Content feed Comments Feed

Sri Lanka ordusunun Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’na (LTTE) yönelik olarak başlattığı ve binlerce sivilin ölümüne yol açan saldırıya yönelik tepkiler artarken, LTTE tarafından bugün (26.04.2009) yapılan açıklama ile “tek taraflı ateşkes” ilan edildi. LTTE Politik Karargâhı’ndan yapılan açıklamada yaşanan insani krizin ancak çift taraflı ateşkes ile çözülebileceği vurgulanırken, ‘uluslararası toplumdan’ Sri Lanka hükümetini ateşkese zorlaması talep edildi:


“Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (LTTE), eşi benzeri görülmemiş insani kriz karşısında ve Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği ile ABD, Hindistan ve diğer ülke hükümetler tarafından yapılan çağrılara cevaben tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. LTTE’nin tüm askeri saldırı operasyonları acil biçimde duracak.

Sri Lanka Silahlı Kuvvetleri tarafından bütün uluslararası insani hukuk kuralları ihlal edilerek halkımızın maruz bırakıldığı acı şu anda doruğa erişti. Kontrolümüz altındaki Mullaitivu’daki sahil şeridinde yaşayan 165 binden fazla insan, Sri Lanka Deniz, Hava ve Kara Kuvvetleri’nin aralıksız saldırılarının hedefi oluyor. Ölüm ve yıkım tüm şiddetiyle devam ediyor. Bu durum, aylar boyunca uygulanan planlı yiyecek ve tıbbi malzeme kısıtlaması ile daha kötü hale getiriliyor. Açlık nedeniyle ölümlerin eli kulağında.

Çatışma bölgesinin dışına çıkarılanlar alıkonuluyor ve tüm uluslararası sözleşmeleri ihlal eder biçimde işkencenin hedefi oluyor. Yerlerinden edilmiş bu insanların evlerine dönmelerine izin verilmiyor. Bunun yerine bazıları Sri Lanka güçleri tarafından canlı kalkan olarak kullanılıyor.

BM’nin ve kurumlarının sivil halka yardım etme girişimlerini memnuniyetle karşılıyoruz ve halkın insani ihtiyaçlarını ulaştırmak için onlarla bağlantıya geçmeye ve işbirliği yapmaya hazırız. G8 ülkeleri, Beyaz Saray, Hintli bakanlar, Avrupa Birliği ve uluslararası toplumun diğer üyelerinin son açıklamalarını dikkate alıyoruz. İnsani krizin sadece acil bir ateşkes ilanı ile aşılabileceği konusunda tamamen aynı fikirdeyiz. Bunun ilk adımı olarak şimdi bu tek taraflı ateşkesi açıklıyoruz ve uluslararası toplumdan Sri Lanka hükümetinin buna karşılık vermesi için baskı yapmasını istiyoruz.

Biz ancak böyle bir ateşkesin insani krizi bitirebileceği ve krizin bölge ve ada halkı üzerindeki uzun vadeli etkilerini önleyebileceği düşüncesindeyiz.”



http://www.tamilnet.com/art.html?catid=13&artid=29178 adresinde yayımlanan açıklamadan yararlanılarak haberleştirilmiştir.

Hindistan’ın tarım dulları

23 Nisan 2009 Perşembe

Yazan: Palagummi Sainath *

Ramabai Katkar devam eden seçimlerin hevesle farkında. Kendi seçim bölgesindeki oy kullanma gününü, oy kabininin nerede olacağını biliyor ve devam eden kampanyayı bir miktar takip ediyor. Kendi taleplerini ve aday olsaydı ne tür seçim vaatlerinde bulunacağını açık ve net biçimde ifade ediyor.

“Bizim gibi insanlara (fakirlerin en fakirlerine) verilmek üzere BPL Antyodaya kartı olmalı. Tüm kız çocuklarının bisikleti olmalı. Buradan okula nasıl gidecekler? Tüm yoksul insanlar İndira Awaas Planı ** kapsamında ev sahibi olmalı ve emekli maaşları daha iyi duruma gelmeli. Özellikle de bizim durumumuzda olanlar için.”

Onun hissettiği problem şu anki seçim kampanyasının hayatlarına hiçbir şekilde temas etmemesi. 30’lu yaşlarındaki Ramabai, Yavatmal bölgesinde borç altında ve tarımsal krizle ezilen sayısız çiftçi gibi intihar eden kocası Bandu Katkar’ı kaybetmiş. Vidarbha’da Ramabai gibi olan binlerce kadın çiftçi var. Ve eşleri devam eden tarımsal krizde kendi canına kıyınca yıkıma uğrayanların sayısı ülke çapında 100 binden fazla. Ulusal Suç Kayıtları Bürosu’nun (NCRB) verilerine göre 1997-2007 yılları arasında ülkede en az 182 bin 936 çiftçi intihar etti. Söz konusu kayıtlı vakaların yüzde 80’inden fazlasını birçoğu evli ve çocuklu olan erkekler oluşturuyor.

Bu tarım ailelerinin kadınları için intihar sonrası periyot sıklıkla sefil düşme haline gelmiş. Birçoğu eşlerinin ölümünden hemen sonra kocalarının aileleri tarafından evlerinden atılmış. Bu durum, kendilerine ve çocuklarına hiçbir kaynak olmadan bakmaları anlamına geliyor. Aynı zamanda yaşadıkları ve kendilerinin değil kocalarının olan köylerden sıklıkla yalıtılıyorlar. Kadınlardan biri “Burada yabancı olduğumuzu şimdi anlıyoruz ve her gün hatırlatıyorlar” diyor. Birçoğu topraklarının gaspıyla yüz yüze geliyor; bazen komşuları, sıklıkla da eşlerinin akrabaları tarafından. Cinsel ve diğer türden tacizler kocalarının ölümünden çok kısa süre sona başlıyor. Acımasız baskının olduğu yerlerde kadınların da kendi canlarına kıydıkları –bazen çocuklarıyla birlikte- olaylar da görülüyor.

Buna rağmen çok sayıda kadın ve çocuğun, ayakta kalmak ve onurlu yaşamak sıkıntısına karşı muazzam cesaret göstermesi hayranlık uyandırıcı. Birçoğu tüm eşitsizliklere karşı devletten çok az yardım alarak ya da hiç yardım almayarak hâlâ topraklarını işlemeye devam ediyor. Bunların arasında yedisi kız dokuz çocuğu olan kadın çiftçiler de var. 60’lı yaşlarında tarlalarda günde 12-14 saat ırgatlık yapanları da mevcut; Ulusal Kırsal Çalışma Garanti Programı (NREGP) tarafından garanti edilen ücretin yarısından daha azına. Çoğu para değil tahıl karşılığında ağır işler yapıyor. Birçoğu da kocalarının borçlarını kapatmak için topraklarını satıyor. Eyalet hükümetleri tarafından verilen tazminatların büyük kısmına alacaklılar el koyuyor.

Irgatlık ücreti günlük 50 rupi

Kendisiyle aynı durumdaki kadınların çoğu gibi köyü Dahegaon’dan bir şekilde yalıtılmış biçimde olan Ramabai de toprağı tek başına işliyor. Tüm evli kadınlar gibi yaşadığı köy kendinin değil kocasının köyü. Bir kadın çiftçi, “Burada yabancı olduğumuzu şimdi anladık” diyor. Dalit olması, Ramabai’nin tecridini daha kötü hale getiriyor. Kocasının düşük kaliteli 12 dönümlük toprağını işlemeyi denerken her türlü taciz ve engellemeyle karşılaşıyor. 12 dönümlük bu toprakların 6 dönümü ona hiçbir faydası olmayan sözüm ona sulama projesiyle yok edilmiş. Üç küçük çocuğu var ve bunlardan biri okulu şoför olmak üzere bırakmış. Aynı zamanda bakması gereken eşinin anne-babası da var. “Ve taş çatlasa günde 50 rupiye haftanın iki günü ırgat olarak çalışıyorum” diyor.

Siyasetle ilgilenmeye can atıyor. Sadece köyünün muhtarı ve etrafına üşüşen diğer erkeklerin tavırları fırsat verilse seçimlerde yarışacağını açık biçimde söylemesine engel oluyor.

Pada köyü yakınlarındaki Anjubai Gokuldas Busari’nin uğradığına benzer baskılar olamaz. 30’lu yaşlarında olsa da “seçimler ya da başka şeyler vasıtasıyla” hakları için mücadele etmeye hazır ve hevesli. Anjubai de, Vidarbha’daki sayısız kadının mustarip olduğu derde sahip. Hükümet kocası Gkuldas’ın ölümünün “düzmece intihar” olduğunu kararlaştırmış. Yani intiharının tarımsal hacze bağlı olmadığını belirtmiş. Bu, sorumluluktan kaçmaya yarayan zalimce ve kötü bir baştan savma süreci. Bir intihar böyle kaydedildiğinde hükümet, aileyi geçindiren kimsenin kaybından dolayı ailenin zararını ödemek zorunda olmuyor.

Gasp edilmiş toprağın üzerinde yıkılacak gibi duran evinde “Sadece bizim durumumuza bakın” diyor. “Yine de benden daha kötü zorluklarla karşılaşan dullar olduğunu söylemeliyim.” Anjubai, şu anda felce uğramış olan yerel yardımlaşma grubunun bir parçası. Borcunu ödeyememiş ve diğerleri de o geri ödemedikçe kendilerininkini alamaz. “Ayda en fasla 7 ya da 8 gün, günlük 50 rupiye ırgat olarak çalışıyorum” diyor. 5 dönümlük toprağı zararına olan bir anlaşma altında. Burayı eken adam ona ekinin küçük bir bölümünü veriyor. “Bu öyle olmamalı. Ancak seçimlerde bizim taleplerimizin yükseldiğini görmüyorum.”

Aylık gelir 41 TL

Okula giden bir kız ve bir erkek çocuğu olan 36 yaşındaki Rekha Tag, “Geçen yıl eşimin intihar etmesinden sonra Venikota köyündeki eşimin anne-babası tarafından işkenceye uğradım. Daha eşimin cenazesi kaldırılmadan kovuldum” şeklinde konuşuyor. Rekha, üç aileye hizmetçi olarak çalıştığı ve bir çift insana “dabba” emeği hazırladığı Yavatmal kasabasına gitmiş. Toplam geliri ayda 1200 rupi (yaklaşık 41 TL – ç.n.). Çocuklarıyla birlikte oturduğu – bir duvarı gürültülü bir depoyla bitişik olan - küçücük evinin kirası 400 rupi. Adalet için eşinin anne-babasıyla mücadele etmeye hevesli. Ancak gelir idaresi yetkililerine ve polise başvurusu şu ana kadar faydasız olmuş.

Rekha da politik sürece dahil olmaya can atıyor. Talepleri Ramabai’ninkilerle benzer. Sadece içtenlikle şunu söylüyor: “Taleplerimiz tüm dullar için olmalı, sadece tarım dulları için değil.” Ve tüm dullar için 1500 rupiye sabitlenmiş aylık maaş istiyor. Rekha iki kez acı çekmiş. 2001’de de tarımsal krizin bir başka kurbanı olan babası intihar etmiş.

“Aynı deneyimlere sahip olan hepimizin ortak talepleri olduğunu düşünüyorum” diyor. Ocak ayında Panderkauda’da Vidarbha Jan Andolan Samiti (VJAS) *** tarafından organize edilen “tarımsal kriz tarafından dul bırakılanlar” kongresine katılmış. Kongreye kısa bir duyuruyla sadece Yavatmal kasabasından onun gibi 100 civarında kadın katılmış. Rekha, “Örgütlenmeye ihtiyacımız olduğu açık” diyor.

Saikheda köyündeki Rekha Gurnule nispeten iyi durumda. Haklarını kanıtlamış. Aynı zamanda Anganwadi’de ****, aylık 1800 rupiye iş bulmuş. “Kaçtı” diyor intihar eden kocası için, “Ben kaçmayacağım.” 4 yaşında bir kızı ve 5 yaşında bir oğlu var. Rekha’nın kontrolün de bazı şeyler var. Hatta bunlar o kadar çok ki, eşinin anne-babası kendi oğulları varken Rekha’yla yaşamayı tercih ediyor.

Krize kocalarını kurban veren kadınların çoğu politik yükümlülüğün yanı sıra başka bir şeyde daha karar mutabık. Rekha Thag, “Çocuklarımızı çiftçi yapmayacağız” diyor. “Babalarının başına gelen şey tekrar onların da başına gelmemeli.”

Pada’ya dönersek, Anjubai şöyle diyor: “Mücadeleye hazırım. Seçimlerle ya da başka bir yolla. Kendi haklarımızı almalıyız.” Bu kadın çiftçilere yardım eden VJAS’tan Kishor Tiwari yanımızda oturuyor. Tiwari, “Bunun sonuçlarını anlıyor musunuz” diye soruyor. “Bu birçok zorlu mücadele anlamına gelecek.” Anjubai gözünün içine dik dik bakıyor. “Benim gibi insanlar için mücadeleden başka seçenek yok. Tüm hayatım boyunca ne yaptığımı düşünüyorsunuz?”

* Palagummi Sainath: Gazeteci, The Hindu gazetesinin Kırsal Meseleler Editörü, “Everybody Loves a Good Drought” kitabının yazarı.

** İndira Awaas Planı: Tam adı İndira Awaas Yojana olan plan, Hindistan’da yoksulları ev sahibi yapmak amacıyla merkezi hükümet, yerel hükümet işbirliği ile oluşturulan bir kampanyadır

.

*** VJAS: Hindistan’da bir çiftçi savunma grubu

**** Anganwadi: Hindistan’da köylerde, kenar mahallelerde bulunan anne-çocuk merkezleri.

http://www.hindu.com/2009/04/13/stories/2009041355450800.htm adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.

Gazze, hatırlıyor musunuz?

19 Nisan 2009 Pazar

* Yazan: Gideon Levy

Alyan Abu-Aun çadırında uzanıyor, koltuk değnekleri yanı başında. Sigara içiyor ve küçücük çadırın boşluğuna gözleri dalıyor. Küçük oğlu dizinde oturuyor. Küçük bir oda büyüklüğündeki çadıra 10 insan tıkış tıkış dolmuş. Bu çadır üç aydan bu yana onların evi. İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin Dökme Kurşun Operasyonu’nda roketle yıktığı evlerinden geriye hiçbir şey kalmamış. İkinci kez mülteci olmuşlar; Abu-Aun’un annesi bir zamanlar Aşkelon’un yanında olan kasabaları Sumsum’u hâlâ hatırlıyor.

53 yaşındaki Abu-Aun, Gazze kasabası Beyt Lahiya’daki evleri bombalandığında kaçmaya çalışırken yaralanmış. O zamandan beri koltuk değnekleriyle. Eşi, savaşın zirvesindeyken doğum yapmış ve şimdi bebek soğuk çadırda onlarla birlikte. Çadır Çarşmaba günü Gazze’yi mahveden fırtına sırasında uçmuş, bu nedenle yeniden kurmak zorunda kalmışlar. Bir konteynerden sadece nadiren su alıyorlar ve Beyt Lahiya’nın El-Atatra mahallesinde yer alan “Gazze Kampı” isimli yeni mülteci kampındaki 100 aileye küçük teneke bir baraka banyo olarak hizmet veriyor.

Abu-Aun’un, Kızıl Haç’ın geçen hafta sonu daha büyük bir çadır taleplerini reddettiğini söylemesi özellikle acı verici. Fasulye yemekten de usanmış. Üç aydan beri Abu-Aun ailesi ve başka binlercesi savaş sonrasında kurulan beş çadır kampına yaşıyor. Bırakın yenilerini kurmayı, daha evlerini harabelerini kaldırmaya ile başlamamışlar. Binlercesi evlerini harabesinin gölgesinde yaşıyor, binlercesi çadırlarda, binlercesi akrabalarıyla sıkış tıkış doluşmuşlar, yeni evsizler olan ve dünyanın ilgisini yitirdiği on binlerce kişi var. Bir buçuk ay önce Şarm El-Şeyh’te büyük tantanayla toplanan, 75 ülkeyi kapsayan ve Gazze’nin yeniden inşası için 1 milyar dolar aktarılması kararı alınan bağışçı ülkeler konferansının ardından hiçbir şey olmamış.

Gazze kuşatma altında. Hiçbir inşaat malzemesi yok. İsrail ve dünya koşullar öne sürüyor, Filistinliler ihtiyaçları olan birlik hükümetini oluşturamaz durumda, hiçbir yerde para ve somut bir şey görünmüyor ve Abu-Aun ailesi çadırda yaşamaya devam ediyor. Hatta ABD tarafından söz verilen 900 milyon dolar kasada mahsur durumda. Hiçbir zaman çıkıp çıkmayacağı da belirsiz. Amerika’nın sözü…

Savaş hakkında çokça konuşulmasının üzerinden tam üç ay geçti ve Gazze bir kez daha unutuldu. İsrail hiçbir zaman kurbanlarının refahı ile ilgilenmedi. Şimdi dünya da unutmuş durumda. Hemen hemen iki hafta önceki Kassam roketinin ardından Gazze tamamen gündem dışında. Gazzeliler acele etmez ve ateşi sürdürürlerse kimse onların refahlarıyla yeniden ilgilenmeyecek. Yeni olmamakla birlikte, bu yeni bir şiddet döngüsünü ateşlemesi olası özellikle acıklı ve keder verici bir mesaj. Ve sonra ateş ettikleri için yardım almayacakları belli.

Birileri Abu-Aun ailesi ve onlar gibi diğer kurbanların akıbetinin sorumluluğunu üstlenmeli. Bir depremde yaralanmış olsalardı dünya muhtemelen iyileşmeleri için çoktan yardım etmiş olacaktı. Hatta İsrail çabucak ZAKA’dan (İsrailli gönüllü yardım kuruluşu, ç.n), Magen David Adom (Kızıl Haç, Kızılay benzeri “İsrail Kızıl Davud Yıldızı”, ç.n.) ve hatta silahlı kuvvetlerden yardım konvoyları sevk edecekti. Ancak Abu,Aun ailesi bir doğal afette yaralanmadı, İsrail tarafından üretilmiş ellerle ve insanlıkla yaralandı ve bu ilk kez olmadı. Yanıt: tazminat yok, yardım yok, rehabilitasyon yok. İsrail ve dünya Gazze’yi yeniden inşa konusunda çok dalgın. Nutku tutulmuş hale geldiler. Gazze, hatırlıyor musunuz?

Abu-Aun ailesinin yıkıntılarından yeni bir umutsuzluk filizleniyor. Bu öncekilerden daha acı olacak. Sekiz kişilik saygın bir aile fiziksel ve psikolojik olarak yok edildi ve dünya ilgisiz kalıyor. İsrail’den bu açıkça çıkarına olduğu halde kurbanlarına tazminat ödemesini ya da neden olduğu yıkıntıları yeniden inşa etmesini beklememeliyiz, ahlaki zorunluluğundan bahsetmiyorum, hatta bu hakkında hiç konuşulmamış bir konu.

Dünya bir kez daha İsrail’in pisliğini temizlemek zorunda. Ancak İsrail acil insani yardım sağlamak için çok daha fazla politik şart koyuyor. Boş özürler ve Gazze’nin layık olduğu, umutsuzca ihtiyaç duyduğu yardımı sunmamak Gazze’yi yıkıntılarıyla baş başa bırakır. Gazze bir kez daha kendi yöntemlerine, Abu-Aun ailesi kendi çadırlarına terk ediliyor ve savaş hali yeniden başladığında biz bir kez daha gaddarlığından ve barbarlığından bahsedeceğiz… Filistinlilerin….

Gideon Levy: İsrailli gazeteci, Haaretz gazetesi köşe yazarı.

http://www.haaretz.com/hasen/spages/1079219.html adresinde yayımlanan yazıdan çevrilmiştir.

Yazan: Giles Ji Ungpakorn *

Bangkok sokaklarında hafta boyunca devam eden şiddet olaylarını izleyenler için, mevcut kargaşanın birbirlerinin aynadaki yansımasıymışlar gibi sadece farklı renklerdeki tişörtlü ve farklı siyasi partilerin destekçileri ile ilgili olduğunu farz etmek cazip olabilir. Olay bu değil.

2005 sonlarından bu yana Tayland’da gördüğümüz yoksullar ile eski seçkinler arasında yükselen bir sınıf savaşı. Bu tabii ki katıksız bir sınıf savaşı değil. Geçmişte solda mevcut olan boşluk nedeniyle Shinawatra gibi milyoner ve popülist politikacılar yoksullara önderlik yapmayı başardılar.

Seçmen kitlesinin çoğunluğunu oluşturan kent ve kır yoksulları Kırmızı Tişörtlüler. Hükümeti demokratik seçimle belirleme hakkı istiyorlar.’in Thai Rak Thai hükümetinin pasif destekçileri olarak yola çıktılar ama o andan itibaren Gerçek Demokrasi olarak adlandırdıkları bir yurttaş hareketi biçimini aldılar.

Onlara göre Gerçek Demokrasi ordu komutanlarının ve sarayın uzun süredir kabullenilmiş gizli diktatörlüğünün sona ermesi anlamına geliyor. Bu durum komutanlara, danışma meclisindeki (encümen-i daniş, ç.nç.) kralın danışmanlarına ve muhafazakar seçkinlere anayasadan üstünlermiş gibi davranma izni veriyor. 2006’dan bu yana, bu seçkinler askeri darbe sahneleyerek, mahkemeleri kullanıp’in partisini iki kez feshederek ve kral taraftarı Sarı Tişört güruhunun sokak şiddetini destekleyerek bariz biçimde seçim sonuçlarına karşı hareket ediyor.

Şu anki Demokrat Parti hükümeti ordu tarafından dalavereyle bu konuma getirildi. Kırmızı Tişört hareketinin büyük kısmı haklı olarak Thaksin’in destekçileri. Thaksin’in hükümeti yoksullar lehine Tayland’ın ilk evrensel sağlık hizmetleri sistemini de içeren birçok politika ortaya koydu.


Yine de Kırmızı Tişörtlüler salt Thaksin’in kuklası değiller. Halk grupları içinde öz örgütlenmeler ve’in ilerici önderlik yoksunluğundan dolayı, özellikle de krala “sadık” olma konusundaki ayak diremesine dair hayal kırıklıklarını gösteriyorlar.

Cumhuriyetçi bir hareket yükseliyor. Benim gibi birçok sol eğilimli Taylandlı, Thaksin destekçisi değil. Onun insan hakları ihlallerine karşıyız. Ancak Gerçek Demokrasi için yurttaş hareketiyle birlikteyiz.

Sarı Tişörtlülerin amacı yeni bir diktatörlük sistemi

Sarı Tişörtlüler, muhafazakâr kral taraftarları. Bazılarının faşist eğilimleri var. Muhafızları ateşli silahlar taşıyor ve kullanıyor. 2006 darbesini desteklediler, geçen yıl hükümet binasını harap etiler ve uluslararası havaalanlarının kullanımını engellediler. Arkalarında ordu vardı. Askeri birliklerin Sarı Tişörtlülere hiçbir zaman ateş açmamasının nedeni bu. Şu anki Oxford mezunu Tayland başbakanının Sarı Tişörtlüleri cezalandırmak için hiçbir şey yapmamasının nedeni bu. Sonuçta bazılarını kabinesine atadı.

Sarı Tişörtlülerin amaçları, muhafazakâr elitleri ve Tayland’ı yönetmenin “eski kötü yollarını” korumak amacıyla seçmenlerin seçme gücünü azaltmak. Halkın oy kullanabileceği ancak parlamenterlerin ve kamu makamlarının çoğunun seçime hazır olmadığı, fakat “yeni” bir diktatörlük sistemi tasarlıyorlar. Ana-akım Tayland medyası, orta sınıf akademisyenlerin çoğu ve hatta sivil toplum örgütü liderleri tarafından destekleniyorlar.

Eğer birisi Tayland’da meydana gelen şiddet eylemlerini anlayacak ve hakkında hüküm verecekse istiyorsa tarihsel algı ve bakış açısına ihtiyacımız var. Bakış açısı, mülke zarar vermek ve insanları yaralamak ya da öldürmek arasındaki fark gözetmek zorunda.

Tarihsel algı, Kırmızı Tişörtlülerin neden şimdi öfkeyle patladıklarını açıklamaya yardım ediyor. Askeri zorbalığa, demokratik haklarının tekrar tekrar gasp edilmesine, kendilerine karşı devam eden şiddet eylemlerine ve ana-akım medya ile akademisyenlerden gelen yaygın ihlallere yeterince dayandılar.

Riskler çok fazla. Herhangi bir uzlaşma istikrarsızlık riski taşıyor. Eski seçkinler, Kırmızı Tişörtlülerin tamamen cumhuriyetçi haline gelmesini durdurması için Thaksin ile pazarlık yapmak isteyebilir. Ama her ne olursa olsun, Tayland halkı eski günlere geri dönmeyecek. Kırmızı Tişörtlüler, siyasete ordunun ve sarayın müdahalesinden bıkkın ve yorgun olan milyonlarca Taylandlıyı temsil ediyor. En azından siyasi olmayan bir anayasal monarşi isteyecekler.

* Giles Ji Ungpakorn: Kralın eleştirilmesini yasaklayan “krala ihanet yasası” kapsamında suçlanmasının ardından Şubat ayında İngiltere’ye kaçan akademisyen ve yazar.

http://www.zmag.org/znet/viewArticle/21179 adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Press TV, 6 yıl boyunca İsrail gözetiminde cezaevinde tutuklu kalan Filistinli Shirin Sehikh Khalil ile bir söyleşi gerçekleştirdi. İşgal altındaki Batı Şeria’da turan Shirin buna rağmen Gazze Şeridi’nde serbest bırakıldı:

Press TV: Shirin, bize 6 yılını İsrail hapishanelerinde geçirmenin nasıl bir şey olduğunu anlatır mısın?


Khalil: 6 yıl boyunca İsrail cezaevlerindeydim ve İsrailliler beni sürekli bir cezaevinden diğerine naklettiler. 6 yıl boyunca ailemi görmedim, çünkü Batı Şeria’da yaşamalarına rağmen kimliklerinde Gazze yazıyordu ve Gazzelilerin benimle görüşmelerine izin verilmiyordu. Ailemi görememenin sıkıntısını çektim.

Press TV: 6 sene oyunca oradaydın Shirin, bize İsraillilerin Filistinli mahkumlara nasıl davrandığını söyler misin?

Khalil: Muameleleri kesinlikle berbattı. Bize karşı hücre hapsi ve cezalandırma politikasını benimsemişlerdi. Tutukluları morallerini bozmak için bir hapishaneden diğerine götürüyorlardı ve böylesi nakillerin en sonuncularından birinde Hamas ve İslami Cihad’dan kadın tutukluları HaSharon Cezaevi’ne, El Fetih ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nden kadın tutsakları da Damun Cezaevi’ne naklettiler.

Press TV: İsrail hapishanelerinde tutulan mahkumlara, özellikle de kadın mahkumlara dair bize ne anlatabilirsin?

Khalil: İsrail hapishanelerinde kötü muamelenin öznesi olan diğer mahkumlar gibi beni de hırpaladılar; bu bakımdan erkek ve kadın mahkumlar arasında hiçbir fark yoktu. Örneğin Amal Joma rahim kanseriydi ve Amni Mona’nın da başka bir hastalığı vardı, Sina Abu Qalam sindirim sisteminden rahatsızdı ve başka kronik hastalıklar mevcuttu; İsrailliler bize yeterli tıbbi bakım sağlamıyordu, bize sadece ağrı kesiciler veriyorlardı.

Press TV: Birçok kişi Gazze’yi bir açıkhava hapishanesi olarak tanımlıyor. Gazze’yi sen nasıl tanımlarsın?

Khalil: Gazze’deki durum kesinlikle acı verici. İşsizlik ve hayati malzemelerin yokluğu yaşamı Gazze halkı için zorlaştırırken iki yıldan beri kimse Gazze’ye giremiyor ya da Gazze’den çıkamıyor.

http://www.presstv.ir/detail.aspx?id=91323 adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Hindistanlı yazar Arundhati Roy, ülkesinde 22 aydan bu yana tutuklu bulunan Dr. Binayak Sen’in tutukluluğunu protesto etmek için Dünya Sağlık Günü olan 7 Nisan’dan bir gün önce bir basın açıklaması yaptı. Roy açıklamasında, Dr. Sen’in tutuklanmasının arkasında yatan nedenin Sen’in Hindistan’daki Maoist gerillalara (Naksalit) karşı kurulmuş olan Salwa Judum isimli paramiliter güçlere muhalefeti olduğunu vurguladı:

Dr. Binayak Sen, 22 aydan bu yana cezaevinde, Hindistan’ın en gaddar kanunlarından birine, Chattisgarh Özel Kamu Güvenliği Kanunu’na dayanılarak tutuklandı. Bu kanun öylesine bulanık ki, “Yasadışı eylem”in esnek tanımlaması nedeniyle kendisinin suçsuz olduğunu kanıtlamadıkça herkesi suçlu hale getirebiliyor. Dr. Sen’in kefaletle serbest kalma başvurusu iki kez, ikisinde de en başta, Chattisgarh Yüksek Mahkemesi ve Hindistan Yargıtayı tarafından reddedildi. Gerekçelerin hiçbirinde davanın uygunluğuna dair tartışma olmadı. 2 Aralık 2008’de Chattisgarh Yüksek Mahkemesi kefaletle serbest kalma talebini bir kez daha davanın uygunluğuna dair tartışma olmaksızın, koşullarda herhangi bir değişiklik olmadığını belirterek reddetti.

Ancak koşullarda bir değişiklik oldu. Öncelikle iddianame hazırlandı. 64 tanık savcılık tarafından sorgulandı. Biri bile iddianamedeki suçlamaları destekleyecek yasal geçerliliği olan delil sağlamadı. Hatta savcılık tarafından tanık olarak çağrılan hapishane müdürü ve gardiyan, Dr. Sen’in Raipur Cezaevi’nde yüksek güvenlikli bir mahkum olan Narayan Sanyal (önde gelen Maoist liderlerden) tarafından verilen mektupların taşıyıcısı olma ihtimalini bertaraf etti. (Bu noktada Narayan Sanyal’in sağlık durumunun zaman zaman tıbbi müdahale gerektirdiğine ve cezaevi yetkililerinin Dr. Sen’in onu ziyaretine bu nedenle izin verdiğine değinmeliyiz.)

Kendisine karşı açılan dava tamamen başarısız olmuşken Dr. Sen’in cezaevinde kalmasının gerekmesi Chattisgarh’daki oldukça vahim durum hakkında birçok şey söylüyor. Bu eyalette bir iç savaş var. Yüzlerce kişi öldürülüyor ve hapsediliyor. Yoksulların en yoksullarının yüz binlercesi can korkusuyla ormanlarda saklanıyor. Suya, pazarlara, okula ya da sağlık hizmetine erişimleri yok. Hükümet destekli Salwa Judum milislerinin kamplarına taşınan binlercesi de silahlı plisler tarafından korunması gereken iğrenç karargahta hapsolmuş durumda. Kin, şiddet ve vahşet utanmazca yayılmış, fakiri en fakirin karşısına yerleştiriyor.

Dr. Sen’in devlet politikasına karşıt söylemini dile getirmesinden, Salwa Judum’un kurulmasına karşı olmasından dolayı cezaevine bulunduğuna dair pek kuşku yok. Onun hapsedilmesi muhalefetin susturulması ve demokratik alanın kriminalize edilmesi anlamına geliyor. Bu, Chattisgarh’daki iç savaşın etrafında bir sessizlik duvarı örülmesi anlamına geliyor. Hapsedilmesindeki niyet, –avukatları ve gazetecilerin ilgisi olmadan- ormanlarda fark edilmeden ve kaydedilmeden aç kalan ve ölen başka yüzlerce isimsiz, kimliği meçhul insana olan ilgimizin sönümlendirilmesi.

Yarın Dünya Sağlık Günü. Dr. Binayak Sen hayatının en iyi bölümünü hükümetin ilgisinin çok uzağında, kliniklere, hastanelere, doktorlara veya ilaçlara erişimleri olmayan Hindistan’daki en yoksul insanların arasında çalışarak geçirdi. Binlercesini sıtmadan, ishalden ve diğer kolay iyileştirilebilir hastalıklardan dolayı mutlak bir ölmekten kurtardı. Ve buna rağmen, kitlesel kıyımları ile açıkça övünenler kendi işlerine bakmak ve hatta seçimlere girmek için özgürken o cezaevinde.

Bu bize dair ne söylüyor? Kim olduğumuza ve nereye gittiğimize dair mi?

http://www.hardnewsmedia.com/2009/04/2825 adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Yeni bir sosyalizm inşa etmek

8 Nisan 2009 Çarşamba

Yazan: Carol Delgado Arria *

Sosyalizmin yeniden tasarımlanması ve yeniden keşfi Bolivarcı Gündem’dedir ve bu durum tartışmayı yeniden ortaya çıkarmaya cesaret eden ABD’deki ilericileri güçlendiricidir. Venezüella’da 21. yüzyıl sosyalizminden bahsettiğimizde, anti-kapitalist hareketlerin taban örgütlenmelerinin isteklerini tespit ederek ancak insanların ihtiyaçlarını karşılamada başarısız olan kurumları reddederek halka yetki vermeyi kastederiz.

Dayanışma son derece faydalı. Bu, Kuzey-Güney ilişkilerine ilaveten toplum hakkında, birey olarak kendi hakkımızda düşünmenin yeni yollarına imkan veren bir çalışma olabilir. Venezüella hükümeti bu nedenle, ABD’deki yoksul topluluklara indirimli kalorifer yakıtı programı, ALBA olarak bilinen dayanışma temelli ticari girişim ve petrol için düşük faizli finansman sağlayan Petrocaribe Antlaşması gibi toplumsal dayanışmanın dışavurumu olan bir takım piyasa karşıtı politikaları uyguluyor.

Bununla birlikte hâlâ yapılacak ve daha iyi yapılacak çok şey var, biz Venezüella’da bölüşümde adaleti teşvik ederiz ve halka kendi yaşamları ile ekonomik durumlarının kontrolünü veririz. Halk meclisleri ve halk sandıkları bu bağlamda 21. yüzyılı sosyalizminin yaratılmasında kilit rolde. Halk meclisleri en acil sorunlarını tartışmak için örgütlenen topluluklardan oluşuyor ve topluluğun fikirlerini uygulanabilir projelere dönüştürmek için yerel hükümetle ve ulusal yetkililerle birlikte çalışıyor. Merkezi hükümet tarafından mali anlamda desteklenen halk sandıkları aracılığıyla kolektif mülkiyete ve katılımcı ekonomiye (sosyalist işletmeler, kooperatifler vb.) vurgu yapan binlerce yerel proje finanse edildi. Bu model hâlâ gelişiyor ancak genellikle bürokrasiyi ve yolsuzluğu bertaraf ediyor, yukarıdan aşağı emri saf dışı bırakıyor, verimliliği arttırıyor, bütün halka yetkili olma bilinci veriyor. Sosyalizmin yeniden tasarımlanmasıyla daha adil, anlayışlı ve insani bir toplum oluşturuyoruz.

Sınıflandıran ve sömüren hiyerarşileri aşmamız gerektiğine inanıyoruz. Hâlâ yeni olan sosyalist işletmelerimizde, işin ve görevlerin yeni bir tanımına, yeni karar alma yöntemlerine ve gelir dağılımında yeni kurallara olan ihtiyacı ortaya çıkarıyoruz. Pazarın, yukarıdan aşağıya planlamanın, şirketlerin karar almasının, yabancılaşan işbölümünün yerini katılımcı planlama ve gerçek bir temeli olan eşitliğin alacağı ekonomik modele doğru ilerlemek niyetindeyiz.

Bizim yönetim biçimimizde, taban örgütlülüğünün halk gücüne, yerel birliklere, bilgili etkin yurttaşlara ihtiyacımız var; yeni bir hükümet biçiminin altyapısı olacak ve şu anda 27 binini oluşturduğumuz, 50 bin olma yolunda ilerleyen halk meclislerini kurmamızın nedeni bu.

Birçok “sosyalizm” var ve ABD büyük düşün tasarlanmasına tam burada, hemen şimdi olanak sağlamak zorunda olan halka ve düşünürlere sahip. Anti-emperyalist bir gündem, küresel finans krizi ve yeni Amerika üzerine bir tartışmaya başlamada kilit rolde. Umarım ABD’de başlanan daha iyi bir ekonomi ve toplum tartışması, Venezüella’da daha iyi bir ekonomi ve toplum kurma gayretlerimizden haberdar olur ve belki de hatta buna katkıda bulunur.

* Carol Delgado Arria: Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti ABD Başkonsolosu

http://www.zmag.org/znet/viewArticle/21097 adresinde yayımlanan yazıdan özetlenerek çevrilmiştir.

Sri Lanka’yı kuşatan sessizlik

1 Nisan 2009 Çarşamba

Yazan: Arundhati Roy *

YENİ DELHİ - Sri Lanka’da gözler önüne serilen dehşet onu kuşatan sessizlikle mümkün hale geldi. Ne olduğuna dair uluslararası medyada –ya da benim yaşadığım yer olan Hindistan’daki anaakım medyada- neredeyse hiç haber yok. Süzgeçten geçen çok az enformasyona göre, Sri Lanka devleti “teröre karşı savaş” propagandasını, ülkedeki demokrasinin tüm şekillerini parçalamak ve Tamil halkına yönelik tarifsiz suçlar işlemek için incir yaprağı olarak kullanıyormuş gibi görünüyor.

Devlet, aksini ispat edemedikçe tüm Tamillerin “terörist” olduğu ilkesiyle hareket ediyor ve sivil alanlar, hastaneler ve sığınaklar bombalanarak savaş alanlarına çevriliyor. Gerçekçi tahminler köşeye sıkışmış sivillerin sayısını 200 binin üzerinde olarak veriyor. Sri Lanka ordusu gelişmiş tanklara ve hava araçlarına sahip.

Bu arada, evlerinden edilen Tamiller için Vavuniya ve Mannar bölgelerinde birkaç “refah köyünün” kurulduğunda dair haberler var. Londra’daki The Daily Telegraph gazetesi bu köylerin savaştan kaçan siviller için zorunlu bekleme merkezleri olacağı haberini verdi. Bu, toplama kamplarının üstü örtülü söylenişi mi?

Sri Lanka eski Dışişleri Bakanlarından Mangala Samaraweera, The Daily Telegraph’a şöyle konuşmuş: “Birkaç ay önce devlet Colombo’daki tüm Tamilleri güvenlik tehdidi altında olabilecekleri gerekçesiyle kaydetmeye başladı ancak bu Nazilerin 1930’larda yaptığı gibi başka amaçlarla istismar edilebilir. Aslında giderek tüm Tamil halkını potansiyel terörist olarak etiketliyorlar.”


Devletin Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları’nı “temizlemek” olarak bahsedilen amacı göz önünde bulundurulduğunda sivillerin ve “teröristlerin” bu art niyetli yıkımı, devletin soykırımla sonuçlanacak bir şeyin eşiğinde olduğuna işaret ediyor gibi görünüyor. Bir Birleşmiş Milletler (BM) tahminine göre, halihazırda birkaç bin insan öldürüldü. Daha binlercesi de ağır yaralandı.

Şahit olduğumuz –ya da aksine Sri Lanka’da olan ve kamusal incelemeden çok etkili biçimde saklanan şey- arsız, açıkça ırkçı bir savaş. Sri Lanka devleti, Sri Lanka Tamillerinin marjinalize edilmesi ve yabancılaştırılmasına her şeyden önce neden olan şey olan derinlemesine içine işlemiş ırkçı önyargıları açığa vuran bu suçları dokunulmazlıkla işleyebiliyor. Bu ırkçılığın toplumsal dışlamayı, ekonomik ambargoyu, katliam ve işkenceyi kapsayan uzun bir tarihi geçmişi var. Barışçıl ve şiddet içermeyen protestolarla başlayan on yıllarca senelik iç savaşın gaddar doğasının kökleri buraya dayanıyor.

Katliam karşısında ölüm sessizliği sürüyor

Sessizlik neden? Mangala Samaraweera başka bir röportajında “Sri Lanka’da bugün adeta özgür basının nesli tükenmiş” demişti. Toplumu korkuyla donduran ölüm mangalarını ve “beyaz kamyonetli adam kaçırmaları” anlatmıştı. Muhalif sesler kaçırıldı ve katledildi. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, Sri Lanka devletini gazetecileri susturmak için anti-terör yasalarının, kaybedilmelerin ve suikastların bileşimini kullanmakla suçluyor.

Hindistan hükümetinin Sri Lanka’ya malzeme ve lojistik desteği verdiğine dair teyit edilmemiş haberler var. Eğer bu doğruysa çok çirkin. Ya diğer ülkelerin hükümetleri? Pakistan? Çin? Yarım etmek veya durumu kötüleştirmek için ne yapıyorlar?

Sri Lanka’daki savaş, Hindistan’ın Tamil Nadu eyaletinde 10’dan fazla insanın kendisini kurban etmesine neden olan öfkeyi ateşledi. Halkın öfkesi ve ıstırabı –çoğu içten ama bazıları besbelli utanmazca politik dalavere olan- bir seçim kampanyası konusu haline geldi.

Bu endişenin Hindistan’ın geri kalan kısmına yansımamış olması garip. Oralar neden sessiz?

Sri Lanka’da olanların derecesi göz önünde bulundurulduğunda sessizlik mazur görülemez. Hatta Hindistan devletinin çatışmalarla amatörce uğraşan sorumsuz uzun tarihi nedeniyle daha fazlası, önce bir taraftaydı, sonra diğer tarafa geçti. Demek ki bunları daha erken dile getirmesi gereken bazılarımız öyle yapmadı, sırf savaşa dair enformasyon yokluğundan böyle oldu.

Dolayısıyla katliamlar sürerken, on binlerce insan toplama kamplarında engellenirken, 200 binden fazlası açlıkla yüz yüzeyken ve bir soykırım beklenirken bu büyük ülkede bir ölüm sessizliği var. Bu devasa bir insani trajedi. Dünya müdahale etmeli. Şimdi. Çok geç olmadan.

* Arundhati Roy: “Küçük Şeylerin Tanrısı” isimli kitabıyla ün kazanan Hindistanlı yazar, barış aktivisti, mimar.

http://www.boston.com/bostonglobe/editorial_opinion/oped/articles/2009/03/31/the_silence_surrounding_sri_lanka/ adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.

Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler