak kabul ederiz. Şiddete bazen başvurulması, ancak hiçbir zaman meşrulaştırılmaması şeklindeki standart liberal düstur uygun değildir. Radikal özgürlükçü bakış açısına göre kişi, şiddeti geri döndürmelidir: ezilenler için şiddet her zaman meşrudur -çünkü verili durumları şiddetin sonucudur- ancak her zaman gerekli değildir: bu, düşmana karşı güç kullanıp kullanmamaya dair stratejik değerlendirme meselesidir.

Kısacası, şiddet konusu açıklığa kavuşturulmalıdır. 20. yüzyıl komünizminde yanlış olan şiddete "kendiliğinden" başvurması değil -devlet gücünün zaptı ve bunun korunması için iç savaş-, bu türden bir şiddete başvurmayı kaçınılmaz ve meşru hale getiren daha geniş biçimdeki işleyişidir: tarihsel zorunluluğun aracı olarak Parti ve falan filan. Herry Kissinger tarafından CIA'e gönderilen bir notta, Allende hükümetinin altının nasıl oyulacağına dair öneriler kısa ve öz biçimde yazılmıştı: "Ekonomiyi acı acı haykırtın". Eski ABD yetkilileri bugün Venezüella'da aynı stratejiye başvurulduğunu açıkça kabul ediyorlar: ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Lawrence Eagleburge, Fox News'de Venezüella ekonomisi hakkında şunu söyledi: "Chavez'e karşı öncelikle ve kullanmamız gereken bir silahımız var; ülkedeki ve bölgedeki çekiciliği tükensin diye ekonomiyi tamamıyla kötü hale getirmeyi denemek için kullanılan ekonomik araçlar". Şu anki ekonomik olağanüstü halde de biz net biçimde şuursuz pazar süreçleriyle uğraşmadık, krizi kendi koşullarıyla çözmekte kararlı olan devletler ve finansal kuruluşlar tarafından yapılan son derece örgütlü ve stratejik müdahalelerle uğraştık -ve böylesi koşullarda, savunma amaçlı karşı tedbirler uygun değil miydi?

Bu türden göz önünde bulundurmalar yapılamadı, ama 20. yüzyıl boyunca çok hoşlanılan zihinsel çalışmalarına devam eetikleri sırada radikal entelektüellerin rahat düşsel konumlarını parçaladı: politik durumları "felaketleştirme". Adorno ve Horkheimer, "yönetilen dünya"daki "aydınlanmanın diyalektiği"nin sonucundaki felaketi görmüştü; Giorgio Agamben 20. yüzyılın toplama kamplarını, bütün Batı siyasi tasavvurunun "gerçekliği" olarak tanımlamıştı. Ancak 1950'ler Batı Almanya'sındaki Horkheimer'in görünümüne dönelim. Modern Batı tüketim toplumunun "akıl tutulması"nı açıkça suçlarken, bir yandan da aynı toplumun totalitarizm ve kokuşmuş diktatörlük denizindeki yegane özgürlük adası olduğunu savunuyordu. Ya hakikaten de entelektüeller esasen güvenli ve rahat yaşamlar sürerse ve geçim yollarını aklamak için radikal felaket senaryoları kurarsa? Kuşkusuz, birçoğuna göre, bir devrim gerçekleşirse güvenli bir mesafede -Küba, Nikaragua, Venezüella- meydana gelmeli ki, kalpleri uzaklardaki olaylarla ısınırken kariyerlerini ilerletmeye devam edebilsinler. Ancak gelişmiş endüstriyel ekonomilerde düzgün bir şekilde işleyen refah devletlerinin günümüzdeki çöküşüyle, radikal entelektüeller böylesi açıklamalar yapmak zorunda kaldıkları şu anda kader anına yaklaşabilir: gerçek değişim istiyorlar -şimdi bunu elde edebilirler.

İdeoloji olarak ekonomi

Sürekli ekonomik olağanüstü hâl devleti, solun derhal "pratik kullanımı" olmayan sabırlı entelektüel çalışmadan vazgeçmesi anlamına gelmiyor. Aksine: bugün her zamankinden de çok komünizmin, Kant'ın "Aydınlanma nedir?" başlıklı makalesinin ünlü paragrafında, "aklın kamu yararı" dediği, düşüncenin eşitlikçi evrenselliği ile doğduğu akıldan çıkarılmamalı. Mücadelemiz bu nedenle ulus-ötesi tehdit doğuran günümüz yeniden yapılandırmasının bakış açılarının altını çizmelidir. AB'nin "Avrupa yüksek öğrenim sisteminin yapısını uyumlulaştırmayı" amaçlayan ve gerçekte aklın kamu yararına yönelik birlikte bir saldırı olan ve şu anda devam eden "Bologna Süreci", buna bir örnek olacaktır.

Bu reformların altında yatan ise yüksek öğrenimi, toplumun somut problemlerinin bilirkişi görüşleri üretilmesi vasıtasıyla çözümlenmesi görevine bağımlı hale gelmeye teşvik etmek. Burada unutulup giden ise düşünmenin gerçek görevi: sadece "toplum" tarafından yaratılan sorunlara çözümler önermek değil -gerçekte devlet ve sermayenin- aynı zamanda bu problemlerin gerçek biçimi üzerine derinlemesine düşünmek; gerçek yoldan problemin farkına varırsak problemi görürüz. Yüksek öğrenimin görevinin toplumsal olarak faydalı uzman bilgisi üretilmesi görevine dönüştürülmesi, günümüz küresel kapitalizmi içerisinde Kant'ın "aklın kamu yararı"nın paradigmatik biçimidir. Kantçı terimlerle, bu durum hareketimize "olgunlaşmamış" bireyler olarak bulaşıyor, aklın evrenselliği boyutunda yaşayan özgür insanoğulları olarak değil.

Yüksek öğretimi entelektüel üretimlerin ortak alanını çevreleme, umumi zihni özelleştirme sürecine doğru yola sokmak için çabalamayla -sadece doğrudan özelleştirme veya iş dünyasıyla bağlantı kurma kisvesi altında değil, aynı zamanda daha yaygın algılama olan, eğitimi uzman bilgisi üretmeye yönlendirme anlamında- bağlantı kurmak can alıcı. Bu sürecin kendisi, ideolojik çağırma/seslenme yöntemindeki küresel dönüşümün bir parçası. Bu noktada, Althusser'in "devletin ideolojik aygıtları" (DİA) kavramını anımsamak faydalı olabilir. Oretaçağ'da en önemli DİA kurum olarak inanç açısından kilise idiyse, kapitalist modernitenin doğuşu okul sistemi ve yasal ideolojinin ikili hegemonyasını dayattı. Özneler, yasal düzen altında vatansever özgür yurttaşlar olarak çağrılırken, bireyler, zorunlu evrensel eğitim vasıtasıyla yasal özneler olarak şekillendirildi. Burjuvalar ve yurttaşlar arasındaki, kendi çıkarları ile ilgilenen bencil faydacı birey ile kendini devletin evrensel etki alanına adayan yurttaş (Fransa'da kullanılan anlamıyla, toplumun sorunları ile ilgilenen kişi olarak yurttaş, ç.n.) arasındaki uçurum böylece korundu. Kendiliğinden ideolojik duyumsamada, egoist çıkarların özel alanı "pre-ideolojik" olarak nitelendirilirken, ideoloji yurttaşlığın evrensel alanıyla sınırlanmış, ideoloji ve ideoloji olmayan arasındaki feci uçurum böylelikle ideoloji haline dönüşmüştür.

'68 sonrası kapitalizmin son aşamasında olan şey, ekonominin kendisini artan biçimde hegemonik ideoloji olarak dayatmasıdır. Eğitimde, klasik burjuva okulu şeklindeki DİA'nın, kademeli olarak parçalara ayrılmasına şahit oluyoruz: pazarın üstüne çıkarılmış ve doğrudan devlet tarafından örgütlenmiş okul sistemi giderek azalan biçimde aydınlatılmış değerlerin -özgürlük, eşitlik, kardeşlik- taşıyıcısı olan zorunlu ağ oluyor. "Daha düşük maliyet, daha yüksek verimlilik" şeklindeki kutsal formül adına, eğitimin içerisine giderek artan biçimde kamu-özel sektör ortaklığının değişik biçimleri nüfuz ediyor. Gücün/zorun örgütlenmesi ve meşrulaştırılmasında da seçim sistemi artan biçimde pazar rekabeti biçiminde tasarlanıyor: seçimler, seçmenlerin, sosyal düzenin, suçu soruşturmanın ve benzerlerinin görevini en etkili biçimde görmeyi öneren seçeneği "satın aldığı" bir ticaret borsasına benziyor.

"Daha düşük maliyet, daha yüksek verimlilik" biçimindeki aynı formül adına, cezaevlerini yönetmek gibi işlevler devlet gücü alanından bir kere hariç tutuldu mu özelleştirilebilir; ordu artık kendini evrensel zorunlu hizmete dayayamıyor, paralı askerlerden oluşuyor. Devlet bürokrasisi de Berlusconi olayında aşikâr olduğu üzere artık Hegelci evrensel sınıf olarak görülmüyor. Günümüz İtalya'sında, devlet gücü doğrudan, bunu insafsızca ve istismar ederek kişisel çıkarlarını korumanın bir aracı olarak gören rezil burjuva tarafından uygulanıyor.

Duygusal ilişkilere kalkışma süreci bile giderek artan bir biçimde pazar ilişkileri çerçevesinde düzenleniyor. Böylesi bir yöntem, kendi kendini metalaştırmaya dayanıyor: internet yoluyla tanışma veya evlilik ajansları yoluyla, müstakbel partnerler kendilerini meta olarak sunuyor, niteliklerini listeliyor ve fotoğraflarını gönderiyor. Burada gözedn kaçırılan şey Freud'un "der einzige Zug" dediği, diğerinden hoşlanıp hoşlanmayacağını anında belli eden kişisel çekim. Aşk, gereksinim olarak deneyimlenmiş bir tercihtir. Bir noktada kişi, halihazırda aşık olduğu hissiyle bunalır ve aksini yapamaz. Böyle olunca doğası gereği, ilgili adayların niteliklerini karşılaştırır, kime aşık olur, kime aşık olamaz karar verir. Tanıştırma ajanslarının en iyi aşk karşıtı araç olmasının nedeni de budur.

Bu durum, ideolojinin işlerliğinde ne çeşit bir değişime işaret eder? Althusser, ideolojinin bireyleri -"bireyler" burada devletin ideolojik aygıtlarının üzerinde çalıştığı canlı varlıklar olarak bulunur- kendilerine bir mikro-ilişkiler ağı dayatarak özneler halinde soruşturduğunu ileri sürer. Aksine, "özne" esasen bir canlı varlık kategorisi değildir, ancak bu canlı varlığın akıbeti -sembolik biçimde- DİA düzeneğine (Zizek, burada Foucault'nun 'dispositif' kavramını kullanmış, ç.n.) veya mekanizmasına yakalanmaktır. Oldukça mantıklı biçimde, ekonominin alanı ideolojik olmayan biçiminde nitelendirdiği kadar, küresel metalaştırmanın bu cesur yeni dünyası da kendisini post-ideolojik olarak nitelendirir. Tabii ki devletin ideolojik aygıtları hâlâ buradadır, her zamankinden de fazla. Gerçi kendi algılamasında ideoloji pre-ideolojik bireylerin aksine öznelerde yerleşik olduğu kadar, bu ekonomik alanın hegemonyası kendisini ideolojinin yokluğu olarak göstermek zorundadır. Bunun anlamı, ideolojinin üstyapı olarak sadece ekonomiyi "ifade ettiği" değildir. Aksine, ekonominin kendisi burada bir ideolojik model işlevi görür, böylece DİA olarak etkin olduğunu söylememiz konusunda tamamen haklı çıkarız -idealleştirilmiş liberal pazar modeline kesinlikle uymayan "gerçek" ekonomik hayatın aksine.


İmkânsızlar

Bugün gerçekten de ideolojik mekanizmanın işleyişinde radikal bir değişime tanık oluyoruz. Agamben, günümüz post-politik veya biyosiyaset toplumunu, yeni bir öznellik yaratmaksızın bireyleri edilgenleştiren çoklu düzenek (dispositif anlamında, ç.n) olarak tanımlar:

"Gerçek özneler ve kimlikler gerektiren (işçi hareketi, burjuvazi, vb.) siyasetin geçici olarak karanlığa bürünmesinden ve ekonominin zaferinden dolayı, bir başka ifadeyle yalnız kendi yeniden üretimini gözeten yönetimin tek faaliyetinden dolayı. Bugün iktidar idaresinde birbirini izleyen sol ve sağın, bu nedenle kendilerinden esinlenerek adları verilen politik bağlamla çok az ilgisi vardır. Bugün bu terimler sadece yönetim mekanizmasının iki kutbunu-birisi hiçbir endişe olmaksızın edilgenleştirmeyi, diğeri demokrasinin iyi yurttaşlığı şeklindeki ikiyüzlü maskesiyle bunun üzerini örtmeyi hedefleyen- ifade eder." (Giorgio Agamben)

"Biyosiyaset", düzeneğin artık özneler yaratamadığı seçkinler topluluğunu tayin eder, ancak bireylerin sadece gözle görülür yaşamlarını idare eder ve düzenler.

Böylesi bir seçkinler topluluğunda, mutlak radikal toplumsal dönüşüm fikri imkansız bir hayal olarak var olur -ancak imkânsız kavramı bizi durup düşündürmelidir-. Bugün imkânlı ve imkânsız, ikisi de ziyadesiyle aksini ispatlayan garip bir tarzda sınıflandırılmıştır. Bir yandan kişisel özgürlükler ve bilimsel teknoloji alanlarında "hiçbir şey imkânsız değildir" diyoruz: tüm sapkın biçimlerinde seksten zevk alabiliriz, bütün müzik, film ve tv dizileri arşivi indirilebilir durumda, uzay seyahati (belli bir bedelle) herkese açık. Fiziksel ve ruhsal becerilerimizi arttırma, temel varlıklarımızı genlerimize müdahale yoluyla manipule etme imkânı mevcut; kimliğimizi şu ya da başka bir takım donanıma indirilebilecek bir yazılıma dönüştürerek ölümsüzlüğe erişmeye dair "teknostik" (tech-gnostic, ç.n.) hayal bile.

Öte yandan, sosyo-ekonomik ilişkiler alanında asrımız kendisini, insanlığın önceki bin yılın ütopik hayallerini terk ettiği ve tüm imkânsızlıklarıyla birlikte gerçekliğin -kapitalist sosyo-ekonomik gerçeklik olarka okuyun- sınırlarını kabul ettiği bir ergenlik çağı olarak algılıyor. "YAPAMAZSIN" buyruğu, çağın sloganı: ister istemez totaliter dehşete varan büyük kolektif eylemlere kalkışamazsın; eski refah devletine tutunamazsın, bu seni rekabetçilikten koparır ve ekonomik krize neden olur; Kuzey Kore'nin 'juche' (Juche, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti/Kuzey Kore'nin resmi ideolojisi olup, bağımsız duruş, kendi kendine yetebilme anlamlarına gelir, ç.n.) heyyulasına tutsak olmadan kendini küresel pazardan yalıtamazsın. İdeolojik versiyonunda, ekoloji de kendi imkânsızlıklar listesine eklenir, sözde eşik değerleri -küresel ısınma iki dereceden fazla değil- "uzman fikirleri"ne dayandırılır.

Buradaki iki imkânsızlık arasındaki farkı görmek elzemdir: toplumsal uzlaşmazlığın gerçeği olarak imkânsız ve ağır basan ideolojik alandaki "imkânsızlık". Buradaki imkânsızlık iki katına çıkarılmıştır, kendi kendisinin maskesi olarak görev yapıyor: yani, ikinci imkânsızlığın ideolojik işlevi birincinin gerçekliğini gizlemek, karartmak. Günümüzde hakim ideoloji radikal değişimin, kapitalizmin ortadan kaldırılmasının, çürümüş bir parlamenter oyuna indirgenmemiş bir demokrasinin "imkânsızlığını" kabul etmemiz, kapitalist toplumların sınırlarını aşan uzlaşmaz çelişkinin imkânsız gerçeğini görünmez kılmak için çabalıyor. Bu gerçek, mevcuıt toplumsal düzendeki imkânsızlığı, onun bu imkânsız gerçeğin doğrudan uğraşılamaz ya da kökten değiştirilemez olduğunu göstermeyen temel uzlaşmaz çelişkisi anlamında "imkânsız".

Lacan'ın, ideolojik imkânsızlığın üstesinden gelmek için kullandığı formülün "her şey imkân dahilindedir" şeklinde değil, "imkânsız gerçekleşebilir" şeklinde olmasının nedeni budur. Lacancı imkânsız gerçek, gerçekçi biçimde hesaba katılması gereken a priori (sezgisel, ç.n.) bir sınırlandırma değildir, ancak eylem alanıdır. Bir eylem, imkânlının alanına müdahaleden fazlasıdır -bir eylem neyin imkânlı olduğunun gerçek kordinatlarını değiştirir ve böylece geçmişe dönük olarak olanaklılığın kendi koşullarını yaratır. Komünizmin aynı zamanda gerçeği ilgilendirmesinin nedeni şudur: bir komünist olarak eylemek, günümüz küresel kapitalizminin altında yatan temel uzlaşmaz çelişki gerçeğine müdahale etmek anlamındadır.

Özgürlükler?

Ancak sorun devam ediyor: deneyime dayanan bir imkânsızlık ile kasrşı karşıya iken, imkânsızı gerçekleştirmeye dair böylesi bir programatik ifade ne anlama gelir: bir fikir olarak komünizmin hezimeti büyük kitleleri harekete geçirebilir mi? Ölümünden iki yıl önce, Avrupa genelinde bir devrim olmayacağı açık hale geldiğinde ve tek ülkede sosyalizm inşası fikrinin saçma olduğunu anladığında Lenin şöyle yazmıştı:

"Durumun bütün ümitsizliği, işçi ve köylülerin çabalarının on mislini teşvik ederek Batı Avrupalı ülkelerininkinden farklı kökten uygarlaştırma araçları yaratma imkânı sunarsa?" (V.I. Lenin)

Bolivya'da Morales, Venezüella'da Chavez hükümetinin, Nepal'de Maoist hükümetinin çıkmazı bu olmadı mı? "Adil" demokratik seçimlerle iktidara geldiler, ayaklanma ile değil. Ancak iktidara gelince kısmen, en basitinden merkezi biçimde çalıştılar: parti yönetimi temsilcileri ağını atlatarak destekçilerini doğrudan harekete geçirdiler. Durumları "nesnel olarak" umutsuz. Tarihin bütün akışı esasen onlara karşı, onlasrı yola sokacak "tarafsız eğilimler"e bel bağlayamazlar,tüm yapabilecekleri doğaçlama yapmak, umutsuz bir durumda ne yapabilirlerse onu yapmak. Ancak her şeye rağmen bu onlara eşsiz bir özgürlük vermiyor mu? Ve biz -günümüz solu- tamamen aynı durumda değil miyiz?

Bizimki bu nedenle, solun ne yapılması gerektiğini (proletarya diktatörlüğünü kurmak) bildiği, ancak bunu yerine getirmenin uygun zamanını beklediği olağanüstü 20. yüzyıl başları durumunun tam tersi. Bugün ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz, ama şimdi harekete geçmeliyiz, çünkü eylemsizliğin sonucu feci olabilir. "Özgürmüşüz gibi" yaşamaya zorlanmaktayız. Uçuruma doğru adım atma riskini almak zorunda kalacağız, bütün olarak uygunsuz durumlar; yeninin görünüşlerini tekrar keşfetmek zorunda olacağız, çarkı döndürmek ve geçmişte iyi olan şeyleri -eğitim, sağlık ve temel sosyal hizmetler- korumak için. Kısacası, durumumuz Stalin'in atom bombası için söylediği şey gibi: güçsüz sinirleri olanlar için değil. Ya da Gramsci'nin Birinci Dünya Savaşı zamanını tanımlarken dediği gibi: "Eski dünya öldü ve yeni dünya doğma mücadelesi veriyor: Şimdi canavarların zamanı".

Slavoj Žižek'in, New Left Review dergisinin Temmuz-Ağustos 2010 sayısında yayımlanan "A Permanent Economic Emergency" başlıklı makalesinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü/Erkan Çınar

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

ABD'den sosyalizm mitleri

14 Ekim 2010 Perşembe

Tüm dünyada olduğu gibi ABD'de de halkın sisteme razı olması için kullanılan yöntemlerden en önemlisi "başka bir dünya"ya dair yaratılan korkular. Ülkenin sosyalist partilerinden biri olan Party for Socialism and Liberation, ülkede sosyalizme dair yaratılan sekiz miti ve bunlara dair görüşlerini sıraladı:


Mit 1: Sosyalistler mülkiyetinizi ortadan kaldırmak istiyorlar

Bu mit, özel mülkiyeti bireysel mülkiyet ile karıştırıyor. Sosyalistler, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasından bahsettiklerinde, üretim araçlarının -serveti yaratan kaynak ve araçların- toplumsallaştırılmasına işaret ederler. Emekçilerin bu türden bir mülkiyeti yoktur. Bundan kurtulmaya çalışmamızın nedeni de budur.

Şu anda bin tane milyarderin serveti, yeryüzünün en yoksul 3,5 milyar insanınınkine eşit. Herkese daha fazlasını sağlamak için bu servet ortak sahpiliğimizde olmalıdır, bu birkaç kapitalistin mülkiyeti olmamalıdır.

Sosyalistlerin, birinin evini, arabasını veya bireysel kullanım için olan eşyalarını ortadan kaldırmakta bir çıkarları yoktur. Gerçekte, ipotek/haciz krizinin de gösterdiği gibi, kapitalist düzende bankalar bu türden mülkiyetin bile çoğunluğunu elinde tutar ve bunu istediği gibi ortadan kaldıracaktır.

Mit 2: Sosyalistler demokrasiye karşıdır ve diktatörlük yanlısıdır

Kapitalist düzendeki iki partili "demokratik" sistem aslında zenginlerin diktatörlüğüdür. Bu düzende servetin tümünü emekçiler yaratır, ancak kapitalistler -şirketlerin ve bankaların sahipleri- ekonomik gücün tamamına sahiptir ve bu gücü politikayı kontrol etmek için kullanır. Bu gerçek, biz oy kullanma hakkına sahip olsak da hiçbir zaman değişmez. Bütün önemli kararlar icra kurulu odalarında verilirken, biz bir dahaki sefere kimin ezeceğini oylar hale gelmiş durumdayız.

Sosyalizmde, toplumun muazzam kaynakları bireysel olarak biriktirilemez, servetleştirilemez. Bu kaynaklar, işçi sınıfının ve onları örgütlerinin belirlediği bir plana göre kullanılır ve dağıtılır. Çünkü zenginlik, küçücük bir seçkin grubunun elinde toplanmayacaktır, sosyalizm ilk kez gerçek bir demokrasinin -gerçek bir "halk egemenliği"nin- temellerini yaratır.

Tarihte, işçi sınıfının egemenliğini savunan çeşitli politik biçimler olmuştur. ABD okullarında bize tek pasrti sistemlerinden dolayı Sovyetler Birliği'nin, Çin'in ve Küba'nın şeytani diktatörlükler olduğunu öğretirler. Ancak hiçbir zaman bu ülkelerin böylesi hükümetleri, zengin diktatörlüğünü geri getirecek olan karşı devrimcilere karşı korunmak için kurduklarını öğrenmeyiz.

Mit 3: Sosyalizmde çalışmaya teşvik edecek hiçbir şey yoktur

Kapitalizmde, en zengin insanlar hiçbir iş yapmayanlar iken, sosyalizm çok çalışmayı ödüllendirir. Sosyalist bir toplumda, işçi sınıfı üretim araçlarını ve kendi emeklerinin meyvelerini kontrol eder ve bu nedenle üretimde tam kapasiteyi gerçekleştirmek için gerçek bir dayanağı vardır. Kapitalizmde çalışmayı teşvik eden ana etmen işten atılma ve açlık tehdididir.

Sosyalizmde birey yaptığı işe göre ücret alır. Kapitalizmde işçi sınıfı mensupları maaştan maaşa yaşarken, toplumun en az üretken üyelerinin -bankacılar ve CEO'lar- serveti açık biçimde büyür.

Mit 4: Sosyalizm insan doğasına aykırıdır

İnsan "doğası" içinde yaşadığınız toplum biçimine bağlı olarak değişir. Marx, toplumdaki egemen fikir ve tutumların, hakim sınıfın fikir ve tutumları olduğunu açıklamıştır. Bize insanların doğal olarak şiddete düşkün, sömürücü ve bencil olduğuna inanmamız öğretilir, çünkü toplumumuzun üzerine inşa edildiği esaslar bunlardır. Binlerce yıllık komünal, sınıfsız toplumların tarihini de içeren insanlık tarihini gözden geçirdiğimizde, var olan bir başka insan "doğasını" görebiliriz. Hatta günümüz toplumunda, günlük yaşamımızda muazzam ortak fedakarlık ve dayanışma örneklerini görebiliriz - akşam bültenlerinde haber olmasa bile.

Mit 5: Sosyalistler inanç özgürlüğüne saygı göstermezler

Sosyalizm, dini kişiye özel bir mesela olarak görür ve inanç temelli ayrımcılığa karşı etkin biçimde mücadele eder.

Marx, hiçbir zaman dinin yasaklanması çağrısı yapmamıştır. Marx, tarihsel olarak din kurumlarının, insanları baskıya karşı mücadele etmekten caydırdığına dikkat çekmiştir. Bu kurumlar yoksul ve emekçilere bunun yerine öte dünyadaki daha iyi yaşam için beklemeleri şeklinde yol göstermiştir.

Bununla birlikte, daha iyi bir dünya için mücadele ederken inançsal ideolojiyi kullanan birçok hareket örneği vardır.

Mit 6: Sosyalistler sadece sınıfsal baskıyla ilgilenirler, diğer baskı türleriyle değil

PSL üyeleri baskının her türlüsüne kasrşı yorulmak bilmeyen savaşçılardır. Biz, ırkçılık, cinsiyetçilik, göçmen karşıtı gericilik, homofobi ve tüm diğer ayrımcılık türlerinin yoksul ve emekçi insanlasrı böldüğüne ve ileriye doğru yol almak istiyorsak bunlara karşı mücadele etmemiz gerektiğine inanırız. Biz kendimizi, siyahların, kadınların ve LGBT bireylerin kurtuluş bayrağını yükselten sosyalistlerin devrimci geleneğine yerleştiriyoruz.

Mit 7: Sovyetler Birliği çöktüğünde sosyalizm de çöktü

Sosyalizm, tek bir devlete bağlı olan bir anlayış değildir. Kapitalizmin sömürü sistemi var oldukça o da var olacaktır. Sovyetler Birliği'nden önce de vardı ve dolayısıyla sonra da var. Sosyalizm, kıtlığı ortadan kaldıran ve üretenleri yönetime getiren bir yöntemle toplumun nasıl örgütleneceğinin teorisidir.

Var olan ülkelerden sadece birkaçı sosyalizmi inşa etmeyi denemiştir. Sömürgecilik ile yoksullaştırılmış bir ülke olan Küba, toplum kaynakları sermaye sınıfını zenginleştirmenin aksine halkın ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldığında neyin başarılabileceğinin örneğidir.

Sovyetler Birliği, yoksul ve emekçilerin iktidarı almasının ilk deneyimidir. Kendi çelişkilerine karşın Sovyetler evrensel sağlık hizmeti, ücretsiz öğrenim, çalışma hakkı, ücretsiz çocuk bakımının yanı sıra tüm çalışanlara güvenceli doğum izni ve tatil günleri sağlamıştır. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana Rusya'da yaşam süresi beklentisi ve yaşam standartları çakılırcasına düşmüştür.

Sovyetler Birliği aynı zamanda, devrimci sosyalizm yolundan sapan imtiyazlı, bürokratik bir liderlik geliştirmiştir. Ancak bunun az gelişmişliğin mirası olduğu unutulmamalıdır. Bütün varlığı süresince dünyanın en güçlü ülkeleri Sovyetler'i güçsüzleştirmek ve yıkmak için çabalamıştır.

Mit 8: ABD'de sosyalizmin hiçbir tarihsel kökeni yoktur

Sosyalizm, ABD işçi sınıfının verdiği bütün başlıca mücadelelerde tutarlı ve kendini adamış iştirakçilere sahiptir. Başlıca sosyalist tatillerin bazıları -Uluslararası İşçi Günü (1 Mayıs - ç.n.) ve DÜnya Kadınlar Günü- ABD'den ortaya çıkmıştır. İlk sendikalar, kapitalizmi yıkmak isteyen radikaller tarafından kurulmuştur. Büyük Buhran süresince sosyalistler emek hareketinin lideri olmuşlar ve işsizleri örgütlemişlerdir. 1960'larda ırkçılığa, savaşa ve cinsiyetçiliğe kasrşı mücadelenin önde gelen isimleri, bu türden adaletsizliklere sadece sosyalizmin bir son verebileceğini onaylamıştır.


http://www.pslweb.org/site/News2?page=NewsArticle&id=14484&news_iv_ctrl=1261 adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler