Content feed Comments Feed

Somali trajedisi

28 Mayıs 2010 Cuma

Explo Nani-Kofi*

Barack Obama ABD Başkanı seçildiğinde bunun Geroge W. Bush'un eski kötü günlerinin sonu olması gerekiyordu. Ancak Somali'de "teröre karşı savaş" devam ediyor.
Bu yılın Mart ayı, Somali'deki geçici hükümete destek amacı taşıyan yeni bir ABD operasyonunun başlangıcına sahne oldu.

New Yrk Times'a göre, Amerikalı danışmanlar son birkaç aylarını İslami Mahkemeler Birliği hareketine karşı saldırıya sevk edilecek Somali güçlerini eğitmekle geçirdi ve ABD "Somali istihbarat subaylarına gizli eğitim, arabuluculara lojistik destek, tatbikatlara yakıt, isyancıların mevzilerine dair gözetleme bilgisi ve mermiler ve silahlar için para" sağlamış durumda.

ABD bakış açısından gizli operasyon şunun gibi bir şey: 'muhtemelen göreceğiniz şey hava saldırıları ve içeri giren, vuran ve çıkan özel operasyonlar' diyen ABD'li yetkili açık biçimde konuşmasına izin verilmediğini söyledi.

Bununla birlikte Somali hükümeti ABD müdahalesiyle övünmekten mutluydu. General Mohamed Gelle Kahiye, silahlı kuvvetler personelinin yeni amiri, Mogadişu üzerindek ABD gözetleme uçağından bahsediyor: "Bu Amerikalılar. Onlar bize yardım ediyor."
2 Mayıs günü Mogadişu'nun Bakara pazarındaki bir camideki, ABD hedefindeki El Şabab grubunun bir sığınağındaki patlamalar 45 kiiyi öldürdü ve hükümet destekçisi milisler ile ikisi de İslami Mahkemeler Birliği hareketi bünyesindeki gruplar olan El Şabab ve Hizbul El İslam arasındaki çatışmaları ateşledi. Patlamaları kimin gerçekleştirdiği net değil ama bu ABD Afrika Komutanlığı'nın (AFRICOM) ilk açık savaşının başlangıcı gibi görünüyor.



Obama yönetiminin 2011 bütçesi, Afrika'daki güvenlik destek programına dair Afrika ülkelerine silah satışı için 38 milyon dolar, Afrikalı subayların eğitimi için 21 milyon dolar ve anti-terörizm programı için 24 milyon dolar talep ediyor. Bu, Somali geçici hükümetine 2009'da tedarik edilen 40 ton cephane ve mühimmata ve 2006 yılında İslami Mahkemeler Birliği'ne karşı savaşta ABD ile aynı cephede yer alan Etiyopya'ya yönelik askeri yardıma ek olarak yapılıyor. AFRICOM, ABD'nin Mali, Nijer, Çad ve Senegal ile yürüttüğü güvenlik destek programını devralıyor ve Savunma Bakanlığı şimdi Afrika için 1000 denizciden oluşacak acil müdahale gücü oluşturmayı düşünüyor. AFRICOM, savaş gücü olmadığı izlenimi bıraksa da bu değişebilecekmiş gibi görünüyor.

Somali'ye yönelik ABD müdahalesinin gerekçesi "İslami aşırıcılık". El Şabab, El Kaide'nin destekçi bir parçası varsayılarak ABD'nin terörist örgütler lişstesinde yer alıyor. Senatör Carl Levin "El Kaide ve onun ideolojisini paylaşan şiddet kullanan aşırıcıların sadece Afganistan-Pakistan bölgesinde bulunmadığını, aynı zamanda Somali, Mali, Nijerya ve Nijer gibi yerlerde de olduğunu" ifade edip, Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Doğu Afrika ülkesinin "teröristler tarafından en çok tehdit edilen" yer olarak belirlemeden önce 14 Mart'ta AFRICOM Komutanı General William Ward Somali'yi ayrı tuttu. Ward, aynı zamanda ABD'nin sürdürmesi gereken bir sorumluluk olarak radikal İslamcı gruplara karşı savaşan Somali hükümetine destekten de bahsetti. Bu, Afganistan'da ABD-İngiltere varlığı ve Somali'deki ve Afrika'nın diğer parçalarındaki AFRICOM operasyonları arasında ayrım olmadığı anlamına geliyor.

ABD'nin Somali'deki son büyükelçisi Daniel H. Simpson 10 Mart'ta Pittsburgh Post gazetesindeki yazısında "Sadece El Şabab içindeki kolayca belgelenebilecek İslami aşırıcılık suçlamasını bir kenara koyacak olursak ABD neden Somali'de yeninden çatışmaya giriyor" sorusunu sormuştu. Simpson sorunun cevabını kendisi vermişti: "Gerekçenin bir kısmı, ABD'nin Afrika'da Mogadişu'dan başka tek sahil üssüne eski Fransız Somaliland'ı olan Cibuti'de sahip olması. ABD Afrika Komutanlığı 2008'de burada kuruldu ve diğer Afrika ülkelerinin buna evsahipliği yapmaya isteksiz oldukları bu durumda Cibuti'deki üs ABD güçleri ve bombardıman uçakları için Afrika'daki karargah haline geldi.

Mısır hariç tüm Afrika kıtasındaki ABD askeri operasyonlarından sorumlu olan AFRICOM, Ekim 2008'de kuruldu, ancak kurulma fikri ABD Ulusal İstihbarat Konseyi'nin ABD'nin 2015 yılında petrolünün yüzde 25'ini Afrika'dan satın alacağını tahmin ettiği 2000'lerin başına kadar gidiyor. Petrol ve doğal gaz bu sözde teröre karşı savaşın her zaman hoşuna gidecek gibi görünüyor.

Somali sorunu, Afrika'daki bu temsili savaş durumunu örnekliyor ve aynı zamanda Afrika ülkelerinin neden şu andaki durumlarında olduklarına dair mitleri parçalıyor. Zaman zaman birçok Afrika ülkesindeki farklı diller ve kabilelerin bu ülkelerin sorunlarının kaynağı olduğu öne sürülüyor. Oysa Somali tek dilli ve tek egemen inançlı bir ülke, böyle olunca komşularına göre iç uyumu daha fazla olmalı. Ülkenin sorunlarının açıklaması batılı güçlerin sömürgecilik ve istismarının tarihinde yatıyor. Ülkenin Mogadişu'dan yönetilemez hale geldiğinden beri Somali'de ulusal birliğin çöküşü ve 1988'deki iç savaş, ülkenin Soğuk Savaş'ta kullanılması ve özellikle Devlet Başkanı Siad Barre'nin Sovyetler Birliği'nin desteklediği Etiyopya'ya karşı ABD ve ırkçı Güney Afrika (apartheid dönemi Güney Afrikası) ile müttefik olmaya çalışmaya karar vermesine dayanıyor. BM güçlerinin 1992'de yaptığı gibi ve ABD destekli Etiyopya'nın 2006'daki işgali gibi sonraki uluslararası müdahaleler arabuluculuktan çok işgaldi.

ABD'nin Afrika'daki temsili savaşı kıtayı yeniden sömürgeleştirme ve teröre karşı savaşın sınırlarını genişletme mekanizmasıdır. Buna karşı seferber olma zamanıdır. AFRICOM'a ve Afrika'daki temsili duruma karşı kampanyayı desteklemek için http://www.facebook.com/home.php?#!/group.php?gid=204479093812 linkine göz atın.

*Explo Nani-Kofi, Kilombo Pan-Afrika Halkı Yayını editörü olmasının yanı sıra Kilombo Sivil Toplum ve Afrika'nın Kendi Kaderini Tayin Merkezi koordinatörü.

http://www.counterfire.org/index.php/features/86-international/5223-the-tragedy-of-somalia adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.


Tayland'da Abhisit hükümetini devirmek üzere aylardır devam eden gösteriler, hükümet güçlerinin uyguladığı şiddet ile katliama dönüştü. Gerginliğin arttığı Perşembe gecesinden bu yana "Kırmızı Gömlekliler" olarak adlandırılan muhalifler ile hükümet güçleri arasında yaşanan çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısı bugün ölen iki kişi ile birlikte 18'e ulaştı, onlarca kişi de yaralandı. Ordu, Bangkok'un bir kısmını ateşin serbest olduğu askeri alan ilan etti. El Cezire'nin geçtiği habere göre askerlerin boşaltmak istedikleri protestocuların kampının çevresinden silah ve patlama sesleri geliyor. Protestocular, askerlerin kamplarına ulaşmasını askeri araçlara molotof kokteylleri atarak ve lastik yığınları yakarak engellemeye çalışıyor. Taylandlı hükümet yetkilileri askerlerin sadece kendilerini savunduklarını iddia etse de, bölgeden bazı göstericilerin çevredeki binalara yerleştirilen keskin nişancılar tarafından vurulduğu haberleri geliyor. Bangkok'da bulunan El Cezire muhabiri Aela Callan, askerlerin çevreye rastgele aeş açtıklarını ve vurulan protestocuları gösteren televizyon görüntüleri olduğunu ifade ederken, "Çok karışık bir durum. Şimdi izlemek zorunda kalacağımız şey Kırmızı Gömleklilerin tepkileri olacak" dedi. Callan, Kırmızı Gömlekliler içinden bazı kaynakların, ülkenin kuzeydoğusunda destekçileri ile dolu olan otobüslerin Bangkok'a hareket etmesine izin verilmezken daha "sert" Kırmızı Gömleklilerin ise şehre destek gücü göndermenin yaratıcı yollasrını araştırdığını söylediğini belirterek, "Orada hâlâ binlerce insan var ve hâlâ binlercesi barikatları savunmaya hazır" diye konuştu. Kırmızı Gömleklilerin sözcülerinden Sean Boonpracong, ordudan ateşi kesmelerini istediklerini dile getirerek, gerçekten basrış istediklerini ve meydana gelen laylardan endişelendiklerini sözlerine ekledi. Diğer bazı Kırmızı Gömlekli liderleri de çatışmalarda ölenlerin sayısının açıklanandan çok daha fazla olduğuna inandıklarını belirttiler. Başbakan Abhisit Vejjajiva, Kırmızı Gömleklilerin iki aydan bu yana devam eden gösterilerini sona erdirmeleri halinde seçimlere gidileceği açıklamasını yapmış, Kırmızı Gömlekliler ise başbakan yardımcısının 10 Nisan'daki çatışmalarda hayatını kaybeden 25 kişi nedeni ile yargılanmasını talep etmişlerdi. Kırmızı Gömlekliler, Abhisit hükümetinin gayrimeşru olduğunu, çünkü 2008 yılında seçimle iktidara gelen Takşin Şinavatra destekçisi hükümetin tartışmalı bir mahkeme kararıyla devrildiğini iddia ediyorlar.


http://english.aljazeera.net/news/asia-pacific/2010/05/201051593741504912.html adresinde yayımlanan haberden yararlanılarak hazırlanmıştır.

KOE: Papandreu hesap verecek

7 Mayıs 2010 Cuma


Yunanistan Komünist Örgütü (KOE), yaptığı açıklama ile IMF-AB tarafından dayatılan ekonomik kısıtlama paketi lehine oy kullanan milletvekillerinin ve Başbakan Yorgo Papandreu'nun "halka hesap vereceğini" belirtti. KOE açıklamasında, ateşe verilen Marfin Egnatia Bank şubesinde üç kişinin hayatını kaybetmesinde, tehlikenin farkında olmasına rağmen çalışanları grev günü banka şubesinde olmaya zorlayan banka sahibinin de payının olduğu vurgulandı:

Yunanistan Komünist Örgütü (KOE), IMF-AB hükümetinin toplumu imha siyasetini ve halka karşı tasmasından kurtulmuş baskı düşkünlüğünü kınıyor. Üç banka çalışanının ölümü, Quisling* Papandreu hükümetine karşı hissedilen büyük öfkeye eklenen acıyı ve öfkeyi kışkırtan tümüyle kınanabilir bir eylemdir.
Bize diktatörlüğün televizyonunu hatırlatan anaakım medya tarafından desteklenen müstehzi hükümet, üç çalışanın ölümünün sorumluluğunu yüz binlerce göstericiye, kitle hareketine ve daha hissedilebilir biçimde sola yükleyecek yüzsüzlüktedir. Gerginliği ve şiddeti ateşleyen, hükümeti tarafından benimsenen önlemler nedeniyle Papandreu'nun kendisidir. Parlamentoda ne kadar bahane ürettiğinin önemi yok, toplum rızası için ne kadar başvuruda bulunduğunun önemi yok, Papandreu tarihte Yunan halkının mezar kazıcısı olarak kalacaktır.
Atina ve diğer şehirler, sadece Atina'da 6 saat boyunca yürüyen yarım milyon insanla son 30 yılın en büyük gösterilerini yaşadılar. Halk, Papandreu ve toplumun insan israfı bankasına dönüştürülmesi lehine oy kullanan milletvekillerinin suçlarının hesabını vermesini talep ediyor. Ülkeyi ve halkı, sermayenin ve piyasaların sırtlanlarının eline teslim edenler, emekçileri ve gençleri katliamla suçlamaya teşebbüs edenler halka hesap verecek.
Polis, son 30 yılın en büyük gösterilerine vahşice saldırdı; bu saldırılar Atina'yı devasa bir gaz odasına dönüştürdü ve Selanik ve Patras'taki gösterilere de vahşi biçimde saldırıldı. Baskı Bakanı bunu hesabını verecek!
Biz, Marfin Bank'ın sahibini de sorumlu tutuyoruz, tehlikenin yakın olduğunu bilmesine rağmen çalışanları şubenin içinde durmaya zorlayan bu davetsiz "vatanın kurtarıcısı"nı. Şu açık ki, sermaye için insan hayatı bir banka şubesinin günlük kârından daha değersiz.
Hükümetin, sağcı muhalefetin ve aşırı sağın, üç çalışanın ölümünü kitlesel öfke selini durdurmak amacıyla istismar etmeye dair eşgüdümlü çabası cevapsız kalmaya devam etmeyecektir. Toplumda aynı anda var olan büyük öfke ve ümitsizlik, Papandreu ve Yunan halkının imhası lehine oy kullanacak milletvekillerini cehenneme gönderecektir.

*Başka devletlerin politikasına sempati duyarak onlarla işbirliği yaparak kendi ülkesi aleyhine çalışanlar için kullanılan bir kavram. II. Dünya Savaşı sırasında Norveç'in işgali konusunda Hitler ile işbirliği yapan Norveç'teki Faşist Parti lideri Vidkun Quisling'in isminden türemiştir.

http://www.international.koel.gr/index.php?option=com_content&view=article&id=108:press-statement-of-the-communist-organization-of-greece-koe-752010&catid=14:other-documents adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

"Tembel Yunan işçisi" efsanesi

6 Mayıs 2010 Perşembe

"Marxistiki Foni" adlı yayının Editör Kurulu tarafından, 4 Mayıs 2010 tarihinde yazılmıştır.

Kriz Yunanistan'ı vurduğundan beri burjuva medyası manşetinde Yunanistan'da ne kadar çok sayıda memur olduğuna, haftalık çalışma saatinin kısalığına, insanların dolgun maaşlarla erkenden emekli olduklarına, sanki krizin nedeni bunlarmış gibi yer verdi. Ne var ki, rakamlar ve olgular oldukça inatçı olabiliyorlar ve bambaşka bir öykü anlatıyorlar.

Son günlerde Yunan işçi sınıfına karşı Avrupa burjuva medyasının, özellikle de işçi sınıfını hedefleyen tabloid basının görülmemiş bir karalama kampanyası yürüttüğüne tanık olduk. Bu kampanya Avrupa işçilerini aldatmayı hedefliyor ve açıkça onları yerli ve yabancı kapitalistlerinin ablukası altında olan Yunanistan işçi sınıfı ile enternasyonalist bir sınıf dayanışmasından alıkoymak amacında.

Ortaya atılan bu efsanelerin ilki az çok şu şekilde: "sürekli sebepsiz yere grev yapan bu tembel Yunan halkı, kendi tembelliklerini finanse etmeleri için Avrupalılara koşmaktalar."

Avrupa Solu'nun ve uluslararası işçi hareketinin saflarına gerçekleri anlatmak gerekir, ancak bunun ana akım medya aracılığıyla gerçekleşeceğini düşünmemek gerek. Bazı olgulara bir göz atalım. Eurostat verilerine göz atıldığında Yunan işçilerinin Avrupa işçisinden ortalamadan daha uzun saatlerde çalışmakta olduğu ortaya çıkıyor. Bu vakit Yunan işçileri için 42 saat iken, 27 üye ülkenin ortalaması ise 40.3 saat. Bu sayı "Eurozone" (Euro para biriminin kullanıldığı alan) ülkeleri için ise 40 saat. Böylece bir numaralı efsane yalanlanmış oluyor.

Yine Eurostat'a göre, Yunanistan özel sektörü çalışanı "Eurozone"a nazaran en düşük maaşa sahip. Örneğin en düşük brüt maaş, İrlanda'da 1300 €, Fransa'da 1250 € ve Hollanda'da 1400 € iken Yunanistan'da sosyal güvenlik ve vergiler dahil ortalama aylık brüt ücret, 803 € (700 £ veya 1063$ ). Yani iki numaralı efsane de verili rakamların ciddi bir analizi karşısında tutunamamaktadır.

Ortalıkta dolanan başka bir görüş de eğer AB ve IMF sert uygulamaları ile duruma el koymasaydı, Yunanlar mesut bir şekilde yükselen maaşlarıyla yaşamaya devam edeceklerdi. Ancak, İş Kurumu GSEE'ye [Yunanistan Özel Sektör Konfederasyonu] göre, özel sektör reel ortalama ücretlerini 1984 düzeyine çeken kemer sıkma kesintileri zaten önceki hükümetler tarafından daha mevcut kriz başlamadan önce uygulamaya koyulmuştu.

Peki ya emeklilik yaşı ve emeklilik maaşı düzeyleri nasıl? Eğer burjuva medyasına inanacak olursak Yunanistan, çalışanların erken yaşlarda yüksek maaşlarla emekli olduğu, tam anlamıyla bir işçi cennetidir. Ama tekrar söyleyelim, rakamlar ve olgular inatçı şeylerdir ve bambaşka bir manzara sunarlar. Yunanistan'da emeklilik yaşı ortalaması 61,4 ile 61,1 olan Avrupa ortalamasından daha yüksektir.

Dolgun emekli maaşlarına geldiğimizde ise, GSEE İş Kurumu'na göre bu rakam Yunanistan için aylık 750 Euro olmakla beraber diğer Avrupa ülkeleri için bu rakam İspanya için 950 Euro, İrlanda için 1700 Euro, Belçika için 2800 Euro ve Hollanda için 3200 Euro'dur. Üstelik bu rakam Yunan hükümetinin emeklilik yaşını 65'ten 67'ye artırarak, emekli maaşlarını yüzde 30 ila 50 arasında kesintiye uğratmasından önce hesaplanmış olan bir değer.

Ayrıca, GSEE-ADEDY sendikal konfederasyonunun ortak hazırladıkları 2009 yıllık ekonomi ve istihdam raporuna göre, hali hazırda 4 buçuk milyonluk iş gücünün bir milyondan fazlası sosyal güvenliği ya da herhangi diğer yasal güvencesi olmadan çalışmaktadır. Yunanistan Çalışma Bakanlığı'nın oluşturduğu Sosyal Güvenlik Komisyonu'nun raporuna göre bu rakam toplam istihdamın yüzde otuzuna ulaşmakta, buna karşın bu rakam diğer AB ülkelerinde sadece yüzde 5 ila 10 arasında bulunmakta.

O zaman yaşananlar kimin suçu? Primler, payları önce bir kısmını kendileri ödeyen ve kalanını işçilerin maaşlarından karşılayan patronlar tarafından hesaplanıyor. Ama bu işçilerin yasal olarak çalıştırıldığının ilan edilmesi ve vergilerin kâra göre ödenmesi anlamına geliyor. Ancak patronlar iş gücünün büyükçe bir kısmını "kara ekonomide" kayıtdışı olarak istihdam etmeyi, böylece de hem primden hem de vergilerden tasarruf etmeyi yeğliyor. Eğer patronlar geçtiğimiz yıllarda bütün vergilerini ödemiş ve sosyal güvence fonlarına üzerlerine düşen miktarı yatırmış olsalardı,durum kesinlikle bu günkü kadar kötü olmazdı. Durumdan çıkar sağlayan yabancı ve yerli yatırımcılar. Ama kimi suçluyorlar? Yunan işçilerini ve yoksullarını elbette!

Bütün bunların üzerine, ayrıca Yunanistan'da 300,000 kişilik "sahte-serbet meslek" fenomeni bulunmakta. Bunlar gerçekte kendilerini serbest meslekte göstermeye zorlanmış olan, patronları tarafından çalışma saatleri, yerleri ve şartları esnekçe belirlenen; ve patronlarının "müşteri" pozisyonu sayesinde devamlı işten atılma tehlikesi ile yaşayan çalışanlardır. Patronların böyle bir istihdam yöntemini tercih etmesinin sebebi, işçilerin yasal çalışan statüsünde olmaması; aylık maaş, maaşlı tatil vb. gibi işçi sınıfının geri kalanının sahip olduğu haklara sahip olmayışıdır. Böylece işveren herhangi bir tazminat olmaksızın bu kişileri rahatça kovabilmekte. Bunların yanına 200,000 kişilik "yarı-zamanlı" çalışanı da eklemeliyiz. Çoğu tam zamanlı çalışır ama yarı zaman parası alırlar.

Karalama kampanyasında, sözümona "aşırı kamu istihdamı"nı konu alan birçok habere tanık olduk. ILO(Uluslararası Çalışma Örgütü) raporuna göre, Yunanistan kamu çalışanları tüm istihdamın yüzde 22.3'ünü oluşturmakta, buna karşın Fransa'da bu rakam yüzde 30, İsveç'te yüzde 34, Hollanda'da yüzde 27, İngiltere'de yüzde 20 ve son olarak Almanya'da yüzde 14. Sonuçta Yunanistan, kamu sektöründe Avrupa ortalamasının altında bulunmakta. Ancak es geçilmemesi gereken en önemli veri ise, 300,000 kamu sektörü çalışanının geçici iş akitleri altında, yani çok daha az maaş ve çok daha az hakla çalıştığıdır.

Son yıllarda memur maaşlarında artışın aksine, azalma gözlemlenmekte. ADEDY (Kamu Çalışanları Sendika Konfederasyonu) raporuna göre, 1990'dan beri sürekli olarak uygulanan kesintiler nedeniyle, memurların toplam gelirinde yüzde 30'luk bir azalma yaşanmıştır. Son yıllarda devlet, memurlara maaş artışı yerine "ikramiye" vermeyi benimsemiş durumda. Bu ikramiyeler ne yıllık maaş artışı hesaplamalarına yansımakta ne de emeklilik maaşı düzeyine etki etmektedir.

Burjuva propagandası, Yunan işçilerinin Avrupa çalışanlarından daha yüksek maaşlar aldığı intibası bırakmak amacıyla, "13üncü ve 14üncü ay maaşı" dediklere şeye saldırarak devam etmekte. Gerçekte bu ikramiyeler Noel (13üncü ay), Paskalya (14üncü ay) olarak verilerek yıllık maaşın bölünmesini sağlamakta ve de ana gelirlerinden biri turizm olan bir ülkede, turistik olarak en canlı dönemlerde ekonomiyi canlandırmayı amaçlamaktadır. Hükümetin aldığı son kararlarla, memurlar ve emekliler bu ikramiye haklarını kaybetmekteler. Not düşülmesi gereken bir konu ise, yukarıda sözü edilen maaş düzeyleri, Yunan işçilerinin maaşlarına ilişkin rakam ve olgular bu ek "maaş"ları içermektedir.

Yunanistan'da yaşanan gündelik yaşam maliyeti artışına baktığımızda ise, "varlıklı" Yunan çalışanı efsanesi tamamen yerle bir edilmiş oluyor. Yunanistan'da fiyatlar gitgide artarken, diğer yandan Eurozone içindeki en düşük maaşlar ödenmekte. Yunanistan'da bir paket mısır gevreği 2.86 euro iken, aynı paket İngiltere'de 1.89 Euro (yüzde 51 daha ucuz), Fransa'da 2.25 Euro (yüzde 27 daha ucuz). Yunanlar bir diş fırçasını 3.74 Euro'ya alırken, İngiltere'de aynı diş fırçası 2.46 Euro'ya (yüzde 52 daha ucuz) satılmakta. Benzer şekilde bir şişe meşrubat Yunanistan'da 3.1 Euro'ya satılırken, Belçika'da 2.76, Fransa'da 2.3, İngiltere'de 2.68 Euro'ya satılmakta. Bunun en belirgin örneği ise bir bardak kahve veya çay: Yunanistan'da ortalama fiyat birçok Avrupa ülkesinin iki katından daha fazla olacak şekilde fiyatlar 3 ve 3,5 euro arasında.

Elbette, aynı dönemde bazı Yunanlar Avrupa ve hatta dünya ortalamalarına nazaran sefahat içinde yaşamakla suçlanabilir. Ancak bu durum Yunanistan'ın işçi sınıfında görülememekte. Geçen on yılın ilk yarısında, Yunan kapitalistleri sabit bir şekilde kârlılık liginin en tepesindeki üç basamağı işgal etti, şimdi bile hala Yunan bankaları Avrupa'nın en yüksek faiz oranlarının keyfini çıkarıyor. Bütün bunlar şans eseri yaşanmış değil. Elde edilmekte olan kâr, ellerinin altında Avrupa'nın en ucuz iş gücü olmasından ileri geliyor. Bunun yanına "kara ekonomide" vergisiz ve sosyal güvencesiz istihdam edilebilen kayıtsız iş gücü de katıldığında durum daha anlaşılır bir hal alıyor.

Görülebileceği gibi medyada yürütülen karalama kampanyası yalanlar dışında başka bir şeye dayanmamakta. Gerçekler bütün Avrupa'nın ve diğer ülkelerin işçi sınıflarına anlatılmalıdır. Reel maaşlar düşünüldüğünden çok daha düşük, haftalık çalışma saatleri ortalamanın üzerinde, emeklilik yaşı ortalamadan fazla iken sadece tek bir gerçek bulunmakta; o da yerli ve yabancı kapitalistlerin kârlarının yüksekliği.

Bütün bunlar Avrupa'nın geri kalanında yaşayan emekçilerin çok daha iyi şartlarda yaşadığı anlamına gelmiyor. Bugün Yunan işçi sınıfına yapılanlar yarın Portekizlilere, ertesi gün İtalyan, Belçikalı, İngiliz ve diğer emekçilere yapılacaktır. Şimdiden İrlanda'da kapitalistlerin neler yapabileceğine tanık olduk. Yunanistan sadece gelecekte Avrupa'nın tümünde yaşanacaklara bir giriş niteliğinde.

Burjuva medyasını amacı, bir ülkenin işçi sınıfını diğerine karşı kışkırtmak. Yaptıkları şey Yunanistan emekçilerini günah keçisi olarak kullanarak Euro krizinin suçunu onlara yüklemek. Bütün bunlar Avrupa çapında gerçekleşecek saldırılara bir hazırlık niteliğinde. Yarın, hiç şüphesiz, tembel Portekizlilerin, tembel İtalyanların haberlerini alacağız. Şüphesiz, İngiltere'deki "otlakçılara" yani işsiz işçilere karşı yürütülen sosyal güvenlik yasası kampanyası hızlandırılacak; ve nihayet Alman kapitalistleri de Alman emekçilerinin de "otlakçı" olduğunu keşfederek, bazı "fedakârlıkların" yapılması gerektiğini söyleyecekler.

Avrupa'nın işçi sınıfı bu kampayayı cevapsız bırakmamalıdır. Bu kampanyayı püskürtmek, gerçekleri söylemek ve krizin gerçek suçlusunun Avrupa'nın ve dünyanın kapitalist sınıfı olduğunu belirtmek bütün Avrupa'nın emek hareketinin görevidir.

Avrupa'nın emekçileri, AB'nin saldırısı altında olan Yunan emekçileri ile dayanışma içinde hareket ederek işçi sınıfının bölünerek krizin faturasının çalışanlara çıkarılmasına engel olmalıdır. Bu Avrupa çaplı bir mücadele gerektirmektedir. Bütün ülkelerde bu tarz şartlar yaratılmakta ve aynı saldırılar gerçekleşmekte.

İhtiyaç duyulan, krizin faturasını sorumlularına, yani gerçekten tembel olan, hiçbir şey üretmeyen, işçi sınıfının sırtından kazanan, fabrikatörlere, bankacılara, finans spekülatörlerine, gemi-sahiplerine ve büyük ticari zincirlerinin sahiplerine, mallarına el koyarak ödetecek sosyalist bir Avrupa için sınırları aşan uluslararası bir dayanışmadır.

http://www.marxist.com/myth-of-lazy-greek-workers.htm adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler