Content feed Comments Feed

İki seçkin ve bir proletarya

6 Haziran 2010 Pazar




Bangkok'da seçim talebiyle Abhisit Vejajiva'nın muhalifi olan binlerce Kırmızı Gömlekli tarafından iki ay boyunca düzenlenen sokak gösterileri ve devamındaki şiddet olayları, Tayland'ın modern tarihinde karşılaştığı en kötü çatışmalar olarak tanımlanmakta. Olaylar, ardında 88 ölü, yüzlerce yaralı ve 2 milyar dolar değerinde yok olmuş mal bıraktı, bedel Ekim 1976 ve Mayıs 1992'deki politik şiddet olaylarından her bakımdan daha ağır oldu.

Ölümlerin ve hasarın çoğu, ordunun çoğunluğu sapanlar, yanan lastikler ve molotof kokteylleri ile silahlanmış protestocuları vahşice bastırdığı Mayıs ayı ortasında gerçekleşti. Geri çekilen öfkeli protestocular aralarında Güneydoğu Asya'nın ikinci büyük alışveriş merkezi olan Central World'ün de bulunduğu iki düzineden fazla binayı ateşe verdi.

Bütün bunların, Asya'nın en istikrarlı görünen ülkelerinden birinde nasıl meydana geldiği uzun ve karmaşık bir öykü. Öykünün şimdiden, her biri anlatıcısının önyargıları ile süslenmiş birçok versiyonu var.

10 yıldan fazla bir süreyi Tayland dışında habercilik yaparak geçiren dışarıdan biri olarak benim versiyonum hayli hilesiz - kökü sağlam ama yaşlanmış bir kral iktidar için hırslı ve karizmatik bir kapitalistle rekabet ediyor ve paradoksal olan sonuç ülkenin uzun süredir uykuda olan sol hareketinin yeniden doğması. Şimdi sorulacak asıl soru yeni bebeğin sağlıklı mı, ölü doğmuş mu olduğu?

Üç taraf


Tayland'ın hikâyesi aslında üç politik ve toplumsal tarafı kapsıyor - geleneksel seçkin, yeni gelişmekte olan seçkin ve kır/kent yoksulları.

Birinci taraf uzun zamandır hüküm süren ancak yaşlanan Kral Bhumibol Adulyadej tarafından temsil ediliyor ve ordu, bürokrasi, banka oligarkları ve Başbakan Abhisit Vejajiva'nın Demokrat Parti'si gibi Bangkok merkezli partilerden oluşuyor. ABD'nin Soğuk Savaş'taki yakın müttefikleriydiler, geçtiğimiz yüzyılın büyük kısmında iktidardaydılar ve yıllardan beri tasarladıkları rahat politik, ekonomik ve kültürel düzenlerini kimsenin sorgulamasını istemiyorlar.

Son on yılda veya daha fazlasında onlarla yüzleşen ise çürümüş, ancak aynı zamanda zeki ve karizmatik telekomünikasyon kodamanı olan Takşin Şinawatra liderliğindeki ticari, bölgesel ve kırsal çıkar grupları koalisyonu. Şinawatra'nın iktidarı ele geçirdiği 2001 yılındaki hayali -2006'da askeri darbe ile devrilmeden önce- Singapur ve Malezya gibi kuvvetli refaha sahip olan modern kapitalist Tayland'ı kurmaktı. Sürekli olarak Lee Kuan Yew veya Mahatir Mohammad'in rolünü oynuyordu.

Demokratik kurumlara ve süreçlere güven devam ettikçe, geleneksel ve yeni seçkinlerin ikisi de, muhaliflerine herhangi bir hesap verme veya onlardan sorgulama olmadan yönetmeyi tercih edeceklerdi. İkisinin de -biri feodal çıkarları, diğeri şirket çıkarlarını temsil eden- gerçekten demokrasiye veya onun gerektirdiklerine tutkunluğu yoktu.

Onlarca yıldan bu yana Tayland'da egemen olan kralcılar istediklerini elde etmek için düzenli olarak darbeleri desteklediler veya darbelerden yararlandılar -ülkede son 77 yılda 20'den fazla darbe oldu. Çoğunlukla birbirleriyle keyifli bir biçimde dans eden monarşi ve ordu arasında ara sıra fikir ayrılığı olurken, tüm muhaliflerini basit hilelerle ve açık baskının bileşimiyle dans pistinin dışında tuttular.

Örneğin devam eden krizde de geleneksel seçkinler demokratik normlara olan saygısızlıklarını göstermekteler. 2005 yılında Takşin ezici bir zaferle yeniden seçildiğinde "Sarı Gömlekli" destekçilerine hükümete karşı gürültücü sokak gösterileri düzenletti ve sonraki yıllarda ona karşı bir askeri darbeyi açıkça destekledi. Tayland medyası ve sivil toplumundaki krallıkçı destekçiler Tayland ordusunun kendisinin kesinlikle temiz yönetimin veya demokratik değerlerin bir örneği olmadığını örtbas ederek, "demokratik" olanlardan biri olarak halk tarafından seçilen başbakana karşı darbeyi sapkın bir biçimde haklı gösterdiler.

Tüm bunlarla yetinmeyip Takşin'in partisi 2007 seçimlerini kazandığında kralın adamları, partinin adaylarını bir bahane veya başkasıyla iktidardan uzak tutmak için yargıyı ve diğer kurumları baskı altına aldı. Bangkok'taki kilit konumdaki kurumları tahrip eden ve hatta 2008 sonlarında Bangkok Havaalanı'nı bloke eden kral destekçisi "Sarı Gömlekliler"in eylemleri hiçbir yasal takibata uğramadı.

Monarşistlerin Takşin-fobileri, birinin evine giren hırsızdan kurtulmak için evini kendi elleriyle ateşe vermesi gibi, Tayland'ın henüz toy olan demokrasisinin tahribi ile sonuçlandı. Bangkok'taki son şiddet olaylarından sonra bile geleneksel seçkinler bir ders çıkarmamış görünüyor ve tüm demokratik ilkeleri ihlâli sürdürüyor -Tayland için şüphesiz ki felaket anlamına gelen bir yaklaşım.

Takşin kendi adına 2001 yılından bu yana art arda gelen üç seçimde ezici çoğunlukla "demokratik" olarak seçilmesine rağmen, iktidarı kendi egemenliği süresince üzücü bir biçimde otoriter yöntemlerle kullandı. Kendisine eleştirel yaklaşan medyayı susturmayı denedi, yargısız infazlarla 2 bin 500'den fazla insanın canını alan sahte bir "uyuşturucuyla savaş" yürüttü, işlerine ve aile çıkarlarına yarar sağlayacak rüşvetçi kanunlar yaptı. Her ne kadar daha yerleşik rakipleri tarafından mağdur edildiyse de Takşin de gerçek bir demokrat değil.

Geleneksel ve yeni Tayland seçkinlerinin bir başka ortak özelliği "yoksullarla ilgilenme" taahhütlerine rağmen her ikisinin de koruyacakları haksız servetleri olduğu gerçeği. Örneğin Forbes dergisi 2008 yılında Tayland kralını dünyadaki en zengin kral olarak gösterdi ve serveti 37 milyar dolardan fazlaydı. Diğer yandan Takşin Şinawatra 80'lerin sonundan itibaren 10 yıldan kısa bir süre içerisinde televizyon, mobil ve uydu yayıncılığı tekellerinin fiyatını yükselterek Tayland'ın en zengin işadamı haline geldi ve onun için iktidarı geri almak bu haksız kazanılmış serveti korumanın anahtarı.

Tayland politik dinamiklerine dahil olan üçüncü taraf -kır ve kent yoksulları -daha çok epey ihmal edilmiş Kuzey ve Kuzeydoğu Tayland'dan gelmekte ve sadece onların demokratik kurumların ve süreçlerin tesisinde payları var. Bangkok'daki son protestolarda Kırmızı Gömlekliler'in sürekli talebi yeni seçimlerin düzenlenmesi, demokratik normlara saygı gösterilmesi ve yurttaşlara yöneticilerden hesap sorabilecekleri geniş güçler veren ülkenin 1977 anayasasının geri getirilmesi.

Üç süreç


Yukarıda sıraladığımız üç taraf, hepsi Tayland toplumunda geçerli olan ve kendi yöntemleriyle gerginlik ekleyen birbirine paralel üç sürecin katılımcıları.

İlk süreç, Tayland siyasi partilerinin bir lobi veya başkasıyla birlikte cephe almasıyla farklı ticaret lobileri arasına keskin rekabet sokuyor. 1980'lerin ortalarından itibaren on yıl boyunca Tayland dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biriydi ve o zamanlar rekabet ballı hükümet imtiyazları ve anlaşmaları içindi -Takşin'in politik bağlantılarını kullanarak ele geçirebildiği tekeller gibi.

Bununla birlikte 1997 yılında Asya ekonomik krizi birçoğunun servetini tamamen süpürdüğünde mücadele, başarılı işletmelere yönelik devlet destekli kurtarmaları örgütlemek içindi. Politikacıların "demokrasi" ya da "ulusal güvenliği" kabullenmelerine dair gerçek istek belirtilerine ek olarak, güçlü ticari lobiler güncel Tayland krizinin perde arkasında da iş başında.

Tayland'da işleyen ikinci süreç -aynı zamanda sıradan Taylandlıların sınıf bilinci olarak büyüyen özlemleri şeklinde- son 30 yıldaki ekonomik büyümeden kaynaklanıyor. 80'lerin ortalarından bu yana ülke kişi başına reel milli gelirin üçe katlanmasına şahit olmuş durumda. Bu periyotta aynı zamanda çoğu Taylandlının yaptıkları iş çeşidinde de çarpıcı değişim gerçekleşti. Tarımın, hane halkının üçte ikisi için geçim kaynağı olduğu bir önceki nesil ile karşılaştırıldığında, şu anda beşte ikisinden azının bu işle meşgul olduğu görülüyor. Artık emeğin yıllar boyunca büyüyen hizmet ve sanayi sektörüne dahil edilmesi daha iyi nakit gelir ile sonuçlanırken bu beraberinde sıradan Taylandlılar arasında milli gelirin daha iyi dağıtılmasına dair daha yüksek beklentileri de getirdi.

1997 yılındaki Asya ekonomik krizinin en büyük kaybedenleri, toplumsal göstergeleri düşük ve tarımsal anlamda verimsiz, turizm ve sanayi sektörleri için geleneksel olarka Tayland'ın ucuz emek kaynağı olan Kuzeydoğu Tayland'daki insanlardı. Bangkok'da çalışan büyük miktarlardaki -tahminen 3 milyonu- kır göçmeni, gelir kaynaklarını, birikimlerini ve reel gelirlerini kaybettiler.

O halde Takşin'in evrensel sağlık hizmetleri tasarısı, çiftçilere ucuz kredi ve kırsal girişimlere yatırım gibi hepsine iktidarının ilk döneminde başladığı halkçı toplumsal refah girişimlerinden çıkar sağlayanlar da aynı insanlardı. Tayland Kalkınma Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışma Takşin'in 30 baht (Tayland'ın para birimi, ç.n.) sağlık sigortası tasarısını en az 1 milyon insanı yoksulluk sınırının üzerine çıkarması nedeniyle övüyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) 2009 yılı Tayland İnsani Kalkınma Raporu'na göre ulusal yoksulluk oranı 2000-2007 yılları arasında yüzde 21'den yüzde 8.5'e düştü -Takşin'in başbakan olduğu zaman dilimiyle aynı zaman dilimi.

Bununla birlikte son kargaşada kırmızı gömlekler giyen kır halkının öfkesi sadece Takşin'in onlara yağdırdığı ekonomik çıkarlarının kesintiye uğramasından endişelenmeleri nedeniyle değildi. Öfkenin aynı düzeydeki ve hatta daha fazla nedeni geleneksel Tayland seçkinlerinin politik tercihlerine ve kendilerine budalalarmış gibi küçümser biçimde yaklaşması.

Ülkede Tayland'ın kuzeydoğuluları arasında her zaman Bangkok'daki seçkinlerin kendilerini hor görmesine dair tarihsel kırgınlık vardır ve şimdi Takşin'in 2006 yılında darbe ile iktidardan indirilmesini doğrudan kendilerine yönelik bir saldırı olarak algılıyorlar.

Tayland'da bundan sonra ne olacak?


Şimdilik Bangkok'da ve Tayland'ın diğer bölgelerinde işler yatışmış ve kırmızı gömleklilerin önderliği yetkililere teslim olmuşken bu kesinlikle çatışmanın gerçekten bittiği anlamına gelmiyor. Her yerde, önümüzdeki gün ve aylarda kırmızı ile sarının muharebesinin süreceği ve hatta tam bir iç savaşa neden olabileceği hissi var.

Ülkede barış ve olağan duruma çok kolay dönmek için açık bir şekilde çözümlenmemiş sorunlar var. Bu sorunu çözmenin başlangıcı yeni seçimlerin ve aynı zamanda hangi koşullar altında düzenleneceği mevzusu.

Başbakan Abhisit Vejajiva'nın Demokrat Parti'si tek başına seçimleri kazanacak yeterlilikte değil ve olabildiğince uzun süre iktidara yapışmaya çabalayacak. Takşin'in devam eden mevcut popülerliğinde ve destekçilerinin sayısal üstünlüğünde, destekçisi olduğu Puea Tai Partisi, birçok lideri siyaset yasaklı veya tutuklu olmasına rağmen seçimi kazanacağından emin.

İkinci olarak, muhtemelen Asya'nın büyük kısmında en demokratik olan ve geniş çapta halk katılımıyla oluşturulan 1977 anayasasının geri gelip gelmeyeceğine dair tartışmalı konu var. Demokrat Parti ve Tayland seçkinleri arasındaki destekçileri, kendi lehlerine olduğunu düşündükleri 2006 yılında darbeciler tarafından uygulamaya koyulan yeni anayasanın yürürlüğünün devam etmesini istiyorlar.

O halde monarşi ve Tayland'daki rolüne dair belirsizlik var. Mevcut kral Bhumibol Adulyadej yaklaşık 60 yıldan bu yana koltukta, ancak şu anda çok ağır hasta. Ölümü muhtemelen halefliği için amansız bir savaşı tetikleyecek ve üstelik kralcılar şimdi onun yerini uygun biçimde dolduracak birinin olmayabileceğinden korkuyorlar. Bu arada kırmızı gömlekli hareket içerisinde yükselen çok usta bir cumhuriyetçi dip akıntısı yok. Bundan dolayı doğrudan monarşiye yönelik şeyler söylemiyorlar, kırmızı gömlekliler açık olarak Kraliyet Danışma Meclisi'nden General Prem Tinsulananda gibi kralın bazı yardımcılarına Takşin'e karşı 2006 yılında düzenlenen darbenin arkasında olduğu gerekçesiyle saldırıyorlar.

Çiftçiler, işçiler, kent yoksulları gibi Tayland toplumunun dışlanan kesimlerinin politik temsiliyetinin yokluğu büyük bir sorun olarak kalmaya devam ediyor. Günümüzde Tayland'daki siyasi partilerin görüngülerini inceleyen biri, her birinin bir ticari lobi veya bir diğeri için, genellikle de merkez sağ için cephe olduğunu kolaylıkla görebilir.

Takşin Şinawatra, -kendi öz sebepleriyle- Tayland'ın sesi bastırılmış kır ve kent yoksulları için bir ses oldu ve onları şimdi Şinawatra'nın kendi işinin ve politik ihtiraslarının ötesine götüren bir sınıf bilincini canlandırdı.

Daha yapılacak çok iş var ve eğer kırmızı gömlekliler hareketi yakın zamanda uzun vadeli politik ve ekonomik talepler grubuyla tek bayrak altında belirginleşmezse sonuç felaket olacaktır. Hoşnutsuz kırmızı gömlekli destekçileri, enerjilerini çeşitli vandalizm ve hatta terörizm eylemleriyle israf edebilir, bu nedenle hem Tayland hem de kendi umutları kanlı ve kaotik bir karışıma indirgenir.

Öte yandan bu "kırmızı" akım sağlamlaşırsa kolaylıkla hem anti-monarşist hem de anti-kapitalist olan bağımsız bir sol hareketin temeli halini alabilir. Sola dair her şeyin -sıradan sosyal demokratları ve normal sendikaları da içeren- bastırılmasıyla dolu uzun bir tarihi olan ülkede yetenekli bir önderlik altındaki bir sol parti ya da koalisyon Tayland toplumunu tek bir fırça darbesiyle sonsuza dek dönüştürebilir.

Satya Sagar: Yeni Delhi'de yaşayan gazeteci, yazar, film yapımcısı.

http://www.zcommunications.org/two-elites-and-a-proletariat-by-satya-sagar adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.


Filipinler Ulusal Demokratik Cephesi (NDFP), yaptığı yazılı açıklama ile İsrail'in Özgürlük Filosu'na yönelik saldırısını kınayarak, İSrail'in işlediği suçlardan dolayı cezalandırılmasını engelleyen ABD'nin bu ve benzer saldırıların işbirlikçisi olduğunu belirtti:

"Filipinler Ulusal Demokratik Cephesi (NDFP), Gazze halkıyla dayanışma içinde insani yardım malzemesi götüren insanlara yönelik canice saldırıyı şiddetle kınıyor.

Tepeden tırnağa silahlı komandolar tarafından gecenin ortasında uluslararası sularda gerçekleştirilen İsrail hükümeti önderliği onaylı bu saldırı, en az 10 kişinin ölmesi, çok sayıda insanın yaralanması, birçoğunun dayak ve kötü muameleye maruz kalması ve çeşitli ülkelerden 700'den fazlasının yasadışı biçimde gözaltına alınmasıyla sonuçlandı.

İsrail başbakanı Netanyahu'nun, saldırının meşru müdafaa olduğuna dair iddiası rezil ve hiçbir şekilde kabul edilemez.

Bu zalim saldırı, uluslararası hukukun apaçık ihlalidir ve İsrail insanlığa karşı suç işlemekten mahkum edilmelidir. İsrail devletinin bu son ayıplanabilir eylemi, dünya halklarına pek çok diğeri ile birlikte 1982 yılındaki Sabra ve Şatila Katliamı gibi, 1948'deki Deir Yassin Katliamı gibi, 2008 Aralık ve 2009 Ocak aylarındaki Gazze işgali ve katliamı gibi, Gazze'ye yönelik 2007 yılndan bu yana devam eden abluka ve kuşatma gibi Filistin halkına yönelik işlediği diğer insanlığa karşı suçları hatırlatıyor.

NDFP, Gazze halkıyla dayanışma amacıyla insani yardım malzemesi götüren insanlara yönelik işlenen bu son insanlığa karşı suça dair İsrail'e yönelik dünya çapındaki protesto ve kınamalara katılıyor.

NDFP, Filistin halkının vazgeçilemez olan kendi kaderini tayin hakkı, yerinden edilmiş Filistinlilerin anayurtlasrına dönme hakkı ve temel insani ve demokratik hakları için mücadelelerini kesin olarak destekliyor.

NDFP ayrıca, İsrail'e her yıl milyarlarca dolarlık askeri yardımda bulunan, bariz uluslararası hukuk ile Filistin ve Arap halklarının insan haklarının ihlallerine dair İsrail'i kınayan birçok BM Güvenlik Konseyi kararını veto eden ABD'yi kınıyor. ABD emperyalizmi, İsrail hükümetinin insanlığa karşı işlediği suçlara iştirak ediyor ve İsrail devletine politik ve demokratik koruma temin ediyor.

İnsani yardım taşıyıcılarına yönelik insanlık dışı ve canice saldırıya karşı insanların öfkesiyle ateşlenen Filistin halkının devam eden mücadelesi ve dünya halklarının İsrail ve ABD emperyalistlerinin saldırılarına karşı direnişi, önümüzdeki yıllarda daha kuvvetli büyümek zorundadır.

Filipinler Ulusal Demokratik Cephesi - Ulusal Yürütme Komitesi"

http://www.philippinerevolution.net/cgi-bin/statements/stmts.pl?date=100602;author=ec;lang=eng adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Netanyahu haklı

3 Haziran 2010 Perşembe

Gideon Levy

Başbakanın tahminlerinin hepsi gerçekleşiyor. Her zaman bütün dünyanın bize karşı olduğunu söylerdi, şimdi haklı.

Başbakana şapka çıkarma vakti geliyor. Benjamin Netanyahu'nun tahminleri kesin ispatlandı ve kehanetleri gözlerimizin tam önünde gerçekleşiyor. Şimdi hükümetimize öngörü sahibi bir adamın, gelecekten haber veren bir devlet adamının önderlik ettiğini gururla ilan edebiliriz. Onun en büyük eleştiricileri dahi bunu inkâr edemez; gerçekler kendilerini anlatıyor.

Netanyahu, bütün dünyanın bize karşı olduğunu söylemişti. Haklı değil miydi? Varoluşa dair bir tehdit altında yaşadığımızı da söylemişti. Öyle görünmeye başlamıyor mu? Bir dakika verin ve Türkiye de bizimle savaşa girecek. Netanyah, Araplarla bir anlaşmaya varmanın yolu olmadığını söylemişti. Tamamen doğru değil miydi? Tehlikenin her dar geçitte gizlendiğini ve düşmanların her köşede beklediğini gören, hep umut olmadığını öğreten, her daim savaşla yaşayacağımızı kafamıza sokan (tarihçi babasının ona öğrettiği gibi) başbakanımız neden bahsettiğini biliyordu.

David Ben-Gurion'dan bu yana onun gibi birine sahip olmamıştık. O, her tahmini birbiri ardına gerçekleşen hakiki bir kâhin - marifetleriyle gerçekten gurur duyabilecek biri. Alay yeter, hiciv yeter. Çünkü Netanyahu sadece kâhin değil, liderliği bütün ülkeyi süpürmekte. Artık onun öngörüsünü gerçekleştirmesinin önüne geçebilecek kimse yok ve yakında alimler Netanyahu'nun haklı olduğunu yazacak.

Bu ülkenin kokpitinde şimdi kör bir kaptan var, gözü bağlı yolcularını planlanmış varış noktasına doğru örnek bir duyarlılıkla götürüyor. Bu haftadan önce erişmediği herhangi bir korku tellallığı amacı vardıysa filonun rezil gaspıyla birlikte o da geldi ve bu hedef de çuvalındaydı.

Eğer herhangi biri aklında pilotumuzun tamamen kör olmadığına, görüşünü arttıracak özel bir cihaza sahip olduğuna dair bir zerre umut bulunduruyorduysa, bu Gazze ablukasının devam edeceği açıklamasıyla birlikte geldi. Tüm dünya, bilgelik ve Gazze, hepsi cehennemin dibine ve bu arada İsrail de - ve bu umut zerresini de fırlat. Marmara'da yakalanan testere ve bıçaklar resmen sergilendikten sonra kendi kendimizi hemen ve her şeye rağmen gerçekten her dar geçitte tehlike gizlendiğine, her gemide bir El Kaide ajanı, her güvertede silahlar olduğuna ikna edebileceğiz - ve hatta Marmara'nın varoluşa dair bir tehdit olduğu, daha azı değil, liderimizin öngördüğü gibi.

Tabii ki kimse eylemcilerin sözde ateşlediği silahları veya İsrail askerlerinin ateş ederken görüldüğü görüntüleri, gazetecilerin çektiği el konulan fotoğrafları görmeyi talep etmeyecek. Bizim açımızdan İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) sözcülüğünün yayımladığı şiddetli dayağa dair fotoğraflar yeterli.

Yaklaşık 7 milyar insan evladı (5 milyondan daha azı İsrailli Yahudi olan) yanılıyor. Netanyahu gibi bir liderleri yok ve uluslararası sulardaki yolcu gemilerine zorla el konulmasının bir korsanlık eylemi olduğunu, Somalili korsanların işlediği fiillerden faksız olduğunu düşünmelerinin nedeni bu. Bu insanlar (tabii ki yanılgı içinde) İsrail'in gemi filosunu durdurma hakkı olmadığını, kurbanların Gazze halkı olduğunu, kan kaybeden yolcular olduğunu, gemiyi basan ve dövülen deniz komandoları olmadığını, saldırganların gemiye helikopterle indirilen, dokuz sivili ateş açarak öldüren ve onlarcasını yaralayan birlikler olduğunu düşünüyorlar.

Dünya yanılıyor ve bizimle birlikte Netanyahu haklı. Ablukayı kaldırmayacağız. Dört yıl içinde bir gram faydası olmadı, sadece zarar verdi, ama ne önemi var? Deeeh! Netanyahu'nun öngörüsünü tamamlayalım. Daha fazla hakir görülen bir ülke haline geleceğiz ve dünya üzerinde bir tek dostumuz kalmayacak, ABD bile. Doğru, sonrasında dünyanın tüm şiddet edimlerine hoşgörüsüz hale geldiği Dökme Kurşun Operasyonu ile bu korkunç heyelanı başlatan Netanyahu'nun selefi Ehud Olmert'ti, ancak Netanyahu onun yolundan ilerliyor.

Tüm bunlara rağmen Netanyahu'nun öngörüsü tamamıyla gerçekleşmiş değil. O, bir umuda neden oluyor: Filistinli ve İsraillilere refah getirecek bir "ekonomik barış". Fakat İsrail ihracatına yönelik şimdiye dek Netanyahu'dan daha büyük bir sabotajcı olmadı ve yakında burada üretilen her şey Petah Tikva'nın (İsrail'in ikinci büyük endüstri şehri, ç.n.) çevresinden uzakta satılmayacak. ÜStelik kâhinlerin ara sıra yanılmaya hakları vardır, ancak daha fazla umuda sebep olmasa iyi olur.

Dün yayımlanan bir kamuoyu yoklamasına göre İsraillilerin yaklaşık yarısı bir araştırma komisyonu istiyor. Bunun, sadece askerlerimiz dövüldüğü ve madar edildiği için olduğu varsayılabilir. Neden, burada soruşturulacak başka ne var? Her şeye rağmen tahminleri birbiri ardına gerçekleşen bir kâhin devlet adamımız var ve mesih Sion'a (Kudüs'te bulunan, siyonizmin simgesi olan kale, ç.n.) gel(m)iyor.


http://www.haaretz.com/print-edition/opinion/netanyahu-was-right-1.293886 adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.

FHKC'den İsrail katliamına kınama

2 Haziran 2010 Çarşamba


Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), açık denizlerdeki, uluslararası sulardaki son İsrail katliamını, uluslararası Özgürlük Filosu'na 31 Mayıs 2010'da yapılan vahşi saldırıyı kınadı. Cephe açıklamasında İsrail terör korsanlarının uluslararası yardım ve dayanışma gemilerine aeşli silahlarla ve komandolarla saldırdığı belirtilerek, bunun işgalci devlet tarafından insanlığa karşı gerçekleştirilen ve uluslararası yasalara karşı "küstah umursamazlığını" gözler önüne seren son suç olduğu vurgulandı.

Açıklamada, "Özgürlük Filosu'nun tüm üyelerini, özellikle de şehitleri ve yaralıları selamlıyoruz. Onlar Filistin halkının, Filistin sorununun ve dünyanın her yerinde kurtuluş, adalet ve özgürlük için mücadele veren halkların şehitleridir ve mücadelemizde ölümsüzleşecekler. Filo tutsakları, Filistin Arap ulusunun tutsakları ile birlikte baş belası işgal devletinin elindeki özgürlük mahkumlarıdır" denildi.

FHKC açıklamasında, Filistin'deki ve sürgündeki Filistinli hareketler ile tüm dünyadaki ilerici güçler, İsrail elçilikleri ve konsoloslukları önündeki eylemleri sürdürmeye ve yükseltmeye davet edilerek, Ankara'daki İsrail elçiliği önündeki eylemin benzerlerinin yapılması, talep edildi, "Kanlı rejim ile sözümona dolaylı ya da doğrudan görüşmeler acilen sona erdirilmelidir" denildi.

Açıklamada ayrıca tüm Arap ülkelerinin işgalci devlet ile ilişkilerini sonlandırması, diplomatik ilişkileri kesmesi ve işgalci devletin suçlu liderlerinin uluslaraarsı mahkemelerde yargılanarak suçları nedeniyle ciddi anlamda cezalandırılması için resmi düzeyde uluslararası eylemde bulunması istendi. FHKC, bunlara ek olarak ABD hükümetinin ve diğer sessiz ve işbirlikçi devletlerin Filistin Arap halkına karşı işlenen diğer suçlarda olduğu gibi söz konusu son suçta da sorumluluk taşıdığını vurguladı. FHKC açıklamasında, "işgalcilere karşı eylemcilerin ve şehitlerin mücadelelerinin örnek alınacağı" ifade edilerek, "Söz veriyoruz. Adaleti ve özgürlüğü görmeye yönelik Filistin halkının kararlılığında ve direnişinde yaşayacaklarına ve terör devletinin cinayetlerinin sona ereceğine söz veriyoruz" denildi.


http://www.pflp.ps/english/?q=pflp-condemns-murderous-crimes-israeli-pirates-and adresinde yayımlanan açıklamadan yararlanılmıştır.



Gideon Levy

"Mini İsrail"de, her şeyin bulunduğu, ama daha küçük olduğu parktaki gibi, İsrail dün mini "Dökme Kurşun" operasyonuna girişti. Daha büyüğü, kaybedilmiş önceli gibi bunda da aynı şeyler vardı: olayları onların başlattığına dair her zamanki klasik yalan iddia - ve açık denizdeki, İsrail karasuları dışındaki bir gemiye helikopterlerden komandoların indirilmediği. Ortada ilk şiddet eyleminin askerlerden gelmediğine, Mavi Marmara'da başkaldıran eylemcilerden geldiğine, Gazze'deki ablukanın yasal olduğuna, Gazze kıyılarına giden filonun yasalara karşı olduğuna dair iddia var - Tanrı bilir hangi yasa.

Tekrar nefs-i müdafaa iddiasına, "bizi linç ettiler" iddiasına ve tüm ölümlerin onların tarafında olmasına dönelim. Bir kez daha şiddetin, orantısız ve öldürücü güç kullanılması sahnede ve bir kez daha siviller vurularak öldürüldü.

Bu eylem aynı zamanda, açıklanacak bir şeyler varmış gibi "halkla ilişkiler"e yönelik içler acısı odaklanmayı öne çıkardı ve yine hastalıklı soru soruldu: Askerler neden daha fazla güç kullanmadı?

İsrail tekrar önceden bir kez dahi dikkate alınmamış ağır bir diplomatik bedel ödeyecek. Tekrar İsrail propaganda mekanizması sadece beyni yıkanmış İsraillileri kandırmayı başarmıştır ve bir kez daha kimse şu soruyu sormuyor: Bu ne içindi? Askerlerimiz neden bu boru ve bilye kapanına atıldı? Biz bundan ne elde ettik?

Kurşun Döküm, dünyanın bize karşı tutumunda bir dönüm noktasıydıysa, bu operasyon da görünüşe göre devam eden dizinin ikinci korku filmi. İSrail dün, ilk filmden hiçbir şey öğrenmediğini ispatladı.

Dünkü fiyasko önlenebilirdi ve önlenmeliydi. Filonun geçmesine izin verilmeliydi ve abluka sona erdirilmeliydi.

Bu, uzun bir süre önce olmalıydı. 4 yıl içerisinde Hamas zayıflamadı ve Gilad Şalit serbest bırakılmadı. Kazanıma dair en ufak bir belirti dahi yok.

Pek bunun yerine elimizde ne var? Hızla tamamen yalıtılmış hale gelen bir ülke. Bu, entelektüelleri geri çeviren, barış eylemcilerine ateş açan, Gazze'yi imha eden ve şimdi kendisini bir uluslararası ablukada bulan bir yer. Dün bir kez daha ve ilk kez olmayan biçimde İsrail'in giderek artan biçimde ana gemi ile köprülerini attığı ve dünya ile -eylemlerini kabul etmeyen ve güdülerini anlamayan dünyayla- ilişkisini yitirdiği görüldü.

Dün gezegenimiz üzerinde askere alınan korosu haricinde ölümcül ele geçirme hakkında iyi bir kelime edebilecek tek bir insan, tek bir gazeteci ya da analist yoktu.

İsrail Savunma Kuvvetleri'nin de kötü görüntüsü bir kez daha açığa çıktı. Büyü çoktan buharlaştı, bir zamanlar dünyanın en iyi ordusu olan dünyanın en ahlaklı ordusu yine başarısız oldu. Dokunduğu neredeyse her şeyin İsrail'e zarar verdiği intibası çok daha kuvvetlendi.

http://www.haaretz.com/print-edition/news/operation-mini-cast-lead-1.293417 adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.

Almanya Sol Parti (Die Linke) "Gazze'ye Özgürlük Filosu"na yönelik İsrail saldırısı sonrasında yaptığı açıklama ile acil eylem çağrısında bulundu:

Sinsice Vatansızlaştırma

İsrail'in, Gazze'ye yardım malzemesi götüren gemi konvoyuna saldırmasi uzun vadeli bir stratejinin parçasıdır. İşgal altındaki topraklarda Filistinliler, olası bütün yöntemlerle aç bırakılacak ve kaçmaya zorlanacak tanısını koyuyor Stefan Ziefle.
31 Mayıs 2010'da ,Pazartesi günü sabahın erken saatlerinde İsrail Deniz Kuvvetleri " Özgür Gazze Hareketi"nin yardım konvoyuna baskın yaptı. Bu saldırı sırasında, askerler henüz sayısı bilinmeyen ama çeşitli kaynaklarda 2 ila 16 arasında oldukları söylenen eylemciyi öldürdü. Saldırı, uluslararası sularda gerçekleşti ve dolayısıyla korsanlık eylemi oldu.

Bu durumda gemi mürettebatının, kendini elindeki bütün olanaklarla koruma hakkı vardır. Ancak Türk televizyonundaki canlı yayına kalırsa ellerinde sopalar ve gaz maskeleri hariç hiçbir donanım yoktu. İsrail ordusunun ellerinde baltalar ve başka kesici edevatla saldıran hazırlıklı baskın komandoları iddiasını bu görüntüler yalanlıyor. Saldırganlar derhal ateşli silahlar ve göz yaşartıcı bomba kullandılar.

Hazırlanmış Saldırı


Gemiler başarıyla işgal edildikten sonra bir İsrail limanına kaçırıldılar. Ordu ve 700 civarı eylemciyi alıkoyacak tutuklu kampı günlerdir buna hazırlanmıştı.

Hatta bir gün önce İsrail subayı tüm planları bilinçli olarak sızdırdı. Bu bilgiler herkese açıktı. İsrail ordusunun, İsrail hükümetinin bilgisi olmaksızın harekete geçtiğini iddia etmek absürdtür.

Özgür Gazze Filosu, Gazze Şeridi'ne uluslararası hukuka aykırı olarak uygulanan ablukayı yarmayı hedeflemişti. Bu seferki eylem önceki girişimlerin aksine olması gereken boyutlardaydı. Eger filo 10.000 ton civarındaki yardım malzemesini Gazze şehrine ulaştırabilmiş olsaydı, abluka fiilen sona ermiş olacaktı: Gazze deniz üzerinden yardım alacaktı.




Abluka, Sürgün ve Duvar


İsrail hükümeti açıkça elindeki tüm şiddet yöntemleriyle ablukayı kırdırmamak ve Gazze Şeridi'ndeki Filistin halkını açlığa ve kaçmaya mahkum eden deneyi sürdürmek konusunda kararlı. Abluka, Akdeniz'den Ürdün'e tüm eski Filistin topraklarını elinde tutmak ve Filistinlilerden kurtulmak amaçlı politikanın bir parçasıdır.

Abluka, Batı Şeria'nın yasadışı yerleşime açılması, Tel Aviv ve diğer İsrail kentlerinde Filistinli semtlerini Araplardan "arındırma", Doğu Kudüs'ten Filistinlileri göçe zorlama ve "Batı Şeria'daki Filistin kasabalarını duvar yoluyla birbirinden ayırma politikalarıyla aynı çerçevede değerlendirilmelidir.

Filistinlilerin kendi ülkelerinden sürülmesi 20. yy başından beri sürmektedir. 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşu sırasında İsrail tarafından ilhak edilen bölgeden 800.000 Filistinlinin sistematik olarak sınırdışı edilmesi, Nakba (felaket)olarak anılır. 1967 yılında Altı Gün Savaşı'nda, Filistin'in geri kalan kısmının işgalinden bu yana, İsrail hükümetleri sinsi bir vatansızlaştirma politikası gütmektedirler.

Batılı şirketlerin çıkarları için


İsrail, sürekli olarak uluslararası hukuk ve BM kararlarını ihlal etmektedir. Bütün ABD yönetimleri ve Avrupa hükümetleri bu yaklaşımı hoş karşılamaktadırlar. Onlar için İsrail, petrol zengini Orta ve Yakın Doğu'daki en önemli müttefikleri, Henry Kissinger'ın deyimiyle "batmaz uçak gemisi"dir. İsrail, Batı'nın bölgedeki petrole erişimini tehlikeye atabilecek tüm sosyal ve siyasal hareketlere karşı cephenin en önünde yer almaktadir.

İsrail, Federal Cumhurbaşkanı Horst Köhler'in de son günlerde formüle ettiği, endüstri için gerekli kaynak ve nakliye yollarının garanti edilmesi politikasının bir parçasıdır. Bizim hükümetlerimiz için Filistinliler, holdinglerin çıkarlarını korumak için gözden çıkarılacak küçük kurbanlardır yalnızca.

Sadece İsrail vahşeti iyice ayyuka çıktığında, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün gibi Batı yanlısı kukla rejimler, kendi halklarının baskısıyla rica ettiklerinde ABD politikacıları Filistinliler için sempatilerini yeniden keşfetmektedirler. Ancak, bu da kısa ve gönülsüzdür. İran'a karşı bir koalisyona Arap diktatörlüklerini dahil etmek için, Obama yönetimi, İsrail'i açıktan eleştirmeyi göze alıyor. Ama bunun asla bir yaptırıma dönüşmesi söz konusu değil.

Acil protesto ve uzun soluklu dayanışma

Uluslararası Dayanışma Hareketi, İsrail politikasına desteği sona erdirmeyi ve Filistinlilerin adil bir çözüme ulaşmaları için yardım etmeyi kendisine görev edinmiştir. Gazze'ye Özgürlük Filosu bunun bir unsurudur. Artan önemi uluslararası kampanya BDS (Boykott, Disinvestment, Sanctions/ Boykot, Yatırım yapmama, Yaptırımlar) Güney Afrika'nın, apartheid rejimine karşı mücadele çizgisinde İsrail üzerinde baskı kurmak istiyor.

Ancak her şeyden önce açıkça İsrail ordusunun bugün yaptığı bir şekilde eylemlerimize müdahale etmesini kabullenmeyeceğimizi belirtelim. İsrail Büyükelçiliği'ne veya İsrail hükümetine olduğu gibi Federal Hükümet ve Dışişleri Bakanlığı'na mektup, e-mail, telefon yoluyla protestomuzu iletelim.

Dayanışma Hareketi, Almanya dahil olmak üzere dünyanın her yerinde protesto mitingleri düzenliyor. Ne kadar kitlesel olursak o kadar iyi.

Web'de daha fazla bilgi:

* "Gazze'deki ablukayi kaldırın" Özgür Gazze kampanyası bülteni http://www.freegaza.de/aktuelles.php
* "Bu gece denizin ortasında bir suç işlendi" Gush Shalom'un Özgür Gazze gemilerine İsrail saldırısı üzerine basın açıklaması http://www.zmag.de/artikel/pressemittleiung-von-gush-shalom-zum-israelischen-angriff-auf-die-free-gaza-schiffe
* "Cezalandırma Gerektiren Hareket": Gregor Gysi'nin yaptığı "Sol Parti" basın açıklaması http://www.linksfraktion.de/pressemitteilung.php?artikel=1227107656


http://marx21.de/content/view/1088/32/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler